Michael Owen Manchester'da

Çarşamba günü çıkmıştı ilk haber. Sonra çoğaldı, bir ara yalanlama geldi ve bugün: Michael Owen, kendi kullandığı arabayla Manchester United'ın Carrington'daki tesislerine giriş yaptı. Bir dizi kapsamlı sağlık muayenesi geçirecek ve eğer bilinenlerin dışında bir soruna rastlanmaz ise kontrat imzalanacak. Manchester'da, ama henüz Manchester United'da değil. Ferguson'un, Newcastle ile biten kontratını uzatmayan Owen'a önerisi 1 yıllık maç başı ödeme esaslı kontrat. Owen'ın bu kısa süreli ve şartları parasal yönden geçmiş sözleşmesine göre hiç de makul görünmeyen bu teklife evet demesinin ana nedeni ise 2010 Güney Afrika Dünya Kupası. Owen bu yaz kadroda olmak ve büyük olasılıkla kariyerinin son zirve şampiyonası olacak bu turnuvada yer almak istiyor. Sezon bittiğinde 30 yaşını aşmış olacak, kronik sıkıntılarının durumuna bakılarak yeni bir karar alması gerekebilir. ama bu sezon onun için çok değerli.Bir süredir sürekli Owen yazdık. Kendisine olan hayranlığımız bakidir. Bugün Owen'ın Manchester United tesislerinde olması, Mersey River'ın yukarı çığırı ile aşağı çığırı arasındaki rekabete de katkı yapar. Liverpool eskisi Scouse Owen, 5 yılın ardından rekabete geri dönüyor. Ama karşı tarafa... Biz Owen'ı bir süredir içinde bulunduğu Tyne-Wear rekabetinin karşı yakasına, Sunderland'e yakıştırıyorduk. Manchester United gündeme geldiğinde ise pek ihtimal vermedik, fakat bir ütopya gerçekleşmek üzere görünüyor.

Ferguson yakın zamanda önce Solskjaer'i, ardından da geçtiğimiz günlerde Norveçli'nin yerini alan Carlos Tevez'i kaybetti. Gerekirse Arka Direkteyim diyen forvetler vardır, şimdilerin Man Utd altyapısında forvet antrenörü olan Ole Gunnar Solskjaer tam da bu tanıma uyan biriydi. Carlos Tevez, özellikle ilk sezonunda sıklıkla maçların son bölümünde attığı gollerle takıma katkı yapıyordu. Lyon deplasmanında attığı bir gol vardır ki, o sezonun CL şampiyonluğunun anahtarı sayılır. O da böyle biriydi. Şimdi ikisi de yok ve Ronaldo da artık Manchester'da değil. Sanırım Sir Alex'in zihnindeki fikirlerin çıkış noktası burası. Owen sezon boyu toplam 20 maçta ilk 11 olsa, 15 maç da sonradan girip katkı yapsa Tevez'in ve Solskjaer'in rolünü üstlenebilir. Newcastle United'da geçirdiği kötü günlere rağmen belli bir seviyenin altına düşmeyen gol ortalaması da bunun dayanağı.

Michael Owen'ı son seyrettiğim maç, Newcastle'ın Middlesbrough'yu mağlup ettiği Tyne-Tees Derby idi. Owen o gün maç boyu sahada gezinmiş; fit görünmesini bıraktım, adeta futboldan uzaktaydı. Yeni sezonda gollerini sıralayacağı iddiası kehanet olur, son golünü ligin kapanışından 5 ay evvel attığını da hesaba katmak gerek. Henüz ortada imza yok ama gelişmeler bugün-yarın Owen'ın Man United'a imza atacağını gösteriyor. Son şampiyon, iki kaybının yerini de böylece nicel olarak doldurmuş olacak.

Noat Samisa

03.07.09


Half-Blood Prince

İlk dağıtılan posterlerden birini seçtim, 9 aylık bekleyiş sürecinde daha iyisine denk gelmedim. Siyah ve yeşil, 6. kitabı en iyi anlatabilecek görüntülerden biri de bu. Benimle bir Harry Potter filmi izlemek işkence gibidir, bütün seyir boyunca ''bu öyle miydi, bu ne böyle, ben onu böyle mi hayal etmiştim adi herifler!'' sözleriyle sinema adabını hiçe sayarak filmi zevkle seyreden dostlarımı sabote ederim. Bunda sözkonusu sinema olduğunda büründüğüm ''Hollywood karşıtı'' kimliğimin de rolü büyüktür. En son sinemada seyrettiğim Hollywood filmi, ki o da meraktan, The Dark Knight idi. Sonrası da bu olacak. Hep iki kitap, iki sene art arda, bir yıl mola; sonra yine iki kitap art arda şeklinde gelinmişti; ama bu kez 6. kitabın filmi için 2 yıl bekledik. İlk açıklanan vizyon tarihinden bu yana 9 ay geçti, 2 hafta sonra ''sonunda'' diyerek filme kavuşacağız.

İzlediğim 4 trailer sonrası umutluyum. Bu film, serinin en iyi filmi olabilir. İyi derken, kıstasımızı da belirtmek gerekir. Beşinci film serinin en kısa filmi olmuştu, halbuki en uzun kitaptı. Fragman gibiydi adeta, vasat bir özet geçilmişti; efekt doldurulmuştu. Bu kez ise trailerlarda pek çok farklı sahne gördük, umarız göreceklerimiz yalnızca fragmanlardaki kadarı değildir. Order of Phoneix'in yönetmeni David Yates devam ediyor, filmin süresi yine 2.5 saate yakın. Olması gereken de bu aslında. Oyuncu kadrosuna iki de yeni isim katıldı, biri Oscarlı aktör Jim Broadbent. Horace Slughorn'a hayat verecek. Diğeri ise daha evvel Bellatrix Lestrange olacağı söylenen ama ancak 6. filmde Narcissa Malfoy olabilen Helen McCrory. Filmdeki halleri kitabın önüne geçen iki karekter var. Biri Helena Bonham Carter'ın harikalar yarattığı Bellatrix Lestrange, diğeri ise Evanna Lynch'in oynadığı Luna Lovegood. Bu iki karekterin dışında filmin kitabın üstüne çıkabildiği tek bir an, sahne, karekter yoktur. Karşılaştırması LOTR ile yapılabilir.

Pureblood, half-blood, mudblood konusu bu kitabın en değerli konusudur, eğer bu sıkıntılı konu üstünkörü geçildiyse bu filmi ne oyuncular, ne de efektler kurtarabilir. Gişe garantili film, biz de eğer sürgünden erken dönebilirsek ilk gün sinemaya koşacağız. Serinin 6. filmi, Harry Potter ve Melez Prens iki hafta sonra bugün, 17 Temmuz'da vizyonda. Bugünlerde Buz Devri III var, ay sonunda Miyazaki Baba'nın Ponyo'su vizyona giriyor; Temmuz ayı animasyon filmlerde bayağı hareketli.

Noat Samisa

02.07.09


Futbol Halkın İdare Devletin

Geçen hafta Lig Sonu Ligi başlıklı yazının sonunda bu serinin devamını getireceğimizi söylemiştik. Bu serinin ilk aşamasının ikinci adımı Tepebaşı'ndan Aşağı, Haliç'ten Biraz Yukarı oldu. Şimdi de bir ara yola giriyoruz ve bahsettiğimiz konuların genelini ilgilendiren bir meseleyle alakalı düşüncelerimizi belirtmek istiyoruz.Futbola ne anlam yüklediğimiz bizim bu oyunun kendisine dair olan tarafımızı belirler. Bu oyunu bazen kendiniz ile bir tutup bireysel vasıflarınızı oyuna yansıtırsınız. Tarih pek çok böyle futbol adamı yazmıştır; hırslı, düzen-tertip adamı ya da gamsız... Bir futbolcu futbolu mesleği yapması bir kenara, onu hayatının belki de en uzak yerine koymuştur. Bugün Batuhan Karadeniz ''Kendine kimi örnek alıyorsun?'' sorusuna ''Ben pek maç izlemem.'' diye cevap veriyorsa eğer, maçtan bir gün önce kamptan kaçıp eğlenmeye gitmesi kendi içinde tutarlıdır. Kamp usulünü kullanmayan bir başka takımın oyuncusunun zorunluluk olmamasına rağmen maçtan saatler evvel stada gelişi, onun oyuna olan hassasiyeti için bir veri sayılır, hiç yoktan mesleğine bakışını ortaya koyar. Ya da idman sonu fazladan çalışan futbolcu. Şimdi futbolun aktörlerinin yerine taraftarı ya da karar alıcıları koyun, onların futbola bakışıyla ilgili bir kategorizasyon yapın. Sahada ne denli fazla farklı kişilik varsa, ne kadar farklı karekter varsa, saha dışında da tribünde de yuvarlak masa etrafında da o kadar farklı ''futbol fikirleri'' göreceksiniz. Futbolcu sahada özü basit bir oyunun gereklerini yerine getirecek, toplamda gösterdikleri onun futbola etkiyen tüm özelliklerinin bir bileşimini işaret edecek. Peki ya saha dışındakiler? Oyunu yalnızca ''kuralına göre'' oynuyorlar mı? Futbol dışı fikirlerini futbol ideali içine sokmaktan çekiniyorlar mı?

Taraftar siyasi görüşüne göre Avrupa'dan takım seçiyor, yaşamadığı karşıtlığın tarafı olmak istiyorsa eğer en basitinden bir birey olarak oyuna bakışını ortaya koyuyordur. Mezhep karşıtlığını yüzyıllık bir süreç ekseninde yaşamamış ve yaşamayacak olmasına karşın Old Firm'de taraf olmak için içsel bir sebep buluyorsa eğer bu oyunun kendisine olan hayranlığının önüne daha değerli saydığı şeyleri koyuyordur. Aslında bu tamamen değer meselesi de değil, çokça öykünmedir. Lakin hayatta taraf olduğu bir konuda sahada da taraf olmayı seçerek futbola bir değer biçilmiştir. Kayıtsız-şartsız, sebepsiz-nedensiz taraf olmak ise bizim seçtiğimiz bir şey olmaz çokça. Aklınız erdiğinde şampiyonluğunu gördüğünüz takımın taraftarı olmak da size bağlı değildir, sizden başkaları çoktan seçimini yapmışlardır aslında. Peşine takıldığınızın ardından kopamazsınız. Ama esas mesele, futbola dair fikirler bu ''biliş'' eşiğini aştığında alacağınız kararlar, yapacağınız seçimlerdir. Futbola bakışınızı gösteren, bu oyuna eklediğiniz vasıfları ya kabullenmelerinizi gösteren seçimlerdir bunlar. Siz çok değerli bulurken, babanız belki ''değer mi?'' diyecek? Arkadaşınız sizi ''boş iş peşindeki adam'' belleyip, kendince değerli bulduğu şeyler üzerinden sizi değerlendirecek belki. Siz de onu böyle göreceksiniz. Tüm bu mikro örnekler çoğalacak ve bizi bir noktaya götürecek: Futbolun Karar Alıcıları

Bu ana kadarki bahis, ''Futbolda Siyasetin Yeri'' konu başlığına dair bir çeşit analiz. Meselenin ''Başbakan'ın Futbol Sevgisi'' başlıklarıyla haber yapılan stad açılışındaki penaltı atışları kadar basit olmadığını iddia eden bir değerlendirme. Bu dünyada ayakları olan herkes o topa vurur, futbolun tutulduğu bir ülkede herkes elbet bir şekilde futbol ile ilişki kurmuştur. Top sahadan çıktığı anda artık ayaklar durur, zihinler çalışır. Futbolcu oyunla nasıl bir bağ kurmuştur ve karar alıcının ''futbolculuktan gelme'' olması bunda nasıl bir fayda sağlar? Sergen Yalçın'dan duyduk, Mijatovic de Mourinho'ya sallamıştı: Futbolculuk geçmişi olmayanlar nasıl bu oyuna dair fikir beyan edebiliyorlar? Dedik ya, ''topa gamsız futbolcu da vardır'' diye. Saha dışında ayrım bu olmalıdır. Futbolun mutfağından çıkıldığında, yani yetenek ve alışkanlıklar hatıra olduğunda futbol hayatınızın neresindedir? Futbolun Karar Alıcıları, diyor isek aslolan futbolun mutfağını yaşamış olmak, esas aktör olmak değil; bizce futbola dair varolan düşünceler ve kişinin kafasındaki futbol idealidir. Eğer futbolcu eskisi siyasetçi, futbolun siyaseti için bir araç olabileceğini düşünüyor ise geçmiş futbol yaşamının ''sevgi, tutku'' gibi duygularla yaşanmış olabilmesi ihtimali var mıdır? Ya da bir askerin, belki de hayatında futbolla kurduğu en büyük bağ darbe döneminde aldığı yüz karası küme düşme iptali kararı olan Kenan Evren'in karar aldığı bir futbol ortamında ''sevgi ve tutku'' gibi iki kutsal duygudan ne denli bahsedebiliriz ki? Toplum hayatı da böyle, devlet idaresi de. Halkınıza ne değer biçiyorsunuz, ne istiyorsunuz?

