Yüzyıl Buhranı

Kısa zaman önce ülkemize gelen Simon Kuper ile Dünya Kupası sonrası yazdığı şu yazı hakkında konuşmak istemiştim, fakat Sihirli Krampon'un uyarılarına rağmen o günlerde hasıl olan yoğunluktan ötürü kendisiyle görüşmek kısmet olmamıştı. Football Against the Enemy adlı kitabında ''Futbol asla sadece futbol değildir. Mafyayı ve diktatörleri adeta büyüler.'' diyen Kuper artık, ''Futbol hiçbir şeyi açıklamaz. Sadece bir oyun ve doğrusu, bu da yeterli. Tarih dersleri için Dünya Kupası'na bakmayı bırakın.'' diyordu. Bu cümleleri satır arasına koymak yerine cesurca manşete yerleştirmesi beni şaşırtmıştı açıkçası. Futbolun değiştiği gibi Simon Kuper de değişiyordu galiba ya da daha doğrusu kitaplarda anlattıkları yalnızca gerçekti, olması gereken değil.

Geçtiğimiz gün oynanan ve 1-2 sonuçlanan İngiltere - Fransa maçından evvel de pek çok yerde, yazıda ''Yüzyıl Savaşları'' bahsi geçti. Skora, oyuna ve yakın zamanda ulusal takımların başarı durumuna bakarak Charles DeGaulle'un vaktiyle Birleşik Krallık'ın AB Üyeliği'ne yönelik söylediği sözleri -''İşte Avrupalı olmayan bir ülke. Tarihi, coğrafyası, ekonomisi, tarımı, -takdire şayan insanlar olsalar da- halkının karakteri tamamen farklı bir yönü işaret eden bir ülke. Tüm iddialarına ve inandıklarına rağmen tam üye olamayacak bir ülke: İngiltere'' - futbola uyarlamak mümkün: İngiltere'nin futbolu hala Kıta'nın oyununa benzemiyor. Diğerlerine benzemedikçe de kaybetmeye devam edecek.

İngiltere büyük bir heyecanla gittiği Dünya Kupası'ndan tarihteki (hem milli, hem de futbol) en büyük rakibine karşı ayakta duramayarak, ağır bir yenilgi ile döndü. Fransa ise insan ilişkilerindeki bozukluklar sebebiyle sahaya hiçbir şey taşıyamayarak bozguna uğradı. Kısa zaman önce dibi gören iki ulusal takımın karşılaşması pek çok açıdan ilgi çekiciydi, fakat sürpriz olmadı. İngiltere yine kötü oynadı, Gazza'nın peşinden giden genç santraforu Andy Carroll'e dayalı hücum etme gayretinden fazlasını yapamadı. Fransa'da ise sorunlar geride kaldı, yeni hoca ve yeni oyuncular işleri yoluna koymuş görünüyorlar. Bu çocuklar yapamazsa aşağıdan daha iyileri geliyor, gelecek açık. Fransa ulusal takımı bir sonraki, olmadı daha sonraki büyük turnuvada yine favori olabilir. Ama İngiltere'nin böyle bir şansı yok. Onlar yine kalıp mevkilerde kalıp görevler üstlenen, yetenekleri törpülenen oyuncularla aynı ya da geçmiştekine yakın oyunu oynamaya devam edecekler. Ada'dan bir Mesut Özil çıkma şansı yok, zira Mesut eğer Londra'ya göçen bir çocuk olsaydı, muhtemelen West Ham altyapısında sol kanat adamı olarak yetiştirilirdi. Premier League'deki yabancı sayısı, yetenek zaafı bir yana; sorunun kaynağı çokça Jose Mourinho'nun söylediklerinde saklı:

''İngiltere'deyken genç oyunculara çok yönlü olmaları gerektiğinin anlatılmamasına ve gereklerinin öğretilmemesine inanamamıştım. Futbolculara yalnıza bir pozisyonun gereklerini öğretiyorlar ve sonra sürekli o pozisyonda oynatıyorlar. Golcü, golcüdür; stoper ise stoper diyorlar. Bana göre, santrafor yalnızca golcü değildir.''

Ada'da bir futbolcu hızlıysa ve topla müsasebeti kuvvetliyse kanat adamı olur. Teknik ama yeterince hızlı değilse, düz dörtlü orta sahanın merkezinde oynar ve zamanla fiziğini geliştirmeye zorlanır. Fiziği güçlüyse stoper ya da santrafor olur, zaman zaman sezgi gücü de öne çıkar ve futbol hırsla, tutkuyla yalnızca bildik yoldan oynanır. Futbolun anavatanına 1953'teki Macaristan tokadı yetmedi, 1966'da gelen Dünya Kupası başa gelen en kötü şey oldu. Premier League'e göçen Kıta'lı antrenörler bu direnci kırma yönünde çaba sarfetseler de yeterli değil. Ülkedeki futbol teammüllerinin tümden değişmesi gerek, fakat futbolun anavatanında yaşayanlar için bunu yapmak hiç de kolay değil. Tüm ülke kabul ediyor ki, İngiltere'nin futboldaki geleceği yine karanlık.

2010 DK'da dibe vuran iki takımdan sorunu günlük olan işleri tekrar yoluna koydu, bataklıktaki ise yıllardır olduğu gibi debelenip duruyor. Bu gidişle makus talih yüzyıl sonra da değişmeyecek.

Almanya 4-1 İngiltere

Noat Samisa

19.11.2010

23 yorum:

şambalici dedi ki...

yanlız ingiltere - fransa maçı 1-2 sonuçlandı :) crouch'un son dakikalardaki golü gözden kaçmış, pek de bir şeyi değiştirmiyor tabi bu gol o ayrı.

isaac newton dedi ki...

abi alakasız ama doğru mu santa cruz söylentileri??

guner dedi ki...

