Toraman Attı, Şampiyonluk Geldi
Toraman attı; hem de uzak köşeye, hem de sol ayağıyla. Sabahından Beşiktaş ile başlayan gün, önce Beşiktaş Meydanı'nda, sonra semtin bilumum köşelerinde, sonrası havaalanında geçti; ve ancak gece 4'te son buldu.Şükürler Olsun, Beşiktaş'ım Şampiyon!
................
Noat Samisa
31.05.09
Pamukkale'de Çay Keyfi
İyidir-kötüdür tamam ama Mustafa Denizli farklı biri. Bunu mutlaka kabul etmek gerek. Yarın şampiyonluk maçına çıkacak takım, günü Pamukkale'yi gezerek ve dışarıda yemek yiyerek geçirmiş. Başka kim olsa takımı otele kapatır, futbolculara playstation oynatırdı. Adı da kamp(!) olurdu. Bu takım 10 gün Ankara'da kaldı, Denizli'ye 2 gün evvel gitti. Genelgeçere aykırı şeyler bunlar. Ama üzerine ''işte başarının sırrı'' yazılacak şeyler değil. Mesela Fabian Ernst. Resmi sitede 10 kadar fotograf var, içlerinde en çok dikkatimi çeken bu oldu. Ege'nin sıcağında sen bir ağaç altı bul, eline çayını al; sırtını da ağaca ver, dünya senin etrafında dönsün! Hadi Ekrem tamam, Matias'ın elindeki plastik bardak da tamam ama Fabian o nedir yahu? Acıpayam'lı Fabian... İnce bellide sıcak çay iyidir, harareti keser.Yarın akşam Denizlispor maçı için Beşiktaş sahiline dev ekran kurulmuş olacak, herkesi bekleriz. Bizim değil, futbolcuların ihtiyatlı olmasında fayda var. Biz sonrasının da programını yapalım, lakin onlar büyük olasıkla beraberlikle dahi şampiyon olacaklarının bilincinde olarak ihtiyatlı davransınlar. 22 yıl önceyi de içlerinde hatırlayan yoktur, umursamasınlar.
Noat Samisa
29.05.09
FA Cup 2009 Final
Avrupa'da sezon kapanışı haftası, Ada'da futbolun son iki maçı oynanacak. İngiltere ve İskoçya'da aynı saatte başlayacak iki maç ile ülkelerin federasyon kupaları sahiplerini bulacak. İskoçya'da İnverness'i son maç haftasında 1-0 mağlup ederek kümede kalan Falkirk ile şampiyon Rangers karşılacak.Premier League'i geçtiğimiz sezon olduğu gibi yine 5. sırada bitiren Everton, 107 yıl ile İngiltere Futbol Tarihi'nin en uzun süre zirve ligde mücadele eden takımı. Bu istatistiği takiben FA Cup tarihinde oynadığı turlar toplamı en fazla olan, turnuvaya katılımı en yüksek turlardan olan takım gibi istatisklerin de sahibiler. Müzesinde 5 FA Cup bulunan Everton, bu kupada 12 kez final oynadı. Son FA Cup şampiyonlukları 1995 yılında, Man Utd ile oynanan final sonucunda gelmişti. Chelsea ise son üçü 2000'li yıllarda olmak üzere FA Cup'ta 8 kez final oynadı, bu kupayı 4 kez müzesine götürdü.
İki takımın bu sezon ligde oynadıkları iki maç da 0-0 berabere bitti. Everton'ınkisi sakatlıklar nedeniyle zorlama da olsa iki takımın oyun planlarının bir nevi yansımasıdır bu iki maçın skoru. Turnuva maçları haricinde 4-6-0 oynarak başarılı olmuş bir takım örneklenecekse bu takım Everton'dır ve bunu başaran adam David Moyes'tir. Kötü başlanan, sakatlıklar ile kötü devam eden, yetersiz transfer ile geçen ama yine de 5. bitirilen 08/09 sezonu Everton için her açıdan başarılıdır. Bugün yine Phil Jagielka, Mikel Arteta, Victor Anichebe ve Yakubu Aiyegbeni aylardır olduğu gibi sahada olamayacaklar. Anichebe hadi bu takımın rotasyon oyuncusu; ama diğer üçü bu takımın omurgası. Savunmada Jagielka, orta sahada Arteta ve forvette Yakubu. Sezon içerisinde yaşanan diğer ağır sakatlıklar da hiç azımsanacak boyutlarda değildi. Eldeki kısıtlı malzemeden maksimumu çıkartan Moyes, bu güzel sezon seyrine bir de FA Cup finali ekledi. Chelsea'de durumu kritik olan Lampard büyük olasılıkla sahada olacak. Uzun süreli sakatlar hariç Hiddink'in eksiği yok.
Renkleri aynı, oyun planları benzer iki Mavi'nin mücadelesi yarın Wembley'de, Ada'da sezon finali...
FA Cup 2009 Final - TSİ 17:00 - Ntvspor
Everton - Chelsea
Noat SamisaEverton - Chelsea
29.05.09
Stephen Ireland
Sezonun gümüş karması, yani çıkış yapan oyuncular ile ilgili yazı dizimize başlıyoruz. Kaç bölüm sürecek, kaç oyuncu olacak; şimdididen net bir sayı belirlemedik. Sezon bitmişken, yeni imzalar birbirini takip eder iken hem çıkış yapan oyuncuları mercek altına alalım, hem de transfer sezonuna yönelik değerlendirmelerimizi yapalım.
Başlarken bir parantez: Portsmouth'un patronu Gaydamak'ların yaklaşık 1 yıldır alıcı aradıkları kulübe yeni patron olarak Süleyman El-Fahim'i bulmuş olmaları önümüzdeki günlerde çok konuşulacak. Man City'nin sahibi, BAE Kraliyet Ailesi üyesi Şeyh Mansur'un sahibi olduğu Abu Dabi United Group üyelerinden Süleyman El-Fahim, Portsmouth kulübünün patronu olmakla birlikte aynı zamanda Man City yönetim kurulunda fahri üye statüsünde. Kağıt üzerinde Man City ile olan ilişkilerini tamamen ayıracak olsa bile bu konu üzerine sayısız polemik dönecektir. Biz de Portsmouth-Arap sermayesi ilişkisini ileriki günlerde Portsmouth'un yapacağı yeni menajer seçimine sakalayarak Man City'den devam edelim.
Stephen Ireland, Man City'nin 1986 doğumlu İrlandalı orta saha oyuncusu. İrlanda'nın en güneyinde yer alan eyalet olan County Cork'un Cobh adlı kasabasında dünyaya gelen Stephen, futbola doğduğu kasabanın takımı olan Cobh Ramblers'da başladı. Lionel Messi benzeri bir hikaye ile dizinde yaşadığı ergenlik problemi nedeniyle Manchester'a geldi. City altyapısına kabul edilişiyle birlikte futbol hayatının İngiltere'de şekilleneceği kesinleşmişti. 2005 yılında, 19 yaşında iken ilk kez A takım formasını giydi. Ona bu şansı veren isim, şimdilerin İngiltere U-21 takımı antrenörü; futbolculuğu sert, menajerliği arıza adam Stuart Pearce'tı. Aynı Pearce bir önceki sezonun son maç haftasında kaleci David James'i oyunun son bölümünde forvet oynatarak futbol tarihinin en fantastik hamlelerinden birine imza atmıştı. Yeri gelmişken 15 Mayıs 2005 günü gerçekleşen hadiseye de değinelim:
04-05 sezonu son haftası, lig 7.si Middlesbrough ile lig 8. Man City karşı karşıya. M'Boro'nun başında Steve McClaren, City'nin başında Stuart Pearce var. Son haftaya girilerken M'Boro'nun 54, City'nin 51 puanı var. Manchester City'nin averajı, üstündeki M'Boro'dan 1 fazla. Yani City bu maçı kazanırsa, önümüzdeki yıl UEFA Kupası'na katılacak. Aksi halde ligi 8. tamamlama sıfatından fazlasını alamayacak. 23. dakikada Hasselbaink ve 46'da Musampa'nın karşılıklı golleriyle maçın 88. dakikasına berabere giriliyor. O dakikada arıza adam Stuart Pearce, Amerikalı orta saha oyuncusu Cluadio Reyna'nın yerine oyuna yedek kalecisi, şimdilerin Charlton kalecisi Nicky Weaver'ı alıyor. Ortada bir kırmızı kart falan da yok. Weaver kaleye yönelirken, as kaleci David James rakip ceza sahasına koşuyor. Uzatmalar da dahil 5 dakikayı aşkın süre forvet oynuyor. Pearce'ın isteği oluyor, James'li hücum hattı uzatma anlarında bir penaltı kazanıyor. Topun başına Robbie Fowler geçiyor; ama kaleci Schwarzer penaltı şutunu kurtarıyor. Maç 1-1 sonuçlanıyor. Middlesbrough, böylelikle ligi 7. bitiriyor ve UEFA Kupası'na katılmaya hak kazanıyor. Pearce, maç sonu James'i bundna sonra da forvet olarak kullanabileceğini söylüyor. Hatırlanacağı üzere Fowler'ın kaçırdığı/Schwarzer'ın kurtardığı penaltı ile UEFA Kupası'na gitmeye hak kazanan Middlesbrough, 05-06 sezonunda UEFA Kupası'nda final oynadı.
Yeniden Ireland'a dönelim. Pearce'ın ona Man City formasını vermesinin ardından ülkesi İrlanda'nın U-21 takımından davet aldı. İlk sezonunda, henüz 19 yaşındayken City formasıyla 25 maç barajına yaklaştı. Sven-Goran Eriksson ile birlikte artık forma onundu, emektar Alman Dietmar Hamann'ın rolü artık Ireland'ındı. İrlandalı genç orta saha oyuncusu için işler iyi giderken 2007 Eylül'ünde bir garip olay başına geldi. 8 Eylül 2007 günü İrlanda ulusal takımı, Euro 2008 elemeleri için Slovakya ile Bratislava'da karşılaştı. Hafta sonu- hafta içi fikstüründe bir sonraki rakip Çek Cumhuriyeti idi. Slovakya maçı sonrası İrlanda Federasyonu'na bir telefon gelir ve Ireland'ın kız arkadaşı Stephen'ın büyükannesinin öldüğünü söyler. Hemen özel uçak ayarlanır, kamptan ayrılan Ireland ülkesine yollanır. Lakin bir gün sonra federasyon yetkilileri Ireland'ın İrlanda'daki ninesinin halen hayatta olduğunu öğrenirler. Ireland'a telefon açılır, ne ayaksın? diye sorulur. Stephen Ireland ise baştan bir halt yemiştir, devamını da getirir: Annemin annesi değil de babamın annesi olan Londra'daki ninem ölmüş, der ve telefonu kapatır. Böylelikle işler daha da boka sarmış, Ireland'ın yalanı boyunu aşmıştır. Çek Cumhuiyeti deplasmanından kaytaran Ireland'ın yaşadığı olayın esası şudur ki, Ireland'ın gençlik bunallımları yaşayan kız arkadaşı kendini yalnız hissetmiş ve Stephen'ı yanına getirmek için böyle bir yola başvurmuştur. Ireland ise henüz haber ilk geldiğinde bunun yalan olduğu öğrenmesine, kız arkadaşının derdini bilmesine rağmen bu yalana uymuştu. Üzerine bir de yalanı yalan ile kapatınca işler çığırından, ikinci yalanın da ortaya çıkmasıyla Ireland'ın foyası ortaya çıkmıştı. Eriksson, bu olay üzerine oyuncusuna ''aptal'' dedi. İrlanda Federasyonu ona yüklü cezalar vermeyi düşünürken yoğun özür bombardımanıyla ceza hafifledi. Stephen Ireland, o günden beri ulusal takım formasını giyemiyor. Ulusal takımdan dışlanan Ireland, önce Eriksson; bu yıl da Mark Hughes'ün değişmez oyuncusu oldu.
Artık esas konuya girelim. 2007 Kasım'ında Man City'nin iç sahada firesiz ilerlemeye devam ettiği Sunderland maçında attığı gol sonrası şortunu indirerek altındaki Superman donu ile golü kutlayan Ireland, yeteneklerinin yanına koyduğu renkli, spekülatif, kötü profesyonel kişiliği; pembe jantlı arabası ve dövmeleriyle birlikte bir süredir performansı sayesinde hem futbolseverlerin zihninde, hem de gazete sayfalarında fazladan yer teşkil ediyor. Adı ile müstesna İrlandalı orta saha oyuncusu, dün tibariyle Man City ile yeni bir 5 yıllık kontrat imzaladı. Bu imzanın Ireland'ın muhteşem sezon performansını onore etmekten fazla anlamı var. Aşağıda bu cümleyi açacağız, ama önce Ireland'ın bireysel performansına bakalım. Mark Hughes'ün takımında 34 EPL maçına ilk 11 çıkan Ireland, sezonu 9 gol 9 asist ile tamamladı. Takımının en çok asist yapan oyuncusu, Robinho'nun ardından takımının en çok gol atan elemanı; hem de bunları yapan bir orta saha oyuncusu. Sezona Vincent Kompany'nin önündeki 4'lünün ortasında başlayan Ireland, Nigel De Jong'un takıma katılmasıyla birlikte City orta sahasında pozisyon aldı. Man City'nin kazandığında farklı kazanan, kaybettiğinde gol atamadan kaybeden aykırı futbol düzeninde en önemli çarklardan biri oldu.
Man City özellikle Craig Bellamy transferi sonrası iki ceza sahası arasını 5 saniyede geçebilen bir takıma dönüşmüştü. O dönem ve hala gündemde olan Santa Cruz yerine yapılan Bellamy transferi, Kaka'nın red cevabı sonrası gelince tepki çekmişti. Lakin görüldü ki Bellamy takıma uydu, takım Bellamy ile uzlaştı. Santa Cruz ile bu denli hızlı bir takım olamayabilirlerdi, Robinho bu istatistikleri tutturamayabilirdi. Robinho ve SWP kenarlarda, Ireland ortada, önünde Elano ve Bellamy ile ligin en hızlı hücum hattına sahip oldular. Bellamy, sakatlanana kadar kısa zamanda gollerini sıraladı. Sona doğru bu rolü Felipe Caicedo ele aldı. Robinho, bu ligde yapmak zorunda olduklarını da yapmaya çalışarak ilk sezonunda 14 gol 5 asistlik bir performans sergiledi. Bu düzenin oyun kurucusu Ireland'dı, takımın temposunun baş mimarıydı. İkinci devre yanına De Jong gelince daha da rahatladı, sistem adamı Mark Hughes'ün takımında sistem elemanı kimliğinin yanına hızını, çalışkanlığını ve yeteneklerini koyarak takımına hücum katkısı da sağladı. İngiliz futbolunun övündüğü iki ceza sahası arası gidip gelen savaşkan orta saha elemanlarının son nesil ürünlerinden biri Ireland, ''çift yön'' mitini çoktan aşmış bir oyuncu. Tam bir Premier League orta saha oyuncusu, ilginç kişiliğiyle de bir fenomen olma yolunda ilerliyor. Ada'da bir süredir tartışılagelen konu, özellikle ilk 10 sıra altındaki takımların orta sahaların zayıflığı noktasında tek forvetli düzenlerin Premier League'e trend olarak yerleşmeye başladığı yönünde. Ireland gibi iki ceza sahası arası gidip gelen Premier League tipi orta saha oyuncularının sayısı, yerel bazda çok sınırlı. Dışarıdan ithal edilen orta saha oyuncularında ise bu aranan özellikler yeterince yok. Portsmouth ve Middlesbrough bu yönüyle en zayıf iki takım görüntüsünde. Ireland'ın böyle bir vasfı var, özellikleri onu ligin özel oyuncularından biri yapıyor.
Sezon başı beklendi, olmadı. Devre arası beklendi, olmadı. Ne zaman açılacak şu para musluğu? Yoksa ''Arap'lar'' bol buldukları yağı yalnızca lazım olduğunu düşündükleri yerlerde mi kullanıyorlar? Man City, Christmas fikstürüne sondan 3. girmişti. Sezonu 50 puanla, 10. sırada bitirdiler. Bellemy ve De Jong transferlerinin etkisi ve Mark Hughes ile devam edilmesi bunu sağladı, denilebilir. Bugün gelinen noktada bir karar verilmeli: Man City ne kovalayacak?
Şeyh Mansur ve El-Fahim parayı ikiye bölerler mi? Bugünden bilemeyiz. Stephen Ireland ile sözleşme yenileyen bir takım, bu nadide oyuncunun etrafına bir takım kurmalı. Etrafına takım kurmak yerine kulübede turşusunu kuracaklarsa zaten Ireland gitmek ister, gideceği yer de Big Four'dan aşağısı olmaz. En azından orada kulübede oturur. Görünen o ki City, önümüzdeki sezona De Jong-Ireland orta saha ikilisiyle girecek. Solda Robinho, sağda SWP tamam; Elano'dan da Mark Hughes memnun. Forvet transferi yapacaklar, o tamam. Peki başka? Bu takım da ancak başaltı'na oynar. Elano'nun yerine Kaka geldi diyelim, en fazla ilk 4'ü zorlar ki önümüzdeki sezon bu bağlamda bu sezondan daha zor geçecek. Mevcut haliyle istikrarı yakalaması mümkün görünmeyen bu kadroya sokulacak yıldız oyuncular, takımın yükünü artırmaktan fazlasına yaramayacaktır. Mark Hughes'un eline Robinho'lu, SWP'li, Elano'lu bir kadro verilip de bu takımı Blackburn disiplinde oynatması istenirse ancak bu kadar olur. Fazlası da yine oyuncu yetenekleriyle alakalı. Man City'nin hedefi ne olacak, sorusu çok önemli. Arap'lar para saçıyor mu, yoksa Araplar Mark Hughes'dan planlı bir başarı öyküsü yazmasını mı istiyorlar? Mark Hughes ikincisini yapar da ilki için hem Ireland-De Jong orta sahası ve etrafı, hem de Mark Hughes doğru isimler/tercihler değiller. Ya da beklenen etki asla olmayacak, yeni patronlar kulübün belli bir politika dahilinde yükselmesini sağlamaya çalışacaklar. Mark Hughes da bu ilginç kadrodan bir garip harman yapıp, elindeki hızlı oyunculardan (Robinho, Ireland, SWP, Onuoha, Richards vs.) bir takım çıkarmaya, sezonun ikinci yarısındaki oyunun üzerine özellikle defansif yönde eklemeler yapmaya çalışacak. Bugünden ne olacağını kestirmek zor, City2nin ilki Ireland ile sözleşme yenilemek olan hamlelerini görmek gerek.
Stephen Ireland, dengeli orta saha kuramayan takımların damga vurduğu sezonun en büyük çıkışı yapan ismi. PFA'in en iyi genç oyuncu ödülüne de aday gösterildi, lakin ödülü bir diğer çıkış yapan oyuncusu Ashley Young'a kaptırdı. Geleceği Premier League'de olan, İrlanda futbolunun en değerli oyuncularından biri. Önümüzdeki sezonun dikkatle takip edilmesi gereken, izleyene heyecan veren isimlerinden...
