Beşiktaş 2-3 Manisaspor

Beşiktaş, yeterince güçlü olmadığı bir günde oyununu güçlü kılan etkenler üzerinden kendi mağlubiyetini hazırladı. Maça iyi hazırlanan Manisaspor, dengeli kadrosuyla ayrıntılara yoğunlaşarak ilk kez İstanbul'dan 3 puan almayı başardı.

Guti, Aurelio ve Quaresma'nın yokluğunda Schuster sürpriz yapmadı; Fink, Necip ve Ernst'ten oluşan üçlü orta sahayı tercih etti. Oynama şansları yarı yarıya olan Ferrari'yle Zapo arasından ise Ferrari'yi seçti. Hilbert yine sağ bekteydi ve dün için takımın en güçlü hücum silahıydı. Bobo ve Nobre birlikte oynuyorlardı, bundan üç yıl evvel yine Manisa'ya karşı birlikte oynamışlardı ve Nobre, Bobo'nun iki asisti ile hat-trick yapmıştı. Geçen zaman da her iki takım gibi Bobo ve Nobre de değişti. Arkalarındaki Tabata ise takımın hücum merkeziydi.
Manisaspor'da ise Hikmet Karaman, Trabzonspor'u deplasmanda 1-3 mağlup eden takımını aynen sahaya sürdü. Orta sahadaki Yiğit-Mehmet ikilisinin önünde geçen sezon Kasımpaşa'da harikalar yaratan orta saha oyuncusu karakterli forvet arkası oyuncusu Murat Erdoğan vardı. Solda Simpson, sağda Isaac ve en önde Makukula ile üç forveti tamamlıyorlardı. Murat Erdoğan faktörüyle Simpson ve Isaac'i daha etkin kullanır olmuşlar, set oyununda da Makukula sayesinde gole yaklaşacak bir takımdılar. Hakan Kutlu faciası sonrası göreve gelen Hikmet Hoca, hafta boyu Beşiktaş'ı analiz etmiş ve ayrıntılara epey önem vermişti.

Zayıf Top Hakimiyeti

Beşiktaş maça hızlı başladı. Sağ kenara Hilbert'le birlikte Ernst ve Bobo'yu da sokarak oradan etkili ataklar geliştirildi. Dakika 7 olduğunda takımın kaleye 4 şutu vardı, oyun tümüyle rakip ceza sahası önünde oynanıyordu. Ama geriden hücuma çıkarken Necip bir top kaptırdı, sonucu Beşiktaş kalesine gol oldu. Top Simpson'ın ayağına geldiği anda sahadaki görüntü bu:
Her zamanki gibi Hilbert gibi ayağına sağ çizgiye değdirmiş, Üzülmez rakip yarı alana geçmiş. Ferrari ve Toraman ise onların açtığı alanı doldurarak ceza sahasının yan çizgileri hizzasına kadar açılmışlar. Fink, Aurelio ya da Ernst de gününe göre stoperlerin boşalttığı savunma göbeğini doldurarak hem alan açarlar, hem de pas trafiğini katılırlar. Takımın geriden oyun başlatırkenki standart görüntüsü bu, ama Necip'in pas hatası standart dışı bir şeydi. İlk anda kendi yarı sahasında olan Isaac, yaklaşık 5 saniye sonra golü atacak; ama ''şu görüntüde acaba nasıl gol olabilir?'' diye düşünsek, Simspon'ın Isaac'e atacağı ara pası ancak uzak ihtimal olabilir. Beşiktaş savunması bu telaş anında ne ofsayta çıktı, ne de geriye kaçtı. Çok kötü yakalandılar, 40 metre koşu yapan Isaac'i kaçırdılar. Simpson'dan harika bir pas, Isaac'ten mükemmel bir uzak forvet koşusu ve gol.

Necip'in pas hatasını bireysel hata kapsamında bir kenara koyalım. Belki de bu hatanın etkisiyle geçen sezon Ankaragücü deplasmanındaki oyununu hatırlatırcasına epey kötü bir ilk yarı oynadı. Fink'in top kullanmaktan kaçınması ve formsuzluğu da diğer sorundu. Geriden çıkan neredeyse tüm topları Toraman kullandı, eğer Hilbert'i bulamazsa ya uzun oynadı ya da topu kaybetti. Makukula'nın Hakan'la ceza sahası dışında mücadele ettiği pozisyonun başlangıcı da Toraman'ın pas hatasıydı. Bu durum, iki takımın saha içi yerleşimleriyle doğrudan ilişkilidir. Kenarlarda bir kişi eksik olan Beşiktaş, bu oyuncularını merkeze kaydırmıştı ve bu oyuncular, oyun geriden başlatılırken atıl alanlarda pozisyon alır durumdaydılar. Top almak için derine gelen oyuncular da iyi top kullanabilir durumda olmayınca Manisa'nın katil oyunu için fırsatlar çoğaldı.

Yaratıcılık Eksikliği

Sadece geriden top çıkartırken değil, ön alanda top kullanılırken de efektiflik düşüktü. Genelde sağ kenar çalıştırıldı, oradan pek çok orta şansı yaratıldı; ama bunların pek azı gol pozisyonuna dönüştü. Tabata'nın top kontrolü ve final pası yetersizliği bir kez daha göze çarptı. Takımın topa sahip olduğu, oyunu yönlendirdiği anlarda yeterince boş alan yaratılamadı. Kötü performanslarla yetersizlik birleşince takımın gol şansı Bobo, Ernst ve biraz da Hilbert'in üzerine kaldı. Tabata'nın atılması sonrası takımın oyun planı iflas etti. Bir de duran toplar vardı her zamanki gibi, ama Manisaspor'un bu hususta hem bir karşılığı, hem de şansla karışık özverisi vardı.
Katil Manisaspor

Beşiktaş iyi bir pas trafiğiyle rakibini yeterince geri itemeyip kenarlarda ve savunma arkasında bolca boş alan bırakınca, topa sahip olduğu anlarda oyun rakibin lehine gelişmeye başladı. Beşiktaş'ın atıl alanda topla oynaması Manisa'nın işine geliyordu, zira üçüncü bölgede prese gerek olmadan da kolayca top kazanabiliyorlardı. Bu topları da Murat, Simpson ve Yiğit yeterince iyi kullandı. Fink'in kötü oyunuyla orta sahadaki nicel eşitsizlik tolere edildi ve maç boyu skorda geri düşmedikçe A planları işledi. Defalarca Beşiktaş savunmasının arkasını zorladılar, özellikle ilk yarıda sık sık beklerini oyuna katarak kenarlardaki 2'ye karşı 1 eşleşmeyi değerlendirdiler.

