Almanya 4-1 İngiltere

Bugün benim için kalabalık bir gündü, çok isterdim ama maç bitiminden uzaklaştıktan sonra maç yazısı yazabilmek mümkün değil. Capello 30 kişilik öncül kadroyu açıkladığından bu yana İngiltere ulusal takımı konulu 14 ayrı post yazmışım. Öncesini de katarsak epey Türkçe argüman zaten var elimde ve bu maç aslında tüm bunların toplamı, sonucu oldu. Yeniden bir derleme yapıp, mevcut durumun içerisine bugünkü tarihi maçı da yedirerek nihai bir yazı yazacağım. Bundan sonra yakın zamanda hoca değişimi olmazsa İngiltere ulusal takımı blogun kadrajından çıkacak. İngiliz tarzı futbol sevgisi ve Premier League ilgisi sayesinde her gün uğradığım sayfalardan, sağ yanda bulunan kaynakça bölümününden damıtılmış veriler ve yorumlar üzerinden bize dair bir sonuca varmaya çalışacağım.

İngiltere bu turnuvaya neden daha önce olmadığı kadar iddialı geldi?

''Geleneksel İngiliz futbol tarzı'' diye bir gerçek vardır. Eğer futbolun doğrusunun değil, kazananı'nın var olduğuna inanıyorsanız bu gerçeği algılamak zor olmayacaktır. Bugün Hollanda ve Ajax'a Total Futbol döneminin zararı olduğu gibi, İngiltere'ye de 66 şampiyonluğu büyük zarar verdi. Dünya Kupası'nı kazanırken bugünkü baklava orta sahalı şablonla farkı, o dönem beklerinin çakılı oynaması olan 10 numaralı bir takımdılar. Bobby Charlton'vari bir yetenek bulduklarında (Paul Gascoigne) yine özlerine dönüler ve 1990 DK'da temelde Gascoigne için 3.5.2 oynadılar. Bu özel yeteneği bulamadıklarında ise ''British model orta saha oyuncuları'' kavramı takımı esir aldı. Klasik 4.4.2 denince akla İngiliz'ler gelir oldu. Hızlı kanat adamları, kalçalarını iyi kullanan uzun santraforlar, tempolu ama yeteneği sınırlı bekler, yalnızca topu taca atmasını ve uzun top atmayı bilen stoperler... Premier League'deki hız ve tempo diyorsanız sebebi bunlardır. Başarılı oldukları yegane şampiyona, onlara bunu öğretmişti. Daha doğrusu 19. yüzyılın ortasından bu yana emek verdikleri futbolu getirdikleri noktayı tescillemiş, bunun aynı zamanda başarı yolu olabildiğini göstermişti. Ama hep buna inandılar ve Akademi'lerde her mevkiye tek tip oyuncu yetiştirme fikri kabul edildi. Bugün sahaya gömülen kadro, verimsiz Akademi'lerin yakın zamandaki en iyi mahsullerini barındırıyordu. (Liverpool'dan Gerrard; West Ham'den Lampard, JCole, Defoe, Glen Johnson) Ama sonuç yine değişmedi.
Sven-Goran Eriksson'un ulusal takımın ilk yabancı hocası olması süreci, bu gerçeğin kabullenilmesiyle başlamıştı. Kıta Avrupası'nın ve Güney Amerika'nın kazanan futbolu, İngiliz'in geleneksel oyun tarzından farklı ögeler barındırıyordu. Oyun günbegün değişiyor, İngiliz'ler bunu geç de olsa idrak ediyorlardı. 2002 DK elemelerinde Almanya'ya Berlin'de 5 atarken ''evet, aradığımız işte bu'' dediler, ama sonuç yine değişmedi. David Seaman, Shilton'dan sonra ulusal takım kalesinin koruyan tüm kalecilerin kaderini değiştirememiş, çok kritik bir maçta yediği hatalı golle bir ulusun hayallerin yıkmıştı. 2006 DK'da ise çeyrek finalde yine penaltılarla elendiler, makus talih tekerrür etmişti. İki turnuva arası geçen 4 yılda gelenekçiler sürekli seslerini yükseltti. Ada'lı olmak, başka bir şeydi. Ada'lının dilinden Ada'lı anlardı, başarının yolu öncelikle bu gerçeğin kabulüyle başlamalıydı. Kazanmanın yolunu ise bilimsel, istatistiki ve hedefe yönelik çözümleriyle Middlesbrough'yu UEFA Kupası finaline taşıyan, vaktiyle Alex Ferguson'un yan koltuğunun sahibi Steve McClaren'ın bildiğine kanaat getirildi. ''Futbol aklı farklı çalışıyor ve aynı zamanda bizden biri'' denildi, sonrasını biliyoruz, Wembley'de Hırvat'lar kazandı ve başa dönüldü: Hey Capello, gel bize kazanmanın yolunu göster! Kazanmanın yolunu Capello'dan iyi bilen kaç hoca vardı ki?