Bu durum 4-4-2 şeklinin de değişememesine neden oluyor. Ne bir ofansif orta saha var, ne bir defansif orta saha, aşırısı yok. Orta sahalar orta saha oluyor. Buna elbet Heskey gibi başka pozisyonlarda oynayan, yine esnemesi güç oyuncuları ekleyebiliriz fakat diğer pozisyonlardaki sorunlar daha az. Şekil değişemiyor, ama stilde esnemeler yapılabilir elbet. Buradan 4-4-1-1ler doğdu. McFadden sol orta saha oldu, Birmingham kendi uzak forvetini yarattı. Fakat aynı Birmingham Hleb'i kullanamadı, arkadaki orta sahalar Ferguson-Barry/Gardner olunca mümkün olmadı. Hleb belki sol orta saha olabilir, ya da orta sahanın ortasında fantezi bir deneme, ya da bir iki kez denenen 4-3-1-2de olabilir. Nolan sürekli gol atıyor, Cahill atıyor, van der Vaart atıyor. Bunlar hep 4-4-1-1 oynuyorlar. Orta sahayla forvet arası bir mevki yok, ama çift forvet de çok statik, ve böyle bir çözüm. O aradaki oyuncu, doğru alanlara koşu yapıyor ve golü atan oluyor, orta sahaya da bir fazladan adam olmaktan öte asıl pozisyonu gereği daha esnek bir oyuncu oluyor sadece. Cahill veya Nolan oyun kurmuyorlar, geriye gelip top almıyorlar. Olay doğru yerde bulunmak daha çok ve goller böyle geliyor. Eski hazırlayıcı forvet-gol atan forvet birlikteliği. VdV ve Nolan'ın golleri Crouch'la Carroll ortaklıklarından, büyük adamlar indiriyor, onlar vuruyorlar. Van der Vaart'ın ligin dinamiklerine bu kadar iyi uyum göstermesi garip fakat aynı van der Vaart geriye gelip oyun kurulumuna yardımcı da olabiliyor, bu Heitinga zorlamasıyla da olsa. Keza Ashley Young da bunu yapıyor ve kanatlar ileri çıkıyor. Şeklin de değişmesi açısından önemli olabilir bunlar. Altın çocuk Gareth Bale mesela, bek mi, orta saha mı? 4-2-3-1 sol ön oyuncusu olamaz, 4-4-2de de sol bek olması haksızlık, fakat bekiyle beraber çok sağlam bir sol koridor oluşturabilir. Fakat Inter Bale'i alırsa çok muhtemelen sol bek olarak oynayacaktır, veya Barcelona'da. Keza Seamus Coleman da benzer durumda. Bunlar eski düzenin bozukluğundan, saçmalağından. Kendi adıma çok da önemli görmüyorum, dediğim gibi kısa vadeli çözümler olabiliyor. Ama orta sahanın çözümü yok. Jordan Henderson DM'de bocalıyor. Jack Rodwell değerli bir DM olabilir, İngiltere'nin Busquets'i olabilir, Cole-Johnson'la Anglosakson bir İspanya sistemi belki. Elbet birebir değil, fakat diğer tüm oyuncular, bunların bir bütün olması, iyi bir takım oluşması o öndeki iki oyuncuya bakıyor. Barry bu yüzden çok değerli oldu, sen benden daha iyi biliyorsun, ve Barry bugün yavaşlayıp bocalarken İngiltere'nin kısa vadede onun yerine koyacağı biri yok. Bir kere saf holding oyuncuları yok. Carrick çok değerli olabilir, ama yine yanında sert biri olmalı. Böyle biri de yok. Benitez Barry'i isterken muhtemelen Xabi Alonso'nun yerine düşünülüyordu, yanında Mascherano'yla. Milner'ı ve Barry'i parlatan bugün aynı Barry gibi yavaşlayan Petrov oldu. 1+1 orta saha düzeni. Aynı düzen Fletcher-Scholes'u en iyilere taşıdı. Scholes'un Carrickle çok da bir anlamı olmayabilir. Geriden oyun kurabilen iki orta sahayla İngiltere günü kurtarmada çok sorun yaşamayacak, Capello artık kaybedecek çok da bir şeyi kalmamışken daha fazla risk almalı, atıyorum Henderson'da ısrar edip ona defansif orta saha olmayı öğretmeli. Bunun gibi. Bundan sonrası en azından kısa vadede sonuç verecektir ve bu sonuç fonksiyonel olmaktan fazlası olacak, estetik olarak da iyi şeyler olabilir. Ha sorun şurada, bunun devamı gelmeyecek, aynı sistem, ama sistemin yarattığı en büyük sıkıntı orta sahada. İngiltere küçük takımlara Barry-Gerrard orta sahası be çift forvetle 3-4 atmaya devam edebilir, ama büyük takımlara karşı yine zorlanacaklar. Averajın bu kadar önemi var mı gerçekten? Onun yerine daha zor kazanıp yeni bir şeyler denemek?..

aketenci dedi ki...

Bazen, bir "ekol" sahibi olmak da kotu bir sey olabiliyor desene...

Noat Samisa dedi ki...

Şambalici,

Gol değil, 1 rakamı gözden kaçmış. :) Düzeltme için teşekkürler.


İsaac Newton,

Doğru olabilir, Santa Cruz City'den kesin olarak ayrılacak.


Güner,

Evet, çift santrafor kullanmayan takımların sayısı fazla. Ashley Young pek çok açıdan Ada'da çok az rastlanan bir rolü oynuyor. VdV ve Cahill ithal, Gerrard Benitez yokke orta saha ya da sağ kanat-sağ bek, Nolan da zaten orta saha adamı.


Aketenci,

Kesinlikle. Futbolda ekol, eğer oynama biçimine dair bir sıfat ise iyi bir şey değil.

emireri dedi ki...

oyuna ilişkin hala bir sıfat edinemeyen bizim arada bir çıkıp ortalıkta esmemizin nedenide heralde bu yazıdaki ayrıntılarda gizli.. biziz işte herşeyden birazcık var, bunların hepsini biraraya getirip sinerji oluşturduğumuzda, bunu becerebildiğmizde, dünya tarihini değiştiriyoruz, getiremediğimiz zaman 5. torba takımları arasında kayboluyoruz.. biz yinede kendimiz olmaktan memnunuz, değişmeyelim, kalıplaşmayalım, öyle bir hayat bizi fazlasıyla sıkar...

Futbol Reisi dedi ki...

@guner kardeşimin değindiği noktadan hareketle fikrimi belirteyim, barry'de sol bek olarak görev yapıyordu sonradan artık yokluktan mı diyelim orta sahada aranan adam oldu. İngiltere milli takımında orta göbekte sert adam gerekliliği için hala scholes'tan iyi adam yok. İngilizlerin bir Fabregas'ı bile yok. 4 büyüklerin forvetlerine baktığımızda sadece man utd ingiliz forvet kullanıyor. orta sahalara baktığımızda liverpool'dan gerrard man utd den carrick ve halen scholes defanslara baktığımızda man utd 1 ingiliz defans kullanıyor ferdinand faktörü ile.. aynı şekilde chelsea'de 1 ingiliz defans kullanıyor(göbekte) Liverpoolun ne kullandığı belli değil arsenal ise özerk bir takım gibi EPL'den.. Eğer kabul etseydi Arsene Wenger 3-4 yıl içinde her kupada favori olan bir ekip kurabilirdi ingilizlere... bence sorunun iki yönü var ve teknik direktör sadece bir tarafı. Adada halen topu şişiren fizikli adamlar stoper oluyor. Showcross distin dawson gibi adamlar el üstünde tutuluyor. ikinci hareketi çabuk yapabilen her oyuncu onlar karşısında yıldız oluyor. EPL futbolun NBA'yi ama aralarında tek fark var.. herhangi bir NBA takımı avrupada şov yaparken herhangi bir EPL takımı Fenerbahçe'den 5 gol yiyebiliyor ( ligi 5.bitirdiği sezon istanbuldaki everton maçından bahsediyorum)

saygılar,

hebenneka dedi ki...

Ne zamandır buna benzeyen bir husus kafamda dönüp dolanan yazı konularından birisiydi. Biraz zamansızlıktan biraz da tembellikten yazılamadı kaldı. Biraz "ne alaka" gibi gelebilir ama konuya o noktadan dalayım ben:

Yurtdışında "büyük başarı"ya ulaşmış kaç İngiliz futbolcu sayabilirsiniz? En büyük lig EPL demeyin. Çok eskilere gidelim mesela, Jimmy Greaves gibi bir efsane ne kadar dayanabilmişti İtalya'ya? Ya da o kadar eskiye gitmeden, Avrupa yollarının İngiliz futboluna yasaklı olduğu yıllara gidelim. Belki Lineker sayılabilir mi? Ya da Chris Waddle... Hangisi Milan'ın Hollandalılarının etkisini yapabildi mesela? Ya da "büyük başarı"dan da vazgeçelim. Platt ya da Gascoigne gibi oyuncular ne kadar etkili olabildi İtalya'da?

