Aaron Ramsey

Stoke City sert takım falan da bu kadar da değil. Ramsey'in sağ bacağını kıran Ryan Shawcross'un gözyaşları belki bir şeyler anlatıyordur, ama hiçbir şey henüz 20 yaşındaki Aaron Ramsey'den değerli değil. Yine Arsenal ve yine gözün görmeye dayanamadığı bir sakatlık. Son dakikada gelen galibiyet golleri Ramsey'e hediyedir. Umarım önümüzdeki sezonla birlikte yeniden akıl ürünü paslarıyla bizi yeteneğine hayran bırakan bir Ramsey izleriz. Büyük geçmiş olsun.

Görmek isteyen için video.

Noat Samisa

27.02.2010

Kayserispor 1-2 Beşiktaş

Dünyanın bi' ucunda, Şili'de meydana gelen 8.8 şiddetindeki büyük afet bugünkü maçın skorunu belirlerken, bu durumun afetin birinci muhatabı Tello'dan başka kimsenin umrunda olmaması Beşiktaş'ın utancıdır. Lille takımı perşembe günü formasındaki bahis reklamını ''Help Haiti'' yazarak kapattı, ama bugün Kayserispor'un formasından bahis reklamı vardı. Bu kural nasıl çalışıyor? Herkesin Tello adına siyah bant takması, takımın forma altına Nobre'nin oğlu Nicolas'a dair bir tişört giymesi ve golleri ona armağan etmeleri bu kadar zor muydu? Elbet herkes Nobre'ye moral vermiş, Tello'ya taziyelerini iletmiştir. Lakin bu kadar içe kapanık olunmaz. Beşiktaş seneye bir daha gider Kayseri'ye, Tello yine gol atar; ama bugünün telafisi olmaz. Forma arkasına Kızılay, Mehmetçik Vakfı yazmanın anlamı ne öyleyse?Takım 75 dakika sezonun en iyi oyunlarından birini oynadı. Bunda Kayserispor'un payı kadar, sene başından beri bir şey oynamayan ve son iki maçtır da dibi gören Rodrigo Tello'nun Beşiktaş kariyerindeki zirve performanslarından birini sergilemesinin payı var. Henüz maç başı Ekrem-Bobo sola yanaştı, sol iç adamı Fink içeri dalış yaptı ve sağ kenar adamı Tello sıfır şans gol vuruşuyla güzel bir uzak forvet golü attı. İlk 15 dakika oyuna epey durağan ve bol autlu giderken yine Tello sahneye çıktı ve Bobo'ya nefis bir asist yaptı. Bobo topu direğe vurunca Tello'dan istatistik çaldı. Yarım saatin sonunda yine Tello sahne aldı. Aydın'dan kaptığı topu topukla Bobo'nun önüne bıraktı, Bobo da Ekrem'i gördü ve skor 2-0 oldu. İleri üçlünün tamamının ayağına topun değdiği, iki pasla atılmış bir uzak forvet golü daha. Takım kalesinde pozisyon da görmüyordu, bundan iyisi olamazdı. Cangele'nin yokluğunda Tolunay Kafkas'ın oyun planı mutlaka gol yememek üzerineydi, ama henüz 2. dakikada bu planı çöp oldu. Oyuncuyu kaybetmek pahasına henüz 20. dakikada esas düzenine yaklaştı ve Troisi'yi Makukula'nın etrafında gezdirmeye başladı. Troisi bireysel becerileriyle bir şey üretti ama bunlar topu Makukula'yla buluşturmak için yeterli olmuyordu.

