Man Utd 1-0 Bursaspor

Şampiyonlar Ligi tarihinden silinmesi gereken, seviyesine yakışmayacak kadar kötü bir futbol maçı izledik. Futbol sahasındaki en kötü iki duygu olan çaresizlik ve ''o an oynanmakta olan futbol maçından öte düşünceler içerisinde olma durumu'' bir arada bulununca ortaya yarışmacı olmaktan uzak bir maç çıktı. Özellikle ikinci yarı sanki öğrencilerin öğle arasında rastgele oluşturduğu takımları izliyorduk. Geniş sahada kendilerini fazla yormak istemiyorlardı ve yıl -anlatıldığı üzere- 1850 idi! Bursaspor, rakibin aşırı profesyonel oyun anlayışına karşı sahaya fazlasını koyamadı ve yediği erken gelen golle maçı kaybetti.

İdeal Deplasman Kadrosu

Daha önce Valencia'ya karşı ileride (önlü - arkalı şekilde) Insua ve Nunez, Rangers'a karşı ise Battalla - Sercan'la başlanmıştı. Her iki maçta da rakibin, oyun planını Bursaspor'a kabul ettirmesiyle Ertuğrul Sağlam'ın tercihleri yanlış kabul olundu. Rangers maçındaki kadro net olarak Valencia maçının sonucuydu, ama yine tahmin edilemeyenle karşı karşıya kalınmıştı. Bu kez de dünya üzerindeki kaybetmenin en olağan olduğu yerlerden birine gidiliyordu ve sahaya çıkan ikili, son iki CL maçının karışımını içeriyordu: Insua ve Sercan. Volkan'ın affı sonrası -formuna rağmen- Turgay yedek kalmıştı.Manchester United'da ise Valencia da sakatken tüm yük artık Nani'nin üzerine kalmıştı. Ferguson, Berbatov ve Hernandez'i yanında oturttu, düşük tempoyla oynayacak orta sahada güçlü bir takım sürdü sahaya. CL oyuncusu Anderson yine iki orta saha oyuncusunun biraz daha önünde, derin oyun kurucu benzeri bir roldeydi. Orta sahaların yerleşimi dikkate alınırsa top Nani'ye geçmeden pek bir şey olmayacaktı, nitekim öyle de oldu.

Zayıf Pres, Zayıf Atletizm

Bursaspor'un zirve yolunda güç aldığı sistem, görünmez bağların parçaları birbirine bağlayarak oluşturduğu bir bütün. Bu bütünün temelinde saha içindeki doğru yerleşim ve bunun sonucu olarak üretilen atak planları var. Sürekli -en az- 9 kişiyle topun arkasında olmak, derinde pozisyon alarak savunma önünü iyi korumak öne çıkan hususlar. Fakat rakiplerin top yapma, diğer bir deyişle oyuna ve topa hükmetme (possession dominance) kapasitesine yaratıcılık ve atletizm eklenince işler karıştı. Bugün Man Utd karşısında olduğu gibi Valencia karşısında da yaşanan buydu. Ön alan pres eksikliği ve top rakibe geçtiğinde bir çift dörtlü hattın (two banks of four) kale önünde oluşturulması durumu, hatlar arasını topla geçebilen takımlara karşı yeterli savunma direncini oluşturamadı, pasif kaldı. Bu durumun TSL'de görülmeme sebebi, özellikle geçen sezon Valencia'ya yakın seviyede topa hükmedebilen bir takımın bulunmamasıydı. (İstanbul'daki geri dönüşleri hatırlayalım, son dakikaya kadar rakibin hatalarını kovalarak fantastik geri dönüşler gerçekleştirmişlerdi.)

Sık duyulan, artık klişe hükmündeki bir sözdür: ''Bu seviyede rakipler hataları affetmiyor.'' Dolayısıyla daha yakın oynamanız, alanları daha çabuk kapatmanız; ortadaki topu almak için daha kuvvetli ve çabuk olmanız gerekli. Zira topu alan ve alanı bulan, bu ikiliyi çok daha olumlu ve efektif kullanabilecek yeteneğe ve bilgiye sahip. Bunun bir örneği de Nani'nin golünden önceki kare olabilir:
Vederson solda Rafael'in üzerinde kaldı. Geri gelip top alan Nani'nin üzerine kalan Svensson'un ayağı kayı düştü ve rakip orta saha adamını karşılamak için öne çıkan Ergic'in boşalttığı alanla Svensson'un koruduğu bölge birleşip Nani'ye sınırsız seçenek sundu. Savunma ile orta saha hattı arası ''aktif savunma bölgesi'' olarak adlandırılır ve bir takım, asla burada alan vermemeli, hatta buraya rakip oyuncuyu yüzü dönük halde topla birlikte asla ve asla sokmamalıdır. Bursaspor'un iki stoperi de bu anda boşalan alanı doldurma gayretinde değildiler ve sonucunda Luis Nani ölçüp biçip golü yaptı. Bu ve benzeri pozisyonlar için Guus Hiddink'in Tam Saha Dergisi röportajında söylediklerini hatırlamak faydalı olabilir:

''Güç var, ama atletik yetenekler sınırlı. Topla çok iyisiniz ama fizik olarak onu hızlı yapabilecek durumda değilsiniz. Patlayıcı, akışkan bir oyun için atletik yapının gelişmesi şart. Bu sadece fiziksel bir yükleme değil. Bu aynı zamanda bir mantalite değişimi.''

Bu durum, yalnızca genlerle alakalı değil. Ligin karakteri, idman metodları ve daha pek çok şey takımlarımızdaki ve oyuncularımızdaki atletizm eksiğinin dayanağı. Gelen yabancılar da aynı ortamda bulunuyorlar, aynı idmanı yaparak gereken oyunu oynuyorlar. Rakibe daha yakın olmak, daha çabuk alan kapatmak, daha çabuk reaksiyon vermek, vücudun daha koordineli hareket etmesi... hepsi birbiriyle bağlantılı. Bu eksiklikleri yalnızca Bursaspor taşımasa da ligin trendini en net şekilde yansıtan takım (son şampiyon ve lider) olması hasebiyle bu tespiti Bursaspor üzerinden yapmak mümkün.

Yine, Yenide ''Tecrübe'' Meselesi

Bu konuda Spartak Moskva'nın hocası Valeri Karpin diyor ki:


''Şampiyonlar Ligi'nde oynamak hakkındaki en önemli şey, psikoloji. Oyuncularımızın pek çoğu daha önce bu seviyede oynamadılar, bu yüzden maça hazırlanırken morallerini artırmalıyız. İnan ki pratik olarak Şampiyonlar Ligi'nde hocalık yapmakla Rusya Ligi'nde hocalık yapmak arasında bir fark yok, ama konsatrasyon çok daha yüksek olmalı.''

Bursaspor'da da Spartak'a benzer şekilde ilk kez CL arenasına çıkan oyuncuların sayısı fazla. Her maç eksikleri, olması gerekenleri gösteren bir ders gibi adeta. Yıllardır başka bir kültürün, seviyenin içerisinde top oynayan Avrupalı futbolcuların oyuna ilişkin refleksleri, belki de Ertuğrul Sağlam'ın futbolcularına benimsetmeye çalıştığı futbol değerlerinin toplamıdır.
Wayne Rooney Meselesi

United ise hafta boyu Rooney'nin ayrılacağı haberiyle sallandı, artçı şoklar mütemadiyen devam ediyor. Olayı baştan alırsak, Wayne Rooney geçen sezonun son bölümünde CL yarı finalindeki ilk Bayern maçında sakatlandı. İkinci maçta etkili olamadı, sakatlığı tam iyileşmemişti ve sezonun final niteliğindeki maçı olan Chelsea karşısında oynayamadı. Sonra DK 2010 için riske edilmedi ve iki kupa, muhteşem bir sezon geçiren Rooney'nin olmadığı 10 günde Alex Ferguson'un ellerinden kayıp gitti. Güney Afrika'da hem İngiltere, hem de Rooney kötüydülar; taraftarlar Rooney'e tepki gösterdi hatta. Islıklanan Rooney'nin rehabilitasyonunu Ferguson üstlendi, telefonlarıyla oyuncusunu teselli etti. Tatil, sakatlığın tamamen iyileşmesi vs. derken yeni sezon geldi. United lige pek iyi başlayamadı, Rooney yeniden sakatlandı. Bu sırada skandal patladı, Rooney'nin bir de çocuk sahibi olduğu eşi Coleen'i aldattığı ortaya çıktı. Sakatlık ve kötü geçen Dünya Kupası sonrası zaten pek iyi durumda olmayan Rooney, tüm bu negatif gelişmelere rağmen Ferguson'un himayesinde kalmaya devam etti. Everton deplasmanında oynatılmadı. Sonraki haftalarda yine oynatılmadı ve Ferguson'un kendisine karşı tutumu değişti. Ulusal takıma gitti ve ilk 11 çıktı. Ferguson basına Rooney'nin bilek sakatlığından bahsediyordu, fakat Rooney çıkıp ''hayır, sakatlığım falan yok'' dedi. İpler gerildi ve artık koptu. Ferguson, Rooney'nin özel hayatı ve buna bağlı formundan memnun değildi. Üstelik Rooney, yeni kontrat teklifini reddetmek bir yana masaya da oturmuyordu. Çift taraflı uyumsuzluk baş göstermiş, bundan iki taraf da zararlı çıkmaya başlamıştı. Sonunda Rooney gitmek istediği açıkladı, Ferguson da ''kapı açık'' dedi ve ortalık hepten karıştı. Kime gider, niye gider; giderse United ne olur? Rooney'siz kupaları kaybeden ve sezona Rooney'siz giren takım bu haldeyken, sezon sonuna ne ümitle gidilir? Old Trafford'a asılan pankartlardan birinde ''Coleen seni affetti Wayne, ama biz seni affetmeyeceğiz.'' yazıyordu. Kafası epey karışık olan Rooney'nin şu an kendi geleceği için iyi bir iş yaptığını söylemek zor.