Noat Samisa
29.05.09
Başlarken bir parantez: Portsmouth'un patronu Gaydamak'ların yaklaşık 1 yıldır alıcı aradıkları kulübe yeni patron olarak Süleyman El-Fahim'i bulmuş olmaları önümüzdeki günlerde çok konuşulacak. Man City'nin sahibi, BAE Kraliyet Ailesi üyesi Şeyh Mansur'un sahibi olduğu Abu Dabi United Group üyelerinden Süleyman El-Fahim, Portsmouth kulübünün patronu olmakla birlikte aynı zamanda Man City yönetim kurulunda fahri üye statüsünde. Kağıt üzerinde Man City ile olan ilişkilerini tamamen ayıracak olsa bile bu konu üzerine sayısız polemik dönecektir. Biz de Portsmouth-Arap sermayesi ilişkisini ileriki günlerde Portsmouth'un yapacağı yeni menajer seçimine sakalayarak Man City'den devam edelim.Stephen Ireland, Man City'nin 1986 doğumlu İrlandalı orta saha oyuncusu. İrlanda'nın en güneyinde yer alan eyalet olan County Cork'un Cobh adlı kasabasında dünyaya gelen Stephen, futbola doğduğu kasabanın takımı olan Cobh Ramblers'da başladı. Lionel Messi benzeri bir hikaye ile dizinde yaşadığı ergenlik problemi nedeniyle Manchester'a geldi. City altyapısına kabul edilişiyle birlikte futbol hayatının İngiltere'de şekilleneceği kesinleşmişti. 2005 yılında, 19 yaşında iken ilk kez A takım formasını giydi. Ona bu şansı veren isim, şimdilerin İngiltere U-21 takımı antrenörü; futbolculuğu sert, menajerliği arıza adam Stuart Pearce'tı. Aynı Pearce bir önceki sezonun son maç haftasında kaleci David James'i oyunun son bölümünde forvet oynatarak futbol tarihinin en fantastik hamlelerinden birine imza atmıştı. Yeri gelmişken 15 Mayıs 2005 günü gerçekleşen hadiseye de değinelim:
04-05 sezonu son haftası, lig 7.si Middlesbrough ile lig 8. Man City karşı karşıya. M'Boro'nun başında Steve McClaren, City'nin başında Stuart Pearce var. Son haftaya girilerken M'Boro'nun 54, City'nin 51 puanı var. Manchester City'nin averajı, üstündeki M'Boro'dan 1 fazla. Yani City bu maçı kazanırsa, önümüzdeki yıl UEFA Kupası'na katılacak. Aksi halde ligi 8. tamamlama sıfatından fazlasını alamayacak. 23. dakikada Hasselbaink ve 46'da Musampa'nın karşılıklı golleriyle maçın 88. dakikasına berabere giriliyor. O dakikada arıza adam Stuart Pearce, Amerikalı orta saha oyuncusu Cluadio Reyna'nın yerine oyuna yedek kalecisi, şimdilerin Charlton kalecisi Nicky Weaver'ı alıyor. Ortada bir kırmızı kart falan da yok. Weaver kaleye yönelirken, as kaleci David James rakip ceza sahasına koşuyor. Uzatmalar da dahil 5 dakikayı aşkın süre forvet oynuyor. Pearce'ın isteği oluyor, James'li hücum hattı uzatma anlarında bir penaltı kazanıyor. Topun başına Robbie Fowler geçiyor; ama kaleci Schwarzer penaltı şutunu kurtarıyor. Maç 1-1 sonuçlanıyor. Middlesbrough, böylelikle ligi 7. bitiriyor ve UEFA Kupası'na katılmaya hak kazanıyor. Pearce, maç sonu James'i bundna sonra da forvet olarak kullanabileceğini söylüyor. Hatırlanacağı üzere Fowler'ın kaçırdığı/Schwarzer'ın kurtardığı penaltı ile UEFA Kupası'na gitmeye hak kazanan Middlesbrough, 05-06 sezonunda UEFA Kupası'nda final oynadı.Yeniden Ireland'a dönelim. Pearce'ın ona Man City formasını vermesinin ardından ülkesi İrlanda'nın U-21 takımından davet aldı. İlk sezonunda, henüz 19 yaşındayken City formasıyla 25 maç barajına yaklaştı. Sven-Goran Eriksson ile birlikte artık forma onundu, emektar Alman Dietmar Hamann'ın rolü artık Ireland'ındı. İrlandalı genç orta saha oyuncusu için işler iyi giderken 2007 Eylül'ünde bir garip olay başına geldi. 8 Eylül 2007 günü İrlanda ulusal takımı, Euro 2008 elemeleri için Slovakya ile Bratislava'da karşılaştı. Hafta sonu- hafta içi fikstüründe bir sonraki rakip Çek Cumhuriyeti idi. Slovakya maçı sonrası İrlanda Federasyonu'na bir telefon gelir ve Ireland'ın kız arkadaşı Stephen'ın büyükannesinin öldüğünü söyler. Hemen özel uçak ayarlanır, kamptan ayrılan Ireland ülkesine yollanır. Lakin bir gün sonra federasyon yetkilileri Ireland'ın İrlanda'daki ninesinin halen hayatta olduğunu öğrenirler. Ireland'a telefon açılır, ne ayaksın? diye sorulur. Stephen Ireland ise baştan bir halt yemiştir, devamını da getirir: Annemin annesi değil de babamın annesi olan Londra'daki ninem ölmüş, der ve telefonu kapatır. Böylelikle işler daha da boka sarmış, Ireland'ın yalanı boyunu aşmıştır. Çek Cumhuiyeti deplasmanından kaytaran Ireland'ın yaşadığı olayın esası şudur ki, Ireland'ın gençlik bunallımları yaşayan kız arkadaşı kendini yalnız hissetmiş ve Stephen'ı yanına getirmek için böyle bir yola başvurmuştur. Ireland ise henüz haber ilk geldiğinde bunun yalan olduğu öğrenmesine, kız arkadaşının derdini bilmesine rağmen bu yalana uymuştu. Üzerine bir de yalanı yalan ile kapatınca işler çığırından, ikinci yalanın da ortaya çıkmasıyla Ireland'ın foyası ortaya çıkmıştı. Eriksson, bu olay üzerine oyuncusuna ''aptal'' dedi. İrlanda Federasyonu ona yüklü cezalar vermeyi düşünürken yoğun özür bombardımanıyla ceza hafifledi. Stephen Ireland, o günden beri ulusal takım formasını giyemiyor. Ulusal takımdan dışlanan Ireland, önce Eriksson; bu yıl da Mark Hughes'ün değişmez oyuncusu oldu.
Artık esas konuya girelim. 2007 Kasım'ında Man City'nin iç sahada firesiz ilerlemeye devam ettiği Sunderland maçında attığı gol sonrası şortunu indirerek altındaki Superman donu ile golü kutlayan Ireland, yeteneklerinin yanına koyduğu renkli, spekülatif, kötü profesyonel kişiliği; pembe jantlı arabası ve dövmeleriyle birlikte bir süredir performansı sayesinde hem futbolseverlerin zihninde, hem de gazete sayfalarında fazladan yer teşkil ediyor. Adı ile müstesna İrlandalı orta saha oyuncusu, dün tibariyle Man City ile yeni bir 5 yıllık kontrat imzaladı. Bu imzanın Ireland'ın muhteşem sezon performansını onore etmekten fazla anlamı var. Aşağıda bu cümleyi açacağız, ama önce Ireland'ın bireysel performansına bakalım. Mark Hughes'ün takımında 34 EPL maçına ilk 11 çıkan Ireland, sezonu 9 gol 9 asist ile tamamladı. Takımının en çok asist yapan oyuncusu, Robinho'nun ardından takımının en çok gol atan elemanı; hem de bunları yapan bir orta saha oyuncusu. Sezona Vincent Kompany'nin önündeki 4'lünün ortasında başlayan Ireland, Nigel De Jong'un takıma katılmasıyla birlikte City orta sahasında pozisyon aldı. Man City'nin kazandığında farklı kazanan, kaybettiğinde gol atamadan kaybeden aykırı futbol düzeninde en önemli çarklardan biri oldu.Man City özellikle Craig Bellamy transferi sonrası iki ceza sahası arasını 5 saniyede geçebilen bir takıma dönüşmüştü. O dönem ve hala gündemde olan Santa Cruz yerine yapılan Bellamy transferi, Kaka'nın red cevabı sonrası gelince tepki çekmişti. Lakin görüldü ki Bellamy takıma uydu, takım Bellamy ile uzlaştı. Santa Cruz ile bu denli hızlı bir takım olamayabilirlerdi, Robinho bu istatistikleri tutturamayabilirdi. Robinho ve SWP kenarlarda, Ireland ortada, önünde Elano ve Bellamy ile ligin en hızlı hücum hattına sahip oldular. Bellamy, sakatlanana kadar kısa zamanda gollerini sıraladı. Sona doğru bu rolü Felipe Caicedo ele aldı. Robinho, bu ligde yapmak zorunda olduklarını da yapmaya çalışarak ilk sezonunda 14 gol 5 asistlik bir performans sergiledi. Bu düzenin oyun kurucusu Ireland'dı, takımın temposunun baş mimarıydı. İkinci devre yanına De Jong gelince daha da rahatladı, sistem adamı Mark Hughes'ün takımında sistem elemanı kimliğinin yanına hızını, çalışkanlığını ve yeteneklerini koyarak takımına hücum katkısı da sağladı. İngiliz futbolunun övündüğü iki ceza sahası arası gidip gelen savaşkan orta saha elemanlarının son nesil ürünlerinden biri Ireland, ''çift yön'' mitini çoktan aşmış bir oyuncu. Tam bir Premier League orta saha oyuncusu, ilginç kişiliğiyle de bir fenomen olma yolunda ilerliyor. Ada'da bir süredir tartışılagelen konu, özellikle ilk 10 sıra altındaki takımların orta sahaların zayıflığı noktasında tek forvetli düzenlerin Premier League'e trend olarak yerleşmeye başladığı yönünde. Ireland gibi iki ceza sahası arası gidip gelen Premier League tipi orta saha oyuncularının sayısı, yerel bazda çok sınırlı. Dışarıdan ithal edilen orta saha oyuncularında ise bu aranan özellikler yeterince yok. Portsmouth ve Middlesbrough bu yönüyle en zayıf iki takım görüntüsünde. Ireland'ın böyle bir vasfı var, özellikleri onu ligin özel oyuncularından biri yapıyor.
Sezon başı beklendi, olmadı. Devre arası beklendi, olmadı. Ne zaman açılacak şu para musluğu? Yoksa ''Arap'lar'' bol buldukları yağı yalnızca lazım olduğunu düşündükleri yerlerde mi kullanıyorlar? Man City, Christmas fikstürüne sondan 3. girmişti. Sezonu 50 puanla, 10. sırada bitirdiler. Bellemy ve De Jong transferlerinin etkisi ve Mark Hughes ile devam edilmesi bunu sağladı, denilebilir. Bugün gelinen noktada bir karar verilmeli: Man City ne kovalayacak?
Şeyh Mansur ve El-Fahim parayı ikiye bölerler mi? Bugünden bilemeyiz. Stephen Ireland ile sözleşme yenileyen bir takım, bu nadide oyuncunun etrafına bir takım kurmalı. Etrafına takım kurmak yerine kulübede turşusunu kuracaklarsa zaten Ireland gitmek ister, gideceği yer de Big Four'dan aşağısı olmaz. En azından orada kulübede oturur. Görünen o ki City, önümüzdeki sezona De Jong-Ireland orta saha ikilisiyle girecek. Solda Robinho, sağda SWP tamam; Elano'dan da Mark Hughes memnun. Forvet transferi yapacaklar, o tamam. Peki başka? Bu takım da ancak başaltı'na oynar. Elano'nun yerine Kaka geldi diyelim, en fazla ilk 4'ü zorlar ki önümüzdeki sezon bu bağlamda bu sezondan daha zor geçecek. Mevcut haliyle istikrarı yakalaması mümkün görünmeyen bu kadroya sokulacak yıldız oyuncular, takımın yükünü artırmaktan fazlasına yaramayacaktır. Mark Hughes'un eline Robinho'lu, SWP'li, Elano'lu bir kadro verilip de bu takımı Blackburn disiplinde oynatması istenirse ancak bu kadar olur. Fazlası da yine oyuncu yetenekleriyle alakalı. Man City'nin hedefi ne olacak, sorusu çok önemli. Arap'lar para saçıyor mu, yoksa Araplar Mark Hughes'dan planlı bir başarı öyküsü yazmasını mı istiyorlar? Mark Hughes ikincisini yapar da ilki için hem Ireland-De Jong orta sahası ve etrafı, hem de Mark Hughes doğru isimler/tercihler değiller. Ya da beklenen etki asla olmayacak, yeni patronlar kulübün belli bir politika dahilinde yükselmesini sağlamaya çalışacaklar. Mark Hughes da bu ilginç kadrodan bir garip harman yapıp, elindeki hızlı oyunculardan (Robinho, Ireland, SWP, Onuoha, Richards vs.) bir takım çıkarmaya, sezonun ikinci yarısındaki oyunun üzerine özellikle defansif yönde eklemeler yapmaya çalışacak. Bugünden ne olacağını kestirmek zor, City2nin ilki Ireland ile sözleşme yenilemek olan hamlelerini görmek gerek.Stephen Ireland, dengeli orta saha kuramayan takımların damga vurduğu sezonun en büyük çıkışı yapan ismi. PFA'in en iyi genç oyuncu ödülüne de aday gösterildi, lakin ödülü bir diğer çıkış yapan oyuncusu Ashley Young'a kaptırdı. Geleceği Premier League'de olan, İrlanda futbolunun en değerli oyuncularından biri. Önümüzdeki sezonun dikkatle takip edilmesi gereken, izleyene heyecan veren isimlerinden...
Noat Samisa
29.05.09
Barcelona'dan Madrid'e
Kaybedilen final sonrası madalyasını almaya son gelen adam, maç sonu Puyol'a yaptığı çok da ağır olmayan hareket sonucu gördüğü kartı iplemeyen adam Ronaldo... maçtan bir gün sonra standart manşet: Ronaldo Gidiyor! Portekizli de iyi malzeme veriyor, Portekiz televizyonu RTP'ye konuşmuş: ''Biz, oyuncular iyi değildik, taktiğimiz iyi değildi; her şey ters gitti.'' Benim izlediğim bölümdeki Barcelona oyunu her şeyin ters gitmesine dahi izin vermeyecek kadar baskındı. Lakin ilk 10 dakikadaki Ronaldo şutlarından gol olmuş olsa, yani United bir şekilde skorda üstünlüğü ele geçirip oyunu tutabilse ve bu sayede rakibin nispeten zayıf savunma hattını en iyi yaptığı iş olan ''2-0 oyununa'' zorlayabilseydi lehine gelişen maç dinamikleri yoluyla bu maçı kazanabilirdi. Böyle bir şerh var, daha maç öncesinden görünen haliyle Barcelona'nın oyununu bozucu hamleyi yapmak zorundasınız. Hiddink, eldeki malzemeyle de alakalı olarak skor elde etmeyi çok çok geri plana atan, esasını rakibin oyunun özünü teşkil eden ögeleri yok etmeye yönlendirdiği şablon destekli oyun taktiğiyle Barcelona'yı alt etmek üzereydi ki İniesta'nın mucize şutu, biraz da hakem desteği geldi. Man Utd ise Chelsea'nin yapabildiğinin benzerini yapacaktı ama onların kadro ve genel takım tertipleriyle alakalı olarak bu denli disiplinize oynama imkanları yoktu. Fletcher olsa dahi yoktu. Şu vardı, United yine oyunu tutacak ve skoru elde edecek. Bu andan sonra Fletcher-Carrick ikilisi bütünleşip Man Utd'ın oyunu tutmasına çok yardımcı olacaklardı.Bu bağlamda Rooney tercihi, Rıdvan Dilmen'ce eleştirildi. Wayne Rooney 3 yıldır bir santrafor değil. Arada en ilerideki oyuncu ama hiçbir hedef maçta forvet değil. Bu yıl 0-2'den 5-2 kazanılan lig maçını maç içinde sola geçişiyle birlikte 3 gol, 2 asist ile bitirdi Rooney. Eşsiz bir oyuncu, Ronaldo mu, Messi mi? tartışması arasında benim nazarımda ''takımıma ilk alacağım oyuncu''dur Rooney. Barcelona'ya karşı fayda vermedi, o ayrı. Dominant Barcelona'ya karşı United'ın şansı belli şerhler ile sınırlıydı ve eğer oyun Barcelona lehine geliştiyse oldukça sınırlıydı. Chelsea yaptı, United yapamadı; demek kadro özellikleri ve tek maç/çift maç farkı göz önüne alınarak yapılırsa anlamsızdır. Bugün United'ın başına Hiddink'i koyun, benzerini United ile oynatamaz. Fletcher yoksa hiç oynatamaz ki zaten Scholes'un bu sezon ilk 11 çıktığı maç sayısı yalnızca yirmi. Fulham maçındaki elle kesme refleksi, United'a lig şampiyonluğuna mal olabilirdi. Böyle bir Scholes'tan bahsediyoruz. Barcelona'ya kaybetmiş olmak, gerek Ferguson, gerek VDS, pek çok Unitedlı'da aynı etkiyi yaptı: Daha iyiye mağlup olduk. Sezonun özeti budur aslında. Son şampiyon Man United'ın bu sezon kupayı kazanamayarak gerye gittiğini değil, İspanya'da bir ''daha iyi''nin çıktığı görülür. Benzeri Barcelona için de geçerli, bu rüya sezon bir de CL kupasıyla taçlandı. Man Utd'ı ya da Sir Alex'i eleştirmektense, Barcelona'yı tümden öne çıkarmak daha doğrudur.
Düne dair sayısız güzellik, gariplik, ilgi çekici ayrıntı var olsa da dün gece tam zamanına rast gelen çeşitli durumlar nedeniyle birkaç minimal değerlendirme hariç dün maç öncesi itibariyle çok iştahlı olmamıza rağmen bundan fazlasını yapamıyoruz. Yeniden Ronaldo'ya gelirsek, bu sezons akatlıktan Eylül ortasında dönmesine rağmen yine müthiş maçlar oynadı. Premier League'in halen en özel oyuncusu ve Man United'ın birincil hücum silahı konumunda. Yeteneklerinin yanında geçen 6 yılda eklediği taktik oyun becerisiyle, fizik gücüyle, temposuyla muhteşem bir takım oyuncusu. Geçtiğimiz yılki sezon performansı futbol tarihine geçti, şimdiden efsaneleşti. Sir Alex Ferguson, bugün de yarın da onu kadrosunda görmek istese de bundan sonrası her iki tarafa da geçmişteki kadar fayda sağlamayabilir. Ferguson sezon başı Berbatov'a £30 milyon verse de 6 yıl evvel £12.5 milyona aldığı Ronaldo'yu en az 5 ile çarpıp satacak. Yerine de elbet birini bulacak. Belki kadro içinden, belki de dışından. Hazır Barcelona'dayken Madrid'e geçmesi kolay olur; Mourinho'dan sonra bir Premier League fenomeni daha dışarya ihraç olmuş olur.
