Carling Cup 2010 QF

Giorgio Chiellini şu fikstürün ateşini düşürdü, Sir Alex Ferguson da Beşiktaş maçı benzeri bir kadroyu sahaya süreceğini beyan edince bir başka rövanş hikayesi daha başlamadan bitti. Son 2 sezonun Carling Cup finalisti ile son şampiyon erken finali oynuyorlar. Yarı finalde bir erken final daha görmez isek, ilkbaharda muhtemelen Man Utd-Chelsea finali göreceğiz. Bu ikili o dönem zirve yarışının içinde olacağından fazlasıyla heyecan verici bir final yaşanabilir. Adebayor'a bilenen Robin van Persie'nin yokluğu, Wenger için belki de en az League Cup fikstüründe sıkıntı yaratıyor. İki gün, iki adı büyük maç var; Christmas fikstürünün de dahil olduğu Aralık ayı yoğun maç trafiği başlıyor.

Salı, 1 Aralık 2009
Portsmouth v Aston Villa, 21:45
Man Utd v Tottenham, 22:00 - Kanal A

Çarşamba, 2 Aralık 2009
Man City v Arsenal, 21:45 - Kanal A
Blackburn v Chelsea, 22:00

Noat Samisa

30.11.09

36'sında Bir Delikanlı

Alttaki haftanın fotografı, üstteki ise yüce efsaneye saygı... Bu hafta Portsmouth deplasmanında 2 asist, 1 gol ile oynadı. Dün, yani 29 Kasım tarihi 36. doğum günüydü. 40'ını da yeşil sahadaki enfes bir maç performansı sonrası kutlamayı ümit ediyorum, tıpkı kendisi ve pek çokları gibi. Ferguson maçtan sonra ''2 yıl daha'' dedi; penaltı kazandıran mücadelesine, Rooney'e attığı sıfır şans pasa, frikik golündeki vuruşuna bakınca FIFA'ya seslenmek istiyorum: Irlanda'ya fazladan kontenjan açılması gündeme gelmişken, bir kereliğine Galler'i de alın. Ryan Giggs ulusal takıma dönsün, bu adamın kariyerine bir de Dünya Kupası yazılsın...

Amansız Portsmouth yağmurunda Ferguson'un askerleri: Özel tim elemanları, esas çocuklar Fletcher, Neville, Giggs, Brown ve Scholes. Seçilmiş elemanlar Valencia ve Anderson. Başkomutan kenarda, saha içinde komuta-kontrol 11 numarada... Ryan Giggs, Portsmouth ağlarına Premier League'deki 100. golünü attı.

Portsmouth 1-4 Manchester United
Noat Samisa

30.11.09

Beyhude Dolanmış Franco

West Ham United, 2006 yazında Alan Pardew yönetiminde FA Cup finaline kadar yükselmişti. Sezonu 9. sırada tamamlayan o kadrodan bugüne kalan bir tek oyuncu var, o da sakatlık belasıyla boğuşmak zorunda kalan Danny Gabbidon. Galli savunmacı, yaklaşık 3 yıllık aradan sonra art arda maçlarda sahaya çıkmayı başardı. Son iki lig maçına ilk 11'de çıktı. 2006 Mayıs'ında normal süresi 3-3 biten muhteşem finalde (Liverpool yine geriden gelerek 3-3'e taşımıştır bu finali, bir yıl öncesine; hatta 2001 UEFA Kupası finaline göndermeler yapılmıştır) West Ham'ın forvet ikilisi, Dean Ashton ve Marlon Harewood'dan oluşuyordu. İki üstün fizikli, benzer oyun tarzına sahip forvet ile oynuyorlardı. Aradan geçen 3 yılda kadro tamamen değişti, ama eğrisi doğrusuna denk gelir şekilde 3 yıl öncesiyle pek çok yönden benzeşen bir forvet ikilisi oluştu: Carlton Cole-Guille Franco.

Gabbidon, Ashton ve Dyer'ın ender görülebilecek sakatlık süreçleri yaşaması, global ekonomik krizin dünya üzerinde en çok zarar verdiği futbol kulüplerinden birinin West Ham olması; bir gün arayla Calum Davenport'un evinde bıçaklanması ve Jack Collison'ın babasının, oğlunun maçını izlemeye giderken hayatını kaybetmesi, League Cup'taki Milwall maçında ve öncesinde yaşananlar... ve daha pek çok garip hadisenin başına geldiği bir kulübün, Villareal'in serbest bıraktığı 33 yaşındaki Franco'yu Premier League'e getirmesi çok mu garip? Geçen sezon Diego Tristan'ı denemişlerdi. Takıma 7 puan kazandıran 3 gol attı Tristan, görevini yaptı. Veteran Meksikalı'dan da aynısı isteniyordu, Franco gollerine erken başladı. Sam Allardyce'ın özel seçimi olarak West Ham'ın FA Cup finali oynadığı sezon Ada'ya gelen Jared Borgetti bir başka benzer model Meksikalı santrafordu. Bolton kariyerinde ligde pek iş yapmasa da İnönü'de Beşiktaş'a gol atmıştı. Allardyce onu genelde UEFA Kupası'nda ve yerel şampiyonlarda kullandı. Franco'nun Ada'ya geldiği yaştaydı; Clarke-Zola ikilisi belki de Allardyce'tan kopya çektiler.
Sezona Wolves galibiyetiyle başlayan West Ham, üst üste 9 maç galibiyet alamadı. Guille Franco'nun ilk 11'e girdiği ilk maç, 6 hafta evvelki Arsenal maçıydı. Bu maç ile birlikte oynanan son 6 maçta 9 puan topladılar, yalnızca Everton'a kaybettiler. Franco iki gol attı, bir de asist yaptı. Takımın oyun planına esastan girdi, fiziki yeterliliği ölçütünde sahada kalıyor. Geçtiğimiz cumartesi Burnley'ye karşı oyunu 5-0'a getirdiler, Eagles-Fletcher birlikteliğiyle goller bulan Burnley tabelayı 5-3'e taşımayı başardı. Yaklaşık 1 saat sahada kalan Franco, hızlı kenar adamlarına harika pozisyonlar hazırladı. Sırtı dönük oyunu bilen, vücudunu iyi kullanan, yüksek topları alabilen geleneksel Ada modeli emareleri taşıyan oyun tarzıyla West Ham'e çok faydalı oluyor. Önce Arjantin, sonra Meksika, en son Villareal; gittikçe Kuzey'e ilerleyen futbol serüveninde son durağı olan Londra'da güzel günler geçiriyor. Monterrey'deki çıkışı sonrası kötü geçen Villareal günlerine uğramadan Ada'ya ulaşsaydı, belki de altın günlerini yaşıyorken parlamaya devam ederdi. Bugün 90 dakikayı çıkabilecek durumda değil, fiziki becerileri ve oyun zekasından fazlasını sahaya koyamıyor. Zola ve Clarke'ın kısa zaman sonra bir başka çözüm daha düşünmeleri gerek. Aylardır olduğu gibi...

West Ham United 5-3 Burnley
Noat Samisa

30.11.09

Sivasspor 0-1 Beşiktaş

Sezon başı seri beraberlikler, Tabata transfer hikayesi, Kayseri-Moskova mağlubiyetleri ve Denizlispor maçında yaşananlar... şeklinde ilerleyen, arada yalnızca Galatasaray deplasmanındaki 25 dakikalık iyi oyunun yer aldığı bu sürecin sonunda ben havlu atmıştım. Bunu bugün itiraf etmekten çekinmiyorum, özellikle Denizlispor maçı sonrası açık açık Beşiktaş'ın futbolunun umrumda olmadığını söyleyebilirim. Eğer takım o günkü takım olsaydı, sanıyorum El Clasico'yu izlerdim. Takım hem kendini, hem beni (bizleri) bu girdabın içinden çıkardı; kendini Galatasaray'ın 1 puan önüne, Fenerbahçe'nin 1 puan arkasına yerleştirdi. Artık Beşiktaş adı zirvede ve elinde yeni yıla kadar 2 puan/1 beraberlik kredisi bile var.Maçtan sonra Mustafa Denizli de söyledi, 3 maçlık serinin sonu olarak bakmak gerek. Takım 1 haftadır İstanbul'dan uzakta, Türk futbolcular ancak bayramın son gününü aileleri ile geçirebilecekler. 8 günde atılan 5 gol, alınan 3 galibiyet; biri destan mertebesinde. Kayserispor maçındaki tükenmiş takımdan bu noktaya gelinmesi muazzam, ama mucize değil. Ortak noktalar hep bellidir, geçen sezon takım şampiyonluğa yürürken de bu takımın güçlü yanlarını ortaya çıkaran tercih kendini hem sahada, hem de tabelada belli ediyordu. 8 maçlık galibiyet serisinde takımın orta sahasının esastan kurulmadığı tek maç Kasımpaşa'dır, Yılmaz Vural etkisi o günlerde oyun organizasyonu adına sıfırın altında olan Kasımpaşa'ya henüz ulaşmamıştı. Yine de o maçın Beşiktaş adına iki kırmızı kart ile bittiğini hatırlatmakta fayda var. Zorunluluktan Eskişehir'de bir tercih yapıldı, o da esastan sayılır. Yalnızca ligde de değil, takımın aynı düzeni koruduğu iki CL maçında 4 puan alındı. İnönü'deki Wolfsburg maçı her açıdan eli kolu bağlanmış bir Beşiktaş'tı, bu serideki tek fire o gün sakatlıklardan yarı gücünü bırakmış takımdır. Trabzonspor deplasmanında diziliş farklıydı, ama bir noktadan sonra Beşiktaş'ta doğru isimler sahada olduğunda sayıların dahi önemi azalıyor. Bir de dönüp sezon başına bakarsak fark net olarak anlaşılacaktır. Güçlü yanlarınız üzerine giderek olabilecek en güçlü tarafınızı ortaya çıkarmalısınız. Bu Beşiktaş takımı her gün pas idmanı yapsa da mekanik üretkenlik noktasında şablonun getirilerinden fazlasını yapamaz, belli bir noktayı aşamaz. Ben her seferinde bu noktayı vurgulamak zorunda hissediyorum kendimi, her daim bu takımı şampiyon yapan husus hakkında farkındalığı korumak istiyorum.

Savunma dörtlüsü oynayabilecek durumdakiler içerisinde en formda dörtlü, tahtaya adı sağ iç bölgesine yazılan Tabata, sol kenarda Ekrem, sağda Nihat ve en ileride takımın tıpkı şampiyonluk yolunda olduğu gibi bu galibiyet serisinde de merkez santraforu olan Bobo. Bu kadronun bir şekilde galibiyet alacağına ilişkin maç öncesi bende bir rahatlık oluştu, Erman Kılıç pozisyonu hariç bu hissiyat maç boyu sürdü. Bu pozisyonda da başroldeki isim önemlidir, maç boyu ancak üçüncü kademede sıkıntı şüphem vardı, Erman Kılıç bu tek atımlık kurşunu boşa harcadı. Son hastalananlar ile birlikte oyun organizasyonu yönüyle facia bir duruma gelmiş Sivasspor, form durumu geçen sezona göre bayağı kötü olan Kamanan'ı da eklersek Erman Kılıç'ın ayağına bakar durumdalar. Bir şans belki Sivok'un hatası ile gelişen Musa şutu veya skor artıramadıkça savunma hattı arkaya itilen rakipten bireysel hata kovalayacaklardı. Bu noktada Beşiktaş'ın skoru artıramama sıkıntısı devreye girer, benzer seyirde geçen Ankaragücü maçı önemli bir örnektir. Yine takım ilk gol sonrası net pozisyonlar buldu; Fenerbahçe'ye atılan 3. golde kalkmayan bayrağın karşılığı takıma 60 dakika fazladan efor ve son 10 dakika taraftara bunalım olarak geri döndü. Bobo'nun sakatlanarak oyunda çıkmasıyla zaten olmazsa olmaz oyuncular üzerine inşa edilen oyun planı yara aldı, takım sezon geçmişinde olduğu gibi bu konuda yine ketum davranınca tabela 1-0'ı yazdı.
Nobre konusunu çok yazdık, bu sefer başka bir şey yazacağım. Hem sahada, hem tabelada; açıkça Nobre berbat bir sezon geçiriyor. Takımın oyun planına uyumunu, Bobo'lu galibiyet serisini, şampiyonluk yolunu, kişisel saptamalarımı falan bir kenara bıraktım; bu adam santrafor olduğunu unutmuş. Son bölümde yakalanan kontra pozisyonlara özellikle dikkat ettim, 10'unda en az 9'unda rakip kaleye en yakın siyahlı Nobre değildi. Bu sezon henüz golü yok, onu da geçtim artık. Old Trafford'da zorunluluktan güvenilmiş demekki Batuhan'a ya da iyimser tahmin Nobre bitmiş, okeye dönüyor. Keşke yabancı olsaydı, devre arası Delgado'ya yer açılırdı! Nihat'ın da sakatlık dönüşü sezonun ilk maçları form durumuna dönüşüyle ikinci yarı rakip kale önünde dev bir kara delik oluştu. Bir diğer odak isim Tabata. Maç başı iki iyi şut çıkardı, biri direkten döndü. Atsa belki çok daha iyi şeyler gösterecek bize ama şu da bir realitedir ki, gol attığı Denizlispor maçı hariç Beşiktaş forması altıda 90 dakikayı tamamlayamadı. Geçen 3 aylık sürecin ardından Tabata'nın 10.5 numara rolüne ilişkin bize daha fazla veri sunabileceğini sanmıyorum, kendisini bir kez de sağ veya sol kenar oyuncusu rolünde görsek iyi olacak. Devreye 1 aydan kısa zaman kaldı ve bu takım bir de Delgado'yla görmek isterim.

