Stuart Holden'la Uzun Top Oynuyoruz

Yandaki görseller yazıyla birlikte aşağıya geledursun, biz bu arada Stuart Holden'la uzun top oynamaya çalışacağız. Burnley'nin masal kahramanı Owen Coyle'ın bir süredir Bolton'da yaptıklarından feyz aldık, kalbi kırık bir Amerikalı çocuğun Coyle sayesinde geri döndüğü Ada'da bir süredir yaptığı iyi işleri keyifle takip ediyoruz.

Modern zamanların oyunları savaşların ehlileştirilmiş halidir, diyenlere hak veriyorum. Hele ki oyunların arka planını anlamlandırmak için Sun Tzu okumanın (Mehmet Demirkol'a gıyaben selamlar) önerilmesine de katılıyorum ve ekliyorum: Futbol oyununu daha iyi anlamak için go oynayın! Çünkü Sun Tzu oynardı. İngiliz futbolunu şekillendiren adamlardan Charles Reep de Sun Tzu gibi savaşçı, ya da daha ehil terimle ''asker'' idi. İngiliz Hava Kuvvetleri'ne gönüllü olarak katılmış, bir süre orduya hizmet etmişti. Futbola meraklıydı, ordu takımını güçlü kılmak için varolandan fazlasını nasıl elde edebileceğini düşünüyordu. Apoletini kullanarak 30'ların hit takımı Arsenal'in sırlarını elde etmeye başlamış, Herbert Chapman'ın değişen ofsayt kuralı üzerinden ürettiği WM dizilişiyle yarattığı farka hayranlık beslemeye başlamıştı. Fakat sıcak savaş zamanlarının asker olması, onu dönemsel taktiklere değil; sonuç veren ana stratejiye ilişkin meraka sevk etti.

Interwar döneminde savaş teknolojisinin alıp başını yürümesi, gündelik hayatta kullanılan teknolojilere fark atmasından mütevellit, bir ordu mensubu olarak II. Dünya Savaşı sonrasındaki hayatına daimi sivillerden birkaç - sıfır önde başlıyordu. Kullandığı metodlar, değişen teknolojiyi ilk kullananlardan biri olması sebebiyle muadillerinden epey farklıydı. 1950'de ilk kez kendi metodlarına dayanarak yazdığı bir maç analizini yayınladı. Bu yazı, o güne kadar ana akım medyada çıkan yazılardan çok farklıydı. İçerik ve metoddan öte, Reep'in istatistikler üzerinden ulaştığı bir futbol teorisi vardı: ''Gollerin yüzde sekseni 3 ya da daha az pas sonucu atılır.''

Bu teoriyle İngiliz'lerin yıllardır oynadığı kick-and-rush (vur ve koş) odaklı, diğer bir deyişle direkt pas futbolu, ''bilimsel düzeyde'' onaylanmış oluyordu. Aradan fazla zaman geçmeden Macar'lar Wembley'den 6-3'lük galibiyetle dönüyor, İngiltere futbolu tarihin ilk ve en büyük travmasını yaşıyordu. Daha önce görmedikleri, görseler de kabul etmedikleri, hor gördükleri futbol karşısında ağır bir mağlubiyet yaşamışlardı; zira futbolun oynanış biçimine ilişkin aykırı fikirleri Ada'da kabul görmeyen Jimmy Hogan, yeni yüzyılın başından itibaren Orta ve Doğu Avrupa'yı dolaşmaya başlamış; Avusturya ve Macaristan'da çalışmıştı. Bi' nevi sürgündeydi; ama tarihi değiştiriyordu. Nitekim Macaristan'ın efsane hocası Gustavo Szebes sonraları, ''Biz futbolu Jimmy Hogan'ın bize öğrettiği gibi oynadık.'' diyecekti.

