Kurutuluş

Bir de Bobo giderse eğer böyle bir yazı yazar, böylesi hisler içerisinde olurum. Serdar Kurtuluş, Beşiktaş'ta geçirdiği 3 sezonun ardından takasta kullanılarak Gaziantepspor'a transfer oldu. Sağ blokta duran Jean Tigana fotosunu bana takımda hatırlatan iki adamdan biri, Tigana'nın emaneti Serdar Kurtuluş da artık Beşiktaş'ta değil. 06/07 sezonunun bir hatırası daha erkenden kayboldu. Elde bir tek Bobo var ve onun da gidişi çok uzak değil.Serdar Kurtuluş'u bugün iyi anmayanlar, Tigana'yı ve onun takımını da iyi anmazlar. Orta sahasında Serdar Kurtuluş-Koray ikilisinin olduğu, savunma hattında Baki Mercimek'in 40 maçı aşarak Runje'den sonra takımın en çok forma giyen oyuncusu olduğu, Serdar Kurtuluş'un da oynadığı 44 maç ile takımın en çok forma giyen 3. oyuncusu olduğu; iki kupa ve lig ikinciliği ile kapatılan sezonun hatırasına sahip çıkmazlar. Herkesin Beşiktaş'ı farklıdır, ne düşünülüyordur bilemem. Ama benim nazarımda o sezonu sahiplenenler hep bahsettiğim ''Daha Beşiktaşlı'lar''dan sayılırlar. Sefil ofsayit taktiği dediler çizgi savunmaya, 19'luk Serdar ile olmaz dediler; yeri geldi ''Bobo'yu solda oynattı eşoleşşek'' bile dediler. 21 yaşındaki Bobo'dan bahsediyorduk o zamanlar. ''Kazma'' denilen Baki Mercimek'ten bahsediyorduk. Sezon içinde 5 kez omuz çıkması sakatlığı yaşayan bir takım yine de derbiler kazandı, kupalar aldı. Ligi de hedefleri ölçüsünde Şampiyonlar Ligi vizesi ile bitirdi. Çok insanla yan yana olmaktan nefret ettim o günlerde, kimilerine lanet ettim. Patronu Ertunç Soğancıoğlu'nun maşası olan İsmal Er'in Tigana'nın veda toplantısında sorduğu sorudan iğrendim. Celal Kolot ve tanımadığım, arkadaşı Sinan Engin... demişti Tigana. Sonra da ''Sinan Engin bu kulüpte oldukça başarı gelmez'' de demişti. Yalan mı söylemiş? Başta Demirören, sonra diğerleri biraraya geldiler ve Tigana'yı bezdirdiler. Kendi hatırasına sahip çıkmak adına dahi fazlasını yapamadı Tigana.

Yancı-komisyoncu diye yaftalanan Bettoni'nin bulduğu adamdı Serdar Kurtuluş. 1987 doğumlu bir oyuncu olarak 06/07 sezonunda Beşiktaş'ın orta sahasının esas adamı oldu. O sezondan kupaları çıkarın, isterseniz hiçbir şey kalmamış sayın; yine de Serdar Kurtuluş'un izleyeni her maç daha da fazla şaşırtması akılda kalır. Onun gelişimini, her maç daha cesaretli oynuyor oluşunu izlemek çok keyifliydi. Altyapıdayken adını ezberletmiş adam değildi Serdar, hiçbir zaman gösterişli değildi. Kimse ondan büyük şeyler beklemedi, ama 06/07 sezonunda baştan sona doğru yakaladığı ivme ile Aurelio'nun taze Türk olduğu dönemde ülke futbolunun yegane gelişim gösteren orta saha adamıydı. Mehmet Topal'ın sahneyi devralışı bir yıl sonrasına rastlar, çünkü artık Beşiktaş'ın başında Ertuğrul Sağlam vardır.

Sağ bekti zaten Serdar, neden macera aranacaktı ki? Enayi miydik biz, bekledik bir yıl? Ertuğrul Sağlam'a göre biz enayiydik. Zaten onun Beşiktaş'ında orta saha genelde Cisse'ye, bazen de Allah'a emanetti. Geçen sezonun kupa finalinde Serdar Kurtuluş orta üçlünün sağında oynamış, asist yapmıştı. Keza ligin başındaki Super Kupa'da. Lig sonunda arkasında İbrahim Kaş yer almıştı. Toraman sağ bek olarak kullanılmaya başlanmıştı. Bu arayışlar da boşunaydı Sağlam'a göre. Beşiktaş'ın sağ beki vardı ve orta yapmalıydı! Hatırlıyorum, berabere biten bir maçta 60'ın üzerinde orta yapan Beşiktaş'ın kaleyi bulan şut sayısı 3'tü. Önce Quaresma, sonra Niang; harcadılar Serdar'ı. Son hamle zamanlaması yeterli olmayan ve geçen sezon boyunca ilk hamle adamı olan Kurtuluş, sağ bekte sefil olmuştu. İbrahim Kaş geçti oraya sezon içinde, Tigana'nın düşündüğü gerçekleşti. Ama arada Serdar kaybedildi. İki Serdar'ın bir arada yer aldığı sağ taraf, bu ikilinin birbirini körelttiği bir alan oldu. 19 yaşında 40 maçı aşan ve takımın merkezi olan adam, geçen 2 yılda o günlerinin üzerine hiçbir şey koyamadı. Her geçen gün geriye gitti. Ve kaçınılmaz son, Serdar Kurtuluş ile Beşiktaş'ın yolları ayrıldı.

Bugüne gelindiğinde Serdar'ı takasta kullananlara diyecek bir sözümüz yok. Vebal Ertuğrul Sağlam'ın ve Sağlam ile benzer düşünceye sahip olanların üzerindedir. 07/08 sezonu başında ''gelecek vaat eden'' değil, büyük gelişme gösteren iyi bir orta saha oyuncusu olan Serdar Kurtuluş, yaşı veya ''genç oyuncu fetişizmi''den alakasız, olgunlaşmak üzere olan bir orta saha oyuncusu olarak bir önceki sezon gösterdiği çaba hiçe sayılarak yok edilmiştir. Serdar'ın yolu açık olsun, umarım gereken cevabı sahada verir ve 06/07 sezonunun da üzerine koyarak ilerler. Ben de onu sahada her gördüğümde Jean Tigana'yı ve ''onun birkaç kendini bilmez destekçiye'' sahip takımını hatırlarım. Bobo da giderse eğer bu tasfiyenin adı ''Kurutuluş'' olacak. Nice emeklerle, sabırla sulanan fidanların kurutuluşu...

Nihat bugün Beşiktaş'ın bayrak adamı ise ve dönüşü bizleri sevinçten havalara uçuruyor ise bunu borçlu olduğumuz insanlar vardır. Önce Hürser Tekinoktay, sonra John Benjamin Toshack; son olarak da benzer işler yapan adam Jean Tigana. Peki ya Mustafa Denizli'yi nasıl anacağız?

Toshack ve Tigana

Noat Samisa

28.06.09

42 Kez 0-0

İlk iki fotograf, Premier League'de sezonun tüm fotografları üzerinden yapılan Barclays Fotograf Ödülleri'ne aday 20 fotograf arasında. Son fotograf ise bizim arşivimizden. Chelsea ile Everton, bu sezon toplamda 3 kez karşılaştı. Son karşılaşmaları olan FA Cup Finali henüz 1. dakikada golle başladı ve 2-1 Chelsea üstünlüğüyle sonuçlandı. Ligdeki iki karşılaşma ise 0-0 bitti. Bu üç kare de ligdeki maçlardan. Premier League'in oyun temeli savunmaya dayanan, oyun karekteristikleri benzeşen bu iki takımının 08/09 sezonunda oynadığı maçlardan gol sesi çıkmadı ama böyle fotograflar hafızalara kazındı. Geçtiğimiz sezon EPL'den en az 80 maç izlemişimdir, eğer bir değerlendirme yapacaksam bu iki 0-0'lık maçı ilk 5'e koyarım. Bu fotograflar yalnızca üç kare, halbuki 90 dakika boyunca bu kareleri aşacak sayısız şey gördük ve bu maçlardan tarifsiz zevkler aldık.

Şurada, ''Bu oyunun içinde hep bir zirve an vardır, aslında tüm 90 dakikaların içerisine gizlenmiş bu göçeri sırrın cazibesi içine çeker insanları. Ben buna inanırım. Bu sır genellikle gollere gizlenmiş olsa da 0-0 biten bir maç da pekala içerisine bu sırrı yerleştirmiştir, ama biraz daha seçkin arayıcısını bekler. Belki de 0-0'lar üzerinde yapılan ''sıkıcı'' değerlendirmeleri de biraz bu yüzdendir.'' demiştik. Bu iki maç da böylesi maçlardı. İçerisinde gol olmasa bile sayısız zirve an vardı. Keyif vericiydi, heyecan vericiydi; aynı zamanda ''işte Premier League bu!'' dedirtmişti. Bu bir tercih. Ben bu 0-0 zorlamalarından çok zevk alıyorum. Şu 3 fotograf ve benzeri sahneleri an be an yaşadıkça bu oyuna daha fazla bağlanıyorum. Birinin atmak üzere tüm enerjisini harcadığı, diğerinin ise yememek adına elinde ne varsa ortaya koyduğu; bu arada da akıl yoluyla ürettikleri sayesinde rakibinin bir boşluğunu bularak gol atmaya çalıştığı maçlara apayrı bir hayranlık duyuyorum. Konfederasyonlar Kupası yarı finalinde Amerika'nın İspanya'ya verdiği cevap ve son 20 dakikadaki oyunu bize böylesi bir heyecan yaşattı, en yakın örnek olarak bunu sayabilirim.

0-0 konusunu biraz daha eşeleyelim. Bu sezon Avrupa'nın 5 zirve ligindeki 0-0 biten maç sayıları:
  • Premier League - 42 maç
  • Ligue 1 - 38 maç
  • La Liga - 18 maç
  • Serie A - 17 maç
  • Bundesliga - 15 maç

Avrupa'da durum böyleyken geçtiğimiz sezon ligimizde 34 maç 0-0 bitti. Avrupa'nın 6. büyük futbol ekonomisi sayıldığımız düşünülürse 0-0 biten maç sayısında kendimizi klasman 3.sü sayabiliriz. Bir yanda her yönüyle mükemmel bir futbol karşılaşması saydığım Everton-Chelsea ve Chelsea-Everton maçları, öte yanda hayatım boyunca izlediğim en kötü futbol maçlarından biri olan Konyaspor-Beşiktaş maçı. Fark var. Ya da Beşiktaş'ın ikinci yarı gol için her şeyi denediği Bursaspor maçı ile Premier League'in en sıkıcı maçı sıfatını hakeden Wigan-Fulham maçı. Fark var. Bu açıdan 0-0 üzerine yapılan sıkıcı değerlendirmeleri ya da şu tabloya bakılarak liglerin karekteristik özellikleri hakkında yapılan değerlendirmeler 90 dakika içinde olan-biten inkar edilerek/yok sayılarak yapılırsa anlamsızdır. Heyecan yönüyle sezona damga vuran Bundesliga üzerine yapılan değerlendirmelerde bu veriler kullanılabilir, ama diğer ligler için veya herhangi bir maç için golsüzlük kötü bir şey olmayabilir.

Futbol gol, 0-0 öcü değildir; korkmayınız.