Maç başı Tabata ve Ekrem ile girilen pozisyonların tamamının hazırlanışı kolaydı, savunmada fazla sıkıntı yaşanmadan durum idare edilirken hücumda da rakibe göre oynanıyordu. Pek akla gelmeyecek bir şey oldu ve Kaş'ın harika asistinde hamle üstünlüğünü elde eden Bobo golü attı. Geçen hafta Üzülmez'den iki asist, bu hafta stoper bek İbrahim Kaş'ta 1 asist. Takım savunması kavramı kadar asıl mevkiisi stoper olan Kaş'ın oyun içerisinde yaptığı asist üzerinde de durmak gerek. Sınırlı da olsa bu tip alternatifler var. Bu aksiyonlara bir terim adı ile yaklaşsak belki daha çekici olur, ama tüm dünya aynı şeyleri yapıyorken anlamsız. Geçen sezon ikincil stoper rolünde harika bir sezon geçiren Sedat Bayrak, bu yıl birincil rolde bayağı kötü gidiyor. Zayıflayan takım savunmasına yetenek seviyesindeki düşüş ve oyun planının yerle-bir olması da eklenince sıralamadaki mevcut konum sürpriz değil. Beşiktaş 2. golü bulamadıkça cesaretlendiler. Biraz kıpırdandılar ama yetmedi.

Bu takım bunu oynar, bunu oynadıkça şampiyonluk yarışının içinde yer alır... diyoruz yine. Bir dolu performanslarından memnun olmadığım oyuncu var, bir dolu iyileştime fikri var ama takımın düzeni esastan kurulduğunda omurganın ortalamasını oynaması bu ligde bazı şeyler için yetiyor. Bu da günbegün formunu yukarıya çıkarması ümit edilen yardımcı oyuncular ile her maç bir başkasının sahne alışıyla günden güne daha da fazla güven veriyor. İsimleri bilmeden son 8 maçlık sürece baktığınızda öyle çok büyük farklar, heyecan verici hadiseler görmezsiniz. Ama detaylarda çok güzel şeyler var ve genel tabloda tüm bunların toplamının bir yansıması var. Gizli kahraman Ekrem Dağ, geçen sezon bu zamanlar takım ligde sürünüyorken bile takımın en öne çıkan adamıydı. Takım birkaç vites yukarıda seyredince o dönemki kadar göze batmıyor ama formaya çok yakışıyor. Beşiktaş tarihi, Ekrem Dağ gibi futbolcularla doludur. Bobo'ya geçmiş olsun. Ve bitirirken:

Yeeteeerrr!!! Yıldırım Demirören Yeeeeteerr!

Noat Samisa

29.11.09

Jimmy Bullard #2

Haftanın preview postunda bahsetmiştik. Yaklaşık 11 ay evvel Devre Arası Phil Brown vakası yaşanmıştı City of Manchester'da. Çok konuşuldu, Hull City'nin serbest düşüşe geçtiği dönemlerde pek çok kez gündeme geldi. Hull City bu sezona da kötü başladı, ama Bullard'ın dönüşü ile başlayan son dönemde iç saha-deplasman farketmeksizin puanlar almaya başladılar. Bugün de Man City deplasmanında 1 puan ile döndüler. Golün adı Jimmy Bullard, yine penaltıdan. Manchester City ise 6 maçlık beraberlik serisini sürdürdü, 7 maç üst üste berabere kalarak rekoru geliştirdiler!
Maçı izlemediğimiz için skorun üzerinde durulacak bir durum yoktu, lakin Bullard'ın attığı gol sonrası yaşananlar ''Neden Premier League?'' sorusuna bir yeni cevaptır: Çünkü Jimmy Bullard var. 83. dakikada gelen gol sonrası Bullard taraftarına koşuyor ve bu alan aynı zamanda geçen sezon Phil Brown'ın takımı toplayıp tirad yaptığı yer. (Video şuradan izlenebilir.) Bullard gol sonrası arkadaşlarını topluyor ve geçen sezon aynı yerde yaşanan hadiseye atfen hocasını taklit etmeye başlıyor. Olayın esas ilginç yanı şu ki, Phil Brown söz konusu toplantıyı yaptığında Jimmy Bullard Fulham'ın oyuncusuydu. Fırsatını bulmasın, penaltı atmaya giderken bile makara yapar bu adam. Skoru 1-1'e getirdikten sonra hocasıyla aleni makara yapmıştır, hastasıyım. Phil Brown maç sonrası, ''Fantastik bir gol sevinciydi, Jimmy bir komedi dehasıdır.'' dedi. Onun da hastasıyım; ve tabii aynı ekolün temsilcisi Yılmaz Vural'ın da...

Jimmy Bullard #1

Manchester City 1-1 Hull City
Noat Samisa

28.11.09

Premier League 09/10 #14

Futbol tarihinin en köklü rekabetlerinden biri, ama belki de ateşine oranla en sevimli olanı Merseyside Derby bu hafta sonu bir kez daha sahne alıyor. Akşamına yılın sondan bir önceki Big Four kapışması olsa da günün maçı Goodison Park'ta oynanacak. Aşağıdaki fotograflardan üçü de 1989 yılından. İlki Hillsbrough Faciası'nın hemen ardından Anfield'da yapılan törenden, ikincisi ve üçüncüsü ise iki takımın Hillsbrough sonrası karşılaştıkları ilk resmi maçta Goodison Park'tan. Böyle bir yakın geçmişe sahip bir rekabettir bu, mazisi de benzerdir. Daha da yakına gelindiğinde 2 yıl evvel öldürülen 12 yaşındaki bir Everton taraftarının ailesi Anfield'da ağırlanmış, maç öncesi Anfield'da Everton marşları çalınmıştır. İki kulüp, yılan hikzyesine dönen yeni stad hayallerini gerçekleştirmek adına ortak stadyum projesini de masada tutuyorlar. Sık sık mavi formalı topluluğun içerisinde bir kırmızı formalının veya kızıllar arasında bir mavinin oturduğu tribün sahneleri vardır, sahada futbolcular her daim didişirken tribün yalnızca sahada olan-biten üzerinden bir rekabet kurmuştur. Bu iki takım geçtiğimiz sezon bizlere lig-kupa serisinde harika maçlar izlettiler, bu sezon ise durum pek iç açıcı değil.
David Moyes benim çok beğendiğim bir hocadır. Bugün sayıları 15'i geçmeyecek zirve kulüpler haricinde herhangi bir kulüpte kimi görmek istersin, sorusuna ''her birinde birer David Moyes'' diyebilirim. Aklında pek çok farklı futbol fikri bulunan bu adamın bir klonu bir diğerini tutmayacağından birbirinden çok farklı takımlar izleriz, her takım bizde dönem dönem apayrı zevkler verir. Bu oyunda tek doğru yoktur, önermesinin projeksiyonudur İskoç teknik adam; hep bir başka farklılığın peşinden koşarak ideali arayan bir özel planlamacıdır. Onun oyuncuları da başkadır, belirli bir süreç sonrası ortaya çıkaracağı aykırı takım da başkadır. Ama bir süredir Everton tepetaklak gidiyor, en son hafta içi Hull City deplasmanında 28. dakikayı 3-0 geride bitirdiler. Moyes maç sonu ''Burada olduğumdan beri birkaç kez aciz performans görmüştüm, ama bu seferki en kötüsüydü.'' dedi. Düşme hattına yalnızca 4 puan uzaklıkta olan takımı için ''tüm sorumluluk bendedir'' diyerek 7.5 yıldır başında olduğu Everton'ın dönemindeki en kötü günlerinden birinde yine mazeret aramadı. Daha iyiye gitmezsek düşme hattında olacağız, diyerek açıkça durumun vehametini ortaya koydu. Başkan Bill Kenwright ile her daim uyumlu çalışmışlardır, eğer bir gün gerekirse bu ikiliyi ayıracak kararı Kenwright değil Moyes verir. Moyes yokluktan Heitinga'yı orta saha oynatıyor, geçen sezon takımı yukarıya taşıyan düzen sakatlıklar nedeniyle tamamen yerle bir olmuş durumda. Arteta, Jagielka, Neville, Vaughan ve Anichebe tamamı diz sakatlığı nedeniyle takımdan uzak olan uzun süreli eksikler. Hafta içi Bilyaletdinov cezalı, Osman sakattı. Formu yerlerde olan oyuncular var, bunlardan biri de Fellaini. Moyes'in bir süredir çektiği sıkıntılara ilişkin bir geniş yazı yakında yazılacak, ama öncelikle bu haftasonu yine işi hiç kolay değil.

Diğer tarafta yıllardan sonra CL'nin dışında kalan, 2001'de kazanılan ikinci şampiyona günlerine geri dönen Liverpool var. Pazar günü sahada olacak Liverpool ile CL'den elenen takım aynı takım değil, buna defalarca değindik. Torres de dönüyor, kesin olmamakla birlikte sakatlığı büyük ölçüde atlattı. Riera yok, Babel ve Benayoun ise oynayabilecek durumda. Gerrard hazır, hatta Aquilani bile(!) görev için bekliyor. Derbide sahaya Liverpool'un ideali çıkacak, Everton'ın mevcut formuna bakarak favori tarafın Kızıllar olduğunu söyleyebiliriz. Liverpool için bir süredir her maç kritik olsa da bu kez bir gün önce Tottenham-Aston Villa oynuyorken deplasmanda bir derbi kazanmak sezon seyri için çok çok önemli.
Cumartesiye dönelim. Blackburn menajeri Sam Allardyce kalbinden ameliyat oldu, göğsündeki ağrıları dindirmesi beklenen stent ile birlikte iki hafta sonra takımının başına geri dönebilecek. Takımın geçici patronu yardımcı hoca Neil McDonald oldu. Geçen hafta Bolton deplasmanında sezonun en değerli oyuncularından David Dunn önderliğinden 3 puan aldılar, hafta içi ise Fulham deplasmanında mağlup oldular. Geçtiğimiz hafta, son 6 maçında yalnızca 1 kez mağlup olan Stoke City'yi taraftarı devre arası ıslıklayarak soyunma odasına göndermişti. Takım maçı Fuller'in golüyle kazandı, sonrasında Pulis'in tepkisi geldi. Liverpool'da yalnızca 1 puan geride olan ve 9. sırada bulunan takımından beklenilenlerin gerçekçi olmasını istedi. Orta sırada üstü mucizedir, Tony Pulis aykırı futbol aklıyla şimdiden muhteşem bir iş başarıyor. Ewood Park'ta karşılaşacak iki takımın da kaydadeğer eksiği yok. Tuncay Şanlı yine yedek başlayacaktır, kısa zamanda kiralık giden oyuncular ve yönetimle yapılan toplantı sonrası Tuncay'ın durumuna ilişkin hafta içi bir yazı yazarız.

Sezona iyi başlamayan Fulham, Ekim ayında oyadığı 6 resmi maçı da kaybetmeyerek durumu düzeltti. Geçtiğimiz haftasonu Birmingham'a kaybettikten sonra hafta içi alınan 3-0'lık galibiyet iile yeniden ilk 10 sıra içerisine girdiler. Brede Hangeland ile sözleşme uzattılar, Norveçli kule ligin en değerli savunmacılarından biri. Roy Hodgson ile de sözleşme yenileyecekler, ligin demirbaşı olma yolunda emin adımlarla ilerliyorlar. Geçen sezonun flaş oyuncusu Clint Dempsey yeniden form tutmaya başladı, Duff transferi ile mevkii sıkıntısı yaşıyordu. Artık sağ kenarda, esasen tam da belli bir pozisyonu yok. Çok hareketli, golü sürekli kovalıyor. Amerikalı oyuncunun bu yaz daha yüksek bedelli bir kontratı hakedeceğini düşünüyorum, transfer yapabilir. Bolton maçı öncesi forvetlerin hafif sakatlıkları var, Andrew Johnson ise uzun süre sonra oynayabilecek durumda. Danny Murphy'nin dönüşüyle daha istikrarlı bir orta saha oluşacak. Bolton'da ise işler gün geçtikçe kötüleşiyor. Sezonun Bolton adına Lee ile birlikte en önemli transferi Sean Davis, dizindeki sakatlık nedeniyle sezonun geri kalanını kaçırma riskiyle karşı karşıya. Everton'ı mağlup ettikten sonra art arda oynadıkları 3 maçta toplam 13 gol yediler. Geçen hafta sonu Sam Ricketts'ın kendi kalesine attığı gol bir yakın çekim fotograf sayılır: İletişimsizlik. Bolton'ın da sakatlık derdi var ve Gary Megson eğer kısa sürede düşme hattında kurtulamaz ise işsiz kalabilir.
Man City, en son 28 Eylül'de West Ham United'ı 3-1 mağlup ettiği maçtan bu yana oynadığı 6 Premier League maçında da sahadan beraberlikle ile ayrıldı. Bu bir EPL rekoru, 6 maç üst üste beraberlik büyük meziyet! Öne geçtikleri maçlarda gol yemeseler en kötü 3. sıraya oturacaklardı. Bu durumun aniden hallolması mümkün değil, ama Hull City karşısında da benzer bir sonucun ortaya çıkması kötü sonuçlar doğrabilir. Devre Arası Phil Brown demiştik, geçen sene City of Manchester'da iki takım arasında oynanan maç sonrası. Arada pek çok badireler atlattılar, yakın zaman Jimmy Bullard'ın dönüşüyle bir ivme kazandılar. Stoke City galibiyeti ve Upton Park beraberliklerinde Bullard'ın varlığı hayli belirgin bir fark yarattı. Hafta içi Everton galibiyetinde Bullard kronik diz problemi nedeniyle dinleniyordu, ama yarın sahada olacak. Robinho iyileşti, Toure şüpheli. Martin Petrov'da olduğu gibi zaman zaman hayırlı sakatlıklara ihtiyaçları var.