Charles Reep bu ağır yenilgi sonrası dahi revaçtaydı; zira Macaristan'ın galibiyeti sahip oldukları Reep-vari analizlere değil, başka sebeplere dayanıyordu. Ya da hiçbir çaba sarfetmeden, kolayca akla gelen fikir kabul görüyordu: Günün koşulları, onlar bizden daha çok istedi, yeterince mücadele etmedik... gibi zırvalar. Wolves'in menajeri Steve Cullis ise Macar'lardan bir şeyler öğrenmenin peşindeydi. Geçen sezon maç analizleri ve maç öncesi planlarıyla Brendtford'un ligde kalmasına yardım eden Reep'ten kendisi için çalışmasını istedi. Sonucunu kısa zamanda aldılar, dostluk maçı için İngiltere'ye davet ettikleri Macaristan şampiyonu Honved'i mağlup ederek İngiliz Futbolu'nun kırılan onurunu tamir etmeye çalıştılar. Bu sayede ''tamamen İngiliz ürünü'' olan ''direkt pas oyunu'' yeniden doğrulanıyordu. Reep ise kısa bir süre Sheffield Wednesday'da çalıştıktan sonra ilk günlerdeki popülaritesini yitirdi. Gazete yazıları saçma olarak değerlendirildi. Emekliliğin keyfini çıkararak serbest şekilde maç analizleri yazmaya başladı.

Tam da farklı fikirlerin İngiltere futbol ortamında yeşermeye başladığı günlerde gelen 1966 Dünya Kupası zaferi, İngiliz Futbolu'nun başına gelen en kötü şey oldu. Bu noktada es verip, ''futbolda pragmatizm'' tanımı yapmak istiyorum. Anglo-sakson icadı pragmatizm, futbolda kendini ''sonuç vereni iyileştirme'' olarak gösterir. Bu noktada maç - maç bakıldığında kazanmayı en öne koymak değil, zaman içerisinde gerçekleşen ve teorik altyapıya dayanan değişime direnme durumu, pragmatizm olarak görülmeli. Zira ortada bir oyun var ve kimse, kaybederek oyundaki geleceği kazanamaz. Ezcümle, yenilik ve başarı arasındaki bağlantıya ulaşmanın önündeki engeldir futbolda pragmatizm; kazananın kayıtsız şartsız kutsanmasını sağlayan bir sihir değil.

Alf Ramsey varolan üzerinden iyileştirmelere gitti ve klasik İngiliz futbolu, ilk ve son Dünya Kupası zaferini yaşadı. Daha önce başarı gelmemişti, Macar'lar ağır bir tokat atmıştı; ama 66'daki gibi olabiliyordu demek ki. Fakat sonra yine olmadı. 70'lerdeki başarısızlık dönemi sonrası İngiliz Futbolu yeniden Charles Reep'e döndü. Reep'in Norveç'e ihraç edilen fikirleri, orada da performans analizleri ve direkt pas futbolu olarak kendini gösteriyordu. Teori basitti. Gol atmak için, topun kaleye yakın olması gerekliydi. Bu da topu en kolay şekilde kale önüne ulaştıracak olan uzun mesafeli bir pasla mümkündü. Kıta Avrupa'sı ve Yeni Kıta'da revaçta olan bol paslı oyuna karşı duran bu teorinin pratikteki açıklamasını 82 DK başarısızlığı sonrası dönemin Watford, 90 DK sonrasının İngiltere antrenörü Graham Taylor yapıyordu: ''Topa sahip olma ve sabrın futbolda önemli olduğu uydurmadır. Goller hatalar sonucunda atılır.''

Reynolds, Hogan, Meisl, Maslov, Michels ve daha pek çok ayak izleri takip edilen, blueprint'leri kendinden sonraki döneme aktarılan hocalar ise bambaşka bir fikrin peşindeydiler. Bireysel bir hatanın değil, rakibin çalışır düzenini mekanik şekilde bozacak ve galibiyetini kendi oyunuyla elde edecek bir futbolun peşine düşmüşlerdi. Kimisi bunu çok radikal uygulamalar üzerinden yaparken, kimi maç - maç düşündü; ama sahaya konulan oyundaki kazanma fikrinin uygulaması, Graham Taylor'ın düşündüğünden çok farklıydı. Taylor o sıralarda Charles Reep'le birlikte çalışıyordu. Bu birliktelik, Taylor ve Reep'in fikirlerinin yılmaz savunucularından Charles Hughes'ün FA'in antrenör eğitim departmanının başına gelmesiyle anlam kazandı. Hughes, müridi olduğu Reep'ten kendi futbol teorisi üzerinden bir ''antrenörlük müfredatı'' yazmasını istedi. İngiliz futbolunun altyapısı artık Reep'in ''en kısa yoldan gol nasıl atılır?'' sorusuna göre futbol oynayan futbolcular yetiştirmeyi artık örgün eğitimin metodu olarak kabul ediyordu. 80'lerde yetişen antrenörlerin tamamı, daha önce informal şekilde dahil oldukları geleneksel oynama biçimini, artık bir doktrin olarak kabul ediyor ve uyguluyorlardı.