Noat Samisa
28.05.09
Şampiyon Barcelona

Maçın ilk yarısının bir bölümünü kaçırınca kalanından alınan zevk de motivasyon da azaldı. Günlerdir beklenen maç birtakım aksiliklere kurban gidince biz heyecanımızı koruyamadık, dolayısıyla bir maç yazısı yazacak enerjimiz de kalmadı. İkinci yarı Rıdvan Dilmen'ce eleştirilen Ferguson hamleleri, Fletcher'ın olmadığı günde bence doğru olandı. Uzun topa kalan oyunda topu dağıtacak bir forvet ile yerleşim almak daha doğruydu. Paul Scholes bu sezon anca 20 maç ilk 11 başlayabilmiş, dayanıklılığı tartışılır hale gelmiş. Fletcher'ın yokluğu elbette her şeyi United lehine çevirmezdi ama ikinci yarı Carrick'in uzun pas atmaya bile mecali kalmadı. United alan daraltamadı, Barcelona'nın oyunu bozamadı. Bu akşamki kadronun bunu yapabilmesi de ancak maç dinamikleri ile mümkün gibi göründü, özetlerde görünen ilk 10 dakikada 5 Ronaldo şutu var. Birisi gol olmuş olsa United'ın şansı olabilirmiş.Ferguson demiş ki ''We were beaten by the better team.''Olay aslında burada bitmiştir. Barcelona çok daha iyidir ve önce durdurulmalıdır. Hiddink'in elindeki kadro bunu ideale yakın yapabilecek yapıdaydı, Hollandalı'nın da katkısıyla iki maçlık seride Barcelona'yı çok yavaşlattılar. Eğer bugün finali oynayan iki takım, yarı finalde karşılaşsaydı harika iki taktik maç izleyebilirdik. Tabii izlediğimiz Chelsea serisini de öpüp başımıza koyuyoruz. Barcelona için rüya sezon, Avrupa'nın En İyisi sıfatıyla son buldu. Harika çocuklar, son şampiyonu mağlup ederek bu muhteşem sezon seyrini zirve kupayla kapattılar. Bizden maalesef bu kadar.
Barcelona 2-0 Man United
Champions League 08/09
Barcelona
Noat SamisaBarcelona
28.05.09
Son Bilet: Burnley
Dün Wembley'de 80 bin taraftar önünde oynanan play-off finalinde Sheffield United'ı 1-0 mağlup eden Burnley, Premier League'e terfi etmek için gereken son biletin sahibi oldu. 13. dakikada Wade Elliott'ın attığı harika gol, Burnley'nin 33 yıl süren zirve lig hasretini sona erdirdi. Sheffield United, bu mağlubiyetle çok büyük bir fırsatı elinden kaçırdı. Eli bol bir Sheffield Utd, küme düşen geçmişi kuvvetli Premier League takımları Newcastle ve Middlesbrough; Championship önümüzdeki sezon çok eğlenceli bir lig olacak.Burnley takımı bu sezon oynadığı 61 maçta yalnızca 23 oyuncu kullanabildi. Championship'i 5. tamamladılar; Carling Cup'ta Fulham, Chelsea ve Arsenal'i eleyerek Tottenham ile efsane bir yarı final serisi oynadılar. Carling Cup yarı finalinde ilk maçı deplasmanda 4-1 kaybeden Burnley, ikinci maçın normal süresini 3-0 önde bitirdi. Carling Cup statüsüne göre deplasman golü kuralı, ancak 120 dakikanın sonunda geçerli oluyordu. FA Cup'ta da 5. tura kadar ilerleyen bu kısıtlı kadro, uzatmaların son bölümünde Tottenham'a direnemedi ve final oynama şansını kaçırdı. Kulübün lig şampiyonluğu kazanan efsane 1960 yılı kadrosunun başarılarından sonra kulübün en iyi sezonlarından biriydi 08/09, sonunda zirve lige terfi ile taçlandı. 1960 yılında lig şampiyonu olan kulüp, ertesi sezon ECC'de çeyrek final oynadı ve bir sonraki sezon FA Cup'ta finali gördü. Aradan geçen yaklaşık 50 yılda kulüp tüm alt liglerde mücadele etti, hepsinde şampiyonluklar yaşadı, zaman içinde küme düştüğü liglere yeniden yükseldi.
Geçtiğimiz sezon başında yıldızları Kyle Lafferty'yi £3 milyon karşılığında Rangers'a, Andy Gray'i £1.3 milyon karşılığında Charlton'a satan kulüp, 13. bitirdiği sezonun ardından pek de hedef büyütmüşe benzemiyordu. Kulübün tarihindeki en pahalı transferi, 2 sezon evvel Owen Coyle tarafından £1.2 milyon karşılığında Scuntorpe United'dan transfer edilen Kuzey İrlandalı forvet Martin Paterson'du. Geçtiğimiz sezon Man United'da ara ara forma bulan Chris Eagles, sezon başında takımın en parlak transferiydi. Eagles, çok cüzi bir bonservis bedeli sonrası imza attığı Burnley'de 7 gol 6 asistlik bir performans sergiledi. Takımın orta saha oyuncuları 5 gol 8 asist, forvetleri 13 gol 9 asist gibi tamamlayıcı istatistikler ile oynadılar ve bu kısıtlı kadro hem Carling Cup'ta yarı final oynadı, hem de sezon sonunda EPL'e terfi etti. 2007'de takımın başına gelen İrlandalı menajer Owen Coyle, Burnley'de bu sezon yaptıklarının benzerini İskoçya'da St. Johnstone ile 2005 yılında yapmıştı. Scottish First Division'ı bu sezon lider bitirerek SPL'e yükselen St. Johnstone, bundan 4 sezon evvel CIS Cup'ta yarı final oynamıştı. O dönem hızlı koşan Gretna'nın ardından 1 puanla ligi 2. bitiren St. Johnstone ve Owen Coyle, zirve lige terfi edemediler. Bir yıl sonra Owen Coyle'un yolu Lancashire'a düştü. İrlandalı menajer, veteran oyuncular ile gençlerin karıştığı bu garip harmanı iyi yönetti. Aşağıda takımın play-off finaline çıktığı ilk 11 ve oyuncuların yaşları yazmakta:
Jensen (33), Duff (30), Carlisle (30), Caldwell (29), Kalvenes (32), Elliott (30), Alexander (38), McCann (21), Blake (33), Thompson (31), Paterson (22)Bu sezon sık kullanılan oyuncular ağırlıklı olarak 30 yaş üstü Adalı isimlerdi, rotasyon oyuncuları ise 20li yaş civarındaki altyapı mahsülleri idi. Olgun futbol çağında, yani 25 yaş civarında neredeyse hiç oyuncusu yok bu takımın. Takım sezon içinde 3 ayrı kulvarda koşuyorken ligdeki konumunu kaybetmişti. Championship'i ilk 2'de bitirerek lige direkt yükselme şansı olan Owen Coyle, özellikle Carling Cup'ta ağır maçlar oynayan takımını aynen hafta sonu da sahaya sürüyordu.
Burnley'nin stadı Turf Moor'un kapasitesi Premier League'e terfi nedeniyle 6-7 bin artırılarak 28-29 bin'e çıkarılacak ve bu kapasite artırımı ile ortaya çıkacak olan yeni koltuklar, kulüp yönetimince ücretsiz olarak taraftarlara hediye edilecek. Lancashire'a bağlı 2 kasaba, Blackburn ve Burnley'nin arası yalnızca 20 km. Dünya futbol tarihinin en eski derbilerinden biri olan East Lancashire Derby, 1888 yılından beri oynanıyor. Uzunca süredir lig bazında karşılaşma hasreti çeken iki kulüp, zaman içerisinde oynadıkları altyapı maçlarıyla taraftarlarının nefsini köreltmeye çalışmışlar. Bu maçlarda da mutlaka olaylar çıkmış, Lancashire'ın diğer taraftarı kuvvetli ekipleri Preston (onlar da bu sezon play-off oynadılar) ve Blackpool'un da olaya dahil olmaya çalışmasıyla aksiyon kadrosu tamamlanmış. Kulüplerin A takımlar düzeyinde yaptıkları son karşılaşma, 2005 FA Cup 5. turunda Ewood Park'ta oynandı. Tugay'ın da gol attığı maçta Blackburn Rovers, ezeli rakibi Burnley'i 2-1 mağlup etti. İki takımın son lig maçı bundan 26 yıl evveldi, Burnley'nin tarihinde ilk kez Premier League'e terfisiyle birlikte unutulmuş bir derbi yeniden canlandı.
Burnley'ye göre çok daha geniş kadrosu, parası, rekabet ortamı ve imkanları bulunan Sheffield United, finali kaybederek çok büyük bir fırsatı tepti. Öte yanda play-off yarı finalinde Championship'in iyi kadrolarından Reading'i her iki maçta da mağlup ederek finale çıkan veteranlar takımın Burnley, Owen Coyle yönetiminde zirve lige terfi eden her takımın başarılı sayılmasının yanına bir de dar kadro yönetimini ekledi. Büyük emekler ile gelen terfi sonrası mevcut takımın şehrine vaadi 1 yıllık Premier League macerası. Bu kadrolarıyla ligin dibi için en büyük aday gibi görünüyorlar. Bir umut, Hull City benzeri bir sezon başlangıcı...Championship 08/09 Play-off Final
Burnley 1-0 Sheffield Utd
Noat SamisaBurnley 1-0 Sheffield Utd
26.05.09
Kuzeydoğu Düşerken
Şampiyonlar Ligi Finali'ni gündemden çıkarırsanız Ada'da konuşulan yalnızca Kuzey takımları. Küme düşen Newcastle ve Middlesbrough'ya kurtuluş reçeteleri sunulurken, kümede kalan Hull City ve Sunderland ise kümede kalmış olmanın verdiği sevinç ve rahatlığın yanına gelecek sezona dair belirsizlikleri ekleyerek bir ikilem yaşıyorlar.
Sunderland'de Roy Keane'in yerine görevi devralan Ricky Sbragia, hali hazırda 1 yıllık daha kontratı olmasına karşı pazar günkü Chelsea maçının ardından görevinden istifa etti. ''Kalsaydım eğer bu bencilce olurdu ama kulüp için ayrılmamamın en doğru karar olduğunu hissediyorum. Kulübün daha büyük bir ismi ihtiyacı var. '' dedi ve tüm bunları söylerken yanında kulübün patronu Niall Quinn vardı. Quinn'in elinde kabarık bir liste var ama bugünlerde adı en çok öne çıkan isim Celtic'ten ayrılan Gordon Strachan. Kiralık Djibril Cisse'nin satın alınmayacağı ve eski kulübüne geri döneceği, Niall Quinn'den alınan bir diğer haber. Sezon başı şu yazıda ''Geçtiğimiz sezon Marsilya formasıyla 16 gol attı Cisse, Sunderland formasıyla atacağı 10 gol dahi takımını düşme potasından uzak tutmaya yetebilir.'' demişiz. Cisse, attığı 10 gol ile takımının kümede kalmasında büyük pay sahibiydi. Sunderland önce hocasının seçecek, sonra da bu şişkin kadroya bolca çıkarma, az ekleme yaparak hedef büyütmeye çalışacak.
Hull City ise bu sezon ligde kalarak önümüzdeki sezonun küme düşme adaylığında 1. sırayı şimdiden elde etti! Phil Brown ve takımının eldeki kısıtlı ve yetersiz kadroyla ilk sezonunda yaptığı önemli bir başarıdır, lakin iki yıl evvel Reading örneğinin aksine altı fazlasıyla boştur. Son 29 maçta 2 galibiyet alan takımın mentörü Phil Brown, 10. haftada takım ilk 3 sırada ve 20 puanı aşmış iken ''20 puan daha alsak bize yeter'' diyordu. Onu da alamadılar. Hull City'nin muhteşem sezon başlangıcı sonrası yazdığımız yazıda iki maçtan bahsetmiştik. Biri Keegan'ın gönderilişiyle kaotik bir yapıya bürünen St. James' Park deplasmanı, diğeri Ramos'un başında bulunduğu, anlaşılmaz bir kriz içerisindeki Tottenham maçı. Sezon başı, bu iki deplasmandan 3'er puan aldı Hull City.
Şimdi dönüp ligin nihai puan tablosuna bakalım. Tottenham eğer Hull City ile evinde oynadığı maçı kazansa, bugün Europa Cup biletini almıştı. Keza Newcastle, sahasındaki lig maçını kaybetmese, bugün kümede kalmıştı. Her maça bu tip yorumlar yapılabilir ama Hull City'nin sezon başında 3'er puan aldığı bu iki deplasman da birer kaos deplasmanıydı ve farkı yaratan da buydu. Lig sonu geldiğinde görüyoruz ki iki takım da yönetimsel sorunlar nedeniyle yaşadıkları psikolojik çöküşün bedelini sezon sonunda ödediler. Biri küme düştü, diğeri UEFA Şampiyonları'ndan uzak kaldı.Hull City, tıpkı Stoke City gibi şehrine vaadinden fazlasını gerçekleştirdi. Pazar günü KC Stadium'dan gelen fotograflar, ufak çapta bir şampiyonluk kutlamasını andırıyordu.
Noat Samisa
26.05.09
Sunderland'de Roy Keane'in yerine görevi devralan Ricky Sbragia, hali hazırda 1 yıllık daha kontratı olmasına karşı pazar günkü Chelsea maçının ardından görevinden istifa etti. ''Kalsaydım eğer bu bencilce olurdu ama kulüp için ayrılmamamın en doğru karar olduğunu hissediyorum. Kulübün daha büyük bir ismi ihtiyacı var. '' dedi ve tüm bunları söylerken yanında kulübün patronu Niall Quinn vardı. Quinn'in elinde kabarık bir liste var ama bugünlerde adı en çok öne çıkan isim Celtic'ten ayrılan Gordon Strachan. Kiralık Djibril Cisse'nin satın alınmayacağı ve eski kulübüne geri döneceği, Niall Quinn'den alınan bir diğer haber. Sezon başı şu yazıda ''Geçtiğimiz sezon Marsilya formasıyla 16 gol attı Cisse, Sunderland formasıyla atacağı 10 gol dahi takımını düşme potasından uzak tutmaya yetebilir.'' demişiz. Cisse, attığı 10 gol ile takımının kümede kalmasında büyük pay sahibiydi. Sunderland önce hocasının seçecek, sonra da bu şişkin kadroya bolca çıkarma, az ekleme yaparak hedef büyütmeye çalışacak.Hull City ise bu sezon ligde kalarak önümüzdeki sezonun küme düşme adaylığında 1. sırayı şimdiden elde etti! Phil Brown ve takımının eldeki kısıtlı ve yetersiz kadroyla ilk sezonunda yaptığı önemli bir başarıdır, lakin iki yıl evvel Reading örneğinin aksine altı fazlasıyla boştur. Son 29 maçta 2 galibiyet alan takımın mentörü Phil Brown, 10. haftada takım ilk 3 sırada ve 20 puanı aşmış iken ''20 puan daha alsak bize yeter'' diyordu. Onu da alamadılar. Hull City'nin muhteşem sezon başlangıcı sonrası yazdığımız yazıda iki maçtan bahsetmiştik. Biri Keegan'ın gönderilişiyle kaotik bir yapıya bürünen St. James' Park deplasmanı, diğeri Ramos'un başında bulunduğu, anlaşılmaz bir kriz içerisindeki Tottenham maçı. Sezon başı, bu iki deplasmandan 3'er puan aldı Hull City.
Şimdi dönüp ligin nihai puan tablosuna bakalım. Tottenham eğer Hull City ile evinde oynadığı maçı kazansa, bugün Europa Cup biletini almıştı. Keza Newcastle, sahasındaki lig maçını kaybetmese, bugün kümede kalmıştı. Her maça bu tip yorumlar yapılabilir ama Hull City'nin sezon başında 3'er puan aldığı bu iki deplasman da birer kaos deplasmanıydı ve farkı yaratan da buydu. Lig sonu geldiğinde görüyoruz ki iki takım da yönetimsel sorunlar nedeniyle yaşadıkları psikolojik çöküşün bedelini sezon sonunda ödediler. Biri küme düştü, diğeri UEFA Şampiyonları'ndan uzak kaldı.Hull City, tıpkı Stoke City gibi şehrine vaadinden fazlasını gerçekleştirdi. Pazar günü KC Stadium'dan gelen fotograflar, ufak çapta bir şampiyonluk kutlamasını andırıyordu.Noat Samisa
26.05.09
Weir - Ferguson
Pazar günü SPL şampiyonu da belli oldu ve Rangers, 3 yıllık Celtic hakimiyetine son verdi. 3 hafta evvelki Old Firm'de Celtic'i 1-0 mağlup eden Rangers, liderliği ele geçirmişti. Takip eden hafta içinde oynana lig maçlarında önce Celtic kazanmış, ardından çarşamba günü Rangers, Hibernian ile berabere kalmış ve liderlik el değiştirmişti. Aynı Hibernian, takip eden hafta sonunda bu kez Celtic'e bir çelme taktı, Rangers yeniden lider oldu. Ligi 6. bitiren Hibernian, 5 günde oynadığı 2 maç ile iki kez şampiyonu değiştirdi. Geldik geçtiğimiz hafta sonuna, pazar günü SPL'de final günüydü.Celtic, Edinburgh'un karşı yakası Hearts'a da puan verince iş bitti. Dundee Utd deplasmanında 0-3 kazanan Rangers, 52. şampiyonluğunu elde etti. Kupa töreninde en önde görülen iki isim; biri takımın yeni kaptanı, diğeri bir önceki kaptanı. Barry Ferguson'un kaptanlıktan neden men edildiğinden burada bahsetmiştik. Aradan geçen zamanda Ferguson kaptanlığı devralamadı, fazla forma şansı da bulamadı. Diğer hükümlü McGregor da sürekli kulübede oturdu, Alexander'dan kaleyi devralamadı. Final günü de bu ikili yedek kulübesindeydi, Ferguson 72'de Kenny Miller'ın yerine oyuna dahil oldu. Şampiyonluk kupası kalkarken yeni kaptan ile eski kaptan beraberce yanaştılar kupaya, birlikte havaya kaldırdılar. Kaptan David Weir, kupa töreni sonrası kupayı Ferguson ile beraber kaldırmalarının doğru bir karar olduğunu söylemiş. Bir sözde kaptanlık var, bir de gerçek kaptanlık var. Barry Ferguson, karizmasıyla halen bu takımın esas kaptanı. Bunu yaşı 39 olan Weir da, tüm Rangers oyuncuları da biliyor. Geçtiğimiz sezon Avrupa Kupaları'na erken veda eden Rangers, bir önceki rüya sezonunun ardından verdiği 1 yıllık mola sonrası yeniden CL'e döndü.
Şampiyonluğu kaybeden Celtic'te menajer Gordon Strachan, pazar günü görevinden istifa etti. Gordon Strachan, görevde kaldığı 4 yılda lig şampiyonlukları bazında kulübün son 30 yılındaki en başarılı 3 isimden biri oldu. Aldığı 6 kupa ile toplam kupa sayısında Billy McNeill'ı geçti ve Martin O'neill'ın ardından 2. sıraya geldi. Strachan'ın yerine düşünülen isim, Celtic'in eksi oyuncularından, şimdilerin Motherwell menajeri Mark McGhee.
SPL 08/09
Glasgow Rangers
Glasgow Rangers
Noat Samisa
26.05.09
26.05.09
Patronum Beni Baştan Yarat
16 yıl evvel Kevin Keegan ile zirve lige terfi eden Newcastle United, pazar günü itibariyle küme düştü. Everton'ın puan kaybını kovalayan Aston Villa, iki hafta evvel bıraktığı 5. sırayı yeniden elde etmek adına bu maçı kazanmak istiyordu, başardılar. Fulham-Everton maçından gelen Everton galibiyeti haberi bu galibiyeti anlamsızlaştırsa da kümede kalmak için yalnızca 1 gole ihtiyacı olan Newcastle'a bu şansı vermediler. Kulüp, 16 yıl kaldığı Premier League'de hiçbir zaman ''kazanan'' olamadı. Kevin Keegan ve yarısı Keegan, son kısmı Kenny Dalglish geçen sezonlarda elde edilen lig ikincliklerinin ardından takım, 1998 ve 1999'da iki kez FA Cup finali oynadı. İkisini de kazanamadılar. 1996 yılındaki lig 2.liği, Man Utd'ın dublesi sonucu Newcastle'a Charity Shield maçını oynama şansı vermişti. Onu da kazanamadılar. 16 yılda üç ayrı şampiyonada 5 kez ikinci olan takım, son finalinden 10 yıl sonra küme düştü.
