Sana Bana Başka Futbol

Herkesin bir futbol fikri, ideali var elbet. Henüz ilk çıkış noktasındayken avam'ın büyüttüğü bu oyun, her kesimden insanın ilgisini çekerek bugüne geldi. Yazarların da pek tabii ilgisini çekti, sonuçta edebiyatın ilgisini çekmeyen bir tek şey dahi yoktur. Sonradan ''futbol medyası'' denilen bir meslek grubu bile oluştu ve futbol düşüncesi genişledi. Dünya üzerinde sayısız futbol kitabı var ve henüz sayıları üç hanelere ulaşmamış olsa da Türkçe yazılmış veya Türkçe'ye çevrilmiş pek çok futbol temalı kitap, kitapçıların raflarını süslüyor. Şimdiye dek bana en yakın gelen futbol yazını ürünü, Nick Hornby'nin ''Fever Pitch'' isimli kitabı oldu. Çünkü yerellik ve kültürden doğan taraf olma duygusundan (en masum hissiyatlardan biridir) başka hiçbir şeye takılmadan yeşil sahanın büyüsünü anlatıyordu. Bizim, yani oyunu çok sevmesine rağmen çok sevdiği bir şeyi talep edilir halde yapmaktan alıkonanların oyunun içinde yer alabilme mücadelesini başka hiçbir şeyle kıyaslamıyordu. Sahada olmak ve sahaya bakmak, başka hiçbir olgu ve duyguyla bağdaştırılamayacak kadar kendine has bir şeydir. En iyi listemin ikincisi ise daha evvel burada andığım ve defalarca alıntılar yaptığım Jonathan Wilson'ın henüz Türkçe'ye çevrilmemiş olan ''Inverting the Pyramid'' isimli taktiksel değişimler üzerinden futbolun tarihini anlatan kitaptı. Nick Hornby sahanın büyüsünden bahsederken, Jonathan Wilson o büyünün muhteviyatına ilişkin en derli-toplu çalışmayı hazırlamıştı. Taktik tarihte öyle isimler vardı ki, futbol tarihindeki izleri ancak antrenörlükleri döneminden itibaren detaylandırılabiliyordu. Futbolculuk geçmişleri yaldızsız olan, hatta profesyonel futbol oynamayan (Sacchi, Parreira) pek çok insan, futbol fikirlerini geliştirme çabaları ve oyuncuların becerilerini doğru şekilde kullanmalarına rehberlik edebilme becerileri sayesinde pek çok futbolcuyu ve takımı olduğundan daha üstün göstermiş, taktik tarihe çok büyük katkılar yapmışlardı. Bu durum, benim futbol ukalalığı yapabiliyor olmamın temelini oluşturur. Öte yandan taraftarın tezahüratı, alkışı, küfürü sahadakiler üzerinde elbet bir etki yaratır, lakin bu etkinin boyutları -sıklıkla ve hemen hemen- her yiyecekte var olan alkolün fıkıhta değersiz sayılması hükmündedir. Sahadaki nesneler (oyuncular ve top) arasındaki görünmez bağları farkedecek kadar oyuna yaklaşan biri, zihin-vücut-ayak-top bağlantısını iyi kuramıyor oluşunun telafisini yapabilir ve oyunun içerisine dahil olabilir. Bu, futbolcu olamayan biri için en büyük idealdir. Diğer yandan siz evvelden bir maç hikayesi yazsanız da futbol her daim yeni sürprizler hazırlar ve bu sürprizleri hazırlayan futbolcular bu oyunun esas kahramanlarıdırlar. Mesela Sergen Yalçın'ın futbolculuk sonrası televizyon yorumculuğunda söylediklerinin analitik düşünce ürünü olmadığı eleştiriliyor. Sergen'in futbol fikri, aslında Sergen'in yaşantısında belki de sürpriz olmayan yegane şeydir. Cruyff gibi çalım atmak için Cruyff gibi düşünmeye gerek yoktu ve Sergen pekala her ''büyük yetenek'' gibi çalım atabilir, en umulmadık anda bir sürpriz yapabilirdi. Onun için futbol, ''iki stoper de kazma, ben araya koyucam sen de golü atacaksın'' şeklindedir veya rakip kaleci armuttur, 30 metreden topa asılır ve gol olur. Sergen zaten sahadaki 11 oyuncunun birlikteliğini, takım oyunu olgusunu ancak ''ben koşunca yoruluyorum, siz benim yerime de koşun'' çerçevesinde algılayan bir insandır. Ondan gazeteci tavrı beklenmesi manasızdır, elindeki yegane kozu samimiyetidir. Bir bakıma bu durum, futbolun denge noktasının tam da iki farklı radikal futbol idealinin ortasında durmasını sağlar. Bunlar analitik, entellektüel futbol düşüncesi ve futbolcunun yetenek odaklı tahmin edilemez yaratıcılığıdır. Biri bilime, diğeri sanata yaklaşır ve yeşil zeminin üzerindeki oyun bu bileşim üzerinden kendine has bir üsluba ulaşır. İnsan yönetimi becerisi ile Sergen Yalçın da başarılı bir antrenör olabilir, ama onun ortaya koydukları hakkında bizim söylediklerimiz sıklıkla ukalalıktan öteye gitmez. Alex Ferguson, Felix Magath, Laurent Blanc; üç büyük Avrupa Ligi'nin son şampiyonlarının hocaları bu kategoriye girer. Futbolun dışında kalmış biri, bu hocaların sahada gösterdiklerini tam manasıyla algılayamayabilir. (Kendine yakın bulamayabilir, en azından ben böyle düşünüyorum.) Diğer iki şampiyon hocadan Guardiola belki de Cruyff'un başını çektiği küçük istisnalar grubunun üyesidir. Jose Mourinho ise tam da ''futbolcu olmayan birinin en büyük futbol ideali'' dediğimiz noktanın zirvesine yakın durur.