Başaltı iki takımın kapışması, haftanın üç numaralı maçı: Aston Villa-Tottenham. Bol gollü, harika bir maç bekliyorum. Villa'nın efsunlu Burnley deplasmanı performansını saymazsak iki takım da formda, her iki takımda da özel oyuncular yüksek viteste futbol oynuyorlar. Lennon, Young, Defoe, Petrov, Palacios... İki Ada'lı menajer, iki farklı hücum düzeni sahibi klasik orta saha takımı... Modric iyileşti ama maç kondisyonu yeterli değil. İki takım da olabilecek en ideal halleriyle, bildiklerini oynamak üzere sahada olacaklar. Tottenham kazanırsa eğer Big Four iddiası perçinlenir, yeni yıla sıralamadıki yerlerini koruyarak girebilmeleri için hayati bir karşılaşma.

Lig sonuncusu Portsmouth, yeni menajeri ile birlikte Man Utd'ı konuk ediyor. Avram Grant kaldığı yerden başlıyor, sakatı bol United savunmasına karşı serseri top kovalayacaklar. United için zirveye yaklaşma maçı. Burnley yoluna fedakarlıklarla devam ediyor, 5 maçtır sahaya çıkan takım aynı. Bu hafta da Coyle'ın fazla şansı yok, karşısında düşme hattı civarından kurtulmak isteyen West Ham olacak. 9 gollü mağlup Wigan, taraftarındna özür dileme merasimi sonrası Arsenal muzafferi Sunderland'i ağırlayacak. Darren Bent çok formda, Tyne-Wear ekibi ağır favori.

Pazar gününün öncü maçı West Midlands takımları arasında. Biraz rengi açık da olsa bu maç da bir derbi sayılır. Oynadığı futbolla küme düşme adaylarından biri olan Wolves ile oynadığı oyunla ligde tutunabileceğini gösteren Birmingham karşılaşacak. Ardından Merseyside Derby ve Arsenal-Chelsea maçı ile kapanış...

Fabianski, Diaby, Bendtner, Clichy, Van Persie, Gibbs, Djourou... şeklinde sıralanan sakat listesine rağmen Wenger iddialı. Lider Chelsea menajeri Ancelotti ise Bosingwa ve Drogba hariç sakatlık derdi yaşamıyor. Geçen haftayı pas geçen Drogba, hafta içi Porto deplasmanına ilk 11 başlasa da pazar günü sahada olup-olmayacağı net değil. Geçen sezon formda Chelsea'yi deplasmanda mağlup etmişti Arsenal, bu kez ise çok daha dominant bir Chelsea var. Geçen hafta Essien hariç farklı bir orta saha kurgusuyla Wolves'i ezip geçtiler. Arsenal ise bir süredir süren formunu Sunderland deplasmanında negatif ivmelerdirdi. Zirvede tutunmak için kazanmak zorundalar. İlk golü atanın kazanacağını düşünüyorum. İyi bayramlar, bol futbollu haftasonları...

Cumartesi, 28 Kasım 2009
Blackburn v Stoke, 17:00
Fulham v Bolton, 17:00
Man City v Hull, 17:00
Portsmouth v Man Utd, 17:00 - Spormax
West Ham v Burnley, 17:00
Wigan v Sunderland, 17:00
Aston Villa v Tottenham, 19:30 - Spormax

Pazar, 29 Kasım 2009
Wolves v Birmingham, 14:00
Everton v Liverpool, 15:30 - Spormax
Arsenal v Chelsea, 18:00 - Spormax

Noat Samisa

28.11.09

Avram Grant Kaldığı Yerden

Aslında dünün haberi, ama resmiyete ermesi 1 gün aldı. Dün itibariyle geçen sezon Portsmouth'u Premier League'de tutan kulübün eski altyapı direktörü, bir süredir menajeri olan Paul Hart'ın görevine son verildi. ''Technical Director'' görevini önerdiler Paul Hart'a, bu öneri Avram Grant'ın yine tepeden aşağı ineceğinin en bariz işaretiydi. Alan Curbishley ismi dolaştı, kendisi işin insan yönetimi kısmında ihtisas yapmış biri olmadığından bu tip kısa vadeli programlar ile işi olmazdı. Paul Hart kulüpte kalmayı reddetti, işsiz kaldı. Daha önce Chelsea'de olduğu gibi Avram Grant kulübeye indi.Avram Grant geçtiğimiz ay başında ''Director of Football'' sıfatıyla göreve geldiğinde şu yazıyı yazmıştık. Kulüp CEO'su Peter Storrie, tüm bu kararların altına imza atan adam. Harry Redknapp'ın Portsmouth'a gelişinde, FA Cup şampiyonluğuna giden o özel yapılanmada imzası olan esas isimdir. West Ham'de yöneticilik yaparken beraber çalıştığı Redknapp'i Fratton Park'a getirerek yaklaşık 60 yıl sonra Pompey'in kupa kazanmasını sağlamıştı bir bakıma. Sonra patronlara boyun eğmiş, takımın içinin boşaltılmasına seyirci kalmıştır. Son çare olarak yine bir başka eski iş arkadaşına başvurdu, daha evvel Portsmouth'ta çalışan Avram Grant'i menajerlik görevine getirdi.

Geç Gelen Amr Zaki geçtiğimiz günlerde kendi internet sitesinde Portsmouth'a muhtemel transferinin önündeki engelin kulüpte bulunan İsrailli'ler Tal Ben-Haim ve Avram Grant olduğunu, ayrıca son maç serisi nedeniyle Cezayirli Hassan Yebda ve Nadir Belhadj'ın olduğu bir takıma katılmasının mümkün olamayacağını söyledi. Bir evvelki büyük hissedar Suleyman El-Fahim'in has adamıydı, Peter Storrie'nin ipleri yeniden tamamiyle eline almasıyla Premier League'e dönüşü yalan oldu. Paul Hart geçtiğimiz haftalarda boşta olan Bayern çıkışlı Alman orta saha oyuncusu Eugen Bopp'a sözleşme imzalatmak isterken FA'in transfer yasağıyla karşılaştı. Portsmouth hala vergi borcunu ödeyebilmiş değil.

Sahada neler oluyor, denirse eğer sezona üst üste 7 mağlubiyet ile başladıktan sonra Wolves'i mağlup ettiler, Hull City'den puan aldılar. Ardından Carling Cup'ta Stoke City'ye 4 attılar. 4 gün sonrasında bu kez Wigan'ı ligde 4'lediler ve 7 puana geldiler. Milli maçlar arası öncesi Blackburn deplasmanında kaybettiler ve geçtiğimiz hafta sonu Britannia Stadium'da elleri boş döndüler. Oyun 0-0 iken Boateng EPL'de gördüğüm en kötü penaltılardan birini kullandı, kaçan penaltı sonrası Paul Hart'ın yüz ifadesi harika bir tepkiydi. Bu penaltı Hart'ın fişini çekti, Avram Grant bir kez daha tepeden kulübeye indi. Bu kez şampiyon adayının değil, ligin sonuncusu Portsmouth'un başında. Yeniden başlayacağı teknik adamlık kariyeri kaldığı yerden devam ediyor, hafta sonu Fratton Park'a Manchester United konuk oluyor...

Noat Samisa

26.11.09

Man Utd 0-1 Beşiktaş

23 maç sonra Manchester United bir CL maçında evinde mağlup oldu. En son 2005 Şubat'ında Milan'ın 0-1 mağlup ettiği takım, arada Avrupa'nın pek çok ülkesinden takımı sahasında ağırladı ama hiçbirine mağlup olmadı. Buna grubu 6 puanla sonuncu tamamladıkları 05/06 CL sezonu da dahildir. Milan'dan önceki son iç saha mağlubiyetini yaşatan takım 2001 sonbaharında Deportivo'ydu, Turcos'un en hit dönemleriydi. 2001 yılında Man United'ı gruplarda 2-3 mağlup etmişlerdi. 8 yıl sonra bir kez daha CL gruplarında kaybettiler. 23 maç sonra ilk kez evlerinde bir UEFA Şampiyonası maçı kaybettiler ve bunu başaran takım Beşiktaş...
Man Utd: Foster, Neville, Vidic, Brown, Rafael, Obertan, Gibson, Anderson, Park, Macheda, Welbeck
Subs: Kuszczak, Evra, Owen, Carrick, Nani, Scholes, Fletcher

Besiktas: Recber, Kas, Ferrari, Toraman, Uzulmez, Fink, Ernst, Dag, Tello, Koybasi, Bobo
Subs: Celikay, Karadeniz, Rodrigo Tabata, Inceman, Yusuf Simsek, Guven, Zengin

Beşiktaş tarihinde bundan evvel 4 İngiltere deplasmanı vardı. Aston Villa, Leeds United, Chelsea ve Liverpool. İstatistikçilere iş kapısı açan maçlar da oldu, zaferler de. Bu dört maçın yenen gol ortalaması 4'te fazla, hatta Kuzey İngiltere hesabı yapılırsa ortalaması 6'ydı. Maçtan evvelki hissiyatım elbet tarihe zıt değildi. Yıllardan bu yana iyimser olup da ''iyi oynayıp'' yenilen Old Trafford deplasmancılarından biri olmak kabulümdü. Ekşi Beşiktaş'ta şunu yazdım maçtan birkaç saat evvel: ''Gol yemediğimiz müddetçe kıça-başa çarpıp giren (bkz. Bolic ve David May'in baldırı) bir serseri top bulacağımıza inanıyorum, girmese de bir kez olsun elleri başa götürür.'' Bu kadardı, bunu bulmak bana yetecekti ve kaybedecekti takım. Maç başladı, yapmadığım totem kalmadı; her biri işledi ve en son her seferinde en ağır sözleri esirgemediğim Rüştü de sahne aldı ve Beşiktaş maçı kazandı. Bugün gerçekten özel bir gün, bugün ''Yıldırım Demirören Yeter'' demek bile içimden gelmiyor.
2004 sonbaharında Fenerbahçe'ye karşı oynayan ve 3-0 mağlup olan ikincil Man United takımından bugüne Wes Brown, John O'shea ve Darren Fletcher taşındı. Ve tabii Cristiano Ronaldo. O gün yedek olan Gerard Pique, Barcelona'nın stoperi. Phil Neville, Spector, Richardson, Ebanks-Blake, McShane, Eagles gibi isimler ise şimdilerde iyi birer Premier League oyuncusu oldular. Bu akşam ise ikincil Man Utd takımında kalede Edwin van der Sar'ın sezon başı uzun süre sakat olduğu dönemde kaleyi koruyan Ben Foster vardı. Savunma dörtlüsü mecburiyetti; Ferdinand, Evans ve O'shea sakatken rotasyonda yer alan diğer üçlü takıma girdi. Takımın hücum planının önemli parçalarından Evra dinlendirildi. Solda sakatlık dönüşü nedeniyle böylesi bir maçta sahaya sürülen Ferguson'un hedef maç oyuncusu Park, sağda Ferguson'un özel seçimi genç Fransız Obertan oynadı. Orta sahada yine orta saha rotasyonun asli elemanlarından Anderson ve İrlanda milli, Scholes sonrası bayrağı devralacak adam 22 yaşındaki Darron Gibson. En ileride de genç ikili, takımın 4. ve 5. forvet tercihleri olan Macheda ve Wellbeck ile çıktılar sahaya. Oyun planı değişmedi, forvetleri gezdirerek kenarları kullacak, klasik 4-4-2'nin gereklerini yapmaya çalışacaklardı. Sahada bu işe yatkın kenar oyuncular Rafael ve Obertan idi, onlar da ters kenarda başladılar. Bu seçim Beşiktaş'ın işine geldi, bu ikili aynı kenarda yer alsalardı çok daha üretken olabilirlerdi. Park sürekli içe kaçtı, zaten oyun stili budur. Son çizgiyi istedikleri kadar kullanamadılar.