Kitap Oku Terry!
Vasat Prens

Capello gelir gelmez en çok Gareth Barry'i sahiplendi. Lampard ve Gerrard özeldiler ve artık British orta saha oyuncuları sınıfına dahil değillerdi. Her ikisinden de daha ofansif olduklarında verim alınıyordu. Gerrard'daki dönüşümde Benitez, Lampard'da ise Mourinho ve Ancelotti imzası vardır. Capello önce uzun top oyununu A planından çıkardı, yerine santrafor oyununu koydu. Gerrard'ı kaleye yaklaştırmanın yolunu, onu ters ayaklı kenar adamı olarak kullanıp oyun görüşünden ve arka direk koşularıyla gol becerisinden yararlanmak adına sola koyarak yaptı. Sağ kenarda ise geleneksel İngiliz tarzı kenar adamları vardı. (Walcott, Lennon, SWP) Çift dış bek kullandı, Heskey'nin sahadaki varlığı Rooney'i rahatlatırken takıma B planı fırsatı verdi. 4.2.3.1 gibi görünen ama bazı oyuncuların rolleri nedeniyle 4.4.2'ye yakınsayan bu takımı Capello'nun asimetrik 4.4.2'si olarak tanımladık. Bu yapı elemelerde muhteşem işledi. Uzun topları ve hızlı kenar adamlarıyla son çizgi oyunlarını uyguladılar, yani geleneksel İngiliz oyunundan tamamen vazgeçmediler. İçinde bulunulan değiştirilemez durumlar göz önüne alınmış, ayrıntılara yoğunlaşılarak yeni bir başarı yolu çizilmişti. Adına neo-İngiliz tarzı denildi, Capello en son Hırvat'ları 5'leyip intikam aldığında artık hiç şüphe kalmamıştı. Bu sezon Fulham ve Tottenham'ın benzer oyun planıyla başarıya ulaşması da bir başka dayanaktı. Neo-İngiliz tarzı işliyor ve yükseliyordu; Premier League'e ve Avrupa'ya başkaldırıyordu.

Gerrard Solda Oynar Mı?
Walcott Yerine Lennon
Fulham 2-1 Hamburg
Orta Direk Şampiyon
Neden Heskey?

Peki oyunu başkalaştırılan İngiltere'nin talihi neden değişmedi?