Heysel ve Hillsborough faciaları İngiltere'nin futbolunun somut kısmını yeniden şekillendirince 90'lardan itibaren sisteme dahil olan Kıta Avrupa'sı menşeili menajerler, bu ağır baskıyı kırdılar. Premier League'in zirvesi şimdilerde bambaşka bir oyunu temsil ediyor, fakat ligin kökleri ve ulusal takımın tümü, halen Reep'in futbol teorisinin boyunduruğunda yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Öte yandan, temelde ters giden bir şeylerin varlığından haberdar olanlar 2002 DK öncesinde ulusal takımın başına ilk non-British menajer olan Sven-Goran Eriksson'u getirdiler. Aynı yıl Charles Reep hayatını kaybetti ve Eriksson, Reep'in 50 yıl önceki teorisini hatırlatıp, kendisini bunun üzerinden eleştirenlere, ''Bu doğru değil. İstatistiklere bakarsanız, büyük maçlar ve uluslararası turnuvalarda gollerin yüzde sekseni 5 ve daha fazla pasla geliyor.'' diyecekti.

Charles Reep, oyundaki etmenleri ayrıştırıp bütüne yeniden ulaşmayla modern taktik düşüncenin Ada'daki ilk savuncusu olmuştu. Fakat oyunun oynanış biçimine ilişkin bir tabu içerisinde yaşayınca, hem kendini hem de bir ulusu içinde bulunduğu yanlıştan daha büyük yanlışlara sevk etti. Teorisindeki sayılar doğru değildi. Değerlendirmesi duran topları da kapsamıştı ve oyun akışında gerçekleşenlerin duran toplardakilerle alakası yoktu. Bu da bir kenara, başlarda dribling oyunu olan futbolun neden uzun top - direkt pas oyununa evrildiğini ve futbolu, başlangıçtaki sosyolojik süreçleri yaşayarak oynamaya başlamayan Kıta Avrupası ve Güney Amerika'nın yarattığı farklılığı, kazanılan başarılardaki ortak noktaları ya da farkları hiç dikkate almadı. Sofistike görünen, ama yalnızca varolan skor sonuçları üzerinden bir teori geliştirmişti; fakat Ada'nın oyunu zaten informal şekilde bu noktaya ulaşmıştı.

En üstte fotografı görülen Bolton'ın Amerika'lı orta saha oyuncusu Stuart Holden'ın hikayesi ilginç. Öğretim görevlisi babasının işi nedeniyle İskoçya'da doğmuş, Sunderland'de büyümüş biri. Yetiştiği ortam itibariyle vatandaşlarından farklı olarak soccer olan futbola ilgi duymaya başladı ve ailesiyle birlikte Amerika'ya döndükten sonra da bu eğilimi devam etti. 20 yaşındayken Sunderland ile sözleşme imzaladı, yeniden Britanya'ya döndü. Fakat, Newcastle'da arkadaşlarıyla birlikte olduğu bir gece sokak ortasında saldırıya uğradı. Göz yuvası kırıldı, görme kaybı yaşayacağı korkusuyla ameliyat olmaktan imtina etti. Sonunda her şey yoluna girdi, Holden'ın kafatası da gözü de eski haline döndü; ama artık İngiltere'nin Kuzeydoğu'sunda kalmak istemiyordu. Amerika'ya geri döndü. Houston Dynamo'da geçen üç yılın sonunda İngiltere'ye Bolton formasıyla geri döndü. Bu yaz Amerika ulusal takımıyla Güney Afrika'ya gitti, şimdilerde Bolton'ın çıkışındaki en etkin adamlardan biri.