Maç başı bir başka Üzülmez faciası başa geliyordu, neyse ki ucuz atlatıldı. Yakın aralıklarla henüz maç başı iki sağ kenar aksiyonu var, ikisinde de yanlış pozisyon alan Üzülmez baş roldeydi. Sonra bir ara Obertan'ı takip ediyordu, İzmir-Deivid-kupa finali üçlüsü geldi aklıma. Dakikalar ilerledikçe ''Delinho etkisi'' ortaya çıktı ve Obertan her seferinde duvara tosladı. Bu dakikalarda kritik bir İbrahim Kaş perdelemesi ile Ferrari'nin bir yerlerine çarpıp geri dönen 3 şut hatırımda kaldı. Bu orta karar baskı atlatıldı ve takım pas adedini artırmaya başladı. 1-2 pas, dönüşü duvar'dan, 3-4 pasa çıkıldı. Ferrari'den aldı İsmail, 40 metre taşıdı. 40 metre uzaktaki Tello'yu ters kenarda gördü. Bu ana kadar ve sonrasında hücum adına kendisinden beklenileni yapamayan, ortalamasının da çok altında olan Tello vurdu. Muhtemelen kaleci için pek zor olmayacaktı bu tehlikeyi savuşturmak, lakin yine bir şeyler oldu ve bir Türk takımı Old Trafford'da gol buldu. 13 yıl evvel sağ ayakla atılan şut, sağ bek David May'e çarpıp ağları bulmuş ve 40 yıllık yenilmezlik son bulmuştu. Bu kez sol ayakla atılan Tello şutu, sol bek Rafael'in suratına çarparak uzak köşeyi buldu.
Bu dakikadan sonra takım daha yüksek yüzdeyle pas yapmaya başladı. Ataklar daha önde karşılandı, ilk 20 dakikaya oranla rakip yarı alanda daha çok göründü Beşiktaş. Bir yerlerde İsmail Köybaşı'nın geçmiş kariyer referansıyla önde kullanılabileceğini, aynı şekilde Rıdvan'ın da bu şekilde kullanılabileceğinden bahsetmiştik. İsmail'in önceliği sol bekteydi, fakat bugün sol önde harika oynadı. Goldeki pasından, takımı topla beraber ileriye taşıyan tek adam oluşuna, özverisine, yardımına, taktik disiplinine kadar muhteşemdi. İlk yarının son 20 dakikası, ilk 20 dakikaya oranla daha rahat geçti. Bu süreçte bir de hazırlanışı enfes olan bir Fink şutu vardı. Golden de öte şu Fink pozisyonudur bu maçtan kalan, ben bu kadarını hayal etmemiştim.

Manchester United'ın nasıl bir takım, nasıl bir düzen olduğunu burada çok anlattık. Yetmez ya, bizden bu kadarı çıktı şimdilik. Zaman içinde daha da çok şey anlatmaya çalışacağız. Bu takım yenik duruma düştüğünde kenarda dünyanın en özel futbol aklı mutlaka bir başka yol dener, onun özel tim elemanları mutlaka bir şeyler yapardı. Dakika 90 olsa bile değişmez, tarihte sayısız örneği vardır. Hakem düdüğü çalana kadar ''kazanıyoruz'' dediysem eğer Demirören bir daha seçilsin, bu denli berbat bir yemin edebilirim. Elbet 5-10 dakika rutin temponun dışına çıkacaklardı, fırsat kolluyorlardı. İnönü'deki maçı hatırlarsak, bu şansı onlara Mustafa Denizli vermişti. Sağdan üç kez hızlandılar, sonunda golü buldular. Bu kez Denizli o şansı vermedi. Giggs gibi, Rooney gibi birini aradılar; bu ikiliye yakın isimlerden Evra ve Carrick dahil oldu oyuna. Hala golü kokluyor olan Michael Owen da girdi. Toraman'ın sakatlanmasıyla zayıflayan Beşiktaş sağına yüklendiler, oraya Macheda'yı da soktular. Tello'nun maç sonu ciddi olmadığını söylediği sakatlığı hayırlı oldu, orta sahaya taze güç Uğur dahil olurken solu güçlenen United'a karşı sağ kenara bitmeyen bir pil sahibi Ekrem geçti. Günün bir pozisyon hariç en iyilerinden Bobo'yu kenara aldı hoca, bu anlarda Nobre'yi aramadım dersem yalan söylerim. Batuhan Karadeniz sezon başlangıcını Old Trafford'da yaptı, hem de takım 0-1 galipken. Topla ilk buluştuğunda sarı kart gördü, sonra bir de taç atışında topu Erhan'a bırakınca ömrümden üç yıl gitti. Şükür ki Fransız hakem Lannoy elini cebine götürmedi. Evra-Kaş mücadelesinde Kaş'ın hareketi faul ama Evra da fazla zorlamadan bıraktı. Çalsa ucuz olurdu ama kitaba uygundu. Man United'ın vites artırdığı uzatmalarda da sahneye Rüştü çıktı. Tecrübesiyle değil, onu zirve Türk kalecisi yapan refleksleriyle mucize iki top çıkardı. Özellikle Wes Brown'ın kafa şutunda adeta uzadı.
Toraman sedyeyle soyunma odasına gittikten sonra 2 dakikayı aşkın süre takım pas yaptı. 10 kişiyle şu kısa sürede ulaşılan kombine pas adedine maç boyu bir daha ulaşılamadı. Gariptir. Rüştü her zaman yaptığı topu taca vurma işini bile yapmadı, belki de bu kez gerçekten yapmak istedi ama başaramadı. Takım 10 kişiyle, sağ beke geçen Ekrem ile oynadı bu kısa bölümü. Keza Batuhan'ın oyuna girişi, hocanın ona bu maçta güvenmesi de bu denli ilginç bir hadisedir. Değişikler, ısınmadan oyuna girmek zorunda kalan Erhan haricinde tam da nokta atışı tercihlerdi: Tello yerine Uğur ve yorulan Bobo'nun kenara alınması. Doğru takım tertibi, sıradaşı olaylar ve şansın da doğrunun yanında olması... Bir mucize golün ardından gelen bilinçli ve disiplinli bir savunma, şeklinde özetlenebilir.

Dönüp Wolfsburg deplasmanına ilişkin maç yazısına bakalım, sonra dönelim şampiyonluk yoluna bakalım. En son da bu akşama. Sivok olmasa bile Beşiktaş savunması işini yaptı, maçı gol yemeden tamamladı. (Üç İbrahim'ler) Çünkü takımın en kritik taktik seçimi olan orta saha doğru kurgulanmıştı, Beşiktaş'ta durum bu kadar nettir. Ernst ve Fink hazır iseler oynarlar. Yanlarına Ekrem'in geldiği maçlar (Galatasaray deplasmanında bir kısa bölüm ve Wolfsburg deplasmanı) takım sezonun en iyi performanslarını göstermiştir. Geçtiğimiz hafta sonu Fenerbahçe karşısında Ekrem'in sağ kenarda olduğu düzenden doğru kurgulanmış Ernst-Fink orta sahası, Beşiktaş'a galibiyeti getirmiştir. Bu akşam da benzerini izledik. Bu gece bu ikili, Anderson-Gibson ikilisine Ekrem desteğiyle karşılık verdi, hatta baskın geldi. Orta sahası esastan kurulmuş bir Beşiktaş, güçlü savunmacılarıyla ön tarafın süzgecinden geçenleri savuşturmayı başardı. Rüştü de sahne aldı ve Beşiktaş kazandı. Kaleye 30'a yakın şut atılmış, lakin bunların tehlike üretenleri 5'i geçmez. Keza United %70'e yakın topla oynadı maç boyunca, ama tabela 0-1'i yazdı. Şu iki veri Beşiktaş'ın oyun karekterini açıklar. Şablon aynı, birkaç spesifik seçim var; oyun karekteri şampiyon takımdan gelme ve sonucu abartılı Old Trafford'da galibiyet. Zafer. Standart sonucu ise TSL'de şampiyonluk yarışının içerisinde olmaktır.
CSKA'ya karşı son maç kaybedilse dahi şu maçı yıllar sonra hatırlayacağız. Tarih bugünü yazacak. Nijerya'dan Endonezya'ya kadar gazetelerin yeni gün baskılarında ''Beşiktaş'' yazacak. United daha evvel defalarca yaptığı gibi yine bir seri yapacak ve yine her seferinde ''Beşiktaş'tan beri...'' denilecek. CSKA Moskva'yı yeneriz, çıkarız, çıkamayız; benim için şu an çok da önemli değil. Bugün Beşiktaşlı futbolcular Europa League'e devam etme ihtimallerinin çok zora girdiğini, hatta mucizelere kaldığını bilerek çıktılar bu maça, esas hissiyat olarak ''Old Trafford galibiyeti''ni düşlediler. Bize de bu mutluluğu yaşattılar. Başta Mustafa Denizli olmak üzere Rüştü'sünden Üzülmez'ine, hatta yine kenarda bekleyen Tabata'sına kadar çok teşekkürler.

İstanbul'dan Manchester'a: ........ - beyaaaazzzz

Noat Samisa

26.11.09

Kötü Şans

Hafta sonu tüm dünyanın futbol gündemine düşen maç elbet bizim de yakın markajımızdaydı. 9-1 biten Tottenham-Wigan maçına ''alt'' bahis oynamış biri olarak bu maç sonrası bir kez daha bahis defterini kapattım. Yanlış bir şey, futbolun zevkini öldürüyor, hem bahis üzerinden şike de yapılıyor; diyerek kıvırayım. Wigan'lı futbolcular önümüzdeki hafta sonu oynanacak Sunderland karşılaşması öncesi taraftardan özür dileyecekler, gönül alacaklar. Bu maça bilet alan Wigan taraftarları, maçın ardından paralarını geri alacaklar. Ödemeyi futbolcular yapacak. Tottenham ise art arda oynayacağı Aston Villa, Man Utd ve Everton deplasman serisi öncesi zirve 4'teki yerini sabitleştirdi, 9 golden fazlasını da atabilecekleri muhteşem bir futbol oynadılar.
Pazar günü yalnızca Alan Sheraer ve Andy Cole'ün dahil olduğu 5'ler kulübüne giren Jermain Defoe hakkında şöyle bir yazı yazmışız. Bitirirken ''Futbolunun en uygun yaşlarında, ilk çıkışı ile bugünler arası pek yaldızlı olmasa da bugünlerde onu izlemek büyük keyif. Golü kokluyor ve gol onun ayağına çok yakışıyor.'' demişiz. Bugüne kadarki ara dönemde Robbie Keane formdaydı, Burnley ağlarına 4 gol göndermişti. Spurs sıklıkla vurup geçiyor, sezon başlangıcında Liverpool karşısında sergilenen futbolu daha da yukarıya taşıyordu. Arada Stoke City kalecisi Steve Simonsen'in ağzıyla top tuttuğu maçta alınan 0-1'lik mağlubiyet ve Modric, Krancjar, Defoe, Lennon dörtlüsünün sahada yer almadığı bir günde ilk devre sonunda gelen iki golün maçı bitirdiği Arsenal mağlubiyeti vardı. Takımın önemli parçalarından Aaron Lennon sahada olduğunda, Modric/Krancjar takımın merkezi rolünü aldıklarında ve orta sahayı ele geçirdiklerinde ne kadar korkutucu olabileceklerini Wigan karşısında bir kez daha gösterdiler. 1-0 biten ilk yarı 5-0 bitebilirdi, hiç abartısız en az goller kadar net pozisyonlar kaçtı. Jermain Defoe büyük oynuyor, izleyeni kendine hayran bırakmaya devam ediyor.
Yakın zamanda bu maçın kaybedeni, Wigan kalecisi Chris Kirkland üzerine de şu yazıyı yazmıştık. Bu adam şanssızlıklarına bir yenisini daha ekleyerek 1995 yılındaki 9-0'lık Man Utd - Ipswich Town maçında kaybeden tarafın kalecisi Kanadalı Craig Forrest'ın rekoruna ortak oldu. Halbuki ilk yarı çıkardığı 4 net gollük şut var, daha ilk yarıda 5-0'a gidecek maçta takımını oyunda tutmayı başardı. Henüz maç 1-0 iken James Scotland'ın kaçırdığı bir pozisyon var, belki o gol olsa Wigan oyuna ortak dahi olabilirdi. Fakat başta hocası Martinez olmak üzere kimse bu durumun çözümü için ortaya fazla bir şey koymayınca Krikland'ın başka şansı kalmadı. Sekizinci gol bir kaleci için en büyük hayal kırıklığıdır. Bunun da Kirkland'ın başına gelmiş olması kendisinin kariyer hikayesi ışığında anormal bir durum değil.