Oysa Hollandalı'lar aşmıştır bu konuda. Bir dönem, özellikle 80'ler ve 90'larda Almanlar da yaklaşık Hollandalılar gibiydi. Şimdilerde Fransızların olduğu gibi. İtalyanlar en iyileri dışarı kaptırmıyorlar ama gidenlerin durumu fena değil. İspanyollar biraz daha alt seviyede kalıyor gibiler başarı konusunda.

EPL tüm dünyanın en çok izlenen ligi. Peki bunca insan "İngiliz Futbolu"nu izlemek mi istiyor? Zannetmem. Şahsen ben Blackburn-Stoke gibi bir maçı izleyebilmek için kendimi çok zorlamam gerektiğini biliyorum. Ama "İngiliz Futbolu oynamayan İngiliz takımları" gereken reytingi fazlasıyla sağlıyor.

İngilizler total futbolu pek önemsemediler. O devir kısa sürdü ve sonra yine rutine dönüldü. Avrupa Kupalarında eski başarılı günlere geri dönüldü. Ama daha sonra gelen, ömrü yine kısa olan ama gelip geçişi bile çok şeyi kökünden değiştiren "3-5-2" dönemine de aynı muameleyi yapmaları, ne olup ne bittiğini tam olarak anlamalarını güçleştirdi.

Burada ikinci kısma geçeyim.

nuri seksigüzel dedi ki...

hocam senden chelsea'ye ne oldu, ne olabilir konulu bir inceleme bekliyorum, daha dogrusu bekliyoruz, ben arkadaslar adina sozcu oldum :)

hebenneka dedi ki...

Guruptaki İrlanda maçının açıkara dünya kupaları tarihinin o güne kadarki en sıkıcı maçı olmasının da gazı ile midir bilinmez, milli takımda çıkan "3 5 2 isyanı"nın ardından, bizde yaygın ifadesi ile "düğünde bile 4 4 2 oynayan" İngilizler de, 3 5 2 oynamaya başladılar(Bu arada İrlanda rezil klasik oyunu çok iyi uyguladı. Gol atamadan çeyrek finale çıktılar. Yani bu anlayış belli bir noktaya kadar "iş yapıyor", onu da kabul etmek gerek). 66'yı dışarda tutarsak, tarihlerinin ilk ve tek yarı finalini gördüler. O yarı finali de hatırlarım. Tek -bir bakıma üç de denebilir ama tek demek bana daha doğru geliyor- stoperle kurmuşlardı üçlü defansı(ismi tam hatırlamıyorum ama sanırım Butcher, Klinsmann ile oynuyordu, hatta o gece yurtta bir arkadaşla diğer arkadaşlardan zılgıtı yiyene kadar bu "tek stoperle mi oynanmalı çift stoperle mi" meselesini tartışmıştık). Penaltılarda kaybettiler ve maçtan sonra kendisine bu "3 5 2 vs. 4 4 2" meselesi sorulan Lineker o meşhur "sonunda hep Almanlar kazanır"lı yanıtını verdi. Ligde bazı takımlar da bu "3 5 2 denen meret"e itibar etmeye başladılar(Arsenal, Aston Villa ve sanki Everton gibi kalmış aklımda, eksik ya da yanlış olabilir). Ardından 94, 3 5 2'nin çöküş sürecine en derin darbeyi vurdu. Böylece klasik İngilizler klasik yollarının doğruluğunu bir kez daha teyit etmiş olmanın huzuru ile huşu içinde bildikleri yolda devam ettiler. Üstünkörü bakıldığında haklı görülebilirlerdi belki. Ama detaya inildiğinde çok şey kaçırdıkları belliydi ve zaman "gözlerinin önünden koskoca bir 3 5 2 devri geçtiği halde hiç bir şey anlamayanlar" yanıtlarını zamandan alıyorlar(bu gözlerinin önünden geçen koskoca devirden hiç bir şey anlamayanlardan bizde de çok var. Mesela bir takımın yeterince hücum oynayıp oynamadığına parmak hesabı yapıp santrfor sayısına göre karar verenler aha işte tam bu sınıfı teşkil edenlerdir).

4 2 4, ilk kez üçüncü bloğu(orta saha) net bir şekilde ortaya koymuştu. 3 5 2 ise bu üçüncü bloğun oyunun merkezine dönüştüğünün tartışmasız tescili idi. Yeni yapı rolleri de klasik anlamından çıkarmıştı. Meisl'in "oyuncuları ayaklarındaki bu mevki denen prangalardan kurtarmalıyız" çağrısının vücut bulmuş hali olan Total Futbolun da bu süreçteki en önemli basamaklardan biri olduğunu bir kez daha belirtelim.

İşte İngilizler bunlara çok az kulak verdiler. "En iyi yol bildiğin yoldur" felsefesi kulaklarını ve gözlerini yeterince açık tutamamalarına neden oldu belki ve bildikleri yoldan yürümeyi tercih ettiler. Muhafazakarlık onları dönem dönem başarılı kıldı ama bu "yeni" ile aralarındaki mesafeyi biraz daha derinleştirmekten başka bir şeye yaramadı. Wenger'in EPL kazanan ilk yabancı menejer olması bazı kımıldanmalara yol açtı, sürgün ettikleri Hogan'ın "keep it on the carpet" bağırışları bazı kulaklarda epeyce çınladı ama gereken etkiyi yapamadı.

Hâlâ dünyanın en çok seyredilen ligi EPL ve yakın gelecekte de böyle olmaya devam edecek, bu açık. Ellerindeki abartılı maddi güç onları yine kıtasal rekabette üst seviyede tutacak, bu da açık. Saha dışı organizasyonda(holiganizm ve stadyum başta olmak üzere) dünyanın geri kalanından çok daha erken harekete geçtiler ve bunun onlara ciddi bir avantaj sağladığı da bir gerçek. İyi futbolcuları yine kolaylıkla çekecekler, bu da belli. Ama un, yağ ve şeker ne kadar bol olursa olsun, değişen damak tadına uygun helvayı yapmayı yine beceremezlerse o dükkan yine iş yapamaz. Kolesterol çok önemli artık :)

@ Futbol Reisi

Efendim yanlış hatırlamıyorsam Everton o sezonu dördüncü tamamlamıştı. Liverpool beşinci olmuş, ancak son şampiyon olduğundan kendisine ek bir kontenjan yaratılmış, ön elemeleri geçip şampiyonlar ligine öyle katılmıştı. Everton ise ön elemeleri geçememişti. Olimpiyat stadındaki o "adresi sorulduğu halde bir türlü bulunamayan kurşun"lu maç sanırım kastettiğiniz.

Noat Samisa dedi ki...

Hebenneka,

Abi bu yazılar yorum bölümünde heba oluyor, yazık oluyor; benden söylemesi. :)

Tarihsel konularda konuk yazar alıyoruz bloga, haberin olsun.

Çok güzel özet, nefis anektodlar. Tümüne katılıyorum diyebilirim. Fakat birkaç noktada şerh koymam gerek.

EPL'deki farkın daha çok tempoyla, oyunun halen varoş çocukları tarafından tutkuyla oynanıyor olmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Asla pes etmeme, daimi fiziksel temas ve sonuçta ''taktik, İngiltere'de zayıflığın diğer adı'' oluyor.