Yalnızca tek maç üzerinden bakmayıp turnuva performans toplamını baz alırsak öncelikli sebep, oyuncuların düşük form durumları. Final iddiasına dayanak oluşturan etkileyici eleme grubu performansı sürecinde takımın iskeletini oluşturan oyuncular, geride bıraktığımız sezonun ikinci yarısında art arda sakatlıklar yaşadı. Ashley Cole ilk tahminlere göre Dünya Kupası’nı kaçıracaktı, ama hızlıca iyileşerek yeniden form tuttu. Glen Johnson sezon süresince pek çok minor sakatlık geçirdi, form grafiği bu yüzden dalgalı seyretti. Rio Ferdinand sezon boyunca sakattı. John Terry ise Wayne Bridge’e karşı işlediği suç yüzünden kaptanlık pazu bandını kaybetti. Bridge ise “Terry varsa ben yokum” diyerek kariyerinin son Dünya Kupası fırsatını elinin tersiyle itti. Sezonun ilk yarısının en formda adamlarından Aaron Lennon aylarca sakattı, ancak Nisan sonunda sahalara dönebildi. David Beckham’a aşil tendonundan yaşadığı sakatlık engel oldu, bu Dünya Kupası’nda son kez sahada olma şansını kaçırdı. Wayne Rooney’nin 10 günlük bilek sakatlığı Man Utd’a bir sezona mal oldu, o kısa periyotta iki kulvarda da saf dışı kaldılar. Sonradan Rooney’nin henüz hazır değilken oynatılması sorun oldu, turnuva boyunca %100'ünü sahaya koyamadı. Gerrard sezonu kötü geçirdi, takımın temel taşlarında istikrarını sezon boyu koruyabilen tek isim Lampard oldu. Son olarak Gareth Barry’nin durumu günlerce sürüncemede kaldı, lanetin son kurbanı Rio Ferdinand oldu.Capello tüm bu sorunlara çözüm üretmek üzere göreve getirilmişti. İki yıl mükemmele yakın işleyen bu takım, turnuvaya 1 ay kala temelinden sarsıldı. Öncelikle durumu belirsiz olan Barry'e alternatif bulmaya çalıştı, James Milner'den orta sahada beklediğini alamadı. Sonra Gerrard-Lampard orta sahasına döndü ve memnun numarası yaptı. Barry'nin Capello döneminde en çok forma bulan oyuncu olması Capello'nun rahatlığını en baştan yalanlar. Hazırlık sürecinde oynanan hazırlık maçlarında çok şey denedi, fakat öncelik Barry'deydi. Barry olmazsa takım kolayca eskiye dönüyordu, yani kaybeden oluyorlardı. Barry haricindeki sorunlara çözümleri test etmek için fırsatı olmadı, çünkü oyun planının temeli yoktu ve durum belirsizdi. Aaron Lennon'ın durumu iyi değilken Walcott ve AJohnson'ın neden SWP'ye tercih edildiği bugün en önemli soru. Bence cevabı yok, Capello da akla yatkın sebebini bilmiyor. Adam Johnson form durumu iyi olan nadir oyunculardan biri ve dar alanda adam eksiltebilen nadir Ada'lı oyunculardan biri olarak fark yaratabilirdi. Sağ kenarda Lennon ve SWP'den gelmeyen katkıyı Slovenya karşısında bir yıldır sağ kenarda oynamayan, ama sezon performansı muhteşem olan James Milner'dan almaları bu hususta bir başka göstergedir.

Wayne Rooney, Gareth Barry ve Glen Johnson'ın turnuvada oynadıkları futbol çok büyük hayalkırıklığıdır ve nedensiz ya da sürpriz değildir. Capello'nun bunları düzeltme şansı yoktu. Rooney rahat değilken, dakika 70 olduğunda arızalı bileğini tutmaya başlıyorken onu tek santrafor olarak en ileride konumlandırmak, kalabalıkta aşırı fiziksel efor sarfetmesini istemek mümkün değildi. Gareth Barry'nin takıma girişi Gerrard ve Lampard'ı öne taşıyarak çok büyük fark yarattı, ama Barry'nin futbolu standardının çok altında kaldı. Onun iyi oynaması, İngiltere'ye sınıf atlatırdı. Glen Johnson ise turnuva boyunca kötü bile oynamadı. Berbattı. son olarak da kaleciler Green ve James ancak ortalamalarını oynadılar ve bu yetmedi. İngiltere, final iddiası koyuyorsa bu ancak A planı üzerinden gerçekleşebilirdi.