Kayserispor'un sezonun ilk yarısında yaptığı zirve yürüyüşündeki sır, birincil olarak yıllardan bu yana sahip oldukları takım savunması idi. Oyunun hücum tarafında ise Cangele-Makukula uyumuyla birlikte ayrıntılara önem vermeye yaslanıyorlardı. Faulleri, kornerleri ve taçları çabuk kullanmak, bu sayede rakipten önce hızlanarak çok gol buldular. Ali Turan'ın kaybı bu duruma etki etmiştir, ama bugün görünen silik oyunun esas etkeni Beşiktaş'ın erken bulduğu golle Kafkas'ın oyun planın çöp olması ve Cangele'nin yokluğunda oyunun tamamen uzun topa kalmasıdır. Beşiktaş son 15 dakika Ferrari etkisiyle rakibinin tek planını da çalıştırmayı başardı. Ben sezon başından beri yaptığım gözlemlere binaen Ferrari'nin bu aşırı sarkık oyununda İtalyan stoperin kendi tarzının etkili olduğunu düşünüyorum. Eğer kenardan bir talimatla yapılıyorsa daha kötü. Beşiktaş'ın oyun planına uyması, kalitesi, özverisi; hepsine sezon başından beri değindik ama bu maçın son 15 dakikasındaki savunma yerleşimi kabak tadı verdi. Rakibin uzun toptan başka çaresi kalmamış, orta saha tazelenmişken Ferrari-Sivok ikilisi Makukula'yı penaltı noktasında karşılıyorlar. Bunu da kötü yaptılar ki, Sivok'un ofsaytı bozduğu, Ferrari'nin pastırma almaya gittiği pozisyonda skor 1-2 oldu. Uzun toptan ve duran toplardan başka hiçbir ihtimal yokken rakibe gol davetiyesi çıkarıldı. Savunma tandemi ile takımın santraforu arasında top rakipteyken 50 metre, top Beşiktaş'taken 80 metre oluyordu. Bobo'nun üstten auta attığı topa vuracak gücü kalmamıştı, keza Ekrem ve Fink'in de durumu farklı değildi. Böylesi bir maçta bu tarz oyun Ferrari için kolay olabilir, ama Beşiktaş için değildi.
Herkes görevini yapınca üzerine konuşulacak çok fazla şey olmuyor. Kaş'ın kenarını zorlamadılar, ama Kaş da birkaç kritik ters kademeyle uzun süre sonra forma bulduğu maçta görevini yaptı. Toraman galiba Cangele'nin önlemiydi, daha doğrusu onun yerine oynayacak oyuncudan rol çalması için önlibero yapılmıştı. Tello'nun çıkışıyla birlikte final toplarını da kullanmaya çalıştı, ama tabii bu kadarı da fazlaydı. Oyunun son bölümünde Ferrari'nin eski usül libero olmasıyla stoper gibi oynadı. Bana göre Tello'dan sonra maçın adamıdır. Sol iç-sağ iç rollerinde hep en iyi performanslarını oynayan Ernst ve Fink, bugün son iki aydır hiç olmadıkları kadar oyunun içindeydiler. İleri üçlü için geçen haftaki oyunuyla Ekrem'in yeri garanti idi, Tello sanıyorum özel seçimdi ve Bobo da görevini yaptı. İkinci yarı rakip yarı alanda çok boş alan vardı ama Beşiktaş'ın savunma yerleşimi Holosko'nun bu alanları kullanmasını zorlaştırdı. Özetle; ilk yarı başta Tello olmak üzere öndeki oyuncuların iştahı oyunu çözdü. Sonrası rölanti, Kayseri bol bol topla oynadı ama son bölüm can sıkıcıydı. Ligin ilk 3 sırasının 1 puandan fazlasını alamadığı deplasmandan 3 puan almak güzel. Bir de takımın Ocak ve Şubat aylarından ortalarda görünmeyen oyun iştahını yeniden görmek güzeldi.

Son not küçük Nicolas'a: Baban gol atamamaya devam etsede eğer sen iyileşirsen Torres mertebesine yükselecek...

Noat Samisa

27.02.2010

Chelsea 2-4 Man City

Hakem Mike Dean bile merakla seramonide olan-biteni gözlüyordu. Beklenen oldu, maç öncesinde Wayne Bridge kafasını kaldırıp John Terry'ye baktı ama elini sıkmadı. 10 gündür tek idman yapmayan Tevez golü attı, Bridge'i kucaklayıp onun formasını işaret etti. Ağır ilerleyen, yarısından sonra olayların çözülmeye başlamasıyla birlikte finalde zirve yapan bir polisiye film gibi maç oldu. İlk yarı iki takım da bekledi. Sezon boyu uyum yakalayamayan City savunma dörtlüsü yine takımın en yumuşak yeri olan sol bek-sol stoper arasından 40. dakikada bir boşluk verdi ve Lampard bu hatayı affetmedi. Bu dakikaya kadar oyunda duran toplar harici pek aksiyon olmuyordu. Devrenin uzatmalarında Mikel saçmaladı, Tevez ısrar etti ve artık refleksleri epey yavaşlamış olan Hilario'nun yanından topu ağlara gönderdi. Bu gol maçı çözdü, ikinci yarı inanılmazdı.

