Geçen hafta
Lig Sonu Ligi başlıklı yazının sonunda bu serinin devamını getireceğimizi söylemiştik. Bu serinin ilk aşamasının ikinci adımı
Tepebaşı'ndan Aşağı, Haliç'ten Biraz Yukarı oldu. Şimdi de bir ara yola giriyoruz ve bahsettiğimiz konuların genelini ilgilendiren bir meseleyle alakalı düşüncelerimizi belirtmek istiyoruz.

Futbola ne anlam yüklediğimiz bizim bu oyunun kendisine dair olan tarafımızı belirler. Bu oyunu bazen kendiniz ile bir tutup bireysel vasıflarınızı oyuna yansıtırsınız. Tarih pek çok böyle futbol adamı yazmıştır; hırslı, düzen-tertip adamı ya da gamsız... Bir futbolcu futbolu mesleği yapması bir kenara, onu hayatının belki de en uzak yerine koymuştur. Bugün Batuhan Karadeniz ''Kendine kimi örnek alıyorsun?'' sorusuna ''Ben pek maç izlemem.'' diye cevap veriyorsa eğer, maçtan bir gün önce kamptan kaçıp eğlenmeye gitmesi kendi içinde tutarlıdır. Kamp usulünü kullanmayan bir başka takımın oyuncusunun zorunluluk olmamasına rağmen maçtan saatler evvel stada gelişi, onun oyuna olan hassasiyeti için bir veri sayılır, hiç yoktan mesleğine bakışını ortaya koyar. Ya da idman sonu fazladan çalışan futbolcu. Şimdi futbolun aktörlerinin yerine taraftarı ya da karar alıcıları koyun, onların futbola bakışıyla ilgili bir kategorizasyon yapın. Sahada ne denli fazla farklı kişilik varsa, ne kadar farklı karekter varsa, saha dışında da tribünde de yuvarlak masa etrafında da o kadar farklı ''futbol fikirleri'' göreceksiniz. Futbolcu sahada özü basit bir oyunun gereklerini yerine getirecek, toplamda gösterdikleri onun futbola etkiyen tüm özelliklerinin bir bileşimini işaret edecek. Peki ya saha dışındakiler? Oyunu yalnızca ''kuralına göre'' oynuyorlar mı? Futbol dışı fikirlerini futbol ideali içine sokmaktan çekiniyorlar mı?
Taraftar siyasi görüşüne göre Avrupa'dan takım seçiyor, yaşamadığı karşıtlığın tarafı olmak istiyorsa eğer en basitinden bir birey olarak oyuna bakışını ortaya koyuyordur. Mezhep karşıtlığını yüzyıllık bir süreç ekseninde yaşamamış ve yaşamayacak olmasına karşın Old Firm'de taraf olmak için içsel bir sebep buluyorsa eğer bu oyunun kendisine olan hayranlığının önüne daha değerli saydığı şeyleri koyuyordur. Aslında bu tamamen değer meselesi de değil, çokça öykünmedir. Lakin hayatta taraf olduğu bir konuda sahada da taraf olmayı seçerek futbola bir değer biçilmiştir. Kayıtsız-şartsız, sebepsiz-nedensiz taraf olmak ise bizim seçtiğimiz bir şey olmaz çokça. Aklınız erdiğinde şampiyonluğunu gördüğünüz takımın taraftarı olmak da size bağlı değildir, sizden başkaları çoktan seçimini yapmışlardır aslında. Peşine takıldığınızın ardından kopamazsınız. Ama esas mesele, futbola dair fikirler bu ''biliş'' eşiğini aştığında alacağınız kararlar, yapacağınız seçimlerdir. Futbola bakışınızı gösteren, bu oyuna eklediğiniz vasıfları ya kabullenmelerinizi gösteren seçimlerdir bunlar. Siz çok değerli bulurken, babanız belki ''değer mi?'' diyecek? Arkadaşınız sizi ''boş iş peşindeki adam'' belleyip, kendince değerli bulduğu şeyler üzerinden sizi değerlendirecek belki. Siz de onu böyle göreceksiniz. Tüm bu mikro örnekler çoğalacak ve bizi bir noktaya götürecek: Futbolun Karar Alıcıları