Shearer takımın başına geldiğinde Newcastle United 29 puanla düşme hattının üzerindeydi. 8 maçta ancak 5 puan toplayabilen Shearer, bu 5 puandan 3'ünü de bir diğer küme düşen takımdan, Middlesbrough'da aldı. 2 hafta önceki maç o gün için bir final maçıydı ama ne kaybedene, ne de kazanana yaramadı. Takımın son dönemdeki berbat performansı her ne kadar mevcut lig pozisyonunu sürpriz olarak değerlendirmeye imkan vermese de sezon içerisinde pek çok şanssızlık yaşandığını söylemek mümkün. Bir ara 10 oyuncu birden sakattı, takımda forvete koyacak futbolcu yoktu. Son dönem Jose Enrique sakat olunca sol beke Damien Duff geçti, tabii bu durum şanssızlık değil bir planlama rezaletidir. Aynı Duff, pazar günü kendi kalesine gol attı. Yönetimsel problemler bir kenara, Kinnear'ın da en kritik zamanda yaşadığı rahatsızlık takımın sezon seyrini direkt olarak etkiledi. Shearer kendince çözümler bulmaya çalışsa da sahaya forvet doldurmak hiçbir zaman fayda etmedi. 5 değil de 6 puan alabilse takım kümede kalacaktı ki biz 30. maç haftası geride kalırken küme düşme barajı için 40 puandan bahsediyorduk. Alt sıralardaki takımlar sezon boyunca geçmiş yıllara oranla 3-4 puan fazla seyrettiler, fakat finalde WBA hariç onun üzerindeki 4'lü facia birer performans sergilediler. Başta Hull City, onlar hiç reaksiyon gösteremediler.
Şu fotograf harika. Newcastle takımı da böyle, ufacık bir kısmı aydınlık yalnızca. Gutierrez biraz aydınlık, Bassong aydınlık, Andy Carroll biraz... Liverpool efsanesi Owen, İnter'in eski oyuncusu Martins, Man Utd ile kupalar kaldırmış Butt, Arjantin milli stoper Coloccini, £10 milyonluk sezon öncesi transfer Gutierrez, Lyonlu Cacapa, geçen yıl Marsilya ile CL maçlarına çıkmak üzereyken transfer edilen Beye, Bolton'ın yıldız kaptan Kevin Nolan, eski Chelsea oyuncusu Duff, Geremi, Alan Smith, mark Viduka... bu isimler küme düştüler. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biri, bugün itibariyle henüz 30 yaşında ama Championship takımlarından birinin kadrosunda?
Patron Mike Ashley ve Dennis Wise'a Cockney Mafia diyen Newcastle tribünleri, ''bizden'' dedikleri Shearer'a ne olursa olsun desteklerini küme düşerken dahi belirtiyorlar. Geordie, yerel anlamıyla Newcastle'lı. Gosforth doğumlu şehrin çocuğu Alan Shearer'a desteğini bildiren Newcastle tribünleri, biraz güneyde doğup-büyüyen Kevin Keegan'a da ''Geordie Messiah'' diyordu.Takımın eşiğine geldiği kupaları kazanamaması, son 12 yılda 11 farklı ismin takımın menajerliğini yapmış olması, 2006 yılında ülke futbol literatürüne ''Stevens Soruşturması'' olarak geçen skandalda Newcastle United adının ön saflarda yer alması... hepsi birer etken. Kulübü bugünlere getiren bozuklukları daha gerilerden almak gerek. Bugün gelinen noktada kulübün en kesin kurtuluş yöntemi yabancı semaye, yani ''patronum beni baştan yarat'' demek. Mevcut kadro eğer birkaç eksilme ve eklemeyle korunursa, takım da Shearer ya da bir başkası, ağırlığı olan bir isme devredilirse Premier League'e dönüş önümüzdeki sezon gerçekleşebilir. Gidecek-kalacak oyuncularının belirsizliği bugünden önümüzdeki sezona yönelik öngörülere imkan vermese de takımın iskeleti korunduğu takdirde esasen kadro kalitesi yönüyle Premier League'de orta sıralarda yer alması gereken bu takım, Championship'e pekala fazla gelebilir. Bundan sonra alınacak kararlar, menajer seçimi, patronun politikası, gidenler-kalanlar geleceği belirleyecek. Bugün itibariyle Shearer ile görüşmeler sürüyor, takımın beraber düştüğü isim ile yeniden yukarıya çıkışı hedefleniyor.
18- Newcastle United P/38
Noat Samisa26.05.09
Beşiktaş 2-1 Galatasaray
Şampiyonluğa bir adım kala... Maç öncesi Köyiçi turu, Çarşı gezmesi, birbirini gazlama telaşı. Sonrası çınarlı yol, stada geliş. Deplasman taraftarının gelişini uzaktan izleyiş ve tribünde yerini alış. Güzel bir Mayıs günü; güzel başladı, güzel bitti. Sonunda ''Şampiyon Beşiktaş'' dedik ama şampiyonluğu kutlayamadık. Halbuki ilk devre bittiğinde eve sabah kahvaltısını yapmak için dönmeyi planlıyorduk. Olan-bitenin büyük kısmı bundan sonra oldu.
Her ne kadar bu durumun kabullenilmesi 30. haftayı bulmuş olsa da Beşiktaş'ın bir orta sahaya sahip olması gerektiği Mustafa Denizli tarafından da kabullenildi. Ankaraspor, Fenerbahçe, Ankaragücü ve Galatasaray; 4 maçta alınan 4 galibiyet ve tamamında belli başlı ortak özellikler var. Bir takım baskın ya da iyi oynadı, Sivas şehri stresi iyi kontrol edemedi, Trabzonspor Ersun Yanal sonrası zincirlerini kırdı vs. denilse de orta ve uzun vadeli başarının mutlaka saha içi göstergeleri vardır. Birbirini tamamlayan, birbirlerinin verimini artıran ikililerin uyumu, takım uyumunu sağlar ve omurgayı oluşturur. Uyumlu bir savunma tandemi, uyumlu orta saha ikilisi ve en az iki uyumlu hücum oyuncusu olan bir takım, bu omurganın etrafına yapacağı eklemeler ile hedefini büyütebilir. Bizim de başından beri görmek istediğimiz buydu. Sivok'u ve doğru partnerini -ki bu kadro içinden en doğrusu Zan- savunma tandeminde, Ernst ve doğru partnerini -ki bu kadro içinde Cisse- ve Bobo-Holosko ikilisini de ileride görmek istiyorduk. Bunların yanına iki bek, iki de hücumcu seçilecekti. Bugün için doğru olan sahadaydı. Her durumu kendi içinde değerlendirmek gerekir. Yusuf her ne kadar çok formda da olsa 90 dakikayı verimli kullanabilmesi pek kolay değil. Art arda oynanan 3 maçta büyük efor sarfetti. Bunun yanı sıra rakibin sağına maç başı mutlaka önlem alınmalıydı. İki takımın da oyun yapısı belli, olması gereken doğru tespit edilmiş ve sahaya konulmuştu. Cisse biraz daha geride, Ernst'in yanında Tello. Sağ kenarda Holosko, sol kenarda Ekrem. İleride Bobo. Benim istediğim kadro ve uygun diziliş ile başlandı maça.
Maç öncesinde trbüne çağrılan, en az 9 kişiyle birlikte cevap veriyordu. Rüştü'nün de yanına Hakan'ı alması olayın bittiği andır. Bir de siyah şort giymişlerdi, demek ki forma beyaz olacaktı! Daha ne istenirdi ki? Bizim çocuklar beyaz forma-siyah şort ile ''Beşiktaş'' olmuşlar, tribüne çağrılanı yalnız göndermeyerek de ''takım'' olmuşlar. Tabela 0-0'ı yazıyordu da henüz düdük çalmadan aslında ufak da olsa bir fark vardı. Kapalıda takım içerisinde konuşulan tüm dillere çevirlmiş bir slogan ve efsane pankart. Lincoln'ün yokluğunda onun görevini Nonda üstlenmişti. Fenerbahçe'de Alex'in yokluğunda Semih'in rolünün benzeri gibi. İyi bir maç çıkardı. Orta sahada Ayhan-Barış, geride Topal-Emre. Böyle olunca oyunun seyri aşağı-yukarı belirlenmiş oluyordu. Beşiktaş'ın hedef maç oyununa dair ''pas yapan takımlara karşı'' sözü biraz hurafe gibi; nitekim bu ligin topla oynama yüzdesi her maç yüzde 50'yi aşan -sanıyorum- yegane takımı Gaziantepspor'u her iki maçta da 3-0 mağlup etti Beşiktaş. Öncelikle takımın oyun karekterini bilmek gerek. Fiziken güçlü orta saha ve savunma oyuncularıyla Beşiktaş oyunu tutar. Bunu asli görev belirlediği oyunun 1 saatlik bölümünde eğer gol bulamaz ise son yarım saat en az iki hamle yapar. Eğer buraya kadar gol yemeden gelmiş ise hamlelerinin karşılığını sıklıkla görür ve sonuç alır. Takımın fizik kalitesi, silahlarının bununla parelellik göstermesi de bunda etkilidir. Bu akşamki maçın geniş çerçeveli fotografı çekildiğinde şaşılacak bir durum yok; ama başından beri görülmesi gereken gerçekler var.
Maç başı Sabri'nin çizgiden çıkardığı top, benzerini ikinci yarı başı Galatasraay yaptığından önemli. Bu tip durumlara sık rastlanır ama sebebi uzaktan pek kestirilemez. Sporcu psikolojisi, sanıyorum en genel nedenidir. İlk 20 dakika oyun Beşiktaş adına fena gitmedi. Galatasaray sürekli Arda üzerinden sağı kullanmaya çalışırken karşısında Üzülmez, Ekrem ve Ernst üçlüsünü buluyordu. Arda zaman zaman oradan aksiyon üretse de bu atak girişimleri birinci ya da ikinci kademede eridi. Uzun süre uzaklaştırılamayan topun arka direğe ortalanmasıyla Kewell'ın girdiği pozisyon harici aksiyon olmadı. Cisse'nin daha geride pozisyon aldığı ortamda ilk toplarda Ernst ve Tello görevliydi. Tello iki top kaparak oyun taktiğinin gereğini yerine getirdi. Tello'ya partnerlik edecek bir fazla iyi ayağına olmayışı -Yusuf veya Delgado- Beşiktaş'ın bu kazandığı ön alan toplarını doğru değerlendirebilmesini engelledi. Yine de Cisse'nin ekstra çabası ile taşınan top, bariz gol şansı tereddütlü bir faul ile sonlandı. Benim aklımda 3 net atak girişimi kalmış, aşağı-yukarı ilk yarı gol girişimleri eşit sayılır. Galatasaray, Milan Baros'u gezdirecek yeterli alanı bulamayınca oyunu kenarlardan içeriye taşıyamadı. İkinci bölgede yapılan pasların yüzdesinin ve sayısının yüksek oluşu görsel ve istatistiksel olarak Galatasaray'ı oyunun hakimi olarak gösterse de ilk yarı için Beşiktaş'ın oyunu karekteristiğine, bu sayede de istediklerini gerçekleştirmeye yakındı.
Devre arası Sivasspor'un 0-1 geride oluşu ve sakatlanan Tello yerine Yusuf değişikliği. Ne olduysa bundan sonra oldu. Aylar önce bir maç yazısında yazmıştım, ''ne zaman takımda maç için şablon veya görev değişmeleri oluyorsa, akabinde yerleşim hatası sebepli bir pozisyon oluşuyor''. İkinci yarı Baros'un girdiği gol pozisyonu ve Kewell'ın güzel golündeki savunma yerleşimine bakınız. Mustafa Denizli, biraz daha geride pozisyon alan Cisse'yi Ersnt'in yanına aldı ve üçlü savunmaya döndü. Takımlar sahaya dizilir dizilmez yanımdaki biradere ''yine takımın kıçı-başı oynadı'' dedim. Kupa finalinin devre dönüşü de benzerdi ama spesifik bir markaj hamlesiydi. Ekrem sağ kenarın, Üzülmez de sol kenarın tek adamı oldular. Zaten maç başından beri sürekli sarkık oynayan Beşiktaş savunma tandemi, Gökhan Zan'ı libero yaparak üçlü yerleşim aldı. Yenilen golde Toraman'ın öne yaptığı hamleye, sol ön oyuncunun olmayışıyla gelişen ataktaki alan boşluğuna bakınız. Bu ayrıntılar gole sebep olur ve toplamının temelde mutlaka bir sebebi vardır. Mustafa Denizli, yine hazır-çalışır takımı bozarak fantezi arayışına girmişti. Aslında teorik olarak yanlış değil. Cisse'nin fazla içeri gömüldüğünü görerek oyunu daha ileri taşımak adına bu hamleyi yapmış olabilir. Sanıyorum aklındaki düşünce, Tello'nun çıkışıyla birlikte ileri top taşımakta daha fazla zorlanacak takımının oyunu daha önde kabullenmesini sağlamak idi. Oyunda çok forvet bulundurmak nasıl bol golün teminatı değilse, dar alanda sayıca fazla adam bulundurmak da doğru değil. Alan savunması temelini bozduğunuzda dağılıyorsunuz, nitekim maç boyu bireysel olarak pek çok hata yapmasına karşın (Milan Baros'un Sabri'ye kötü pası ile biten pozisyon örneği) kurgusal olarak ilk yarı iyi bir maç çıkaran (kademe başarısı) savunma hattı, ikinci yarı çuvalladı. İkinci yarı performansıyla Gökhan Zan'ı çöpe atabilirsiniz, hatta bence Sivok ondan da kötüydü. Dörtlü savunmanın düstur kabul edilmesi ve mevcut şartlarda üç oyuncusunun standart olması gerekli. Toraman'ı sağ beke koyarak zaten üç stoperli bir oyun oynuyorsunuz, bunun yerleşimi değişik hali ise bugüne kadar sürekli facialarla sonuçlandı.
Bu şekilde Milan Baros gezecek alanlar buldu, Nonda ile birebir oynayan bir markajcı belirdi ve bütünlük bozuldu. Galatasaray bu bölümde Beşiktaş orta sahası ile savunması arasına da toplar soktu. Nonda'nın sırtı dönük ceza sahasında bile top almışlığı var; Galatasaray, Beşiktaş orta sahasını bu bölümde pasla aşınca takımın boyu gereğinden çok kısaldı. İşler tamamen tersine gidiyor, oyun Galatasaray'a dönüyorken bir şans golü geldi. Önce Emre Aşık'ın hatası, sonra arkadan gelent akım arkadaşını görmeyip Yusuf yerine Bobo ile ilgilenen Mehmet Topal ve çokça şans ile Yusuf golü attı. Ben tribünde bu gol öncesinde Rüştü'nün sakatlığına odaklanmışken, Deli'nin anlamsız görünen pasını pek umursamamıştım. Pozisyon gol oldu, Delinho bizden bir alkış daha aldı. Son yarım saat, ikinci yarının 15 dakikası ile benzer ilerledi. Yerleşimi bozuk Beşiktaş'a karşı ilk yarı ikinci bölgede top yapan Galatasaray, bu kez oyunu tehlike alanlarına da taşıyordu.
Toparlamak gerekirse, ilk yarı oyun büyük ölçüde Beşiktaş'ın istediği gibi gitmesine karşın kırılma anlarında iki takımın da golü bulamamış oluşu oyunun devamı için her iki takıma da birer şans verdi. Beşiktaş bu şansı devre sonu kullandı ve golü buldu. Galatasaray'a ise bu şans büyük ölçüde Mustafa Denizli tarafından verildi ve o da değerlendirildi. Bülent Korkmaz'ın kulübesinin fakirliği, son bölümde oyundan düşen Arda, Kewell, Nonda üçlüsünün tolerasyonunu engelledi. Beşiktaş'ın ayağına gelen fazladan şans da tabelaya yansıdı ve maç bu skorla bitti. Yusuf'un sarı kart gördüğü pozisyon tribünden penaltıydı, televizyondan da penaltı. Ernst'in ve Emre Aşık'ın pas geçilen 2 . sarıları var. Meslektaşım(!) bir FİFA hakemi değil ama ülkemiz zirve hakemleri arasında çok büyük farklar olmadığını söylediler. Vermediği ikinci sarılar başını ağrıtır. Beşiktaş'ın kazanmasıyla daha da fazla baş ağrısı çekmeyecek.
Son 4 maçta alınan 4 galibiyetin fotografını çekersek benzer şeyler göreceğiz. Başta orta saha kurgusu ve Sivok'un pozisyonu olmak üzere Bobo, Holosko ve Yusuf baş aktörler. Bunun sezon başından beri görülememiş oluşu şampiyonluğu son haftaya bıraksa da bu sezon için eldeki kadrodan alınan verimden memnun sayılırım. Denizli seyahati? Bugünün yorgunluğuyla İzmit'e bile gitmem de hafta sonuna kadar neler olur, kim bilir? Haftaya Yusuf'un yokluğunda Delgado'ya ihtiyaç var, umarım sezonu kapatmamıştır. Ya da bir ekstra ismin skora yapacağı katkıya ihtiyacımız var.
Noat Samisa
25.05.09
Her ne kadar bu durumun kabullenilmesi 30. haftayı bulmuş olsa da Beşiktaş'ın bir orta sahaya sahip olması gerektiği Mustafa Denizli tarafından da kabullenildi. Ankaraspor, Fenerbahçe, Ankaragücü ve Galatasaray; 4 maçta alınan 4 galibiyet ve tamamında belli başlı ortak özellikler var. Bir takım baskın ya da iyi oynadı, Sivas şehri stresi iyi kontrol edemedi, Trabzonspor Ersun Yanal sonrası zincirlerini kırdı vs. denilse de orta ve uzun vadeli başarının mutlaka saha içi göstergeleri vardır. Birbirini tamamlayan, birbirlerinin verimini artıran ikililerin uyumu, takım uyumunu sağlar ve omurgayı oluşturur. Uyumlu bir savunma tandemi, uyumlu orta saha ikilisi ve en az iki uyumlu hücum oyuncusu olan bir takım, bu omurganın etrafına yapacağı eklemeler ile hedefini büyütebilir. Bizim de başından beri görmek istediğimiz buydu. Sivok'u ve doğru partnerini -ki bu kadro içinden en doğrusu Zan- savunma tandeminde, Ernst ve doğru partnerini -ki bu kadro içinde Cisse- ve Bobo-Holosko ikilisini de ileride görmek istiyorduk. Bunların yanına iki bek, iki de hücumcu seçilecekti. Bugün için doğru olan sahadaydı. Her durumu kendi içinde değerlendirmek gerekir. Yusuf her ne kadar çok formda da olsa 90 dakikayı verimli kullanabilmesi pek kolay değil. Art arda oynanan 3 maçta büyük efor sarfetti. Bunun yanı sıra rakibin sağına maç başı mutlaka önlem alınmalıydı. İki takımın da oyun yapısı belli, olması gereken doğru tespit edilmiş ve sahaya konulmuştu. Cisse biraz daha geride, Ernst'in yanında Tello. Sağ kenarda Holosko, sol kenarda Ekrem. İleride Bobo. Benim istediğim kadro ve uygun diziliş ile başlandı maça.Maç öncesinde trbüne çağrılan, en az 9 kişiyle birlikte cevap veriyordu. Rüştü'nün de yanına Hakan'ı alması olayın bittiği andır. Bir de siyah şort giymişlerdi, demek ki forma beyaz olacaktı! Daha ne istenirdi ki? Bizim çocuklar beyaz forma-siyah şort ile ''Beşiktaş'' olmuşlar, tribüne çağrılanı yalnız göndermeyerek de ''takım'' olmuşlar. Tabela 0-0'ı yazıyordu da henüz düdük çalmadan aslında ufak da olsa bir fark vardı. Kapalıda takım içerisinde konuşulan tüm dillere çevirlmiş bir slogan ve efsane pankart. Lincoln'ün yokluğunda onun görevini Nonda üstlenmişti. Fenerbahçe'de Alex'in yokluğunda Semih'in rolünün benzeri gibi. İyi bir maç çıkardı. Orta sahada Ayhan-Barış, geride Topal-Emre. Böyle olunca oyunun seyri aşağı-yukarı belirlenmiş oluyordu. Beşiktaş'ın hedef maç oyununa dair ''pas yapan takımlara karşı'' sözü biraz hurafe gibi; nitekim bu ligin topla oynama yüzdesi her maç yüzde 50'yi aşan -sanıyorum- yegane takımı Gaziantepspor'u her iki maçta da 3-0 mağlup etti Beşiktaş. Öncelikle takımın oyun karekterini bilmek gerek. Fiziken güçlü orta saha ve savunma oyuncularıyla Beşiktaş oyunu tutar. Bunu asli görev belirlediği oyunun 1 saatlik bölümünde eğer gol bulamaz ise son yarım saat en az iki hamle yapar. Eğer buraya kadar gol yemeden gelmiş ise hamlelerinin karşılığını sıklıkla görür ve sonuç alır. Takımın fizik kalitesi, silahlarının bununla parelellik göstermesi de bunda etkilidir. Bu akşamki maçın geniş çerçeveli fotografı çekildiğinde şaşılacak bir durum yok; ama başından beri görülmesi gereken gerçekler var.
