Roy Hodgson'ın Fulham'ı #2

İki sezon önce küme düşmekten son maç günü kurtulan, 06/07 sezonunu düşme hattının 1 puan üzerinde bitiren Fulham, bu sezon UEFA Şampiyonaları dahilinde oynadığı 16. maç sonunda Europa League yarı finalinde. 50 maçı aşacakları sezonda artık düş gücünün ulaşamadığı noktadalar. Daha önce bu güzel takıma çok kez değindik, ama her seferinde bir fazlasını ortaya koyuyorlar. Başrolde tabii ki Roy Hodgson'ın maçtan sonra hakkında ''Dzeko £35 milyon ediyorsa bizim Bobby de o kadar eder'' sözünü söylediği Zamora var. West Ham'in vasat santraforu olarak futbol yaşantısını sürdürürken, West Ham'de kısa sürede gelişen garip olaylar (Tevez ve Mascherano transfer süreci) sonucunda geldiği Fulham'da dün akşam Wolfsburg ağlarına, öncesinde Juventus filelerine, vaktiyle az kullandığı sağ ayağıyla Shakhtar kalesine muhteşem goller atabilen bir santrafora dönüştü. Artık futbol nostaljisi kapsamında izlenebilecek olan klasik tarz Ada'lı santraforların son zirve örneği Emile Heskey 32 yaşını devirmişken çok da uzun olmayan boyuna rağmen sahip olduğu becerilerle geçmişi yaşatan adam Bobby Zamora, şu Fulham'ın futbolunun ve geldiği noktanın en dikkat çekici parçası konumunda.

Heysel Faciası'ndan bir önceki sezonda (83/84) Tottenham ve Nottingham Forest, UEFA Kupası yarı finalinde birlikte yer almışlardı. Kupa Spurs'ün oldu ve bir sonraki sezonunun Kupa 1 Finali'nde yaşananlar nedeniyle İngiliz kulüpleri 5'er yıl UEFA Şampiyonları'ndan men edildiler. 1972 yılından bu yana düzenlenen UEFA Kupası'nda 1985 yılına kadarki 14 sezonda 5 kupa - 7 final ile en başarılı kulüpler İngiliz kulüpleriydi ve Premier League henüz kurulmamıştı. Heysel sonrasının başta Liverpool olmak üzere İngiliz kulüplerine etkisi yeni yüzyıla kadar sürdü. 84 yılı sonrası İngiliz kulüplerinin ilk kez UEFA Kupası yarı finalinde görüldükleri sezon 1999/2000'dir. Galatasaray'ın kupayı müzesine götürdüğü sezonda Leeds United ve Arsenal yarı finale birlikte ulaşmışlardı. Ertesi sezon Liverpool kupaya ulaştı, yarı finaldeki tek İngiliz'diler. 2004'te Sir Bobby Robson'ın başında olduğu Newcastle United yarı finale ulaştı ve son olarak şimdilerde Twente'yle Bobby Robson'ın bıraktığı yerden devam eden Steve McClaren'ın mucize geri dönüşlerle efsane maçlar oynayan Middlesbrough'su 2006'da finali gördü. 10 yıl sonra Europa League'in yarı finalinde iki İngiliz olacak. Turnuvanın ilk düzenlendiği yıl olduğu gibi (72'de Spurs-Wolves Finali) bu sezon da iki İngiliz'in Kupa 3'te finali birlikte oynama ihtimali var.
Bu tabloda Heysel'deki kırılma noktasını doğru yorumlamak gerekiyor. O güne kadar başaltı takımları UEFA Şampiyonaları'nda lider olan (Kupa Galipleri Kupası'nda da 85 yılına kadar 5 Şampiyonluk ile en başarılı ülke İngiliz'ler'di.) İngiltere, Heysel'in cezasını çekerken bu süreçteki içe dönüşü büyük bir değişimle sonuçlandırıyordu. İyidir, kötüdür; ama Premier League'e ulaşan sürecin çıkış noktasının ''insan hayatını hiçe sayan stadyum şartlarını iyileştirmek için finansman gerekliliği'' olduğunu bilmek gerek. 2000'den önceki 11 sezonun 10'unda UEFA Kupası Finali'nde en az 1 İtalyan temsilcisi vardı. Yeni yüzyılla birlikte oligark sermayenin Doğu Avrupa'nın ağır toplarını da yarışa sokmasıyla yeni bir şampiyona düzeni oluştu. İtalyan'ların süpürdüğü dönemin ardından (bu sezon 10. sezon oluyor) hiçbir İtalyan takımı final göremedi. İspanyol'ların 5 finalistle başı çektikleri bu dönemde İngiliz'ler 3 kez final gördüler. Heysel öncesi ve Doğu Avrupa'nın yarışa dahil olduğu dönem baz alındığında İngiltere'nin başaltı takımlarının başarısızlığı veya ligin kalite ölçütünün buna dayandırılmasının hurafeden ibaret olduğu görülebilir. Hele ki ''bilindik bir İngiliz gibi oynayan'' bir takımın bugün Europa Cup yarı finalinde olması bir ezberin daha bozulmasını sağlar.