Stadlarımızda okunan İstiklal Marşı da bu eksen civarına oturtulabilir. Gelenek icat etme konusunda sabıkalı bir millet olduğumuzda bu konuda da meselenin esasına dair sahih bilgi edinemedim. Stadyumlarımızda milli marş okunması dönemi 12 Eylü 1980 dönemiyle mi, yoksa 90'ların başında PKK terörüne karşıt spontane bir kitle hareketin olarak mı başlamıştır? 80'lerde devlet eliyle uygulandı, sonradan kaldırıldı mı? Ben internette, elimdeki geçmiş yıllara ait gazete küpürleri ve kitaplarda herhangi bir bilgiye rastlamadım. Bunun bilgisini bize ancak 70'lerde tribün kovalayanlar verebilir. Bugüne gelindiğinde ise maçtan önce İstiklal Marşı okunması TFF'nin lig statülerinde yer almakta. Başka bir yerde bu ibareye rastlanamıyor, talimatnamelerde dahi geçmiyor. Halbuki stadlarda kamera konacak yerler bile talimatlar ile belirlenmişken, ''TFF gözetimindeki profesyonel maçlarda okunması zorunlu'' addedilen ulusal marşa dair özelleşmiş bir hüküm, bir talimat yer almıyor. Bu da bence ikinci şıkkın doğruluğunu, yani bir kitle hareketi olduğu savını güçlendiriyor. Yerini ve zamanını belirlemek, marşı bir düzene sokmak adına bu kitle hareketinin federasyonca cevap bulmuş olması o gün için pek sevindirici olmuş olsa gerek.

Türkiye'nin doğusundan bir şehit haberi geldiğinde haftasonu stadyumlardan mutlaka bir ses yükselir, henüz aksi yaşanmadı. Halkın bu konudaki duyarlılığı belli, hatta saygı duruşu olmadığı günlerde İnönü'de tribünlerin kendi içinde organize olarak saygı duruşu tertiplemişliği de vardır. 90'lar başındaki kitle hareketine benzer bir dışavurumdur bu, siz de karar alıcılar olarak toplumun enerji sarfettiği bir konuda düzeni sağlamalı, olması gerekeni yapabilmelisiniz. Tribüne gelen kitle halktan kopuk olmadığından bu tip görüntülerin bastırılma imkanı yoktur ve olmayacaktır da. Yeri gelir İnönü Kapalı'sında mütemadiyen görüldüğü üzere bir toplumsal sorun da tribünde cevap bulur. Konunun bu kısmı kitle bilinci ve tribün kültürü ile alakalı. Yani tribün o anki hissiyatını dışarı vurmaktan çekinmeyen bir topluluktan oluşur ve bu durum ülkemizde oldukça keskindir. Yani toplum yine gerektiğinde saygı duruşunu kendi tertipleyerek üzerine düşeni yapacak, İstiklal Marşı'nı daha gür sesle söyleyerek mesaj vermeye çalışacaktır. O anki hissiyattır bu, önüne geçilemez. Fakat mevcut uygulama bizce dayatmadır ve meselenin özünden tamamiyle ters yönde ilerlemektedir. Şehit haberi diyoruz, bir kaza, bir ölüm diyoruz; hissiyatlar o an tribünde dışa vurur, diyoruz. Engellenemez, diyoruz. Lakin o çoşku anı ya da o an üzüntü, hınç olmadığında insanları benzer duygulara sevketmeye çalışmak ve bunu insanların sıklıkla çok farklı duygular ile geldikleri bir ortamda yapmak doğru değildir, olmamalıdır. Yukarıda anlattıklarımız bizce ''her maç öncesi ulusa marş okunması''nın neden zulüm boyutunda değerlendirdiğini ve amacından fazlasıyla saptığının da delilidir. Eğer hissedilmesi her maç önü istenen duygular gerçekten var ise, tribün zaten onu ortaya koyacaktır. Mevcut uygulamayı sürdürerek insanlara yalnızca ''saygısız'' sıfatı yapıştırabilirsiniz, bizce fazlası elde edilemez. Bugün gelinen noktada Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan ulusal maçta İspanya milli marşı ıslıklanmıştır ki tarihte bu millet ile pek bir husumetimize rastlanmamıştır. Neden? Madrid'de bizim marşımız okunurken borazanlar ötmeye devam etti, diye. İsviçre maçı ise yine zihnimizdedir. Kıvılcımı ateşleyen ''ıslık'' olmadı mı? Bu mutlak doğru değildir, evet; halkın hassasiyeti bu denli uçlarda yaşaması belki doğru değildir. Ama bizim düşüncemiz için bir argüman sayılır. Halk milli marş konusunda bu denli hassas iken, şehit haberi anında tribüne yansıyor iken İstiklal Marşı'nın rutine bağlanması ne anlam ifade edebilir ki?

Stadyumlarımızda saygı duruşu rezaleti, başlığıyla sayısız örnek sunulabilir. Yine tanık olmuş olmam nedeniyle İnönü Stadı'ndan örnek vereyim. 03/04 sezonunun ikinci devresinin Beşiktaş için ne denli buhranlı geçtiği malum. Fenerbahçe'nin puan kaybettiği hafta İnönü'de rakip Gençlerbirliği. Çok kritik bir maç, tribünler tıklım tıklım dolu. Anons yapılır, antrenör Tevfik Lav için saygı duruşu yapılacaktır. Ayağa kalkılır ve kısa bir sessizlik sonrası tüm staddan alkışlar yükselir. Parazit tek bir ses duyulmamıştır. İnsanlar o gün hissettiler bunu, taraf oldukları takım sezonun en kritik maçına çıkıyorken kısa zaman önce aldıkları bu ölüm haberini hissettiler. İdeale yakın, Avrupa'da görülüp gıpta edilen derecede saygılı bir saygı duruşuydu o günkü. Bu bir dışa vurumdu, kimsenin dayatması değildi. Siz bunu insanlardan her stadyuma geldiklerinde beklerseniz, olması istenenin de değerini yok edersiniz. Uçak kazası, federasyon yetkilisi ölümü gibi olaylar da elbet acıdır; ama her an insanlardan aynı hassasiyeti bekleyemezsiniz. Hele bu bir kitle ise asla; yönlendiremezsiniz.

Bir de bu konunun asıl sevimsiz kısmı var ki, bu dayatmanın ticarete dönüştürülmüş halidir bu. Digiturk ile İş Bankası el ele vermişler, İstiklal Marşı'nda ekranda koskoca bir reklam belirtmişler. Geçen sezon her maç öncesi bu tabloyu gördük. Hani bir rasyonel düşünce çıksa ortaya ve bu yönde bir adım atmaya kalksa sanıyoruz ''cumhuriyete saldırı, milli değerlere saldırı'' noktasına kadar bu çözüm hamlesini çekecek olan pek tabii yayıncı kuruluş olacaktır. Ya da öte yandan stadyumdakinden beklenen hissiyatın ya da tutumların, ekran başındaki izleyiciden beklenmiyor; aksine o ana reklam yerleştiriliyor ise zaten varolan amaç -eğer varsa- fazlasıyla erozyona uğramış demektir.

Hassasiyetler önemli elbette, keza her milleti ve varlık temsili sayılan ulusal marşı da kendi içinde değerlendirmek gerekir. Bizim marşımızın kalbi kırık, yıkık-dökük. İnsanı sevk ettiği duyguların sonucu, insanın olmaktan hoşlanacağı bir ruh hali değil. NBA maçları öncesi okunuyor ya da Canto degli Italiani insanı ne tür hislere sevk ediyor, bunlar ayrıca değerlendirilmeli. Bu anlarda insanların tavırları ayrıca ele alınmalı. Geçtiğimiz yıllarda bu ıslıklanma meselesi nedeniyle düşmanlıklara yol açtığı gerekçesiyle uluslararası maçlarda da ulusal marş uygulamasının kaldırılması gündeme gelmişti, ama gerçekleşmedi. Uluslararası sözleşmelerce de kabul edilir ki ulusal marş varlık sembolüdür, bizce bu yönüyle uluslararası karşılaşmalara ayrı bir hava katmaktadır. Bir devletin en iyi oyuncuları, bir diğer devletin en iyilerinden oluşan takıma karşı, ulusal marşlar adeta birer gözdağı. Bu da futbolun içinde var, rekabetin özünde var. Bizim federasyonumuz ise Levent Bıçakçı döneminde kupa maçlarından İstiklal Marşı'nı kaldırıp, maç önüne ''kupa marşı'' koymayı planlamıştı. Pek tabii başaramadı. Şimdi hazır pek çok statü değişikliği yapılıyorken ve bizce ufukta zirve ligde de kaydadeğer statü değişiklikleri olacakken bu meselenin de gündeme getirilmesi gerekir. Bu bir problemdir. Var ise eğer bir amacı, ondan da sapmış, pek çok istenmeyen sonuç doğurmuştur.

Futbol Halkın İdare Devletin, dedik başlıkta. Sorun addettiğimiz bu konunun da ''İdare Devletin'' ile uyuştuğu ortada. Kalıpçılığın, şablonculuğun, statükonun adeta bir yansımasıdır her maç öncesi tam saygı ve tam hassasiyet ve tam bağlılık istenen seramoni. Devletin profesyonel spordaki hakimiyetinin tezahürüdür. Futbolumuzun idaresi hep devlette oldu, bir süredir zincirler biraz gevşedi gibi. Belki daha da gevşeyecek, gerçekten özerk bir lige sahip olacağız. Birkaç özel insan gelecek ve tarihi değiştirecekler. Belki, bir hamle gelecek. Statü değişimleriyle görünen ''değişim'' kıvılcımları bize ümit veriyor. Devletin kulüplerden tamamen uzaklaşması ya da bugünden daha uzağa itilmesi elzemdir, aksi halde yap-boz'ların anlamsızlığı haricinde elde bir şey kalmayacak. İstanbul kulüpleri ve taraftarları gündemi tamamen elinde tutarken bu belki çok zor ama yalnızca bu ''gündem'' konusuna dair de bir açılım geliştirilse büyük yol alınacaktır. Bizim de buna önerimiz ''üçüncü şampiyona'' olacak. Birtakım algıların değişmesi, futbolun karar alıcılarının oyundan taraf olabilmesini bizce büyük ölçüde bu etken belirler. Halbuki ülkede çok büyük bir futbol ailesi var ve devlet güdümü oralara ''itekleme'' haliyle pek uğramıyor. Bir şeyler yapmak gerek...

Diğer bölümde idareyi devletten alma ve ''üçüncü şampiyona'' konularına değineceğiz. Bugünden sonra blog belirsiz bir süre nadasta kalacak, ara uzun olabilir. Bu yazıdan sonra elbet birilerinin zihninde Ergenekoncu olmuş olabiliriz. Bir başkasının zihninde Cumhuriyet karşıtı, ötekinde milli değer yoksunu, belki dinci; sonuçta ülkemizin ortamı belli. Lakin bu yazıda futbol'cuyuz, futbol'cu...

Noat Samisa

03.07.09


Çağırın Gelsin Barton

Newcastle United artık Premier League'de değil, evet düştüler. Kuzeydoğu'nun magazini sağlam malzeme çıkarıyordu ama Tyne-Tees Derby'nin iki yakası da önümüzdeki sezonu Championship'te geçirecek. Yaklaşık £75 milyonluk bir fatura var Newcastle'da, geçtiğimiz sezon oyunculara ödenen yıllık maaş toplamı bu kadar. Bu dalda Premier League dördüncüsüler, lakin sezonu tabelada sondan üçüncü tamamlayıp küme düştüler. Bu faturanın azaltılması çalışması kelepir oyuncu transferiyle Newcastle United'ı yine gündem yapar deniyordu ama kulüp uzunca süredir olduğu gibi ne kadar saçma hadise yaşanabilirse onlarla haber olmaya devam ediyor. En son bu komedya vardı, ondan evvel de bu hikaye.