Duran toplarda ise güzel bir sürprizleri vardı. Nobre hariç, alanı savundular. Yalnızca kornerlerde değil, kenarlardan kazanılan serbest vuruşlarda da önce topa vurmaya gayret ettiler. Ernst'in golü bu planı bozdu, yalnızca son dakikadaki serbest vuruşta adam paylaştılar. Beşiktaş'ın kullandığı taçta -her ne kadar ofsayt olsa da- kolay bir gol atarak maçı kazandılar. Oyun 10'a 10'a geldikten sonra ise garip savunma hataları Beşiktaş'ın iştahıyla birleşince skorun 3-3'e gelmesi imkanı doğdu, ama Holosko ve Nobre bu şansları harcadılar ve 3 puan Manisa'ya gitti.

Sonuç: Futbol Bir Oyundur!

Yalnızca bugünün değil, yüzyılın sorusudur: ''Futbol nasıl oynanmalı?'' Oyun kitlelere açıldığından ve izleyenler oyun üzerinde hak iddia ettiğinden beri (yani yaklaşık 50 yıldır) bu konu üzerine sayısız polemik yapıldı. Yakın zamanda televizyon gelirlerinin futbol pastasını büyütmesiyle ''endüstriyel futbol'' sosu da bu tartışmanın üzerine yerleşti ve bazı saflar oluştu. Bu safların en belirgin olduğu ve ikilemlerin sürekli kavga içerisinde olduğu topraklara en iyi örnek Arjantin olabilir:

Yazılmamış ''güzel futbol'' manifestosunun en büyük temsilcisi olan Luis Menotti'nin futbol üzerine söylediği sözler, aforizmalar pek çok kişi tarafından bilinir; fakat Menotti'nin üç yıl önceye kadar faal olarak hocalık yapmasına rağmen 1978 Dünya Kupası Şampiyonluğu sonrası bir tane dahi yerel şampiyonluk kazanamamış oluşunu ve görev yaptığı yerlerde pek uzun kalamamasını kendi sözleri açıklayamaz. Arjantin ulusal takımı, Menotti'den sonra bir de 1986'da Dünya Şampiyonu oldu ve görevde Carlos Bilardo vardı. 1982'de Almanya'nın uluslararası futbol ortamına sunduğu, sonrada negatif futbol algısına oturan üçlü savunma, Bilardo'nun Maradona üzerine kurulmuş savunma temelli takımının şampiyonluk yolu olmuştu.

Arjantin bugün iki kutuptan bahseder: Biri Menottizm'dir, diğeri ise Bilardizm. Javier Pastore'yi artık duymayan kalmadı, değil mi? Onun parladığı Huracan'ın hocası, vaktiyle Angel Cappa'ydı; yani Menotti'nin üç kupa kaldırdığı Barcelona günlerindeki yardımcısı. Cappa yalnızca hücum oynatan bir hocadır, Menotti'nin idealini taşıdığını söyler. Pastore'yi takımının hücum merkezi yaptı, ona sınırsız serbestiyet tanıdı ve şimdilerde Pastore'ye paha biçilemiyor. Diğer yandan Maradona da DK 2010'da Menottizm ile futbol oynatıyordu. Sol bekte Newcastle'ın kanat oyuncusu, orta sahada yalnızca Mascherano, ileride dört forvet ve Messi'yle sonuç şu ki, Maradona işini kaybetti. Sebebi başarısızlık, Alman'lar karşısında dağıldılar. Oysa ki son şampiyonluk Bilardizm'le kazanılmıştı, son olarak Angel Cappa da Huracan'da bir şey kazanamamıştı zaten. Ama oyuncu yetiştirmişti, Pastore'yi parlatmıştı.

Arjantin'in bugün kafası karışık. Bu iki kutup, dev bir ikilem oluştururlar Arjantin futbolunda. Biri oyuncu yetiştirmede başarılıdır, Arjantin insanına uyan bir oynama biçimini destekler; ama artık bu yolun sonuca ulaşma imkanı kalmadı; üstelik vaktiyle Arjantin insanının oyun karakterine en uygunu olarak ''kazanmak amacıyla'' tasarlanmışken. Bilardizm ise oyunu oynama yolunu seçerken içinde bulunulan koşulların farkında olma durumudur, hele ki söz konusu toplam 7 maçtan oluşan bir turnuvaysa. Arjantin 4-3-1-2'si hala o toprakların geleneksel oynama biçimini belirliyor ve Kaka'ya benzetilen Pastore, idolünün Riquelme olduğunda ısrarcı. Ama uluslararası düzeyde kazanmak için farklı bir şeylere ihtiyaçları var; bu da defalarca ispatlanan kaçınılmaz bir gerçek. Bu direkt olarak dizilişlerle alakalı bir durum değil, daha çok oyuna yönelik fikirlerin çatışmasıdır.

Oyunda hızın ve temponun artışına bağlı olarak topu ön alana taşımakla, aynı topun kendi kalenize gol olma süresi arasında bir uçurum oluştu. Artık takımlar kontra atak kovalamıyor, bizzat bunu oyun anlayışlarının merkezine yerleştirerek reaktivite üzerinden kazanma yolunu çiziyorlar. Bu noktada rakibi reaksiyona sokacak eşik değeri rakibin seviyesi belirliyor. Beşiktaş, dün akşam sahadaki kadrosuna uygun bir oyun oynamadı. Pas akışkanlığı ve isabet yüzdesi, geçen maçların altında kaldı. Geriden oyun kurmada sıkıntılar yaşandı, ön bölümde yeterince efektif olunamadı. Fikirle malzeme örtüşmedi, oyunu oynamaya yönelik fikir yalnızca fikir olarak kaldı.

Schuster, elinde Denizli'nin takımı varken de kendi oyununu oynattı. Kendisinden farklı bir şey beklemek mümkün değil, Sarı Melek böyle biri. Futbolculuğundan güç alarak başladığı antrenörlük kariyerindeki yolu belli; muadilleriyle benzer bir yolu var. Oyunu oynama biçimiyle ilgili teorileri değil, kendince kanunları var. Bunlar malzemeyle ve ortamla uyuşmadığında her zaman sonuç (sadece Schuster'de değil, benzer tüm hocalarda) hüsran olmuştur. Beşiktaş'ın kadrosu Schuster'le uyumlu ve hoca bugünden önce kendi futbol fikrinin işaret ettiği kazanma yolunu rötuşlayabildiğini bize göstermişti. Ama bu kez fazlası gerekiyordu ya da Schuster'le bu kazayı yaşamak normaldi; çünkü takımın geçen yıldan farkını oluşturan oyuncular sahada değillerdi.