Maç başı Sabri'nin çizgiden çıkardığı top, benzerini ikinci yarı başı Galatasraay yaptığından önemli. Bu tip durumlara sık rastlanır ama sebebi uzaktan pek kestirilemez. Sporcu psikolojisi, sanıyorum en genel nedenidir. İlk 20 dakika oyun Beşiktaş adına fena gitmedi. Galatasaray sürekli Arda üzerinden sağı kullanmaya çalışırken karşısında Üzülmez, Ekrem ve Ernst üçlüsünü buluyordu. Arda zaman zaman oradan aksiyon üretse de bu atak girişimleri birinci ya da ikinci kademede eridi. Uzun süre uzaklaştırılamayan topun arka direğe ortalanmasıyla Kewell'ın girdiği pozisyon harici aksiyon olmadı. Cisse'nin daha geride pozisyon aldığı ortamda ilk toplarda Ernst ve Tello görevliydi. Tello iki top kaparak oyun taktiğinin gereğini yerine getirdi. Tello'ya partnerlik edecek bir fazla iyi ayağına olmayışı -Yusuf veya Delgado- Beşiktaş'ın bu kazandığı ön alan toplarını doğru değerlendirebilmesini engelledi. Yine de Cisse'nin ekstra çabası ile taşınan top, bariz gol şansı tereddütlü bir faul ile sonlandı. Benim aklımda 3 net atak girişimi kalmış, aşağı-yukarı ilk yarı gol girişimleri eşit sayılır. Galatasaray, Milan Baros'u gezdirecek yeterli alanı bulamayınca oyunu kenarlardan içeriye taşıyamadı. İkinci bölgede yapılan pasların yüzdesinin ve sayısının yüksek oluşu görsel ve istatistiksel olarak Galatasaray'ı oyunun hakimi olarak gösterse de ilk yarı için Beşiktaş'ın oyunu karekteristiğine, bu sayede de istediklerini gerçekleştirmeye yakındı.
Devre arası Sivasspor'un 0-1 geride oluşu ve sakatlanan Tello yerine Yusuf değişikliği. Ne olduysa bundan sonra oldu. Aylar önce bir maç yazısında yazmıştım, ''ne zaman takımda maç için şablon veya görev değişmeleri oluyorsa, akabinde yerleşim hatası sebepli bir pozisyon oluşuyor''. İkinci yarı Baros'un girdiği gol pozisyonu ve Kewell'ın güzel golündeki savunma yerleşimine bakınız. Mustafa Denizli, biraz daha geride pozisyon alan Cisse'yi Ersnt'in yanına aldı ve üçlü savunmaya döndü. Takımlar sahaya dizilir dizilmez yanımdaki biradere ''yine takımın kıçı-başı oynadı'' dedim. Kupa finalinin devre dönüşü de benzerdi ama spesifik bir markaj hamlesiydi. Ekrem sağ kenarın, Üzülmez de sol kenarın tek adamı oldular. Zaten maç başından beri sürekli sarkık oynayan Beşiktaş savunma tandemi, Gökhan Zan'ı libero yaparak üçlü yerleşim aldı. Yenilen golde Toraman'ın öne yaptığı hamleye, sol ön oyuncunun olmayışıyla gelişen ataktaki alan boşluğuna bakınız. Bu ayrıntılar gole sebep olur ve toplamının temelde mutlaka bir sebebi vardır. Mustafa Denizli, yine hazır-çalışır takımı bozarak fantezi arayışına girmişti. Aslında teorik olarak yanlış değil. Cisse'nin fazla içeri gömüldüğünü görerek oyunu daha ileri taşımak adına bu hamleyi yapmış olabilir. Sanıyorum aklındaki düşünce, Tello'nun çıkışıyla birlikte ileri top taşımakta daha fazla zorlanacak takımının oyunu daha önde kabullenmesini sağlamak idi. Oyunda çok forvet bulundurmak nasıl bol golün teminatı değilse, dar alanda sayıca fazla adam bulundurmak da doğru değil. Alan savunması temelini bozduğunuzda dağılıyorsunuz, nitekim maç boyu bireysel olarak pek çok hata yapmasına karşın (Milan Baros'un Sabri'ye kötü pası ile biten pozisyon örneği) kurgusal olarak ilk yarı iyi bir maç çıkaran (kademe başarısı) savunma hattı, ikinci yarı çuvalladı. İkinci yarı performansıyla Gökhan Zan'ı çöpe atabilirsiniz, hatta bence Sivok ondan da kötüydü. Dörtlü savunmanın düstur kabul edilmesi ve mevcut şartlarda üç oyuncusunun standart olması gerekli. Toraman'ı sağ beke koyarak zaten üç stoperli bir oyun oynuyorsunuz, bunun yerleşimi değişik hali ise bugüne kadar sürekli facialarla sonuçlandı.
Bu şekilde Milan Baros gezecek alanlar buldu, Nonda ile birebir oynayan bir markajcı belirdi ve bütünlük bozuldu. Galatasaray bu bölümde Beşiktaş orta sahası ile savunması arasına da toplar soktu. Nonda'nın sırtı dönük ceza sahasında bile top almışlığı var; Galatasaray, Beşiktaş orta sahasını bu bölümde pasla aşınca takımın boyu gereğinden çok kısaldı. İşler tamamen tersine gidiyor, oyun Galatasaray'a dönüyorken bir şans golü geldi. Önce Emre Aşık'ın hatası, sonra arkadan gelent akım arkadaşını görmeyip Yusuf yerine Bobo ile ilgilenen Mehmet Topal ve çokça şans ile Yusuf golü attı. Ben tribünde bu gol öncesinde Rüştü'nün sakatlığına odaklanmışken, Deli'nin anlamsız görünen pasını pek umursamamıştım. Pozisyon gol oldu, Delinho bizden bir alkış daha aldı. Son yarım saat, ikinci yarının 15 dakikası ile benzer ilerledi. Yerleşimi bozuk Beşiktaş'a karşı ilk yarı ikinci bölgede top yapan Galatasaray, bu kez oyunu tehlike alanlarına da taşıyordu.Toparlamak gerekirse, ilk yarı oyun büyük ölçüde Beşiktaş'ın istediği gibi gitmesine karşın kırılma anlarında iki takımın da golü bulamamış oluşu oyunun devamı için her iki takıma da birer şans verdi. Beşiktaş bu şansı devre sonu kullandı ve golü buldu. Galatasaray'a ise bu şans büyük ölçüde Mustafa Denizli tarafından verildi ve o da değerlendirildi. Bülent Korkmaz'ın kulübesinin fakirliği, son bölümde oyundan düşen Arda, Kewell, Nonda üçlüsünün tolerasyonunu engelledi. Beşiktaş'ın ayağına gelen fazladan şans da tabelaya yansıdı ve maç bu skorla bitti. Yusuf'un sarı kart gördüğü pozisyon tribünden penaltıydı, televizyondan da penaltı. Ernst'in ve Emre Aşık'ın pas geçilen 2 . sarıları var. Meslektaşım(!) bir FİFA hakemi değil ama ülkemiz zirve hakemleri arasında çok büyük farklar olmadığını söylediler. Vermediği ikinci sarılar başını ağrıtır. Beşiktaş'ın kazanmasıyla daha da fazla baş ağrısı çekmeyecek.
Son 4 maçta alınan 4 galibiyetin fotografını çekersek benzer şeyler göreceğiz. Başta orta saha kurgusu ve Sivok'un pozisyonu olmak üzere Bobo, Holosko ve Yusuf baş aktörler. Bunun sezon başından beri görülememiş oluşu şampiyonluğu son haftaya bıraksa da bu sezon için eldeki kadrodan alınan verimden memnun sayılırım. Denizli seyahati? Bugünün yorgunluğuyla İzmit'e bile gitmem de hafta sonuna kadar neler olur, kim bilir? Haftaya Yusuf'un yokluğunda Delgado'ya ihtiyaç var, umarım sezonu kapatmamıştır. Ya da bir ekstra ismin skora yapacağı katkıya ihtiyacımız var.
Noat Samisa
25.05.09
Hakem Oldum
Evet, bugün itibariyle teorik eğitim kursunu tamamlamış, TFF'ce başarısı onaylanmış bir futbol hakemiyim. Üzerime zimmetli düdüğüm, sarı ve kırmızı kartlarım ile 2 adet yardımcı hakem bayrağım var. Yarınki uygulamalı eğitim sonrası gereken formasyonu tamamen almış olarak sahaya çıkmaya hazır bir futbol hakemi olacağım. 4 ay kadar evvel bu konuyu bloga taşımış, futbol üzerinden kendini gerçekleştirmek isteyenleri HİF Projesi'ne dahil olmaya çağırmıştık.
Biz İzmir'de iken TFF'den mail gelmiş, bizden internet üzerinden verilen eğitimi tamamlamamız istenmiş. Geç haberimiz oldu ama bir şekilde kural kitabının tamamını okuyarak hakemlik formasyonunun ilk ayağını tamamladık. Dün akşam Üsküdar'daki TFFHGD binasına gittiğimizde elinde FİFA kural kitabı olanlar bile vardı. Biz, ''haftada en az 5-6 maç izleyen adamın kural kitabına ihtiyacı olmaz'' diyerek artizlik yaptık. HİF Projesi anlatıldı, bugünkü sınava dair bilgilendirme yapıldı. Bugün sabah 9'da sınava girdik, sınavı geçenlerle birlikte 17'ye kadar ders gördük. 50 soruluk yazılı sınavda futbol oyun kitabında yazanlara ilişkin teorik soruların test usulü cevaplanması isteniyor. 30 soru ve üstünde yapanlar kursa devam etmeye hak kazanırken, 60 puanı aşamayanlar eleniyor. Biz sınavda kaçırdığımız iki soruya üzüldük, 50 üzerinden 30 doğru cevap veremeyenler nasıl futbol izliyorlar acaba? İzlediklerinden ne anlıyorlar? Ya da nasıl oynuyorlar? Neyse, 30 kişi civarında kaldık ve kural kitabında yazan bazı muğlak kısımların ayrıntılı, örnekli dersini aldık. Yanlış bildiğimiz birkaç ayrıntıyı da böylelikle öğrenmiş olduk.
Sunumdan oldukça memnun kaldım. Tüm kurallara ilişkin detaylı açıklamaların peşine çoğunluğu Euro 2008'den olmak üzere kural ihlallerinin bariz örnekleri olan pozisyonların videoları eklenmişti. Kursa gitmeden önce okuduğumuz internet metninin görsellerinde taç atışı bölümüne Rory Delap'ın fotografının konulmuş olması bende bir saygı uyandırmıştı, böylelikle pekişti. TSL'de gördüğümüz bazı standart kararların aslında teammülen uygulandığını, kural kitabındaki esasın bu olmadığını öğrendik. Psikolojik ve pedagojik formasyon kısmı ise ayrıca ilgi çekiciydi. Bu doğrultuda TFF'ce çok yerinde bir uygulama yürürlüğe konmuş. Başta Akademi Ligi olmak üzere 13-18 yaş arasındaki liglerde herhangi bir kulüp yetkilisi maç içerisinde oyuna ve oyunculara ne sözle ne de jest ve mimikler ile müdahale edemiyor. Ederse hakem tarafından cezalandırılıyor. Futbolcu adayı temelleri idmanlarda öğrenirken, maçlarda baskıyı minumum hissederek içinden geldiği gibi oynayabiliyor. Daha doğrusu amaç bu, eğer gerçekleşiyorsa ne mutlu. Keza bir diğer hamle de oyuncu değiştirme zorunluluğu. Alt yaş kategorilerinde antrenörlerin kendi kariyerleri için basamak olarak kullandığı gençler artık kulübede çürümek yerine bir döngü içerisinde forma bulacaklar. İmkanı olup da oyuncu değiştirmeyen takıma hükmen mağlubiyete kadar giden yaptırımlar sözkonusu imiş. UEFA'nın Grassroots projesi kapsamındaki HİF yönetmeliği, en azından teoride ülkemiz futbol mutfağını yeniden düzenleme derdinde. Henüz yeni yeni uygulanmaya başlayan yönetmelikler umut verici görünüyor. 7 yıldız üzerinden yapılan proje değerlendirmesinde henüz yalnızca 1 yıldızımız varmış, pek şaşılacak bir durum değil. HİF projesinde gönüllüğün esas alınması bir diğer doğru hamle; profesyonelliği tabandan başlatmak adına doğru olanı. Ülkedeki sakil futbol ortamından tamamen farklı olarak seminer üslübu ve her defasında yapılan fair-play vurgusunun beni etkilediğini itiraf etmeliyim. Günaşırı eleştiri alan federasyonda ve hakemlerimizde şu 2 günlük eğitim safhasında beklediğimden fazlasını buldum.
Bundan böyle Türkiye'de futbol hakemi olmanın tek yolu HİF havuzuna dahil olmak. En az 2 yıl amatör olarak maçlar yönettikten sonra, TFF'ce kabul gören amatör ve profesyonel müsabakalarda görev alma şansınız olabiliyor. Profesyonel hakemliğe geçişin tek yolu, en az 2 yıl boyunca bu işi maç başı 10 YTL'den amatörce yapmak. Keza iyi altyapı sahibi bir futbolcu olmak da -en azından teorik olarak- HİF projesine dahil olmaktan geçiyor. HİF Hakemi olmak için tek kuruş ödemiyorsunuz. HİF lisanslı futbolcu olmak için ise ödemeniz gereken bedel 5 YTL. Bir klasman hakeminin yaş sınırının 28 olduğunu göz önüne alınız ve ona göre başvurunuzu yapınız. Yani bugün itibariyle 26 yaşından büyükseniz, klasman hakemi olamazsınız. Ama 15 ila 55 yaş aralığında olmanız, hayatınız boyunca amatörce HİF hakemliği yapmanız için tek kural. Bugün itibariyle ''bizim camia'' söz öbeğini hakemlik ve hakemler için kullanabilirim! Arıza hakem olarak ilk günden futbolculara bir tüyo vereyim: Size yapılan bir faulde sakatlandınız, sahaya sağlık ekibi geldi. Dolayısıyla sahayı terketmeniz ve en erken oyun bir kez daha başlayana kadar dışarıda olmanız gerekiyor. Ama maçın son dakikaları ve takımınıza gol gerek. Bu topun ceza sahasına indirilmesi size bir kafa vuruşu şansı verebilir. Dersiniz ki ''hocam ben gol atıcam, sahayı terketmiyorum''. Hakem de zorlamaz, sarı kart verir ve siz de böylece ceza sahasına doğru gönül rahatlığıyla koşabilirsiniz.
Herkes İçin Futbol - TFF
Noat Samisa
23.05.09
Biz İzmir'de iken TFF'den mail gelmiş, bizden internet üzerinden verilen eğitimi tamamlamamız istenmiş. Geç haberimiz oldu ama bir şekilde kural kitabının tamamını okuyarak hakemlik formasyonunun ilk ayağını tamamladık. Dün akşam Üsküdar'daki TFFHGD binasına gittiğimizde elinde FİFA kural kitabı olanlar bile vardı. Biz, ''haftada en az 5-6 maç izleyen adamın kural kitabına ihtiyacı olmaz'' diyerek artizlik yaptık. HİF Projesi anlatıldı, bugünkü sınava dair bilgilendirme yapıldı. Bugün sabah 9'da sınava girdik, sınavı geçenlerle birlikte 17'ye kadar ders gördük. 50 soruluk yazılı sınavda futbol oyun kitabında yazanlara ilişkin teorik soruların test usulü cevaplanması isteniyor. 30 soru ve üstünde yapanlar kursa devam etmeye hak kazanırken, 60 puanı aşamayanlar eleniyor. Biz sınavda kaçırdığımız iki soruya üzüldük, 50 üzerinden 30 doğru cevap veremeyenler nasıl futbol izliyorlar acaba? İzlediklerinden ne anlıyorlar? Ya da nasıl oynuyorlar? Neyse, 30 kişi civarında kaldık ve kural kitabında yazan bazı muğlak kısımların ayrıntılı, örnekli dersini aldık. Yanlış bildiğimiz birkaç ayrıntıyı da böylelikle öğrenmiş olduk.Sunumdan oldukça memnun kaldım. Tüm kurallara ilişkin detaylı açıklamaların peşine çoğunluğu Euro 2008'den olmak üzere kural ihlallerinin bariz örnekleri olan pozisyonların videoları eklenmişti. Kursa gitmeden önce okuduğumuz internet metninin görsellerinde taç atışı bölümüne Rory Delap'ın fotografının konulmuş olması bende bir saygı uyandırmıştı, böylelikle pekişti. TSL'de gördüğümüz bazı standart kararların aslında teammülen uygulandığını, kural kitabındaki esasın bu olmadığını öğrendik. Psikolojik ve pedagojik formasyon kısmı ise ayrıca ilgi çekiciydi. Bu doğrultuda TFF'ce çok yerinde bir uygulama yürürlüğe konmuş. Başta Akademi Ligi olmak üzere 13-18 yaş arasındaki liglerde herhangi bir kulüp yetkilisi maç içerisinde oyuna ve oyunculara ne sözle ne de jest ve mimikler ile müdahale edemiyor. Ederse hakem tarafından cezalandırılıyor. Futbolcu adayı temelleri idmanlarda öğrenirken, maçlarda baskıyı minumum hissederek içinden geldiği gibi oynayabiliyor. Daha doğrusu amaç bu, eğer gerçekleşiyorsa ne mutlu. Keza bir diğer hamle de oyuncu değiştirme zorunluluğu. Alt yaş kategorilerinde antrenörlerin kendi kariyerleri için basamak olarak kullandığı gençler artık kulübede çürümek yerine bir döngü içerisinde forma bulacaklar. İmkanı olup da oyuncu değiştirmeyen takıma hükmen mağlubiyete kadar giden yaptırımlar sözkonusu imiş. UEFA'nın Grassroots projesi kapsamındaki HİF yönetmeliği, en azından teoride ülkemiz futbol mutfağını yeniden düzenleme derdinde. Henüz yeni yeni uygulanmaya başlayan yönetmelikler umut verici görünüyor. 7 yıldız üzerinden yapılan proje değerlendirmesinde henüz yalnızca 1 yıldızımız varmış, pek şaşılacak bir durum değil. HİF projesinde gönüllüğün esas alınması bir diğer doğru hamle; profesyonelliği tabandan başlatmak adına doğru olanı. Ülkedeki sakil futbol ortamından tamamen farklı olarak seminer üslübu ve her defasında yapılan fair-play vurgusunun beni etkilediğini itiraf etmeliyim. Günaşırı eleştiri alan federasyonda ve hakemlerimizde şu 2 günlük eğitim safhasında beklediğimden fazlasını buldum.