Noat Samisa

28.06.09

Tepebaşı'ndan Aşağı, Haliç'ten Biraz Yukarı

Yakınlarından Abbasağa gibi, Fulya gibi; bir yönüyle Tarlabaşı gibi, bir başka yönüyle Balat gibi; esasen kendine özgü pek çok vasfı bulunan bir yer Kasımpaşa. Adını anmak bir süredir ülkemizde turnusol kağıdı görevi görse de isteyen istediği şekilde kullanmak istese de Kasımpaşa hala aynı. Yalnızca dahil edildiği konular farklı; biraz da zaman içinde adının reytingi arttı. Sakinleri için uzunca bir süredir değişen bir şey yoktu, ta ki semtin takımı 2007 yazında 43 yıllık aranın sonunda zirve lige geri dönene kadar. Kasımpaşa'nın içinden geçen ve uzunca zamandır trafiğin tek yönlü aktığı iki caddenin arasında bir otopark vardır. Üzerinde Kasımpaşa Spor Kulübü'nün amblemi görülür, biraz ötesinde dernek vardır. Bahriye caddesinin sağında, iki sokak içeride ise Kasımpaşa Stadı bulunur. Taksim'den Unkapanı'na inerken sağda, TRT binasının karşısında iki tarafı kapalı bu stadyum görülür.Geçenlerde rast geldim, bir düşünür(!) Kasımpaşa Spor Kulübü'nün bütçesinin neredeyse ligimizin diğer İstanbul takımlarına denk olduğunu iddia ediyordu. Bu sıkıntılı durumu ben izah etmeye çalışayım. Şimdilerde söz konusu stadyumun dahil olduğu spor kompleksi, maç günleri ve idman saatleri hariç halka açık. Özellikle hafta sonları koşu yapmaya gelenlerin sayısı oldukça fazla. Spor salonu, kulübün Türk spor tarihine geçen güreşçileri Gazanfer Bilge, Mehmet Oktav ve Ahmet Kireççi gibilerini yetiştirme amacıyla amatör sporlara hizmet veriyor. İşletmesi belediyede olan yüzme havuzu ve fitness salonu da halka açık. Yani mevcut stadın modernizasyonu yoluyla yalnızca profesyonel bir açılım elde edilmedi. Öyle ya da böyle halk da bundan faydalanıyor. Bu veriler ışığında amatör spor tesisi fakiri İstanbul için olması gerekene yakın yerel yönetim yatırımlarından biri olarak görülebilir: Halk faydalanıyor ve amatör sporlar besleniyor. Bu iki amaç doğrultusunda her yapılana kayıtsız şartsız destek verilmelidir, diye düşünüyorum ve bu bağlamda Kasımpaşa Spor Kulübü üzerinden yapılan değerlendirmelerde sıklıkla esası teşkil eden ''Tayyip yeni stad yaptı'' eleştirisini ya da yanlışını çok da haklı ya da doğru bulmuyorum. Ortada içerisinde modernize edilmiş bir stadyumu da barındıran kapsamlı bir tesis var. Başta Kayseri'ye yapılan stad olmak üzere ülkemizde pek çok salt profesyonel amaçlı siyasi destekli tesis yatırımı varken Kasımpaşa'daki söz konusu tesisin tüm bunlarla aynı kefeye konulması bizce doğru amaca yönelik bir tespit değil. Lakin bilinmeyen, az bilinen ya da çokça çarpıtılan bir başka meseleye gelmek ve burada biraz durmak istiyorum. Esas sıkıntı burada. Kasımpaşa Spor Kulübü'nün işlettiği otopark yalnızca ''Taksim'e Yapılması Düşünülen Camii Arsası'' adıyla sıklıkla gündeme düşen Taksim Meydanı'ndaki işletme değil. (Ziraat Bankası'nın sahibi olduğu arsanın son akıbeti nedir, otopark gelirleri halen kulübe mi kanalize olmaktadır; kesin bir bilgim yok.) Zaman içerisinde gelirlerinden kulübün faydalandığı 3 adet otopark var. Biri Taksim Meydanı'ndaki söz konusu arsa üzerinde faaliyet gösteren otopark, ikincisi yukarıda bahsettiğimiz Bahriye Otoparkı ve üçüncüsü Kasımpaşa Spor Kompleksi'nin altındaki otopark. Bir ucu Şişhane'de olan büyük yer altı otoparkı ise Büyükşehir'in işletmesinde, bu da sıklıkla yanlış bilinenlerden biri. Adım adım gidersek, kulübe bu üç otoparkın devri 2003 yılında başladı ve iki yıl içinde tamamlandı. Kasımpaşa'nın art arda basamakları çıkarak, ''otopark devir-teslimi'' başlangıcından itibaren 4 yıl sonra TSL'ye yükselmesi hikayesi, gücünün bir kısmını bu mali destekten alır.

İstanbul'un orta yerinde amatör branşlara hizmet veren ve halka açık kaç tesis vardır ki? Stadyum şehrin ortasında pek bir harabe görünüyordu. Halk bu değişimden memnun ve stadın yeni görünümünden de İstanbul memnun. Bu bağlamda yapılanın kayırmacı tarafıyla birlikte halka yararını da ortaya koyup meseleyi bir bütün olarak ele almak gerekir. Ancak bunu ayrıştırıp bizi doğruya götürecek bir sonuç elde edebiliriz. Aslında şunu demek istiyoruz: Kasımpaşa Spor Kulübü üzerine yapılan eleştirilerin esas odak noktası stadyum veya spor kompleksi değil, bahsettiğimiz otoparklar olmalıdır. Buna ek olarak takımın 43 yıl sonra TSL'de yer aldığı 07/08 sezonunda Kasımpaşa Stadı yalnızca 3 kez ev sahibi takıma hizmet verebilmişti. 1. Lig'de suni çim zeminde mücadele eden takıma TSL'de bu şekilde devam edemeyeceği söylenmiş, zeminin değiştirilmesi istenmişti. Takım iç saha maçlarını Olimpiyat Stadı'nda oynadı, ancak semtine döndüğünde kümede kalabilmek adına umutları yeşerdi. Ertesi sezon -yani geçtiğimiz sezon başında- ise Ankara 19 Mayıs Stadı'nın zemininin suni çim olmasına karar verildi. Bahsettiğimiz ''tesis'' eleştirisinin esası teşkil etmemesi noktasında bir başka argüman da budur. Keza bu sezon için bir süredir (İstanbul takımları ile oynanacak maçlar Olimpiyat Stadı'nda olacak) söylentisi de kulaktan kulağa yayılmıştı. Dün kulüp açıklama yaptı, tüm maçlarında Kasımpaşa'da oynanacağı garanti edildi, bu açıklamanın sezonluk kart satışlarına olumlu yansıyacağı düşünüldü. 100 TL'den satışa çıkarılan kombine kartların kulübe getireceği gelir en fazla 300 bin TL'dir, bu da söz konusu otopark gelirlerinin yanında hiçbir şeydir. Yine bu veri de ''tesis'' eleştirisini afaki kılmaktadır, kulübün söz konusu modernizasyondan ekstra bir kazancı yoktur.

Baştaki soruya dönelim. Kasımpaşaspor'un bütçesi neredeyse diğer İstanbul takımlarının bütçesiyle eş midir? Son yerel seçimler döneminde akşamları yapılan teke tek söyleşilerden sızan verilen ışığında kulübün işletim hakkına sahip olduğu otoparklardan elde edilen gelir, bizim hesaplarımıza göre yıllık futbolcu maaşlarının belli bir bölümünü karşılayabilecek düzeydedir. Kasımpaşa'daki bir kahvehaneden elde edilen verilere göre ise kulübün borcu yoktur. Geçtiğimiz aylarda bir esnaftan alınan bilgiye göre ise otopark gelirleri sanıldığı kadar büyük değildir ve aslında stadyum altındaki otopark hariç kulübün gelirlerinin tamamını alabildiği otopark yoktur. Bu soruları tribünde sorduğunuz takdirde en az 10 farklı yanıt almanız olasıdır. Halihazırda bu konu üzerinde basında yeterli bilgi ve inceleme bulunmamakta. Meselenin yalnızca ''peşkeş'' boyutuyla ilgilenilmekte ve bu girdinin ülke futbolunda yarattığı haksız rekabet ortamına ilişkin sayısal verilerle desteklenen bir araştırma bulunmamakta. Semt halkına tanış olmayan biri olarak bu tip sorular yöneltiğinde ise kamuoyunda konunun direkt olarak ''Gavur İzmir'' muhabbetine kayması nedeniyle bariz bir çekingenlik var. Gelirlerin tam olarak ne boyutta olduğu ve bunun karşılaştırmalı analizler ile desteklenmesi ülke futbolundaki çarpıklığı net olarak ortaya koyacak olmasına karşın kimse maalesef buna yanaşmıyor. Bu konunun futbola bakan yönüyle değil de yalnızca siyasi tarafıyla ilgileniliyor. Biz ise sezon boyunca çabalayarak ancak bu kadarını elde edebiliyoruz. Medyada işin reyting getiren kısmıyla ilgilenilip, Kasımpaşa'nın play-off'larda iki İzmir takımını elemesine ''siyasi'' yaftasının yapıştırılması dışında pek bir harektelilik yok.

Tarafımız belli. Futbolu seviyoruz ve bu oyunun içinde bir şekilde yer almak istiyoruz. Bizi futbolun dışına çıkartacak, bu oyundan dışlayacak, haksız rekabet oluşturacak hiçbir şeyi temelde kabul etmiyoruz. Peki bahsettiğimiz tüm bu hikayeye dair ancak bu kadarını bilirek ne söyleyebiliriz? Ayrımları iyi yapmak ve taraf olduğumuz hususlarda gerçek doğruyu bulabilmek adına görünenin altını biraz eşelemek gerekiyor. Bank Asya 1. Lig'in ancak play-off'lar sürecinde ülke spor gündeminden rol çalması da bunda bir etken olsa da bizce haber almak konusunda muktedir olanların bizim önümüze en derli-toplu haliyle bu verileri koyabilmesi gerekir. Ancak bu şekilde durumun vehametinden haberdar olunur, ancak bu şekilde ülke futbolundaki rekabet eşitsizliğine dair ilk somut veriler elde edilebilir. Yoksa destek var/yok ekseninde yapılan pek çoğu siyasi olan değerlendirmeler sanıyoruz ki herhangi bir gelişmeye önayak olmaz, aksine rant kavgasını körükler. Bugün ligimizin mevcut statüsü, kanunlar ve tüzükler doğrultusunda önümüze çıkan önizlemeli tabloda play-off'lar yoluyla TSL'ye dahil olan otopark geliri sahibi Kasımpaşa, ''yıllardır zirve lige hasret olan İzmir takımlarının önündeki engeldir ve iktidarın 'Gavur İzmir' planına hizmet etmektedir'' denilebilir. Biz ise onun yerine ''futbolun büyük ölçüde sahada oynandığını, özellikle de play-off'ların şaibeye yer bırakmayacak düzeyde sahada oynandığını söylemek ve Kasımpaşa/rekabet eşitsizliği eleştirisini maça/maçlara, reyting getiren İzmir-İktidar zıtlığına değil de futbolumuzun tüm aktörlerine, meselenin özüne, otopark gelirinin yarattığı haksız rekabet ortamına yapmak gerekir'' diyoruz.

Aslında Kasımpaşa'nın yeni transferlerini değerlendirmek üzere yazmaya başlamıştık. Ama konu iki gün evvel bahsettiğimiz şu post ile ilişkili konulara kaydı. Baktık ki çok uzadı, ayırmaya karar verdik. Kasımpaşa-rekabet eşitsizliği-siyaset-İzmir takımları ekseninde yürüyen bu sevimsiz konunun Kasımpaşa tarafında kabataslak bir tablo çizmeye çalıştık, eminiz ki bizim zihnimizde havada kalan yerler yazıda da havada kalmıştır. Bunları iki gün evvel bahsettiğimiz seride argüman olarak kullanacak ve yeniden bu konuya döneceğiz. Umuyoruz o vakit boşluklar dolacaktır. Şimdi sırada saha içindeki Kasımpaşa var...

Noat Samisa

28.06.09

Psycho'nun Takımı

İngiliz futbolunun Psycho'su Stuart Pearce'ın saykodelik zamanlarına yetişemedim, ancak sonbaharını da aşıp kışına geldiğinde yaptıklarına tanık olabildim. Futbolculuk sonrası da yine kendine yakışır yanlarını gördüm, şurada yazılan hikayeye tanık olarak bu punkçı'nın gerçek bir Psycho olduğuna inandım. Stuart Pearce, Nottingham Forest efsanesi Brian Clough ile birlikte geçen güzel günlerin ardından iki yıldır İngiltere U-21 takımın başında. 2007 sonbaharında İngiltere ulusal takımının Euro 2008 dışında kalışı kesinleştiğinde de görevinin başındaydı. O günlerde medyada yer alan kurtuluş reçetelerinde onun da adı geçiyordu: Nitelikli yerli futbolcu çıkaramıyoruz, neden? Fabio Capello geldi, ''İngiltere'nin sorunu psikolojik'' dedi. Stuart Pearce'ı da ulusal takım yapılanması içine dahil etti. Ekibine aldı, ortak çalışma yolunda ikili el ele verdiler. Fabio Capello arka bahçeden umutluydu, Stuart Pearce'a güvendi. Pearce'ın takımı da bugün İsveç'te düzenlenen 2009 Avrupa U-21 Turnuvası'nda finale yükseldi. Futbolun mutfağında aslolan takım başarısı olmasa da bu takımın başarılı olması Capello için, İngiltere için çok değerli. Biz bu turnuvanın play-off'larında Belarus'a elenerek hakkımızı kaybettik, aynı Belarus ise Sırbistan'dan aldığı 1 puan ile turnuvayı tamamladı.
İngiltere ile İsveç arasında bugün oynanan fantastik yarı final maçını Türkiye'nin UEFA klasmanındaki gümüş hakemi olan Cüneyt Çakır yönetti. İlk yarının ortalarında çıkardığı sarı kart ile Gabriel Agbonlahor'u finalden men etti, o dakilarda skor 2-0 idi ve İngiltere adına tek üzücü şey buydu. Sonra 3'ü de buldu İngiliz'ler. İki duran top, son gol de kendi kalesine... Devreye 3-0 geride giren İsveç, ikinci devre golleri art arda buldu. 68, 75 ve 81. dakikalarda atılan 3 gol, maça eşitlik getirdi: 3-3. Uzatmalarda Fraizer Campbell oyundan atıldı ve penaltılara geçildi. İngiltere'de sadece James Milner kaçırdı, Beckham'a özendi. (bkz. Şükür Saraçoğlu Stadı-Beckham-Alpay-penaltı-üstten aut) 6. penaltılarda maç bitti. Stuart Pearce kariyerinde 3 kez finali ıskalamış biri; ama Psycho'nun Çocukları, kulaklarını tersten tutmuş olsalar da kendi içinde hikayesi olan bu ilginç maç sonunda finale yükselmeyi başardılar.
Bu maça çıkan ilk 11: Hart; Cranie, Richards, Onuoha, Gibbs; Muamba, Walcott, Cattermole, Noble, Milner; Agbonlahor

Bu kadroda 08/09 sezonunda takımında en az maça çıkan oyuncu sol bek Kieran Gibbs. Onun da en kritik maçlardan birinde, CL yarı finalinde Man Utd karşısına çıktığı düşünülürse bu kadronun maç tecrübesi daha net anlaşılabilir. Bu akşam sahaya çıkan oyuncuların hiçbiri, bu sezon kulüplerinin A takımında 20 maçtan az oynamadılar. İçlerinde CL yarı finali oynayan da, takımın merkezi olan da, muhteşem bir sezon geçiren de var. Takım oyuncularının oluşturduğu bu kolaj, Stuart Pearce önderliğinde çıkılan 2007 şampiyonasının devamı niteliğinde. Bu takımın bir alt jenerasyonu bu denli değerli değil. Ulusal takımı besleyecek olanlar bu isimler. Bu hazır oyuncular da gruplarda benzer bir sağlam ekibe sahip takım İspanya'yı mağlup ederek buraya geldiler. Olmuş futbolcular, artık pek çoğu birer yıldız. ''Genç futbolcu'' sıfatını da son kez bu turnuvada taşıyorlar. Şablonları ulusal takım ile uyumlu, üç orta saha oyuncusu ile oynuyorlar. Bir plan var ve Fabio Capello kendi alanında işleri yoluna koyarken peşinden gelenleri de bu yola dahil etmeye çalışıyor. Bu kadronun pek çok oyuncusu A takıma seçildiler, bundan sonra da seçilmeye devam edecekler; ve daha da değerlisi, 2012 Londra Olimpiyatları'nda ev sahibi ülkenin futbol takımını oluşturacaklar. 29 Haziran günü finalde rakipleri bir diğer ''olmuş oyuncular'' topluluğu olan Almanya: Mesut Özil, Marko Marin, Andreas Beck, Castro, Aogo, Neuer...