Mustafa Denizli'nin geçen yıl oynattığı oyunun gerekçelerinin dün akşam daha iyi anlaşıldığını sanıyorum. Yalnızca fikren farklı olmanız, modernizm ya da idealizm destekçisi olmanız yetmez. Uğraştığınız malzeme insan ve bir eşiği, zirvesi var. Denizli bunu bilerek takıma bir kazanma yolu çizmişti, bazen abartıp maç-maç bambaşka yollar da çizebiliyordu. Gereken buydu, aksi halde iki yıl önceki takımın Schuster'in oyun anlayışıyla şampiyon olmasına imkan yoktu. Keza bu sezon da Guti ve Quaresma eklemeleri yapılmamakla beraber kadro genişletilmeseydi, takımın Schuster'le birlikte bugün oturduğu 7. sıradan daha yukarı çıkacağını sanmıyorum. Bu bir ikilem değil, realitedir. Ayrıca polemik amaçlı değil, yalnızca bir görüştür.

Ligimizin bir trendi var ve bu yapı, bugün de ligin zirvesini şekillendirmiş durumda. Ben son üç yılda ülkemiz futbolundaki kazanmak inancının ve taktik damarın kuvvetlendiğini düşünüyorum. Her hoca, başarılı olmak için olan-biteni dikkate almak zorunda. Futbol tarihine adını yazdırmış hocalar, (başta Alex Ferguson olmak üzere) kendini sürekli yenileyen, gelişen ve değişen koşullara uyum sağlayabilen insanlardı. Bizim ligimiz de mikro düzeyde de olsa özellikle yabancı hocalardan bunu bekliyor. Aksi halde futbolsever kitle olarak zenofobik olup çıkacağız!

Nihayetinde takımın baskılı başladığı maçın henüz başında yediği gol oyunu şekillendirdi. Sonra bir de Tabata'nın anlamsız kırmızı kartı ve akabinde gelen gol, maç senaryosunu baştan aşağı değiştirdi. 1-1 iken çizgiden çıkan top gol olsa Manisa'nın A planının dışına çıkması sağlanarak bu maç kazanılabilirdi; ama oyun başka bir şey gösterdi ve maç kaybedildi. Kadronun eksik olmadığı günlerde oynanan oyun ve alınan galibiyetlerin özgüveni, son bölümde takımlar sayıca eşitlenince ortaya çıkan müthiş baskının ana etkeni olabilir. Günü geldiğinde yine eksik olunacak ve en büyük dayanak, takımın güçlü olduğunda oynadığı futboldan aldığı güven olacak. Sorunlarını günbegün farklılıklar yaratarak çözen bir hoca olmayan Schuster'in takımı bunu bilir, bu oynar. Zirvenin futbolunu bilir, ona göre stratejisini belirler.

Necip ikinci yarı oyununu toparladı, hatta son bölümde en diri kalan adamdı. Onur ise kısa zamanda heyecan yarattı. Biri Bobo'ya, biri de Nobre'ye asisti vardı; ama gol yazılmayınca yalan oldu. Tabata'nın devre arasına kadar formayı Onur'dan kapmaya gayret etmesi, sonra da Ferrari'yle birlikte onunla da yolların ayrılması bugünün dileği olsun.

Futbola etkiyen, sonucu belirleyen onca etken vardır. Güç, hız, tutku, maç öncesi takımın santraforuna kız arkadaşından gelen telefon, bir ekstra pas, biz ekstra mücadele, bir fazlası ya da bir eksiği; bir gol vuruşu, sayısız varsayım ve daha bir çok şey... Ama biz bu sezonun Beşiktaş'ında en çok akla yatkın sebeplerin sonucu belirlediğini görüyoruz. Viktoria Plzen deplasmanı ve İBBSpor maçı ortak, Fenerbahçe maçı ön alan etkisizliği, Trabzon deplasmanında hedef maçta direnç yetersizliği ve Manisaspor maçı düşük kadro kalitesi. Burada yetersizlik düşüncesi yalnızca Trabzon deplasmanında var, o da oluversin bir zahmet. Bu takım Quaresma, Guti, Ernst, Bobo, Hilbert, Zapo sahada oldukça bu ligin en iyi takımı. Ama bugün, bu ligin en büyük şampiyonluk adayı Trabzonspor.

Hakan'a tepki gösterenlere karşı tribün patlaması, gecenin en güzel dakikalarını yaşattı. Başlatanlara teşekkürler...

Arjantin futboluna ilişkin bilgiler için kaynakça: Jonathan Wilson yazıları

Noat Samisa

17.10.2010

22 yorum:

Crow dedi ki...

eline sağlık.

bence devre arasında tabata ve ferrari'den önce fink gitmeli. aurelio geldiği günden beri o kadroda fazlalık.

stoper sorunu sivok gelince biter. sağ bek sorunu çözülmüş görünüyor, rıdvan da devre arasına kadar rotasyona yerleşir belki. kalan sorun hücümdaki quaresma ve bobo harici oyuncuların formsuz veya yetersiz oluşu. en az iki tane daha gözümüz kapalı sahaya sürebileceğimiz forvet lazımken holosko, nihat, fatih, nobre dörtlüsünden bir adam bile çıkmıyor. tabi hala onlardan (özellikle hiç şans tanıyamadığımız fatihten) çıkış yapmalarını bekleyebiliriz ama uefa'da gruplardan çıkarsak ben bir transfer isterim.

eğer bir transfer yapacaksak o zaman ferrari ya da tabata'ya sıra gelir diye düşünüyorum. tabata giderse de guti'nin yokluğunda yaratıcı oyuncusuz kalıyoruz, en azıdan yaz transferine kadar kadroda kalmalı. ferrari sivok'un gelişiyle yokluğu telafi edilebilir bir konuma geliyor, olası forvet transferinde finkle beraber o gidebilir.

bir de sence ileri üçlü guti-bobo-q7 olsa verim alabilir miyiz?

julian-kerem dedi ki...

Noat,

Macin benim icin ilginc notlari:
1. Necip'in orta sahada kalcasini koyarak Makukula'dan topu soke soke almasi
2. Onur'un takim 3-1 gerideyken son derece sakin iki tane cok guzel gol pasi vermesi ve topla driplingleri
3. Nobre'nin hala orta sahaya gelip pas yollarini tikamasi ve sonra Hilbert'in ortalarina yetisememesi
4. Holosko'nun futbolu tamamen unutmus goruntusu (senin gidebilecekler listesine eklememen beni sasirtti)
5. Hakemin oynatmak istemeyen ve cok fazla taktik faul yapan Manisa orta sahasina gosterdigi musamaha
6. Hakan'in Besiktas kariyeri bir iki hataya bitme noktasina geldi
7. Simpson senin aradigin uzak forvet olabilir. Ustelik sol ayakli ve ters kanatta da oynayabiliyor. Driplingi var, sutu var, kafa golu var. Defansina yardima geliyor. Gucu kuvveti de yerinde. Holosko'yla takas nasil olur?

sampi dedi ki...