Bundan böyle Türkiye'de futbol hakemi olmanın tek yolu HİF havuzuna dahil olmak. En az 2 yıl amatör olarak maçlar yönettikten sonra, TFF'ce kabul gören amatör ve profesyonel müsabakalarda görev alma şansınız olabiliyor. Profesyonel hakemliğe geçişin tek yolu, en az 2 yıl boyunca bu işi maç başı 10 YTL'den amatörce yapmak. Keza iyi altyapı sahibi bir futbolcu olmak da -en azından teorik olarak- HİF projesine dahil olmaktan geçiyor. HİF Hakemi olmak için tek kuruş ödemiyorsunuz. HİF lisanslı futbolcu olmak için ise ödemeniz gereken bedel 5 YTL. Bir klasman hakeminin yaş sınırının 28 olduğunu göz önüne alınız ve ona göre başvurunuzu yapınız. Yani bugün itibariyle 26 yaşından büyükseniz, klasman hakemi olamazsınız. Ama 15 ila 55 yaş aralığında olmanız, hayatınız boyunca amatörce HİF hakemliği yapmanız için tek kural. Bugün itibariyle ''bizim camia'' söz öbeğini hakemlik ve hakemler için kullanabilirim! Arıza hakem olarak ilk günden futbolculara bir tüyo vereyim: Size yapılan bir faulde sakatlandınız, sahaya sağlık ekibi geldi. Dolayısıyla sahayı terketmeniz ve en erken oyun bir kez daha başlayana kadar dışarıda olmanız gerekiyor. Ama maçın son dakikaları ve takımınıza gol gerek. Bu topun ceza sahasına indirilmesi size bir kafa vuruşu şansı verebilir. Dersiniz ki ''hocam ben gol atıcam, sahayı terketmiyorum''. Hakem de zorlamaz, sarı kart verir ve siz de böylece ceza sahasına doğru gönül rahatlığıyla koşabilirsiniz.
Herkes İçin Futbol - TFF
Noat Samisa
23.05.09
Pascal Gibi Forvetin Olsun
Pascal gibi forvetin olsun da varsın psikopat olsun, alemci olsun, tombalacı olsun. Duvara işesin, Danny Mills'e yumruk, Tomas'a kafa atsın; İsmail Güldüren'in ağzının içine tükürsün. Başkası yapmasın bunları, Pascal yapsın. Geçen Lig tv'de nostaljiye denk geldim. 5-1'lik Siirtspor maçı. Nouma'da yine her yol var. Alıyor, indiriyor, sürüyor, taşıyor; asist yapıyor, gol atıyor, verkaça giriyor. Hepsi başkaydı da futbolcu Pascal daha da başkaydı. Alpet reklamında oynamış, biraz daha zorlasa ağlatacaktı beni. ''N'apıyosun abi?'' replikli tombala kısmı güldürmese araba camına iliştirilmiş hatıra gözü yaşartırdı belki be abi...Youtube: Şimdi uzaklardasın....
Noat Samisa
23.05.09
Haydi Gülümse Owen
Pazar akşamı Villa Park'tan çıkacak skor Michael Owen'ın gelecek sezon nerede olacağını belirleyecek. Kümede kalmanın Newcastle'a getireceği muhtemel yabancı sermaye ve önümüzdeki sezon zirve ligde kalacak olmanın sayesinde kasaya konulacak garanti para, Owen'a aylar önce önerilen sözleşmenin şartlarının revize edilerek yeniden masaya yeniden gelişini sağlayabilir. Michael Ballack eğer Chelsea'de kalırsa yeni sözleşmeside haftalık £121K yazmayacaktır. Bu da eğer eski sözleşme şartlarından (haftalık £110K) süre uzatsa da Michael Owen'ı ''EPL maaş ligi'nde'' basamak atlatır. Mike Ashley'nin ilk teklifi £140K idi. Geleceği planlayacak adamın Keegan olabileceği düşünülerek yapıldı belki bu ön teklif; şimdilerde ise yarın ne olacağı dahi belirsiz. Takım pazar günü paçayı sıyıramaz ise Owen £140K'lık yeni sözleşmeyi rüyasında ancak görür; St. James' Park'a veda ederek yeni sözleşmesindeki haftalığı çift hanelere düşürür. Maaş liginde performans/maliyet ortalaması en düşün adamdır Owen, Newcastle United kariyeri bir türlü birkaç aylığına dahi olsa iyi gitmemiştir.
Gerrard Houllier'nin Fowler tercihinden mi, yoksa daha geriden mi almak gerek? En son 03/04 sezonunda, yani Liverpool'da geçirdiği son sezonda 25 lig maç, 15 lig golü barajlarını aşabildi. 06/07 sezonu tümden kayıp bir sezondu, milli takımda yaşadığı diz sakatlığı onu 10 ay sahalardan uzak tuttu. (Newcastle bu sakatlığın tazminatını fazlasıyla aldı) 1 yıl evvel de ayağı kırılmıştı; son dönem ise sayısız kas sakatlığıyla geçti. Bugün yine kasığından sakatlığı olan bir Owen var. Shearer maç öncesi açıklamasında Owen'a dair tek kelime söylemedi. Elinizde henüz 22 yaşındayken Ballon d'Or sahibi olmuş, 7 yıl boyunca takımın en golcü ismi olabilmiş bir golcü var ve final günü için bir başka büyük golcü, öğrencisi konumundaki Owen için tek kelime söyleyemiyor. Fulham'a karşı kadroda yoktu, Middlesbrough karşısında takım 3-1 kazanırken onun durumu adeta içler acısıydı. Daha 20'sini doldurmamışken Fransa 98'de Arjantin'e muhteşem bir gol atabilen adam, gol için yaratıldığını düşündürdüğü günleri sanki hiç yaşamışcasına en fazla kulübeden gülümseyebiliyor. Son golünü 10 Ocak'ta West Ham'a attı, o günden beri boş geçiyor. Herkes boş geçebilir de Owen'ın 5 aylık suskunluğu fazlasıyla şaşırtıcıdır. En son Man Utd oyuncularıyla birlikte hipodromdaydı. Muhtemelen bahsi kazanamamıştır.
Kevin Keegan'ın da futbol sahnesinde adını ilk ezberlettiği günler Liverpool formasıylaydı, Owen'ın da öyle. Keegan da Liverpool ile yaşadığı başarılar sonrası bir yurtdışı deneyimi yaşamıştı, Owen da öyle. İkisi de bu deneyimler sonrası St. James' Park'a gelmişlerdi. Keegan, Ballon d'Or'u Owen'dan evvel kazanan son İngiliz idi. 22 yıl sonra Owen aldı bu ödülü; 2008 yılı başında bu ikilinin yolları Newcastle'da kesişti. Kevin Keegan, 4-3-3 hamlesiyle takımın kümede kalmasını sağladı. Bu sezon başı, kulübe en son güzel günlerini yaşatan Kevin Keegan yeniden bulunmuş, kadrosundaki büyük yetenek Owen etrafında yeniden dirilecek bir Newcastle hayali kuruluyordu. Owen'a yeni sözleşmenin önerildiği günler de o zamana rastlar. Sezon başı kulüp efsanesini bulmuştu, bunun yanına genç yaşlarda büyük sorumluluk üstlenmiş olan, artık 30'una yaklaşmış bir büyük golcünün önderliğinde bir takım hayali kuruluyordu. Owen, bundan böyle Keegan'ın Newcastle'ınn sancaktarı olacaktı. Liverpool'dan ayrılışıyla kendisi için kötü günleri başlatan Owen, bir darbe de Newcastle'ın uzun süredir sahip olduğu hastalıklı yapıdan yedi. Tyne and Wear'daki hastalıklı ortam, Owen gibi Keegan'ı da nicelerinin başına gelen gibi öğüttü.
Bugün gelinen noktada bu sezon 21 maça ilk 11 başlamış ve 8 gol atmış bir Owen var. Son golünün 5 ay evvel oluşu, Newcastle United'ın pazar günü ölüm-kalım maçına çıkmak zorunda oluşunun bir diğer gerekçesi sayılır. İnanılmaz bir sağ ayağa, eşine ender rastlanır sezgilere ve üstün bir karektere sahip olan Michael Owen, bir süredir geçmişini inkar ediyor. Sezon sonu artık paranın ön planda olmayacağı, 30 yaşına gelmiş bir futbolcunun kayıp 5 yılını telafi etmek için imzaladığı bir sözleşme gerek ona. 17 yaşında ilk kez giydiği Liverpool forması altında geçirdiği 8 yılda maç başına yarım gol ortalamasını aşan, ulusal takımda da benzer bir istatistik tutturan, adını futbol tarihine yazdıran; sonrasında ise bir kez olsun üç ay boyunca fit kalamayan, sürekli sakatlanan ve her geçen gün geçmişine daha bi' özlem duyan, bizlere de geçmişini unutturmaya çalışırcasına varlığı-yokluğu tartışılan, ulusal takımdan iyiden iyiye dışlanan adam Michael Owen... Önümüzdeki sezonu siyah-beyaz forma altında geçirme ihtimali oldukça az. Bugünlerde sözleşmesi elinde olan Owen, eğer giderse kulübünü zarara uğratmış olmayacak. Newcastle Owen'dan verim alamadı, lakin ödediği bonservisi 2006 yazındaki sakatlıktan aldığı tazminatla çıkardı.
Rehabilitasyonunu Moyes üstlenebilir, eğer Carew satılırsa Martin O'neill da onu takımında görmek isteyebilir. Sürpriz bir Fulham tercihi de uygun olabilir. Ve Liverpool'a dönüş... Benitez en son, ''Man Utd'ı ekarte edebilmek için transferde hata lüksümüz yok'' dedi. Keane eski hocasına sallayınca Rafa da Keane'e sallamış. Owen transferi bedelsiz olacağından belki ekonomik risk taşımıyor. 2008 yazından kalma yükleme fazlası olan Torres, sezonun yarısında adele sakatlıklarıyla uğraşmışken sezonun yarısı sakat olan bir Owen'a güvenilir mi? Yoksa eski günlerin hatrına sezon sonu satılacak Voronin'in boşa çıkarttığı 10 numara, eski sahibine geri verilir mi?
Noat Samisa
22.05.09
Gerrard Houllier'nin Fowler tercihinden mi, yoksa daha geriden mi almak gerek? En son 03/04 sezonunda, yani Liverpool'da geçirdiği son sezonda 25 lig maç, 15 lig golü barajlarını aşabildi. 06/07 sezonu tümden kayıp bir sezondu, milli takımda yaşadığı diz sakatlığı onu 10 ay sahalardan uzak tuttu. (Newcastle bu sakatlığın tazminatını fazlasıyla aldı) 1 yıl evvel de ayağı kırılmıştı; son dönem ise sayısız kas sakatlığıyla geçti. Bugün yine kasığından sakatlığı olan bir Owen var. Shearer maç öncesi açıklamasında Owen'a dair tek kelime söylemedi. Elinizde henüz 22 yaşındayken Ballon d'Or sahibi olmuş, 7 yıl boyunca takımın en golcü ismi olabilmiş bir golcü var ve final günü için bir başka büyük golcü, öğrencisi konumundaki Owen için tek kelime söyleyemiyor. Fulham'a karşı kadroda yoktu, Middlesbrough karşısında takım 3-1 kazanırken onun durumu adeta içler acısıydı. Daha 20'sini doldurmamışken Fransa 98'de Arjantin'e muhteşem bir gol atabilen adam, gol için yaratıldığını düşündürdüğü günleri sanki hiç yaşamışcasına en fazla kulübeden gülümseyebiliyor. Son golünü 10 Ocak'ta West Ham'a attı, o günden beri boş geçiyor. Herkes boş geçebilir de Owen'ın 5 aylık suskunluğu fazlasıyla şaşırtıcıdır. En son Man Utd oyuncularıyla birlikte hipodromdaydı. Muhtemelen bahsi kazanamamıştır.Kevin Keegan'ın da futbol sahnesinde adını ilk ezberlettiği günler Liverpool formasıylaydı, Owen'ın da öyle. Keegan da Liverpool ile yaşadığı başarılar sonrası bir yurtdışı deneyimi yaşamıştı, Owen da öyle. İkisi de bu deneyimler sonrası St. James' Park'a gelmişlerdi. Keegan, Ballon d'Or'u Owen'dan evvel kazanan son İngiliz idi. 22 yıl sonra Owen aldı bu ödülü; 2008 yılı başında bu ikilinin yolları Newcastle'da kesişti. Kevin Keegan, 4-3-3 hamlesiyle takımın kümede kalmasını sağladı. Bu sezon başı, kulübe en son güzel günlerini yaşatan Kevin Keegan yeniden bulunmuş, kadrosundaki büyük yetenek Owen etrafında yeniden dirilecek bir Newcastle hayali kuruluyordu. Owen'a yeni sözleşmenin önerildiği günler de o zamana rastlar. Sezon başı kulüp efsanesini bulmuştu, bunun yanına genç yaşlarda büyük sorumluluk üstlenmiş olan, artık 30'una yaklaşmış bir büyük golcünün önderliğinde bir takım hayali kuruluyordu. Owen, bundan böyle Keegan'ın Newcastle'ınn sancaktarı olacaktı. Liverpool'dan ayrılışıyla kendisi için kötü günleri başlatan Owen, bir darbe de Newcastle'ın uzun süredir sahip olduğu hastalıklı yapıdan yedi. Tyne and Wear'daki hastalıklı ortam, Owen gibi Keegan'ı da nicelerinin başına gelen gibi öğüttü.
Bugün gelinen noktada bu sezon 21 maça ilk 11 başlamış ve 8 gol atmış bir Owen var. Son golünün 5 ay evvel oluşu, Newcastle United'ın pazar günü ölüm-kalım maçına çıkmak zorunda oluşunun bir diğer gerekçesi sayılır. İnanılmaz bir sağ ayağa, eşine ender rastlanır sezgilere ve üstün bir karektere sahip olan Michael Owen, bir süredir geçmişini inkar ediyor. Sezon sonu artık paranın ön planda olmayacağı, 30 yaşına gelmiş bir futbolcunun kayıp 5 yılını telafi etmek için imzaladığı bir sözleşme gerek ona. 17 yaşında ilk kez giydiği Liverpool forması altında geçirdiği 8 yılda maç başına yarım gol ortalamasını aşan, ulusal takımda da benzer bir istatistik tutturan, adını futbol tarihine yazdıran; sonrasında ise bir kez olsun üç ay boyunca fit kalamayan, sürekli sakatlanan ve her geçen gün geçmişine daha bi' özlem duyan, bizlere de geçmişini unutturmaya çalışırcasına varlığı-yokluğu tartışılan, ulusal takımdan iyiden iyiye dışlanan adam Michael Owen... Önümüzdeki sezonu siyah-beyaz forma altında geçirme ihtimali oldukça az. Bugünlerde sözleşmesi elinde olan Owen, eğer giderse kulübünü zarara uğratmış olmayacak. Newcastle Owen'dan verim alamadı, lakin ödediği bonservisi 2006 yazındaki sakatlıktan aldığı tazminatla çıkardı.
Rehabilitasyonunu Moyes üstlenebilir, eğer Carew satılırsa Martin O'neill da onu takımında görmek isteyebilir. Sürpriz bir Fulham tercihi de uygun olabilir. Ve Liverpool'a dönüş... Benitez en son, ''Man Utd'ı ekarte edebilmek için transferde hata lüksümüz yok'' dedi. Keane eski hocasına sallayınca Rafa da Keane'e sallamış. Owen transferi bedelsiz olacağından belki ekonomik risk taşımıyor. 2008 yazından kalma yükleme fazlası olan Torres, sezonun yarısında adele sakatlıklarıyla uğraşmışken sezonun yarısı sakat olan bir Owen'a güvenilir mi? Yoksa eski günlerin hatrına sezon sonu satılacak Voronin'in boşa çıkarttığı 10 numara, eski sahibine geri verilir mi?Noat Samisa
22.05.09
Relegation Sunday #3
Ada'da kıyamet kopar iken ülkemiz Premier League yayıncısı bu durumdan bi'haber davranışını sürdürerek bizi yanıltmamaya devam ediyor. Bu hafta tamamı aynı saatte oynanacak olan EPL maçlarından hiçbiri, ligimiz ile saati çakışmamasına rağmen Spormax'in yayın akışında yok. İbrahim Altınsay olmasa görüntü kalitesinden maç seçimlerine, maç içi bilgilendirmelerden ses-senkron sorununa kadar rezil bir yayıncılıktan bahsedecektik; ama İbrahim Altınsay her hafta bir maç yorumlayarak bu rezaletlerin üzerini biraz olsun örttü. Yayın anlayışı olarak pek çok yönüyle tatmin etmeyen bir sezon bitti, uzaktan bu ligi takip etmeye çalışanlar önümüzdeki sezonda da Spormax'e talim etmek zorundalar. Atmosferi yüksek Big Four maçlarında Taksim'de Irish Pub, Sultanahmet'te turistlerce doldurulan birkaç mekan da aklın bir köşesinde dursun. Akşamına derbi olduğundan zaten izleyecemeyecektik, sabahında hakemlik kursu olan günün geri kalanını Beşiktaş'ta geçirecektik. Yine de kıyısından köşesinden bakardık, sağolsunlar ona da imkan vermiyorlar.Bu iddaa, bahis vs. meselesinden hiçbir zaman zevk almadım, zaten neredeyse hiç tutturamadım. Hele ki izlediğim bir maça bahis oynamış olmaktan ya da o maça bahis oynamış biriyle yan yana maç seyretmekten zerre haz etmiyorum. Dedim ki madem bu pazar maçlarını izleyemiyoruz, bizim derbiye odaklanacağımızdan da skorları belki maçtan sonra, belki ancak sabaha -ki umudumuz bu yöndedir- öğreniriz; öyleyse bir kupon yapalım. 2,5'ar ganyan ile ''Hull City ve Newcastle kazanır'' diyoruz; bunun yanına ''Gençlerbirliği yenilmez'' seçeneği taraftarlık görevi olarak ekliyoruz. Oranımız böylelikle 20 oluyor. Yani Sunderland'i ve Middlesbrough'yu küme düşürüp, Beşiktaş'ı şampiyonluğa yaklaştırıyoruz. Lakin Beşiktaş maçını tribünde izleyeceğimizden bu maça prensiben oynamıyoruz. İsterseniz bu üç maçın yanına 1-2 banko maç daha ekleyebilirsiniz. Bir de fantezi ötesi kuponum var, 1'e 768 veriyor. Bu işi bilmediğim buradan da anlaşılabilir...