Sonuç: Aşırı Profesyonellik Ruha Zarar

Man Utd, kriz ortasındaki bu maçta üç puana yete futboldan bir katre fazlasını oynamayarak hem maçı, hem de stadın atmosferini çekilmez bir hale soktu. Bursaspor da sahada disiplinden fazlası olmayan ve oynadığı oyundan zevk alıyormuş gibi görünmeyen United oyuncuları karşısında sahaya sıradışı bir şeyler koyamadı ve maçın skoru, 7. dakikada gelen golle tayin edildi. Kalan sürede kısa bir United baskısı ve Nani'nin iştahı var; ama ilk yarım saatin ardından oyun aşırı şekilde tekdüzeleşti. Topa sahip olan United aşırı temposuz oyunuyla çok fazla top kaybetti, Bursa da bu topları etkili kullanamayınca oyun sıkıştı, izleyen daraldı; tribünler stadı terk etti.

Valencia deplasmanına şimdiden 0 puan yazılabilir, fakat Rangers ve United'la Bursa'da oynanacak maçlar için mutlaka ümitvar olunmalı. Henüz gruplar belli olmamışken 4 puan Bursaspor için ilk sezonunda başarı hükmündeydi, şimdi de durum değişmedi. Çıtayı ''başarı'' olarak koyduktan sonra başarı noktasını iyi belirlemek ve başarıyı anlamak gerekir. Bursaspor'un rasyonel hedefi geçen sene ligde şampiyonluk olmadığı gibi bu CL grubunda da ilk 2 değildi; ama fırsat gelirse geçen yıl olduğu gibi pek tabii değerlendireceklerdi. Kaybedilmiş bir şey olduğunu düşünmüyorum, zira bu bir ödev değil, kazanılmış hak.

Noat Samisa

21.10.2010

8 yorum:

bora dedi ki...

Noat,

Zayıf Pres, Zayıf Atletizm -> Bunlara goreceli olarak degindigim bir yazi.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/279860.asp

Noat Samisa dedi ki...

Bora,

Ergün Teber'i bu hafta canlı izledim, ilk yarı 10 metre önümde futbol oynadı ve Trabzonspor'un ilk yarıdaki gollere bakınca her şey bu yazıda daha önceden görülmüş, diyebilirim. :)

Mario Gomes'in adı geçiyor mesela, büyük olasılıkla yakın zamanda Man Utd'a gidecek, zaten Bayern'de oynuyor. Bizde ise sadece Selçuk çok değerli bir oyuncu olmuş. Orhan Şam ve Olcan Adın'sa hala gelecek vaat ettiği iddia edilen adamlar. Arşiv okumak sıklıkla bugünü açıklamakta işe yarar, bu yazı da öyle oldu. Teşekkürler.

Antrenör değilim, böyle bir formasyonum olmadığından bu işi düzeltmenin, eğitimin yolu nedir bilemiyorum. Okuyoruz, blogun tepesinde 60'a yakın kitaptan edindiğim bilgiler var falan; ama hala ancak Avrupa ya da Dünya'nın geri kalanının zirve futbolcularıyla ve takımlarıyla karşılaştırma yapabiliyorum, o da bir yere kadar. Evet, alt seviyede eğitim alamıyor gençlerimiz ve az çalışıyorlar. Ama bu futbolun sorunu değil bana göre, memleketin genel sorunu. İlköğretim ne kadar verimli ya da üniversitelerimiz ne kadar donanımla insan yetiştiriyor, bence aslolan bu. Futbol daha bir alt alan, nispeten izole; bu sebepten sorunların futbol üzerinden iyileştirilmesi mümkün olsa da futbol üzerinden çözülmesi imkansız.

bora dedi ki...