Şurada anlattığımız hikaye bu noktada hatırlanmalı. Arsenal ve Liverpool'un başarısız dönem sonrası geleneksel futbol anlayışlarını değiştirme çabası doğrultusunda yaptıkları Wenger ve Houllier hamleleri sonuç verdi ve bu yol, sonrası için de aydınlatıcı oldu. Öte yandan Man United halen Adalı'dır, Alex Ferguson sonrası Man Utd'a Kıta Avrupalı bir hocanın gelmesini ben istemem; eminim Sir Alex de istemez. Sürekli karavana atan Chelsea daha erken yabancı hoca getirmiştir, ulusal takımın başına Sven-Goran Eriksson'un getirilmesi de yine bu sürecin bir sonucudur. Roy Hodgson da yaklaşık 15 yıldır Arsenal ve Liverpool'un başında olan futbolculuk geçmişi zayıf Kıta Avrupalı hocalar gibi yaldızsız futbolculuk yaşantısına sahip biri. Kuzey ülkelerinde geliştirdiği futbol görüşüne Inter'in Dünya Kupası kaldırmış, adam markajıyla efsaneleşmiş savunmacısı Giuseppe Bergomi'ye 30 yaşından sonra alan savunması öğretip, sağ bek oynatacak kadar güvenen biri. İsviçre'yi 6 turnuvayı pas geçtikten sonra 94 Dünya Kupası'na götürürken bir başka büyük iş yapıyordu. Kısa süren Blackburn Rovers kariyerinde en pahalı transferinin Kevin Davies olması, bugün Bobby Zamora'yı kullanması göz önüne alınırsa sürpriz değildir. Kendine özgü savunma metodları olan İtalya'da (bu metodların geçmişteki en güçlü savunucusu Inter'de) dahi her daim benimsediği alan savunmasını uygulatmış ve bununla kupa kazanmış, uluslararası başarılar sahibi bir İngiliz teknik adam olarak çalıştığı her kulübe birkaç seviye atlatması onu hocaların hocası mertebesine taşıdı. FA'in ve UEFA'nın düzenlediği seminerlerde alan markajı üzerine genç hocalara dersler vermeye ve metodlarının uygulamasını Fulham'da yapmaya devam ediyor. Her oyuncuyu ayrı değerlendirip, uyumlu bir bütüne ulaşma yolunu ayrıntılar üzerinden çizen Hodgson, 6 dil konuşabilmesi sayesinde oyuncularıyla direkt iletişim kurabiliyor. Onun takımında Dempsey'nin, Hangeland'ın, Pantsil'in, Konchesky'nin gelişim göstermesi; Zamora'nın zirve yapması ve Duff, Murphy ve Gera'nın eskiye dönmesi süpriz değil. Konjonktürel başarısızlıkları haricinde çalıştığı her kulübe bir şeyler katan Hodgson, 63 yaşında olduğu şu günlerde gezgin bir antrenör olarak geleneksel İngiliz futbol görüşünü yurtdışı tecrübeleriyle harmanladı ve ortaya sıradan oyuncuların iskeletini oluşturduğu çok özel bir takım çıkarmayı başardı.Sven-Goran Eriksson ulusal takımın başına gelmeden evvel Kevin Keegan'la birlikte iki yerli adaydan biri Roy Hodgson'dı. Uzunca süredir 2012 Olimpiyatları'nda Birleşik Krallık futbol takımını için adı geçiyor, keza Fabio Capello sonrası için de en önemli aday konumunda. Hatta kendisi de çıkıp ''ben göreve talibim'' diyor. The Observer'da çıkan röportajının neredeyse yarısı edebiyat merakıyla alakalı olan bu ilginç adam, gezgin hocalarla ilgili peşin hüküm verenlerin ezberini de bozabilecek kariyer hikayesine sahip biri. 34 yıllık antrenörlük kariyerinde fiilen kovulduğu tek kulübün Blackburn Rovers olması gariptir. Her daim iyimserliğiyle tanınmıştır, insan ilişkilerinde çok başarılıdır. Futbolcuları onunla ilgili çok şatafatlı cümleler kurmazlar, ama ondan kazandıklarını da asla yok saymazlar. Chris Smalling'i okul takımından alıp Drogba'yla karşılıklı oynatan da Hodgson; onun seçimine güvenerek henüz birkaç maç oynamışken Smalling'i transfer eden de Alex Ferguson. Dönemindeki en pahalı transfer olan ve geçen sezon takımın gol yükünde önemli bir ağırlığa sahip olan Andrew Johnson'dan bu sezon hiç yararlanamamasına, John Pantsil'i yeni yıl öncesi kaybetmesine rağmen takım içinden başka yıldızlar çıkarmayı başardı. Halmstad'da, Malmö'de, Copenhagen'da ilk sezonunda şampiyonluk yaşayan bu adam, bir nevi başarı garantisidir.
İngiliz takımları 7 yıl sonra CL yarı finalinde yoklar. Arsenal'in Barcelona'yı çekmesi, Rafael'in kırmızısı, Rooney'nin sakatlığı gibi her sezon yaşanabilecek etkenler haricinde bu duruma dair genel bir neden göstermek gerekirse, Man Utd'ın Ronaldo'suzluğu, Arsenal'in yine yaptığı oyuncu satışının yerini doldurmaması, Chelsea'nin üç yıl önceye göre zayıflamış kadrosunun Hiddink'in futbol aklından yoksun olması ve Liverpool'un bildik sıkıntıları söylenebilir. Sonuç olarak dört takım da bir önceki sezona göre daha iyi durumda değillerdi ve sıkıntılarını yeterince tolere edemediler. Liverpool bir siklet düştü ve Europa League'de finale yürüyor. Fulham'sa son örneği Leeds United olan ''tam bir neo-İngiliz gibi oynayan Avrupalı takım'' etiketine sahip. Wolfsburg maçları bu açıdan çok belirgin olmasa da Fulham takımı bir pivot santrafora ve onun etrafında gezgin oynayan bir ikinci santrafora sahip. Hızlı kenar adamlarına sahipler, bekleri sürekli ataklara katılıyor ve iki ceza sahası arasında gidip gelebilen British model orta sahalar kullanıyorlar. Stoperleri yeterince ''kazma'' ve top kullanma becerileri zayıf. Çok iyi bir kaleciye sahipler. Uzun oynuyorlar, kenarlardan hızlanıyorlar, sahaya her daim üst düzey mücadele gücü koyuyorlar.