2009 U-21 Avrupa Şampiyonası
İsveç 3-3 İngiltere aet (4-5 pen)
Almanya 1-0 İtalya

Final
İngiltere - Almanya
Noat Samisa

26.06.09

Utaka ve Espinoza

Yıl 2001, sezon sonu. Mısır'ın İsmaily takımında oynanan bir Nijeryalı Hikmet Karaman yönetimindeki Kocaelispor'un idmanına katılıyor. O zamanlar henüz 19 yaşında. Kulübü 1 milyon dolar bonservis bedeli isteyince iş yatıyor. Bilmem hatırlar mısınız, geçen yıl oynanan Fenerbahçe-Arsenal maçından evvel Hikmet Karaman Star Tv'de konuktu. ''Arsene Wenger ile muhabbet ettik biraz'' gibi bir cümle kurdu. Kocaelispor 2001 yazında Avusturya'ya kampa gidiyor, hazırlık maçında rakip Arsenal. As kadrosuna yakın bir kadro ile maça çıkan Arsenal, Hikmet Karaman'ın takımı Kocaelispor'a 4-1 mağlup oluyor. Bir diğer deyişle Kocaelispor, İngiliz devi Arsenal'i 4-1'lik net bir skorla yeniyor. Arsenal'in Galatasaray'a kaybettiği UEFA Kupası'ndan yakın bir zaman sonra gerçekleşmesi yönüyle de ayrıca ilginçtir. Karaman-Wenger dostluğu, ikilinin tanışıklığı ve muhabbeti buradan gelir. Bu maçtan evvel kampa katılması direkten dönen Nijeryalı genç oyuncu ise şimdilerde Portsmouth'ta oynayan John Utaka'ydı. Şimdilerde adı Beşiktaş için geçiyor ve bu bizi tüm argümanları ortaya koyduğumuzda hiç memnun etmiyor.Bu kez 2006 yazı. WC 2006 oynanıyor ve Kayseri'den bir haber geliyor: Giovanny Espinoza ile anlaştık. O günler Ekvador takımı moda, benim de 2006 performanslarıyla sempatimi kazanmışlardır. Hurtado, De la Cruz, Reasco ve Espinoza'dan oluşan savunma dörtlüsü, gerek fizik, gerekse mental özellikleriyle turnuvanın gümüş madalyasının sahibidirler. O takımdan Castillo'nun yolu EPL'e düştü, Antonio Valencia burada bir yıldız oldu. Geçtiğimiz günlerde de Espinoza'nın yolu Premier League'e düştü. 2006 yazında Kayseri Erciyesspor denemişti, başaramamıştı. Sonradan neden bir daha düşünen olmadı bilmiyorum; ama benim zihnimde kalan 2006 performansı fazlasıyla iyiydi. Şimdilerde ulusal takımdan arkadaşı Christian Benitez ile birlikte Birmingham City'nin oyuncusu.

Noat Samisa

26.06.09

Lig Sonu Ligi

Önce futbolun mutfağına dahil edilen Akademi Ligi, dahil olunan Grassroots projesi; buna dahil edilen HİF etkinliği, alt kademelerden başlayarak değiştirilen lig statüleri ve son olarak Türkiye 1. Ligi, yani sponsorlu adıyla Bank Asya 1. Lig'de statü değişikliği yapıldı. Ben bunun bir sonraki adımının TSL'ye ilişkin benzer bir hamle olacağını düşünüyorum. Tahminimce, sezon içerisinde birleşme ihtimali sürekli konuşulan takımlara ilişkin mutlak bir karar verilmesi istenecek ve sezon sonunda bir statü değişikliği göreceğiz.Bunlardan akla ilk geleni ligimizin takım sayısını artırmak. Bu yolla fazladan 4 maç haftası, muhtemelen bunların 2'sini de hafta içi fikstüründe oynatmak gibi bir statü belirlenebilir. Bunun yerine benim önerim 3. bir şampiyona olacaktır. Ligimizin geçmişinde örnekleri var, adı pek çok kez değişmiş sezon öncesi turnuvalarımız var. Halihazırda bir de Super Kupa'mız var. Biz her ne kadar federasyon kupamıza sponsor adı yükleyerek muadili zirve futbol ülkelerinde (İngiltere ve İspanya) olduğundan farklı olarak bu kupanın tarihçesini bir nevi yok saymış olsak da yine bir sponsor adıyla oynatılacak bir 3. şampiyona hem gelir olarak lige katılacak 4 maç haftasının üzerine çıkabilir, hem de takım sayısının artırımı yoluyla elde edilecek ekstra şampiyona maçlarının artıracağı yükü azaltır. Ek olarak alt lig takımlarının sezonun ilk yarısı oynanacak olan bu şampiyonaya dahil olması hem alt liglerin ülke futbol gündeminde daha fazla yer teşkil etmesi, hem de alt lig kulüplerine gelir getirmesi açısından faydalı olabilir. Keza geniş kadrolu takımlarımızın da 3. şampiyonadan kadro kullanımı yönüyle elde edecekleri olacaktır. Hazır hem idari hem de yerel seçimlere zaman varken ''siyasi karar'' yorumlarını hiç almayacak bir zamanda bu tip statü hamlelerinin tam zamanıdır. Federasyonun zamanlamasını da bu yönüyle tam isabet buluyorum. Ülke futbolunun bu ve benzeri yeni bir heyecana ihtiyacı var. Futbolun mutfağına ilişkin kararlarda bu heyecanın varlığı gözlenebiliyor. Hal böyleyken neden ülke futbolunun zirvesi de yeni bir atılım yapmasın?

Tüm bu övgüye değer bulduğumuz atılımların yanında geçtiğimiz günlerde çıkan son karar, yani Bank Asya 1. Lig statü değişimine dair pek olumlu düşüncelerimiz yok. Hele bu statü değişiminin Kasımpaşa'nın son 3 sezonda 2 kez play-off'lar yoluyla TSL'ye terfisiyle ilişkilendirmeye ise hiçbir anlam veremiyorum. Karar alıcıların böyle bir düşüncesi olduğunu katiyetle reddediyorum, nitekim 6 maç üzerinden oynanacak yeni play-off statüsünün de hiçbir yönden garantisi yok. (Neye garanti verilecekse?) Akil düşünüldüğünde bunun bir değişim amacı taşıdığı, esas etkeninin de para olduğu açıkça görülüyor. Lakin fikrin kendisinde olmasa da uygulamasında ve bunun taraftara yansımasında çok ciddi sıkıntı olacağını düşünüyorum. Bank Asya 1. Ligi'ne varolan ilgi, play-off'lar döneminde tavan yapmakta. Oynanan maçlar ancak bu sayede haber bültenlerine konu olmakta, alt liglerin zirve takımları ancak bu sayede ulusal futbol gündeminden yer kapabilmekte. 3 maç olan play-off serisini ''lig usulü 6 maç'' olarak değiştirdiğinizde ligin basında kapladığı alanı ve süreyi belki artırıyorsunuz ama izleyen, takip eden için tarifsiz play-off zevkini de yok ediyorsunuz. Sezon boyu sonrası düşünülerek oynanan lig maçlarını izleyen taraftarlar, bir de lig sonu ligi adı altında sezon boyunca iki kez karşılaşan takımlarında tekrar maçını izleyecekler. Bunun SPL ve Asya Ligleri play-off'lar ile alakası yok. SPL'de ligin 3. aşamasında puanlar korunur, Asya Ligleri'nde ise knock-out sistem geçerlidir. Yani bizim eski, normal play-off sistemi. Softball ve Curling'de uygulandığını bildiğim kendi içinde döngülü bir farklı play-off sistemi var, lakin o da knock-out sistemiyle çalışıyor. Sezon bittiğinde sıfırdan bir lig başlatmak, iddia edildiği üzere knock-out sistemine göre bana ''daha az şaibe'' vaat etmiyor. Bu yıl normal sezonun son maç haftasında sayısız garipliğin yaşandığı Bank Asya 1. Lig'de sezon sonunda puanı sıfırlanacak olan play-off takımlarının son haftaları nasıl getireceği açıkça şüphelidir. Çok yakında yaşanmış bir örnek varken bu tip olayları körükleyecek bir sisteme geçilmesi ve adeta tüm sezonun emeğinin büyük bir kısmının çöpe atılmasını gerektiren bu statü bizce fazla uzun ömürlü olamayacaktır.

''Takip eden için tarifsiz play-off zevkini de yok ediyorsunuz''a geri dönelim. Yakın zamandan üç sezonda play-off serilerini yerinde takip etmiş biri olarak federasyonun bu organizasyonlara gösterdiği özverinin en hafif sıfat ile rezalet olduğunu söyleyebilirim. Bu sezonki tam bir faciaydı, rezalet bile hafif kalır. Binbir güçlükle Ankara'ya, İstanbul'a play-off için gelen taraftarların durumunu gören, yaşayan bilir; hem para, hem de zaman açısından öyle kolay işler değildir bunlar. Saatler süren yolları aşıp gelenlerinde de görebildiği jandarmadır, polis kordonudur; aynı gece gerisin geriye şehirden postalanmaktır. Yeni statüde maç sayısı arttı ve zaman en az 1 haftaya çıktı. 3 maç, 6 kez -muhtemel- şehirlerarası yolculuk demektir bu. Maçların play-off oynayan takımlardan herhangi birinin şehrine verilmediğini de düşünürsek en iyi ihtimalle 4. maç sonuna kadar her 4 takımın da taraftarlarından bu maçlara iştirak etmesi beklenecek. Türkiye genelinde 12 kez kafile yolculuğu demektir bu. 5. ve 6. maçlar final mi olur, formalite mi olur; onu da takımlar belirleyecek. Ya da bomboş tribünler önünde ''bol bahisli'' ama sıfır heyecanlı maçlar izleyeceğiz. Maç sayısının artışı İddaa'dan daha fazla gelir getirebilir, evet bu açıdan doğru bir hamle. Lakin bundan önceki yıllarda play-off'ları şölen haline getirmeyi, cezbetmeyi aklına dahi getirmeyen; adeta yok sayan karar alıcıların yeni statüde bu maçları takip edecek olan taraftarları düşündüğünü pek sanmıyorum. Bu açıdan oldukça dışakapalı, umursamazca, pek bi' ''mektepler olmasa Maarif'i ne güzel yönetirdim'' mantığına uygun.

Son olarak yeniden TSL ile ilgili birkaç önerimizi sıralayalım. Alt liglerdeki statü değişimleri ve bu değişim serisinin bir sonraki aşamasının TSL olması ihtimali, bize bir başka fikri daha düşündürüyor: Bağımsız zirve lig. En bilinen örneği İngiltere Premier League. Direkt alalım, aynen uygulayalım demiyorum; zaten pek çok sakıncayı da beraberinde getirecektir. Lakin değerlendirmekte fayda var. Futbol kurumlarının özerk vasfının geçen yıl bu dönemler çok tartışıldığını anımsamak gerek. Çift başlı bir lig yapısı oluşturarak belki alt liglere yönelim, esas projelerin alt liglerle esastan ilişkilendirilmesi sağlanabilir. Yaratılacak olan daha büyük pasta ile ligin pazarlaması daha kolay sağlanabilir. İşletmesinin sponsorca, özel sektöre bağlı olarak yürütülmesi dahi bizce imkan dahilindedir. Kulüplerin mutlak kurumsallaştırılması, mutlak vergi denetimi ve mutlak mali yapı kontrolü, bir süredir pek sesi duyulmayan ''UEFA Kriterleri'nin'' mutlak gereğidir. Ülkemizde varolan genel futbol algısının değişmesi, bizce büyük ölçüde kurumların yapacağı atılımlara, bu yazıya konu olan değişim ve benzeri değişikliklere bağlıdır. İlerleyen günlerde bu fikirleri biraz daha eşeleyeceğiz, bakalım altından bir şey çıkacak mı?