İkinci nokta ise taktiksel. Tempoyu yaratan etkenlerden biri de klasik 4-4-2 şablonu. Sürekli biri ataklara destek veren orta sahalar çok geniş alan bırakıyorlar, çift merkez orta saha ile karşılaştırınca. Kıta'lı hocalar biraz melezleştirdi bunu ama Sunderland, Bolton vs. halen aynı kafada. Bu hızı yaratan etkenlerden biri ve hızın bir çekiciliği var, estetik yönü zayıf olsa da.

Daha yeni Redknapp The Sun'a yazmış:

“You can argue about formations, tactics and systems forever, but to me football is fundamentally about the players. Whether it is 4-4-2, 4-2-3-1, 4-3-3, the numbers game is not the beautiful game in my opinion. It’s 10 per cent about the formation and 90 per cent about the players.”

Brian Clough'ın iki aforizması da iyi bilinir. Biri gökyüzü-tanrı ilişkisi, diğeri de sistemleri at çöpe, sadece doğru oyuncuları doğru şekilde kullan, doğru yerde oynat, mealindeki sözü. Bunlar aslında daha çok futbolcu eskisi hocaların düsturudur, sadece İngiliz'lere has bir sorun değil.

Ama öyle bir inanmışlar ki ''right way of playing'' olayına, Capello sonrası en basit tabiriyle ne bok yiyeceklerini bilemiyorlar. :)

Evet, yine çok koşup kaybedecekler. Burası kesin.

Teşekkür ederim.

hebenneka dedi ki...

@ Noat Samisa

Çok sağol, çok teşekkürler.

Valla açıkçası Clough'ın "çimlerin ekilmesi gereken yer konusundaki yol göstericiliği"ni de anacaktım, "keep it on the carpet" deyince ister istemez adamın aklına geliyor halının yerinin neresi olması gerektiği konusu ama çok derine inmeden geçeyim dedim.

Şerhlere gelince: Çok farklı düşünmüyoruz. Uzatmadan yazmaya çalıştığımdan detaylara giremedim. Kısaca özetlemeye çalışayım:

Tempo meselesinde kesinlikle hemfikiriz. Hatta bir adım daha öteye gideyim: Onlar da bunun farkındalar ve takım kaptanı dışındaki oyuncuların hakemle konuşmasının yasak olması kuralı bence tempo ile ilgili. Oyunu kesecek her şeyi minimuma indirmeye çalışıyorlar. Alper Öcal ile konuşurken EPL için "aksiyon filmi" benzetmesini kullanmıştım. Şahsen bana Alman Ligi çok daha çekici geliyor ama EPL maçında o hiç durmayan tempo adamı ekrana bağlıyor, başından kaldırmıyor.

Bir de şu "ömrü kısa olan ama gelip geçişi bile çok şeyi kökünden değiştiren 3 5 2 dönemi" lafına yine dönüp ufak bir noktasından açayım: 3 5 2'yi etkisiz kılma yöntemleri de buna dahil. Bunlardan birisi de "tempoyu yükseltmek"ti. Bununla özellikle kanatlarda üstünlük sağlamak amaçlanıyordu ve başarılı oldu(zannedersem bu fikir ilk kez Brezilya labaratuarlarında test edildi). 3 5 2'nin kanatlarındaki tek adamlar teklemeye başladı. Tempo daha da yükseldikçe bu adamlar çöktü, dolayısıyla 3 5 2 de. Ve bunların hepsi Ada dışında gelişiyordu. İşte Ada dışında ve tamamen Adalılardan bağımsız gelişen bu süreç, başlangıçta amaç o olmamasına karşın aynı zamanda Adalılara karşı bir silah haline de dönüşmüş oldu. 3 5 2'ye karşı yükseltilen tempo, başlangıçta hesaplanan bu olmadığı halde İngilizlerin en baskın özelliğinin etkisinin de törpülenmesine sebep oldu. Eskiden İngilizlerin temposuna karşı duramayanlar, o tempoyu yenecek düzeye ulaşamasalar da o tempoyla başa çıkabilir duruma gelmişlerdi. En etkili silah eskisi kadar işe yaramıyordu artık. 3 5 2'nin İngilizlere bir başka hediyesi(!)dir bu süreç.

Dizilişlere yapılan muameleden şikayetimi daha önce de söylemiştim. Bu rakamlar bir çeşit "mutluluk formülü" haline getirildi. Oysa mesele bu kadar basit değil. Mesela benim için topu dolaştırabilme hızı çok daha önemlidir. Bir takımın dizilişini değiştirerek bazı durumlarda bir fark yaratılabilir, itirazım yok. Ama sınıf atlatılamaz. Oysa topu dolaştırış hızını yükseltirek bir takıma sınıf atlatabilirsiniz. Haliyle, "x takım 4 3 3 oynamasın, y takım çift forvete dönsün" lafları nazarımda birincil önemde değil. Eğer o takımın oyunu oynadığı alanın büyüklüğünü değiştirecekse, oyuncuların daha iyi birlikte hareket edebilmelerini sağlayacaksa, ya da topun dolaşım hızını yükseltecekse tamam, diziliş değiştirmek önemli bir konudur. Ancak sadece diziliş değiştirmiş olmakla kalacaksa pek önemli değildir, çoğunlukla laf-ı güzaftır. Diziliş en önemli parçalardan biridir, ama sadece biridir. Önemli olan doğru yapıyı kurabilmek ve senin de defalarca belirttiğin üzere bu yolda tek bir doğru yok, bu işin herkese uyacak bir reçetesi de yok. Yalnız Redknapp'ın yaptığı gibi %10 veya %50 gibi bir oran vermenin de çok doğru olmadığını düşünüyorum. Beraberinde değişmesini sağladığı şeyler de oluyorsa, sabit bir orandan bahsetmemiz hata olur. Her takım için farklı bir yüzde söz konusu olacaktır.

Devamı var :)

hebenneka dedi ki...

Neticede iş gelip oyuncularda biter, bu doğru, sahada istenileni yapabilecek ya da yapamayacak olan onlar çünkü. Ama bir kurgu içinde çok değerli olabilen bir oyuncunun başka bir kurgu içinde sıradanlaşmasını da işi Redknapp gibi yüzdelere vurarak açıklamak mümkün olmaz naçizane fikrimce.

Şöyle bir örnek vereyim: Güzel monitör mükemmel görüntü anlamına gelmiyor. Ekran kartına da bir el atmak gerek. Ama o ekran kartı için anakartı değiştirmek gerekebilir. Anakartı değiştireceksek ram değişikliği de gerekecektir yüksek ihtimal. Ya güç kaynağı, elimizdeki kaldırır mı yeni sistemi? Yani mesele doğru anlayış, o anlayışı yansıtabilmek için gereken doğru kurgu, doğru kurgu için gereken rollerin doğru tanımlanması ve doğru tanımlanmış roller için seçilmiş doğru oyunculardan oluşan bütünü oluşturabilmek. İşi yalnızca oyuncuya bağlarsak da Bursaspor'un şampiyonluğu hâlâ açıklanamaz olarak kalır. Beckenbauer'in ifadesiyle "ağaçlara bakmaktan ormanı farkedemeyen insanlar"dan biri oluruz. İşte açıklayamayan adamlar da gözlerinin önünden koskoca bir 3 5 2 devri geçip gittiği halde ısrarla parmak hesabıyla santrfor sayıp teknik direktörlere sallarlar. İşin komiği aynı adamlara İspanya'nın başarısının sırrını sorarsak "Xavi ve İniesta" yanıtını alırız ki ikisi de santrfor değil! Eee, "Aragones ve Del Bosque" diyecek halleri de yok tabii :)

Üzerimdeki ölü toprağını atabilirsem(bu lafı bana öğreten spor sayfaları sağolsun) yeniden yazmaya başlama niyetim uzun zamandır var. Bu konuda verilmiş sözlerim de var ama henüz tutabilmiş değilim. Zaten tutabilseydim Real Madrid'de yazardım :)

Önümüzdeki maçlara bakmaktan başka çarem yok. Müfettiş meselesi hâlâ gündemimde ama hedefteki yeni adamın durumunu bekliyorum biraz da.