Roberto Martinez'in işi hiç kolay değildi sezon başında. Bir farklı karışım daha oluşturdu ve iyi bir son vuruşçu olan güçlü santrafor Hugo Rodallega'dan sol kenar adamı, yılların stoper/defansif orta saha elamanı Paul Scharner'dan forvet arkası yaptı. Çok da kötü gitmiyorlardı. Lakin Aaron Lennon'ın bu maçta yaptığı 3 asist var, hiçbirinde kadrajda Rodallega yok. Bırakın Edman'ı, bu kadar boş alanda Lennon'ın üzerinden geçemeyeceği sol bek yoktur. İdeal sol kenar oyuncusu Charles N'zogbia'yı sağda oynatıyor, acaba Niko Krancjar'ın attığı gollük pasların tamamının içe kaçarak aldığı toplar sonrası oluşmuş olması tesadüf müdür? N'zogbia'yı devre arası sol kenara almak farkı önleyebilirdi. Corluka her seferinde önü bomboş geldi, Defoe'nin daha ilk yarı gezdirerek ıskartaya çıkardığı Bremble'ın sayısız markaj umursamazlığı ve hamle hatasında maç 5'e gitti. 5-0'dan sonrası Tottenham'ın iştahıdır, her zaman olduğu gibi kulübedeki yerinde yılların yorgunluğu üzerine çökmüş bir yaşlı adam olarak oturan Harry Redknapp'in futbolcularının oynadıkları oyundan zevk alıyor olmalarına bir müdahalesi olmadı. Paul Scharner'ın attığı gol de nizami değil, öncesinde topu koluyla kontrol ediyor. Tabela bu sayede Wigan'a 1 yazdı, lig tarihinin en ağır mağlubiyeti ünvanından kurtuldular.
Wigan'ın hissiyatını anlayabiliyoruz, tıpkı Beşiktaş'ta olduğu gibi futbolcular son suçlulardır. Beşiktaş yine bir Fenerbahçe maçı sonrası yine bir Ada deplasmanında, yine aylardan Kasım. Bu skorla 9 kotası doldu. Son derbi galibiyetiyle içten içe bi' umutlanma durumu olsa da, bu kez takım çok daha sağlam ve içerisinde yüksek futbol/kazanma kültürüne sahip oyuncular olsa da ''insafına kurban Sir Alex'' diyorum.

Noat Samisa

24.11.09

Ireland'dan Elano Fikirleri

Stephen Ireland'a ve benzer tarzdaki orta saha oyuncularına neden sempati duyduğumuzu defalarca anlattık. Aynı şekilde Elano'yu da Eriksson'lu günlerden bu yana çok kez övmüşümdür, şimdilerde ara ara yüzünü görebildiğimiz Michael Johnson ile bir dönem kurdukları birlikteliğe hayran olmuşumdur. Tüm bunların yansımaları blog arşivinde vardır, merak eden bakabilir. Man City'nin bir diğer gündem adamı Robinho için de en son, ''Her final pasını karavana atan bir Robinho, takımın oyun planını şekillendiren oyuncu olarak fazlasıyla lüks.'' demişiz aylar evvel. Uzun zamandır sakatlığı nedeniyle takımdan ayrı olan Robinho'nun en yakın dönüş tarihi olarak iki hafta sonraki Liverpool maçı öngörülüyor. Sakatlık sonrası Bellamy'nin sezon başı formundan uzak olması veya bir alt postta anlatıldığı üzere son zamanlardaki Wayne Bridge etkisi, yeniden gözleri Robinho'ya çevirmiş durumda. Ama Eastlands'te 6 aydan fazla kalacağını söylemek büyük kehanet olur. Nedenini Ireland anlatmış, biz de açıklamaya çalışalım.

Man City takımı birkaç gündür yeni patronun takım için Abu Dabi'de yaptırdığı idman tesislerinde kampta. Yarın Birleşik Arap Emirlikleri ulusal takımı ile bir hazırlık maçı oynayacaklar, futbolcular muhtemelen güneş gördükleri için mutlu olsalar da play-off arasındaki tatil sürecini pas geçmenin huzursuzluğunu yaşıyorlardır. Zaman parayla satın alınmıyor, yoğun tempodaki bir boşluk böylesi bir seyahatle belki de vücutlara daha çok yük bindiriyor. Hafta sonu Elano da Arap yarımadasında olacak, Robinho'nun da listesinde adı olan Brezilya takımı ile İngiltere karşısına çıkacak. Ireland ise uzun süredir yer almadığı Irlanda ulusal takımının Fransa ile yapacağı play-off mücadelesini yine tvden takip edecek. Guardian'dan Daniel Taylor, Mancunian'lar için önemli bir köşe yazarı. Dünkü yazısında Stephen Ireland'dan alıntılar yapmış ve ben bu sözleri ilk kez okuyorum. Yeni ise çok ses getirebilir, eski ise ben atlamışımdır.
Elano bir dönem harika işler yapıyordu Manchester'da. Yüksek bonservisini umursamazcasına oynuyor, oynatıyor, atıyor ve attırıyordu. Bir Middeslbrough maçı vardır, akıllara zarar. Tuncay Şanlı da anlatabilir o maçı, eminim o günkü Elano performansı aklındadır. Eriksson'un ona tanıdığı serbestiyeti sanmıyorum ki Lucescu tanımış olsun; hem de Premier League'de. United zaferi ile başlayan 2 sezon evvelinde şampiyonluk sesleri yükseliyordu City'den, hatta belki de şimdiden daha gür şekilde. Olmazdı tabii, olmadı da. Ama aslen takımın teklediği dönem, Elano'nun sakatlandığı Kasım ayı civarıdır. Sonra Johnson da sakatlandı ve bir süre kendini toparlayamadı City. Dönemin patronu Shinawatra'nın da Eriksson'un biletini kesişi bu zamana rastlar. Uygulama gecikse de karar bu süreçte alınmış olmalı. Ireland, bu süreç için ''Elano o dönem her şeyden kolayca sıyrılıyordu, dürüst olmak gerekirse bu (Eriksson'un takımı) adeta Elano'nun (hükmettiği) dünyasıydı.'' diyor. Eriksson'un işine gösterdiği özeni Mark Hughes ile kıyaslıyor ve Elano'nun Eriksson zamanındaki hem saha içi hem de saha dışı serbestiyetin Hughes tarafından elinden alınmasından memnun olmadığını, Mark Hughes'ün çalışma şartlarına adapte olmak adına hiçbir çaba sarfetmediğini söylüyor. Elano ile kişisel bir sorunu olmadığını belli eden cümleleri de var, ayrıca bu sözler yazarın ''Man City'deki gruplaşma sorunu'' tezine argüman olarak kullanılıyor. Ortada kin kusma durumu yok yani. Santos'ta beraber oynayan Robinho-Elano ikilisinin ve bunlara katılan Jo'nun takım içerisinde apayrı bir grup olduğu, Mark Hughes'ün ilk olarak bu kömün ile başetmeye çalıştığından ve takımı kontrolüne alabilmek adına zaman ihtiyacı olduğundan bahsediliyor. Çok doğrudur. Elano gittiğinden veya forma alamadığından bu yana Robinho'nun iyi maçını hatırlamıyorum. Jo zaten kulüpten uzaklaştırıldı, artık City of Manchester'a dönmesi zor görünüyor. Elano da Ireland'ın bahsettiklerinde genel görüntüde tamamen bağımsız olarak, forma bulamayacağı Man City'den Güney Afrika hayalini gerçekleştirmek üzere ayrıldı. Artık Mark Hughes'ün önünde daha başka sorular ve sorunlar var.

Elano'nun Mark Hughes ile iki kez sürtüşme yaşadığını hatırlatalım. Daha doğrusu sürtüşmelerden ikisinin basına yansıdığını söyleyelim. İlki pek çok Güney Amerikalı'da olduğu üzere milli takımdan geç dönme durumu yaşandı. Standart prosedüre binaen para cezası aldı Elano. İkincisi ise geçen yıl Kasım ayı ortalarında yine SWP'nin Elano'ya tercih edildiği ve takımın klasik orta saha düzeni ile sahaya çıktığı bir maçın ardından yedek bekleyen Elano'nun maç sonrası uzatılan mikrofona ''iki maçtır neden yedek beklediğimi bilmiyorum, Man City taraftarı bunun nedenini, yani doğruyu öğrenmek istiyor'' sözleri sonrasıdır. Mark Hughes, bu sözler sonrası Elano'nun bir haftalık maaşını kesti. Bu ceza kararı sonrası açıklamasında ''Elano duygusal biri ve her maç oynamak istiyor.'' demiştir. Sonra da Bellamy transferiyle birlikte yeni oluşturulan takım düzeninde Elano önemli bir parça olmuştur. Mark Hughes'e neden sempati duyduğumuzu da onun başarısını ve City'de başarılı olacağına dair inancımızı da çok kez anlattık. Bu da bir başka Mark Hughes portresidir. Elano ile sürtüşmesine, açıkça takımda diğer oyuncuları rahatsız eden Robinho ile oluşturdukları ''Brezilyalı ikizler'' grubunun varlığına rağmen takımı en uygun şekilde kurgulamıştır. Elano sahadayken Robinho'nun kendi kale çizgisinden top çıkardığı görülmüştür, şehir efsanesi değildir. Daha Mayıs ayında Elano'nun ''Manchester'da kalmak istiyorum'' minvalinden sözleri de vardır. Ama City takımı yaz döneminde öyle bir noktaya gelmiştir ki, Elano Blumer'e şimdilerde Martin Petrov'un yaşadıklarından daha fazlası öngörülmüştür. İyi oynasa bile 3-4 maç sonra ancak formayı görebilecektir. Gareth Barry'nin lideri olduğu orta sahaya girmesi imkansızdır, Shaun Wright-Philips'in teklemesini bekleyecektir. Manchester'a gelişine çok sevindiği Robinho ile yolları ayrılmıştır artık.
Galatasaray'a transferini ilk öğrendiğimde o anki düşüncelerimi paylaştığım dostlar bilirler, hayranlığımı dillendirmişimdir. Böyle bir oyuncunun EPL'den kopup Türkiye'de top oyayacak olması başlı başına muazzam bir hadisedir. Maliyet hesabı da keza, işin taktik boyutu hariç kafaları karıştırıcak hiçbir şey yoktu şu transferde. Ama gel gelelim, Elano bugün itibariyle kendini fazlasıyla sorgulatıyor. Elano'nun kalitesi tartışılır mı? çıkışlarına hiç gerek yok, açık bir sıkıntı var ortada. Sorunun tam kaynağı nedir, sorusuna verebileceğim bir ideal cevap yok. Lakin izlediğim en az 5 adet Elano'lu Galatasaray gözlemim; daha fazla oynamak, formda kalmak üzere Türkiye'ye gelen Elano'nun Man City günlerinin çok çok gerisinde olduğudur. Fiziki bir sıkıntısı mı var, psikolojik mi; bilemiyorum. Kimi maçlarda (benim izleymediğim Dinamo Bükreş maçı mesela) iyi oynadığından bahsediliyor, ben henüz hayranı olduğum Elano'ya sarı-kırmızı veya mor forma ile rastlamış değilim. Bunun adını ''uyum sorunu'' koymak da çok akılcı değil bana kalırsa, Premier League'e 1 ayda ısınan bir Brezilyalı'dan bahsediyoruz sonuçta. Tüm veriler ışığında eğer fiziki veya taktik bir neden yok ise Elano'nun sorununun açıkça psikolojik olduğunu sanıyorum. Aslında Manchester'da mutluydu ama bir daha önüne gelmesi pek mümkün görünmeyen Dünya Kupası'na gitme rüyası daha ağır bastı. Huzurundan feragat etmek zorunda kaldı, belki bu sebepten ailevi problem yaşıyordur. Bilemeyiz. Bugünkü Elano ile geçen sezon Ocak-Mart arası ve öncesi Eriksson zamanındaki sezon başı Elano'su arasındaki uçurum o kadar büyük ki, bunu taktik nedenlerle açıklamak çok zor.