Bu ana kadarki bahis, ''Futbolda Siyasetin Yeri'' konu başlığına dair bir çeşit analiz. Meselenin ''Başbakan'ın Futbol Sevgisi'' başlıklarıyla haber yapılan stad açılışındaki penaltı atışları kadar basit olmadığını iddia eden bir değerlendirme. Bu dünyada ayakları olan herkes o topa vurur, futbolun tutulduğu bir ülkede herkes elbet bir şekilde futbol ile ilişki kurmuştur. Top sahadan çıktığı anda artık ayaklar durur, zihinler çalışır. Futbolcu oyunla nasıl bir bağ kurmuştur ve karar alıcının ''futbolculuktan gelme'' olması bunda nasıl bir fayda sağlar? Sergen Yalçın'dan duyduk, Mijatovic de Mourinho'ya sallamıştı: Futbolculuk geçmişi olmayanlar nasıl bu oyuna dair fikir beyan edebiliyorlar? Dedik ya, ''topa gamsız futbolcu da vardır'' diye. Saha dışında ayrım bu olmalıdır. Futbolun mutfağından çıkıldığında, yani yetenek ve alışkanlıklar hatıra olduğunda futbol hayatınızın neresindedir? Futbolun Karar Alıcıları, diyor isek aslolan futbolun mutfağını yaşamış olmak, esas aktör olmak değil; bizce futbola dair varolan düşünceler ve kişinin kafasındaki futbol idealidir. Eğer futbolcu eskisi siyasetçi, futbolun siyaseti için bir araç olabileceğini düşünüyor ise geçmiş futbol yaşamının ''sevgi, tutku'' gibi duygularla yaşanmış olabilmesi ihtimali var mıdır? Ya da bir askerin, belki de hayatında futbolla kurduğu en büyük bağ darbe döneminde aldığı yüz karası küme düşme iptali kararı olan Kenan Evren'in karar aldığı bir futbol ortamında ''sevgi ve tutku'' gibi iki kutsal duygudan ne denli bahsedebiliriz ki? Toplum hayatı da böyle, devlet idaresi de. Halkınıza ne değer biçiyorsunuz, ne istiyorsunuz?
Stadlarımızda okunan İstiklal Marşı da bu eksen civarına oturtulabilir. Gelenek icat etme konusunda sabıkalı bir millet olduğumuzda bu konuda da meselenin esasına dair sahih bilgi edinemedim. Stadyumlarımızda milli marş okunması dönemi 12 Eylü 1980 dönemiyle mi, yoksa 90'ların başında PKK terörüne karşıt spontane bir kitle hareketin olarak mı başlamıştır? 80'lerde devlet eliyle uygulandı, sonradan kaldırıldı mı? Ben internette, elimdeki geçmiş yıllara ait gazete küpürleri ve kitaplarda herhangi bir bilgiye rastlamadım. Bunun bilgisini bize ancak 70'lerde tribün kovalayanlar verebilir. Bugüne gelindiğinde ise maçtan önce İstiklal Marşı okunması TFF'nin lig statülerinde yer almakta. Başka bir yerde bu ibareye rastlanamıyor, talimatnamelerde dahi geçmiyor. Halbuki stadlarda kamera konacak yerler bile talimatlar ile belirlenmişken, ''TFF gözetimindeki profesyonel maçlarda okunması zorunlu'' addedilen ulusal marşa dair özelleşmiş bir hüküm, bir talimat yer almıyor. Bu da bence ikinci şıkkın doğruluğunu, yani bir kitle hareketi olduğu savını güçlendiriyor. Yerini ve zamanını belirlemek, marşı bir düzene sokmak adına bu kitle hareketinin federasyonca cevap bulmuş olması o gün için pek sevindirici olmuş olsa gerek.