Barry'nin pasıyla boş alana hareketlenen Bellamy'nin tam da ''Bellamy usulü'' golüyle oyun döndü. Yine bir Hilario hatası ama öncesinde Galli forvetin hakkını teslim etmek gerek. Sol iç oynayan Barry, tam da Ancelotti gemileri yakmışken maç eksiği suratından belli olan Belletti'den topu kaptı ve kazandırdığı penaltıyla maçı bitirdi. Mancini'nin bugüne kadar takım için ne ifade ettiklerini net olarak anlayamadığı iki adam, bugün Chelsea'yi yıktı. Tevez'in yarattığı sihir, idman eksiğine rağmen maç boyu ortaya koyduğu mücadeleyi izlemek bir başka keyifti. 15 aydır Stamford Bridge'de kaybetmeyen Chelsea'nin serisi bozuldu, hem de yıllar sonra yenen 4 golle. Belletti ve Ballack'ın kırmızı kartla atıldığı maçta Chelsea yalnızca 3 puan kaybetmedi. Petr Cech yaklaşık 1 ay daha yok ve bu 1 ay Hilario ile bitmez. Obi Mikel'in silik oyunu, Terry'nin devam eden formsuzluğu, Malouda'nın taktik disiplinden koptuğundan anlamsızlaşan sol bek rolü... pek çok şey yılbaşından öncesindeki gibi değil. Ferguson dün Man City'ye gaz vermişti, yarın League Cup finalinde Wayne Rooney'i dinlendirmeye niyetli. Aylar öncesinden hedef gösterdiğimiz Nisan ayı başındaki Man Utd-Chelsea maçına kadar puan farkı bir açılıp bir kapanacak, eğer geride kalan olursa belki de havlu atacak. Tahminim o ki, 3 Nisan'daki maçı kazanan lider, hatta şampiyon olacak. Arsenal de bugün kazanırsa puanını 58 yapacak, çok kötü geçen final haftası sonrası çok mu erken konuştuk acaba? Yakın takip yeniden başladı. Premier League'de yalnızca Big Four'un heyacanı var, diyenleri bugün sopalıyorlarmış. Dördüncü sıra için kıyamet kopuyor, bu sıradışı maç da bu sezonun vitrinde görünen yüzlerinden yalnızca biri.