2010 DK - İngiltere
Barry'siz İngiltere
Kamikaze Capello
Terry-King
Gordon Banks
İngiltere 1-1 ABD
İngiltere 0-0 Cezayir

Dünkü preview yazısında en fazla ilk yarım saati tasarlayabilmişim, fazlasına futbolun tahmin edilemezliği izin vermedi. Bugün eminim pek çok kişi, ilk bakışta Klose'nin golünün ofsayt olduğunu düşünmüştür. Oyunun en eski ve temel kurallarından biri olan aut atışında ofsayt kuralının geçersiz sayılmasının esas nedeni bilinmemekte, ama akla en yatkın fikir bu kuralın klasik İngiliz oyun tarzının sonucu olduğudur. Yani uzun topları daha etkin kullanmayı mümkün kılmak için konmuştur. Sonuç olarak oyun bu kural sayesinde daha hızlı akıyor, daha geniş alanda oynanıyor. Savunmalar bu kural nedeniyle kale vuruşlarında çok fazla öne çıkamıyor. Ama bugün İngiltere savunması çıktı, bir nevi kendileri için ürettikleri kural üzerinden gol yediler. Bunu tahmin edemezsiniz, 30'una ulaşmış stoperleri bunun için uyaramazsınız.

Bir gerçek vardı ki gole kadar Almanya oyunda üstündü. Topa daha fazla sahip oluyorlar, sağdaki üçgene zaman zaman Klose'yi de sokarak İngiltere'nin başını döndürüyorlardı. Bazen Lahm'a bile gerek duymadılar. Podolski golü şablon üretimi, muhteşem bir uzak forvet golüdür. Klose santrafor oyunuyla eşleşme problemleri yarattı, Mesut ve Müller ise aralara sızdılar, boş koşularla dahi çok etkili oldular. Arkadan Schweinsteiger destekledi ve İngiltere solu çöktü. A planı çok güçlü olan iki takım da iyi günündeyken savunulamazlar, yani biz burada İngiltere'nin oyun planını çözümlemeye çalışırken antitezini bulmuş değiliz. Almanya için de aynısı geçerliydi. Savunulamaz, ancak karşı tehditle yavaşlatılabilirlerdi. 2-0 değil, 3 ya da 4 bile olabilirdi. Sonra garip şeyler oldu.

İngiltere sağı ilk kez çalıştı. Milner ortasına Lampard dokunuşunu Neuer çıkardı. Sağ kenar etkinliğiyle kazanılan kornerde gol geldi. Akabinde yine Milner'ın getirdiği topa Lampard vurdu ve zaman durdu. Bu maçın hikayesinin bundan sonrasını yazamıyoruz. Orada bir boşluk var. Bunu hakem hatası basitliğine indirgeyemeyiz, hakemler de en az bizim kadar insan. Bu kararı pilot kameradan sen-ben veririz, verdik. Ama zemine indiğinizde bırakın ''top içeri-dışarı düştü'' kıyasını, 50 metreden kale çizgisi görünmez. Yardımcı hakem sezgilerine güvenmek zorundaydı, çekimser kalmayı seçti. Adeta 66'nın rövanşıydı bu, gerçi Hurst'ün üst direğin altına vurup kaleye yönelen topunun gol olup-olmadığını hala kimse kesin olarak bilmiyor. Bu bir maç hikayesiydi ve o boşluk dolsaydı akabinde ne olacağını kimse bilmiyor. Şu durumda ''Almanya 2-0'dan sonra 1 gol yemesine rağmen panik yapmadı ve net bir skorla çeyrek finale ulaştı'' yargısını koymak gerekiyor.