Noat Samisa

26.06.09

Kashima Antlers 2-2 FC Seoul aet (4-5 pen)

FC Seoul, tarihinde ilk kez katıldığı Asya Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finalde. Şenol Güneş ile çıkılan lig finali, çıkış yapan yeni oyuncular, ülke futbolunun gelişimine yapılan pek çok katkı ve son olarak uluslararası düzeyde başarı... Avrupa'da sezon bittiği günden itibaren bu maçı bekledik. Konfederasyon Kupası'nda gruplar düzeyindeki maçlar pek çok yönden beklentilerin altında kalınca, son maç günü sürprizi hariç pek fazla heyecan verici şey göremeyince iyiden iyiye bu maça odaklanmıştık. J-League'in son iki sezonki şampiyonu ve bu sezonun açık ara lideri Kashima Antlers ile K-League'in lideri, geçtiğimiz sezonun finalisti FC Seoul ACL Top 16'sında Japonya-Kashima'da karşılacaklardı. Tek maç üzerinden grup birincisinin sahasında yapılan eleme maçı, bir nevi bu sezon Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde gördüğümüz Man Utd-Inter erken finali gibiydi, hatta tek maç üzerinden oynanıyor olması hasebiyle Asya Kıtası'nın zirve takımlarının finali hükmündeydi. Asya'nın en iyi iki liginin en iyi 2 takımı bugün TSİ 13'te karşılaştı, 120 dakikayı aşan harika bir maç izledik.
Henüz maçın 3. dakikasında Kashima savunması ileri bir uzun top oynadı. FC Seoul savunması topa kafa vurdu ama bir başka FC Seoul oyuncusuna çarpan top Shinzo Koroki'nin önüne düştü. Japon milli forvet de bu ikramı geri çevirmedi, henüz maç başında takımını öne geçirdi. Skor üstünlüğüyle birlikte oyunun kontrolünü de eline alan Antlers, akışkan bir pas trafiği kurdu. FC Seoul ise oyunu kendi yarı alanında kabul ediyor, üç stoperle sahada yer aldığı bu günde kenarlardaki hızlı oyuncuları Lee Chung-Yong ve Lee Seung-yeoul'u kullanmak istiyordu. Geride üç stoper; sol bek Brezilyalı Adilson, sağ bek Fransız Hatchi. Orta sahada Ki Sung-Yueng ve Kim Han-Yoon; ileride de tek başına Dejan Damjanovic şeklinde diziliyorlardı. Antlers'ın pasları oyunun üçüncü bölgesine geçmiyor, ama top sürekli Japonlar'da kalıyordu. 15. dakika civarı Lee Chung-yong bir top taşıdı, FC Seoul böylelikle ilk kez rakip kaleye inme fırsatı buldu. bu dakikada sonra Lee Chung-yong tek kişilik bir gösteri sunmaya, Şenol Güneş'in oyun planı çalışmaya başladı. 22. dakikada orta sahada kazanılan topta Damjanovic duvar oldu, Lee Chung-yong topu sağ kenardan taşıdı. Pasını sol kenar oyuncusu Lee Seung-yeoul'a gönderdi. Tıpkı Kashima Antlers'ın golünde olduğu gibi topu uzaklaştırmaya çalışan bir savunma oyuncusu, topu takım arkadaşına çarptırdı. Atsuto Uchida'nın koluna çarpan top Lee Seung-yeoul'un önüne düştü ve skora eşitlik geldi: 1-1. Golün hemen ardından bu kez golün sahibi Lee Seung-yeoul soldan getirdi, Damjanovic'e nefis bir pas attı. Dejan dokundu, top direkten döndü. İlk yarım saat biterken Ki Sung-yueng'in kullandığı kornere takımın stoperi Park Yong-Ho kafayı vurdu, bu da direkten döndü. Golden sonra tüm kazandığı topları çabuk kullandı FC Seoul, kalabalık tuttuğu göbekte kazandığı toplarla hızlı çıktı. Bu noktada bir parantez açmak gerek.

FC Seoul'ün gerek K-League'de, gerekse ACL'deki Asyalı rakiplerinden en büyük farkı oyunun genelinde ortaya koyduğu hız, pas akışkanlığı. Bu maç özelinde rakibine göre yetenek ortalaması daha yüksek olan takım Kashima Antlers idi, çok iyi pas yaptılar ama yeterli efektifliğe ulaşamadılar. Benim izlediğim kaybedilen Gamba Osaka maçı da dahil olmak üzere K-League maçlarında da en bariz görünen farklılık, FC Seoul'ün oynadığı Avrupai futbol. Bu sayede takım ülkenin Avrupa'ya açılan kapısı oldu, Şenol Güneş Güney Koreli futbolcuların ümidi oldu.
Kashima Antlers tribünlerinde asılan ''Spirit of ZICO'' önemli. Hem futbolcu, hem de teknik direktör olarak toplam 3 yıl Kashima'da kaldı Zico. Onun sayesinde Japon futbolu dünyaya adını duyurdu, yabancı futbolcular ülke futboluna ilgi duydular. Benzer bir misyonu Şenol Güneş'in de üstlendiğinden, bizim de buna sahip çıkmamız gerektiğinden aylardır bahsediyoruz. Gün gelecek, benzer bir pankart Seul'de asılı kalacak. Guus Hiddink'e müze yapmış insanlardır Güney Koreli'ler, adını da Kwangju'daki stadyuma vermişlerdir. Başarı basamaklarını bir bir çıkan, bunun yanında da Avrupa'ya futbolcu gönderen Şenol Güneş adı da eminiz ki o topraklarda yıllarca yaşayacak. Başkaları baş tacı yaparken, biz bundan faydalanmayı dahi düşünmeyeceğiz; tesadüfler birbirini kovalayacak ve ancak 6 ay içinde değerini 5 ile çarpan Shin Young-rok'a bir Avrupa kulübü 5 milyon dolar teklif ettiğinde belki anımsayacağız. Belki, buna da şükür...

Yeniden maça dönelim. Tamamı 12 numaralı forma giyen yaklaşık 8 bin kişiden oluşa gürültücü kale arkasının önündeydi artık FC Seoul kalecisi. Kashima taraftarı stadı doldurmamıştı belki ama sağ taraftaki kale arkası susmak bilmiyordu. İkinci yarıya da hızlı başladı Japonya temsilcisi. Art arda kaznaılan iki kornerden ilkinde FC Seoul'ün genç kalecisi Kim Ho-jun başarılıydı ama ikincisinde yapacak fazla bir şeyi yoktu. Sahanın yıldızlarında Japon orta saha oyuncusu Takeshi Aoki çok iyi yükseldi, topu boş köşeye bıraktı. Bu dakikadan sonra yine yüklendi Kashima, ta ki 10 kişi kalana kadar. Mitsuo Ogasawara ikinci sarı kartını gördü, Antlers 10 kişi kaldı. Bu dakikadan sonra üç stoperden birini orta sahaya gönderdi Şenol Güneş. Kim Jin-kyu, orta sahada oyuna sonradan giren Ko Myong-jin'in partneri oldu, Ki Sung-yueng daha önde pozisyon aldı. 77'de kazanılan serbest vuruşta topun başına geçti Ki Sung-yueng, muhteşem bir gol attı. En kritik anda topa mükemmel vurdu, günü kurtardı. Devamında karşılık pozisyonlar oldu, iki takım da yoruldu. Uzatmaların son dakikasında Kashima Antlers'ın bir topu direkten döndü, bir sonrasında FC Seoul'ün stoperi Park Yong-Ho'nun rakip ceza sahasında vurduğu rövaşata 90'a gidiyorken rakip savunmanın kafasına çarptı.
Bu maçtaki oyunlarıyla Ki Sung-yueng ve Lee Chung-yong bizi teyit etmeye devam ettiler. Henüz 20 yaşında olan bu iki oyuncu, mevkiilerinde ülkelerinin en iyisi ve iddia ediyoruz ki Avrupa'nın her liginde oynayabilecek yeterlilikteler. Paslar, şutlar, asistler, goller... böylesi bir maçta da tüm becerilerini sergilediler. Karşı tarafta Atsuto Uchida, karşısında fiziken çok güçlü Adilson'u bulunca hızını kullanamadı ama yine de iyi bir maç çıkardı. O da 20 yaşında. Bugün sahanın bize göre en iyisi Takeshi Aoki, 26 yaşında komple bir orta saha oyuncusu.

Penaltılarda ilk atışları iki takım da kaçırdı. FC Seoul 2. atışlarda öne geçti ama Antlers kalecisi 4. penaltılarda durumu eşitledi. 5 penaltı berabere sonuçlandı, 6. penaltılarda da eşitlik bozulmadı. 7. penaltılarda topun başın Atsuto Uchida geçti, her zaman olduğu gibi takımın yıldızı sonucu belirledi. Üstten dışarı attı topu. FC Seoul'de Park Yong-ho penaltıyı gole çevirdi ve FC Seoul tarihinde ilk kez katıldığı ACL'de şampiyonluğun en güçlü adaylarından birini eleyerek çeyrek finale yükseldi. Tebrikler Şenol Güneş, tebrikler Yasin Özdenak...
ACL Top 16 maçlarının Batı Asya bölümü geçen ay oynanmıştı. Katar temsilcisi Umm-Salal ile Suudi Arabistan temsilcisi Al-İttihad Ortadoğu'dan; Özbekistan temsilcileri Bunyodkor ve Pakhtakor Tashkent de Orta Asya'dan turlayan takımlar olmuşlardı. Tek maç üzerinden oynanan Top 16'da Uzakdoğu'nun finalistleri bugün belli oldu. FC Seoul'e ek olarak bir diğer Güney Kore temsilcisi Pohang Steelers ve Japonya'dan Nagoya Grampus ile Kawasaki Frontale turladılar. Son şampiyon Gamba Osaka elendi, J-League'in son şampiyonu ve liderinin de elenmesiyle şampiyonanın favorisi kalmadı. Bundan sonrası çift maçlı eleminasyon sistemiyle oynanacak ve artık Batı Asya-Doğu Asya farkı da ortadan kalkıyor. Geçtiğimiz haftasonu K-League liderliğini de ele geçiren FC Seoul, katıldığı her kulvarda yolluna devam ediyor. Üç hafta kadar önce yazdığımız bu konuyla ilişkili yazıyı da tekrar anımsamakta fayda var. O günden sonra Kuzey Kore, önümüzdeki yaz Güney Afrika'da olmayı garantiledi. Şenol Güneş'e dair bahsettiklerimiz halen geçerli, yeni hocası Hugo Broos ile Trabzonspor'a esenlikler, uzun süreli çalışma dilerim.

ACL 2009 Top 16
Kashima Antlers 2-2 FC Seoul aet (4-5 pen)
Noat Samisa

24.06.09

25'te 8 Kuralı ile Glen Johnson

Sezonun altın karmasının sağ beki Glen Johnson, son anda bir problem olmaz ise £17.5 milyon karşılığında Liverpool'a transfer oldu. Transferin kabataslak bir fotografını çekersek, 3 yıl önce Chelsea'nin sağ beki iken Portsmouth'a kiralanan Johnson'ın zaman içerisinde oynadığı yaptığı çıkış ile değerini üçe katladığı görülebilir. 2003 yazında West Ham'a ödenen £6 milyon, Abramovich'in ilk yaz transfer döneminde ''bakın gençlere de yatırım yapıyoruz'' mesajı taşıyordu. O güne kadar henüz ulusal düzeye çıkamamış olan Johnson, Chelsea'ye kaydadeğer bir etiket ile gelmedi. Premier League sahnesine çıkışı o dönem West Ham United'da kiralık oynayan, Beşiktaş'ın geçtiğimiz sezonu duble ile kapatmasında büyük payı olan Edouard Cisse'nin yerine dahil olmasıyla 2003 yılı başında gerçekleşiyordu. Ranieri'nin Chelsea'sine dahil olan Johnson, sağ bekte birinci tercih olan Geremi'nin ardına yerleşti. Jose Mourinho'nun Chelsea'ye gelişiyle birlikte yanında getirdiği Paulo Ferreria'ın da rotasyona dahil olmasıyla rotasyonda bir sıra daha geriledi. Zaman zaman gösterdiği iyi performans ile U-21 takımına çağrıldı. Ertesi sezon Glen Johnson için kayıp bir sezondu, fazla forma şansı bulamadı ve sezon sonunda Portsmouth'a kiralandı. Kiralık geçen sezonun ardından Pompey'in Johnson'ın bonservisini alma yönünde teklifi vardı ama Mourinho bu konuda henüz çekimserdi.Glen Johnson'ın Portsmouth'taki 1 sezonluk macerası sonrası Chelsea formasına döndüğü dönem, Chelsea'nin halen Shevchenko-Ballack transfer kapışmasıyla sallandığı dönemdir. Ferreria ve Geremi'nin sakatlıklarıyla başlayan sezonda yokluk nedeniyle Juliano Belletti takıma katılmıştı. 2007 yılı Community Shield'de adam yokluğundan Glen Johnson ilk 11'de maça başlar, lakin oldukça kötü bir performans gösterir. Bugünlerde yaptığı bindirmeler, ortalar, şutlar bir kenara; yaptığı basit top kayıpları henüz maç başından beni ekran başında bezdirmişti. Blog arşivinde de Johnson'ın bonservisiyle satışı sonrası bu maçtaki performansına atfen ''her üç taraf için de faydalı'' yorumu mevcuttur. Johnson bu maçtaki kötü performansın ardından ligde de iki maç üst üste Chelsea formasını giyer. Lakin olmamaktadır, Johnson sakatlıklar sayesinde elde ettiği şansı değerlendiremez. Ay sonunda £4 milyon karşılığında artık resmen Portsmouth oyuncusudur. 2 aydır sürekli transfer isteyen Mourinho, sağ beke ancak Belletti takviyesi yapabilmiştir. Ama Mourinho takımına, takım içinden bir sağ bek takviyesi yapmıştı: Michael Essien. Bu sayede o gün Johnson'a yol verildi ve bugün aynı oyuncuya son 2 yılda gösterdikleri hatrına Chelsea de Liverpool ile benzer bir alaka gösterdi. Johnson, eğer Mourinho şapkasından Essien sürprizini çıkarmasa halen Chelsea kadrosunda en iyi ihtimalle sağ bekin 2. opsiyonu olarak duruyordu. Portsmouth'ta geçirdiği günlerde Harry Redknapp önderliğinde büyük aşama kaydetti. Ulusal takımın devamlı oyuncusu oldu, fiziki kalitesini de yeteneklerini de geliştirdi.