Önce son şampiyon Shakhtar, sonra kupanın favorilerinden Juventus ve son olarak Alman şampiyonu Wolfsburg'u elediler. Finalin ev sahibi Hamburg'la masalın son bölümüne geçmek için kapışacaklar.

Fulham (3-1) Wolfsburg

Noat Samisa

09.04.2010

3 yorum:

Avram dedi ki...

sahane bir yazi, tesekkurler.

Falagar dedi ki...

Eline sağlık çok güzel bir yazı olmuş.Ancak Borges'inde dediği gibi doğru yönetimsel organizasyon sağlanamadığı müddetçe değil Capello,Mourinho alemin en underrated hocası olan Roy Hodgson'u getirsen dahi iflah olamazsın.Bir de son dönem British orta sahalarıyla ilgili derleme yazı yazarsan sevinirim.Tabi sonradan evrilen Lorik Cana gibi futbolcuları kapsarsa daha da güzel olur.

Jean-Pierre dedi ki...

Noat SamisA'dan aylardır beklediğim salt Fulham yazısı..

Her kura öncesi,işte buna eleneceğiz diyorum fakat maçın başlama düdüğüyle birlikte sahaya yerleşimi,alan daraltımını görünce rahatlıyorum.
Evde alınan 2-1lik sonuç Wolfsburg deplasmanı için sakat sonuçtur.1-0 bile kaybetmen durumunda gidecek tur demektir.Dzeko,Grafite,Martins,Misimovicli hücum hattından -en lazım olduğu maçta demek lazım,Beşiktaşta yememişti çünkü- gol yememek için ya kutsanıcaksın ya Fulham olucaksın..
Şaşırıyorum,heyecanlanıyorum,seviniyorum,mutlu oluyorum.Bu sene futbol adına Beşiktaş hayatıma pek heyecan katamamışken bunu Fulham'la gideriyorum.
Yine Teşekkürler 'güzel insan' Noat SamisA..
Herşey iyide,ahh birde şu away kit'i daha düzgün yapalardı..