Bu yaziyi yazdigim sirada bizim takim dahil olmak uzere hicbir takimi tanimiyordum. Almanya ve Ispanya'nin oyuncularindan ise ismen dahi haberdar degildim. Hepsini ilk defa seyrediyordum. Gomez ismi aklimda kalmis, bakinca ben de hatirladim simdi :) Bu arada Soldado da su anda Valencia'da oynuyor...

Cabalarini, emegini takdir ediyorum, ayrica Besiktasli olmandan da gurur duyuyoruz :) Senin, Cartalete'nin bloglarini takip edeli birkac ay olmustur, degisik bazi bloglara da rast geldikce baktim, ama sizlerdeki kaliteyi renkli takimlari tutan arkadaslarda henuz goremedim :)

Katiliyorum. Sonucta, futbol da ulkenin gelismislik duzeyinden nasibini aliyor. Amma velakin hala 'romantik' takilma, bize ozgu maddi herhangi bir dayanagi olmayan 'inancimi' surdurmeyi tercih ediyorum :)

Tersi orneklerde yok degil mi? Mesela Arjantin, Brezilya?

Ispanya da bize gore gelismis ama makas farkinin cok buyuk olmadigi bir ulke. Onlar bu isi bir sekilde becermisler. Tabii sadece futbol soz konusu degil, basketbol, voleybol, tenis vs. Yani devlet politakasi soz konusu. Nerede okudugumu tam bilemiyorum ama Avrupa'da en cok Pro A lisansli teknik direktor Ispanya'da varmis, Ingiltere'den filan cok daha fazla, belki sen de rast gelmissindir, bulursam buraya kopyalarim. Bir gun yurt disinda bir Ispanyol ile tanismistim, kendisi evlere dekorasyon isleri yapiyordu ama zamaninda basketbol oynuyormus, hatta yanlis hatirlamiyorsam antrenorluk filan da yaptigini soylemisti, ne var bu Ispanya'da diye sordugumda altyapi egitiminin yayginligindan bahsetmisti, hatta bir ara Bill Walton gibi onemli isimlerin gelip zaman zaman dersler verdigini soylemisti.

Övünç dedi ki...

http://ortakafagolblog.blogspot.com/2010/07/dipteyim-sondaym-ama-ben-kondusyondaydm.html Tam olarak aynı mevzu olmasa da benzer şeylerden bahsetmiştim burda bende.

Bende bunun bir antrenman eksikliği olduğunu düşünüyorum.Zira Ernst belki teknik olarak daha fazlasını ortaya koyuyor ama fizik olarak yine takımdan fersah fersah ileride olsa da ilk geldiği seviyede değil bence.

Birde Ertuğrul Sağlam'ı vizyonsuz bir adam olarak hatırlamak durumunda kalıyorum.Diatta'lar,Higuainler,Nunezler,Steinertler filan bu seviyelerin adamları değiller.Koşullar gereği belki bu adamlara muhtaç kalmış olabilir ama daha sezon başında Volkan'a karşılık Bjk'nın yaptığı çılgın Tello+Holosko+Fink teklifi kabul edilse Bursaspor yine aynı durumda mı olurdu diye düşünmeden edemiyorum(durmu kötü değil tabi Avrupa için konuşuyorum). CFR Cluj,Basel,Braga tarzı takımlar kadar bile doğru tercih yapamıyor E.Sağlam , tabiki bir bildiği vardır ama o bildiği şeyler onu istediği benim gözümde istediği yere götürmüyor.Tamam herşey oyuncu seçimlerine bağlı değil.Sistemler,ligler herşey farklı ama bu bana biraz çapsızlık gibi geliyor.30 m € kazanmış bir takımın 300 k €'ya yabancı alması ve belkide bu sebeple sahaya sponsorsuz çıkması komik .. Yani Bursa Cannavaro'yu belki Trezeguet'yi ikna edemez miydi 2000 model GS'yi yakalamayı deneyemezmiydi ?

Noat Samisa dedi ki...