Yine de futbol idealimizin büyük bölümünü oluşturan taktik kısma ilişkin bir değerlendirme yapmak gerekirse, Rijkaard'ın son dönemde üçlediği orta sahanın bir adet safkan orta sahaya ihtiyacı olduğunu söyleyebilirim. Bunun hem genel futbol görüşümde, hem de Elano'ya ilişkin değerlendirmeler yansıması vardır. Elano'nun Eriksson döneminde üçlü orta sahada sağ iç pozisyonunda oynamışlığı var ama bu süre hiç uzun olmadı, 1-2 maçı aşmadı. Elano transferi bir hücum hamlesidir ve Arda'nın var ve lider olduğu bir takımda mutlaka ince ayar gerektirir. Elano'nun büyük oynadığı dönemdeki rolü 4.3.3 şablonunda sağ kenar adamı olduğu roldür, önce bunu bir teraziye koymak gerek. Hughes ile parladığı dönemde ise tek forvet Bellamy'nin ardında ikinci forvet veya genel tabirle ''10 numara'' rolüdür. Ne hep adları anılan Xavi-İniesta modelinde, ne Alex tarzında, ne Lincoln örneğinde bir oyuncu değildir Elano; Gareth Barry gibi de değildir. Yeterince dinamik, şablona entegre bir ''hücuma dönük orta saha elemanı'', demişiz Elano'nun transferi açıklandıktan sonraki gün. Bizim için Elano'yu en doğru tarif eden cümle budur. Bu doğrultuda Elano'ya biçilecek olan rol, şablon standardı üçlü orta saha içerisinde değildir.
Tahtaya yazdığınız sayılar değil, oyuncuya biçtiğiniz rol ve bunun yansımaları bir anlam ifade eder. Sezon başından bu yana Galatasaray'da Kewell-Arda-Keita-Baros üçlüsünü bir arada kullanarak nasıl bir 4.3.3 oynuyordur, ben akıl erdiremiyorum. Trabzonspor maçında Arda'nın attığı gol mesela, ne çeşit bir hücum setidir? Keza aynı maçtaki Kewell golü ve sezon başından bu yana Sabri'yi parlatan sağ kenar merkezli hücum setleri, nasıl bir birlikteliğin ürünüdür? Sayılar arası farkları bunlar belirler. Çok adı anılan ''Total Futbol'' sıfatının ilk demlerinde tahtaya 4.3.3 yazılmaz idi, ki şu zamanda en ileri Cruyff'ü, ardına Neeskens'i, arkasına Blankenburg'u ya da 15 yıl sonrasında Rijkaard, Gullit ikilisinin ardında Sir Bobby Robson'ın da tornasından geçmiş Arnold Mühren'i oynatın, geriyi de Koeman toplasın; bu düzenin bugünkü adı değişir. Bırakın 35 sene öncesini, futbol 5 yıl önceki yerinde değil. Bugün basit bir futbol idmanında yapılan 5'e 2 pas çalışmasın neden 6'ya 2 veya 4'e 2 olmadığını hiç düşündünüz mü? Bizden öncekiler çok düşünmüşler, artık biz düşünmüyoruz. Total Futbol da böyle. Yaşadı ve öldü, bir sonraki trende zemin hazırladı. Futbol zamanla hep kendi kurallarını koydu, kendi içinde sürekli değişti ve bugüne geldi. Yarın Rafael Benitez Liverpool'dan gittiğinde Liverpool'un sakatı olmadığında nasıl olup da gezegenin en korkutucu baskısını yaratan futbol takımına dönüştüğünü tarih yazacak, biz anımsayacağız. Benitez herhangi bir felsefe üretmiş değil, herhangi bir öğretiye yaslanmış değil. Rinus Michels gibi o da biraz kaçık bir adam, geçmişi özümseyerek ortaya bir yeni düzen koyan bir özel futbol aklı. Rijkaard da biraz böyledir, kıyasını yapmayayım. Arrigo Sacchi'den fazlasıyla etkilenmiştir, keza Ancelotti de kısa zamanda Chelsea'de benzer yansımaları göstermiştir. Benitez'i de Ancelotti'yi de Steve McClaren'ı da Rijkaard'ı da ''oyuna müdahale'' noktasında eleştirebilirsiniz, eleştirilmişlerdir. Bu isimler birer Hiddink veya Mourinho sihri yaratamazlar, hatta Benitez'in şu zamanda eleştirildiği başlıklara bakmak bile yeterli. Ama zirve futbol vaat ederler. Bu vaatler ortamla, malzemeyle ve önemlisi zaman ile doğrudan ilişkilidir. Eğer Kasım ayına gelindiğinde ortaya bir ideal takım çıksa idi, bugün Rijkaard Türkiye'de olmazdı. Çok daha acil kısa süreli başarıya ihtiyacı olan bir dev bütçeli kulüp imzayı attırmıştı, ki bu en fazla bir sanal gerçeklik olabilir. Bugün üst düzey takımlarda dahi şablon geçişleri sancılı olurken bir felsefe devrimine 3 ay süre tanımak da bunun henüz Kasım ayına gelindiğinde gerçekleştiğini iddia etmek fazlasıyla hayalperestlik olur. En yakın Ocak'ta, belki Mart ayından sonra.

Son olarak yine Elano'ya dönersek, şu Galatasaray'da alacağı pozisyon Barış'ın da dahil olduğu düzende Keita'nın pozisyonudur. Eğer Sarp, Topal, Ayhan üçlüsünün üzerinde bir yabancı orta saha oyuncusu transferi gerçekleşirse diğer alternatifler için zemin oluşacakır. Tam hazır bir Linderoth ile olabilir ama bunca zaman sonra İsveçli için ümitvar olmak zor.

Noat Samisa

12.11.09

Wayne Bridge Otobanı

BBC'nin sezon boyu hafta sonu akşamları yayınlanan Match of the Day programı 45 yılını devirdi. Biz buralardan canlı izleyemesek de en geç sabahına bant kaydını elde ediyoruz ve keyifle izliyoruz. Bir süredir cumartesi günkü programda (MOTD) sunucu koltuğunda Gary Lineker, karşısında Alan Hansen ve Alan Shearer oturuyor. Üç futbolcu eskisi, üç efsane Premier League'de günün maçlarını 10'ar dakikalık özetler sonrası değerlendiriyorlar. Bu hafta sonu 3-3 biten Man City-Burnley karşılaşmasını analiz ettikleri süre yalnızca 3 dakika ama Alan Hansen öyle bir taktik arıza anlatıyor ki, maçın skoruna şaşmamak gerektiğini, futbolun ihaneti asla affetmeyeceğini açıklamaya yetiyor. Olayların kahramanı bir süreliğine aklını evde bırakan Man City'nin milli sol beki Wayne Bridge...Bugün Mark Hughes, cumartesi günkü programdaki sözleri nedeniyle Alana Hansen'a çattı. Bizdeki ''futbol ulemaları'' tabirinin yumuşattı, Hansen gibilerin tv'de olmasının ona en fazla -bizim ülkedeki tabirle- bireylere sallama fırsatı verdiğini söyledi. Hansen'in ne dediğini yazacağız da, şurada bir duralım. Medya başka bir alan, futbol başka bir alandır. Keza siyaset başka, medya başkadır. Medya tüm bunlara dahil olan, başka kulvarlar içerisinden gelen insanlarca işgal edildiği vakit, aslında futbol işgal edilmiş olur. Bugün Hansen çok doğru bir analiz yaptı belki ama kullandığı kelimeler bir antrenörün Wayne Bridge'e hatalarını anlatırkenki üslubu olamazdı. Ben İngiltere'de hiçbir menajerin gazetelerdeki fikir yazılarını referans aldıklarını sanmıyorum. Alan Hansen boş vakitlerinde ''yorumculuk'' yapan bir futbolcu eskisi değil. Bilakis, 18 yıl süren aktif futbol yaşamı sonrası giriştiği ''medya merkezli futbol analizatörü'' görevinde 18. yılını yaşıyor. Oyuncular ve oyunun taktik yönü üzerine yoğunlaşıyor, muhteşem gözlem yeteneğiyle her maç içerisine gizlenmiş olan zirve anları harika yakalıyor. Kimseye ne yapması gerektiğini anlatmıyor; olanı, doğruyu, beğendiğini, yanlışı göstermekle yetiniyor.

Alan Hansen, Burnley'nin attığı 3 golde de Wayne Bridge'i görüntüler üzerinden anlattı. Ben bu maçın son çeyreğini izleyebildim, Dave Nugent'ın son anlarda son çizgiye indiği pozisyonda Joleon Lescott kağnı gibiydi. Anlam verememiştim, meğer apaçık bir sebebi varmış: Wayne Bridge Otobanı veya sadece Wayne ''Bridge''. Sayesinde Chris Eagles hayatının maçını oynadı. Burnley'nin attığı 3 golde de Wayne Bridge imzası var. Penaltıda adamını kovalamıyor, sol stoper Lescott penaltı yapıyor. İkinci gol tam bir facia, bu anlarda Bridge'in tamamen oyundan kopmuş olduğunu sanıyorum. Takım Bridge'in yerinde olmaması nedeniyle atağa çıkarken top kaybediyor ve aynı yerden golü yiyorlar. Üçüncü golde yine zihnen sahada olmayan Bridge'in sırtına çarpıyor top, devamı gol oluyor. Lescott hayatından bezmiş, sol stoper olarak Bridge'in açıklarını kapatmaya çalışırken perişan olmuş. Hansen, bu maç sonrası Brigde'e ''10 üzerinden eksi 6'' verdi. İkinci devredeki bir pozisyon için ''schoolboy defending'' sözünü kullandı. Gollerden başka 3 tane daha Bridge faciası ile Burnley'e gol şansı olan pozisyon gösterdi. ''Kusura bakmasın ama berbat'' dedi. Kıssadan hisse: Eğer bugüne kadar birileri İbrahim Üzülmez'i bu şekilde görüntüler üzerinden değerlendirseydi, en geç 2006 yılında kendisiyle vedalaşmıştık. Buna pek tabii Beşiktaş'ın başında olan hocalar da dahil.
Mark Hughes elbet arızanın farkındadır, rakibin geçmişine bakarak kolay görülen bir maçın tek bir oyuncunun ofsayt kuralına yaslanan trend şablonların ana unsuru olan konsantrasyon merkezli alan parselleme doktrinine ihanet etmesi ile nasıl olup da kabusa dönüştüğünü maç sonrası elbet bizden daha iyi görmüştür. Burası Premier League ve gücü ölçütünde kompakt bir takım olan Burnley, tek bir mevkiideki arızayı dahi affetmiyor. Man City ligde son 5 maçtır berabere kalıyor. Eğer bu 5 maçtan ev sahibi oldukları 3'ünü kazansalardı 2. sırada yer alıyor olacaklardı. Bir şekilde gol üretiyorlar, zaman içinde daha da üretken olacaklardır. Takım savunması da zamanla daha iyi olacaktır.Ama öncelikle yaklaşık £70 milyona oluşturulan savunma dörtlüsündeki sıkıntıları çözmeleri gerek. Burnley böylece bu sezon ilk kez deplasmandan puanla döndü. Masal devam ediyor...

Man City 3-3 Burnley
Noat Samisa

10.11.09

N'gog Gibi Düşün!

Dün 2-2 sonuçlanan haftanın kapanış karşılaşmasının kahramanı David N'gog'u istatistikleri ve kariyeri değil, Liverpool scout ekibinin Fransız üyesi Laurent Viaud Anfield'a getirdi. Benitez'in Extremedura günlerinden öğrencisi olan Viaud, Paris SG'nin 3 puanla Ligue 1'da kalabildiği sezonda çıkış yapan N'gog'u £1.5 milyon karşılığında Liverpool'a transfer etti. Kötü geçen sezonun şamarını yiyen oyunculardan biri olan N'gog'un yerine Hoarau'yu koydular, bu sezon Mevlüt'ü de alarak David N'gog'un ardından dönüp arkalarına bile bakmıyorlar. David N'gog ise Torres'in olmadığı günlerde elinde ne varsa sahaya koyuyor, tabii Liverpool için yeterli olmuyor. Dün bir güzel gol attı, bir kez de sadece aklındakini sahaya koydu ve takımına 1 puan kazandırdı...
Lee Carsley 36'sına dayanmış British model bir orta saha oyuncusudur. Son çizgideki topa nasıl hamle yapılması gerektiğini bu hareketin hocası olacak kadar iyi bilir. Dün derslik bir tackle yaptı, güzel bir çalımla iki Birmingham savunmacısını ekarte eden N'gog'u bitirdi. Tabii bu düşünceler ikincil plandan pozisyonu görünce ortaya çıkıyor. Hakem Peter Walton'ın görüş açısı ile tv kamerasının açısı çok benzerdi, ilk anda televizyondan müdahale var-yok kararını vermek zordu. Hakem bir-iki saniye tereddüt etti ve penaltı noktasını gösterdi. Fransız santrafor David N'gog, çok güzel bir gol attığı maçta bir de penaltı kazanmayı düşündü ve isteği gerçek oldu. Daha önce Eduardo'ya Oscar vermiştik. N'gog ile çekişirler ama inandırıcılık noktasında N'gog bir adım önde. Şu ne senkronize düşüştür öyle: Video burada.

Maç sonu Benitez, ''N'gog ile konuştum, haberler iyi'' dedi. Pozisyon penaltıdır, pişkinliği gösteren kimse yok. Hakeme de söyleyecek hiçbir şey yok, oyunun gelişimine göre durduğu yer doğru olmasına karşın pozisyonu çözmek için gerekli açıya sahip değildi. Hemen yardımcıya dönecektir gözler ama İngiltere'de ters tarafta gerçekleşen aksiyonlar için yardımcının fikir vermesine pek sıcak bakılmaz. Maç öncesi hakem toplantısında orta hakemin bu konudaki tercihi de önemlidir. David N'gog hatalıdır, sahtekarlık yapmıştır. Liverpool 45 dakika boyunca Birmingham'ı ceza sahasına hapsetmesine rağmen, şut bombardımanında sayısız şutun mavi duvara çarpması ve biraz da basiretsizlik nedeniyle 1 puanı ancak bu şekilde kurtarabildiler. Glen Johnson tüm atak katılımlarında ne kadar iyi işler yaptıysa, ne kadar iyi bir maç çıkardıysa ters taraftaki bek Insua da o kadar kötüydü. Fulham mağlubiyetinin de baş aktörlerinden olan Insua, orta saha elemanı Lucas ile birlikte Liverpool'un en zayıf adamı. Alex Mcleish, Johnson yüzünden McFadden'ı oyundan almak zorunda kaldı; yine Glen Johnson etkisiyle Liam Ridgewell asla hatırlamak istemeyeceği durumlara düştü. Mascherano ikincil oyun kurucu rolünü sahiplenmeye başlamış görünüyor. Hazır değilken sahaya sürülen Riera devreyi tamamlayamadı, bir başka hazır olmayan adam Gerrard oyuna dahil oldu. İkinci devre ortalarında da Benayoun sakatlandı, bu sezon 15 maçı aşan İsrail'li orta saha oyuncusunun vücudunun arıza çıkarması gayet normal. Torres'ten gelen haberler de iyi, ameliyata gerek yokmuş. Play-off arasından sağlam dönmesi bekleniyor.