Bir borcum olsun. Detayını konuşuruz. Sevgi ve saygılarımla.

Noat Samisa dedi ki...

Hebenneka,

Temponun korunmasına yönelik kararlara sakatlanan oyuncunun tedavisine ilişkin kararın tamamen hakeme bırakılmasını da ekleyebiliriz. Bu karakterin korunmasına yönelik çaba sarfediyorlar, bu iyi bir şey.

3-5-2'nin uluslararası düzeydeki keskin reddinde Amerika 94'ün sıcakları da çokça anılır. Aslında oyunun tempo artışı öncelikle Sovyet'lerde başlıyor, belki bu 3-5-2 hikayesini Maslov'dan başlatmak daha doğrudur. Antreman metodlarının sistemler üzerinden üç büyük kırılma noktası oluyor: Maslov, Total Futbol ve Lobanovksi. Bunların ana akıma ulaşması dönemin siyasi şartlarıyla ilişkili tabii, Hollanda kolayca yayılabilirken Doğu'da olan-biteni takip etmek ve onaylamak kolay ve makul değil. Güney Amerika ise tempo açısından mikro ayarlamalara katkıda bulundu diye düşünüyorum, zira Brezilya Ligi'nde top hala 1 dakika boyunca sağ kanatta kalabiliyor. :)

Sistemler meselesinde (pek çok konuda olduğu gibi benzer ve tartışmaktan zevk alan) şekilde düşünüyorum. Hiçbiri kendi başına bir reçete değil, yalnızca kötü, iyi ya da mükemmel uygulandığı örnekleri var. Şalondan öte bir oyuncunun yeteneklerini en iyi şekilde ortaya çıakrtacak bölgede oynaması ve rolü, buna ilişecek yardımcı oyuncularla kurulan ikililer, dörtlüler, hatlar; aktif-pasif savunma-hücum bölgeleri ve sahada sürekli bir hareket var. Ama ben yine de maçı konuşurken bir takım orta sahayı birbirine yakın iki oyuncuyla kapatırken, diğerinin önlü-arkalı ve koheziv bir üçlü kullanmasının farkının açıklanmamasını, bundan hiç bahsedilmemesini anlayamaya devam edeceğim! Evet, sayılar tek başına hiçbir şey anlatmazlar; fakat anılmadıklarında sahadaki oyuna dair söylenen çok şey anlamsızlaşır.

Stil var, geriden oyun kurma var, pres var, setler var, anlayış var, malzeme var, ortam var, beklentiler var... o kadar çok etken var ki. Taktik yalnızca bir kısmı ama akla en yatkın olanı, üzerine konuşulmaya en değer olanı bana göre. Ben futbolu iyi oynayamıyorum, ama Sacchi de oynayamazdı. Redknapp ise oynar ve oyuna inanır, Sacchi ve Benitez ise başka şeylere. Bizimki biraz da bu kafa. :)


''Futbol basit oyundur'' diyene açtığım savaşta sana bahsetmiştim, hatırlarsın. Tarihte bu sözü senin de yukarıda belirttiğin gibi bir sistem tartışması üzerine (bunu söyleyen ikinci birini bulduğuma çok sevindim) Lineker sarkastik biçimde söylüyor, Cruyff ise tamamen başka bir şey söylüyor.

Futbol basit değil, bütün görünen komplike bir oyun. Bu yüzden çok eğlenceli.

Beklemedeyim öyleyse, İstanbul'a yolun düşerse haberim olsun. :)

Övünç dedi ki...

Gerçekten zihin açıcı bir tartışma dönmüş.Benzer içerikli bir yazıyı BBC'nin blogidmanyurdu'nda :) okumuştum direkt o aklıma geldi linkini ekliyorum göz atabilmeniz için :

http://www.bbc.co.uk/blogs/mattslater/2010/06/can_english_football_ever_adap.html

Övünç dedi ki...

Dün akşam gördük ki Avrupa'ya uyum sağlayamama konusunda İngiltere yanlız değilmiş.Avrupa'nın gelecek vadeden teknik direktörlerinden olduğu her yerde konuşulan Ertuğrul Sağlam'da Avrupa ftuboluna ayak uydurmuş değil.Halbuki taktik aynı taktik :)

Bursaspor Cl'de 6 gol yiyen ilk takım değil ,sonda olmayacak ama Ertuğrul Sağlam'ın bu tarz hedef maçlarda neden hep farklı yenildiği büyük bir soru işareti .Ligimizin bu kalitede adamlara , hocalara çok ihtiyacı var ama onlarında artık " rakibimiz çok iyi mücadele etti" şeklindeki artık baygınlık veren sığlıktaki açıklamalarına bir son vermeleri gerek.Hocam çok mücadele ederek bu işler olsa 11 tane atlet koyarsın takıma olur biter ?

Ertem Şener uzun aradan sonra çok doğru bir laf etti akşam.Bu rezillik hepimizin.Bursaspor'un bundaki payı %1'dir.Uğur Meleke'nin bugün yazdığı yazıda çok şey anlatıyor.Futboldan gelen paralar futbola harcanmıyor ülkemizde belli ki.Ertuğrul Hocayı hep çapsızlıkla suçlarım ama sene başı cebe en az 50 m € atmış bir takımın toplam 3m €'ya yabancı transferini tamamlaması sadece çapsızlık olamaz .Gelde karamsar olma şimdi ..

Noat Samisa dedi ki...

Övünç,

Şu farkı atlıyorsunuz gibi geliyor bana:

Thatcher döneminde olan-biten İngiltere'nin Batı Avrupa'daki konumunu nispeten, Ada'daki sosyal ve ekonomik ortamı ise kökünden zayıflattı; bu kabul. Fakat İngiltere halen dünyanın en güçlü devletlerinden biri. Eski yüksek egemenlik olmasa da dünya siyasetindeki yeri hale zirveye yakın.

Bununla birlikte İngiltere'de her yer futbol. Dağ, taş futbol. Büyük şehirlerde dahi 11'e 11 futbol maçı oynamak zor değil. Bristol'da yan yana 56 adet 105 X 68 metre boyutunda, çizgilerin belediye tarafından çizildiği futbol sahaları topluluğu varmış mesela. Profesyonel ligler var, yarı amatör ligler var, amatörler var; bir de kafasına estiği an oynayanlar var. Türkiye'de ise İstanbul'da hayatında ofsayt kuralıyla maç oynamamış 5 milyon erkek yaşıyor. Bu çok ama çok önemli.