Almanya'nın 37. dakikadaki kırılma anına kadar oyuna egemen olması çokça Rooney'le ilişkilidir. Geriye gelip top alması ve oyunu açması, atakları şekillendirmesi gerekiyordu. Almanya orta sahada bir fazla göründü, Rooney ve Defoe de ön alandaki topları tutamayınca Almanya orta sahada pasör özellikli oyuncularla bariz üstünlük kurdu. Top rakipteyken sıkıntı yaşayan bu oyuncular, topa sahip olduklarında takıma sınırsız hücum opsiyonu sunabiliyorlar. Rooney gruplardaki üç maç itibariyle %55'le takımın en kötü pas yüzdesine sahip oyuncusuydu, bu maçta da aynen böyle devam etti. Ölüsü tabiri uyuyor, yine de oyun iki farkı aşmamışken iki etkili pas atmayı başardı. İngiltere skorda geri düştükten sonra Almanya vites küçülttü, savunmasını kontra atak kovalamak üzere biraz daha geri attı. Bu bölümde İngiltere'de Johnson-Upson-Barry üçgeninin geride oyun kurarak Milner ve Rooney'i bulması gerekiyordu, ama Rooney'nin kötü, Johnson'ın yanındakine pas atmaktan aciz rezil oyunu bunu mümkün kılmadı. Heskey yokken saçma uzun toplar oynamak zorunda kaldılar. Hedefe ulaşan tüm akınlar Milner'ın kişisel gayreti ve inadıyla gerçekleşti.
İngiltere soyunma odasından daha kötü durumda çıktı. İngiltere'nin kullandığı bir taç, bir frikik sonrası muhteşem kontra ataklar Almanya'ya farkı getirdi. İkinci yarıdaki rölanti oyunun üzerine konuşulacak çok fazla ayrıntısı yok, belki Almanya'nın fırsatını bulduğunda ahenk içerisinde gerçekleştirdiği ataklardan bahsedebiliriz. Santafor oyununu çok iyi bilen Klose, uzak forvet oyununun dünya üzerindeki en iyi uygulayıcılarından biri olan Podolski, (kulüp takımlarındaki performansı vasat, ama ulusal takımda uçuyor'un sebebi budur) sırtı dönük oyunu iyi bilen bir kenar adamı, sezonun flaş forveti Muller ve virtüöz Mesut Özil... Arkadan Schweinsteiger ve Lahm... 37. dakikada zamanın birkaç saniye durmasını saymazsak Löw'ün 4.2.3.1'i kusursuza yakın çalıştı. Bu maçtan sonra Arjantin'i önleme zorlayacaklar ve eminim bir başka muhteşem maç izleyeceğiz.

Futbola hakkaniyet yargısı koymanın doğru olmadığına inanıyorum. Bu oyun Aristo'yla temellenmiş Batı düşüncesine tam olarak oturmuyor. Amacı skor, kazananı da hakedeni de tabela belirliyor. Yeter ki dışarıdan müdahale ya da ağır hakem hatası olmasın. Bugün için bir boşluk vardı maçta ve bu, hakkaniyet yargısını gerekli kıldı. Almanya, maçın gerçek zamanda oynanan kısmını haketti. Ama İngiliz'lerin isyan hakkı var. Hakemler içinse üzüldüm. Onlar adalet dağıtmıyorlar, yalnızca oyuna bağlılığı gözetiyorlar. Futbol öylesi karma bir oyun ki, kısa sürede bir dövüş sporuna ya da atletizme dönüşebilir. Spordan önce varolan oyun vasfını gözetiyorlar, ellerinde bir terazi yok. Karanlık adamlar değiller, futbolcu olmamalarına rağmen bu oyuna en yakın olabilenler onlar. Bugün kale yanında bir çizgi hakemi olsa iki maç da sorunsuz tamamlanabilirdi ve muhtemelen kalan dakikalarda çok daha iyi maçlar izleyebilirdik. Şurada bahsettiğim bir hiyerarşi problemi var, eğer o da zamanla aşılırsa asistan hakemler pek çok sorunu çözebilirler. Aynı zamanda futbolun hayata falan benzemediğini, kendi kuralları olan bir oyun olduğunu koruma misyonunu da sürdürebilirler. Futbol insana yakınsak kalmaya devam etmeli, aksi halde sahip olduğu ''bambaşka bir oyun'' vasfı yara alacaktır. Bill Shankly kusura bakmasın, futbol ölüm-kalım meselelerinden daha önemli değildir. Keyiftir, eğlencedir; bazen sebepsiz hüzün yaşama nedenidir. Güzeldir ve hayatınıza doğru konumlandırdığınız sürece güzel kalmaya devam edecektir.