Türkiye'nin doğusundan bir şehit haberi geldiğinde haftasonu stadyumlardan mutlaka bir ses yükselir, henüz aksi yaşanmadı. Halkın bu konudaki duyarlılığı belli, hatta saygı duruşu olmadığı günlerde İnönü'de tribünlerin kendi içinde organize olarak saygı duruşu tertiplemişliği de vardır. 90'lar başındaki kitle hareketine benzer bir dışavurumdur bu, siz de karar alıcılar olarak toplumun enerji sarfettiği bir konuda düzeni sağlamalı, olması gerekeni yapabilmelisiniz. Tribüne gelen kitle halktan kopuk olmadığından bu tip görüntülerin bastırılma imkanı yoktur ve olmayacaktır da. Yeri gelir İnönü Kapalı'sında mütemadiyen görüldüğü üzere bir toplumsal sorun da tribünde cevap bulur. Konunun bu kısmı kitle bilinci ve tribün kültürü ile alakalı. Yani tribün o anki hissiyatını dışarı vurmaktan çekinmeyen bir topluluktan oluşur ve bu durum ülkemizde oldukça keskindir. Yani toplum yine gerektiğinde saygı duruşunu kendi tertipleyerek üzerine düşeni yapacak, İstiklal Marşı'nı daha gür sesle söyleyerek mesaj vermeye çalışacaktır. O anki hissiyattır bu, önüne geçilemez. Fakat mevcut uygulama bizce dayatmadır ve meselenin özünden tamamiyle ters yönde ilerlemektedir. Şehit haberi diyoruz, bir kaza, bir ölüm diyoruz; hissiyatlar o an tribünde dışa vurur, diyoruz. Engellenemez, diyoruz. Lakin o çoşku anı ya da o an üzüntü, hınç olmadığında insanları benzer duygulara sevketmeye çalışmak ve bunu insanların sıklıkla çok farklı duygular ile geldikleri bir ortamda yapmak doğru değildir, olmamalıdır. Yukarıda anlattıklarımız bizce ''her maç öncesi ulusa marş okunması''nın neden zulüm boyutunda değerlendirdiğini ve amacından fazlasıyla saptığının da delilidir. Eğer hissedilmesi her maç önü istenen duygular gerçekten var ise, tribün zaten onu ortaya koyacaktır. Mevcut uygulamayı sürdürerek insanlara yalnızca ''saygısız'' sıfatı yapıştırabilirsiniz, bizce fazlası elde edilemez. Bugün gelinen noktada Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan ulusal maçta İspanya milli marşı ıslıklanmıştır ki tarihte bu millet ile pek bir husumetimize rastlanmamıştır. Neden? Madrid'de bizim marşımız okunurken borazanlar ötmeye devam etti, diye. İsviçre maçı ise yine zihnimizdedir. Kıvılcımı ateşleyen ''ıslık'' olmadı mı? Bu mutlak doğru değildir, evet; halkın hassasiyeti bu denli uçlarda yaşaması belki doğru değildir. Ama bizim düşüncemiz için bir argüman sayılır. Halk milli marş konusunda bu denli hassas iken, şehit haberi anında tribüne yansıyor iken İstiklal Marşı'nın rutine bağlanması ne anlam ifade edebilir ki?
Stadyumlarımızda saygı duruşu rezaleti, başlığıyla sayısız örnek sunulabilir. Yine tanık olmuş olmam nedeniyle İnönü Stadı'ndan örnek vereyim. 03/04 sezonunun ikinci devresinin Beşiktaş için ne denli buhranlı geçtiği malum. Fenerbahçe'nin puan kaybettiği hafta İnönü'de rakip Gençlerbirliği. Çok kritik bir maç, tribünler tıklım tıklım dolu. Anons yapılır, antrenör Tevfik Lav için saygı duruşu yapılacaktır. Ayağa kalkılır ve kısa bir sessizlik sonrası tüm staddan alkışlar yükselir. Parazit tek bir ses duyulmamıştır. İnsanlar o gün hissettiler bunu, taraf oldukları takım sezonun en kritik maçına çıkıyorken kısa zaman önce aldıkları bu ölüm haberini hissettiler. İdeale yakın, Avrupa'da görülüp gıpta edilen derecede saygılı bir saygı duruşuydu o günkü. Bu bir dışa vurumdu, kimsenin dayatması değildi. Siz bunu insanlardan her stadyuma geldiklerinde beklerseniz, olması istenenin de değerini yok edersiniz. Uçak kazası, federasyon yetkilisi ölümü gibi olaylar da elbet acıdır; ama her an insanlardan aynı hassasiyeti bekleyemezsiniz. Hele bu bir kitle ise asla; yönlendiremezsiniz.
Bir de bu konunun asıl sevimsiz kısmı var ki, bu dayatmanın ticarete dönüştürülmüş halidir bu. Digiturk ile İş Bankası el ele vermişler, İstiklal Marşı'nda ekranda koskoca bir reklam belirtmişler. Geçen sezon her maç öncesi bu tabloyu gördük. Hani bir rasyonel düşünce çıksa ortaya ve bu yönde bir adım atmaya kalksa sanıyoruz ''cumhuriyete saldırı, milli değerlere saldırı'' noktasına kadar bu çözüm hamlesini çekecek olan pek tabii yayıncı kuruluş olacaktır. Ya da öte yandan stadyumdakinden beklenen hissiyatın ya da tutumların, ekran başındaki izleyiciden beklenmiyor; aksine o ana reklam yerleştiriliyor ise zaten varolan amaç -eğer varsa- fazlasıyla erozyona uğramış demektir.