EPL 09/10 28. Maç Haftası
Chelsea 2-4 Man City
Noat Samisa

27.02.2010

Portsmouth Denize Dökülürken

80'lerin sonu, 90'ların başında İngiltere'de bir devir kapanıyor, Demir Leydi Margaret Thatcher düşüyordu. Eskisinden daha zengin olmayan Ada halkı, Thatcher döneminde peydah olan yeni sorunlardan biri olan büyük çaplı holiganizmi yaşıyordu. Taraftar kavgaları 19. yüzyılda üç-beş kulüp aralarından maç yapıyorken de vardı, yerel derbiler her daim gerilim vaat ediyordu ama tribünlerin hakimi işçi sınıfı, elinden alınan hakları için zaten sokaklarda eylem yapıyor olunca, artık eskisinden daha az kazanıyor ama daha çok çalışıyor olunca ve siyaset her gün farklı eksenler arasında med-cezir'ler yaşıyor olunca tüm bu reaksiyon enerjisi, kültürün ürettiği futbolda, futbol sahaları etrafında patlıyordu. Ve Thatcher maalesef futboldan anlamıyordu. Ada futbolunu 150 yıldır işçiler taşıyordu, bu durum Kıta Avrupası'nda çok daha önceleri değişmeye başlamıştı. Bu oyunu oynamak için de izlemek için de zengin veya entellektüel olmaya gerek yoktu. İşçinin kısıtlı zaman eğlencesi bir toptu, sonraları bir bira eşliğinde izlenen maç oldu. Sorunun kökleri devlet politikasına, Thatcher'ın kurmaya çalıştığı yeni düzene dayandığına göre çözümü belliydi: İşçilere daha iyi şartlar sunmak, onların daha çok kazanmasını sağlamak ve sömürü politikalarını durdurmak, iflah olmaz şiddet yanlılarını rehabilite etmek; olmuyorsa bu çürük elmalar için devlet mekanizmasını devreye sokmak... Bunun yerine daha kolay ve daha vaatkar olan yol, sportif açıdan başarısız geçen yıllar ile birlikte Heysel ve Hillsborough facialarının da etkisiyle uygulamaya konuldu. Meşhur Taylor Raporu bugünün yolunu çizdi. Yeni stad düzeni için finansman sağlamanın yolları, yeni sponsorluk ve yayın anlaşmaları derken Premier League dış dünyanın futbolundan bir başka şekilde daha ayrıldı. Bugün gelinen noktada ise ilk kez bir Premier League kulübü borçları nedeniyle iflas etti ve kayyuma devredildi.South Coast Derby'nin kırmızı yakası Southampton, geçtiğimiz yılın ilk baharında bugün Portsmouth'un yaşadıklarını yaşıyordu. Yerelliğini koruyan kulüp bir yanlış hamlenin olası sportif sonuçlarını hesaplayamamıştı ve sonunda yabancı sermayeye muhtaç kaldılar. League One'da sezona -10 puan ile başlayan Saints, geçtiğimiz yazdan bu yana kayyumdan kurtularak İsviçreli işadamı Markus Liebherr ile yoluna devam ediyor. Portsmouth'u bugüne getiren süreç tıpkı Southampton'ın yaşadıklarına benzer bir hikaye ile başlamıştı. Eski Barcelona ve İngiltere ulusal takımı menajeri Terry Venables, Portsmouth'un çoğunluk hisselerini £1 gibi sembolik bir bedelle eline aldıktan iki yıl sonra kulüp zarar eder noktaya gelmişti. Ken Bates'in Chelsea hikayesi de benzer şekilde sonuçlanmıştı. Yönetime talip olmak için o zamanlar hazır paraya ihtiyaç yoktu ama fütursuz harcamalar kulüpleri yabancı yatırımcıya mahkum etti. Şimdilerin Leicester City patronu Milan Mandaric, kayyuma giden Pompey'i 98 yazında devraldı. Sonrası Harry Redknapp'in South Coast Derby tarihine çomak sokması ve Portsmouth'un Premier League'e terfisidir. 2006'da kulüp bir kez daha el değiştirdi, Gaydamak'lar geldi. İlk üç EPL sezonunda düşme hattı civarında gezinen kulüp, yeni patronların yatırımıyla 06/07 sezonunu 9. sırada bitirdi. Ertesi sezon ise Pompey için bir rüyaydı adeta. Sezonu 8. tamamladılar ve FA Cup'ı 69 yıl sonra müzelerine götürdüler. Fakat 2008 yazından bu yana £80 milyonluk futbolcu satışı yaptılar, hala da yapmaya çalışıyorlar. Buna rağmen £60 milyon kısa ve orta vadeli borç var. Çeşitli transferlere aracılık eden futbolcu menajerlerine ödemeleri gereken £2 milyonu ödeyemiyorlar ve devlete olan £7 milyonluk vergi borcu nedeniyle artık atanmış'ın yönetimi altındalar. Gelirler temlikli olduğu için futbolcularına maaş ödemekte sezon boyu sıkıntı yaşadılar. Premier League yönetimi mevcut durumu değerlendirecek ve Portsmouth'a 9 puan silme cezası ile önümüzdeki sezona -10 puanla başlama cezası verilecek. Bu zaten mevcut 16 puanıyla ligde kalma umutları bitme noktasındaki takımın doğrudan Championship bileti alması demek.
Portsmouth taraftarı artık kaç patron değiştirdiklerini saymaz durumdalar. Son uzun süreli patron Gaydamak'lar kulübe çöktüler, ne varsa toplayıp gittiler. Sonradan gelen hiçbir yatırımcı kulübü düzlüğe çıkaracak parayı ortaya koyamadı. Premier League yönetimi Fit and Proper Person Test adı altında yabancı yatırımcıları denetime tabi tutsa da bu sistemin çöküşü şu süreçte tescillendi. Taraftar aylardır bu durumu protesto ediyor. Üç ay önce protestodan fazlasını da yapmaya başladılar ve bu sayede kulübün %10'luk hissesine sahip oldular. Pompey Trust'ın amacı önce kulübü kurtaracak tüm yolları denemek, eğer olmaz ise bir yeni kulüp kurarak her şeye en alt kademeden yeniden başlamak. Bu yıkımı taşımak istemiyor, yönetenlerin günahına ortak olmayı reddediyorlar.