Biraz daha geride ise Joey Barton'dan yine bir vukuat vardı. Shearer ''aptalca'' dedi. Barton içerledi, gider yaptı. Shearer da Barton'ı son 3 maçtan men etti, tesislere almadı. Süresiz kadro dışı bırakıldığı açıklanmıştı. Lakin Newcastle United dün sezonu açmış, Joey Barton da tesislere gelmiş. İçeri girmiş, hazırlanmış, çalışmalara katılmış? Emir yukarıdan gelmiş tabii, Shearer ayrılınca kadro dışı kararı da geçersiz sayılmış. ''Çağırın, gelsin'' demişler. Rica-minnet pre-sezon idmanlarına başlamışlar, kulüp bugün satılsa anında bir karar verilir. Takımın başında Chris Hughton var, bu adam son 1 yılda herkesten fazla çalıştı aslında. Aylardır olduğu gibi hala satış bekliyorlar. Son teklif de £60 milyon olmuş, yani futbolcularına her yıl £75 milyon ödeyen koskoca kulüp bir Ronaldo-Kaka bile etmiyor. Taraftarlar geçen hafta eylem yapmışlar ''Geordie olsun da taştan olsun, Shearer ile hemen sözleşme yapın'' demişler. Küme düşerken de aynısını söylüyorlardı. Bayağı uzun zamandan beri Newcastle United taraftarı olmak zor iş...

Alttaki postun kahramanı Sam Allardyce'tan orta saha için Joey Barton hamlesini biz de evvel zaman içinde dillendirmiştik, lakin dün birinci ağızdan red cevabı geldi. Barton'ı Newcastle'ın başına musallat eden adam Allardyce, galiba Ewood Park'ı fazla sakin gördü ki eski gözdesini transfer edeceğine dair çıkan haberleri yalanladı. Son da bir not: Ligden düşen iki takım, West Bromwich Albion ile Newcastle United 09/10 Championship sezonunun ilk haftasında birbirlerine düştüler. Şanş işte, muhtelemen açılışı da onlar yapacak.

Noat Samisa

02.07.09


Kasımpaşa Kümede Kalır mı?

43 yıl aradan sonra zirve lige dönmüş, yalnızca semtince sevilen; nötr olanı az olan ve çoğunlukla nefret edilen bir kulüp Kasımpaşa. Evinde koltuğa kaykılıp maç izleyenin ''ulan niye bunlar çıktı?'' dediği, futbolsever kimliğine anca televizyondaki maçı ve hakkında atıp-tuttuğu futbolcuyu yakıştıran adamı asla nefret etmekten vazgeçmeyeceği bir takım onlar. Biz de bu durumu geçen günlerde irdelemeye çalıştık. Diyorsanız ki ben doğruyu öğrenmek istiyorum ve futbolu seviyorum, öyleyse sizi Kasımpaşa Stadı'na davet ediyorum. Hem de öyle astronomik fiyatlarla değil, maç başı 5 tl gibi bir bedel karşılığında. Hadi bu sezon zirve lig olduğundan iki ile çarpılsın fiyatlar, yine de kombine bilet 100 tl. Öğrenci adam Şükrü Saraçoğlu kombinesine para yetiremiyorsa buraya gelsin, olmadı Karagümrük'e gitsin. Kasımpaşa ile Karagümrük kavgalıdır, düşmandırlar birbirlerine. Ben de biliyorum bunu. Karagümrük bir örnek yalnızca. Eyüpspor var, İstanbul'un Anadolu tarafında da sayısız alternatif var. Anadolu'daki futbolsever zaten şehrinin, nahiyesinin takımına bir yerlerinden yapışıyor da İstanbullu da fahiş fiyatlardan şikayet ile vakit harcamak yerine bir başka takımın peşine takılsın. Taraftarı olmasın, yalnızca peşinden gitsin. Emin olun futbola dair hissettikleriniz değişecek. Tatmamış olanlara bizden tavsiye...

Bu kadar laf kalabalığından sonra Kasımpaşa'dan bahsedelim. Kalede Tolga, sağ bekte Ömer, solda Alparslan; savunma tandeminde Askou-Evren; orta sahda Murat Akın-Merthan; önünde Moritz; kenarlarda Sertan ve Erhan, ileride Hüseyin Kartal. Play-off'larda bunu oynadı Kasımpaşa. Sezon içinde ise lider olunan dönem orta üçlüde Rıza Şen-Batista-Murat Akın vardı. Süper Lig'e terfi ile birlikte takım ile pek oynanmayacğı söylense de yine de takımın temelleriyle oynandı.
Savunma tandemi takımdan ayrıldı. Evren Kürkçü'nün sözleşmesi bitmişti, yenilenmedi. Çaykur Rizespor ile görüşüyormuş. Jens Berthel Askou'nun da yine sözleşmesi bitti. Danimarka basınına konuşmuş, Almanya ve İngiltere'den teklifleri değerlendirecekmiş. Bekler Ömer ve Alparslan takımda kaldılar. Orta saha büyük ölçüde korunuyor, Batista için en son Mersin İdman Yurdu haberleri çıkmıştı. Desire için de ayrılık haberleri çıkmıştı, takımda başka siyahi olmadığına göre sezon açılışındaki idmandaki de oydu. Kalıyor. Sertan Eser ile sözleşme uzatıldı, Uğur Yıldırım zaten uzun süreli imza atmıştı. Kenarlarda ve orta sahada yapılan transferler sayesinde alternatif bol. Andre Moritz de şimdilik kalacak gibi. Forvette Hüseyin Kartal ile Desire var, yine üçlü orta saha uygun olabilir. Uğur Tütüneker takımı böyle oynatıyordu, Besim Durmuş ise son dönem gendel skora yönelik takımlar çıkardı. Tabii ''winner oyuncu'' Erhan Küçük, ailecek hastasıyız. O da sözleşme uzattı.

Gelelim transferlere. Yabancılardan başlayalım. Danimarka'nın Stabaek takımından Christian Keller geldi. Orta sahaya bir takviye olduğu söylense de fiziği daha çok bir forveti andırıyor. Geçmişinde kısa da olsa Serie A macerası var, 4 yıllık sözleşme imzaladı. Alanzinho gelince merak ettiler galiba, onun arkasını toplayan Keller için Futbol Şube Sorumlusu Süha Sidal, ''Fabian Ernst'ten daha iyi'' dedi. Aynı adam Kasımpaşa küme düştüğünde de ''menajerlerin kurbanı olduk'' demişti! Umarız dediği gibidir. Bir diğer takviye yine orta sahaya; Slovakya U-21 takımında da şans bulan Martin Baran Peresov'dan transfer edildi. 1988 doğumlu oyuncu ile 5 yıllık sözleşme imzalandı, o da uzun yıllar Türkiye'de olacak gibi. Ya da potansiyelini kinetiğe çevirip yukarıya transfer yapacak. Askou'nun yerine yapılan stoper eklemesi ise Çek oyuncu Martin Hudec oldu. Tabii burada güzide basınımız yine bombayı patlattı: ''Olomuff takımından stoper Martin Hudec'le de anlaşıldığı açıklandı.'' Maalesef dünya futbol tarihinde ''Olomuff'' diye bir takım yok. Çek stoperin oynadığı takım bildiğimiz Sigma Olomouc. 1982 doğumlu Çek stoper yaklaşık 10 yıldır Sigma'da futbol oynuyormuş, buna da ''Askou'dan iyi'' dediler. İki de gurbetçi oyuncu alındı. Barış Başdaş ve Şahin Aygüneş milli oyuncular; biri savunmaya, diğeri hücuma ucuz ve iyi alternatifler. İç piyasadan Erkan Ferin'i aldılar, sağ bekte Ömer'den formayı alması pek kolay değil. Sol bek için İBBSpor'dan Sancak Kaplan geldi, genel arzu Alparslan'ı kesebilmesi yönünde.

Daha en az 5 transfer yapılacağını düşünerek bir kadro kuralım: Kalede Tolga, sağ bek Ömer, sol bek Sancak. Savunma tandeminde Hudec'in partneri eksik, bu kadrodan partner seçmek zor. Buraya mutlaka transfer gerek. Orta sahada Keller-Baran-Murat Akın üçlüsü; belki Merthan Açıl stoper oynayabilir. Sol kenar Erhan, sağ kenar Sertan; ileride Hüseyin ya da Desire. Pek olmadı gibi. Yabancı orta sahalar eğer eldekilerden iyiyse ortaya daha istikrarlı bir takım çıkabilir, fakat arka dörtlünün durumu hiç de iyi değil. Hudec'in yanına bir yabancı partner daha arıyorlarmış, bu iyi olur. Daha futbolcuları görmedik elbette, yalnızca referanslar üzerinden konuşuyoruz. Kıyas yapıyoruz, geçen sezonun ilk yarısındaki takım bundan daha kötü/iyi görünmüyor. Orta sahada hedeflenen kalite artırımı eğer savunmada da sağlanırsa, nispeten yeterli olan hücum hattı ile Kasımpaşa iç sahada iyi sonuçlar alabilir. 17 maçtan yarısını kazanabilen bir takım, 8 iç saha galibiyeti ile lige tutunulabilir mi? Hedef sayı 10 gibi görünüyor, sahasında yenilmez olabilen bir takım yaratılması ihtimali çok da uzak değil. Realiteye gelecek olursak Diyarbakırspor ile birlikte önümüzdeki sezon geriye dönmesi yakın iki takımdan biri Kasımpaşa.

İstanbul'un göbeğinde çalışan, aynı yerde maçlarını oynayan takımın Temmuz başı görüntüsü böyle. Daha transferin yolu var, vakit bol. Sezon öncesi pek çok şey afaki olduğu gibi bu yazı da öyle, yalnızca birkaç öngörü ve bilgilendirme. Benim yeni sezona dair dileklerimden birisi, Beşiktaş ile Kasımpaşa'nın maçlarının aynı hafta İstanbul'da maç oynuyor olmaması. İki takımın da bir ortak özelliği var, sezonun ilk iç saha maçlarını seyircisiz oynayacaklar.

Noat Samisa

02.07.09


Saldır Big Sam

Premier League'de borç sıralaması yapıldığında yeni yükselenler hariç geri kalanlar içerisinde en düşük borç yüküne sahip kulüp Blackburn Rovers. Kulübün halihazırda £17-20 milyon borcu var ve şu an kasada Roque Santa Cruz ve Matt Derbyshire'dan elde edilen £21 milyon var. Banka kredisi ise eğer bu borç, gelen paranın bir kısmıyla varsa kısa vadeli ödemeler kapatılmıştır; kulüp gereksiz faiz ödemiyordur bile. Bu rahatlık içinde Sam Allardyce gibi nerede düşük maliyet, arızalı karekter var ise atlayan bir menajere sahip olunması ayrı bir hoşluk. Elde Jason Roberts ve Benni McCarthy gibi iki 30 yaş üstü golcü kaldı; ama sütten ağzı yanan Big Sam bu ikiliye güvenilmeyeceğini biliyor, yoğurda yanaşmıyor bile. Dar rotasyon içinde geçen sezon 3 maç Christopher Samba forvet oynadı ki kendisi stoperdir.

Big Sam'in geçtiğimiz sezon Paul İnce'ten 13 puanla aldığı takımı kümede bırakması kaydadeğer bir başarı sayılır. Paul İnce şimdilerde eski çalıştığı takıma, MK Dons'a dönmeye çalışıyor. Allardyce ise Blackburn'de elindeki yüksek bütçeyle, kulüp tarihinin en dolu günlerini yaşayan kasasıyla ''Nistelrooy'u alacağım'' diyor. Tam Big Sam'e uygun tercih, ''gel burda rehabilite edeyim seni, sırtını sıvazlayayım'' temasını içeriyor. Hazır Karim Benzema da Madrid'e inmişken üçe beşe bakmaz Florentino Perez. Oyuncu da tamam derse ki bu yaşından sonra daha uygun bir ortam bulamaz gibi görünüyor, parada anlaşılır ve sakat olsa bile Lancashire'e iner. Santrafor tamam olunca bir de orta saha alınırsa eğer Big Sam'den 2003-2006 arası Bolton rüyasının benzerinin adımlarını görebiliriz.