İngiltere devletçe güçlü, spora ayırdığı para az değil ve futbol oynamak Ada'da zor değil. Buna rağmen başarılı olamamalarının sebebi taktiksel, daha da geniş anlamıyla oyuna bakışlarındaki kalıpçılıkla ilgilidir. İngiltere'nin durumu ise bu açıdan çok ama çok özel.

Almanya'da İngiltere'nin üç katı lisanslı futbolcu var, bu onları bu alanda da İngiliz'lere fark attığını gösteriyor; keza taktiksel esneklik konusunda da. İspanya sosyo-ekonomik durumu bize benzer bir ülke, ama bambaşka bir spor politikası var. Her sporda İspanyol sporcular zirveye oynuyor.

Bizde ise: ülkemiz ne kadar güçlü? Ekonomimiz ne kadar güçlü? Spor politikamız ne kadar iyi? Futbol oynamak ne kadar mümkün, tabanda ne kadar yaygın? Eğitim sistemimiz ne kadar düzgün ki futbol eğitimimiz iyi olsun?

Önce bunlara cevap vereceğiz, sonra Ertuğrul Sağlam'ı masaya yatırabiliriz. Sonra kariyerinde 1 adet Türkiye Kupası, Malatyaspor'la 2 rüya sezon bulunan Ziya Doğan'ı adeta boklama hakkını insanlar kendilerinde nasıl buluyorlar, ben akıl-sır erdiremiyorum. Schuster'i eleştirince ''ülkede 20 milyon teknik direktör var'' oluyor, ama Yılmaz Vural'a her yerden vurmak serbest. Argüman da ne başarısı varmış?

Bana hep yapılan eleştiridir: ''Futbol sadece taktik değil.'' derler, karmaşıklaştırdığım söylenir. Bunlar doğru, ama yanlış olan bu blogun yazarının bunları bilmediğinin sanılması. Bu bir perspektiftir. Yalnızca bir yönün üzerine ve üzerine konuşmaya en değer yönün üzerine konuşmaktır. Ertuğrul Sağlam konusu da böyle.

Ertuğrul Sağlam çatır çatır şampiyon oldu bu ligde. Hak etti CL'ye gitmeyi. İsterse 6 yer, isterse 5; ama 8 yemedi henüz. Şu idealize etme sevdasından kurtulur da olan-bitenden biraz zevk alırsak ve bu enerjimizi futbolun kendi başına kalkınmasının imkansız olduğunu bilirek topyekün bir değişime harcarsak, sanırım daha faydalı olacaktır.

Zira futbol sıklıkla her anı ve üzerine konuşulması eğlenceli bir oyun. Zafer de utanç da oynayanların, esas aktörlerin.

hebenneka dedi ki...

Övünç,

Öncelikle link için sağolun. Altıncı yorumun sonundaki tırnak işaretli kısmın sonunda noktalama işareti olarak bir "Şansal", "Güntekin" ya da "Haşmet" aramadım dersem yalan olur. Siz de deneyin: "Bizim İngiliz milli takımına şu Alman takımından kimi alırsın X"

Düşündürücü oldu ve yeni ufuklar açtı İngilizlerin kendi takımlarını ve futbollarını nasıl ve hangi argümanlarla tartıştığını görmek.

Bundan ayrı olarak: Şu 11 atlet meselesinin hiç bir elle tutulur yanı yok. Bunu söyleyenler işte o "gözlerinin önünden koskoca bir 3 5 2 devri geçtiği halde hiç bir şey anlamayanlar" diye sınıflandırdığım grup üyeleri. Bunlar futbolu maç başına 3 km gibi komik mesafeler katederek geçirmiş adamlar. Oysa evden çıkıp, 90 dakika normal tempoyla yürürsek 7,5 kilometre gitmemiz gerek. Çünkü yetişkin insan ortalaması bu. Sen ben aynı sürede 7,5 km katederken o süreyi bunun yarısını bile katetmeden sahada tamamlamış adam bunu değersiz görecek, mahareti başka yerde arayacaktır. Aynı sebepten maçta 11 kilometre kateden adama da "amma çok koşmuş demek" komik geliyor bana. Ama sahaya baktığında sürekli bir hareket görürsün. Futbol bunlarla ölçmek pek akıl kârı değil o yüzden bence, Sir'ün "mini etek gibi, güzeldir ama asıl göstermesi gerekenleri göstermez" dediği türden şeyler bunlar, çok daha önemli başka şeyler var. Atlet meselesini dillere pelesenk eden de yanılmıyorsam Can Bartu'dur.


İkincisi, "Bursaspor sene başı kasaya para attı" demek kökünden yanlış. Bursaspor cebe o parayı atmadı ve 10 Aralık'tan önce de ilk taksidini atamayacak. İyi bildiğim konulardan biridir, biraz anlatayım ama ikinci bölümde:

hebenneka dedi ki...

UEFA - bence doğru olarak-, ilk taksidi gurup maçlarının bitiminde federasyonlara öder ve bu parada yayın havuzu payınız yoktur. Katılım, maç başına ödemeler ve puan karşılığı hakedilen paraları ilgili federasyonun hesabına geçer UEFA. Yani Aralık ortası gibi bir zamanda UEFA, TFF'nin hesabına 9 Milyon Euro gibi bir para geçecek. TFF bundan -varsa, ki mutlaka vardır ve az değildir- Bursaspor'un borçlarından doğan rakama dair kendince uygun gördüğü miktardaki kesintiyi yaptıktan sonra kalanı hesaba geçer. İkinci taksit ise tüm maçların bitiminden sonra yapılan hesaplamalarla ortaya çıkar. Platini'den önce bu Temmuz ayında gerçeleşiyordu, Platini mali yıl takviminin bitiş tarihini 31 Temmuz'dan 30 Haziran'a çekince bu paralar Haziran'da federasyonlara aktarılmaya başlandı. Bursaspor için bu rakamın 12 milyon Euro'nun biraz üzerinde olacağını hiç bir hesap yapmadan kabaca bir tahminle söyleyebilirim. Bu bilgiler UEFA'nın resmi sitesinde yer alıyor, en azından ben orada yaptığım araştırmalarla öğrenmiştim bir zamanlar. Ama önemli olan şu: Ortada henüz gelmiş bir para yok. Dolayısıyla olmayan parayı da harcayamazsınız. Bursaspor'un transferlerini bu argümanla eleştirmek yanlıştır. Sanırım Uğur Meleke de aynı hataya düşmüş. Ki buna ek olarak, çok başka argümanlar da vardır bu eleştirinin pek doğru olmadığını söylememize sebep olarak, o ayrı bir konu. Ertem Şener'e gelince: Kendi adına konuşsun. Biz O'nun yaptığı programları da gördük, o programda futbolun nasıl ele alındığını da.

Sorun da tek değil, kaynağı da, çözüm adına yapılması gerekenler de... Ama "n'olacak bu İngiliz Futbolu'nun hali" olarak kalsın şimdilik burası :) Kaçınılmaz mesele olan "N'olacak bu Türk Futbolu'nun hali"ne geçmeyeyim.