Hassasiyetler önemli elbette, keza her milleti ve varlık temsili sayılan ulusal marşı da kendi içinde değerlendirmek gerekir. Bizim marşımızın kalbi kırık, yıkık-dökük. İnsanı sevk ettiği duyguların sonucu, insanın olmaktan hoşlanacağı bir ruh hali değil. NBA maçları öncesi okunuyor ya da Canto degli Italiani insanı ne tür hislere sevk ediyor, bunlar ayrıca değerlendirilmeli. Bu anlarda insanların tavırları ayrıca ele alınmalı. Geçtiğimiz yıllarda bu ıslıklanma meselesi nedeniyle düşmanlıklara yol açtığı gerekçesiyle uluslararası maçlarda da ulusal marş uygulamasının kaldırılması gündeme gelmişti, ama gerçekleşmedi. Uluslararası sözleşmelerce de kabul edilir ki ulusal marş varlık sembolüdür, bizce bu yönüyle uluslararası karşılaşmalara ayrı bir hava katmaktadır. Bir devletin en iyi oyuncuları, bir diğer devletin en iyilerinden oluşan takıma karşı, ulusal marşlar adeta birer gözdağı. Bu da futbolun içinde var, rekabetin özünde var. Bizim federasyonumuz ise Levent Bıçakçı döneminde kupa maçlarından İstiklal Marşı'nı kaldırıp, maç önüne ''kupa marşı'' koymayı planlamıştı. Pek tabii başaramadı. Şimdi hazır pek çok statü değişikliği yapılıyorken ve bizce ufukta zirve ligde de kaydadeğer statü değişiklikleri olacakken bu meselenin de gündeme getirilmesi gerekir. Bu bir problemdir. Var ise eğer bir amacı, ondan da sapmış, pek çok istenmeyen sonuç doğurmuştur.
Futbol Halkın İdare Devletin, dedik başlıkta. Sorun addettiğimiz bu konunun da ''İdare Devletin'' ile uyuştuğu ortada. Kalıpçılığın, şablonculuğun, statükonun adeta bir yansımasıdır her maç öncesi tam saygı ve tam hassasiyet ve tam bağlılık istenen seramoni. Devletin profesyonel spordaki hakimiyetinin tezahürüdür. Futbolumuzun idaresi hep devlette oldu, bir süredir zincirler biraz gevşedi gibi. Belki daha da gevşeyecek, gerçekten özerk bir lige sahip olacağız. Birkaç özel insan gelecek ve tarihi değiştirecekler. Belki, bir hamle gelecek. Statü değişimleriyle görünen ''değişim'' kıvılcımları bize ümit veriyor. Devletin kulüplerden tamamen uzaklaşması ya da bugünden daha uzağa itilmesi elzemdir, aksi halde yap-boz'ların anlamsızlığı haricinde elde bir şey kalmayacak. İstanbul kulüpleri ve taraftarları gündemi tamamen elinde tutarken bu belki çok zor ama yalnızca bu ''gündem'' konusuna dair de bir açılım geliştirilse büyük yol alınacaktır. Bizim de buna önerimiz ''üçüncü şampiyona'' olacak. Birtakım algıların değişmesi, futbolun karar alıcılarının oyundan taraf olabilmesini bizce büyük ölçüde bu etken belirler. Halbuki ülkede çok büyük bir futbol ailesi var ve devlet güdümü oralara ''itekleme'' haliyle pek uğramıyor. Bir şeyler yapmak gerek...
Diğer bölümde idareyi devletten alma ve ''üçüncü şampiyona'' konularına değineceğiz. Bugünden sonra blog belirsiz bir süre nadasta kalacak, ara uzun olabilir. Bu yazıdan sonra elbet birilerinin zihninde Ergenekoncu olmuş olabiliriz. Bir başkasının zihninde Cumhuriyet karşıtı, ötekinde milli değer yoksunu, belki dinci; sonuçta ülkemizin ortamı belli. Lakin bu yazıda futbol'cuyuz, futbol'cu...
Noat Samisa
03.07.09