70'lerin sonlarında Amerika'yı sallayan grup Blondie, 1978'deki albümü ''Parallel Lines'' ile tüm zamanların en çok satanları listesine girmeyi başarmıştır.Kısa zamanda çok büyük bir hayran kitlesi edinen Blondie de müzik yapmak için bir araya gelmiş her insan topluluğunun başına geldiği gibi zamana yenik düşmüştür.Grup üyeleri hastalıklar, uyuşmazlıklar sebebiyle ayrılmışlar; ilk albümlerini yayınlamalarının üzerinden 6 yıl geçmeden 1982'de dağılmışlardır.Yıl 1999 olduğunda Blondie ismi yeniden ortaya çıkmıştır ve eskiler-yeniler kaynaşması ile efsane grup bir single ile geri dönüştür: Maria.Single ile birlikte No Exit isimli yeni albüm de gelmiş, bir dönemi peşinden sürükleyen grup yeni nesil ile buluşmuştur.İyi ki de buluşmuştur, iyi ki de dönmüşlerdir ki Deborah Harry'nin enfes sesi ve yorumuyla bir Maria'mız olmuştur.Şimdilerde grup, Parallel Lines albümünün 30. yıldönümü kapsamında dünya turnesini sürdürüyor.
Yıl 2006 olmuş, bu kez Pasifik'in karşı yakasında Maria sesleri yankılanmış.İçerisinde bu enfes şarkı yer almasa ''seyirlik'' sıfatına tabii tutulup geçiştirilecek film Minyeo-neun Goerowo; Maria ile çok farklı, bambaşka bir havaya bürünmüştür.Film, 2006 yılında Güney Kore'de 6 milyondan fazla seyirciyi sinemaya çekerek yılı, 13 milyonu aşkın izleyici ile tüm zamanların rekorunu elinde bulunduran Gwoemul'ün ardından seyirci sıralamasında ikinci olarak kapatmıştır.Filmin hikayesi pek çok yönden ''ben bunu bir yerden hatırlıyorum'' dedirtse de ilerleyen dakikalarda işler tahmin ettiğiniz gibi gitmeyebilir ve ''bir Maria yorumu'' ile beğeni kıstasları değişebilir ki benim yaşadığım budur.Bu parça, filmde bizzat başrol oyuncusu aktris Ah-jung Kim tarafından Korece olarak yorumlanıyor ve bence harika yorumlanıyor.Debbie Harry'nin ellerinden öperim, kendisine alsa saygısızlık etmek istemem.Ah-jung Kim de etmek istememiştir; ama bir şarkı dil değiştirdiğine ancak bu kadar güzel olabilir, aslına sadık ve yakın kalabilirdi:

She moves like she don't care
Smooth as silk, cool as air
Ooh it makes you wanna cry
She doesn't know your name
And your heart beats like a subway train
Ooh it makes you wanna die

Ooh, don't you wanna take her?
Ooh, wanna make her all your own?

Maria, you've gotta see her
Go insane and out of your mind
Regina, Ave Maria
A million and one candle lights

I've seen this thing before
In my best friend and the boy next door
Fool for love and fool on fire

Won't come in from the rain
She's oceans running down the drain
Blue as ice and desire

Don't you wanna make her?
Ooh, don't you wanna take her home?

Maria, you've gotta see her
Go insane and out of your mind
Regina, Ave Maria
A million and one candle lights

Ooh, don't you wanna break her?
Ooh, don't you wanna take her home?

She walks like she don't care
Walkin' on imported air
Ooh, it makes you wanna die

Maria, you've gotta see her
Go insane and out of your mind
Regina, Ave Maria
A million and one candle lights
Noat Samisa

17.01.09

5 Fikir, Tenkit, Yorum:

Joe Jonese Atesdagli dedi ki...

selamlar noat birader

konunun efektifliğini bozabilir ancak geçenlerde yazamamıştım şimdi yazayım.

Blogunda ne zaman uzakdoğu film endüstrisi, müzik yapımları ile ilgili bir yazı görsem aklıma "amirim izin ver yumruğumla öldüreyim" videosu geliyor. Sapıkça bir düşünce biliyorum, durun vurmayın açıklayayım;

önce linki vereyim;
http://www.alkislarlayasiyorum.com/?sayfa=356a192b7913b04c54574d18c28d46e6395428ab&icerikno=abf749051d8b000946c71a2e216e55eeb49cf414

şimdi olay şu; bu amirim izin ver yumruğumla öldüreyim diyen eleman uzak doğu film endüstrisi, soldaki fransız sinema endüstrisi, amir hollywood. Çatlak eleman über kişiliğine rağmen piyasaya uyum sağlayamıyor, yaptıkları bir türlü kitlelere ulaşamıyor, ne idüğü belirsiz fransız sineması ise ondan şikayetçi; amir de işin şova dönüşmesi için izin verir gibi.

Gibi.

ne zaman uzakdoğu ile ilgili yazını görsem aklıma bu geliyor. Sapkıça bir halisünatif bir düşünce tarzı ama n'apayım, söyleyeyim dediydim.

Neyse "amirim T.C ye saygım var" bu konuyu kapatalım.

Noat SamisA dedi ki...

İlginç bir kurgu gerçekten.Bir süredir Slumdog Millionaire sayıklıyor Amerikan eşrafı, önce Altın Küre verdiler; şimdi de Oscar verecekler.Oyuncular Bollywood'dan da geri kalanlara bakıyoruz alayı İngiliz/Amerikan.Bu amir biraz kaypak afedersin, gerektiğinde ''takılsınlar'' dediğinin kaymağını yemekten geri durmuyor.

Gibi mi anlamalıyım?

Joe Jonese Atesdagli dedi ki...