West Ham'da yaptığı çıkış çok dikkat çekici olmamıştı, keza Chelsea günleri de. Gösterişsizdi. Londra'da iken bugünlerinin çok çok gerisinde bir oyuncu olarak zayıf bir futbolcu izlenimi oluşturuyordu. 2 yıl içinde gelinen nokta pek çok açıdan önemli. Lakin yine de biraz olsun ''ekstra'' var bu transferde. Ödenecek olan £18 milyonda Glen Johnson'ın performansından ya da Liverpool'un ihtiyacından fazlası var. Geçtiğimiz sezondan itibaren 3+3'ten 4+4'e çıkarılan ''Takımların Şampiyonlar Ligi kadrosunda bulunan 25 oyuncudan en az 4 tanesi altyapı çıkışlı, diğer en az 4 tanesi de kulübün mensubu olduğu ülkenin bir başka altyapısı çıkışlı olmalıdır'' kuralı, Rafael Benitez'in transfer tercihinde ve Portsmouth'un bu transferden kazandığı parada etkili olmuştur. Geçtiğimiz sezon bu kural nedeniyle Sami Hyypia kadroya dahil edilememişti. Sanıyorum Fenerbahçe de aynı nedenden Deniz Barış'ı liste dışı bırakmak zorunda kalmıştı. Bu sezon için Gerrard ve Carragher'ın yanına bir de Glen Johnson'ı ekledi Benitez. Liverpool altyapısı çıkışlı 2 oyuncu ve bir başka Britanya altyapısı çıkışlı 3 oyuncu bulunmak zorunda. Geçtiğimiz sezon Keane bu duruma katkı yapıyordu, keza bir evvelki sezon da Peter Crouch. Bir sakatlık olduğunda mevkiisine göre yokluk çekebiliyorsunuz, Liverpool bunu geçtiğimiz sezon boyunca sağ bekte yaşadı. Yerli oyuncuların piyasasının yüksekliği, buna ek olarak Johnson'ın sezon performansı ve Liverpool'un bir yerli oyuncuyu kadroya katma ihtiyacının olması; bana göre Glen Johnson'ın transfer bedeline £5-6 milyon fazladan koymuştur. Gareth Barry'nin £12 milyona transfer yaptığı bir ortamda 1984 doğumlu Glen Johnson'a ödenen bedel pek akılcı görünmemekte. Hem de Liverpool'da kazan kaynıyorken, orta vadeli borçların tolerasyonu için kredi kovalanıyorken. Patronlar Amerika'da hisse sattılar, Rick Parry'nin yerine yenisi konuldu; ileriki günler daha ilginç gelişmelere sahne olabilir. Futbolcu satışı bekleniyor, muhtemel bir Xabi Alonso kaybı kapatılamaz bir gedik açabilir vs.
Liverpool sağ bekinde muhteşem bir sezon geçiren Alvaro Arbeloa, bu transferi birincil gereklilik dışına çıkarmaktaydı. 4-4'lük Arsenal maçında Liverpool'un topa en çok sahip olan oyuncuydu, bir sağ bek olarak böylesi bir zirve maçta gösterdiği performans efsaneviydi. Dirk Kuyt'ın arkasında oynuyor olması onun dönüşümünü hızlandırdı ve Rafael Benitez futbola yeni versiyon bir oyuncu daha sundu. Geçen sezonki Liverpool'a dair yapılan ''bildik Benitez Liverpool'u'' yorumları doğru değildi, buna çokça değindik. Muhtemel Johnson-Arbeloa değişimi de kağıt üzerinde bu bağlamda bir atılım değil. Guardian sağolsun chalkboard'ı çıkardı, istatistiği olmayan rol oyuncularının değeri bu sayede daha net anlaşılmaya başlandı. Arbeloa da böyle bir oyuncu. Şimdilerde Real Madrid'e dönüşü gündemde lakin Hyypia'dan boşalan yeri dolduracak isim olarak takımda tutulması da doğru bir hamle olur. Hatta sezon içerisinde sağ bekte formayı alabilme ihtimalinin dahi olduğunu düşünüyorum. Özellikle de CL maçlarında. Yeniden 4+4 CL kuralına dönersek, bizce Liverpool'un ihtiyacı olan ve bu kurala uyan ekleme Ashley Young ya da Gabriel Agbonlahor olabilirdi. Ön alanın kenarları için, dikine gidebilen hızlı hücumculara ihtiyaç var. Daha doğrusu takımdaki en bariz eksiklik burada. Eldeki kısıtlı bütçeyi de savunma için kullanmak, hele de Arbeloa'nın yer aldığı sağ bek için kullanmak bugünden pek doğru görünmüyor. Eğer başka hamleler gelmez ise Liverpool'un kaderi yine Steven Gerrard ve Fernando Torres'in EPL fikstürü dahilinde 35 maçı aşıp aşamamalarına bağlı olacak gibi görünüyor. İlerleyen günlerde ''5 yıldır Benitez'' portresi ile yeniden Liverpool'a döneceğiz.

Portsmouth'un iki transfer döneminde yaklaşık £40 milyon gelir etmesinde fırsat kullanımının payı çok büyük. Defoe, Diarra ve son olarak Johnson. Tottenham'ın transfer macerasının bir meyvesi olan Defoe transferi, Redknapp'ın ekonomk yönden eski kulübüne bir hediyesi gibiydi. Keza Diarra da, Barcelona'nın ardından kalan Real Madrid'in devamlılık göstermeyeceğini bile bile yaptığı bir başka Portsmouth adına başarılı hamleydi. Johnson'ı da yukarıda anlattık. Kulübü satışa çıkaran, hatta alıcı bulan Gaydamak'lara bir nevi piyango vurdu. Satış meselesindeki belirsizlik sürdüğünden henüz menajer tercihini de yapmadılar. Sezonu Paul Hart ile tamamlamışlardı, görünen o ki yeni sezon idmanlarına da Paul Hart ile başlayacaklar.

Noat Samisa

24.06.09

J.R. Sakuragi - Tensai Hanamichi

Bilenler hemen başlıktaki iki ismi birleştirdiler ve yüzlerinde bir gülümseme oluştu. Evet, onlar bundan yıllar evvel öğle vakti Show Tv'de ''Basket'' isminde bir ''çizgi film'' izlediler. Sonradan adının ''anime'' olduğunu öğrendiler, koca ağızlı-büyük gözlü'ler ile diğerlerini ayırt ettiler. Show Tv seriyi bitirdi mi, tüm bölümleri eksiksiz izleyebilen oldu mu? Bilemiyorum. Televizyondan izlediklerim arasında saati en kötü serilerden biriydi o günkü adıyla Basket. ''Ne öğlenci okuyan izlesin, ne sabahçı; tam gün okuyanın zaten canı cehenneme'' mantığıyla tam da öğle saatine konulmuştu. Öylesine bir tutkuydu, geçti gitti... Adını bile unuttuk sonradan. Sonra bir gün haberdar olduk; yahu bu ''çizgi film'' aslında öylesine değilmiş, dedik. Öyle bir şeymiş ki bu, zamanında Japonya'da yer yerinden oynamış. Hatta bugün bile bir şeyler bu seri sayesinde değişebilmiş...

SLAM DUNK

Bahsettiğimiz bir manga/anime serisi, buradan sonra biraz bilmeyenler için yazıyoruz. Sonra yine bilenler için'e döneceğiz. Slam Dunk isimli manga serisi, 1990 yılından itibaren 6 yıl boyunca Weekly Shonen Jump isimli manga dergisinde yayınlandı. ( Zamanın en çok tutulan mangalarından Naruto, Bleach ve One Piece de aynı yayın organında piyasaya çıkmıştır.) Michael Jordan önderliğindeki Chicago Bulls'un NBA'i kasıp kavurduğu bu dönem, tüm dünyada olduğu gibi Japonya'da da basketbola olan ilgiyi artırmıştır. Bu sayede ilgi çeken manga serisi, zaman içerisinde kazandığı popülarite ile zamanın en çok satan manga serilerinden biri olmayı başarmış ve 1993 yılında animesinin yapılmasına karar verilmiştir. Manganın bitirilen bölümleri üzerinden yapılan 101 bölümlük anime serisi 6 ay yayında kalmış, devam eden manga serisine rağmen finali yapılarak sonlandırılmıştır. Sonradan devamı yönünde pek çok çaba olsa da filmleri, oyunları vs.si ile devam edebilmiştir. Bunlar da ancak anime serisinin ara ögeleri olabilmişler, anime serisinin 101. bölümü sonrasını canlandıramamışlardır.

Bundan evvel üstünkörü bir Death Note yazmıştık blogda, bu seriye ''yıl 2006 olduğunda animeye yeni başlayacaklar için en doğru tercih'' etiketini yapıştırmıştık. Sonradan baktık ki aslında burayı bir futbol blogu yerine ''Asya Sineması ve Anime Blogu'na'' çevirsek daha fazla ilgi olacak (tabii yapmadık öyle bir şey henüz); her hafta alınan ''tavsiye'' maillerinden gına gelince bir de ''seinen'' türünde çığır açtığını iddia ettiğimiz Elfen Lied'i yazdık. ''Hellsing aslında çığır açmıştır'' dediler, yok bir başkası dediler; yeri geldi kavga ettik. Bu kez bir başka etiket yapıştırıyoruz: ''En iyi spor janrına sahip shonen anime serisi'' diyoruz: Slam Dunk. İtiraz gelecektir Tsubasa'cılardan: ''Popüler'' desek doğru ama kriter farklı. Hikayemiz ''Hanamichi Sakuragi isimli bir lise öğrencisinin basketbol serüveni'' olarak bir cümleye sıkıştırılsa da asla bu denli basit değildir. Shohoku Lisesi basketbol takımının ulusal şampiyonaya katılma çabasını anlatan seride bolca kahkaha, bolca hayalkırıklığı ve bazısı 10 bölüm süren heyecan dolu basketbol karşılaşmaları bulacaksınız. Bunun yanı sıra temel basketbol setlerini, savunma stratejilerini ve basketbol kurallarını -bilmiyorsanız- öğreneceksiniz. Muhtemelen 50. bölüm civarında ''pota bulun bana, şuursuzca basketbol oynayacağım'' diyecekseniz.

Geçtiğimiz yıl manga serisine yönelik bir de live-action girişimi oldu. Çinli yapımcılar Slam Dunk'ı ''Kung Fu Dunk'' adıyla sinemaya taşıdılar. Ortaya çıkan film vakit kaybı, mümkünse Çinli'ler bir daha live-action yapmasınlar. Filmin manga serisi ile alakası olmamakla birlikte kendi çapında, yani dövüş sanatları-absürd komedi bileşimi bir film olmasıyla da tutunacak bir dalı yok. Her şeyiyle boş, zayıf, arızalı bir film olmuş. Sakuragi ile özdeşleştirilen karekteri yaratan, sanıyorum ki bizim tensai baskettoman Sakuragi'yi hiç anlayamamıştır.

Buraya kadar yazdıklarımızdan herhangi bir özel ismin hiçbir şey çağrıştırmadıklarına tavsiyemiz, eğer anime merakları varsa 101 bölümlük bu enfes seriyi edinip izlemeleridir, devamını da mangasından getirmeleridir. Memnun kalmazlar ise TBL final serisinde Kaya Peker'e dalan kırmızılı-göbekli dayı muamelesi yapsınlar bana, kabulümdür. Buradan sonrası zamanında tvde bu seriye rastlayanlar veya bir şekilde bu isimlere aşina olanlar için devam ediyor.

İnternette dolaşan bir gazete küpürüne göre güya bizim ana karekterimiz Hanamichi Sakuragi zamanında yaşamış bir basketbolcuymuş, hınzır bir tipmiş ve günü gelince ölmüş. Şunu biliyorum ki o gazete küpürü külliyen yalandır. Onun yerine hikayemizin geçtiği Kanagawa bölgesinden Yokohama'ya bağlı 19. yüzyılın sonunda açılmış bir tren istasyonunun adından bahsedebiliriz: Sakuragicho İstasyonu. Sanki bu daha akla yatkın, değil mi? Yani söylemeye çalıştığımız şudur ki Hanamichi Sakuragi karekterinin geçmişi yoktur. Tam aksine geleceği vardır. Nasıl mı? Buradan sonrası tamamen gerçektir.

Şöyle ki: Milton JR Henderson, 1998 yılında Vancouver Grizzlies tarafından 2. tur 27. sırada draft edilmiştir. Bir süre NBA'de takıldıktan sonra aradığını bulamamış olacak ki ülke dışına çıkmaya karar verir ve soluğu Japonya'da alır. 2001 yılında geldiği Japonya'da yerel ligin en önemli oyuncularından biri olur. 2006 yazında Japonya'da düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası'nda 20. olan Japonlar, bir yıl sonra ülke basketboluna Amerika'dan bir katkı yapmaya karar vermişlerdir. Yıl 2007 olduğunda Henderson bir karar verir. Japonya vatandaşı olarak Japon ulusal basketbol takımında yer alacaktır. 2007 yılı Temmuz'unda vatandaşlığa kabul edilir ve bu doğrultuda kendine bir isim seçer: JR Sakuragi. Tesadüf müdür? Tarihinde basketbol adına Asya dışı uluslarası hiçbir başarı elde edememiş Japonya'nın basketbolda yerel idolü kim olabilirdi ki? Üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen halen gelmiş geçmiş en iyi anime serilerinden biri, bize göre en iyi spor janrına sahip seri; bir ülkenin basketbol idolünü yaratabilmiştir. Yeni adıyla JR Sakuragi, şu sıralar Aishin Sea Horses takımında 18.4 sayı, 9.8 rebound, 3.6 asist ortalamalarıyla 33 yaşında basketbol hayatını Japonya'da devam ettiriyor. Boyu 2.03 m, bizim Sakuragi Hanamichi ile benzer. Rebound ortalaması da fena değil!