Noat Samisa

02.07.09


Sean Davis

Geçtiğimiz sezon ilk 10 sıranın altına düşen takımların ortak özellikleri arasında en belirgin olanı, orta sahalarının nitelik olarak ligin üst katmanından zayıf olmasıydı. Middlesbrough, Portsmouth, Hull, Blackburn, Sunderland... sayılabilir. Kaybı en belirgin yaşayan takım Portsmouth oldu, kısa zaman içinde Muntari, Mendes ve Diarra art arda takımdan ayrılında orta saha adeta kel kaldı. Hayden Mullins ve Angelos Basinas'ı aldılar, bu ikili ancak ortayı doldurabildi. Orta sahanın esas adamı Sean Davis oldu, bütün yük onun üzerine kaldı. Niko Krancjar'ın da pek iyi bir sezon geçirmediğini hesaba katarsak Portsmouth'un nasıl olup da FA Cup ile kapatılan, ligin başlatı beşlisi'ne dahil olunan sezonun ardından böylesi bir çöküş yaşadığı daha net anlaşılabilir. Devre arası Bolton, Sean Davis için Pompey'e £3.5 milyon öndermişti. Kümede kalmaya çalışan Tony Adams bu teklifi reddetmiş, Kevin Nolan'ı kaybeden Bolton'ın kadrosuna yapacağı yamayı ertelemişti. Sözleşmesi biten Sean Davis, 6 ay sonra Bolton ile sözleşme imzaladı. Gary Megson böylelikle Kevin Nolan'ın yerine takviye yaptı, üsteklik bedavaya! Portsmouth bir orta saha adamı daha kaybetti, böylelikle iki sezon evvel takımın merkezi olan üçlünün tamamı takımdan ayrıldı. Glen Johnsonn'ı da hesaba katarsak Redknapp sonrası Portsmouth adeta eridiğini söyleyebiliriz. Blackburn ile sözleşmesi biten Aaron Mokoena Portsmouth'a geldi; Sam Allardyce Mokoena'nın yerine Steven N'Zonzi'yi koydu. Tugay'ın da ayrılışıyla Blackburn'de zaten aksak olan orta sahaya fazladan bir takviye daha gerek. Burada işi bozan Kevin Nolan oldu, EPL dışında kalarak hesapları karıştırdı. Birkaç cümle boyunca bahsettiğimiz bu orta saha oyuncusu sirkülasyonunun esas sebibi Newcastle'ın Nolan transferi sayılır. Butt, Barton ve Nolan; hatta Guthrie zirve ligde kendilerine yer bulabilecek orta saha oyuncuları.Sean Davis ile birlikte takımdan ayrılan diğer isimler Noe Pamarot, Bisan Lauren, Glen Little, Djimi Traore ve Jerome Thomas. Veteran sağ-sol bek arayanlara sözleşmesi elinde oyuncular; çok uluslu bir liste. Glen Johnsonn da geçtiğimiz günlerde Liverpool'a transfer olmuştu, Pennnant Anfield'a geri döndü; geçici menajer Paul Hart'ın elinde topu topu 17 kişilik bir kadro kaldı. Bunlardan da 10 kadarı ancak yeterlidir, çoğu da rotasyonda 20 maç oynayacak isimler. Sol Campbell ile de sözleşme uzatmayabilirler. Orta sahaya en az 3 takviye gerek. Savunmaya mutlaka takviye gerek. Paul Hart'ın ya da yeni gelecek hocanın da işi hiç kolay olmayacak.
Kulübün yeni patronu Süleyman El-Fahim, sonunda Gaydamak'ların elinden kulübü satın aldı. Premier League yönetimi bir süre denetledi bu satış işlemini, Man City ile olan bağı polemik konusu edildi. Bugün Katarlı biri de çıkış bir başka kulübü satın alsa eminim onunda bir yerlerden BAE Kraliyet ailesi ile akrabalığı çıkacaktır. Baş edemeyince onay verdiler. Lakin elde öyle bir takım varki her yanı eksik. Sanıyorum bu kadro ancak Championship'te play-off kovalar. Önce menajer için net bir karar vermeliler, sonra para sıkıntısı pek Arap'lara uğramadığından doğru isimler bulunur.

Sean Davis'i Fulham'da sahneye Kevin Keegan çıkardı, Tigana cevheri işledi. Tigana sonrası Davis bir başka Londra kulübünde devam etti. Spurs'te geçen 2 yılın ardından Harry Redknapp onu üçlü bir transfer paketinin içine dahil etti ve yolu güney sahiline düştü. Bolton'da ise Nolan'ın gidişi sonrası sezonun gümüş karmasında adı geçecek olan Kevin Davies takımın lideri oldu, diğeri Mark Davies ise orta sahaya takviye oldu. Şimdi de Sean Davis takıma katıldı. Halen Nolan'ın boşluğu dolmuş değil, ama eldeki alternatiflerin çoğaltılmasıyla eksiklik giderilmiş oldu. Kadro istikrarıyla önümüzdeki sezonun başaltı adaylarından biri Bolton. Sean Davis de onlar için her açıdan iyi bir takviye.

Noat Samisa

01.07.09


Santa Cruz - Vassell

Man City'nin geçtiğimiz hafta yaptığı pek ses getirmeyen bir hamleydi Roque Santa Cruz. Biz zaman içinde defalarca onun City için çok iyi bir tercih olacağını, transferinin de Blackburn için çok iyi ticaret olacağını söylemiştik. Sonradan saha içinde görünen farklı olsa da Mark Hughes, 2007 yazında £3.5 milyona aldığı adamı iki yıl sonra bu kez Man City'ye £17.5 milyona transfer etti. Gareth Barry'nin City of Manchester'a gelişiyle birlikte yeni sezon öncesi sınıf atlayan City, devre arası pas geçtiği Santa Cruz transferini sezon sonunda bitirerek yine doğru bir adım attı.

Sezonun ikinci yarısı bize gösterdi ki geçen sezonki City'ye devre arası yapılacak Santa Cruz takviyesi, kağıt üzerinde gösterdiği etkiyi yapmayacaktı. Bellamy'nin gelişiyle birlikte takım öyle bir hız kazandı ki oyunun temeli tamamen bunun üzerine oturdu. Ireland, Bellamy, Robinho ve SWP'nin bir arada yer aldığı bu takım, zaman zaman fantastik maçlar oynadı. Ireland yıldızlaştı, Robinho geriden top almayı öğrendi, Bellamy sakatlanana kadar çok iyi istatistikler tutturdu. Başka bir takım oldu, bu aykırı yapısıyla heyecan verici bir takım olmuştu Man City. Ama bu yapı Mark Hughes'a uymazdı, bugün yapılan iki hamle de City'nin ''Mark Hughes'ün Takımı'' sıfatını almasının öncü hamleleri olabilir. Geçtiğimiz sezon ilk yılına göre pek iyi günler geçirmeyen Paraguaylı santrafor, Man United'ın 14 maçlık gol yememe serisini bozarak seribozan olmuştu. Mark Hughes'ün onu transfer ederkenki referansı ilk sezonu oldu elbette, eldeki bir dolu forvet arasında olmayan tipte bir eleman daha katıldı kadroya.

Bugünkü görüntüde Man City'nin kadrosu bize heyecan verici bir başka takımı fısıldıyor. Barry-De Jong-Ireland üçlüsüyle oluşturulacak üçlü orta saha; kenarlarda Robinho ve SWP; ileride Santa Cruz... bugünden ideal görünüyor. Bu güçlü orta sahanın arkasında oynayacak dörtlüye belki bir takviye yapılabilir; eldekiler bu hücum hattını taşıyabilir görünüyorlar. Böylece aşırı istikrarsız sezon seyri, yerini Mark Hughes'ün Blackburn günlerinden düstur edindiği istikrarlı takıma bırakabilir. Patronların ''büyük transfer arzusu'' ise Mark Hughes'ü çok da üzmeyecek şekilde forvete yönelmiş durumda. Galli teknik adam istediği orta sahayı kurdu, kenarlarda da eşi benzeri olmayan ikiliye sahip ve bunların katalizörü olacak santraforu da buldu. Elbette tüm sezon böyle geçmeyecek, Santa Cruz'a partner gerekecek. Kadroda pek çok partner forvet var, bu sıralara her yerde makarası yapılsa da bu isimlerin neredeyse tamamı çok iyi form durumundayken takıma katıldı. Benjani, Portsmouth'un altın yumurtlayan tavuğuydu; City kariyeri adeta bir felaket gibi. Valeri Bojinov doğuştan şanssız adam, gece kalkıp su içmeye giderken sakatlanabilir. Caicedo, Basel'de çok iyi işler yapıyordu; socuting takımı sayesinde alındı. Jo'dan çok şey beklendi ama o da Man City'de çıkış yapamadı. Sezonun ikinci yarısı Everton'a çok faydalı oldu. Bellamy'den bahsettik, nokta atışı transferdi. Takıma uydu. Tevez ve Eto'o'dan biri gelirse eğer, Mark Hughes'ün aklındaki planın bizim düşündüğümüz üçlü orta saha olmadığını ya da bu iki ismin patronlarca dayatıldığını göreceğiz. Eğer ikinci şık gerçek olursa bu sıkıntı bir yerlerden patlar, sezon içinde mutlaka uzantılarını görürüz. Bu takım bu haliyle Everton'ın tahtını tehdit edebilir, orası için oynayabilir. İlk yaz transfer dönemini geçiren ve bunu da ehil bir menajere göre yapan Arap'lar şimdilik doğru hamleler yapıyorlar. Bir Kaka, bir Eto'o bambaşka şeyler getirir; hem Hughes'a, hem taraftara, hem de patronlara gerekeni verebilir ama sonucu görülür mü acaba?Geçmişinde Aston Villa Akademisi bulunan iki oyuncu; biri Daniel Sturridge, diğer Darius Vassell. Bu ikiliyi yukarıda saymadık, çünkü ikisi de City ile kontrat yenilemediler. Sturridge henüz 19 yaşında, eğer uçuk bir tazminat çıkmaz ise Chelsea'ye imza atmak üzere. Vassell ise Aston Villa Akademisi'nin yeni yapılandırıldığı dönemin ilk mezunlarından. 84 doğumlular ve sonrasında muhteşem isimler çıkaran Aston Villa altyapısı, bir dönem öncesinden Vassell'i mezun etti. Çıkış yaptığı 01/02 sezonunda 12 gol kaydetti. Ardından gelen iki sezon altın günlerini yaşadı; o günlerde henüz 20 yaşlarının başında olan hızlı, çabuk, kısabacak bir forvet olarak ulusal takıma kadar yükseldi. 2005 yazında sözleşmesinin bitimine 1 yıl kala Stuart Pearce tarafından Man City'ye transfer edildi. Geçen sezon Mark Hughes'ün forvet çoklayıcısı oldu, Michael Johnson ve Elano'nun bir arada sakat olduğu dönemde forma buldu; goller attı. Bu yıl ise sakat başladığı sezonda zaman içinde Robinho'nun rehabilitasyonu sürecinde 60. dakikalar sonrası onu yedekleyen adam oldu. Sezonun ilk yarısı bir ara sakat Elano'nun yerine oynama fırsatı da oldu. Man City'de Elano sakatlandığında onun görevini üstlenecek isim yalnızca Vassell idi, tabii mevcut transferlerle oluşacak yeni takımda Elano'nun rolü de çalınacak gibi görünüyor. Brezilyalı sol ya da sağ kenarda pozisyon alacak, bu da Robinho ve SWP ile rotasyona girmesi gerektiğini gösteriyor. Mark Hughes ile birlikte forvet çoklayıcısı-orta saha önü çapa gibi kullanılan Vassell, biten kontratının uzatılması yönünde teklif gelmeyince ve oynayabilmesi ihtimali de görünmeyince Manchester'dan ayrıldı. Geçen hafta kendisiyle Hull City ilgileniyordu, Phil Brown'ın Owen hayali sanıyorum bu transferi bir süreliğine erteletti. Premier League'de kendine uygun bir takım bulamayan Vassell'in yolu, bir şekilde Ankara'ya düştü.