Ben Palermo'yu Zonal Marking'in "en ilginc buldugu takimlardan biri" olarak tanittiktan sonra dikkatle seyretmeye basladim. Yugoslavlar, Miccoli (bu sene sakat gerci), taktik disiplin ve Pastore'yle hakikaten seyre degerler. Pastore, Riquelme'den farkli olarak cok fazla alan kapliyor ve kanatlarda beklerle teke tek kalacak pozisyonlara giriyor. Riquelme de yeri olmayan bir oyuncuydu, geri gelerek top dagitirdi ama onun fizigi bu kadar enine acilmayi mumkun kilmazdi.

Tam anlamiyla Kaka'nin yukselisine benziyor Pastore'nin oyun stili. Genc futbolcularin buyumesini seyretmek ayri keyif.

Nobre dayaklik, soylemeden edemedim.

Övünç dedi ki...

Maç sonunda Hikmet Karaman'ın açıklamaları herşeyi anlatıyordu aslında.

"Oyunculara nasıl kafa vuracaklarını,top kontrol edeceklerini öğretmekten taktik antrenman yaptıramıyoruz.Yeteneği olan ama futbolu bilmeyen oyuncular bunlar.Kafa vuramayan adamları büyük takımlar istiyor hayret ediyorum."

Büyük takım olmak büyük futbolcularla olur bunda hepimiz hemfikiriz sanırım.Bugün hem Gs hem Bjk kadro kalitesinin düşüklüğü sebebiyle 2 senedir zor durumlara düşüyor.Ekrem Dağ,İbrahim Üzülmez,Rodrigo Tabata,Mert Nobre,Mustafa Sarp,Barış Özbek,Serdar Özkan,Servet Çetin,Hakan Balta gibi adamlar bence büyük takımda oynayabilecek Yetenek,motivasyon ve futbol zekasına sahip değiller .Ama ilginçtir ki pek çoğu milli takım görmüş adamlardır bunların.Yani bir bakıma yöneticilerinde elleri kolları bağlı.Gs'nin efsane kadrosu dışında 10 senelik periyotta yerli eksenli bir çekirdeği olan tek takım Bursaspor ve geldiği nokta ortada.Aynı şekilde Trabzon'da yavaş yavaş yükseliyor ama yerlileri ne kadar elinde tutabilir orası tartışılır.Kısaca bu ligde dominasyon istiyorsanız yerlileriniz kaliteli olmalı.Ama Ne Gs'de Ne Bjk'da Toplam 10'dan fazla milli oyuncuları olmasına rağmen bu kaliteyi göremiyoruz.

Bugün 2 oyuncusu değişince sistemi tamamen felç olan bir takımın sadece adı büyüktür bence.İlerde baskı kurmak ayağa pas yapmak istiyorsun ama orta saha oyuncularının pas hatalarından yanlış tercihlerinden maç boyu 10 tane pozisyon yiyorsun.Burda Schuster'i eleştireceğim nokta bu oyuncuların kimliklerinin farkında değilmiş gibi onlardan Guti-Q7 ayarında ileride top tutma hücumda çoğalmayı tempoyu dengelemelerini beklemesiydi.Ne Fink'in,ne Necip'in nede Tabata'nın gerek teknik gerek futbol zekası olarak bu seviyede olmadıkları belli bunlar görev adamı(onuda ne kadar yapabildikleri şüpheli ama Necip'ten umutluyum adam olacak).O zaman 2 seçenek var ya bu adamları değiştireceksin yada başka bir b planı yapacaksın.Transfer dönemi olmadığına göre bir b planı olmalıydı ama maalesef Schuster'in Guti ve Q7 olmadan bir planı olmadığını görüyoruz.Bunun sebebi belki yukarıda bahsettiğim kalitesizlik yada senin bahsettiğin Schuster'in güzel futbol kanunları ...


Perşembe günü çok daha organize bir takım olan Porto'ya karşı umarım aynı hatalara düşülmez..

Noat Samisa dedi ki...

Crow,

Onur var elde, kısa sürede Tabata'dan daha efektif işler yaptı. Tabata'nın pas trafiğine katkısı hariç yaratıcılığa çok fazla etkisi olduğunu düşünmüyorum. Sanırım oyunda kaldığı sürede Onur'un maç sonunda yaptığı kadarını da yapamadı, belki 1 ya da 2 etkili pası olabilir. Verimsiz.

Bunun için şablonun 4.3.3 olmaması lazım, Guti'den sağ ya da sol kenarda verim alabileceğimizi sanmıyorum. Antalya maçı gibi olabilir belki; Guti tam olarak savunma arkasına gelir. Ama bunun da hedef maçlarda uygulanabilirliği zayıf.


Julian-Kerem,

Simpson çok beğendiğim bir oyuncu, ama tam olarak aradığımız adam mı bilemiyorum. Manisa iki yıldır kaleden epey uzak oynadığından uzak forvet koşularını pek göremedim; ama tekniği ve çalışkanlığı etkileyici. Profesyonelliği üst düzeyde bir oyuncu, Robinho'yla yatıp kalkan taraftarı memnun etmese de ben transferine sevinirim.

Manisa'yı epey kafalamış olmamız lazım şu Holosko'yu formda Simspon'la takas için. Ben Manisa olsam üste epey para isterdim.

Nice'ten Anthony Mounier çok dikkat çekici bir oyuncu. Issiar Dia tarzı, çok daha yetenekli ve daha golcü biri. Ben gözümü şu ara ona diktim. :)


Sampi,

Biliyorsundur, bizim ülkede Serie A yayınlanmıyor. Bu sebepten Palermo'yu henüz 90 dakika izleyebilmiş değilim. Başındaki Delio Rossi, Foggia'da Zdenek Zeman'ın eğittiği adam. Zaten İtalya'da yükselen bir hoca varsa ya Coverciano'da Arrigo Sacchi'nin talebesi olmuştur ya da hasta teorisyen Zeman'la kafa kafaya vermiştir. :)

Pastore'yi ben de Kaka'ya benzetiyorum, ama adam öyle bir takımda parladı ki hocası Cappa başta olmak üzere herkes Riquelme hastası. İdolüm Riquelme diyor, başka bir şey demiyor adam.