Yine kurguya dönüyoruz ve buradan sonrasını bol bol spoiler ile dolduruyoruz. Derseniz ki ben izlemek istiyorum ama yine de okusam olur mu? Death Note'ta olmazdı, Elfen Lied'de olmaz ama burada çok da sorun olmaz, bizce. Ama tavsiyemiz izlenmediyse devam edilmemesi yönündedir. Birkaç satır karekter tahlili yapacağız, bunları yazarken pek çok karenin gözümüzde canlanmasını umuyoruz:

#10 - Ore wa tensai baskettoman Sakuragi Hanamichi!

Bir basketbol dahisi, üstün yetenekli bir basketbolcu olarak Sakuragi Hanamichi...Her bölümde en az 5 kereden en az 500 kere bu cümleyi duyuyoruz. Benim gözümde Sakuragi-kun gerçek bir dahidir. Hani şu ''çalışsa yapar'' tipleri var ya, işte Sakuragi-kun biraz onlara benzer. Çalışırsa yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Lakin öylesi güce, kuvvete ve cesarete sahip birinin de düzenli olarak çalışması mantıkdışıdır. Bir sebep olmalı, bir yol bulmalıdır. Haruko-san ile tanışması ile hayatı değişir. Sevgi adamı Sakuragi, halen kaba kuvvetine güvenmekte ve Haruko-san ile olan münasebeti hariç her şeyi kaba kuvvet ile halletmeye çalışmaktadır. Bir tek kaptan Akagi onu dizginleyebilir, bunun da nedeni kavgada Akagi'nin Sakuragi'yi dövebilme potansiyeline sahip nadir kişilerden biri olmasıdır. Sakuragi sonlara doğru: Hey Oyaciii, 20.000 tane yetecek mi? dediğinde aslında olay bitmiştir. O artık bir basketbolcudur, Shohoku'nun himitsu hegi'si; gizli silahıdır.

#11 - Rukawa Kaede: Do'aho..!

Şeytan, tilki Rukawa... Cool Guy Rukawa... Peşinde yaklaşık iki bin tane kız olmasına rağmen hayatı basketbol olan adam Rukawa. Shohoku'nun yıldız çaylağı, ülke basketbolunun umudu. Hayatı basketbol oynamak, yemek yemek, tuvalate gitmek ve uyumak olan Rukawa-kun, sıklıkla derste uyuduğu sırasına akan salyaları ile arz-ı endam etmektedir. Diğer zamanlarda idman sonrası ekstra çalışma yaparken ya da Sakuragi'nin tahriklerine her zamanki sakinliğine rağmen asla hak bağışlamayan tavırlarıyla cevap verirken görülmektedir. Herkes sevinirken o ayrı takılır, herkes üzülürken o hırs yapar. Senkron adamı değildir. Bu adam daha en baştan aykırı adamdır bir kere. Herkes coach için, takım için lise seçimi yaparken Rukawa-kun'nun seçimi evine en yakın lise olmuştur.

#14 - Mitsui Hisashi: Tırii pointoo!

Kim derdi ki dişleri dökülmüş sokak serserisi Mit-chi kadife bilekli bir şutör olacak? Gençliğin heyecanıyla sakatlığı tam iyileşmeden sahalara dönmenin ve sonra kötü yola düşmenin Shohoku'daki örneğidir Mitsui. Ortaokul turnuvasının MVP'si, buzzer beater ile biten turnuvanın ardından Anzai-sensei'in hatrına seçtiği Shohoku Lisesi'nde biraz egosuna, biraz da heyecanına yenilir. Sonradan esaslı adam olduğu öğrenilen Tetsuo ile okullu basmaları Ulusal Şampiyona'ya giden yolda Shohoku'nun kaderini değiştirir. Üçlükleriyle Shohoku'nun çok önemli eksikliklerinden birini gideren Mitsui, zaman içerisinde saygı duyulası bir karektere dönüşmüştür. Kainan'dan Jin ile birlikte Kanagawa'nın iki iyi şutöründen biridir.

#7 - Ryota Miyagi: Aya-chan?!

Mitsui ile ettiği kavganın ardından takımın menajeri Ayako'ya yakın olabilmek adına yeniden basketbola dönüş ve en kritik zamanda takımı korumak adına cesaretli davranabilmiştir. Hızı ve mücadele gücü ile fark yaratan Ryo-chin, Kanagawa bölgesinin en iyi 4 oyun kurucusundan biri olmasına karşın başta Fujima ve Maki olmak üzere büyük yıldızların gölgesinde kalmıştır. Takıma geri döndüğü ilk dönemlerde şuursuz bir Aya-chan hayranıyken zamanla kendini takıma verebilmiş, tıpkı Sakuragi gibi konsantre olduğunda yapamayacağı şey yoktur.

#5 - Kiminobu Kogure: Megane-kun

Benim kendime en yakın bulduğum karekterdir Kogure. Hayatı boyunca sürekli hayalkırıklığı-rutin arasında gidip gelmiş, düzenli yaşantısıyla hem derslerinde hem de basketbolda devamlılık sağlayabilmiştir. Her daim iyi niyetli, pozitiftir. Herkesle arkadaş olabilecek kadar sevecen, en kritik anda eli titremeden üçlüğü sokacak kadar sakindir. Kavganın yaklaştığını önceden sezen ve buna müdahale etmeyen çalışan ilk kişidir. Gözlüklüdür, bu sebepten Sakuragi ona Megane-kun adını takmıştır.

#4 - Takenori Akagi: Kapten, Gori!

Shohoku'nun kaptanı, takımın lideri, Kanagawa'nın 1 numaralı pivotu. Sakuragi üzerinde hakimiyet kurabilen tek insan. Hem dersleri, hem de basketbolu mükemmel olabilen üstün yetenek. Basketbol aşığı, Haruko-Sakuragi ilişkisinde taraf olmayarak babacanlığını göstermiş insan. Bu takım sayısız badireler sonucu dağılmadıysa bunda büyük kaptan Goril'in payı büyüktür. Sakuragi'deki potansiyeli ilk görenlerden biri olmuş, öğrettikleriyle Sakuragi'nin ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Büyük kaptandır, Gori'dir.
Yohei ve Çetesi

Bu dörtlü aslında anlatılmaz, yaşanır. Sakuragi'nin ne zaman başı sıkışsa, ne zaman paraya ihtiyacı olsa bu yolsuz çocuklar bir şekilde yetişir. En kral eğlence bunlardadır, en iyi makarayı bunlar yapar. Gerektiğinde Sakuragi'yi en gür sesle destekleyenlerdir. Kaybettikleri kavga görülmemiştir. Mevzuu adamı olmalarının yanı sıra 10 numara arkadaştırlar. Sakuragi'nin 50 kız tarafından reddilme sürecinde yaptıkları makaranın diyetini bir hafta boyunca Sakuragi ile idman yaparak öderler.

Hınhınhınhın Taktiği

Gerek savunmada, gerekse hücumda çok faydalı bir tensai baskettoman Sakuragi Hanamichi stratejisidir. Savunmada bloklar ve reboundlar, hücumda ise smaçlar sürekli olarak bu taktik sayesinde gerçekleşmektedir.

Şut ile pota arasındaki duygular

Mitsui şuta kalkar, topun elinden çıktığı görülür. Sonra yaklaşık 3 dakika bütün salonun görüşlerini dinleriz: Basket olacak. Hayır, olmayacak. Güvensiz attı, girmez. Kötü şans büyüsü yapıyorum, girmesin. İke ike Shohokuuuu! Yappariii... 10 bölüm süren maçlarda her bölüm 20 dakikadan maçın tamamı gösterilse daha kısa sürer. Ama böylesi daha uygundur, Sakuragi topu her eline aldığında Haruko-chan'ın ne düşündüğü önemlidir.

Kanagawa'daki 4 numara problemi

Serideki tüm 4 numaralar takımlarının lideridir. Bizim problem olarak addettiğimiz konu ise pozisyon olarak 4 numara sorunsalıdır. Kanagawa bölgesi, hatta Japonya'da 4 numaralı pozisyon sıkıntısı can sıkmaktadır. Ryonan'dan Fukuda ve Shohoku'dan Hanamichi hariç kayda değer işler yapabilen 4 numara yoktur. Fukuda'nın da savunması rezalettir, Sakuragi karşısında ancak iş yapabilmiştir. Sakuragi de ancak bir noktaya kadar gelişerek iyi bir 4 numara olma yolunda ilerlemektedir. Anime serisinin sonundaki idman maçında da görülecektir ki Uozumi ve Hanagata'nın beraber yer aldığı bir takımda Sakuragi'nin içeriden sayı bulması imkansızdır. Bu bağlamda iyi bir 4 numarası olan, yüksek posttan sayı bulabilen bir takımın diğerlerine fark atması olasıdır. Buradan gelecek yıllar için Kanagawa bölgesine sesleniyorum: İyi bir 4 numara sizi ulusal şampiyonaya götürür.

En İyi 5: Besto Eyto!

Fujima (Shoyo): Neden Maki değil de Fujima? Anlatayım. Seri yapıldığı sırada NBA'in hit oyuncuları örnek alınmıştır, bu bağlamda Fujima da John Stockton'a fena halde benzer. Topu takım içinde harika paylaştırır, gerektiğinde skorerdir. Maki ise topu daha fazla elinde isteyen, takımın hem liderliğini hem de skor yükünü taşımak isteyen adamdır.

Jin (Kainan): Basketbola ara vermemiş olsa orta okul MVP'si Mitsui 2 numara pozisyonuna seçilebilirdi. Kainan'ın ceza şutörü Jin, yine Kanagawa'da eksik olan bir yeri doldurmasıyla farkını ortaya koymuştur. Fujima içeri drive edecek, ortalık karışacak, dışarıdaki Jin'i bulacak...

Sendoh (Ryonan): İşte gerçek bir süperstar. Kaybettiği maçtan sonra sürekli balık tutacak kadar gamsız, ama bir o kadar da rekabetçi. Ver Sendoh'ya, yoçekuya... Yani yaz deftere.

Rukawa (Shohoku): Aslında Rukawa tıpkı Sendoh gibi çok iyi bir 3 numara. Ama dedik ya Kanagawa'da 4 numara sıkıntısı var, mecburiyetten Rukawa'yı 4 numaraya kaydırıyoruz. Her daim soğukkanlı, her daim sorumluluk sahibi.

Akagi (Shohoku): Fujima'nın olduğu yerde oyun lideri olamaz ama karizmasıyla takımın kaptanı olacaktır. Sorunsuz oyunculardan oluşan bu 4lünün tamamlayıcısı olarak pota altını karartacaktır.

En iyi 6. Adam: Sakuragi (Shohoku): Oyuna konsantre olmuş bir Sakuragi'nin alamayacağı rebound yoktur.

Serinin soundtrack albümü muhteşemdir. Kapanışı da serinin efsane açılış şarkısıyla yapalım:


Noat Samisa

23.06.09

Delaptor

Sezonun gümüş karmasını sayarken onun adını anmamak olmazdı: Rory Delap. Takımının bu sezon attığı 20 duran top golünün 9'unda onun katkısı vardı. İstatistiğe 4 asist yazıldı belki ama toplamda 9 gol, hatta Delap'ın taç atışına bağlı olarak gelişen pozisyonları da katarsak en az 12-13 gol onun ''sert, kavisli, kale içine'' şeklinde tanımlanabilecek taç atışları sayesinde geldi. Sezon içinde pek çok kez değindik, birkaç güncelleme ile devam edelim. Bizim duran top setlerine yönelik hem hücum eden takım, hem de savunma yapan takım bakış açısıyla merakımız uzun zamandan beri vardır ve artarak devam etmektedir. Premier League 08/09 sezonunda duran toplardan bulduğu 23 golle bu alanda lider olan Everton'ın bir hücum setini burada incelemiştik: Kılavuzu Moyes Olan Zıp-Zıp Kanguru. Öte yandan aynı Everton'ın uyguladığı duran top alan savunmasından da bahsetmiştik: Alan mı? Adam mı? Şablonlar gitgide birbirine yaklaşıp oyuncular idealleşirken, futbol sürekli bir kalıp içine sokulmaya çalışılırken bu tip zeka ürünü hamleler oyunu çok daha ilgi çekici hale getiriyor. Oyun farklılaşıyor, özel oyuncular kendilerini gösterme fırsatı buluyorlar; mesela Tim Cahill. Avustralyalı futbolcunun, bizim deyimimizle Kılavuzu Moyes Olan Zıp-Zıp Kanguru'nun geçtiğimiz günlerde ulusal takımının Japonya'yı 2-1 mağlup ettiği maçta atılmasına yardımcı olduğu goller sanki sezonun özeti gibiydi. Japon savunmacı Tulio Tanaka berbat bir akşam geçirdi, sanıyorum gece kabusunda Tim Cahill'i görmüştür. Bu açıdan Rory Delap ve ona yardımcı olan Tony Pulis de bizden övgü alıyorlar. Elinizde böyle oyuncular var ise setler çizebilir, yetenekten fazlasını takımınıza dahil ederek başarılara kendi mührünüzü vurabiliriz. David Moyes de böyle bir teknik adam. Everton her maça cebinde 5 set oyunuyla çıkan bir takım; rakip menajeri basketbol öğrenmeye zorlayabilir. Mesela; pick&roll ve pick&pop nedir? Boyu 1.80 olmayan Cahill nasıl olur da içeriye devrilir?