Noat Samisa

01.07.09


Luis Antonio Valencia

Premier League'in son şampiyonundan ayrılan Cristiano Ronaldo'nun yerini alacak isim belli oldu. Adaylar arasından listenin iki numaralı ismi Luis Antonio Valencia, £16-18 milyon arası bir bedel karşılığında Man Utd ile sözleşme imzaladı. Üç hafta evvel 7 Numaralı Adam demiştik, Ronaldo'nun Man United'dan ayrılışını ''olması gereken'' olarak değerlendirmiştik. Ferguson bir seçim yapacaktı, bu seçim bizim yazıda bahsettiğimiz şıklardan ikincisi yönünde oldu. Dışarıdan takviye yapıldı ve Wayne Rooney için yepyeni bir sayfa açıldı.
Luis Valencia'nın tüm dünyanın olduğu gibi bizim de gözümüze çarptığı zamanlar 2006 yazıydı. WC 06 Almanya'da sistem takımı kimliğiyle çok iyi maçlar çıkaran Ekvador, sağ kenarında Villareal'de fazla forma şansı bulamayan bir kadife bilek'i oynatıyordu. Son 16'da Beckham'ın frikiğiyle Ekvador'un rüyası sona ererken, o dönem birkaçı hariç neredeyse tamamı yerel ligde oynayan oyuncular birer birer transfer yapmaya başladılar. Bugün itibariyle -kiralık sözleşmesi biten Segundo Castillo'yu da sayarsak- Premier League'de 5 Ekvadorlu oyuncu var. Bu beşli arasından bir tek genç forvet Man City'li Felipe Caicedo WC 06'da yoktu; Christian Benitez de dahil yolu Premier League'e düşen tüm Ekvadorlu oyuncular 2006 yazının hatrına transfer yaptılar. Bunlardan en büyük çıkış yapan da Dünya Kupası'nın en değerli 6 genç oyuncusundan biri olan Luis Valencia'ydı. Diğer 5 isim ise; ödülün sahibi Lukas Podolski ile Tranquilo Barnetta, Cesc Fabregas, Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo'ydu. Son üç ismin bugünkü durumları hiçbir tartışma götürmezken, Valencia'nın yolu 2006 yazında Wigan'a düştü.

Wigan ilginç bir kulüp, patron/başkan Dave Whelan farklı biri. Kulüp, İngiltere'de maaş ortalaması en yüksek tekil şirket olma özelliğini taşıyor. Bir yıl öncenin kayıtlarına göre kulübün yalnızca 59 kayıtlı çalışanı vardı; bu da rugby ve futbol takımı oyuncuları ve kenar adamları haricinde kulübün pek fazla çalışanı olmadığını gösteriyor. Chelsea, Liverpool ve Man Utd'da bu sayı 300'leri aşıyor; lakin Wigan'da tek adam var, mütevazi bir takım var ve öyle kapsamlı bir yapılanma da yok. Kendi kendini döndüren kulüp, eski futbolcu Dave Whelan'ın fikri etrafında şekillenen kulüp politikasıyla optimum başarıyı yakalamaya devam ediyor. 2006 yazında takımın başında Paul Jewell vardı. 1995'te kulübü şimdinin League Two düzeyindeyken satın alan Whelan, kulübü tarihinde ilk kez zirve ligde görmek için 10 yıl beklemişti. Hayalini gerçekleştiren Jewell, ilk sezonunda ligi 10. sırada bitiren takımıyla bir başarı hikayesi yazmıştı. Buna bir de 2006 yılında League Cup finali eklendi, kulüp tarihinin zirve başarısına ulaşıldı. 2006 yazında takıma katılan Antonio Valencia, sağ kenarı şimdilerin Sheffield United oyuncusu olan David Cotterill ile paylaşıyordu. O günlerde henüz 20 yaşında olan Cotterill, Galli olmasının da etkisiyle Valencia'dan bir adım öndeydi. Sezon bitti, son maçla birlikte takımı kümede kalan Paul Jewell ertesi gün istifa etti. Jewell'ın bir sonraki durağı lige yeni yükselen Derby County oldu; ama buradaki günler pek iyi geçmedi. Premier League tarihinin en kötü performansına imza atan adam oldu Jewell, Wigan'da 5 yılda kurduğu takımı elbette Derby ile bir olmadı. Yeni sezona Chris Hutchings ile başladı Wigan, ama Kasım ayı geldiğinde takımın dibe demirlemesiyle görev değişimi yaşandı. Tıpkı Jewell gibi Hutchings'in de bir sonraki durağı Derby County oldu. Dave Whelan 2007 sonbaharında Birmingham City'ye £3 milyon ödedi ve Steve Bruce'u takımın başına getirdi.
Birmingham'ı ihya eden adam Bruce, Wigan'ı ihya eden adam Jewell... Biri yeni yükselen, diğeri düşme hattındaki bir takımı aldı. Birini işleri hep ters gitti, diğeri ise bu mütevazi, ne yaptığını bilen kulüpte harika bir bina kurdu. Jewell'ın temeli üzerine takviyeler yapıldı, bunları yakın zamanda Bruce'un Sunderland'e geçişi sürecinde ve sezon içerisinde defalarca işledik. Blog arşivinden yardım alınabilir. Steve Bruce'ün gelişi, Valencia için de bir dönüm noktası olmuştur. Emerson Boyce ile birlikte takıma eklenen ikinci İspanyolca bilen oyuncu Wilson Palacios, Steve Bruce'a göre Valencia'nın takım oyuncusu olmasında büyük rol sahibidirler. Sonradan bu üçlüye Maynor Figueoa ve Hugo Rogadella da eklendi. Palacios devre arası Tottenham'a transfer oldu, sezon sonu da Antonio Valencia takımdan ayrıldı. Bu ikiliden yaklaşık £30 milyonu kasaya koydu Wigan, maliyetleri £1 milyon ve £4 milyon olan iki oyuncu için mükemmel bir ticaret. Whelan bu parayla 5 tane iyi oyuncu alır, lakin takım en iyi iki oyuncusunu 6 ay içerisinde kaybederek ligdeki iddiasını da kaybetmiş olabilir. Steve Bruce'dan boşalan yere 95-2001 yılları arasında alt liglerde Wigan'ın cefasını çeken dönemin futbolcusu, şimdilerin gencecik menajeri 1973 doğumlu Roberto Martinez, Dave Whelan'ın yeni ortağı. Geçtiğimiz yıl Swansea ile Championship'te play-off kovalayan Martinez, 6 yıl top oynadığı yere henüz 36 yaşındayken menajer olarak döndü.

Wigan'ı ilerleyen günlere ve sezon içerisine bırakıp Man United'a dönelim. Valencia, Ronaldo'nun Ferguson gözetimindeki geçirdiği evrimi Wigan'da geçirdi. 2006 yazında oyun temposu çok net olmayan, ama tekniğiyle fark yaratan kenar oyuncusu; EPL'de geçirdiği 3 yılda tekniğine tempoyu ve fizik gücü de ekledi. Hamle üstünlüğünü sağladığında durdurulamaz bir oyuncu, bu sezon Hull City'ye attığı gol yalnızca bir örnek. Çok da hızlı değil gibi görünmesine rağmen adım çabukluğuyla kolay adam geçebilen, topla münasebeti biraz ürkekçe görünse de ayaklarına çok hakim bir oyuncu. Ronaldo ile en çok benzeşen yönü şutları, çok kuvvetli bir sağ ayağa sahip. Ronaldo bugün dünyanın toplara en iyi vuran oyuncusu ise, Valencia da mevkiidaşları arasında ilk 20'ye girebilir. Futbolun bugünü ''kanat oyuncusu'' kelimesini benim zihnimde çıkardı. Böyle bir oyuncu, böyle bir kalıp artık zirve futbolda yok. Sayısız tipte kenar oyuncusu var ve şablonları da esas şekillendirenler onlar. Orta saha hep olacak; baklavada tek iken şimdiki trendde 3 kişi ile orta yuvarlak korunacak. Zaman içinde bu da değişecek. Bugün sayısız tipte kenar oyuncusu var ve Valencia da kendine has özelliklere sahip bir kenar oyuncusu. Ronaldo'dan alınan skor katkısı, oyun tarzı gereği Valencia'dan alınamayacaktır. Bu da bir başka açılımı ya da açılımları beraberinde getirir.
Valencia, şimdilerde zirve takımlarda pek rastlanmayan 4lü orta sahaların kenar adamı tipine ideal uyan bir oyuncu. Klasik kabul edilen İngiliz 4-4-2'sinde özelleşmiş biri. En yakın örneklerinden biri Stewart Downing. Çok üstün meziyetleri olmasına karşın bu sezon oynadığı 37 lig maçında gol atamamış oluşu ona verilen rol ile alakalıdır. Valencia da Wigan'daki rolü ve gösterdikleriyle benzer bir kalıba girecek bir kenar adamı. Temposu çok yüksek, teknik becerileri ortalamanın çok üzerinde; ama türünün zirve futbolda barınabilecek nadir örneklerinden biri olarak ilk opsiyonda hep son çizgiyi hedefliyor. Bu yönü zaman içinde törpülebilir, eminim ki Valencia'nın karekteri Ronaldo'dan daha zor değildir. Ferguson'un son prensi olacak belki de, Sir Alex onun olgunluk zamanlarında emekli olmuş olacak. Son dersini ona verecek belki de, onu zirveye taşıyacak. Valencia'da bu potansiyel var. 1985 doğumlu oyuncu, Ferguson'ın stoper bek kullandığı sağ kenarda hücum gücünü tamamıyla sahaya yansıtabilir ve sistem oyunusu kimliğiyle Man United'a Premier League'de gereken katkıyı sağlayabilir.

Frank Ribery olmadı, olsa idi başka şeyler yazıyor olacaktık. Valencia ise inanıyoruz ki sezon içerisinde bize daha çok şey yazdıracak. Forma numarasına dair resmi bir açıklama yok, ben 7'nin yakışacağını düşünüyorum. Sezon öncesi yazılanların çoğu afakidir, sezona dair bir öngörüde bulunmak için takımların nihai halini sahada görmek gerek.

Noat Samisa

01.07.09


Kurutuluş

Bir de Bobo giderse eğer böyle bir yazı yazar, böylesi hisler içerisinde olurum. Serdar Kurtuluş, Beşiktaş'ta geçirdiği 3 sezonun ardından takasta kullanılarak Gaziantepspor'a transfer oldu. Sağ blokta duran Jean Tigana fotosunu bana takımda hatırlatan iki adamdan biri, Tigana'nın emaneti Serdar Kurtuluş da artık Beşiktaş'ta değil. 06/07 sezonunun bir hatırası daha erkenden kayboldu. Elde bir tek Bobo var ve onun da gidişi çok uzak değil.Serdar Kurtuluş'u bugün iyi anmayanlar, Tigana'yı ve onun takımını da iyi anmazlar. Orta sahasında Serdar Kurtuluş-Koray ikilisinin olduğu, savunma hattında Baki Mercimek'in 40 maçı aşarak Runje'den sonra takımın en çok forma giyen oyuncusu olduğu, Serdar Kurtuluş'un da oynadığı 44 maç ile takımın en çok forma giyen 3. oyuncusu olduğu; iki kupa ve lig ikinciliği ile kapatılan sezonun hatırasına sahip çıkmazlar. Herkesin Beşiktaş'ı farklıdır, ne düşünülüyordur bilemem. Ama benim nazarımda o sezonu sahiplenenler hep bahsettiğim ''Daha Beşiktaşlı'lar''dan sayılırlar. Sefil ofsayit taktiği dediler çizgi savunmaya, 19'luk Serdar ile olmaz dediler; yeri geldi ''Bobo'yu solda oynattı eşoleşşek'' bile dediler. 21 yaşındaki Bobo'dan bahsediyorduk o zamanlar. ''Kazma'' denilen Baki Mercimek'ten bahsediyorduk. Sezon içinde 5 kez omuz çıkması sakatlığı yaşayan bir takım yine de derbiler kazandı, kupalar aldı. Ligi de hedefleri ölçüsünde Şampiyonlar Ligi vizesi ile bitirdi. Çok insanla yan yana olmaktan nefret ettim o günlerde, kimilerine lanet ettim. Patronu Ertunç Soğancıoğlu'nun maşası olan İsmal Er'in Tigana'nın veda toplantısında sorduğu sorudan iğrendim. Celal Kolot ve tanımadığım, arkadaşı Sinan Engin... demişti Tigana. Sonra da ''Sinan Engin bu kulüpte oldukça başarı gelmez'' de demişti. Yalan mı söylemiş? Başta Demirören, sonra diğerleri biraraya geldiler ve Tigana'yı bezdirdiler. Kendi hatırasına sahip çıkmak adına dahi fazlasını yapamadı Tigana.