Stuart Holden'ın bu hikayede işi ne, der gibiyim. Evet, siz değil; ben. Açıklayayım. Holden yalnızca bir örnek. Futbol sevgisini Ada'da, eğitimini Amerika'da almış ve ilk düzenli profesyonel futbol tecrübesini Amerika'da yaşamış bir orta saha oyuncusu olarak British model (box-to-box) orta saha oyuncularından farklı, çok daha versatil bir oyuncu. Tek bir kazanma yoluna inanmıyor, takımına esneklik kazandırıyor.

Yazının başından itibaren sağda görülen grafikler ise uzun topu başarılı şekilde oynayan ve oynayamayan takımları gösteriyor. Grafikler kalecilerein maç boyu yaptıkları paslara (aut ve kaleci atışları dahil) ait. Sezonun takımlarından Bolton Wanderers'ta Kevin Davies ve Newcastle United'ın tam bir Ada'lı özellikleri taşıyan santraforu Andy Carroll'ın yarattığı fark ortada. Gerçtiğimiz hafta sonu Bolton ve Newcastle'ın rakipleri Blackburn'ün ve Liverpool'un gerçek bir hedef santrafora sahip olmayışı, uzun topların rakibin güçlü fizikli stoperlerinin kafasından geri dönmesine neden oldu. Ama bu her şeyi açıklamıyor, uzun topların tamamını karavana atıp da maç kazanabilirsiniz; fakat uzun topu iyi oynayan takımların halen bir noktaya kadar başarılı olmaya, Premier League'in baş altına yaklaşmaya devam etmesi de yadsınamaz bir gerçek. Uzun top iyi oynanırsa halen İngiliz'lerin futbol pragmatizmini temsil ediyor. Keza Fulham'ın geçen yılki başarısı da neo-İngiliz oyununun son güzellemesi. Tottenham'ın süren çıkışı ise fikir olarak yerel, fakat uygulamada Kıta Avrupası'yla melezleşme emareleri gösteriyor. Geleneksel İngiliz oyun tarzının zirvenin futboluna, kupalara etkisi ise hala sıfır; hele ki ulusal düzeyde sıfırın da altında.

Helenio Herrera'nın dediği gibi ''İngilizler değişimi yine ıskaladı.''

Ama uzun top bazen, yine de iyidir. Konuya ilişkin bir sonraki yazı ''Bizim bile gördüğümüzü İngiliz'ler göremiyor mu?'' sorusuna cevap vermeye çalışacak ve bunun üzerinden ülkemiz futbolunda olan bitene bir yeni, küçük açılım getirmeye çalışacak.

Kaynakça: When Saturday Comes, How to Score - Ken Bray, Inverting the Pyramid - Jonathan Wilson


Noat Samisa

16.12.2010

7 yorum:

Flying Dutchman dedi ki...

Uzun topun topu rakip kaleye bir an once gondermek gibi bir yarari oldugu kadar rakip saha icerisinde rakibin dengesini bozacak bir rolu de var. Uzun topun atildigi alandaki oyuncu sayisinin fazlaligi ile yarattigi etkinin dogru orantili oldugunu dusunurum hep. Bana sorarsan klasik 2-3-5 ve WM'nin uzun toplar icin bicilmis kaftan olmasinin sebebi de budur. 60larla birlikte degisen ve rakip sahada sabit olarak bulunan adam sayisini azaltan trend uzun toplarin da onemini azaltti. Rory Delap'in tac atislarinin bu derece etki yapmasinin sebebi dustugu alanda bomba gibi etki yapmasi ve o alanda cok fazla sayida insan bulunmasidir bana gore. Bu yuzden uzun toplar rakip sahadaki oyuncu sayisinin azalip defans oyuncusu sayisinin artmasi ile birlikte onemini kaybetmistir zira o toplari kovalayacak oyuncu sayisi zaman zaman 1'e dusmustur. Belki River'in La Maquinasi veya Herrera'nin tormente tipindeki geriden cikan oyunculari iceren taktikleri buna zemin olusturabilir ama gunumuzde uzun toplarin cok ozel oyuncular tarafindan cok ozel oyuncularla olusturulmus felsefelerde uygulanabileceginin dusunuyorum ve benim dusunceme gore bu toplar tam karsi cepheye degil, sahanin kenarlarina dogru olmalidir...

Noat Samisa dedi ki...