Man Utd'da KC Stadium'a ilk 11 çıkması kesin olan biri var, o da finalde cezalı olan Darren Fletcher. Kaptan çıkacak. Macheda, Wellbeck, Possebon, Tosic hatta devre arası Stoke City'den alınan De Laet maç kadrosunda. Ferguson, ''kazanmaya gidiyoruz'' demiş. Phill Brown hafta arası sürprizinden sonra uzun süreli sakatları ve United'dan kiralık Manucho hariç maça tam kadro hazırlanıyor. Newcastle karşı varolan averaj dezavantajı, geçtiğimiz hafta Bolton deplasmanında alınan 1 puanı çok değerli kıldı. Hiddink, Stadium of Light'a geçtiğimiz haftanın kadrosunu esas alarak çıkacak. Yani aslarıyla. Birmingham'dan gelecek habere göre Sunderland'e beraberlik yetmeyecek. Chelsea'nin en az 4 farkla kazanması gerek ki muhtemelen Liverpool mağlubiyetiyle sıra atlayabilsinler. Soğukkanlı takım görüntüsü ve deplasman karnesi en büyük güvence; tabii Newcastle için. Hull'u değil de Sunderland'i kovalıyor gibiler, Chelsea galibiyetinin olasılığı daha yüksek. Sunderland'de ligin en çok asist yapan oyuncularından Malbranque'ın durumu şüpheli. Chelsea'de Ballack grip olmuştu, takıma dönüyor. Middlesbrough son bir savaşa çıkıyor, ölürken de onurlu ölmeye çalışacaklar. West Ham'ın hiçbir iddası yok, Europa Cup trenini kaçırdılar. Kazanbilirler ama bu kümede kalmaya yetmeyebilir. Pogatetz, Digard, Afonso Alves ve Riggott'a ek olarak geçtiğimiz hafta Downing'i de kaybettiler, tüm gözler Aliadiere ve Tuncay'da olacak. West Ham'da müzmin sakat Danny Gabbidon takımla çalışmalara başladı, belki kadroda olabilir. Newcastle'da Habib Beye'den kötü, bir süredir Damien Duff'ın sağ bekte oynamasına neden olan sakatlık sahibi Jose Enrique'den iyi haber geldi. Aston Villa, 7. sırayı kaybetmemek isteyen Fulham deplasmanına giden Everton'dan 5 sırayı almanın derdinde. Newcastle ise son kozunu oynayacak.
Noat Samisa
22.05.09
Keulraesik
2003 yılı ve Güney Kore Sineması... bu başlıkla kitap bile yazılabilir. Biz de daha evvelki yazılarda defalarca bu bahsi açtık. Artık nasıl bir ortam oluştuysa, ülkenin sinema emekçileri sanki kafa kafaya verip bir ortak fikir üretmişçesine temel sinema filmi konseptlerinde en az 1'er tane Hollywood ve Avrupa muadilleriyle kafa kafaya yarışan, hatta onları aşan yapımlar üretmişler. Chan-wook Park'ın Oldboy'unun peşine takılmışlar; hepsi kendi çapında birer lokomotif olmuşlar. Yol açmışlar, katalizör olmuşlar.
Çarşamba günü UEFA Kupası finalinin devre arasında cnbc-e'de Ki-duk Kim'in son filmi Bi-mong/Dream/Rüya'yı gördüm, dedim bir Asya Sineması derlemesi daha yapayım. En son Kore Sineması yazalı da 3 ay olmuş, bu kez sırayı ona vereyim istedim.
Yine bir 2003 yılı filmi, janrımız romantizm. Arşivimdeki yaklaşık 500 Uzakdoğu menşeyli filmi ayırırken 3 ana başlıkta topluyorum: İlki ağırlığını Çin yapımlarının oluşturduğu tarihi savaş, dövüş sanatları, mafya, suç odaklı çoğunluğu aksiyon temalı filmler. İkinci kategori, romantizmin ağır bastığı, içerisinde Cat III filmlerinin de yer aldığı dram janrına sahip filmler. (Bunlar çoğunluğu oluşturmaktadır.) Bu kategori içinde tıpkı ilk kategori gibi pek çok alt başlık vardır ve bunlar aslında Asya Sineması'nın yakın çekim fotografı sayılır: Saf aşk dramaları, şehir aşkı öyküleri (Soya soslu Issız Adam'lar), ağlamazsan darılırım temalı vasat filmler, garip ilişkili aşklar (öğretmen-öğrenci, kız kardeş-erkek kardeş, anne-oğul, baba-komşu baba, bahçıvan-uşak vs.), ben güzel film yaptım; ağlayıp-ağlamamak sana kalmış filmleri, melodramlar ve romantik-komediler. Üçüncü kategori ise hayranı olunan yönetmenlerin külliyatları. Başlıkta adını yazdığımız film olan Keulraesik, esasen üçüncü kategoriye girse de ikinci kategoriden romantik-komedi janrını da üzerine çeker. Yönetmen Jae-yong Kwak, Kore Sineması'nın Kurosawa'sı sayılan Kwon-taek Im'in peşinde geçen kamera arkası günlerden sonra 2001 yılında yazıp yönettiği Yeopgijeogin Geunyeo (My Sassy Girl) ile ofsaytta geçen günlerin ardından golü atmıştı. Hayranlarının dünyaya yayıldığı, Güney Kore'nin yeryüzünde en çok bilinen 2. filmi sıfatlı Yeopgijeogin Geunyeo'dan 2 yıl sonra bu kez sahneye Keulraesik çıktı. Yani İngilizce adıyla The Classic. Adından anlaşılan şey doğru, riya yok; bildiğiniz, defalarca izlediğiniz şekilde şekillenen klasik bir aşk hikayesi işte. Şimdi burada filmin sonunu söylesem spoiler hükmüne geçmez, bilseniz de -ki filmin yarım saati geçtiğinde pekala tahmin edilebilir- alacağınız zevk, vereceği tat pek değişmez. Nelerin farkı, nelerin ''klasik'' olmadığını ancak izleyip görebilirsiniz. Açılışında Johann Pachalbel'den Canon in D çalmazsa da olmaz; hatta bir de eskilerden bir meşhur parça daha olmalı. Hem de 60'lardan: Do Wah Diddy Diddy. Bunlar Jae-yong Kwak'ın melodram anlayışının olmazsa olmazları. My Sassy Girl'de Gianna Jun'u yıldız yapmıştı, bu kez sıra bir başkasındaydı: Ye-jin Son
Filmin değerine değer katan şahsiyet, o zamanlar henüz 20 yaşında olan Ye-jin Son. Geçen yıla kadar benim için tanrıça hükmündeydi, son oynadığı 2 film ile gözümdeki değerini yerle bir etti. Son filminde Koreli'ler futbol filmi yapmak istemişler, Ye-jin Son Barcelona taraftarı olmuş. Esas oğlan da Real tarafında. Hem rekabeti anlatmayı becerememişler, hem de Ye-jin son'un oyunculuğu yerlerde. Bu üstün şahsiyeti ısrarla melodramlar dışına çıkarmak isteyen yapımcı ve yönetmenleri kınıyorum. Keulraesik'te filmin 2 saatlik süresince 15 kez ağlayan bir karekterden bahsediyoruz. Bir yıl sonra A Moment to Remember'da kendi 10 kez ağlayan, dağ gibi adam Woo-sung Jung'u da 5 kez ağlatan, seyirciye de 1 paket selpak harcatan; bu haliyle sinema sahnesine çıkmış, tanrıça mertebesine yükselmiş bir bayanı sen gidip de yan kesici çetesinin başına koyarsan iç piyasada iş yaparsın da beni, bizi üzersin. Yazıktır. Keulraesik'te iç içe geçmiş iki hikaye var, ikisinde de Ye-jin Son başrolde. Sonu başından kestirilebilen hikayemiz önce güldürüyor, okul günlerinde bir gezinti yaptırıyor. (Klişe mi istiyorsunuz? Hemen hemen hepsinden var, zaten filmin adı Klasik.) Başlarda önemli görülenlerin sonradan önemsizleşmesiyle hikayedeki ilişkiler karmaşıklaşıyor ve sonu drama doğru kayıyor. (Bildiğin Türk filmi bu? Evet, öyle. Hatta Kore usulü Sezercik bile var, bir dahaki sefere o filmden de bahsederiz. ''Payam olsun şekey alıcam'' bile diyor.) Ama farklı bir şeyler var. Daha önce görmediğin, ilk başta anlamlandıramayacağın pek çok şey var. Bu farklardır zaten ayrılığı, farkları oluşturan; bazı filmler neden daha x'tir sorusunu cevaplayan. Başta Güney Kore olmak üzere Asya'da (Japonya halen kendi yolunu takip etmekte, hatta daha batıya kaymakta) 2000'lerin başlarında Cat III filmleri kadar bu tip melodramların da iş yapabildiğinin görülmesiyle sonraki yıllarda bu hikaye akışının da içine edenler oldu. Ağlatana kadar kasanlar, başına öylesine iki komik öge ekleyip filmin sonunda esas kızın kanser olmasıyla izleyiciyi de kanser etmeye çalışanlar oldu. Dram ögesi Asya'da romantizm temelli sinema filmlerinin imzasıdır da abartısı çekilmez olur. Kararındaysa bir daha bayağı melodramları izleyemez olursun. Bu kez kararında, zaten The Classic türünün en güzel örneklerinden biri olmasa buraya taşımazdık. Biri bu filmlerin meraklısıysa ya animecidir, ya zamanında Bruce Lee'nin peşinden gitmiştir, ya x bir yönetmene hasta olmuştur ya da melodramlar ile kurduğu bağ iyidir. Bu yazı ile son kısma vurgu yapıyoruz, yanımıza bu yolla yandaş eklemeye çalışıyoruz.
Ben bir tek Oldboy'u izledim ya da Tsubasa, Slam Dunk vs. spor animelerini aşıp Cowboy Bebop kovalıyorum diyen varsa geçmişte yazdıklarımıza ek olarak bizden bir çıkış noktası daha. Bundan sonrası artık meraklısınadır. İyi melodram arayanlara; ailesiyle, sevgilisiyle, eşiyle izlemek için film arayanlara tavsiyedir. Filmin soundtrack albümünden iki parça saydık, en değerlisini sona bıraktık. Daha önce de blogda yayınlamıştık, albümün 7 numaralı parçası: Me To You, You To Me. Filmi izleyeli ne kadar oldu hatırlamıyorum ama bu parçayı ne zaman playlistte yakalarsam mutlu oluyorum. Şuursuzca tekrar tekrar dinlediğim günler de oldu ama zerre bıkma emaresi görünmedi. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Harika sözlere sahip, başında bir gitar solosu bulunan enfes bir düet.
Hazır postun konusu Uzakdoğu Sineması iken iki anektod daha verelim. Karşılaştırmalı posterlerde üzerinde Kore alfabesiyle yazılar olanı 2002 yapımı Yeonae Soseol isimli filmin afişi. Başrolde yine Ye-jin Son var. Esas oğlan ise on parmağında on marifet adam Tae Hyun-cha. Diğeri ise Sinan Çetin'in çekimi yıllar süren filmi Romantik'in afişi. 2007'de vizyona girmiş olmalı. Afişlerin benzerliği tesadüf müdür? Bilmem.
Son not ise oldukça ilgi çekici olsa gerek. 2005 Güney Kore yapımı Mr. Socrates filminin soundtrack albümünde Tarkan Tevetoğlu ismi var. Filmin sonunda tamamı Han-gıl ile yazan cast'te bir tek Tarkan Tevetoğlu - Ölürüm Sana kısmı Latin alfabesiyle. Tesadüfi bir durum yok, para verip şarkının kullanım hakkını almışlar. Bir üst paragraftaki film Ye-jin son ve üç yıl evvel intihar eden Eun-ju Lee için izlenir; Mr. Socrates de finali için. Böylelikle postta adını geçirdiğimiz film sayısı 5'i buldu. Herkese iyi seyirler.
Noat Samisa
22.05.09
Çarşamba günü UEFA Kupası finalinin devre arasında cnbc-e'de Ki-duk Kim'in son filmi Bi-mong/Dream/Rüya'yı gördüm, dedim bir Asya Sineması derlemesi daha yapayım. En son Kore Sineması yazalı da 3 ay olmuş, bu kez sırayı ona vereyim istedim.Yine bir 2003 yılı filmi, janrımız romantizm. Arşivimdeki yaklaşık 500 Uzakdoğu menşeyli filmi ayırırken 3 ana başlıkta topluyorum: İlki ağırlığını Çin yapımlarının oluşturduğu tarihi savaş, dövüş sanatları, mafya, suç odaklı çoğunluğu aksiyon temalı filmler. İkinci kategori, romantizmin ağır bastığı, içerisinde Cat III filmlerinin de yer aldığı dram janrına sahip filmler. (Bunlar çoğunluğu oluşturmaktadır.) Bu kategori içinde tıpkı ilk kategori gibi pek çok alt başlık vardır ve bunlar aslında Asya Sineması'nın yakın çekim fotografı sayılır: Saf aşk dramaları, şehir aşkı öyküleri (Soya soslu Issız Adam'lar), ağlamazsan darılırım temalı vasat filmler, garip ilişkili aşklar (öğretmen-öğrenci, kız kardeş-erkek kardeş, anne-oğul, baba-komşu baba, bahçıvan-uşak vs.), ben güzel film yaptım; ağlayıp-ağlamamak sana kalmış filmleri, melodramlar ve romantik-komediler. Üçüncü kategori ise hayranı olunan yönetmenlerin külliyatları. Başlıkta adını yazdığımız film olan Keulraesik, esasen üçüncü kategoriye girse de ikinci kategoriden romantik-komedi janrını da üzerine çeker. Yönetmen Jae-yong Kwak, Kore Sineması'nın Kurosawa'sı sayılan Kwon-taek Im'in peşinde geçen kamera arkası günlerden sonra 2001 yılında yazıp yönettiği Yeopgijeogin Geunyeo (My Sassy Girl) ile ofsaytta geçen günlerin ardından golü atmıştı. Hayranlarının dünyaya yayıldığı, Güney Kore'nin yeryüzünde en çok bilinen 2. filmi sıfatlı Yeopgijeogin Geunyeo'dan 2 yıl sonra bu kez sahneye Keulraesik çıktı. Yani İngilizce adıyla The Classic. Adından anlaşılan şey doğru, riya yok; bildiğiniz, defalarca izlediğiniz şekilde şekillenen klasik bir aşk hikayesi işte. Şimdi burada filmin sonunu söylesem spoiler hükmüne geçmez, bilseniz de -ki filmin yarım saati geçtiğinde pekala tahmin edilebilir- alacağınız zevk, vereceği tat pek değişmez. Nelerin farkı, nelerin ''klasik'' olmadığını ancak izleyip görebilirsiniz. Açılışında Johann Pachalbel'den Canon in D çalmazsa da olmaz; hatta bir de eskilerden bir meşhur parça daha olmalı. Hem de 60'lardan: Do Wah Diddy Diddy. Bunlar Jae-yong Kwak'ın melodram anlayışının olmazsa olmazları. My Sassy Girl'de Gianna Jun'u yıldız yapmıştı, bu kez sıra bir başkasındaydı: Ye-jin Son
Filmin değerine değer katan şahsiyet, o zamanlar henüz 20 yaşında olan Ye-jin Son. Geçen yıla kadar benim için tanrıça hükmündeydi, son oynadığı 2 film ile gözümdeki değerini yerle bir etti. Son filminde Koreli'ler futbol filmi yapmak istemişler, Ye-jin Son Barcelona taraftarı olmuş. Esas oğlan da Real tarafında. Hem rekabeti anlatmayı becerememişler, hem de Ye-jin son'un oyunculuğu yerlerde. Bu üstün şahsiyeti ısrarla melodramlar dışına çıkarmak isteyen yapımcı ve yönetmenleri kınıyorum. Keulraesik'te filmin 2 saatlik süresince 15 kez ağlayan bir karekterden bahsediyoruz. Bir yıl sonra A Moment to Remember'da kendi 10 kez ağlayan, dağ gibi adam Woo-sung Jung'u da 5 kez ağlatan, seyirciye de 1 paket selpak harcatan; bu haliyle sinema sahnesine çıkmış, tanrıça mertebesine yükselmiş bir bayanı sen gidip de yan kesici çetesinin başına koyarsan iç piyasada iş yaparsın da beni, bizi üzersin. Yazıktır. Keulraesik'te iç içe geçmiş iki hikaye var, ikisinde de Ye-jin Son başrolde. Sonu başından kestirilebilen hikayemiz önce güldürüyor, okul günlerinde bir gezinti yaptırıyor. (Klişe mi istiyorsunuz? Hemen hemen hepsinden var, zaten filmin adı Klasik.) Başlarda önemli görülenlerin sonradan önemsizleşmesiyle hikayedeki ilişkiler karmaşıklaşıyor ve sonu drama doğru kayıyor. (Bildiğin Türk filmi bu? Evet, öyle. Hatta Kore usulü Sezercik bile var, bir dahaki sefere o filmden de bahsederiz. ''Payam olsun şekey alıcam'' bile diyor.) Ama farklı bir şeyler var. Daha önce görmediğin, ilk başta anlamlandıramayacağın pek çok şey var. Bu farklardır zaten ayrılığı, farkları oluşturan; bazı filmler neden daha x'tir sorusunu cevaplayan. Başta Güney Kore olmak üzere Asya'da (Japonya halen kendi yolunu takip etmekte, hatta daha batıya kaymakta) 2000'lerin başlarında Cat III filmleri kadar bu tip melodramların da iş yapabildiğinin görülmesiyle sonraki yıllarda bu hikaye akışının da içine edenler oldu. Ağlatana kadar kasanlar, başına öylesine iki komik öge ekleyip filmin sonunda esas kızın kanser olmasıyla izleyiciyi de kanser etmeye çalışanlar oldu. Dram ögesi Asya'da romantizm temelli sinema filmlerinin imzasıdır da abartısı çekilmez olur. Kararındaysa bir daha bayağı melodramları izleyemez olursun. Bu kez kararında, zaten The Classic türünün en güzel örneklerinden biri olmasa buraya taşımazdık. Biri bu filmlerin meraklısıysa ya animecidir, ya zamanında Bruce Lee'nin peşinden gitmiştir, ya x bir yönetmene hasta olmuştur ya da melodramlar ile kurduğu bağ iyidir. Bu yazı ile son kısma vurgu yapıyoruz, yanımıza bu yolla yandaş eklemeye çalışıyoruz.Ben bir tek Oldboy'u izledim ya da Tsubasa, Slam Dunk vs. spor animelerini aşıp Cowboy Bebop kovalıyorum diyen varsa geçmişte yazdıklarımıza ek olarak bizden bir çıkış noktası daha. Bundan sonrası artık meraklısınadır. İyi melodram arayanlara; ailesiyle, sevgilisiyle, eşiyle izlemek için film arayanlara tavsiyedir. Filmin soundtrack albümünden iki parça saydık, en değerlisini sona bıraktık. Daha önce de blogda yayınlamıştık, albümün 7 numaralı parçası: Me To You, You To Me. Filmi izleyeli ne kadar oldu hatırlamıyorum ama bu parçayı ne zaman playlistte yakalarsam mutlu oluyorum. Şuursuzca tekrar tekrar dinlediğim günler de oldu ama zerre bıkma emaresi görünmedi. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Harika sözlere sahip, başında bir gitar solosu bulunan enfes bir düet.
Hazır postun konusu Uzakdoğu Sineması iken iki anektod daha verelim. Karşılaştırmalı posterlerde üzerinde Kore alfabesiyle yazılar olanı 2002 yapımı Yeonae Soseol isimli filmin afişi. Başrolde yine Ye-jin Son var. Esas oğlan ise on parmağında on marifet adam Tae Hyun-cha. Diğeri ise Sinan Çetin'in çekimi yıllar süren filmi Romantik'in afişi. 2007'de vizyona girmiş olmalı. Afişlerin benzerliği tesadüf müdür? Bilmem.Son not ise oldukça ilgi çekici olsa gerek. 2005 Güney Kore yapımı Mr. Socrates filminin soundtrack albümünde Tarkan Tevetoğlu ismi var. Filmin sonunda tamamı Han-gıl ile yazan cast'te bir tek Tarkan Tevetoğlu - Ölürüm Sana kısmı Latin alfabesiyle. Tesadüfi bir durum yok, para verip şarkının kullanım hakkını almışlar. Bir üst paragraftaki film Ye-jin son ve üç yıl evvel intihar eden Eun-ju Lee için izlenir; Mr. Socrates de finali için. Böylelikle postta adını geçirdiğimiz film sayısı 5'i buldu. Herkese iyi seyirler.