Stoke City menajeri Tony Pulis'in elinde de Rory Delap diye bir oyuncu var. Şablon içerisinde genel tertipte sezon boyu orta sahada, sağ kenarda ve sağ bekte kullanıldı. Ama esas etkiyi taç atışlarında yaptı. Özellikle Britannia Stadium'da ceza sahası parelelinde bir taç atışı kazanıldıysa tribünler ayaklandı. Tempo tuttular. Top toplayıcı hemen bir havlu uzattı, Delap topu güzelce sildi. Uzun boylu savunmacılar rakip ceza sahasına hareketlendi. Sezon ortasında Delap'ın omzunun aşırı zorlama nedeniyle iflas ettiği dönem harici tüm sezon bu durum böyle devam etti. Henüz Kasım ayı geldiğinde Stoke City ligde 16 gol atabilmişti, 8'i Delap'ın taçları sayesindeydi. Sonradan ligdeki diğer takımlar arka direği kalabalık tuttular, Delap'ın taçlarından yaratılan pozisyonların sayısı azaldı. Ama korkutuculuğu halen vasfını korudu, korumaya da devam ediyor. Delap, biri Stamford Bridge'de olmak üzere iki de gol attı. Arada taç atışları direkten döndü, kalecinin kurtardıkları oldu. En büyük güvencesi ''rakip oyuncu, taç atan oyuncudan en az 2 metre uzakta olmalıdır'' kuralı oldu. Bunu Dean Windass delmeye çalıştı, başaramadı. Menajer Tony Pulis oyuncusu Delap'ın bu özelliğine Ricardo Fuller'in gücünü ekledi, kenar oyuncularından takıma uygun yerlerde taç kazandırmalarını istedi. Bugün takım Premier League'de 2. sezonuna devam ediyorsa bunda Delap'ın payı çok büyük. Delap'tan sezonun ilk yarısı gibi katkı alınamayan ikinci devrede Stoke City'nin en önemli adamı James Beattie oldu. Veteran santrafor oynadığı 16 maçta attığı 7 golle EPL'e muhteşem döndü.

Bu başlık altında esas bahsetmek istediğimiz konunun çıkış noktasında yine Rory Delap var; ama ulaşmak istediğimiz nokta farklı. Dün BBC'de harika bir Delap röportajı yayınlandı, orjinaline bakmak isteyenler buradan ulaşabilir. Sezona, kendisine ve gelişmelere dair çok özel ve güzel tespitler var. Röportajın çıkış noktasını kısaca özetlemek gerekirse, futbol camiasındaki hemen hemen herkesin deniz-kum-güneş tatili yaptığı, yazıda da bahsedildiği gibi kiminin Paris Hilton ile takıldığı, kiminin garip bir bikini ile basına poz verdiği günlerde Rory Delap yüklenmiş sırt çantasını, Newcastle-Edinburgh arasındaki 325 kilometreyi bisikletle katetmeye niyetlenmiş. Amaç Donna Louise Children's Hospice adındaki kuruluş ve kurum bünyesinde hizmet alan çocuklara dikkat çekmek, bağış miktarını artırabilmek. Söz konusu kurumda hizmet alanlar yaşamlarının son günleri yaşayan, ölümü bekleyen veya doğuştan eksiklikleri olan çocuklar. Onların son günlerini mutlu geçirmesi adına yapılan bu etkinlikte arkadaşları ve diğer gönüllüler ile birlikte günde yaklaşık 110 km katederek parkuru tamamlamayı planlıyorlardı. Başardılar, dün itibariyle 3 günlük bu kampanya sona erdi. Bunu yapan bir futbolcuya, hele de 30 yaşını aşmış Rory Delap'a koskoca bir alkış gider. Yetmez ya, bizim elimizden de ancak bu gelir. Ülkemizde böyle bir kurum var mıdır acaba? Ölümü bekleyen çocukların ailelerine teslim edilmesi ve böylece ölümünün beklenmesi midir uygun olan? Yani bizim ülkemizde yapıldığı gibi. Yoksa akranların bir araya toplanarak neşe içinde bir ''çocuk ölümü'' mü hem çocuk hem de toplum için daha makbuldür? İnsanca ölmek bile bir derttir. Bunu aşamamış olmaya, Delap vesilesiyle ülkemizin dışa kapalı yapısına bir kez daha lanet ettirmiştir.

Bu fazlasıyla ciddi meseleden çıkalım ve daha ''eğlenceli'' bir konuya gelelim. Cristiano Ronaldo transferi yaptı, Paris Hilton ile takılıyor. Dünyanın en pahalı futbolcusu, dünyanın en sansasyonel bayanı ile birlikte... Anormal mi? Bence değil. Ferdinand bilmem nerede, bir başkası Maldivler'de, öteki bir başka Ada'da... Bizim futbolcularımız da Bodrum'da, Çeşme'de, Marmaris'te, Antalya'da; ve benzeri yerlerde. Tema aynı: Deniz-kum-güneş. Yahu başka alternatif yok mudur? Tekne kiralanır, duruma göre içinde bir bayan da olabilir. Yok mu başka eğlence? Sabah deniz, akşam da gece kulübü; standart fix menü... Bu ülkede yaz tatili için güneybatı'dan başka ünlü-futbolcu eğlencesi, tatil imkanı yok mu? Var, hem de sayısız. Kendimi futbolcuların yerine koyuyorum, tabii dolayısıyla cebime yeteri kadar parayı da böylece koymuş oluyorum. 10 gün Türkiye'yi gezerim, kalan 10 gün de dinlenirim. Bu bir örnek. 3 sezon sonra Türkiye'nin büyük bölümü görülmüş olur, bir Dünya başkentleri seyahati planlarım. Avrupa Kupası oynuyoruz zaten, ne gerek var? diyen gruba da ''bu dünyanın yalnızca Batı'sı yok''u hatırlatırım. 10 gün gezi, kalan 10 gün deniz-kum-güneş. Bıraktım Rory Delap gibi veya yine aynı kuruluş yararına maratona katılan Tony Pulis gibi sporun içinde kalarak faydalı bir tatil yapmayı, deniz-kum-güneş-jetski-muz-disko-yat-5 yıldız kalıbından çıkarak tatil yapan 1 adet Türk futbolcusu var mıdır acaba? Ben henüz rastlamadım. Varsa bir tebrik de ona gitsin, yine gıyaben. Ama şunu bilirim ki her sene deniz-kum-güneş adamı bayar.

Noat Samisa

20.06.09

Siyah 2-1 Beyaz

Futbolculara soruluyor, insanlar birbirine soruyor; ForzaBeşiktaş'ta da böyle bir soru var: Şampiyonuz, dediğiniz an hangisi? Her başarının bir hikayesi vardır, bizim futbola dair bildiğimiz başarı hikayeleri toplamın ne kadarını teşkil eder ki? Barcelona'nın kazandığı CL şampiyonluğu ile Afrika'nın bir köşesindeki okul takımının kazandığı turnuvanın değeri karşılaştırılabilir mi? Okul takımında yer almış olanlar az-çok bilirler. Zamanınınızdan artırmak zorundasınızdır, bütün gün o anı düşünürsünüz. Çabalarsınız, bazen pek çok şeyi feda etmek durumunda kalırsınız. Çabanız, verdiğiniz emek ölçütünde değerlidir o kupa. Profesyonellerin uğruna mücadele verdiği para gibi kimse size 3 kuruş para vermeyecek, hatta sırtınızı sıvazlamayacaktır belki de. Sınava çalışamayacak, kimyadan sıfır alıp evden binbir türlü azar işiteceksinizdir. Gün geldiğinde kimyanız da fiziğiniz de topa odaklanacak, başkası umrunuzda olmayacaktır. Belki binbir zorluklarla, patlak topun yerine yenisini koyamayıp çalışamadığınız günler geçireceksiniz. Bileceksiniz ki, senin yaşadığın başarı en değerlisidir, senin çaba harcağının yol en çetin yoldur. Okul takımıyla kazandığın kupa, içerisinden ''sen'' olduğun için en değerlisidir. Peki ya sonra? Kazandıktan ya da kaybettikten sonra? Kupayı paylaştırabilecek, hak ettiğin kadarını sahiplenmek ile yetinebilecek misin? Sizin verdiğiniz emeğin en büyüğü olduğuna mı inandıracaksınız insanları? Ya da kaybettiğinizde bunun sebebini imkanlara ve imkansızlıklara; buna bağlı olarak başarının değerine mi odaklayacaksınız?Bu oyunun içinde hep bir zirve an vardır, aslında tüm 90 dakikaların içerisine gizlenmiş bu göçeri sırrın cazibesi içine çeker insanları. Ben buna inanırım. Bu sır genellikle gollere gizlenmiş olsa da 0-0 biten bir maç da pekala içerisine bu sırrı yerleştirmiştir, ama biraz daha seçkin arayıcısını bekler. Belki de 0-0'lar üzerinde yapılan ''sıkıcı'' değerlendirmeleri de biraz bu yüzdendir. Garip bir tılsımı olduğuna inanırım bu maçların, tabii istisnalar dışında (mesela bu sezonki Konyaspor 0-0 Beşiktaş maçı). Gol olmasa da bu oyunun bir güzelliği vardır, öyleyse daha başka bir şey aranmalıdır. Futbol basit oyun, evet oynayan için fazlasıyla basit. Yalnızca bir tek top; maçta da şut, pas... takım arkadaşın için böyle. Yetenekli oyuncular ile kazmalar; esas çocuklar ile yancılar. Herkes esas çocuk olamadı ama bir yerine tutundu bu oyunun ve o yetenekli çocuktan üstün olabilmek için hep bir fazlasını yaptı, bir fazla çalıştı, bir fazla düşündü. Yetenekli çocuğun kolayca yapabildiği şeylerin sırrını çözmek için çok uğraştı ve bir şekilde bu oyunun içinde kalmaya çalıştı. Taraftar oldu, izleyen oldu; yöneten olmaya çalışıyor. 90 dakikanın içerisindeki zirve anları çoğaltmaya çalışıyor, futbola böyle bakıyor. Bu bağlamda benim için ''İşte O An'' 14 Mart 2009 tarihinde İnönü'de oynanan Gençlerbirliği maçıdır.

Tarihe not düştüğümüz maç yazısını bu vesileyle az önce okudum. Şampiyonluk o günkü Beşiktaş ile geldi, tüm görmek istediklerimiz ile yaşadığımız sayısız zirve an sayesinde bizi inandırdı. Orta sahası olan, Bobo'yu merkez forvette, Holosko'yu forvet çoklayıcısı oynatan, Sivok'un stoper oynadığı; ilk bir saat oyunu tutan, kalan zamanda da yaptığı hamleler ile oyunu çevirebilen, baskın gözükmediği oyunda kontrolü elinde tutabilen, herkesin özverisiyle şablona uyduğu; bu sayede şablon getirisi gollerin atıldığı ve skorda öne geçildiğinde skoru artırabilen bir takım... Sonra Bursaspor maçı. İkinci yarıda 10 kişi ile sergilenen futbol bir başka ''o an'' idi. Sonradan pek çok hayalkırıklığımız oldu, gün geldi ''yine olmadı'' dedik; ama sonunda yine 14 Mart günüyle başlayan rüzgara bıraktık kendimizi. 30 Mayıs gecesi hasadımız topladık, nadasta geçen günlerin acısını çıkartırcasına bir kısmını dışarıya yansıtırak, büyük kısmını da içimizde yaşayarak kutladık çifte kupayı. Belki futbolcular daha çok mutlu oldular. Belki Mustafa Denizli, belki Revna Demirören... O kadar çok kişi tuttundu ki o kupaların kulbuna, öyle yayıldı ki bu çoşku; hiç pay almadım diyen bir en azından o gece hissesine düşeni aldı. Sezon boyu tüm deplasmanlara giden belki benden büyük bir çoşku yaşadı, dedik ya herkesin emeği ölçütünde büyüktür diye. Kimi uzaktan izledi, ''benim payım budur'' dedi. Hentbol takımı da şampiyon oldu ama ben fazla bir şey hissedemedim. Dedik ya, ''herkesin emeği ölçütünde'' diye. Taraf olduğun için sevindiysen bizce sorgulamalısın kendini, bu kadar aciz misin? Ağrı'daki Beşiktaşlı da bir emeği olduğunu düşündüğü için sevindi. Maç saati geldiğinde pencerenin dibindeki divana oturdu, her maçı böye radyodan dinledi belki. Onun da totemi bu oldu, Beşiktaş o divanda dinlenilen maçları kazandı. Meselenin taraftarlık kısmında bir seçim yaptın ya da senin için o seçimi başkaları çoktan yapmıştı. İnandın, sen de emek verdin. Bu kez başardın. Bu kez payını aldın. Peki ya alamadığın zamanlarda ne yaptın?