Nobre'yi ise eşekler kovalasın. Takımda kapasite artışı olunca çapsızlığı günbegün netleşiyor.


Övünç,

Galatasaray'ın yaşadığı başarısızlıkta pek çok etken var. Bunların saha içi bölümüne bakarsak, başından beri fikirle malzeme uyuşmuyordu; yani bizim cumartesi akşamı yaşadığımız şey. Hele bu sene hiç uymuyor, yine de Rijkaard ''total kontrol'' diye dalga geçilen işi yapıp takımın oyun merkezini biraz daha geriye çekmişti. Bir noktadan sonra kazanamadıkça sadece yönetim hatası ya da taraftar baskısı değil, oyuncular hocayı bırakır. Bu sadece bize özgü değil, dünyanın her yerinden örnekler sayılabilir. Keza Thomas Doll, son üç yılda Sivas ve Bursa yükselirken, Karabük ve Antalya müthiş bir çıkış yaparken Doll'ün yarattığı farklılık nedir ki halen görevini sürdürsün? Oyuncu mu yetiştiriyor? Ben böyle olduğunu sanmıyorum.

Tesisat inşasına tesisat ustası gelir, kalıp çakmaya kalıpçı. Bunlar ters olursa uyumsuzluk olur. Hem iş kötü olur, hem işveren memnun olmaz hem de işçi bunalıma girer. Sahte bir istikrar diktası var, mesela Schuster geçen sene gelse ve cumartesiye benzer mağlubiyetler alsak ''seneye iyi olacak'' yalanına sarılanlar olacaktı elbette. Bunu görmek, faketmek mümkün. Bu oyun olmuyorsa, Bursa'nın oyununu oynarsın. Şartlar iyileştikçe hareket alanı yaratır, böylece daha iyiye gidişi sağlarsın, kaybetmekte ısrar ederek olmaz bu iş. Hep böyle olacak da değil tabii, etkiyen onca faktör var. Ama her şeyin sonunda gözüken sonuca da katlanmak ve ders çıkarmak zorunluluğu var. Devinim ve değişim ancak böyle mümkün.

Biz hala bu lige dair Schuster'den fazlasını biliyoruz. Onun daha zamanı var, sezon sonunda şartları eşitlemiş olabiliriz. Esas fark da o zaman çıkacaktır, ama işler yine yolunda gitmiyorsa 10 yıl da beklesek çok bir şey değişmez. Bugün ise ümitvar olmak için çok sebep var. Bu hususta konumu doğru belirlemek önemli.

Perşembe bir hedef maç. Sanırım Porto'ya da kaybedeceğiz. Sonrasındaki Kayseri deplasmanı ise algı noktasında bir eşik olabilir. Umarım iyi geçer.

highhopes dedi ki...

Bu arada Şifo da çok iyi gidiyor.Sence gelecekte Beşiktaş teknik direktörü olur mu?O vizyona sahip mi?

bora dedi ki...

Noat;

"Tesisat inşasına tesisat ustası gelir, kalıp çakmaya kalıpçı. Bunlar ters olursa uyumsuzluk olur. Hem iş kötü olur, hem işveren memnun olmaz hem de işçi bunalıma girer. Sahte bir istikrar diktası var, mesela Schuster geçen sene gelse ve cumartesiye benzer mağlubiyetler alsak ''seneye iyi olacak'' yalanına sarılanlar olacaktı elbette. Bunu görmek, faketmek mümkün. Bu oyun olmuyorsa, Bursa'nın oyununu oynarsın. Şartlar iyileştikçe hareket alanı yaratır, böylece daha iyiye gidişi sağlarsın, kaybetmekte ısrar ederek olmaz bu iş. Hep böyle olacak da değil tabii, etkiyen onca faktör var. Ama her şeyin sonunda gözüken sonuca da katlanmak ve ders çıkarmak zorunluluğu var. Devinim ve değişim ancak böyle mümkün.

Biz hala bu lige dair Schuster'den fazlasını biliyoruz. Onun daha zamanı var, sezon sonunda şartları eşitlemiş olabiliriz. Esas fark da o zaman çıkacaktır, ama işler yine yolunda gitmiyorsa 10 yıl da beklesek çok bir şey değişmez. Bugün ise ümitvar olmak için çok sebep var. Bu hususta konumu doğru belirlemek önemli."

Isin ozetini gayet guzel yapmissin. Bence unuttukca geri donup "tekrar tekrar" okumak lazim...

Hicbir sey kanun degil ve sonucta eldeki malzemeye gore don biceceksin. Surekli yenilip moral cokuntusu icerisine girecegine dedigin gibi kendine alan yaratmaya calis...

Hep ayni ornegi vermis oluyorum ama 96-00 doneminde Terim de bazi seylerde israrci olmus, olmayinca cark etmisti, fakat hicbir zaman asli fikrinden de vazgecmemisti. Schuster'inde ana fikrinden vazgecmesine gerek yok, sakatliklardan dolayi eldeki malzeme ile fikir uyusmuyorsa, o zaman bir maclik ona gore hareket et. Aksi takdirde personel secimi cok onem kazaniyor ki o da kisitli...

Simdilik bu mac cok onemli degil, onemli ama oyle olmasin hadi, ayni kadro ile tekrar oynamak zorunda kalir ve yine ayni sekilde kaybedersek biraz da harakiri yapmis oluruz...

sampi dedi ki...

Zeman'i meshur 4-3-3'u ve Sergen'in "o kadar agir antrenman yaptiriyor ki Mustafa Dogan sakatlandi" demesiyle hatirliyorum.

Serie A maclari gunduz oynandigi icin Premier Lig'le onlu arkali seyredilebiliyor. www.atdhe.net'ten seyredebilirsin.

Porto maciyla ilgili bu kadar umitsiz olma. Onde oynayarak kazanmak zorunda olmamanin avantaji var. Ortasahayi tutup 0-0'a baglayabiliriz. O mactan cikan puan + grubun diger macindan cikacak bir beraberlik muthis olur.

Noat Samisa dedi ki...

Highhopes,

Sezonun başında Fenerbahçe karşısında çok kötüydüler. İnönü'de de biz güçlüydük ve oyunu domine ettik, topu vermedik adamlar. Bu sezonki çıkışları bana epey garip geliyor, henüz bu iki maç dışında 90 dakika izlemediğimden olabilir bu düşünce.

Şifo'nun stajı Bobby Robson'ın yan koltuğundaydı. İnsan ve futbolcu olarak sevdiğim biri, sanırım Sergen'den sonraki idolümdü yaş itibariyle. Hocalığında duran toplarda ilginç sürprizleri, ayrıntılara yönelik çok çeşitli çözümleri var. Etkileyici bir iş çıkardığı kesin, umarım ileride hayalleri gerçek olur.


