Hollanda - İspanya

Bir yanda yetmişli yıllardan önce futbolda esamesine rastlanmayan Hollanda, diğer yanda 1950'de elde ettiği dördüncülükten 60 yıl sonra Dünya Kupası'nda ilk kez yarı final ve final gören İspanya. Avrupa dışında düzenlenen bir Dünya Kupası organizasyonunda ilk kez bir Avrupalı ve daha önce Dünya Kupası kazanamamış iki ülkeden biri kupaya uzanacak. Yeterince epik değil mi? Fazlası var. Daha önce değindiğimiz ve aşağıda da değinceğimiz üzere Hollanda da artık kazanma yolunu izliyor. İspanya ise iskeletindeki 6 adet Barcelona altyapısı menşeili futbolcuyla Johan Cruyff ve Louis van Gaal üzerinden 70'lerin Hollandası'na bağlanıyor. Bu sezonki CL yarı finalinde Barcelona'nın karşısına dikilen Inter'in amirali Sneijder yine karşı tarafta, bir de Inter'in karşısına dikilen Robben ve van Bommel sahada. Scheinsteiger'in turnuva performansını da katarsak bu sezon Avrupa'nın zirve kulüplerinde pişti, Dünya Kupası'na düştü. Zirve futbol ortamında olan bitenin damıtılmış hali yarın sahada olacak, ama bazı belirgin ve belirleyici farklarla birlikte...Yakın zamana kadar Hollanda ulusal takımının iskeleti Barcelona'da oynayan oyunculardan oluşuyordu. Bu durumda fazla şansları olmuyor, kadronun durumu, hocanın aklında ne olursa olsun kulüp takımında en doğrusunu oynadığını düşünen oyunculara uymak zorunda kalıyorlardı. Bu da kadro gerçeklerine sıklıkla uymuyordu. Bu turnuvada Hollanda sahip olduğu oyuncu topluluğunun zaaflarını ve güçlü yanlarını bilerek hareket etti. Bert van Marwijk'ın elinde kulüp takımlarında çok farklı futbol fikirleri eşliğinde futbol oynayan oyunculardan oluşan bir topluluk var. Yine mevkiler arası kalite uçurumu olsa da bu kez kalıba değil, eldeki malzemeye uygun olanı oynadılar. Geçmişteki kadar ofansif düşünmemeyi ve geçmiştekinden daha defansif bir takım olmamaları gerektiğini (buna aşağıda İspanya açısından da değineceğim), kazanma yolunun değiştiğini anlayarak kabul ettiler. Proaktif, dışa kapalı futbol fikrinden reaktif futbola geçtiler. Artık yıllardır ''olamadıklarını'' söyledikleri ''katil takım'' etiketine sahipler.

İspanya'da ise yarın 6'sı La Masia çıkışlı olmak üzere 7 Barcelona oyuncusu ilk 11 çıkacak. Almanya karşısındaki Barcelona'vari pas trafiği çok etkileyiciydi. Fakat daha önce Almanya - İspanya yarı final karşılaşmasının preview yazısında bahsettiğimiz durum (David Villa'nın santrafora geçişi ve Pedro'nun varlığıyla bir nebze esnese de) geçerli ve İspanya rakip kale önünde ''güç aldığı Barcelona ve Euro 2008 İspanya'sı'' kadar etkili değil. Aşağıda görülen, oyuncuların sahada bastıkları yerlerin ortalaması alınarak oluşturulmuş yerleşim diyagramlarında 2010 İspanya'sının farkı net olarak görülüyor:
İspanya'da David Villa soldayken oyun sola doğru genişlemek yerine soldan şekilleniyordu. Bu da alan yaratmak bir kenara, İspanya'nın A planını dahi işler kılmıyordu. Kaleye uzak kaldılar, alan yaratamadıkça oyun sıkıştı. İsviçre maçında İspanya'nın yaşadığı en büyük sıkıntı ''alan yaratamamak'' idi. David Silva'nın kötü oyunu driblingle savunma arkasına geçme fikrini baltalamış, oyunu yine ortaya sıkışmıştı. Rakibi Almanya karşısında olduğu gibi tavize zorlayamadılar bile ve kontra tehditini canlı tutan İsviçre kurduğu tuzağı en etkin şekilde kullanarak maçı kazandı. İsviçre orta sahasıyla savunma hattı zaman zaman birbirlerinin yerine geçerek yakın oynadılar ve ortaya sıkışan oyunda İspanyol orta saha oyuncularını tehlike bölgesinin dışına ittiler, İspanya geride boş pas yapmaya zorlanmıştı. Bu mağlubiyetin ardından Del Bosque Honduras'a karşı Jesus Navas'ı kullandı, ama o da ayağındaki topları olumlu kullanmayınca genişleyen oyunda kaptırılan topların yarattığı savunma zaafı riskinden tamamen vazgeçti. David Villa'nın sol kenar oyunu ve Torres'in kötü futbolu ile Almanya maçındaki takıma ulaşıldı. Almanya yeterli tehdidi üretemeyince bekler ve Pique de pas trafiğine katıldı ve İspanya topa beklenenden fazla hükmetmeye başladı. Schweinsteiger-Khedira orta sahasının yeterince alan kaplama yetisi olmadığından Almanya stoperleri kendi ceza sahaları içine çakıldılar.