Günün kaybedeni Fabio Capello için Buckminster Fuller'ın bir güzel sözü uygun: ''Ben yapılması gerekeni ararım. Ne de olsa evren böyle tasarlanmıştır. Bir problem üzerinde çalışırken asla güzelliği düşünmem. Yalnızca problemi nasıl çözeceğimi düşünürüm. Ancak bitirdiğimde çözüm güzel değilse, hatalı olduğumu anlarım.'' Capello bana göre turnuva öncesinde sürecince bir problem çözücü olarak elinden geleni yaptı, kısıtlı hareket alanına rağmen kısa zamanda çok fazla şey denedi. En son hiçbir şey A planından daha iyi olmayınca kazanan takımı değiştirmedi, başka da şansı yoktu.
Tüm bu sorunların kaynağını Premier League olarak işaret etmek doğru değil. Mevcut lig yapısı liberal ekonomi politikaları ana fikri üzerine inşa edilse de bir sürecin sonucudur. Heysel ve Hillsborough sonrası stadların yeniden düzenlenmesi insani bir ihtiyaçtı ve bunun için finansman gerekiyordu. İnsanlar parayı severler. Yeni yol cazip geldi ve bugüne geldik. Akademi'lerin çalışmaması temelde Premier League'in değil, ülkedeki futbol fikrinin sonucudur. Aşırı yabancı oyuncu ithalatının yarattığı sorunlara yeni homegrown kuralı bu sezondan itibaren bir düzenleme getiriyor, orta vadede sonuç alınacaktır.

İngiltere'nin ihtiyacı öncelikle futbola ilişkin teammüleri değiştirmek. Sonra da kendilerine hem Ada'lı, hem Ada'lının dilinden anlayan, hem de kazanmanın yollarını bilen birini bulmaları gerek. Yoksa İşçi Partisi-Muhafazakarlar çekişmesi gibi, ''Bizden Biri - Kıta Avrupalı'' çekişmesinin sonu gelmeyecek. Evet, doğru tahmin. Roy Hodgson'ı tarif ediyorum. Her şeyi kökten değiştirmeye niyetlenmezlerse eğer, İngiliz'lerin son şansı zamanın hit hocası, benim de çok sevdiğim Roy Hodgson.

İngiltere'den öğrendiklerimiz: Tek tip futbolcuya; yani altyapıda orta saha, altyapıda stoper olarak yetiştirilen futbolcuya HAYIR. Daha çok futbol alanı, daha çok lig, daha çok maç başarı garantisi değil. Almanya'dan ise tam tersini öğreniyoruz: Bir dünya karması gibi, muhteşem bir gen seçkisi ve Mesut Özil vardı sahada. Türkiye olarak bizim kalabalık ve aktif nüfusumuz zaten bunu sağlıyor. Başımızda futbol tarihinin en özel akıllarından biri var, ama şu bilinmeli ki bizim için en doğru model olan Güney Kore'nin bugünkü takımını Hiddink kurgulamadı, mevcut genç oyuncuları o yetiştirmedi. Hiddink bizi 2012 ve 2014'e büyük olasılıkla taşıyacak, bizim esas görevimiz ise tıpkı Güney Kore'de olduğu gibi başarının yarattığı ortamdan faydalanarak cesurca radikal değişimler yaratmak olacak. Yoksa yıl 2024 olduğunda insanlar hala 2008'in anısına Terim'in takımı, 2014'ün anısına Hiddink'in takımı demeye devam ederler.

Gary Lineker 90 DK'nın yarı finalinden sonra söylediği meşhur sözle ''bu kez üçlü savunma oynadık, ama yine olmadı'' demeye çalışarak aslında özeleştiri yapmıştı. Sonradan bu söz Almanya'ya övgü olarak kullanıldı. Bugün yine bir özeleştiri gerekiyor: Bu kez de asimetrik 4.4.2 oynadılar, yine olmadı. Yine Alman'lar kazandı.