Futbol hiçbir zaman muhakkak akıl ve mantığa dayanan, baş aktörlerinin toplumun üst katmanından seçildiği bir oyun olmadı, bundan sonra da olmayacak ve olmamalı. Türkiye hiçbir zaman Kıta Avrupası'nın merkezinde yer almadı ve futbol ortamındaki aktörler ve fikirler de aynı durumun izdüşümünden asla dışarı çıkamadı. Öyleyse henüz Kıta Avrupası'ndaki futbol fikrinin, oyunun doğduğu yer olan Ada üzerindeki bariz etkileri yeni yeni görülüyorken, bizim futbolumuzun Batı'ya yaklaşmasını beklemek apaçık bir hayalcilik olur. Sadece yabancı hoca ve yabancı futbolcu ile bu topraklara ait bir kültür yaratamazsınız ve yalnızca bunlar sayesinde futbol ortamını değiştiremezsiniz. Türkiye'nin futbolunda yaşanan her hadiseyi Batı'da yaşananlarla sarkastik bir biçimde karşılaştırmak, bitmeyen bir pil gibidir. Her daim talepkar ama yetersiz ve çokça değersiz. Kimsenin bir başkasının futbol fikrini ve taraftarlık bakışını sorgulamadığı, yaftalamadığı; fikirlerin esas aktörler üzerinden geliştiği bir futbol ortamı diliyorum ve Rıdvan Dilmen'in bu ülkenin Alan Hansen'ı olduğunu düşünüyorum. Olabildiği kadarıyla, olması gerektiği kadar...

Noat Samisa

14.03.2010

4 yorum:

Chao Grey dedi ki...

Ne açıdan Alan Hansen'ıdır Rıdvan Dilmen bu ülkenin? Ne dedi, ne yaptı da bu fikre kapıldın?

Ayrıca affına sığınarak soruyorum -kimseyi sorgulamamaya özen gösteren birisi olarak- bu yazıyı yazma sebebin neydi?

Noat Samisa dedi ki...

Chao Grey,

İş kariyeri benzerlikleri nedeniyle. Futbolcu eskisi, ama oyunu analitik futbol bakışına yakın değerlendirebiliyor oluşuyla.

Net bir sebep yok. Sergen ve Rıdvan üzerine söylenen, sürekli işittiğim fikirler üzerinden kendi futbol fikrimi anlatmak istemiş olabilirim.

Flying Dutchman dedi ki...

Salih'in yazdıklarının çoğuna katılıyorum, özellikle de ilk paragrafda futbolun değişimi ile ilgili kısıma...tesadüf bu hafta gazeteye benzer şeyleri yazdım...1-2 nokta var sadece ekleyeceğim...

Rıdvan, prototip olarak Alan Hansen'a benzer tabii kariyer gelişimi olarak ama Hansen'ın olaylara yaklaşımı ile Rıdvanınki farklıdır...Misal Hansen City'nin milyonlar harcadığı Robinho'yu eleştirirken oradan atlayıp "Valencia diye bir adam aldı Manu, Valencia'dan bu ülkede 20 tane var" demez...ikisi arasında böyle bir fark var...

Bir de sonda benim çok yaptığım bir şeye de değinilmiş...Savunma yapmak için değil, fikir vermek içni söylüyorum..Ben de karşıyım "bakın bakın bizde kötü olan şeyler Batıda ne kadar güzel" demeye içi boş şekilde...Ama benim bunu sık kullandığım alanlar işin daha olumlu sonuç verdiği alanlardır...Misal taraftarını zerre sallamayan kulüp yöneticilerini eleştirirken, taraftarlarla bir araya gelip onların tavsiyelerini dinleyen Feyenoord'u örnek veririm...Yani Türk futbolunda yaşanan her hadiseyi Batıyla karşılaştırmak sarkastik olabilir de Türk futbolunda yaşanan her "bozuk" hadiseyi Batıdaki "düzgün"le karşılaştırmak iyi bir amaca hizmet ediyorsa çok da değersiz değildir gibi...haksız mıyım? Ki bu blogda da örnekleri çok görülmüştür...

Noat Samisa dedi ki...

Flying Dutchman,

Alan Hansen bir İskoç, Rıdvan Dilmen ise Anadolu'ludur. İkisi arasında nasıl bir görünür fark olursa olsun, esasında böyle bir fark vardır. Ben tam da bunu anlatıyorum ''olması gerektiği kadar'' diyerek. Anadolu'dan Batı'dakiyle eş veya daha yüksek edebiyatçılar, sanatçılar, bilim adamları çıkabilir ama futbolun kendine has yapısı nedeniyle bu Rıdvan Dilmen'i şu Alan Hansen'la kıyaslamak doğru sonuç vermez. Yine bahsettiğim sarkastik eşleştirme tavrı tam da bu. Benim de sıkça yaptığım, ama faydasına inanmadığım bir şey. Daha çok gıpta ediyorum. Direk sana atıf olsa bu, buraya yazmaz önce sana söylerim. :) Ayrıca söylerim de bir ara.