Yancı-komisyoncu diye yaftalanan Bettoni'nin bulduğu adamdı Serdar Kurtuluş. 1987 doğumlu bir oyuncu olarak 06/07 sezonunda Beşiktaş'ın orta sahasının esas adamı oldu. O sezondan kupaları çıkarın, isterseniz hiçbir şey kalmamış sayın; yine de Serdar Kurtuluş'un izleyeni her maç daha da fazla şaşırtması akılda kalır. Onun gelişimini, her maç daha cesaretli oynuyor oluşunu izlemek çok keyifliydi. Altyapıdayken adını ezberletmiş adam değildi Serdar, hiçbir zaman gösterişli değildi. Kimse ondan büyük şeyler beklemedi, ama 06/07 sezonunda baştan sona doğru yakaladığı ivme ile Aurelio'nun taze Türk olduğu dönemde ülke futbolunun yegane gelişim gösteren orta saha adamıydı. Mehmet Topal'ın sahneyi devralışı bir yıl sonrasına rastlar, çünkü artık Beşiktaş'ın başında Ertuğrul Sağlam vardır.

Sağ bekti zaten Serdar, neden macera aranacaktı ki? Enayi miydik biz, bekledik bir yıl? Ertuğrul Sağlam'a göre biz enayiydik. Zaten onun Beşiktaş'ında orta saha genelde Cisse'ye, bazen de Allah'a emanetti. Geçen sezonun kupa finalinde Serdar Kurtuluş orta üçlünün sağında oynamış, asist yapmıştı. Keza ligin başındaki Super Kupa'da. Lig sonunda arkasında İbrahim Kaş yer almıştı. Toraman sağ bek olarak kullanılmaya başlanmıştı. Bu arayışlar da boşunaydı Sağlam'a göre. Beşiktaş'ın sağ beki vardı ve orta yapmalıydı! Hatırlıyorum, berabere biten bir maçta 60'ın üzerinde orta yapan Beşiktaş'ın kaleyi bulan şut sayısı 3'tü. Önce Quaresma, sonra Niang; harcadılar Serdar'ı. Son hamle zamanlaması yeterli olmayan ve geçen sezon boyunca ilk hamle adamı olan Kurtuluş, sağ bekte sefil olmuştu. İbrahim Kaş geçti oraya sezon içinde, Tigana'nın düşündüğü gerçekleşti. Ama arada Serdar kaybedildi. İki Serdar'ın bir arada yer aldığı sağ taraf, bu ikilinin birbirini körelttiği bir alan oldu. 19 yaşında 40 maçı aşan ve takımın merkezi olan adam, geçen 2 yılda o günlerinin üzerine hiçbir şey koyamadı. Her geçen gün geriye gitti. Ve kaçınılmaz son, Serdar Kurtuluş ile Beşiktaş'ın yolları ayrıldı.

Bugüne gelindiğinde Serdar'ı takasta kullananlara diyecek bir sözümüz yok. Vebal Ertuğrul Sağlam'ın ve Sağlam ile benzer düşünceye sahip olanların üzerindedir. 07/08 sezonu başında ''gelecek vaat eden'' değil, büyük gelişme gösteren iyi bir orta saha oyuncusu olan Serdar Kurtuluş, yaşı veya ''genç oyuncu fetişizmi''den alakasız, olgunlaşmak üzere olan bir orta saha oyuncusu olarak bir önceki sezon gösterdiği çaba hiçe sayılarak yok edilmiştir. Serdar'ın yolu açık olsun, umarım gereken cevabı sahada verir ve 06/07 sezonunun da üzerine koyarak ilerler. Ben de onu sahada her gördüğümde Jean Tigana'yı ve ''onun birkaç kendini bilmez destekçiye'' sahip takımını hatırlarım. Bobo da giderse eğer bu tasfiyenin adı ''Kurutuluş'' olacak. Nice emeklerle, sabırla sulanan fidanların kurutuluşu...

Nihat bugün Beşiktaş'ın bayrak adamı ise ve dönüşü bizleri sevinçten havalara uçuruyor ise bunu borçlu olduğumuz insanlar vardır. Önce Hürser Tekinoktay, sonra John Benjamin Toshack; son olarak da benzer işler yapan adam Jean Tigana. Peki ya Mustafa Denizli'yi nasıl anacağız?

Toshack ve Tigana

Noat Samisa

28.06.09


42 Kez 0-0

İlk iki fotograf, Premier League'de sezonun tüm fotografları üzerinden yapılan Barclays Fotograf Ödülleri'ne aday 20 fotograf arasında. Son fotograf ise bizim arşivimizden. Chelsea ile Everton, bu sezon toplamda 3 kez karşılaştı. Son karşılaşmaları olan FA Cup Finali henüz 1. dakikada golle başladı ve 2-1 Chelsea üstünlüğüyle sonuçlandı. Ligdeki iki karşılaşma ise 0-0 bitti. Bu üç kare de ligdeki maçlardan. Premier League'in oyun temeli savunmaya dayanan, oyun karekteristikleri benzeşen bu iki takımının 08/09 sezonunda oynadığı maçlardan gol sesi çıkmadı ama böyle fotograflar hafızalara kazındı. Geçtiğimiz sezon EPL'den en az 80 maç izlemişimdir, eğer bir değerlendirme yapacaksam bu iki 0-0'lık maçı ilk 5'e koyarım. Bu fotograflar yalnızca üç kare, halbuki 90 dakika boyunca bu kareleri aşacak sayısız şey gördük ve bu maçlardan tarifsiz zevkler aldık.

Şurada, ''Bu oyunun içinde hep bir zirve an vardır, aslında tüm 90 dakikaların içerisine gizlenmiş bu göçeri sırrın cazibesi içine çeker insanları. Ben buna inanırım. Bu sır genellikle gollere gizlenmiş olsa da 0-0 biten bir maç da pekala içerisine bu sırrı yerleştirmiştir, ama biraz daha seçkin arayıcısını bekler. Belki de 0-0'lar üzerinde yapılan ''sıkıcı'' değerlendirmeleri de biraz bu yüzdendir.'' demiştik. Bu iki maç da böylesi maçlardı. İçerisinde gol olmasa bile sayısız zirve an vardı. Keyif vericiydi, heyecan vericiydi; aynı zamanda ''işte Premier League bu!'' dedirtmişti. Bu bir tercih. Ben bu 0-0 zorlamalarından çok zevk alıyorum. Şu 3 fotograf ve benzeri sahneleri an be an yaşadıkça bu oyuna daha fazla bağlanıyorum. Birinin atmak üzere tüm enerjisini harcadığı, diğerinin ise yememek adına elinde ne varsa ortaya koyduğu; bu arada da akıl yoluyla ürettikleri sayesinde rakibinin bir boşluğunu bularak gol atmaya çalıştığı maçlara apayrı bir hayranlık duyuyorum. Konfederasyonlar Kupası yarı finalinde Amerika'nın İspanya'ya verdiği cevap ve son 20 dakikadaki oyunu bize böylesi bir heyecan yaşattı, en yakın örnek olarak bunu sayabilirim.

0-0 konusunu biraz daha eşeleyelim. Bu sezon Avrupa'nın 5 zirve ligindeki 0-0 biten maç sayıları:
  • Premier League - 42 maç
  • Ligue 1 - 38 maç
  • La Liga - 18 maç
  • Serie A - 17 maç
  • Bundesliga - 15 maç

Avrupa'da durum böyleyken geçtiğimiz sezon ligimizde 34 maç 0-0 bitti. Avrupa'nın 6. büyük futbol ekonomisi sayıldığımız düşünülürse 0-0 biten maç sayısında kendimizi klasman 3.sü sayabiliriz. Bir yanda her yönüyle mükemmel bir futbol karşılaşması saydığım Everton-Chelsea ve Chelsea-Everton maçları, öte yanda hayatım boyunca izlediğim en kötü futbol maçlarından biri olan Konyaspor-Beşiktaş maçı. Fark var. Ya da Beşiktaş'ın ikinci yarı gol için her şeyi denediği Bursaspor maçı ile Premier League'in en sıkıcı maçı sıfatını hakeden Wigan-Fulham maçı. Fark var. Bu açıdan 0-0 üzerine yapılan sıkıcı değerlendirmeleri ya da şu tabloya bakılarak liglerin karekteristik özellikleri hakkında yapılan değerlendirmeler 90 dakika içinde olan-biten inkar edilerek/yok sayılarak yapılırsa anlamsızdır. Heyecan yönüyle sezona damga vuran Bundesliga üzerine yapılan değerlendirmelerde bu veriler kullanılabilir, ama diğer ligler için veya herhangi bir maç için golsüzlük kötü bir şey olmayabilir.

Futbol gol, 0-0 öcü değildir; korkmayınız.

Noat Samisa

28.06.09


Tepebaşı'ndan Aşağı, Haliç'ten Biraz Yukarı

Yakınlarından Abbasağa gibi, Fulya gibi; bir yönüyle Tarlabaşı gibi, bir başka yönüyle Balat gibi; esasen kendine özgü pek çok vasfı bulunan bir yer Kasımpaşa. Adını anmak bir süredir ülkemizde turnusol kağıdı görevi görse de isteyen istediği şekilde kullanmak istese de Kasımpaşa hala aynı. Yalnızca dahil edildiği konular farklı; biraz da zaman içinde adının reytingi arttı. Sakinleri için uzunca bir süredir değişen bir şey yoktu, ta ki semtin takımı 2007 yazında 43 yıllık aranın sonunda zirve lige geri dönene kadar. Kasımpaşa'nın içinden geçen ve uzunca zamandır trafiğin tek yönlü aktığı iki caddenin arasında bir otopark vardır. Üzerinde Kasımpaşa Spor Kulübü'nün amblemi görülür, biraz ötesinde dernek vardır. Bahriye caddesinin sağında, iki sokak içeride ise Kasımpaşa Stadı bulunur. Taksim'den Unkapanı'na inerken sağda, TRT binasının karşısında iki tarafı kapalı bu stadyum görülür.Geçenlerde rast geldim, bir düşünür(!) Kasımpaşa Spor Kulübü'nün bütçesinin neredeyse ligimizin diğer İstanbul takımlarına denk olduğunu iddia ediyordu. Bu sıkıntılı durumu ben izah etmeye çalışayım. Şimdilerde söz konusu stadyumun dahil olduğu spor kompleksi, maç günleri ve idman saatleri hariç halka açık. Özellikle hafta sonları koşu yapmaya gelenlerin sayısı oldukça fazla. Spor salonu, kulübün Türk spor tarihine geçen güreşçileri Gazanfer Bilge, Mehmet Oktav ve Ahmet Kireççi gibilerini yetiştirme amacıyla amatör sporlara hizmet veriyor. İşletmesi belediyede olan yüzme havuzu ve fitness salonu da halka açık. Yani mevcut stadın modernizasyonu yoluyla yalnızca profesyonel bir açılım elde edilmedi. Öyle ya da böyle halk da bundan faydalanıyor. Bu veriler ışığında amatör spor tesisi fakiri İstanbul için olması gerekene yakın yerel yönetim yatırımlarından biri olarak görülebilir: Halk faydalanıyor ve amatör sporlar besleniyor. Bu iki amaç doğrultusunda her yapılana kayıtsız şartsız destek verilmelidir, diye düşünüyorum ve bu bağlamda Kasımpaşa Spor Kulübü üzerinden yapılan değerlendirmelerde sıklıkla esası teşkil eden ''Tayyip yeni stad yaptı'' eleştirisini ya da yanlışını çok da haklı ya da doğru bulmuyorum. Ortada içerisinde modernize edilmiş bir stadyumu da barındıran kapsamlı bir tesis var. Başta Kayseri'ye yapılan stad olmak üzere ülkemizde pek çok salt profesyonel amaçlı siyasi destekli tesis yatırımı varken Kasımpaşa'daki söz konusu tesisin tüm bunlarla aynı kefeye konulması bizce doğru amaca yönelik bir tespit değil. Lakin bilinmeyen, az bilinen ya da çokça çarpıtılan bir başka meseleye gelmek ve burada biraz durmak istiyorum. Esas sıkıntı burada. Kasımpaşa Spor Kulübü'nün işlettiği otopark yalnızca ''Taksim'e Yapılması Düşünülen Camii Arsası'' adıyla sıklıkla gündeme düşen Taksim Meydanı'ndaki işletme değil. (Ziraat Bankası'nın sahibi olduğu arsanın son akıbeti nedir, otopark gelirleri halen kulübe mi kanalize olmaktadır; kesin bir bilgim yok.) Zaman içerisinde gelirlerinden kulübün faydalandığı 3 adet otopark var. Biri Taksim Meydanı'ndaki söz konusu arsa üzerinde faaliyet gösteren otopark, ikincisi yukarıda bahsettiğimiz Bahriye Otoparkı ve üçüncüsü Kasımpaşa Spor Kompleksi'nin altındaki otopark. Bir ucu Şişhane'de olan büyük yer altı otoparkı ise Büyükşehir'in işletmesinde, bu da sıklıkla yanlış bilinenlerden biri. Adım adım gidersek, kulübe bu üç otoparkın devri 2003 yılında başladı ve iki yıl içinde tamamlandı. Kasımpaşa'nın art arda basamakları çıkarak, ''otopark devir-teslimi'' başlangıcından itibaren 4 yıl sonra TSL'ye yükselmesi hikayesi, gücünün bir kısmını bu mali destekten alır.