Bununla birlikte sayısız hikaye yazılıyor, günbegün taraftarlığı yeniden sorgulatan gelişmeler yaşanıyor. Taraftarlık bir kısım Portsmouth taraftarı için olduğu gibi benim için de esasen aidiyettir. Eğer stadyumu sahiplenemiyorsam, çıkış tünelinden çıkarken görünenlere ''bizim çocuklar'' diyemiyorsam gerisi çok da önemli değildir. Portsmouth FA Cup'ta çeyrek finalde, ses etmeseler de bir kez daha FA Cup şampiyonu olmayı deneseler ne olacak ki? Takım kazandığında sorgusuz sualsiz sevinemiyorken, sahada görünen bir parçası olarak kendimi hissetmiyorken, takım kaybettiğinden doyasıya üzülemiyorken sahadaki futbolun çok da önemi yok. Futbolsever olarak açarsın bir televizyon ya da gidersin bir başka stadyuma, futbolun en iyisini oynayanları izlersin. Man Utd taraftarı hem en iyisini oynayan takımlarını izlerken, hem de deplasmana bile sarı-yeşil kaşkollarıyla gidiyorlar. Taraftarlık başka bir şeydir, başka hiçbir şeyle kurulamayan bağdır. Ne taraftar kartı, ne kredi kartı, ne de kupalar ölçer onu. Takımla değil, benimle alakalıdır taraftarlık; hesabı-kitabı yoktur. Su akmış arkını bulmuş, adı olmuş endüstriyel futbol; ama bu su hala akıyor ve hala pek çok yeni yol var. Biz futbolu oynayamayanların oyuna dahil olabilme savaşı var ve bu savaş sürecek. Benim İngiliz futbolu merakım ve sevgim de bunların toplamından besleniyor. Premier League kurulduğunda İngiliz'ler hala futbolu ikinci katta oynuyordu ve Brian Clough yaşıyordu. Şimdilerde de standart olarak alt lig takımlarında görebileceğiniz ''kazma'' stoperler karşıladıkları her topu uzun oynuyorlardı, çünkü bundan fazlasını bilmiyorlardı. Öğlen yağmurunun gölete çevirdiği mahalle sahasında veya altyapı tesisinde bunu öğrenmişlerdi. Bir de dörtlü savunma oynarken kendilerini geriye atmamaları gerektiğini... Her takım 4-4-2 oynuyordu. Yıllar boyunca kazma stoperler, top kaabiliyeti zayıf-devamlılığı olan bekler, hızlı çizgi adamları ve British model orta sahaların önüne fizikli stoperlerin kalıbında en az bir santrafor üretmişlerdi. Premier League ile birlikte önce reklam amaçlı, isimli Avrupalı transferler geldi, sonraları İngiltere zirve futbolcuların buluştuğu yer oldu. Yabancılar iz bıraktılar, hala da bırakmaya devam ediyorlar. Ama onlar hala bu eski usul oyuncuları üretmeye devam ediyorlar ve siz eğer ''Premier League'deki tempo, hız, mücadele...'' şeklinde başlayan cümleler kuruyorsanız, bunun nedeni bu geleneksel British oyunculardır. Ben de bunu seviyorum, Ada futboluna dair yıllardır süregelen merakımın beslendiği kaynağın bu olduğunu defaetle anlatmaya çalışıyorum. Para pek çok şeyi değiştirdi belki, ama Ada futbolunun özgünlüğü ve sahadaki futbol ruhu hala yaşıyor.

Noat Samisa

27.02.2010

Bridge'in Kararı

Futbol sahasında olan-biteni ve olacak olanı etkilemese ''bize ne adamın yatak odasından?'' deriz de, bu hikayede yaşananlar hiç de öyle olmuyor. Ashley Cole sakatlandığına şükretsin, yoksa hayat onun için şimdi olduğundan daha zor olacaktı. Cumartesi öğleden sonrası için ''Wayne Bridge acaba John Terry ile tokalaşacak mı?'' sorusu bahis şirketlerinin bile ilgisini çekmiş durumda. Her iki ihtimal de 2.00 oranla tahmincisini bekliyor. Fabio Capello da 3 Mart'ta Mısır'la Wembley'de oynanacak olan hazırlık maçının kadrosunu netleştirmeye çalışıyor. Ashley Cole'un sakatlığında Wayne Bridge sol bek mevkiisinin birinci alternatifi olmuştu ama sezon başından bu yana süren düşük form durumu nedeniyle gözler Leighton Baines'in üzerindeydi. Yine de Ashley Cole'un Dünya Kupası'na yetişmemesi halinde en kötü ihtimalle sol bekin ikinci alternatifi olarak Wayne Bridge Güney Afrika'ya götürülecekti. Tüm bu karmaşık olasıklar arasında en net açıklama konunun birinci muhatabı Wayne Bridge'den geldi. ''John Terry'nin olduğu bir takımda oynamak istemiyorum.''