şimdi şöyle;

biliyorsunuz hepimiz seksenli-doksanlı yıllarda uzakdoğulu naif abilerimizin "delikanlı" filmleriyle büyüdük. Hoş, filmlerin hiçbirinde yenilmediler. Çünkü bu filmler birer hollywood prodüksiyonu idi.Günün film endüstrisi konsepti daha doğrusu işin ekmeği bu tandansda yeniliyordu. Ne zaman fransız entelijasyonu hollywood'a sıçradı, işte o vakit bizim uzakdoğulu abilerin senaryoları filme çevrilmedi, hep beklediler.

Televizyon tarihi artık yoğun durum komedileri, ilişkileri inceleyen tv şovları yahut uzun metraja döünüşünce hani şu sıkça bahsedilen "tüketim toplumu draması" mefhumu geçerliliğini kazandı.

Yani tüketmekten başka bir derdi olmayan ülkenin çocukları uluslararası prodüktör ve senaristlerle işin kaymağını yerken geç kapitalleşen uzak doğu sineması pr yapamayınca kolpa fransız entelijasyonunu kendine "garip" bir şekilde yamadı.

Yani delikanlı çocuklar gitmiş, onların yerine yeni kültürün sancılarını çeken yönetmenler türemişti.

Türkiyede de aynı şekilde bir durum var. Seksen sonrası kendine "yol" çizdirilen yönetmen eskisi ama o zamanların "porno endüstrisi" sahipleri bastırılmış elezyonların ürünü iken bugün bizim "tanırım iyi çocuktur" diyebileceğimiz zeki demirkubuz, nuri bilge ceylan vb. yönetmenler o dönemlerin sanrılarını ziyadesi ile yaşamış, çekmiş iken bugün bizim on yıl önce anlamadığımız fransız entelijasyon filmlerini kameraya alırken bunun okulunu okumamışlardır.

Çünkü kendine has bir "yol" ve "şiar" oluşturmaya başlayan yeşilçam darbe sonrası bu yolu ve yönü kaybetmiş, ve yeni türler ortaya çıkmıştır, tipik arabesk fantezi filmleri, porno filmleri vb.

Kısa keselim, işte bu nedendendir ki uzak doğu sineması da kendine has bir yol ve gelişme grafiği yakalmışken birden kendi içine düşünce başka bir kültürü kendine ayna tutmuş ve bunu -haklarını yemeyelim- kendine has bir şekil ve üsturupla güzelce yapmayı başarmışlardır. Son dönemlerde aldıkları ödüller ve özellikle avrupaya sıçramaları bunun bir göstergesi.

Ama temel mantıkla şunu çözümleyebiliriz; Bir fransızın aksiyon temalı bir filmi çekemeyeceği gibi Uzak doğulu abilerimiz hasbehas kapitalist entelijasyonu ile ilgili diyalektik filmlerine saygı ve bir o kadar takdir gerekirken onların çabalarını ve amerikaya sıçrama isteklerini göz ardı etmemeliyiz.

İşte bu nedenden dolayı ben o videodaki "naif" ama bir o kadar "çılgın" abimizi uzakdoğu film endstrüsine benzetirim.

Noat SamisA dedi ki...

Oldukça iyi bir tez, kronolojik kısımlarında hemfikir olmakla beraber Amerikan tüketimi-Fransız-entelijasyonu-Uzakdoğu geçişmesinde bir gözlem eksikliği olduğu kanısındayım.

En popüleri olan Kore'den örnekleyeyim, senede vizyona giren yerli film sayısı 150'ye ulaşabiliyor, belki aşıyor da.Tıpkı Türkiye'de, muhtemelen İngiltere'de yani pek çok ülkede olduğu üzere vizyona giren bu yerli yapımların her zevke uygun olanları da var, entelijasyon geçmişi olanı da, hepsini harmanlayanı da.Avrupa'da öne çıkanlar, adını sık duyabildiklerimiz ise Avrupa görmüş olanlar, mesela benim bir numaram dediğim Ki-duk Kim tam çizilen portrede biridir.Sinema eğitimi almamış, ressamlık geçmişi olan, Fransa görmüş, rahiplik yapmış bir adam.Vasat filmlerin en kötü 1 milyon izleyiciyi gördüğü yerdir Kore ama Ki-duk Kim filmleri ülkesinde çeyrek milyonu bile göremez.Tam da bu Fransız entelijasyonu tarzında bir yönetmendir kendisi ama ben izlediğim hiçbir muadil yapıtta onun verdiği tadı alabilmiş değilim.Koreli'ler ne bekliyor, onu da net olarak bilemiyorum, yönetmen de bilmediğini söylüyor zaten.

Bir başkası, göz önünde olmayanlar.Asıl kendine özgü ''Uzakdoğu Sineması''nı oluşturanlar.Daha da ileri gidersek, bir de manga ve anime kültürü var ki Hollywood'un asla ulaşamacağı, belki de yozlaştıramayacağı tek kulvar burası.Bu konuyu bilahere malum yorumda belirtilen vasıtayla detaylandırabiliriz.

adektlimited.blogspot.com dedi ki...

joe yine döktürmüşün diyim..bu arada konu blondie ise bahsedilmesi gereken en önemli mevzu;
tabi ki CBGB club'tür. 70'li yılların ilk çeğereğinde daha punk ismi telaffuz edilmezken başta blondie,talking heads gibi isimlerin ilk sahne aldığı meşhur mekan..sanırım bir sonraki postu bu konuya ayırmalıyım..hem bu yazıdan hem de bu hatırlatmandan dolayı tekrar teşekkürler noat samisa

Arşiv

Hayatım Futbol

Arama

Yükleniyor...

Jean Tigana