İstanbul'un orta yerinde amatör branşlara hizmet veren ve halka açık kaç tesis vardır ki? Stadyum şehrin ortasında pek bir harabe görünüyordu. Halk bu değişimden memnun ve stadın yeni görünümünden de İstanbul memnun. Bu bağlamda yapılanın kayırmacı tarafıyla birlikte halka yararını da ortaya koyup meseleyi bir bütün olarak ele almak gerekir. Ancak bunu ayrıştırıp bizi doğruya götürecek bir sonuç elde edebiliriz. Aslında şunu demek istiyoruz: Kasımpaşa Spor Kulübü üzerine yapılan eleştirilerin esas odak noktası stadyum veya spor kompleksi değil, bahsettiğimiz otoparklar olmalıdır. Buna ek olarak takımın 43 yıl sonra TSL'de yer aldığı 07/08 sezonunda Kasımpaşa Stadı yalnızca 3 kez ev sahibi takıma hizmet verebilmişti. 1. Lig'de suni çim zeminde mücadele eden takıma TSL'de bu şekilde devam edemeyeceği söylenmiş, zeminin değiştirilmesi istenmişti. Takım iç saha maçlarını Olimpiyat Stadı'nda oynadı, ancak semtine döndüğünde kümede kalabilmek adına umutları yeşerdi. Ertesi sezon -yani geçtiğimiz sezon başında- ise Ankara 19 Mayıs Stadı'nın zemininin suni çim olmasına karar verildi. Bahsettiğimiz ''tesis'' eleştirisinin esası teşkil etmemesi noktasında bir başka argüman da budur. Keza bu sezon için bir süredir (İstanbul takımları ile oynanacak maçlar Olimpiyat Stadı'nda olacak) söylentisi de kulaktan kulağa yayılmıştı. Dün kulüp açıklama yaptı, tüm maçlarında Kasımpaşa'da oynanacağı garanti edildi, bu açıklamanın sezonluk kart satışlarına olumlu yansıyacağı düşünüldü. 100 TL'den satışa çıkarılan kombine kartların kulübe getireceği gelir en fazla 300 bin TL'dir, bu da söz konusu otopark gelirlerinin yanında hiçbir şeydir. Yine bu veri de ''tesis'' eleştirisini afaki kılmaktadır, kulübün söz konusu modernizasyondan ekstra bir kazancı yoktur.

Baştaki soruya dönelim. Kasımpaşaspor'un bütçesi neredeyse diğer İstanbul takımlarının bütçesiyle eş midir? Son yerel seçimler döneminde akşamları yapılan teke tek söyleşilerden sızan verilen ışığında kulübün işletim hakkına sahip olduğu otoparklardan elde edilen gelir, bizim hesaplarımıza göre yıllık futbolcu maaşlarının belli bir bölümünü karşılayabilecek düzeydedir. Kasımpaşa'daki bir kahvehaneden elde edilen verilere göre ise kulübün borcu yoktur. Geçtiğimiz aylarda bir esnaftan alınan bilgiye göre ise otopark gelirleri sanıldığı kadar büyük değildir ve aslında stadyum altındaki otopark hariç kulübün gelirlerinin tamamını alabildiği otopark yoktur. Bu soruları tribünde sorduğunuz takdirde en az 10 farklı yanıt almanız olasıdır. Halihazırda bu konu üzerinde basında yeterli bilgi ve inceleme bulunmamakta. Meselenin yalnızca ''peşkeş'' boyutuyla ilgilenilmekte ve bu girdinin ülke futbolunda yarattığı haksız rekabet ortamına ilişkin sayısal verilerle desteklenen bir araştırma bulunmamakta. Semt halkına tanış olmayan biri olarak bu tip sorular yöneltiğinde ise kamuoyunda konunun direkt olarak ''Gavur İzmir'' muhabbetine kayması nedeniyle bariz bir çekingenlik var. Gelirlerin tam olarak ne boyutta olduğu ve bunun karşılaştırmalı analizler ile desteklenmesi ülke futbolundaki çarpıklığı net olarak ortaya koyacak olmasına karşın kimse maalesef buna yanaşmıyor. Bu konunun futbola bakan yönüyle değil de yalnızca siyasi tarafıyla ilgileniliyor. Biz ise sezon boyunca çabalayarak ancak bu kadarını elde edebiliyoruz. Medyada işin reyting getiren kısmıyla ilgilenilip, Kasımpaşa'nın play-off'larda iki İzmir takımını elemesine ''siyasi'' yaftasının yapıştırılması dışında pek bir harektelilik yok.

Tarafımız belli. Futbolu seviyoruz ve bu oyunun içinde bir şekilde yer almak istiyoruz. Bizi futbolun dışına çıkartacak, bu oyundan dışlayacak, haksız rekabet oluşturacak hiçbir şeyi temelde kabul etmiyoruz. Peki bahsettiğimiz tüm bu hikayeye dair ancak bu kadarını bilirek ne söyleyebiliriz? Ayrımları iyi yapmak ve taraf olduğumuz hususlarda gerçek doğruyu bulabilmek adına görünenin altını biraz eşelemek gerekiyor. Bank Asya 1. Lig'in ancak play-off'lar sürecinde ülke spor gündeminden rol çalması da bunda bir etken olsa da bizce haber almak konusunda muktedir olanların bizim önümüze en derli-toplu haliyle bu verileri koyabilmesi gerekir. Ancak bu şekilde durumun vehametinden haberdar olunur, ancak bu şekilde ülke futbolundaki rekabet eşitsizliğine dair ilk somut veriler elde edilebilir. Yoksa destek var/yok ekseninde yapılan pek çoğu siyasi olan değerlendirmeler sanıyoruz ki herhangi bir gelişmeye önayak olmaz, aksine rant kavgasını körükler. Bugün ligimizin mevcut statüsü, kanunlar ve tüzükler doğrultusunda önümüze çıkan önizlemeli tabloda play-off'lar yoluyla TSL'ye dahil olan otopark geliri sahibi Kasımpaşa, ''yıllardır zirve lige hasret olan İzmir takımlarının önündeki engeldir ve iktidarın 'Gavur İzmir' planına hizmet etmektedir'' denilebilir. Biz ise onun yerine ''futbolun büyük ölçüde sahada oynandığını, özellikle de play-off'ların şaibeye yer bırakmayacak düzeyde sahada oynandığını söylemek ve Kasımpaşa/rekabet eşitsizliği eleştirisini maça/maçlara, reyting getiren İzmir-İktidar zıtlığına değil de futbolumuzun tüm aktörlerine, meselenin özüne, otopark gelirinin yarattığı haksız rekabet ortamına yapmak gerekir'' diyoruz.

Aslında Kasımpaşa'nın yeni transferlerini değerlendirmek üzere yazmaya başlamıştık. Ama konu iki gün evvel bahsettiğimiz şu post ile ilişkili konulara kaydı. Baktık ki çok uzadı, ayırmaya karar verdik. Kasımpaşa-rekabet eşitsizliği-siyaset-İzmir takımları ekseninde yürüyen bu sevimsiz konunun Kasımpaşa tarafında kabataslak bir tablo çizmeye çalıştık, eminiz ki bizim zihnimizde havada kalan yerler yazıda da havada kalmıştır. Bunları iki gün evvel bahsettiğimiz seride argüman olarak kullanacak ve yeniden bu konuya döneceğiz. Umuyoruz o vakit boşluklar dolacaktır. Şimdi sırada saha içindeki Kasımpaşa var...

Noat Samisa

28.06.09


Psycho'nun Takımı

İngiliz futbolunun Psycho'su Stuart Pearce'ın saykodelik zamanlarına yetişemedim, ancak sonbaharını da aşıp kışına geldiğinde yaptıklarına tanık olabildim. Futbolculuk sonrası da yine kendine yakışır yanlarını gördüm, şurada yazılan hikayeye tanık olarak bu punkçı'nın gerçek bir Psycho olduğuna inandım. Stuart Pearce, Nottingham Forest efsanesi Brian Clough ile birlikte geçen güzel günlerin ardından iki yıldır İngiltere U-21 takımın başında. 2007 sonbaharında İngiltere ulusal takımının Euro 2008 dışında kalışı kesinleştiğinde de görevinin başındaydı. O günlerde medyada yer alan kurtuluş reçetelerinde onun da adı geçiyordu: Nitelikli yerli futbolcu çıkaramıyoruz, neden? Fabio Capello geldi, ''İngiltere'nin sorunu psikolojik'' dedi. Stuart Pearce'ı da ulusal takım yapılanması içine dahil etti. Ekibine aldı, ortak çalışma yolunda ikili el ele verdiler. Fabio Capello arka bahçeden umutluydu, Stuart Pearce'a güvendi. Pearce'ın takımı da bugün İsveç'te düzenlenen 2009 Avrupa U-21 Turnuvası'nda finale yükseldi. Futbolun mutfağında aslolan takım başarısı olmasa da bu takımın başarılı olması Capello için, İngiltere için çok değerli. Biz bu turnuvanın play-off'larında Belarus'a elenerek hakkımızı kaybettik, aynı Belarus ise Sırbistan'dan aldığı 1 puan ile turnuvayı tamamladı.
İngiltere ile İsveç arasında bugün oynanan fantastik yarı final maçını Türkiye'nin UEFA klasmanındaki gümüş hakemi olan Cüneyt Çakır yönetti. İlk yarının ortalarında çıkardığı sarı kart ile Gabriel Agbonlahor'u finalden men etti, o dakilarda skor 2-0 idi ve İngiltere adına tek üzücü şey buydu. Sonra 3'ü de buldu İngiliz'ler. İki duran top, son gol de kendi kalesine... Devreye 3-0 geride giren İsveç, ikinci devre golleri art arda buldu. 68, 75 ve 81. dakikalarda atılan 3 gol, maça eşitlik getirdi: 3-3. Uzatmalarda Fraizer Campbell oyundan atıldı ve penaltılara geçildi. İngiltere'de sadece James Milner kaçırdı, Beckham'a özendi. (bkz. Şükür Saraçoğlu Stadı-Beckham-Alpay-penaltı-üstten aut) 6. penaltılarda maç bitti. Stuart Pearce kariyerinde 3 kez finali ıskalamış biri; ama Psycho'nun Çocukları, kulaklarını tersten tutmuş olsalar da kendi içinde hikayesi olan bu ilginç maç sonunda finale yükselmeyi başardılar.
Bu maça çıkan ilk 11: Hart; Cranie, Richards, Onuoha, Gibbs; Muamba, Walcott, Cattermole, Noble, Milner; Agbonlahor

Bu kadroda 08/09 sezonunda takımında en az maça çıkan oyuncu sol bek Kieran Gibbs. Onun da en kritik maçlardan birinde, CL yarı finalinde Man Utd karşısına çıktığı düşünülürse bu kadronun maç tecrübesi daha net anlaşılabilir. Bu akşam sahaya çıkan oyuncuların hiçbiri, bu sezon kulüplerinin A takımında 20 maçtan az oynamadılar. İçlerinde CL yarı finali oynayan da, takımın merkezi olan da, muhteşem bir sezon geçiren de var. Takım oyuncularının oluşturduğu bu kolaj, Stuart Pearce önderliğinde çıkılan 2007 şampiyonasının devamı niteliğinde. Bu takımın bir alt jenerasyonu bu denli değerli değil. Ulusal takımı besleyecek olanlar bu isimler. Bu hazır oyuncular da gruplarda benzer bir sağlam ekibe sahip takım İspanya'yı mağlup ederek buraya geldiler. Olmuş futbolcular, artık pek çoğu birer yıldız. ''Genç futbolcu'' sıfatını da son kez bu turnuvada taşıyorlar. Şablonları ulusal takım ile uyumlu, üç orta saha oyuncusu ile oynuyorlar. Bir plan var ve Fabio Capello kendi alanında işleri yoluna koyarken peşinden gelenleri de bu yola dahil etmeye çalışıyor. Bu kadronun pek çok oyuncusu A takıma seçildiler, bundan sonra da seçilmeye devam edecekler; ve daha da değerlisi, 2012 Londra Olimpiyatları'nda ev sahibi ülkenin futbol takımını oluşturacaklar. 29 Haziran günü finalde rakipleri bir diğer ''olmuş oyuncular'' topluluğu olan Almanya: Mesut Özil, Marko Marin, Andreas Beck, Castro, Aogo, Neuer...