Bora,

Evet, böyle bir maç daha kaybedersek fikir aynı olmayacak; en azından benim açımdan böyle. Bizim futbolcularımıza Manisa'nın son maçı izletildi mi mesela? Biraz fazladan bunları bekliyoruz yabancı hocalarda, hele ki bu tip kriz anlarında. Yoksa güçlü kadro ve bu hocaların ona çizdiği kazanma yolu özeldir; bizim de ona pek aklımız ermez.


Sampi,

Pres ve aynen 4.3.3'tür Zeman'ın imzası, prese yönelik o ağır idmanlar Sergen'i pek sarmaz tabii. :) Büyük hocalardandır, futbol üzerine müthiş fikirleri var.

İnternet bizim ülkede pek iyi olmadığından internetten maç izlemek işkence. Evde olduğum zamanlarda tvde kesin bir maç oluyor, onu tercih ediyorum Serie A'ya. Daha çok indirip banttan izliyorum çok özel maçları, ama o da nadir.

Perşembe günü beraberlik fena olmaz zaten. Porto liginde namağlup, tek beraberlikle 7 hafta sonunda 19 puanla lider. İnanılmaz formda, adeta azmış oyuncuları var.

massimo dedi ki...

Salih peki Aurelio için ne dersin. Bu maçta eksikliği çok hissidildi diye düşünüyorum. Özellikle bu dizilişte defansın önünde bence hayati bir iş yapıyor. Formda bir Fink de bence o görevi yerine getiremez gibime geliyor. Aurelio'suzlukta Ernst o bölgeye çekilip, Fink de Ernst'in yerine geçse en azından idare edilebilir mi?

Ayrıca perşembe günü İngiltere'ye yolladığımız sol açık Holosko dan daha çok iş yapar bence :)

Noat Samisa dedi ki...

Massimo,

Evet, Fink o işi yapamadı. Geçen seneki Fink olsa mümkün ama durumu iyi değil, suçlayamıyorum. Aurelio yokken o işi Ernst yapardı, ama bir süredir daha önde çok daha iyi oynuyor. Bir ikilem oldu orada, Fink şu haliyle ilk 11'e giremez gibi. Necip ve Onur birlikteliği daha faydalı görünüyor.

Haha, kesinlikle. Benim aklım santraforda kaldı ama olsun, sol açık kesinlikle Holosko'dan iyiydi. Bir de 40 numara Aurelio'nun işini yapardı. :)

bora dedi ki...

Cok detaya girmeyeyim ama Fink bence Schuster'in orta sahada kullandigi 1-2 formasyonun oyuncusu degil. Ne sarkik supurucu olarak, ne de ic oyuncusu olarak.

2-1'de ikilinin sag tarafinda konuslanmis, daha defansif gorevler icra ederken en cok verimi almis olursunuz. Hatta belki takimda oyle bir ikili kursak, Guti'nin en iyi partneri Fink olabilir gibi bir tez bile ortaya atilabilir.

Bence Onur isindirildiktan sonra ve belki bir de transfer yaparak gonderilmeli. Serdar Kurtulus yeniden orta sahaya donmus. Benim birinci adayim o olurdu :)

Noat Samisa dedi ki...

Bora,

Üçlü orta sahanın geçen seneden farkı, topu oyuna beklerin değil stoperlerin sokmasından dolayı en derindeki oyuncunun zaman zaman savunma içine girerek alan açma ve top kullanma zorunluluğunun olması. Fink bu şekilde futbol kariyerinin hiçbir safhasında oynamamış olabilir, ama yine o bölgeyi kotaracağını düşünüyorum. Cumartesi günü topla küs gibiydi, yabancılık çekmiş olabilir. Bu sezon ilk kez İnönü'ye çıktı sonuçta, yeni transfermiş gibi bakalım.

Serdar Kurtuluş bir süredir Gaziantep orta sahasında harika iş çıkarıyor. Para verip geri alırız olmadı, YD sever böyle şeyleri. Bir de sözkonusu Antep olunca her şey olabilir. :)

BJK4EVER dedi ki...

Bildigim kadariyla Serdar sagbekte oynuyor Antep'te, yaniliyor muyum?

Uzak forvet konusundaki adayim iste abartildigini dusundugum ve cok da begenmedigim Babel.:)

bora dedi ki...

Iste tam da o yuzden diyorum ya... :)

Ayrica bu fikrim Manisa macinda olusmus da degil. Sunu da soylemem lazim, uzun yillardir Besiktas'i hic bu kadar siki takip etmeye baslamamistim. Bu sezon butun Avrupa, lig maclarini seyrettim sanirim. Gecen sene toplam 5 lig maci seyretmisligim ya vardir ya yoktur. Futbolu ise uzun zamandir siki bir sekilde takip etmiyorum, yaslandik sanirim, onceden HBB'deki Brezilya ligini bile gunu gunune takip ederdik, simdi ise!.. Fakat yine de Fink'in bende yarattigi profil budur. Eski futbol bilgilerimin ozellikle oyuncu bazindaki arkaplanimin beni yanlis cikartmayacagini dusunuyorum, bu kadar reklam yeter sanirim :)

Manisa macinda Schuster'in madem fikir ile malzeme uyusmuyor ama fikirde israrcisin, o zaman dogru personel secimi yapmak daha fazla onem kazaniyor derken, vurgu yaptigim yerlerden biri bu bolge idi. Fink'i oynatmak istiyorsan onu Ernst'in bolgesinde, Ernst'in ise derinde yer almasi daha iyi olurdu. En azindan ilk yarinin icerisinde gorev degisimi yapsaydin veya ikinci yariya oyle baslasaydin. Benim tercihim ise ya Ersan'i savunmada ya da Onur'u onde gormek olurdu...

Bari yazi gidiyor, Fink mevzunu biraz daha detaylandirayim...

bora dedi ki...