Noat Samisa
22.05.09
Tugay'ın Vedası
Lancashire'da mavi-beyaz forma altında dolu dolu geçen 8 sezon, Ada'da yazılan 9,5 yıllık bir kariyer. Blackburn Rovers forması altında bir kısmı kaptanlık pazu bandıyla oynanan 300'e yakın maç, tamamı Premier League'de geçen yıllar. Onu Blackburn'e taşıyan isim Galatasaray'dan eski hocası Greame Souness'ti, geçen zaman içerisinde Tugay kulüpte kalırken üç hoca eskitti. Brad Friedel'in ayrılmasıyla birlikte takımın en kıdemlisi oldu, halihazırda oynadığı 228 Premier League maçıyla 261 maç sayısıyla kulüp tarihinin en çok maça çıkan oyuncusu konumundaki Brad Friedel'ın ve bir önceki rekorun 235 maç ile sahibi, şimdilerde Tottenham'da Harry Redknapp'ın yardımcılığını yapan Tim Sherwood'un ardından kulüp tarihinin en fazla forma giyen 3. oyuncusu konumunda. 2006 Kasım ayında oynanan Blackburn-Man Utd lig maçında yine Tugay iyi bir performans göstermiştir. Maçtan sonra Sir Alex Ferguson ile eski öğrencisi, dönemin Blackburn menajeri Mark Hughes aralarında konuşurlar iken Sir'den Mark Hughes'a bir soru gelmiştir: Tugay 36 değil de 26 yaşında olsun ister miydin? Mark Hughes'ün cevabı en az soru kadar çarpıcıdır: Hayır, öyle olsaydı senin takımında oynardı; ben de değil. Ferguson da bu cevabı onaylamış, ülkemiz basınına ''Tugay 10 yaş genç olsaydı, takımıma alırdım.'' şeklinde yansımıştır.Son 2 maçtır 90 dakika sahada kalan 39 yaşındaki Tugay Kerimoğlu, pazar akşamı WBA karşısına son kez Blackburn Rovers formasıyla çıkacak. Kulübün, hatta İngiliz futbolunun Hall of Fame'ine giren adam, Blackburn şehrinin hayranı olduğu futbolcu... Ewood Park, pazar akşamı Tugay Kerimoğlu'nu uğurlamaya hazırlanıyor ve onu eşofmanıyla ya da takım elbisesiyle saha kenarında görmek istiyor.
Noat Samisa
22.05.09
Relegation Sunday #2
4 Kuzeyli'den hangisi düşecek? Şampiyonu belli ligde 2 önemli soru ile son hafta maçları oynanacak. İlki, kim düşer? İkincisi, kim 7. sırayı alır ve son Europa Cup biletini cebine koyar? Sky ''Kurtuluş Günü'' demiş, bizim tercihimiz ise düşeni seçmek yönünde. Hull City'nin menajeri Phil Brown ilk hamleyi yaptı, gündemde öne fırladı. Mustafa Denizli tarzı takımına perşembe günü izin verdi. Oyuncularına gezin, dolaşın, gevşeyin... dedi. Basın mensuplarına da bozuk atmış. Takım Christmas fikstüründeki maçta ilk yarıyı Man City önünde 4-0 yenik kapatınca man-management üstadı Sam Allardyce'ın Bolton'dan yardımcısı, şimdilerin Hull City menajeri Phil Brown, takımı deplasman tribünü önüne götümüştü. Takım ligde 3. sıraya bu tip hamleler ile yükselmişti ki 4-0'lık mağlubiyetten de aynı yolla ancak kurtulunabilirdi. Phil brown'ın son denemesi de bu, takıma fazladan kafa izni.Ada'da esas gündem Ferguson'un pazar akşamı Hull City önüne çıkaracağı kadro. Polemik Premier League patronu Scudamore'a kadar gitti. Ferguson medya mensuplarını terslemeye devam ederken CL finalini düşünerek Hull City önüne çıkacağı kadronun zayıf olma ihtimaline dair yapılan haberler gündemi işgal ediyor. Rooney, Ronaldo, Giggs, Ferdinand, VDS; belki Carrick, Vidic olmayacaklar. Hull City'nin başkanı Paul Duffen, rakipleri Man Utd'ın Hull City ile oynayacakları maça değil de CL finaline odaklanmış olmalarından mutlu olduğunu söylemiş. Elde var iki: Biri Phil Brown'ın elini soktuğu şapkadan tavşan çıkarması, diğeri de Man Utd'ın durumu. United'ın iki sezon evvelden sabıkası da var. Tıpkı bu sezon olduğu gibi yine şampiyonluğunu ilan ettikten sonra son hafta küme düşme tehlikesi yaşayan bir takımla karşılaşmış ve kaybetmişti. West Ham United, Carlos Tevez'in golüyle ligde kalmış; Tevez Manchester'a yol alırken West Ham kulübü de transfer usulsüzlüğü nedeniyle o sezon küme düşen Sheffield United'a £15 milyon tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Sheffield United, Man Utd'ın küme düşeni büyük oranda belirleyeceği pazar günkü Hull City maçından bir gün sonra yeniden EPL'e dönebilmek için play-off finaline çıkacak. Middlesbrough'nun tek şansı Hull City; Newcastle kendi maçını kazanabildiği takdirde iki takımdan birinin kazanaması Alan Shearer'a yetecek. Ian Dowie açıklamış, takım düşse de kalsa da pazartesi günü Newcastle United'dan ayrılıyorlarmış. Patron Mike Ashley'e de ''takım kümede kalsın, evrakları imzalayalım'' demişler. Haberlere göre eğer son hafta Newcastle kazanır ise büyük olasılıkla kulüp yabancı sermayeye geçiyor. Fikstürü en zor olan Sunderland, geçen hafta Stmaford Bridge'e veda eden Hiddink'in son maçında Villa Park'tan gelecek haberlere göre Stadium of Light'ta kazanmak zorunda olabilirler.
Noat Samisa
21.05.09
Lucescu - Srna

İki fotograf üzerinden birkaç basit değerlendirme yapmak istiyorum. Lucescu'nun Shakhtar'ını bu sezon 2. kez, 5 yıllık görevi sürecinde de en fazla 5. kez izleme fırsatı bulmuşumdur. Tabii her 6 ayda bir kez ülkemize konuk olup oynadıkları hazırlık maçlarını saymazsak. Srna için 3 yıl evvele, Lucescu için de 2 yıl evvele gidelim. Darijo Srna, 2006 Dünya Kupası'nın 4'lü savunma oynamayan birkaç takımından biri olan şimdilerin Portsmouth oyuncusu Niko Krancjar'ın babası Zlatko Krancjar'ın Hırvatistan'ında orta 5'linin sağında oynuyordu. Srna, gruplardaki 2. maç olan Japonya maçında kaçırdığı penaltıyla Brezilyalı grupta takımının gruptan çıkma şansını zora sokmuştu. Son maçta Guus Hiddink'in Avustralya'sını mağlup edemediler ve grubu 2 puanla 3. sırada tamamladılar. F Grubundan çıkan 2. takımın yolu da İtalya ile kesişecekti, gruptan çıkan 2. takımı Zico'nun Japonya'sı belirledi. Grosso'nun uzatmalarda kazandırdığı penaltı bugün bile tartışılabilir. Hiddink yine bir mucize gerçekleştiriyordu ki şampiyonun son dakika hamlesine takıldı. 2006 yazında penaltıyı kaçırıp, takımının yoluna bir bakıma taş koyan Srna; belki de takımını şampiyon İtalya'nın önüne çıkaramanın burukluğuyla geçirdi günlerini. Aradan 2 yıl geçti. Srna değişmiş, Hırvatistan değişmiş, şartlar değişmişti. Benim Hırvatistan ulusal takım yapılanmasına ve ülkenin futbolcu politikasına yönelik hayranlığım blogun geçmiş postlarında defalarca dillendirilmiştir. Srna bu takımın defansif yönü kuvvetli ofansif oyuncusuydu. Sol kenarda ise buçuk forvet Olic ve ileride Eduardo; onun sakatlığında Petric, ikinci alternatif Klasnic. Semih 120+'da topu ağlara gönderdi, penaltılarla kazandık. Darijo Srna bu maçtan sonra öyle içten ağlıyordu ki pek çok şeyi doğru olan bir takımın mistisizme mağlubiyetine isyan ediyor gibiydi.Bu akşamki oyunu yakın zamandan Mourinho'nun Chelsea'sinde bir dönem Essien'in yarattığı etki ile benzerdi. Oyun hep Srna üzerinden şekillendi. Srna topları oyuna soktu, Srna topu taşıdı, Srna önündeki İlsinho'yu oyuna soktu. Akşamın iyi adamlarından İlsinho'nun performansı, arkasındaki Srna'nın insanüstü oyunu nedeniyle sönük kaldı. Müthiş bir fizik güç, hırs, istek ve çaba. Harika oynadı. Ulusal takımda arkasındaki Corluka ile solu tıkıyorlardı, bizim maçta Arda'yı tamamen pasifize etmişlerdi. Corluka da sıradan bir sağ bek değil. Srna zaten sıradan bir oyuncu değil, belki 3 sezon evvel öyleydi. Lucescu'nun Shakhtar'ında ise hiçte sıradan bir bek değil. Karşısında oynayan Mesut da Srna'nın karşısında durmak bir yana tehdit dahi oluşturamayınca Srna maçın neredeyse tamamını rakip yarı sahada oynadı. O çıktıkça yetenekleri sınırlı stoper bek Rat yerinde kaldı, savunma tandemiyle birleşip 3lü gibi göründüler. Sol öndeki Willian da bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle hücum performansına yardımlaşmayı da ekleyince Diego'suz hücum silahları büyük ölçüde zayıflayan Werder hücumları Mesut'un üzerine kaldı. Maç uzamış olsa da skor 2-1'i yazsa da Shakhtar'ın çabuk, seri ve baskın oyunun gecenin açık ara galibi. Oyun 1-1 giderken her şey olabilirdi, Naldo'nun golü gibi bir başka duran top golüyle werder kupaya uzanabilirdi. Varsayımlar üzerinde durulmayacak kadar üstün bir oyunla kazandı Shakhtar Donetsk. Son 3 yılda çok büyük 3 üzüntü yaşayan Srna için bu kez mutlu sondu. Harika oynadığı final maçı sonunda kupa onun ellerinde havaya kalktı.
Srna için 3 büyük üzüntü dedik, son kalanı bu paragrafta yazacağız. 2007 UEFA Kupası Son 16 maçlarında son şampiyon Sevilla ile Shakhtar eşleşmişti. İlk maç 2-2 bitmiş, Sevilla saha avantajını kaybetmişti. Ukrayna'daki maçta 83. dakikada durum 2-1 Shakhtar lehineydi. Lucescu tura yakınken 90+4'te Sevilla kalecisi Palop çıktı sahneye, kornerde kafayı vurdu. 2-2 oldu, maç uzadı. Uzatmalarda Chevanton attı, Sevilla turladı. O gün Srna, şimdilerde OM'de top koşturan Brandao ile birlikte takımın cezalı iki oyuncusundan biriydi. Uzatmalarda rakip kaleciden gol yeme hüznünü tribüne yaşadı. Bundan 2 yıl evvel Sevilla ile oynanan 2. maçta Shakhtar'ın gollerini atan oyuncular Matuzalem ve Elano'ydu. Matuzalem kaçtı, gitti; Shakhtar ancak parasını kurtardı da Elano şimdilerde eski kulübüne £8 milyon kazandırırak Man City'de top oynuyor. Keza Brandao. Yerine gelenler İlsinho, Luiz Adriano, Willian; hatta bir de hayalkırıklığı Nery Castillo var. Kulüp para kazandı, satılanın yerine yenisi konarak bir Avrupa Kupası kazanıldı. Esasen şunu demek istiyorum, bundan 2 yıl evvel Lucescu'nun takımının durumu çok da farklı değildi. Beşiktaş'ta 1 yıl içinde çeyrek final oynayacak takımı kurdu, ertesi yıl takım CL'de gruplardan çıkamasa da Stamford Bridge'de, Lazio deplasmanında harika maçlar çıkardı. Daha evvelinde Galatasaray'da yaptıkları apayrı; daha da evvelinde Brescia, oradan Andrea Pirlo'ya kadar gider. Lucescu'yu sevmek ya da onu veya futbolunu sevmemek kategorizasyon basitliğinden öteye gitmez. İlla ki bir taraf olma veyahut ayrıcalık edinme derdinde iseniz sinekten yağ çıkararak ya da başarı portresine subjektif ve anlık değerlendirmeleri sokarak Lucescu'yu çeribaşı ilan edebilirsiniz, bence daha fazlası olmaz. Veteranlar ile iş yaptı, toplama takım ile iş yaptı, gençlerle iş yaptı; şimdi de kendi kurduğu takım ile 3. yılında verdiği kupa vaadini 5. yılda gerçekleştirdi. Tüm bunlardan ayrı olarak rakip olarak veya tatil için gelişleri hariç Lucescu bu ülkeye girmemelidir, bu da benim 2004 yılından kalma düşüncemdir ya da hezeyanımdır. Srna, bu akşamki performansıyla sağ bek arayan Man City'ye göz kırpmış olabilir.
Organizasyonla ilgili de birşeyler söylemek gerek ama gidip yerinde görmediğimizden ne oldu-ne bitti bilemiyoruz. Biz her ne kadar banttan izleyebilsek de kupa seramonisi olduça güzeldi. Keza maç öncesi atmosfer de öyle. Emeği geçenlere teşekkürler.
S Donetsk 2-1 W Bremen aet
UEFA CUP 2009
Shakhtar Donetsk
Noat SamisaUEFA CUP 2009
Shakhtar Donetsk
21.05.09
Relegation Sunday #1
Görsel Bill Turianski Spor Haritaları'ndan 08/09 Premier League Haritası'nın bir kısmını gösteriyor. EPL takımlarının İngiltere coğrafyasına dağılışını gösteren bu resimde görülen Kuzeydoğu takımları, küme düşen West Midlands ekibi WBA'in üzerindeki 4 sırayı aralarında paylaşıyorlar. Küme düşen WBA de dahil olmak üzere son 5 sırada yer alan takımların ortak özelliği, Londralı'lar ve Mersey River yakınlarındaki rakiplerinden farkları henüz yabancı sermaye girişine imkan bulamamış olmaları. Sunderland'de bir İralndalı kolonisi var, Newcastle'da yerli sermaye olsa da bir tek adam yapısı var. Middlesbrough ve Hull City ise halen ''eski usul'' yönetim modeliyle devam ediyorlar ve küme düşmemeye çabalıyorlar.Newcastle United, Sunderland, Middlesbrough, Hull City... Kuzey-güney doğrultusunda en kuzeydeki Newcastle ile bu dörtlü arasında en güneyde yer alan Hull arası 160 km; lig 16.sı Sunderland ile lig 19.su Middlesbrough arası 4 puan. Tüm maçlar pazar günü 18'de. Sezona 4 takımla başlayan Kuzeydoğu, son hafta 2 takımını aşağı yolluyor. Championship'ten terfi için son bilete aday iki takım da Kuzeyli. Burnley çıkarsa lige Lancashire Derby geliyor, rakip Blackburn. Play-off finali küme düşenlerin belirlendikten sonraki gün, pazartesi öğleden sonra Wembley'de.
Noat Samisa
20.05.09
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Arşiv
-
►
2011
(77)
-
►
Mayıs
(8)
- CL Finali'nden Geriye Kalan 5 Şey
- Fernandes Transferi Hakkında
- #1 - Skandalın Gölgesi Üzerinde
- Andre Villas ''Şüphesiz Special'' Boas ve Gölgenin...
- Belediye'nin Geçmişteki Büyük Rantı - Türkiye Kup...
- Premier League'de Sezon Finali: Manchester United ...
- El Clasico 4'lüsünden Öğrendiğim 4 Şey
- Büyük Dinozorlar Çağı: IFABaurus!
-
►
Mayıs
(8)
-
▼
2009
(501)
-
▼
Mayıs
(35)
- Toraman Attı, Şampiyonluk Geldi
- Pamukkale'de Çay Keyfi
- FA Cup 2009 Final
- Stephen Ireland
- Barcelona'dan Madrid'e
- Şampiyon Barcelona
- Son Bilet: Burnley
- Kuzeydoğu Düşerken
- Weir - Ferguson
- Patronum Beni Baştan Yarat
- Beşiktaş 2-1 Galatasaray
- Hakem Oldum
- Pascal Gibi Forvetin Olsun
- Haydi Gülümse Owen
- Relegation Sunday #3
- Keulraesik
- Tugay'ın Vedası
- Relegation Sunday #2
- Lucescu - Srna
- Relegation Sunday #1
- Garanti NBA Skills Challenge
- Londra'ya Ameliyat Olmaya
- Carragher vs Arbeloa
- Bobo'lu Günler Güzel Günler
- İzmir - Ankara
- Mr Duracell
- Newcastle 3-1 Middlesbrough
- Ankaraspor 1-4 Beşiktaş
- Premier League 08/09 #36
- Chelsea 1-1 Barcelona
- Neredesin Bentley?
- Barton - Tugay
- Arsenal 1-3 Man Utd
- Beşiktaş 1-2 Fenerbahçe
- Premier League 08/09 #35
-
▼
Mayıs
(35)
Blog
- Aceto Balsamico
- Ali Sami Yen
- Amerika Deplasmanı
- Anadolu'dan Futbol
- Artemio Franchi
- Banlieue
- Bizim Taraf
- Borges
- Cartalete
- Ceza Sahası
- Di Massimo Talento
- Ekşi Beşiktaş
- Flying Dutchman
- Gol Atan Kaleye
- Hakiki Tosun Blog
- Hayat Sensin
- Hayat Yuvarlaktır
- Klasik Futbol
- Lambuja
- No Pain No Gain
- Papa Bouba Diop
- Papazın Çayırı
- PCLion FC
- Pennearabiata
- Rakamla 10
- Salsa Basket
- Scugnizzi
- Stalker
- Tardini Büfe
- Total Futbol
- Ultras Movement
- Uludağ Beşiktaş
- Uzun Paslar
- Şairler Parkı
Yazarlar
Columnists
Columnists
- Alan Smith
- Andy Hunter
- Barry Glendenning
- Ben Lyttleton
- Daniel Taylor
- David Hills
- David Hytner
- David James
- David Pleat
- Dominic Fifield
- Fernando Duarte
- Henry Winter
- John Ashdown
- Leander Schaerlaeckens
- Marcela Mora y Araujo
- Matt Scott
- Paul Doyle
- Paul Fletcher
- Phil McNulty
- Robbo Robson
- Sean Ingle
- Shaka Hislop
- Steve Claridge
- Tim Vickery - BBC
- Tim Vickery - SI
Dizin
- Ada Futbolu (1046)
- Beşiktaş (339)
- Dünya'nın Futbolu (263)
- Türkiye'nin Futbolu (213)
- Ulusal Futbol (180)
- Asya Sineması (16)
- Futbolun Kutsalı (13)
- Anime (6)
- Ligue 1 (4)
- Teknik Futbol (4)
- Basketbol (2)
- Formula 1 (2)
- Harry Potter (2)
- Sinema (2)
- BİY United (1)
- FD (1)