Bora,

Teşekkürler. Blogdaki okur ilişkisi epey basittir, koca okyanusta bir taşın altına yuva yapmış sayarım kendimi ve bir şeyler anlatırım o taşın altından. Yolu düşen okur, okyanusun geri kalanının ise haberi dahi olmaz; zira işin doğası bu ve kutsal bir yanı yok. Bu tür iletişim ve paslaşmalar kolay bulunmuyor, o yüzden ben de size teşekkür ederim.

Mustafa Bro (Cartalete) da ben de saha içiyle ilgilenmeyi pek seviyoruz. Kimisi diyor ki futbol basit oyun, bizim anlattığımız kadar komplike deği ama bence öyle değil. Algı, anlayış farkı olabilir; herkes futbola kendi penceresinden bakabilir. Dolayısıyla kalite epey muğlak bir kavram oluyor. Ben bunları yazmak istiyorum bloga ve yazıyorum; kim ne karışır? :) Bu, herkes için geçerli.

Konuya ilişkin ise, ben artırayım örnekleri. Avusturya ve Uruguay, ufacık nüfuslarıyla neler yapmışlar? Üç milyonluk Uruguay daha yeni DK'da yarı final oynadı, evvelden kupası var. Arjantin ve Brezilya'da bir oynama biçimi geleneği var. Latin kültürü, plajlar... hepsi iç içe ve bütün. İstisnai örnekleri çoğaltmak mümkün.

O da en fazla umur oluyor işte, ama bence futbola dair aslolan varolandan keyif almak ve iyiye gidişi desteklemek.

Noat Samisa dedi ki...

Övünç,

Marrone vardı, şimdi Aragones'in İspanya ulusal takımında beraber çalıştığı kondisyoner var. Bilemiyorum, sanırım fiziki idman noktasında özellikle büyük bütçeli kulüplerimiz sorun yaşamıyor olmalılar. Benim yazıda bahsettiğim ise daha geniş kapsamlı, oyuna dair bir şey. ''Ligin düşük seviyesi, CL arenasında kendini belli ediyor'' önermesi üzerine birtakım alıntılar bir tez oluşturmaya çalıştım.

Ertuğrul Sağlam konusunda haklı olabilirsiniz. Şunu ortaya koyalım ama yine de: Futbolda ulaşılması gereken hedef tek, ama zirveye giden sayısız farklı yol var. Birinde başarısız olunduğunda diğeri gündeme geliyor, fakat herkes kendi yolunu iyileştirse daha iyi olur diye düşünüyorum. Mesela, bu noktaya altyapısıyla ve düşük bütçeli transferlerle gelen, denk bütçe yapan Bursaspor, aynı politikayla daha ince araştırarak daha iyi oyuncular alabilir, gibi. Cannavaro, Trezeguet ise başka bir yol ve pek tabii bu da mümkün, ama daha iyi olacağına dair bir veri yok elde.

TA dedi ki...

ertuğrul sağlam kesinlikle büyük takım hocası değil.

ligin seviyesini bence bursaspor belirlemiyor CL deki performansı.misal kayserispor yada gaziantep ş.liginde olsaydı durum farklı olabilirdi futbol olarak.

buradan şu önermede çıkabilir.bursanın şampiyonluğu kendisinin çok iyi olduğundan değil rakiplerinin çok kötü olduğundandır.
geçen sene uefa liginde gs ve fb gruplarını lider bitirdi.beşiktaşta iyi mücadele verdi CL gruplarında.(en azından bursadan iyidi).

bursanın CL performansı süper ligin seviyesini göstermez bence.

Övünç dedi ki...

Noat

Benim anlamadığım olay Ukrayna'da,Portekiz'de,Rusya'da hatta Hollanda'da(yakın zamana kadar özellikle CL başarılarından ötürü Yunanistan'ıda katabiliriz) lig yüksek seviyeli değil ama aynı etki onlarda Shaktar,Ajax,Porto gibi takımlarda olmuyor adamlar rahat rahat her sene çeyrek-yarı final oynayıp kupa alıyorlar.Yani bu seviye için geçerli bir bahanemiz yok.

Tabi ülkeler arasında futbola bakış olarak,sistem olarak,taktiksel ve gelir olarak farkların olmasının uluslararası başarıya etkisini tartışabiliriz ama ligin seviyesine rağmen başarısı yüksek olan takımlar(her nekadar uç örnekler olsa da) yoğun bir anti-tez oluşturuyorlar.

Hesapta basit oyundu futbol ama o kadar çok değişken varki gerçekten bazen bir matematik problemine dönüşüyor ve bizde sanki kağıt üzerinde onu çözmeye çalışan öğrencilermişiz gibi bir izlenim uyandırıyor bende :)