Fink hucum ve savunmayi birlikte yapmaya calisan, standardi olan ama capi pek genis olmayan biri. Pas isabetinin bu bolge icin cok kotu oldugunu dusunmuyorum, idare eder fakat sorun onun sahanin her bolgesinde yeterli derecede etkili olamamasi; yani soyle diyemezsin ya ben sol bolgeden rakipte baski yapmisken top almayayim. Bazi pozisyonlarda topu kullanabilmek icin gereginden fazla zamana ihtiyac duyuyor bu da ya top kaybina ya da isabetsiz pas atma egilimine yol aciyor. Mesela sol ayagi pek yok, olmayabilir, Aurelio'nun var mi, onun da pek yok fakat Aurelio topu daha kisa tepiklerle ve rakipten en uzakta tutarak oynuyor, bu da rakibe verilmis bir mesajdir, ulasamayacagi bir nokta, simdi ben sahada rakip futbolcuyum, Fink'in bazi pozisyonlarda yetersiz oldugunu biliyorum, bahse girerim bunu bizim rakip topculara, antrenorlere sorun ayni seyi soyleyecektir, kesinlikle ona baski yapar, hele bazi pozisyonlarda surekli acigini kollarim, Aurelio ve Ernst'de ayni sey gecerli degil, sahanin hangi bolgesinde topu versen orada is yapar, mesela Serdar Kurtulus orta sahaya gectiginde topu riskli bolgelerde rakibin ulasabilecegi noktalarda tutuyordu fakat rakiplerin bilmedikleri suydu, Serdar 1 saniyede 3 tane hareket yapabilen, lafin gelisi tabii, ustune ustlukte her yone gidebilen bir oyuncu, o yuzden surekli orta sahada sik sik faullere maruz kalirdi, bana biraz Eto'nun Barceleno'daki, ozellikle ilk zamanlar, sarsak ama bir saniyede 5 tane hareket yapan tarzini animsatirdi...

Benim en cok dikkat ettigim noktalardan biri sudur: Omuz omuza da ne kadar sarj yapabiliyorsun? Bizim takimdaki orta saha oyuncularini bir degerlendir: Necip, Fink, Ernst, Onur, Aurelio. Tartismasiz Fink ve Necip birinci sirada cikar. Bunun zit kutbu da esneklik, elastikiyet. Zaten bu ikisini optimum noktada birlestiren fiziksel olarak bu isin azmani olur. Benim tercihim her zaman esneklikten, elastikiyetten dengeye giden oyuncular... Serdar Kurtulus o cusseye ragmen Necip ve Fink kadar sarj yapamaz, ama elastikiyeti kendi fiziksel ozelliklerine gore muazzamdi...

Aurelio'nun en onemli ozelliklerinden biri topla rakip arasinda vucuduna cok iyi bir sekilde koyabilmesi. Ornegin Ernst de bu konuda Aurelio kadar iyi degil, ama Ernst'in yag gibi akan bir stili var, Aurelio o kadar esnek degil, biraz daha koseli, Fink'e bakiyorum, Fink tank gibi masallah ve buna ragmen topla rakip arasina vucudunu koyarak o topu saklayabilecek bir yapisi yok...

Velhasili kelam topla iliskiler, fizik yapinin gorev tanimina uygun kullanimi, sahanin her bolgesinde var olabilmek vs. gibi kistaslari goz onune alirsak Fink evet belli bir dereceye kadar bu isi kotarabilir, Manisa macindan daha iyi olabilir ama Aurelio'nun 33 yasindaki hali ve Ernst'in altinda kalacaktir. Bence Fink'in yapacagi isi yabanci kontenjanini isgal etmeden yerel bir oyuncuyla yapabilmek, hatta daha iyisini yapabilmek mumkun. Serdar Kurtulus diyorum, bundan 3 sene onceki Aurelio'dan sonra o pozisyonun ulkedeki en iyi orta saha oyuncusu, baska birsey demeye gerek var mi? :)

Cok uzun ve daginik oldu :)

Noat Samisa dedi ki...

BJK4EVER,

Serdar ağırlık olarak geçen sezonun ikinci yarısından beri orta sahada oynuyor. Tolunay Hoca Kayseri'den alışkın böyle genç adamları orta sahada kullanmaya zaten.


Bora,

Fink konusunda harika bir gözlem yapmışsınız, ben futbolcuları bu denli detaylı incelemediğimi şu an farkettim; daha bütün bakıyorum olan bitene. Scouting ile ilgilenseniz fena olmaz. :)

Çok teşekkürler bu detaylı yorum için, Fink - Aurelio - Ernst - Serdar Kurtuluş farkını net biçimde ortaya koymuşsunuz.

bora dedi ki...

"Sir Alex Ferguson always argues that control is achievable only through success."

Link: http://www.guardian.co.uk/football/blog/2010/oct/18/wayne-rooney-sir-alex-ferguson

Valery Karpin konusuyor:

"He accepts, though, that his side will have to modify their approach. "I'd like my team to play with a high percentage of ball possession, just like Barcelona," he said. "I'd like them to occupy the opponents' half of a pitch. I'm not a big fan of the permanent pressing and counter-attacks. But sometimes you just have to give the ball away and wait for your chance to score, just like we did in Marseille. And I think that we should try it with Chelsea as well. It would be very strange to play like Barcelona against Chelsea, and strange is really a polite word for it."

Spartak's is a young squad, and it's entirely possible that they could start against Chelsea with no players over the age of 25 which is, of course, why there was such a sense of excitement and expectation about them as they swept to second last season. Sergei Parshivlyuk, the 21-year-old right-back, admits that he struggles to comprehend how far he has come so quickly."

Manisa Chelsea degil tabii, ama bakalim Porto macinda ne olacak?

Link: http://www.guardian.co.uk/football/blog/2010/oct/19/valery-karpin-spartak-moscow ->

Genc oyunculara sans verme babinda, Fink yerine Onur. 21 yasindaki sagbek konusuyor:

"When I first heard the Champions League anthem," he said, "I got goosebumps. I stood there thinking 'Now that's the real football!' And then I thought, 'Boy, you still have to play Chelsea.' Wow."

Link: http://www.guardian.co.uk/football/blog/2010/oct/19/valery-karpin-spartak-moscow ->

Noat Samisa dedi ki...

Bora,

Karpin çok zor günler yaşadı, ama antrenör üstü konumu sayesinde fazladan kredisi vardı ve bir şekilde bu darboğazdan çıkmayı başardı. Özellikle ara dönem transferlerle fark yarattılar. Söyledikleri çok güzel, her Jonathan Wilson yazısı gibi nokta atışı ayrıntılar alınmış. Zirve takımları yöneten hocaların esnek olmaları gerekli, her ne kadar tercihleri ve eğilimleri farklı olsa da. İdealizm alt yaşlarda olmalı ki, ileride esnekliğe ortam oluşsun ve idealist hocalara da uygun malzeme ulaşsın. Bu çözülmeyecek bir ikilem sonuçta.

bora dedi ki...

Noat;

Bir keresinde vikipedide Ispanya liginde sampiyon olan takimlara bakmistim. Barca son 20 yilda 10 kere sampiyon olmus. Hic birinde tekil bir sampiyonluk yok, ya Cruyff zamaninda 4 kere ust uste olmuslar ya da 2'ser kere. Sadece aradaki Van Gaal donemi gecis sayilabilir, son 2'serliler aslinda bir kadronun devami olarak da gorulebilir...