Liverpool 2-2 Birmingham
Noat Samisa

10.11.09

Trabzonspor 0-2 Beşiktaş

Maç başlangıcı itibariyle Beşiktaş'ta ''gol'' kelimesini aklında ilk sıraya koyan veya koyma ihtimali olan üç adam var: Tabata, İsmail ve biraz Nobre. Takımda bir adet komple futbolcu var, o da zaten kazandığı topu sol ayağıyla uzak köşeye enfes gönderdi ve takımı bu sefaletin içerisinden çekip çıkardı. Bugün attığı gol bir çeşit sihirdir, ''skoru değiştirebilen oyuncu'' sıfatının geleneksel deyim ile ''önlibero'' halidir; hangi tırnak arasında daha çok vurgu olduğunu herkesin kendi fikrine bırakıyorum. Alın size iki yönlü orta saha... En son Wolfsburg deplasmanında ''şampiyon takım yaşıyormuş'' dedik, bu akşam ise dört kolluya bindirilmiş olduğunu gördük.

Geçen senenin kabusu olan değil, bundan 6 yıl önceki takımın bir kötü kopyası olan üçlü savunma ile başlandı maça, hafta içi kısa bir bölüm takımın bir-iki orta yapabildiği düzenin de bir kötü kopyası idi. Sağ stoper Toraman, sol stoper Ferrari; solda Ekrem, sağda İsmail; ortada Ernst-Fink-Uğur üçlüsü, onun önünde Tabata ve en ileride Nobre. Takımın omurgasını sayalım: Sivok-Fink-Tabata-Nobre. 6 yıl öncenin omurgasını sayalım: Ronaldo-Giunti-Sergen-İlhan. Bu omurganın yanına kimlerin serpiştirildiği de ayrıca değerlendirilir. Derdimiz nostalji değil, bugünkü takım tertibi yıllar öncesi ile birebir eşleştiğinden örnekledim. İki takımdan da dört oyuncunun topla münasabet becerisini ortaya koyalım, ondan sonra sayıları yazarız. Şu maç yazısının son paragrafında bir şey anlattık, aynen bugün bu ayrımı anlatabiliriz. Beşiktaş bugün 5-4-1 dizilmiştir ve ortada bir şablon yoktur. Ben bunu diyorum, sen 6-4-0 dersin; hiç önemli değil bugün için. Eğer bir tane dahi orta saha oyuncularının kenarlara girerek top aldığını görseydim 3.5.2 yazardım, ama Beşiktaş bugün 1 tane bile bilinçli hücum geliştiremedi. Sayılar önemlidir futbolda, ama gelir bugüne sistem falan derseniz haftasonu televizyonda yayınlanan onca maça hakaret edersiniz. Hafta içindeki umutsuzlukla farkı yaratan Ernst'in varlığıydı işte, daha fazlası yoktu. Bugün sahaya çıkan kadroyu istediğiniz şekilde dizin, hatta içine Yusuf'u da ekleyin ve 12 kişi olarak dizin, fazlasını göremezsiniz.

İlk yarı 5 tane Trabzonspor aksiyonu hatılıyorum. Pek çoğunda başrolde Umut Bulut var. Uzun toptan iki pozisyon buldular, Ferrari'nin savunmanın merkezinden uzaklaşmasının getirdiği alan hakimiyeti zaafiyetini kullandılar. Maça standart düzende, geçen hafta geriden gelerek maçı alan takımla başladılar. Beşiktaş'ın 11 kişiyle kendi yarı sahasında olduğu bir günde ve savunma merkezli futbol oynayan 4 Avrupalı'nın yer aldığı bir takıma karşı hiç de fena sayılmayacak pozisyonlar buldular. Savunmanın aşırı geride pozisyon almasının, tek hamle şansı kalmasının bir zaafı olarak Beşiktaş savunması son 3 lig maçında vermediği kadar pozisyon verdi Trabzonspor'a. Takım savunmasının iyi olabilmesi için savunmacıların ara ara akıl tutulması molası alması gerek, biraz olsun rakibe tehdit oluşturmalı ve oyun içinde en az birkaç kez çift haneli pas sayısını görebilmeniz lazım. Ama bu şekilde Ernst-Fink birlikteliğinin hiçbir anlamı olmadı, hatta İsmail Köybaşı da özel bir oyuncu olmaktan çıktı. Beşiktaş ilk yarı kadronun ederini yaptı, elden bu gelirdi ama bu kadar pozisyon verip de tabela değişmemişse apaçık bir şeyler yanlıştır. Devreye yine 2 oyuncu değişikliğiyle girildi, Mustafa Denizli ritüeli olarak kabul ediyorum. Daha ilk yarı ortaların top yine iki takım arasında gidip-geliyorken ben ''giren-çıkan toto'' isimli garip oyunu oynamaya başlamıştım. Yusuf günün bankosuydu, takımda her kanatta tek kenar adamı olduğundan Yusuf'un merkezde pozisyon alacağını tahmin etmenin de oranı düşüktü. Yani bu bir tavşan değildi. Denizli bu değişikliğinden tahmin edileceğini bildiğinden Kaş-Uğur değişikliğini yaptı, bizim kupon tekten yattı. Üçlü savunmanın kenar adamı İbrahim Kaş? Diziliş asimetrik bir hal aldı, bu hamle sonrası Cale ataklara hiç katılamadı Beşiktaş'ın sağından. Oyun Beşiktaş soluna, Colman'ın kenarını yığıldı. Denizli maç sonu ''... amacımız oyunu küçük bir alana sıkıştırmaktı'' dedi, Kaş-Uğur değişikliğinin de anlamı bu olsa gerek. Colman da beni büyüleyen Galatasaray maçı performansını mumla arıyordu, sahada gezindi adeta. Ernst'in harika golü Beşiktaş adına tam zamanında geldi, bu ana kadar hücumda ancak elinden geleni oynayan kadro tamamıyle savunmaya şartlandı. Yine çok pozisyon buldu Trabzonspor, yine aynı yolla aksiyon kovaladılar. Hugo Bross orta sahada fazla adam bulundurmanın bu denli baskın oynanan bir oyunda anlamsızlığına kanaat getirdi, zaten stoperler rakip yarı sahaya kadar girerek ikinci topları alabiliyorlardı. Beşiktaş'ın soluna üçüncü oyuncu olarak Ergin Baytar'ı da soktu. Skorda geride iken orta saha çıkarıp hücumcu almak ancak bu ortamda doğru hamledir. Oyun hakimiyeti elinizde değilken ''tek önlibero-çift forvet'' çığırtkanlığı ancak skor farkını açar. Bir de üzerine Alanzinho girdi, bu değişikliklerin tamamı bir şekilde üretilen pozisyonlarda rol aldı. Trabzonspor'un belki de bu sezon sahasına en üretken olduğu ve kalesine bu kadar az pozisyon verdiği bir günde Hakan Arıkan çıktı sahneye, maçı Beşiktaş'a getirdi. Bobo'nun kaçırdığı pozisyon gol olsa maç çok önce bitecekti ama bi' 15 dakika daha işkence çekildi. Trabzonspor, 90 dakika etkin olduğu oyunda Hakan Arıkan'ı geçemedi ve 0-2 mağlup oldu.Mustafa Denizli maçı kafasında oynamış ise eğer aynen bunun rüyasını görmüştür. Belki Bobo'nun bu denli kötü vuracağını hesaba katmamıştı, maçı 80'den evvel 0-2'ye getireceğini hayal etmiştir. Biraz geç oldu ama oldu. Kendisinin lakapları arasına bu senaryodan sonra ''Polyanna Mustafa'' da eklenmiştir. Teşbihte hata, bizde kötü niyet olmaz. Bu sezon bugüne kadar gol yollarında yüzde 5 efektiflikle oynayan Beşiktaş, takım savunması adına berbat geçirdiği bir günde savaştı ve biri kaçan, diğeri gol olan Bobo ile sonlanan aksiyonları haricinde üretken olamadığı maçta yüzde 50 efektifle 3 puanı aldı.

Şu maç yazısının üçüncü paragrafında Yusuf'un kulübede başlaması gerekliliği tezine ek olarak takımdaki rolüne ilişkin fikrimizi belirtmiştik. Her maç apayrı birer deryadır, elbet kalıbı yoktur; ama genel görüntüde Yusuf'a merkez rol daha uygun olabilir. 90+3 olduğunda Bobo'nun yakınına sokulan 2. oyuncunun İsmail Köybaşı olması önemlidir. Akılda yaratılan sanal gerçekler değil, sahada görünendir fikri yaratan. Biz bu formanın peşinden gidiyoruz, hayatın başka bir alanında karşılaşıp da hiç umrumuzda olmayacak nice insanlara sırf bu formayı giyiyor, üzerinde Beşiktaş armasını taşıyor diye değer verdik, veriyoruz. Başkan, yöneticiler de buna dahildir. Bugün üçlü savunmalı dizilişte kenar adamı olmuştur İsmail, 4.3.3'ün ideal kanat beki olarak bu görevi de kotarmıştır. 90+3'te de koşuyu yapan adamdır, asist yapmıştır. Son 2 lig maçı, 1 gol 1 asist. Takım bu iki maçta da gol yememişse bir bekten başka ne beklersiniz ki? Hakan Arıkan da bugün Beşiktaş'a 3 puanı getiren adamdır. Hafta içi olmayan Ernst, yine hücumda sefaletin hüküm sürdüğü bir günde farkı yaratmıştır. Benim açımdan her tercih farklılığının sebebi geniş çerçevede veya bugün İsmail'in son dakika deparı gibi, perde arkasında görünenlerin zihnimde oluşturduğu algıdır. Beşiktaş bu maçta ve her maçtaki iyilerini yazmak için maçın bitmesini beklemeye gerek yok, kadrolar açıklandığında belli oluyor zaten: Ernst, Ferrari ve Sivok. Maçın en iyisi ise Hakan Arıkan.

Mustafa Denizli 4 ay dayandı, galiba bu da bir rekordur. Bizim daha Ferrari transferinde aklımıza düşen tilkiyi 4 ay sonra sahaya koydu. Değişim ile sonuçlanacak kongre sonrası takımın durumuna göre acilen ya da sene sonunda birbirimize teşekkür etsek iyi olacak. Diğer yanda bu akşam oyunu çevirmek için pek çok doğru hamle yapan Hugo Broos'a ve güçlü Beşiktaş savunmacıları karşısında elinden geleni sahaya koyan Trabzonspor oyuncularına yazık oldu.

Toprağın bol olsun İlker Ateş...

Noat Samisa

07.11.09

Sarı Kart Planlaması

Geçen yılın 8 Kasım'ında geçen bir hadiseyi üzerinden kısa süre geçtikten sonra bloga taşımıştık. Eski Barnsley oyuncusu Chris Morgan, takımı Sheffield United'ın 8 Kasım 2008 günü Oakwell'de Barnsley ile Championship fikstürü dahilinde oynadığı maçta rakip forvet Iain Hume'ün kafasına dirsek atmış, meslektaşının kafatasının kırılmasına sebep olmuştu. Acilen ameliyata alınan Hume, eğer kısa bir süre geç kalınsa ölebilir veya beyninde kalıcı hasar oluşabilirdi. Önümüzdeki pazar günü aradan tam 1 yıl geçmiş olacak ve 9 Kasım Pazartesi günü iki takım yine Oakwell'de karşılaşacaklar. Iain Hume geçtiğimiz Haziran ayında sahalara döndü ve bu sezon takımında düzenli olarak forma buluyor. Chris Morgan da takımının as oyuncularından, geçen hafta lider Newcastle United'a 0-1 kaybettikleri maça ilk 11 çıktı. Kendi kalesine attığı gol ile skoru belirledi, golün yanı sıra sezon başından bu yana yaptığı planın bir parçası olarak bir sarı kart gördü. Bu sarı kart, Chris Morgan'ın geride kalan 15 maç haftasında gördüğü 5. sarı karttı. FA kriterlerine göre bir sezonda 5x kart sayılarında 1 maç ceza uygulanır. (Bilindiği üzere ülkemizde 4x kriteri işliyor.) Iain Hume intikam duygularıyla maça çıkmayacağını, Sheffield Utd menajeri Kevin Blackwell de gerçeği kimsenin bilemeyeceğini söylese de Chris Morgan henüz fikstürün belli olduğu ilk gün bugünü planlamış olmalı.