Kanat adamı kullanmayan İspanya oyunu nispeten sınırlı bir alanda ve rakip kale önünde sık görünmek için gereken boşlukları yaratma amacı gütmeden oynuyor. Daha önce olduğu gibi yine topu ayaklarında tutmayı savunmanın en iyi yolu olarak görüyorlar. Ama bir farkla. Takımın ortaya yığılması kaptırılan toplarda önde yaptıkları şok presi daha etkin kullanmayı mümkün kılıyor ve şu halde hücumda daha az risk alıyorlar. Bu bağlamda bir örnek vermek gerekirse Catenaccio'yla eşleştirilen 2006 İtalya'sı finale gelen kadar 9+2 gol atmışken, direkt olarak Total Futbol dönemi ve Barcelona'yla ilişkilendirilen 2010 İspanya'sı aynı yolu Güney Afrika'da 7 golle geçti. Son üç eleminasyon usulü maçı da 1-0 kazandılar. Mevkiler arası kalite uçurumu olamaması, kadro kalitesi ve kulüp takımında birlikte olan oyuncular İspanya'yı üstün kılıyordu, ama mağlubiyetler sonrası ''topu ayağında tutarak savunma yapan'' 1-0 takımı halini aldılar. Eskisinden az korkutucu, ama artık ABD ve İsviçre benzeri maçları yaşaması çok zor olan bir yeni takım oldular.
Konfederasyon Kupası'ndaki ABD mağlubiyeti ve bu turnuva başındaki İsviçre mağlubiyeti bu takımı zorunlu kıldı. Euro 2008'deki kazanmanın yolunun 2010 Dünya Kupası'yla uyuşmadığını dikkate aldılar. Gruplar sonrasındaki her maçı maç içi hamlelerle çözdüler. Pas kanalları nispeten sınırlı. Kenar oyuncusu kullanmıyorlar. Busquets'in daha da derinde bırakıp bazen üçüncü stoper gibi oynatarak oyunu ortaya yığıp Xabi-Xavi-Iniesta üçlüsüyle kurulan üçgen üzerinden sınırlı olan boşlukları sabırla kovalıyorlar ve artık daha farklı, daha güçlüler.