Cruyff zamaninda bu takimin altyapisindan gelen kac tane oyuncusu vardi, simdi kac tane var? Oyunculara bakmis degilim ama eminim su anda daha fazladir ya da oranlamasi. Bildigim kadariyla mevcut durumda cok sik kullandiklari 16 oyuncudan 10 tanesi altyapi urunu, hatta yabancilari genelde alternatif olarak varlar...

Simdi nereye varacagim? Herkesin agzinda bir Barca dolasiyor, ama Barca olmak kolay mi? Amiyane tabirle adamlar yenile yenile buralara geldiler, Milan'in Atina'da 4 tane attigi maci hatirlayalim, Barca'yi dumura ugratmislardi. Her soruna bir care bularak ilerlediler, yetmedi egitim surecini bastan sona kontrol etmeye basladilar; cunku disaridaki oyuncu havuzunun isterleri karsilamasi olasiligi riskini almak istemiyorlardi. Boyle bir takim yillar icinde yaratilmis, biz de hala Barca'dan bahsediliyor, TR'den herhangi bir takimin boyle bir futbolu yillar suren bir surec olmadan oynamasina uzaktan yakindan imkan yok...

Diger Ispanyol takimlari da ulkenin 20 yildir altyapiya yaptigi katkidan besleniyor. Sadece digerlerinin makina nizami, bireysellige prim taniyan ulkelerin futbollarina karsi gerekli yeterlilige sahip degil; yani basarinin yeri bu ikisinin carpismasindan cikan sonucun bir yansimasi olarak olarak tezahur ediyor...

O yuzden Schuster'in fikir ve uygulama konusunda eldeki malzemeyi goz onunde bulundurarak birseyler yapmasi lazim...

Noat Samisa dedi ki...

Bora,

Aynen öyle, hatta daha fazlası var.

Barcelona'da çok güçlü bir sosyo-kültürel damar var. La Masia'dan çıkan oyuncular ''Katalunya kazanacak'' düsturuyla en mükemmel olma ve her seferinde en mükemmeli sahaya koyma şiarıyla hareket ediyorlar. Bunun için de hem geçmişte çok çalışmışlar, hem de bugün çok çalışıyorlar. Öte yandan Iniesta ve Messi de Katalan değiller mesela, ama onlarda da en iyi olma dürtüsü var ve bu şekilde farklılık yarattıklarından onlar da Guardiola ve Xavi gibiler.

Bugün Cruyff'u da getirseniz başa, Van Gaal gelse, hatta diğer kim varsa buraya taşısak yine de 10 yıl içerisinde Barcelona'vari bir altyapı kalkınmasını sağlama ihtimali düşüktür. Bıraktım Türkiye'yi, uygulanabilir olsa başka birileri kopya etmez miydi acaba?

Sadece bu da değil, daha da fazlası; Barcelona şu anda dev bir borç batağında. Altyapı yapmadı bu borcu herhalde, fütursuz transfer harcamaları da var. İstediği oyuncuyu alabilecek bir takım sonuçta Barcelona ama buna rağmen Galatasaray'da Rijkaard var diye Barcelona'vari (en azından anlayış düzeyinde) oyun beklendi, biz de bir maçta 500 pas yapınca sanıldı ki bu yolun sonu Barcelona. Komik ve trajik. İnsanlar keşke sadece Barcelona izlemeseler de bu sapkın fikirlerle bir daha karşılaşmasak.

Son olarak Barcelona ve futboluyla ilgili Türkiye'de epey bilgi kirliliği var. Mesela Rijkaard'ın devrimini zaman olgunlaştırmamıştır, kim söylüyorsa bunu yalan. Bekleyerek pek bir şey değişmez, net olarak takıma transfer katkısı vardı o dönem. Sonradan safralar temizlendi ve Iniesta, Messi ve Alves an etkenleriyle takım seviye atladı ve 6 kupalı rüya sezon geldi.

Kesinlikle malzeme birinci plandadır. Fikir pek bir anlam ifade etmez, zira sen-ben de Schuster'le aynı fikri taşıyabiliriz ama bunun bir uygulama metodu olmalı. Schuster'in bildiği, bizim bilemeyeceğimiz.

bora dedi ki...

Noat,

Aynen katiliyorum. Geriye daha geriye gittikce futboldan yavas yavas uzaklasip diger realitelere bakmak lazim... La Masia ile ilgili pek yorum yapamayacagim ama bu yaz Katalunya'dan iki arkadas Istanbul'a gelmislerdi, hatta Guti'nin geldigi ucaktalarmis, biraz seytanin avukati olayim dedim, iddiaya girdik, eger Barca sampiyon olursa o Madrid formasi giyecek, ben de Barca, benim icin hava hos :) Oldukca iddialilar, ozellikle kiz olani, zaten Ispanya'nin dunya sampiyonu oldugu gun bana Katalunya'daki bagimsizlik isteyen buyuk bir yuruyus ile ilgili haberler gonderiyordu(!) Mourinho'dan nefret ediyorlar! Mourinho cesaretli adammis dedim, Madrid'e gitti, Madrid'de basarili olmak, Barca'ya gore daha zor hem bu Barca karsisinda, sonucta kadar sistemli, makina nizaminda gitmiyorlar, Mourinho'nun kisisel damgasini daha buyuk bir nicelikle vurmasi daha olasi, kendi karakterini daha kolay verebilir. Tabii anlatmasi bayagi zor oldu. Bu arada Guti icinde pek iyi seyler soylemiyorlardi, gece hayati filan, hatta Barca tribunlerinin Guti icin yazdigi "sexual orientation"ini sorgulayan bir sarkilarini filan soyluyordu surekli, ama simdi onu unuttum :) Gut'nin Iniesta'dan daha iyi oldugunu soylemem uzerine bayagi bir cildirmislardi :)

Bu arada scouting yorumlarin icin tesekkurler :) Acikcasi mac seyretme reflekslerim su anda oldukca zayiflamis durumda, onceden ucan kus dahi gozumuzden kacmazdi! En son TR ligini tumuyle takip ettigimde maclari Cine 5 veriyordu :) Bir ara 2004'te Tugrul Aksar ile teknik / taktik uzerine kitap yazma gayreti icine girmistik, 100 -150 sayfa filanda yazmisizdir, sonra kendini ekonomisine verdi, o zamanlar olsaydi, bu konu hakkinda dokturmustuk, artik eskisi kadar "sharp" degiliz ama yine de tekrar saol, saygilar...