Noat Samisa

06.11.09

Sahibinden Satılık

St. James' Park fotografları, maç yayınları, Goal film serisi... hepsi hayranlık artırıcıdır. Henüz nasip olmadı ama futbol temalı bir İngiltere gezisinde en kötü olasılıkla 3. sıraya koyacağım stadyum burasıdır. Gallowgate End tribünü idelaimdeki ''kutu gibi stadyum'' örneğidir, İngiliz stadyumlarının geleneksel yapısını yansıtır. Sonradan yapılan heybetli bir çatıya sahip tribünlerden Leazes End ise eşsizdir, boşken bile mükemmel görünür. Bu seneye kadar Newcastle United sezon boyu %100'e yakın doluluk ile oynardı maçlarını, siyah-beyaz tribünler her maç tıklım tıklım olurdu. 52 bini aşkın kapasitenin en az 45 bini kombine biletliydi, kulüp fazlasını satabilecek olsa da kenara bilet ayırırdı. Bu sene kombine satışlarında da doluluk oranında da gerileme oldu, keza forma ve lisanslı ürün satışında. Newcastle şehri her sene başa oynamıyordu, ama taraftar hep tribünde oldu. Bu açıdan, bu düşüşlerin sebebi takımın bu sezon Championship'te oynuyor olması değil, patron Mike Ashley. Defalarca yazdık, hala da yazıyoruz. Bir kulüp bu kadar mı Beşiktaş'a, ya da Beşiktaş bu kadar mı Newcastle United'a benzer?
Herkes örnekleri en yakın olduğu yerden verir de bu Newcastle'ı bizlerin zihninde Beşiktaş'tan başka bir kulüple eşleştirebileceğimizi sanmıyorum. Renkleri, stadının ve içini dolduranların bilinen farklılıkları, Newcastle şehrinin/Beşiktaş semtinin etraflarındaki yerleşim birimlerine göre siyasi tercih ayrılıkları, her daim varolan yüksek potansiyeli kullanamama, kısa periyotlar halinde kahramanlar çıkarma ve sürekli onun özlemini dillendirme; geçmiş üzerinden bugünü şekillendirme çabası... ve bugün ''tribünden'' bir başkan sahibi olma ortak özellikler olarak sayılabilir.. Squash hocası Mike Ashley, maçları locada değil ayakta izleyen bir patron. 2 yıldır çok para harcayan, çok transfer yapan, takıma rüya sezonlar yaşatan adam Kevin Keegan'ın kalbini kıran ve takımı 16 yıl sonra yeniden zirve ligden aşağıya indiren patron. Son olarak da yılların St. James' Park'ını ''sportsdirect.com @ St James' Park Stadium'' yapan adam. Sports Direct bir Mike Ashley kuruluşu; yani stadyuma isim sponsoru olan kişi patronun ta kendisi. Newcastle taraftarı pek tabii çıldırmış durumda. Nefret hisleri besledikleri, ''Cockney Mafia'' dedikleri Mike Ashley bir kez daha kutsallarına dokundu. Zaman içinde stadyumun kapaste artırımı çalışmaları kapsamında geleneksel adlarıyla bilinen tribünlere sponsor alınmıştı ama bu tip bir değişikliğe ilk kez yeltenildi. Kısa sürede duyuru yapıldı ve anlaşma sağlandı. Adı geçen onca şirkete rağmen, ki bunların arasından ''teklif etselerdi de olmazdı'' diyen Adidas da var, Mike Ashley'nin kurucusu olduğu Sports Direct'in ihaleyi kazanması sigortaları attırdı. Hafta sonu evlerinde Peterborough ile oynuyorlar, taraftar protesto için hazırlanıyor. Geçtiğimiz günlerde uzun süreli kontrat imzalayan geçen yılın kontrat sahibi menajerlerinden daha çok maça çıkan nöbetçi hocası Chris Hughton, taraftar tepkisinin takımın Premier League'e dönme hedefine zarar verebileceğinden çekindiğini söyledi. Bu da tanıdık değil mi?
Herkesin gözünde St. James' Park her zaman St. James' Park olarak kalacaktır, dedi Chris Hughton. Kulüp adına açıklamayı başkan statüsündeki Derek Llambias yapmıştı, olaya taraftar yönünden bakmak menajere düştü. Bugün Galatasaray yeni stadının isim haklarını şimdiden sattı, bu geliri avans olarak kullandı. Fenerbahçe stad büyütme çalışmaları kapsamında iki kale arkası tribününü başka isimler ile anıyor, yakın zamanda bir başka isim hakları anlaşması daha yapıldı. Henüz ''Şükrü Saraçoğlu Stadı'' adının yanında bir ek yok, ama olacaktır. Bunun dünya üzerinde sayısız örneği var, hele de Galatasaray'daki gibi yeni stad inşa ediliyorsa eski staddaki anıların kaybolduğunun bir imzası olarak yeni stadın ismi artık bir marka olur. Emirates iyi örneklerden birisi, Ashburton Grove adını pek görmezsiniz. Tottenham yeni stad projesini açıkladı, inşaatı bitirmek için zaman içinde bir yeni isme ihtiyaç duyalacaklar. Stadı bir öncekine bitişik yapacak olmalarına rağmen artık resmi adı White Hart Lane olmayacak. Talep var, kulübün daha fazla gelire ihtiyacı var; öyleyse bu bir neden değil sonuçtur. Taraftar hem kupalar isteyip hem de gelenekçi olamaz, bugünün dünyasında bırakın futbolu herhangi bir iş kolunda da durum aynıdır. Arsenal'in yaklaşık £400 milyonu yeni stada -şu an için- gömmüş olması yine bir neden değil, sonuçtur. Bugün Arsene Wenger'in genç oyunculara yöneliminin sebebidir. Orta vadeli bir projedir, yoksa bugün söz konusu £400 milyonun çeyreğini transfere harcayarak kupasız geçen yılları varetmeyebilirlerdi. Beşiktaş'ın bir yeni stad projesi var ve yine isim hakları konusu var. Mevcut stadın adının ''İnönü Stadyumu'' olduğu düşünülürse bugün Dolmabahçe'de yer alan hangi ismin yerine sponsor adı gelecektir? Beşiktaş taraftarı için orası bugün Şeref Stadı'dır, Mabed'dir; olmadı Dolmabahçe'dir. ''İnönü Stadyumu'' adının sponsorluk isminden benim için farkı yoktur. Bugün Tarlabaşı'ndan görünen stadyumun adı Kasımpaşa Stadı'dır, tabelaya hangi ismi yazarsanız yazın insanlar bunu kabul etmeyeceklerdir. Anlamsızca ısrar edilen ''Atatürk Stadyumu'' isimlerinin de futbol kültürüne katkısı yoktur. Bu şekilde özgün birer mikro kültür hazneleri yaratamazsınız, hala futbolu bir araç olarak görmenin sonucu olarak hayatında ilk kez stadyuma maç izlemeyen gelen çocuğun zihninde yaşadığı hadiseye, futbola dair merak uyandıramazsınız. Futbol bu ülkede hala bir kalıp kültür, asla farklılıklara izin verilmiyor. Forza'da bir kampanya başlatılmıştı, 2 bin lira maliyetle her giriş kapısına Beşiktaş efsanelerinin adı verilebilirdi. Henüz bir geri dönüş alınmadı sanıyorum, bununla ilgilenen olduğunu sanmıyorum gerçi; hayalperest olmamak lazım. Bu bir kültür koruma çabasıdır, geçmişi ileriye götürme uğraşıdır. Bu durum biraz şuna benzer: Ücretli bir çalışan, bütçesini aşan fuzuli harcamalar yapmak üzere baba yadigarı saatini satar mı? Eğer üzerinde anıların olmadığı bir saatiniz var ise pekala satabilirsiniz, yeni stad yapım aşamasında ticari isim alan stadlar buna benzer. Standart bir insandan bahsediyoruz, keza standart bir kulüpten. Eldeki imkanları doğru kullandıktan sonra halen ihtiyaç var ise stadın adı da, formalar da fahiş fiyata satılır. Tüm bunlar arz-talep ilişkisi içerisinde ilerler. Önemli olan kültürdür, oluşan birikimin geleceğe taşınmasıdır. Bunu yapabilmişseniz eğer bazı değişimlere göz yumabilirsiniz. Newcastle ya da Beşiktaş farketmez, görüldüğü üzere taraftarın hissiyatı birbirine çok benzer. Önce geçmiş yaşantıların izlerini taşıyan bir kulüp politikası, sonra gerekirse bazı değişikler, belki tavizler... Sen Kevin Keegan'ı küstürürsen stadın adı bir kenara, forma satamazsın.

Chelsea sırada bekliyor, Stamford Bridge'in isim haklarına koydukları etiket £100 milyon. O da sahibinden satılık. En azından Mike Ashley stad isim hakkı satışı yoluyla kulübe oluşturduğu kaynağı geri istemeyecek, hafta sonu Gallowgate'te üzerinde Newcastle forması olmayan adamlar sade taraftara dayak atmayacak.

Noat Samisa

06.11.09

Beşiktaş 0-3 Wolfsburg

Bir haftadır kafamda sayısız kadro kuruyor, sayısız atak kurguluyor ve günbegün kendimi maça daha da fazla odaklıyordum. Böyle maçların sayısı her sezon iki, en fazla üç olur. Geçen sezon için İnönü'deki Fenerbahçe maçı ve Ankaragücü deplasmanını sayabilirim. Maç saati yaklaştı, yemek yiyip evden çıkacakken gelen haberle bir haftanın emeği(!) uçtu, gitti. Kendimi maç atmosferine sokmak için istemdışı gösterdiğim tüm çaba, Fabian Ernst'in kadroda olamayacağına ilişkin haberle anlamını yitirdi. ''Beşiktaş Mücadeledir'' diyen adam, aynı zamanda Beşiktaş'ın saha içindeki aklı olmayacaktı sahada. Taraf olmak böyledir, ya kalbinize ya da beyninize yalan söylemek zorunda kalırsınız bazen. Eğer içimde halen bir umut vardı ise, bunun tek açıklaması Beşiktaş'tı. Ama futbola ihanet ettim bir süre, ta ki Misimovic uzak köşeyi görene kadar.

Ernst'in, Holosko/Nihat'ın, geçen sezonun Tello'sunun, formda İsmail'in olmadığı; Kaş'ın, Üzülmez'in, Uğur'un olduğu bir günde Beşiktaş'ın üretebileceği iki çeşit aksiyon vardı. İlki, Serdar Özkan'ın kenarına girecek orta saha oyuncuları üzerinden son çizgiyi kullanmak; ikincisi ise Bobo ile buluşturulan toplarda Ekrem, Tabata ve Serdar'dan gelecek dikine koşular ile pozisyon üretmek. Bir de bu iki setin artıklarında Fink şutları... Nihat'ı takımdan çıkararak eldeki planların bir kısmını kaybediyorsunuz. Ersnt'i çıkarıp, yerine Tabata'yı koyduğunuzda futbol aklınızı da kaybettiğinizden yapabileceklerinizin yarısını iptal etmiş oluyorsunuz. Hasebe ve Gentner'iniz var ise Misimovic oynatırsınız; ama eğer elinizdeki adam Misimovic değil de Tabata ise arkasına Uğur'u koyarak belki İnönü deplasmanında iş yaparsınız. Merkezinde Serdar'ın olduğunu seçenek hiç işlemedi, bir tek Bobo'nun önce Serdar'ı, sonra Ekrem'i savunma ardına kaçırdığı paslar var. Beşiktaş hücum adına maçtaki yegane bilinçli üretimi şu iki pozisyondur. E yani, bir zahmet onlar da oluversin; CL maçına çıkmış bu takım. Takımın toplam hücum gücü genel futbol görüşünde 100 üzerinden 30 ise, bugün sözkonusu 30'un üçü-beşi vardı elde. Tabela sürpriz yazmadı, Beşiktaş'ın bu akşamki ederini yansıttı.
Wolfsburg'da bir şey yok, biraz x olsa yeneriz... muhabbetini bütün hafta dinledim. Nasıl bir sanrı ise bu, 10 kişi kalan rakibin son 15 dakika kendi sahasına çekilmesi ile ''mahalle takımı'' mertebesi görülmüş. Beşiktaş 15 gün evvel Almanya'dan 1 puan kazandı, 3'ü kaçırmadı. Rakip her daim kendi oyununu oynayan bir özel-güzel takım, bu akşam tüm silahlar hazır da olsa maç hiç de kolay olmayacaktı. Beşiktaş'ın maçta biraz olsun aktif ve rakip yarı sahada top tutabiliyor göründüğü bölüm, devre ile birlikte asimetrik üçlü savunma düzenine geçilerek Fink, Tabata, Ekrem, Uğur, Tello beşlisini birbirine yakın kullarak orta sahayı ele geçirdiği bölümdür. Sağ kenar adamı Uğur sayısız top ezer iken, sol kenarda Üzülmez topları öğütürken, yalnızca Fink'in şutları bu bölümde gol adına yapılmış hamlelerdi. Yani oyun kontrolü ele alınsa dahi, formsuz-yetersiz ön alan topluluğu üretken olamadı. İkinci forvet oyuna girip daha gelişigüzel toplar kullanılmaya başlanınca orta saha da elden gitti ve maç Gentner'in golüyle bitti. Armin Veh bu bölümde boş durmadı, Martins-Dejegah değişikliğini yaparak tehlikenin farkında olduğunu gösterdi. Maçı kazanabilmek adına ancak maç bittikten sonra yapılabilecek bir değerlendirme olarak, beklerde Erhan ve İsmail'i kullanmak (devre arası mesela) takımın hücum alternatiflerini çoklayabilirdi. Bu geceye dair yegane tercih-taktik eleştirisi budur, takımın eldeki imkanlar dahilinde gol üretebilmesi bek tercihlerine bağlıydı.

Deniyor ya hani ''küfürle giden başkanlar''... Topyekun, tüm tribünden küfür yiyen bir başkanı var Beşiktaş'ın. Ben bugün hiçbir protestoya eşlik etmedim. Makoto Hasebe'yi izlemek üzere ellerinde Japon bayrağıyla tribüne gelen Japon'lar bile son 10 dakika yaşananlardan sıkıldı ve tribünü terk ettiler. Ben de o anlarda aynı şeyi düşündüm. Sahada gördüklerimiz ne kadar kötü ise kaosa İsmail'in bir yanlış pası kadar yakın olmak da o kadar kötü. Bugün takım ederini almıştır, rakip de hakettiği 3 puan ile ülkesine dönmüştür. Hoşgeldin kaos, hoşgeldin simsiyah...

Noat Samisa

04.11.09