Noat Samisa,

Şöyle bir şey var: Belirttiğiniz konuların bir kısmı, dünyanın Kuzey Amerika ve Batı Avrupa dışında kalan kesimi için de geçerli, bunu da bir köşede not olarak tutmak gerek. Ayrıca her programda bana Hikmet Karaman'ı "dünyanın en iyi teknik direktörü" olarak pazarlayan zihniyete de fena halde gıcığım. Daha önce de söylediğim gibi, yaşananlar bence bir etkiye tepkidir ve bu manzaranın ana fırça darbesi, Şenol Güneş'in "Salieri" ilan edildiği noktadır. O etki ne kadar aşırıysa şimdiki tepkisi de o kadar abartılı, hatta pek çok açıdan o noktayı fersah fersah aştı. Tüm bunlar da, uzun vadede yine katlanarak gelen bambaşka bir re-reaksiyon süreciyle karşı karşıya olacağımızı gösteriyor maalesef.

Bunlardan ayrı olarak şunu da söylemek borcum olsun: Ziya Doğan'ın, Schuster'in açıklaması hakkında sorulan soruya verdiği yanıt bir kez daha okunmalı. Hem ucuz yollara sapılmadan gösterilmiş müthiş bir olgunluk örneğidir, hem de sorunlardan birinin ortasına parmağı basmıştır nazarımda. Bahsettiğim re-reaksiyon sürecinden de ancak böyle bir aklıselimle uzak durulabilir.

Son olarak: Muhtelif platformlarda Ertuğrul Sağlam ve Bursaspor'a sallayanlar, kendi yere göğe sığdıramadıkları takımlarının çetelesine de bir göz atsınlar derim. O çok zor geliyorsa bu seneyi bir hatırlayıversinler, istisnasız, hepsi. Doğru değerlendirilebilirse o da yetecektir. Manzara bana aşağı yukarı aynı gibi geliyor çünkü.

Önce teknik adamları "modernize edilmiş Zubeldia olma" zorunluluğundan çıkarmak gerek. Ki sanırım Schuster biraz da bunu eleştirdi. O iş Avrupa için de pek hayırlı olmamıştı geçmişte.

Mourinho'ya mesafeli bakma sebeplerime kadar gidecek bu iş, kapatayım :)

Sevgi ve saygılarımla.

hebenneka dedi ki...

Bir hata yapmışım, şimdi notlarımı kontrol edince farkettim, meselenin özünü etkilemiyor olsa da hemen düzelteyim:

Öncelikle, Bursaspor'un transfer döneminde kasasına henüz UEFA'dan tek kuruş dahi girmemiş olduğu bilgisi doğru. Yani ortada Bursaspor'un alıp da kullanmamakla suçlanabileceği bir para yok. Ancak ben de hafızadan yazınca taksitlerden birini atlamışım. İlk taksit Ekim ayında, ilk iki gurup maçı tamamlandıktan sonra ödeniyor. Burada katılım ücreti ve maç başına hakedilen para ilgili federasyonun hesabına gönderiliyor. Maçların oynandığı haftadan sonraki haftanın Cuma günü, bu sezon için tarih 8 Ekim 2010 olmalı.

İkinci taksit ise grup maçları tamamlandıktan sonraki haftanın Cuma günü ilgili federasyonların hesabına geçiyor. Bu taksit, "yayın havuzu payı" dediğimiz ve kabaca 12 milyon Euro'nun biraz üzerinde olacağını tahmin ettiğimiz para. Uefa burada tahmin edilen rakamın yarısını gönderiyor. Bu sezonki tarih 17 Aralık 2010 olmalı anladığım kadarıyla.

Üçüncü taksit ise kesin hesaplamalardan sonra ortaya çıkan "yayın havuzu payı" toplamından, Aralık ayında gönderilmiş olan düşülünce geriye kalan miktar. Yani Bursaspor Aralık'ta 6 alırsa burada da 6'nın biraz üzrinde bir rakam alacak. Bu da Haziran ortası gibi bir zamanda yatıyor federasyonun hesabına.

Federasyon buradan ilgili ayıklamasını yapıyor. Uefa parayı "vergiler dahil" olarak gönderdiğini belirtmiş ve bundan anladığım, vergi işinin ilgili federasyona bırakıldığı yönünde. Federasyonlar da bu işi kulüplere devreder muhtemelen.

Bu paralar teminat gösterilerek transfer harcaması işinde ne derece kullanılabilir konusunda kesin bir şey söyleyebilmek ise pek mümkün değil. Bursa cephesi bu parayı başka bir konuda federasyona teminat olarak göstermiş dahi olabilir. Dolayısı ile bundan Bursaspor dışında hiç kimsenin emin konuşması mümkün değil. Transfer işinde karşı tarafın ya da teminat mektubu talebinde bulunulduğunda ilgili finans kuruluşunun ne yönde bir yanıt vereceğini kestirmek de mümkün olamıyor. Ama şunu bir kez daha vurgulayalım: 20 milyon Euro alıp da bu parayı transferde kullanmamakla suçlanan Bursaspor'un kasasına Ekim'den önce para girmesi mümkün değil.

Son not: Ön elemede dışarıda kalan takımların paraları, ilgili federasyonlardan gelen talep yazılarının ardından Kasım sonunda federasyonların hesaplarına gönderiliyor.

Noat Samisa dedi ki...

Hebenneka,

İzninle şu son söylediklerini biraz açmanı isteyeceğim abi.

Hikmet Karaman'ı pazarlayan programları ben epeydir seyretmeyerek bu piyasanın dinamiklerine çomak sokma gayretindeyim, ucuz bir çaba ayrıca. Toplama bir faydası oluyor mudur, sanmıyorum ama ben toplama baktığımda kendime ilişkin yararından söz edebilirim.

Şenol Güneş benim için Türkiye'deki antrenörlüğün Mozart'ı olan adamdı. Blogun derinlerinde kendisinin FC Seoul ile oynadığı maç yazıları, oyuncu değerlendirmeleri vardır. Biraz da Kore'nin kişisel ilgi alanım olmasından mütevellit, üç yıl boyunca hakkında haber çıkmayan bir adamı takip etmeye çalıştım. Orada yaptıklarını hayranlıkla takip ettim, Koreli'lerden güzellemeler işittim. Bolton dün Lee Chung-yong'la sözleşme uzatmış mesela, acaba Şenol Güneş'in telefonu çalmış mıdır dün gece? Bence çalmıştır, tekrar teşekkür etmiştir hocasına ya da edecektir.

Ancak şimdi şimdi keşfediliyor Şenol Hoca, Salieri'den analoji kurabiliyorum fakat olabildiğince açmanı rica ediyorum bu konuyu.

G-20 ve benzeri ülkeler hariç geri kalanların benzer durumlarda olduğuna ve bunun futbola bir izdüşümünün olduğuna katılıyorum elbette. Fakat biz kiminle rekabet edeceğiz? Almanya mı, yoksa Uruguay mı? Ben ikisiyle de futbolda rekabet edebileceğimizi düşünmüyorum bu halde; zira iki ayrı kutba yaklaşan ülke örneği vermeme rağmen bir geride ve arada bir yerde sıkışmış haldeyiz. İngiltere örneğine karşı çıkışımın dayanağı sayılabilir.

Son olarak Zubeldia şu Lanus'un çok genç hocası değil miydi?

Biraz da bu konuyu açmanı rica edeceğim. Diğer yandan mali konulara ilişkin anektodlar harika. Çok teşekkürler.

Saygı benden, selamlar.

Noat Samisa dedi ki...

Bir daha okuyunca düştü jeton, Osvaldo Zubeldia'ya atıf yapılmış meğerse. Ertuğrul Sağlam'ı konuşunca genç hocalara kaydı zihin, durum şimdi anlaşıldı.