Hollanda ise yarın savunma hattını olabilecek en uzak çizgide tutarak orta saha-savunma hattı arasını sürekli belli bir mesafede tutmak isteyecek. İspanya'nın geride pas yapmasına izin verip, aktif alan civarında ani pres yapmaya çalışacaklar. Inter'vari bir oyun oynayacaklar ve karşılarındaki Barcelona değil. Almanya'ya göre çok daha güçlü kontra atak tehditleri var. Önemli bir oyun lideri ve üstün pasör Sneijder'e sahipler. Bunun yanı sıra şapkadan tavşan çıkarabilen Robben var. İspanya'yla karşılaşmadan önce turnuvanın en etkileyici takımı olan, müthiş efektif bir pas trafiği oluşturan Almanya, İspanya karşısında oyunun bazı bölümlerinde topu görememişti. Bu bir tercih değil, sonuçtur. Bu sonucu kabul edip kazanmak adına bir fazlasını ortaya koymak gerekir. Topu size vermeyen İspanya'ya tuzaklar kurarak bu durumu lehinize çevirebilirsiniz. Hollanda'nın bu turnuvada oynadığı futbol bunun bir başka örneğidir. Bu savunma tandemiyle İspanya'ya benzer bir oyun oynamaya kalkıştıklarında tıpkı daha önce olduğu gibi sonucu hüsran olacaktır. Yarın Hollanda için set oyununda en kritik isim Robin van Persie olacak. Onun statik kalmaması, doğru pas tercihleri yapması hayati önem taşıyor. Sneijder'in gol bölgelerine girmesi için onun etkin oyunu önemli. Oyun 0-0, yani sete-set gittiği sürece Hollanda, tehditleri sayesinde İspanya'ya Almanya maçındaki kadar kalabalık pas trafiği şansı vermeyecektir. İlk golü bulan Hollanda olursa başka, İspanya olursa bambaşka bir oyun izleyeceğiz. Hollanda'nın reaktif futbolu tuzaklar üzerine kurulu, eğer ilk golü yiyen taraf Portakallar olursa maç epey garip bir forma girebilir. Skorda üstün olan İspanya yine topa hükmedip, Hollanda yine bekleyebilir. Alan eksikliği, pas futbolu obsesifliğiyle birleşirse eğer Hollanda'nın reaktif oyunu için gereken ortam oluşabilir. Aksi halde İspanya birkaç adım önde.

Duran toplar, bireysel hatalar, bir ekstra çaba; belki hakem hatası, erken bir kırmızı kart, belki bir başka gözardı edilen etken ya da Heitinga-Mathijsen ikilisinden oluşan zayıf savunma tandemi madene dönüşebilir ve erken İspanya golüyle maç farka bile gidebilir. Yarın akla gelen gelmeyen her şey olabilir. Bir başka açıdan 12 gol atıp 5 gol yiyen mi, 7 gol atıp 2 gol yiyen mi? Hangisi daha ofansif, hangisi daha defansif; ayrıntılarına girdiğinizde her şeyin birbirine karıştığını ve ortaya yeni bir şey çıktığını görüyoruz. Önyargıları, ezberleri bir kenara bırakıp oyunun esas aktörlerini merkeze koyduğumuzda aslında bir yanda Bert van Marwijk'ın Hollanda'sı var, diğer yanda Vicente Del Bosque'nin İspanya'sı ve bu iki özel takım Dünya Kupası finalinde karşılaşıyorlar. Heyecanı Hollandalı'lara ve İspanyol'lara, keyfini yaşamak ise bize düşüyor. Herkese keyifli seyirler...

*Bu yazıda kullanılan bazı verilerin ve fikirlerin yer aldığı finale dair birkaç yazıyı da verelim. Meraklısına:

Jonathan Wilson
Kevin McCarra
Raphael Honigstein
Sid Lowe
Giancarlo Rinaldi

2010 DK Final
Hollanda - İspanya
Noat Samisa

10.07.2010

3 yorum:

aydın dedi ki...

Atılan-yenen gole bakarak konuşmak ezbere olmuyor mu?
Rakiplerdeki İspanya algısını neden hesaba katmıyoruz, İspanya İsviçre ve Almanya maçlarında çık(a)mayan rakiplere karşı oynadı.
İngiltere'ye Arjantin'e 8 gol atan takımın maçını da gördük.

alper dedi ki...

bence ispanyayı yenmenin yolu ispnaya defansını mümkün olduğunca geri itmekten kendi orta sahasına yakınlaşmasını engellemekten geçiyor.bu açıdan baktığımda ben bir hoca olsam persie yerine ileride kuyt ı tercih ederim ve onun pres gücünden faydalanmaya çalışırdım.sol kanada ise daha fuleli ve içe kıvrılıp şut tehditi oluşturması babından ters ayağıyla babel tercihi yapardım.eğer 2 stoperine iyi baskı yapılırsa ispanyanın orta sahası da top almak için daha geriye geleceği için tehlike bölgesindne uzaklaştırılır diye düşünüyorum.bir nevi şili gibi önde basmak en akıllıca iş gibi geliyor gözüme.sonuçta hollandanın etkili ayakları şiliden çok çok daha etkili.

varol döken dedi ki...

kızı görünce ben de heyecanlandım lan, golü yiyince de keyfimiz kursağımızda kaldı:)