Ronaldo 90 milyon etsin, Ribery'nin sağ ayağı 40 milyon olsun; formanın önünde reklam, lisanslı forma asgari ücretin çeyreği değerinde olsun; yine de futbolun kendi iç dinamikleri yaşayacaktır. Sen yalnızca göz önünde olanları izleyip kolayına kaçacaksın belki, Avrupa Ligleri şifreli kanala geçti diyerek bunun üzerinden ''endüstriyel futbol'' vurgusu yapacaksın. Futbol hep eskisi gibi, hep kendi kurallarıyla bugüne geldi. Birileri esas çocukları aynı takıma topladılar ama karşı taraftaki yancılar esas çocuklara her zaman cevap verdiler. Gün geldi bunun adı bir aksi adamın çıkardığı bir akım oldu, gün geldi ofsayt kuralının ardına saklanıldı. Futbolun kendi içinde barındırdığı hazine arasında bir yanlış hakem kararı hep okyanusta bir damla oldu. Biz de Beşiktaş'ın kadrosu budur dedik ve üzerine düşündük. Mevcut trendleri de göz önüne alarak kadro içinden ideale en yakın olanı budur, dedik. Gün geldi ''Tello sol bek'' ısrarımızdan da vazgeçtik. Şampiyonluk yolunda hep buna inandık, takım kupa finaline bizim hayalini kurduğumuz düzende çıktığında ''o an''lardan birini daha yakalamıştık. Taraf olmanın içinde bir başka taraf olmaktı bu, Beşiktaş'ın yanına bir de futbolseverliği koymaktı. Ya da Beşiktaş'a inanılan bir günde taraftarlığın yaşattığı esaret duygusuyla futbola inancını kaybetmeyişe karşı duyulan mutluluktu. O Beşiktaş'lar daha güzeldi, daha sevimliydi. Ertuğrul Sağlam'a da en çok bu yüzden kızdık. Hayalbozan'dı benim için, gidişiyle de ''Beşiktaş'a Şampiyonluk Yaşatan Adam''dı. Öyle de oldu, Beşiktaş şampiyon oldu; hem de çifte kupayla. Peki bir tek yetkili kişi çıkıp ''Ertuğrul Sağlam'a da teşekkür ediyoruz'' dedi mi?
Bu özel ana dair bulabildiğim tek fotograf bu, o da Anadolu Ajansı'nın editoryal kullanıma kapalı tanıtım nüshası. Gökhan Zan'ın kaptanlık pazu bandını Üzülmez'e verirken ''hadi, hadi al şunu'' dediği ya da Denizli'nin Gökhan Zan'a kolunu işaret ettiği anı ölümsüzleştirecek bir tek fotograf dahi yok, ben bulamadım maalesef. Değişiklik yapılırken takım şampiyondu, o anda Beşiktaş'a dair ne olsa bu çoşkuyu katlayabilirdi ki? Pazar günkü kutlamalarda Ekrem Dağ, kupayı bir özel insanın elinden kaparak çok büyük ayıp etmiş. Bir Deli İbo, bir de Süreyya Soner; daha da doğrusuyla Süreyya Abi. Soyunma odası görüntülerinde ortak olunacak çoşku onunkisiydi. Futbolcusu, yönetimi, Denizli'si onun çoşkusunun yanında yalan. Hele şampiyonluk kutlamalarında sahneye çıkan Demet Akalın ve Mustafa Sandal toptan yalan. Cumartesi gecesi spontane gelişen kutlamaların yanında pazar günkü ''organizasyon'' da yalan. Sözkonusu pazar günü sahneye çıkanların kim olması gerektiğini ya da olup-olmaması gerektiğini bilecek, bunların anlamı düşünebilecek insanlar istiyorum, bunu da ufacık bir kıvılcımla dahi görünce çok mutlu oluyorum. Mustafa Denizli'nin İbrahim Üzülmez'e yaptığı jest de böyle bir şeydi. Utancımdan ağlayamadım... dedi bizim Deli. Neden terlik giydin, diyerek şampiyonluk golünün sahibi Toraman ile sezon başı kavga eden de bizim Deli'ydi. İki İbrahim'in de o gün kulüple olan ilişkilerinin kesilmesi en doğru olandı, bugün bunlar yaşanmış olsa da o günün doğruları bugünün doğruları değildi. Üzülmez'in Puyol'un sağından atıp solundan geçişi de bir anıysa, sezon başı yaşanan ''Terlik Kavgası'' da bir anıdır. Keza Toraman için de. İbrahim Üzülmez, terlik hadisesi sonrası hiçbir zaman eski Deli olamadı, benim nazarımda olamayacaktı da. Nasıl bir Beşiktaş olsun istediysek, bize nasıl anlatıldıysa, hep onu görmek istedik. Böyle bir şey gördüğümüzde de bize bir geldiler, biz on gittik.

İyice karışmadan toparlayalım. Bu şampiyonluk ve kupa, saha içi doğrular sayesinde gelmiştir. Ligin ilk devresi art arda yaşanan puan kayıpları da aynı şekilde saha içi yanlışlar ekseninde gelişmiştir. Sırrı falan da yoktur. Tüm bunların sevabı da vebali de Mustafa Denizli'nin üzerinedir. Bu şampiyonluk Beşiktaş'ın şampiyonluğudur ve asla ''Yıldırım Demirören ve YK'sı tarihinin ilk şampiyonluğu'' sıfatını almayacaktır. En fazla istatistiktir, Beşiktaş'ın sorunlar yumağı YK'sı sahneden çekilmiş, bu sayede sağlanan huzur ortamı şampiyonluk yolunda takıma engel olunmasını engellemiştir. Burada da Mustafa Denizli aslan payını alır. Son günlerde yaşanan hadiseler de kimlerin ön planda olduğuna bakarak ''sukünet şampiyonluğu''nun resmi daha net çizilebilir. Başarıyı nasıl paylaştırdınız? Kazım Kanat'ı andınız mı? Pazar günü nesilden nesile geçen görev eşliğinde Şeref Bey'in mezarı ziyaret edildi, Yıldırım Demirören oraya uğradı mı? Arkasından dolaplar çevirdiğiniz Ertuğrul Sağlam'a bir teşekkürü neden çok gördünüz? Etik dersi vermeye kalktığınız günlerde Aydın Karabulut geldi mi aklınıza? Yoksa iki kupanın kulplarına da sıkı sıkı yapıştınız ve tutunmaya çalışanların ellerine birer birer vurdunuz mu? 6 sene önce de birileri aynen böyle diğerlerinin eline vurmuştu, aklıma o günler geliyor.

Artık bitirelim şu karmaşık hikayeyi. Binbir emek, binbir çaba ile geldi bu şampiyonluk, bizler için çok değerli sayıldı. Öyle de hatırlanacak. Öte yandan çifte kupayla kapatılan sezon, benim için en fazla Beyaz'ın farkı 1'e indiren golü atması ile sonuçlanmıştır. Bir süredir Beşiktaş'ta Siyah etkili oyunuyla skoru 2-0'a taşımıştı, birilerinin çok büyük emekleriyle, inançlarıyla Beyaz'dan farkı 1'e indiren gol geldi. Mehmet Topuz transferi skoru eşitlemeyekti ya da bir başkası. Skoru eşitleyebilecek hamleler yukarıda sorduğumuz sorulara verilecek doğru cevaplardır. Başarıyı doğru paylaştırın, yoksa şiar edindiğiniz başarısızlıkta aynı insanları yanınızda bulamayacaksınız. Daimi sükunet, gerektiğinde en güçlü ses Beşiktaş'ta olmazsa olmazdır, aksi halde Beşiktaş nefes alamaz. Taraftar için de aynısı geçerli. Birileri bunca yanlış, saçmalık yaşanmamışcasına ''Büyük Başkan'' diye bağırabiliyorsa bilirim ki Siyah yediği gol sonrası rakip kaleye baskı kurmuş, 3. golü arıyordur. Sayıları fazla olmayan Beyaz'larınsa fazla şansı yoktur.

Son olarak iki ay önce verdiğim sözü yarın gerçekleştiriyorum. Güle güle Edouard Cissé, acaba ona teşekkür ettiniz mi?

Noat Samisa

17.06.09

Yeni Sunderland

Altta dillendirdiğimiz Michael Owen-Sunderland ilişkisi bizim düşüncemiz, yoksa basında bu yönde bir haber dahi yok. Newcastle'dan Sunderland'e bedelsiz transfer olma ihtimalini ve bunun yaratacağı infiali argüman olarak kullanmak istiyoruz yalnızca. 2005 yazında Owen £16 milyon karşılığında Newcastle United'a transfer olmadan evvel David Moyes onu Everton'a getirmek istemişti. Bir hikaye de buradan yazılacaktı belki, ''Liverpool'dan Everton'a'' şeklinde. Olmadı, teklif düşük bulundu. Aynı günlerde David Moyes Feyenoord'un da kapısını çalmıştı, hedefte Dirk Kuyt vardı. £10 milyon önermişlerdi, Feyenoord bu teklifi kabul etmedi. Bir sezon sonra hemen hemen aynı bedele Dirk Kuyt'ı Liverpool'a sattılar. Bir başka ''ezeli rekabet'' hikayesi daha... Benitez'in düzeninde başkalaşan adam Kuyt, acaba Moyes'un takımında bir başka aykırı futbol zekası Tim Cahill ile nasıl bir birliktelik kurardı?

Futbol böyle hikayelerle dolu. Steve Bruce bilindiği üzere bir Man United efsanesi, stoper olmasına karşın kariyerinde 80'e yakın gol bulunan döneminin efsane isimlerinden biri. Steve Bruce, İngiltere'nin en kuzeyindeki eyalet olan Northumberland'ın Corbridge kasabasında doğdu. Ailesiyle birlikte Newcastle'a 5 km uzaklıktaki Wallsend'e taşındılar ve Steve'in çocukluğu burada geçti. Bu değişim ile Steve Bruce bir Newcastle United taraftarıydı artık. Yıllar geçti, Bruce sahadan çıktı; kulübeye geldi. Sheffield United sonrası kısa süreli Huddersfield Town, Crystal Palace ve Wigan deneyimleri oldu, sonunda Birmingham City ile uzun süreli sözleşme yaptı. 6 yıl görevde kaldığı Birmingham'ı ilk sezonunda Premier League'e terfi ettirdi. 2004 yazında Sir Bobby Robson'dan boşalan koltuk için Newcastle United'ın en büyük adayıydı. Birmigham'ın kapısını çalan Newcastle, Steve Bruce'un 2 ay önce imzaladığı yeni sözleşmede yer alan ''£7 milyon tazminat'' haberiyle bu işten vazgeçti. Steve Bruce gitmeye gönüllüydü ama olmadı. Bu güne kadar Newcastle her menajer değiştirdiğinde St. James' Park'ta geçirdiği çocukluk günlerini açıklamaktan çekinmeyen Steve Bruce'un adı geçti. Tabii Newcastle United'ın bu süreçte 5 hoca değiştirmesi de bu spekülasyonlara yardımcı oldu. Geçtiğimiz sezonun Ekim ayında Wigan'ın patronu Dave Whelan, Paul Jewell'dan boşalan yere getirdiği Chris Hutchings'i 3 ay içinde görevden alınca hedefini Steve Bruce olarak belirledi. Steve Bruce Birmigham ile zirve lige çıkmış, 4 sezon tutunmuş; 2006'da düşmüş ve ertesi sezon tekrar çıkmıştı. Wigan £3 milyon ödedi Birmingham'a, Steve Bruce Greater Manchester'a geri döndü. Bruce geldiğinde Wigan düşme hattındaydı. Sezon sonu geldiğinde Wigan kümede kaldı, Birmingham City düştü.
Steve Bruce Wigan'da Paul Jewell'ın takımının üzerine koydu, geçirdiği 3 transfer döneminde de harika işler yaptı. Son olarak Wilson Palacios'un Tottenham'a satışından elde edilen kar, Steve Bruce'ün Wigan'da yaptığı tüm transfer harcamalarını karşılar düzeydeydi. Bedavaya sayılabilecek bir takım kurdu, Güney Amerikalı-Afrikalı oyuncularından bir garip karışım oluşturdu. Eski gözdelerini takıma aldı, Wigan'ı bir dönem Europa Cup potasına soktu. Devre arası Heskey ve Palacios'un kaybı takımdan pek çok şey götürdü, sezonu 11. sırada tamamladılar. Newcastle United'ın 10'da 1'i bütçeyle çalışan bir takım, Steve Bruce önderliğinde olabileceğin en iyisi oldu. Paul Jewell'ın transferi, Steve Bruce'un sürekli sırtını sıvazladığı bir başka isim de Antonio Valencia; bugünlerde Manchester United'a yakın.

Satış, el değiştirme, Roy Keane, transfer şuursuzluğu... gibi buhranların sonrasında Amerikalı'lara satıldı Sunderland. Eski patron Niall Quinn kulübün yetkili ismi olmaya devam etti, Ricky Sbragia'nın istifası sonrası Wigan'ın kapısını çaldı. Steve Bruce kabul etti, yıllık £2.25 milyona Sunderland'e 3 yıllık imza attı. Wigan bu transferden £3 milyon kazandı, yani ödediği tazminatı geri aldı. İmza töreninde Niall Quinn taraftarın Steve bruce kabul edeceğine dair şphesi olmadığı, Bruce da yıllardır doğup-büyüdüğü Kuzeydoğu'ya dönmeyi beklediğini söyledi. Eksi bir Newcastle taraftarı olduğunu da tekrarladı. Defalarca kapısından döndüğü Newcastle United da belki bir kez daha bu yaz onun kapısını çalacaktı, ''gel şu takımı yeniden Premier League'e çıkar'' diyeceklerdi. Ya da Newcastle-Bruce birlikteliği daha önce yaşanmış olsa Newcastle United küme düşer miydi? Tyne-Wear'ın kırmızı yakası, Steve Bruce tercihiyle rekabetin siyah tarafına alt lig-zirve lig farkına ek olarak bir büyük fark daha attı. Önüne konulan £60 milyon bütçe ile Steve Bruce'tan ilk 10'a girecek bir takım isteniyor. Steve Bruce muhtemelen önce bir temizlik yapacak, sonra da elindeki iyi bütçeyi kullanacak. Az ve ucuz malzeme ile yaklaşık 10 yıldır iyi yemekler yapan Bruce, bir de bol malzemeyi deneyecek. Tıpkı Mark Hughes gibi. Yeni Sunderland rüyası patronların gelişiyle değil de Steve Bruce ile başladı. Rüyanın gerçeğe dönüşmeye meylettiğine inanmak için hamleleri görmek gerek.

Noat Samisa

15.06.09