Noat Samisa

28.06.2010

15 yorum:

Sportman dedi ki...

Harika bir yazı, harika bir derleme...

geloraptor dedi ki...

Sen roy hodgson demişsin (yalnız sen değil ada'da da dillendiriliyor biliyorum) ama ben farklı bir yerden bakayım. neden ferguson'un adı hiç geçmez. çok bilinen bir sebebi varsa cahilliğime ver de hazır yaş epey artmış, takım temposundansa milli takım temposunun düşüklüğü, sürekli dillendirilen sağlık problemleri vs. Liverpool'u şampiyonluk sayısında sollamadan hiçbir yere gitmez tahmin edebiliyorum ama bir yol bulunur gibime geliyor. olmadı tehdit yoluyla getirilsin ingiltere'nin başına geçmezsen alırız sir ünvanını diyerekten. hem bırakırsa manu'yu manu muhtmelen tepetaklak gitmeye başlar o da işime gelir. benim için win-win olur. =)

ummagumma dedi ki...

Rıdvan dilmen dün gece ''barry bizim üç büyüklerde oynayamaz'' dedi, inanamadım noat

Shareef dedi ki...

Hodgson inşallah İngiltere'nin başına geçer de Liverpool kurtulur bu adamdan :D

Noat Samisa dedi ki...

Geloraptor,

Her şeyden önce Alex Ferguson bir İskoç. Hem de fazla İskoç, kendi tabiriyle tam bir İskoç köylüsü. Futbol için doğmuş biri, Man Utd'ı çalıştırmakla İngiltere milli takımını çalıştırmak aynı şey değil. İkincisi ulusal takım çalıştırmanın hiç ilgisini çekmediğini söyler. Böylesi heyecanlı bir adama, Wigan'a atılan 5. gole bile hala gözlerinin içi gülerek sevinen bir adama sezonda 15 maç oynamak yetmez. Vaktiyle İskoç ulusal takımının başına geçtiğinde ''ondan çok şey öğrendim, bugünlerimi ona borçluyum'' dediği Jock Stein'in aniden vefat etmişti. Sir Alex o zamanlar Aberdeen'le birlikte iyi dostu Stein'e de İskoçya ulusal takımının oyuncu seçimlerinde yardımcı oluyordu. 86'daki deneyiminin sebebi ahde vefadır, yoksa asla ulusal takım çalıştırmak istemedi.

Ummagumma,

Rıdvan Dilmen haklı aslında, gerçekten. Gareth Barry bu haliyle ancak orta sıra TSL takımlarında oynar, yalan değil. Hatta Glen Johnson'ı bu haliyle Kasımpaşa bile almış olsa ben tasvip etmem. Acı olan, Rıdvan Dilmen'in Gareth Barry'i ilk kez dikkatle izliyor olması. Yoksa bizim hayranı olduğumuz Barry bu değil, sakatlıktan kurtulmuş, formda Barry'i önümüzdeki Ekim ayında izlese çok farklı şeyler söyleyecektir. TSL'ye dair yorumlar yapsa dinlerim, öylesi galiba daha iyi.

Shereef,

Liverpool'un şu zamanda Hodgson'dan iyisini bulacağını sanmıyorum. Yine şampiyon olamaz bana göre, ama Hodgson en doğru seçimdir. Ya da Mark Hughes. Bana kalsa Hodgson yıllar boyu Fulham'da kalsın tabii.

Shareef dedi ki...

Hodgson^'ın uluslar arası kariyerine falan bişey söylenemez elbette ama onda kabul etmek lazım ne Wenger'in havası, ne Rafa'nın taktisyenliği nede Fergie'nin kazanma hırsı var.. İdeal takımında -fulham- daha iyi işler yapabilir ve yapsında.. Hiç olmazsa Hughes olsun o biraz daha iyice..