Flying Dutchman,

Evet, topun kaleye yakın olmasından ahreketle rakibi hataya zorlaması ve bu hatanın telafisinin olmaması en büyük artısı.

Sadece Delap'ın taçlarında değil, tüm duran toplar için aynısını söyleyebiliriz. Duran toplar da uzun top ve hatanın telafisi yok. Bugün modern süreçlerin onlarca kazanımından bahsedebiliriz, ama hala long-ball play en geçerli gol üretme yollarından biri. Fakat dura toplar için sıradışı savunma taktikleri de var; duran top alan savunması mesela.

Son kısımın en iyi örneği, yine Charles Reep'in teorilerinin etki ettiği Norveç futbolunda var. Kanatlara konulan uzun oyuncular ya da son zamanlardan, Mancini'nin Jo kullanımı. Chalkboard'lar fikir verebilir.

Good point, mi diyorlardı? :) Katkı için teşekkürler.

snnbnn dedi ki...

Go stratejik olarak harika bir oyun ve insana büyük katkılar yapıyor ama insanın futbol görüşüne katkısı nasıl olur bunu pek anlayamıyorum. Daha önce de Kgs Türk Go Odası'nda da go'nun futbolla ilişkilendirilmesi ile ilgili sohbetler vardı, fakat o zaman da anlamsız gelmişti. Bir iki örnek verebilirsen çok sevinirim, çünkü bu uzun zamandır görmek istediğim ama göremediğim bir nokta :)

Noat Samisa dedi ki...

Snnbnn,

En başta GO da futbol da alan yaratma ve alan kapatma üzerine kurulu. Buradan kaynakla pek çok benzerlikleri var.

Mesele pres konusu. Sahanın ortasındaki bir oyuncuya pres yapmak zordur, çünkü 360 derece oynama açısı ve yine 360 derece alanı vardır. Aynı şekilde GO'da da merkezdeki alanlar daha çok taşla kapatılabilir. GO'da oyunun kenarlardan başlaması da aynı şekilde, futbolda beklere pres yapmak her zaman daha efektiftir.

Sonra hücum - savunma dengesi. Mesela başlangıç hamlesini ele alalım. Rakibimiz bizim Q4'e koyduğumuz taşın hemen yanına Q5'e hamle yaptı. Genelde buna karşı köşe iki şekilde korunur. Ya R4 ya da R5. Farkı şu. R4 direk savunma hamlesi, rakibi kilitler. R5 ise içerisinde hücum da barındırır, rakibi merkeze iter ama açığı vardır... gibi. Örnekler çoğaltılabilir. Futbolda efektiflik, hücum-savunma dengesi, alan kontrolü ve strateji. Bunlar benim gördüğüm başlıca benzerlikler.

Futbolun GO'ya attığı fark ise taşların insan olması olmalı. Bu durum, GO'da ortaya çıkan olasılıkları sonsuzla çarpıyor.

Övünç dedi ki...

Eheh biraz önce ekşibeşiktaş'a yazmıştım aklıma direkt olarak Goal filminde Newcastle teknikdirektörünün Santi'ye verdiği ayar geliyor.

Elbet izlemişsinizdir ama yazmadan edemeyeceğim. Saf Meksikalı'yı çağırıp kaleye koşturup sonra degajla topu kaleye gönderdiği sahne . Tam olarak şöyle bir diyalog geçiyor aralarında :

T.D. :So, when I say go, I want you to run as fast as you can to the goal.

Santi :Okay?

T.D. :Go

T.D. :Come back

T.D. :What did you learn ?

Santi: that you can score from halfway?

T.D. :No !! That the ball can travel faster than you.

Noat Samisa dedi ki...

Övünç,

Galiba oradaki daha temel bir şeye dikkat çekiyordu. Topla haddinden fazla oynayan sokak futbolcusu Munez'e en basit şekliyle ''pas ver'' diyordu. :)

Geniş açılı St. James' Park ve helikopterden Newcastle görüntüleri için birkaç kez izlediğim filmdir; yoksa futbol filimi olarak bile tırt.

snnbnn dedi ki...

@ Noat Samisa

Futboldaki presle Go'daki baskıyı bağdaştıramamış olmam benim ayıbım.

Cevabın için teşekkürler ;)