2009 U-21 Avrupa Şampiyonası
İsveç 3-3 İngiltere aet (4-5 pen)
Almanya 1-0 İtalya

Final
İngiltere - Almanya
Noat Samisa

26.06.09


Utaka ve Espinoza

Yıl 2001, sezon sonu. Mısır'ın İsmaily takımında oynanan bir Nijeryalı Hikmet Karaman yönetimindeki Kocaelispor'un idmanına katılıyor. O zamanlar henüz 19 yaşında. Kulübü 1 milyon dolar bonservis bedeli isteyince iş yatıyor. Bilmem hatırlar mısınız, geçen yıl oynanan Fenerbahçe-Arsenal maçından evvel Hikmet Karaman Star Tv'de konuktu. ''Arsene Wenger ile muhabbet ettik biraz'' gibi bir cümle kurdu. Kocaelispor 2001 yazında Avusturya'ya kampa gidiyor, hazırlık maçında rakip Arsenal. As kadrosuna yakın bir kadro ile maça çıkan Arsenal, Hikmet Karaman'ın takımı Kocaelispor'a 4-1 mağlup oluyor. Bir diğer deyişle Kocaelispor, İngiliz devi Arsenal'i 4-1'lik net bir skorla yeniyor. Arsenal'in Galatasaray'a kaybettiği UEFA Kupası'ndan yakın bir zaman sonra gerçekleşmesi yönüyle de ayrıca ilginçtir. Karaman-Wenger dostluğu, ikilinin tanışıklığı ve muhabbeti buradan gelir. Bu maçtan evvel kampa katılması direkten dönen Nijeryalı genç oyuncu ise şimdilerde Portsmouth'ta oynayan John Utaka'ydı. Şimdilerde adı Beşiktaş için geçiyor ve bu bizi tüm argümanları ortaya koyduğumuzda hiç memnun etmiyor.Bu kez 2006 yazı. WC 2006 oynanıyor ve Kayseri'den bir haber geliyor: Giovanny Espinoza ile anlaştık. O günler Ekvador takımı moda, benim de 2006 performanslarıyla sempatimi kazanmışlardır. Hurtado, De la Cruz, Reasco ve Espinoza'dan oluşan savunma dörtlüsü, gerek fizik, gerekse mental özellikleriyle turnuvanın gümüş madalyasının sahibidirler. O takımdan Castillo'nun yolu EPL'e düştü, Antonio Valencia burada bir yıldız oldu. Geçtiğimiz günlerde de Espinoza'nın yolu Premier League'e düştü. 2006 yazında Kayseri Erciyesspor denemişti, başaramamıştı. Sonradan neden bir daha düşünen olmadı bilmiyorum; ama benim zihnimde kalan 2006 performansı fazlasıyla iyiydi. Şimdilerde ulusal takımdan arkadaşı Christian Benitez ile birlikte Birmingham City'nin oyuncusu.

Noat Samisa

26.06.09


Lig Sonu Ligi

Önce futbolun mutfağına dahil edilen Akademi Ligi, dahil olunan Grassroots projesi; buna dahil edilen HİF etkinliği, alt kademelerden başlayarak değiştirilen lig statüleri ve son olarak Türkiye 1. Ligi, yani sponsorlu adıyla Bank Asya 1. Lig'de statü değişikliği yapıldı. Ben bunun bir sonraki adımının TSL'ye ilişkin benzer bir hamle olacağını düşünüyorum. Tahminimce, sezon içerisinde birleşme ihtimali sürekli konuşulan takımlara ilişkin mutlak bir karar verilmesi istenecek ve sezon sonunda bir statü değişikliği göreceğiz.Bunlardan akla ilk geleni ligimizin takım sayısını artırmak. Bu yolla fazladan 4 maç haftası, muhtemelen bunların 2'sini de hafta içi fikstüründe oynatmak gibi bir statü belirlenebilir. Bunun yerine benim önerim 3. bir şampiyona olacaktır. Ligimizin geçmişinde örnekleri var, adı pek çok kez değişmiş sezon öncesi turnuvalarımız var. Halihazırda bir de Super Kupa'mız var. Biz her ne kadar federasyon kupamıza sponsor adı yükleyerek muadili zirve futbol ülkelerinde (İngiltere ve İspanya) olduğundan farklı olarak bu kupanın tarihçesini bir nevi yok saymış olsak da yine bir sponsor adıyla oynatılacak bir 3. şampiyona hem gelir olarak lige katılacak 4 maç haftasının üzerine çıkabilir, hem de takım sayısının artırımı yoluyla elde edilecek ekstra şampiyona maçlarının artıracağı yükü azaltır. Ek olarak alt lig takımlarının sezonun ilk yarısı oynanacak olan bu şampiyonaya dahil olması hem alt liglerin ülke futbol gündeminde daha fazla yer teşkil etmesi, hem de alt lig kulüplerine gelir getirmesi açısından faydalı olabilir. Keza geniş kadrolu takımlarımızın da 3. şampiyonadan kadro kullanımı yönüyle elde edecekleri olacaktır. Hazır hem idari hem de yerel seçimlere zaman varken ''siyasi karar'' yorumlarını hiç almayacak bir zamanda bu tip statü hamlelerinin tam zamanıdır. Federasyonun zamanlamasını da bu yönüyle tam isabet buluyorum. Ülke futbolunun bu ve benzeri yeni bir heyecana ihtiyacı var. Futbolun mutfağına ilişkin kararlarda bu heyecanın varlığı gözlenebiliyor. Hal böyleyken neden ülke futbolunun zirvesi de yeni bir atılım yapmasın?

Tüm bu övgüye değer bulduğumuz atılımların yanında geçtiğimiz günlerde çıkan son karar, yani Bank Asya 1. Lig statü değişimine dair pek olumlu düşüncelerimiz yok. Hele bu statü değişiminin Kasımpaşa'nın son 3 sezonda 2 kez play-off'lar yoluyla TSL'ye terfisiyle ilişkilendirmeye ise hiçbir anlam veremiyorum. Karar alıcıların böyle bir düşüncesi olduğunu katiyetle reddediyorum, nitekim 6 maç üzerinden oynanacak yeni play-off statüsünün de hiçbir yönden garantisi yok. (Neye garanti verilecekse?) Akil düşünüldüğünde bunun bir değişim amacı taşıdığı, esas etkeninin de para olduğu açıkça görülüyor. Lakin fikrin kendisinde olmasa da uygulamasında ve bunun taraftara yansımasında çok ciddi sıkıntı olacağını düşünüyorum. Bank Asya 1. Ligi'ne varolan ilgi, play-off'lar döneminde tavan yapmakta. Oynanan maçlar ancak bu sayede haber bültenlerine konu olmakta, alt liglerin zirve takımları ancak bu sayede ulusal futbol gündeminden yer kapabilmekte. 3 maç olan play-off serisini ''lig usulü 6 maç'' olarak değiştirdiğinizde ligin basında kapladığı alanı ve süreyi belki artırıyorsunuz ama izleyen, takip eden için tarifsiz play-off zevkini de yok ediyorsunuz. Sezon boyu sonrası düşünülerek oynanan lig maçlarını izleyen taraftarlar, bir de lig sonu ligi adı altında sezon boyunca iki kez karşılaşan takımlarında tekrar maçını izleyecekler. Bunun SPL ve Asya Ligleri play-off'lar ile alakası yok. SPL'de ligin 3. aşamasında puanlar korunur, Asya Ligleri'nde ise knock-out sistem geçerlidir. Yani bizim eski, normal play-off sistemi. Softball ve Curling'de uygulandığını bildiğim kendi içinde döngülü bir farklı play-off sistemi var, lakin o da knock-out sistemiyle çalışıyor. Sezon bittiğinde sıfırdan bir lig başlatmak, iddia edildiği üzere knock-out sistemine göre bana ''daha az şaibe'' vaat etmiyor. Bu yıl normal sezonun son maç haftasında sayısız garipliğin yaşandığı Bank Asya 1. Lig'de sezon sonunda puanı sıfırlanacak olan play-off takımlarının son haftaları nasıl getireceği açıkça şüphelidir. Çok yakında yaşanmış bir örnek varken bu tip olayları körükleyecek bir sisteme geçilmesi ve adeta tüm sezonun emeğinin büyük bir kısmının çöpe atılmasını gerektiren bu statü bizce fazla uzun ömürlü olamayacaktır.

''Takip eden için tarifsiz play-off zevkini de yok ediyorsunuz''a geri dönelim. Yakın zamandan üç sezonda play-off serilerini yerinde takip etmiş biri olarak federasyonun bu organizasyonlara gösterdiği özverinin en hafif sıfat ile rezalet olduğunu söyleyebilirim. Bu sezonki tam bir faciaydı, rezalet bile hafif kalır. Binbir güçlükle Ankara'ya, İstanbul'a play-off için gelen taraftarların durumunu gören, yaşayan bilir; hem para, hem de zaman açısından öyle kolay işler değildir bunlar. Saatler süren yolları aşıp gelenlerinde de görebildiği jandarmadır, polis kordonudur; aynı gece gerisin geriye şehirden postalanmaktır. Yeni statüde maç sayısı arttı ve zaman en az 1 haftaya çıktı. 3 maç, 6 kez -muhtemel- şehirlerarası yolculuk demektir bu. Maçların play-off oynayan takımlardan herhangi birinin şehrine verilmediğini de düşünürsek en iyi ihtimalle 4. maç sonuna kadar her 4 takımın da taraftarlarından bu maçlara iştirak etmesi beklenecek. Türkiye genelinde 12 kez kafile yolculuğu demektir bu. 5. ve 6. maçlar final mi olur, formalite mi olur; onu da takımlar belirleyecek. Ya da bomboş tribünler önünde ''bol bahisli'' ama sıfır heyecanlı maçlar izleyeceğiz. Maç sayısının artışı İddaa'dan daha fazla gelir getirebilir, evet bu açıdan doğru bir hamle. Lakin bundan önceki yıllarda play-off'ları şölen haline getirmeyi, cezbetmeyi aklına dahi getirmeyen; adeta yok sayan karar alıcıların yeni statüde bu maçları takip edecek olan taraftarları düşündüğünü pek sanmıyorum. Bu açıdan oldukça dışakapalı, umursamazca, pek bi' ''mektepler olmasa Maarif'i ne güzel yönetirdim'' mantığına uygun.

Son olarak yeniden TSL ile ilgili birkaç önerimizi sıralayalım. Alt liglerdeki statü değişimleri ve bu değişim serisinin bir sonraki aşamasının TSL olması ihtimali, bize bir başka fikri daha düşündürüyor: Bağımsız zirve lig. En bilinen örneği İngiltere Premier League. Direkt alalım, aynen uygulayalım demiyorum; zaten pek çok sakıncayı da beraberinde getirecektir. Lakin değerlendirmekte fayda var. Futbol kurumlarının özerk vasfının geçen yıl bu dönemler çok tartışıldığını anımsamak gerek. Çift başlı bir lig yapısı oluşturarak belki alt liglere yönelim, esas projelerin alt liglerle esastan ilişkilendirilmesi sağlanabilir. Yaratılacak olan daha büyük pasta ile ligin pazarlaması daha kolay sağlanabilir. İşletmesinin sponsorca, özel sektöre bağlı olarak yürütülmesi dahi bizce imkan dahilindedir. Kulüplerin mutlak kurumsallaştırılması, mutlak vergi denetimi ve mutlak mali yapı kontrolü, bir süredir pek sesi duyulmayan ''UEFA Kriterleri'nin'' mutlak gereğidir. Ülkemizde varolan genel futbol algısının değişmesi, bizce büyük ölçüde kurumların yapacağı atılımlara, bu yazıya konu olan değişim ve benzeri değişikliklere bağlıdır. İlerleyen günlerde bu fikirleri biraz daha eşeleyeceğiz, bakalım altından bir şey çıkacak mı?

Noat Samisa

26.06.09