Kendi açımdan Schuster eleştirisiyle birleştireyim bunu. Ben radikal bir farklılık istemiyorum Schuster'den. Her hafta 30 yaş ortalamasıyla sahaya çıkan bir takımın zaten iki yıl içerisinde yenilenmesi gerekecek; bu ''kadro zaafiyeti'' önermelerinin zaten süreç sonucunda dikkate alınacağını işaret ediyor. Dolayısıyla bu takım, maç kaybederek ileriye dönük hiçbir şey kazanmıyor. Zubeldia masterclass'ı tadını beklemiyorum elbette, fakat Kasımpaşa'ya karşı oynanan bi' 85 dakika vardı ki bendeki kayış o gün atmıştır. Takım kazansa da kaybetse de olan-bitenin toplamından fazlasında gözüm yok iken bu denli kötü olabilmeye çıldırmıştım adeta. Üstelik, son anlarında galibiyet fırsatı gelen bir maçtı; ama takımın, ligin dibinde ve İnönü'ye adeta çaresizce ''ya puan ya da 6-7 fark yeriz'' diye gelen bir takıma karşı 85 dakikalık performansı, hocayı sorgulatacak kadar berbattı.

Ben bunun taktik sebepleri olduğunu ve her rakibe karşı Kasımpaşa'nın kendine doğrulttuğu silahın, Beşiktaş'ın acziyeti nedeniyle gerçekten işe yarar bir silaha dönüştüğünü düşünüyorum. Bunun da çözümünün, biraz özveriyle aşılabileceğine inanıyorum; ama Schuster önce medya, sonra hakemler ve en son da ülkedeki futbola savaş açtı.

Buradan hareketle şuna geleyim. Ne olursa olsun, sonucu beklentiler çiziyor. Çok güçlü bir kader anlayışına sahip olmasam da bazen buna inanıyorum. Diğer yandan futbol fikri noktasında Zubeldia'nın modern versiyonları olan Sacchi, Benitez ve Mourinho'ya epey yakın durduğumu sürekli söylüyorum. Ama bu bir zorunluluk değil, bu yalnızca bir yol. Yabancı hocalar (en hit örnekler Rijkaard ve Schuster) kendilerine uygun hareket alanını yaratacak ortamı uzun süredir sağlayamıyorlar. Sadece yönetimlerdeki sakillikler ile alakalı değil, ben kendilerinin algısı ve bizim bu insanları algılamamız noktasında sıkıntı olduğunu düşünüyorum.

Real Madrid'i, Barcelona'yı şampiyon yapmış olmak, bıraktım Türkiye'yi Kenya Ligi'nde başarıyı garanti etmez. Scolari'nin Chelsea'de yaşadıkları bir örnek olabilir. McClaren'ın Wolfsburg günleri, belki. Başka bir ortama geliyorsunuz, bu en önemlisi. Ama bir de futbol ''başka'' oynanıyor; iyi ya da kötü. O başkalıklara kafa yormadıktan, az veya çok bunlar üzerinden küçük ya da büyük rötuşlar yapmadan egemenlik kurmak zor. Artık daha da zor ve bence, bunu istemek hak olmalı.

Çalışmak, emek sarfetmek ve geniş bir anlayışa sahip olmak zannımca antrenörlükte (herkesin belli bir seviyede teknik, psikoloji, pedagoji ve sosyoloji ile liderlik bilgi ve becerisinin olduğunu varsayarak) başarının yolu olduğunu düşünüyorum. Kupa alamasanız bile kadronun ederinden fazlasını ortaya çıkararak yine başarılı sayılabilirsiniz.

Schuster'in eleştirisine binaen ben bir sıkışma olacağını düşünmüyorum. Reaksiyon futbolu şu dönemde daha kolay bir sonuç alma aracı; zira proaktivitenin ihtiyaç duyduğu koheziv yapıyı oluşturmak için pek çok yerde zaman kısıtlı.

Övünç dedi ki...

Söylediklerim yanlış anlaşıldı yada ben kendimi ifade edemedim sanırım.

321 milyon $ lık yayın geliri olan bir ligin şampiyonun,bu paradan en az 20 milyon $ alacağını düşünüyorum.CL'de yine açıkladığın gibi 12 m € bir para alacaklar takriben cebe en az 30 m € girecek e daha bunun iddası var spor totosu var.Gitsinler 30'unuda transfere yatırsınlar diye bir şey söylemedim,zaten söyleyememde.10 bin peşin daire senin hesabı 2-3 adam gibi futbolcu alınırdı sanırım o paranın yarısına.Koskoca şampiyonun oynadığı futbol sponsorsuz kalıyor hocam bunu nasıl açıklıyoruz ? Ekonomik sebeplermiş ülkenin koşullarıymış bunlar palavra.Şampiyon diyorum,en uyduruk olanından bile sponsor bulması gerekirdi ...

Avrupa'da kimseden yüz bulamayan Insua ve Nunez'in tranferlerini bana hiç bir şekilde mantıklı olarak açıklayamazsınız.Tamam Bursaspor bir Porto değil ama bir Hapoel Tel Aviv'de(Benfica'ya vurduğu tokatta ortada) olmamalı.Bizim takımlarla kıyaslamak ise apayrı komedi.Parayı veren düdüğü çalar style bir yönetimle planlamadan söz etmek mümkün olmuyor ki en büyük problem orda zaten Bülent Uygun gibi basit bir adam bile basit bir planlama ile ligin altını üstüne getirmedi mi ?. Ertuğrul Sağlam vizyon sahibi adam oluğunu futbol fikriyle gösterdi ama Schldenfeldler ,Diattalar,Higuainler,Nunezler,Insualarla o fikri kendi kendine sabote ediyor zira elinde daha iyisini yapma fırsatı var (bana gene Lucescu örneği vermeyin).Haşa Bursa padişahımız şampiyonumuzdur diye sallamayacakmıyız yani dokunulmazlıkları mı var ? Kendi takımıma da sallıyorum.8-0'dan sonra 30 yaşında adam göz yaşı döktürdüler daha ötesi mi var ...

Aynı şey Ziya Doğan içinde geçerli 321 milyon doların 15 milyonu en azından o takıma kalıyordur be hocam.Napıyorsunuz o paraları, neden oyuncularınızın maaşlarını ödemiyorsunuz, neden 1milyon $'a takım kuruyorsunuz diyen yok.Varsa yoksa kahraman Ziya nasıl verdi Schuster'in ağzının payını ...

Schuster'den başladığımızda konu yabancı sınırlamasının kalkmasına kadar uzuyor.Hiç bir şekilde yüzeysel olarak tek başına diğer dinamiklerden ayrı analiz edilemeyecek bir mevzu o.

Ama Noat'ın dediği gibi adamdan sistem filan kurması istenmedi,takımı şampiyon yapması istendi.Yapamaz ise gider bu kadar basit.O da en iyi bildiği yöntemle bunu yapmaya çalışıyor zaten bazen oluyor bazen olmuyor.Şimdi elinde bildiğine uygun adamları almak için sadece Ocak ayı var.Yönetim ona inanıyorsa oda sistemine inanıyorsa bunu değerlendirir.Tigana'yı,Bosque'yi yiyen bizler onuda yemezsek belki birşeylerin değişme umudu var .İşin komiği değişmez ise yine birşey kaybetmiyorsun zaten 5 senenin 3 tanesinde her halükarda başarısızsın !!!