Şu an Barry kötü olabilir ama 2 sezon önce bize gelse geçen yıl şampiyon olurduk 2. değil. Rafa ne kadar da istemişti..

varol döken dedi ki...

yediğimiz midyeler ne kadar gerçekse o gol de o kadar gerçek, ayrıca sevgili noat bu maç 2-2 olur'umu da unutmayalım, skorları bilirken hakemin şeceresini atlıyorum bazen...

sen de glen johnson'ın şeceresini çıkar bu arada, hazır başlamışken:)

Quaresma7 dedi ki...

Her zamankinden, muazzam bir derleme. Ne denir ki? Allah seni başımızdan eksik etmesin. Başımıza; Bob, Moyes, Rafa etsin. :)

Evet aynı kişiyim ben ve senden sinek-kartal vb kıyaslamalar duymak istemiyorum. :)

alper dedi ki...

ben bile başa gelsem kurtaramam bu ingilizleri.:)) kalecisi olmayan bir ülke maç ve kupa kazanabilirmi bilmiyorum.bir sorum olacak bu arada.geçen bir yazınızda yazmıştnız tüm şartlar eşit olduğunda vs 4-3-3 sistemi en iyisidir diye doğru hatırlıyorum umarım.bundan yola çıkarak 4-3-3 ün bence de bir alt modeli olan 4-2-3-1 ile almanlar 4-4-2 yi bir kez daha mağlup etmişmidir ve artık 4-4-2 nin miadı dolmuşmudur.

genelde alman ligini ve schalke meçlarını takip eden biri olarak sizin yazılarınızdan sonra Barry yi izlemek istedim ama rıdvana katılıyorum.ve hatta belki saçma olacak ama en formda halinin birle bizim tello'nun 2 katı yapacağını düşünüyorum.1 barry yerine 2 telloyu tercih ederim.şahsi fikrimdir dövmeyin beni..:))

Noat Samisa dedi ki...

Varol bro,

Midyeler yalan, gol gerçek. Tahminler gerçek, saygımız sonsuz; bir de şu eşekçi abiler gerçek. Gazi koşusu, Anafartalar, Mustafa Kemai'in yeğeni koşusu... bi an bitmeyecek sandım. Bi kupon yapayım bari.

Glen Johnson'ı da eşekler kovalasın, sana bişey olmasın.

Alper,

Evet, klasik 4.4.2 saf dışı kalmış görünüyor. 4.4.2'nin kendi üzerinden yeni bir yorum yapanlar (mesela Hodgson ve Modric'i sol kanatta oynatan Redknapp'in 4.4.2'leri) hala trende uygun, kazanan takımlar üretiyorlar. Ama zirve futbolda çok çok az bir yeri var artık. Bu duruma turnuva sonuna doğru ayrınılı değineceğim, bunun bu sezonki Beşiktaş'a da yansıması olur.

sampi dedi ki...

Simon Kuper isi tasaga vurmus: http://www.ft.com/cms/s/2/3ccc82d0-7e12-11df-8478-00144feabdc0.html

Faz 5 gerceklestigine gore 6'ya gecebilirler. The Sun yazsin artik 2014 Ingiltere'nin yili olacak.

Noat Samisa dedi ki...

Sampi,

Why England Lose kitabının reklamını yapmış, aynıları ktapta da geçiyor. Bunu turnuva sırasında canlı canlı öngörmesi ise Simon Kuper olmasınından geliyor olmalı. Çok tutmayız kendisini, ama her yazdığını okurum tabii.

Kalten dedi ki...

Yanımda İngiliz arkadaşla izledim, Lampard'ın golünde ayağa fırladı, "2-2 Mİ, 2-2 Mİ?" diye bağırdı.

hebenneka dedi ki...

İlk golde "auttan ofsayt olmaması" kuralına dair benim düşüncem sizden biraz farklı, e-posta ile ulaşsam uygun mudur, yoksa boşvereyim gitsin mi, bunu buradan sormak uygun değilse de özür dilerim.

Noat Samisa dedi ki...

Hebenneka,

Estagfurullah, buyrun tabii. E-posta her daim herkese açıktır. Bekliyorum.