Açıklama çok daha nazik cümleler içerse de ana fikri bu. Terry'nin bir süredir sahada gösterdikleriyle geçmişi arasında fark var, keza Bridge'in bir dönem facia performanslar sergiliyor olmasınında da saha dışında yaşananların payı var. Sonuç olarak saha dışı sebeplerden ulusal takımda kaptan değişti, ki o kaptan da şu sıralar sakat olduğundan Mısır karşısında üçüncü bir seçim yapılacak. Sol bek alternatiflerinden biri kendi tercihiyle ulusal takımdan affını istedi. Bugün itibariyle Baines adı İngiltere'nin sol bekinde görülüyor. Diğer alternatifler ise Warnock, Lescott, Shorey ve takımın iskeletinin önemli parçalarından Gareth Barry. Sol bek tercihi tüm oyun planını doğrudan etkilediğinden kolay bir seçim olmayacak. Şubat ayı biterken 66 ruhunu geri çağırmak üzere binbir totem uygulayan İngiliz'leri Dünya Kupası'nın ilk üç favorisi arasında görmediğimi söylemeliyim.

Leighton Baines'ten sonra bir başka Everton'lı Louis Saha da ulusal takıma seçildi. Yaklaşık 3.5 yıl sonra yeniden Domenech'in kadrajına giren Saha, Dünya Kupası'nda yer alabilmek için sakatlıkları nedeniyle İspanya ile oynanacak hazırlık maçı kadrosunda olmayan Benzema ve Gignac ikilisinden birini Mayıs'a kadar devre dışı bırakma zorunda. Bir de not: Fenerbahçe'dekine benzer bir sakatlık krizi de bu akşam Sporting deplasmanına çıkacak olan Everton'da var. Galatasaray'ın muhtemel rakibinde savunma hattındaki büyük sıkıntı, henüz hazır duruma gelemeyen Jagielka'nın riske edilmesini zorunlu kılıyor. Bu sezon Portekiz'den üzgün dönen Everton'ın tur şansı Sporting'den fazla değil.

Maalesef İyi Futbolcu Terry
Yeni Kaptan Ferdinand
Neler Oluyor Hayatta

Noat Samisa

25.02.2010

Mancini Taca Çıktı

Yine bir Tuncay golü ve yeni bir post ile karşısınızdayız efenim... Stoke City, FA Cup R5 tekrar maçında sahasında Man City'yi konuk etti. Normal süresi 1-1 biten maçın uzatmalarından 3-1'lik skor çıktı ve son golü Tuncay attı. Matthew Etherington sakatlanıp sol kenar boş kalınca Tuncay'ın bir süreliğine yeni mevkiisi belli olmuştu. Ama Tony Pulis bu, yine aklında başka şeyler vardı. Man City'ye karşı oynadıkları ve 1-1 biten maçta Tuncay'ı yanında bekletti, sol kenara Lawrance'ı koydu. Portsmouth maçında Tuncay maça ilk 11 başladı, sol kenarda oynadı. Son bölümde yerini Salif Diao'ya bıraktı ve uzatmalarda galibiyeti getiren gol de Diao'dan geldi. Bugün Tuncay kulübede, Diao sahadaydı. 54'te maç 0-0'ken Diao'nun yerine oyuna giren Tuncay, 79'da kiradan dönen Dave Kitson'a güzel bir gol pası verdi ve durum 1-0 oldu. Maçın normal süresi 1-1 sonuçlanıp, dakikalar 99'u gösterdiğinde ise 80 metre deparla rakip ceza sahasına gelen Tuncay, iki mavi formalıyı terse yatırdı ve skoru 3-1'e getiren golü attı.

Mancini, FA Cup R5'ın ilk maçında Stoke'tan taç golü yiyince ''önümüzdeki iki Stoke maçı için taç çalışıyoruz'' demişti. Ama dün gece yine taçtan gol yediler. Fuller'dan sonra Shawcross da tek dokunuşlar City ağlarına havalandırdı. Mancini ve takımı da sağolsunlar, Rory Delap'ın asist sayısına muazzam bir katkı yaptılar. Kısa zamanda Stoke City ile oynadıkları 3 maçı da kazanamadılar. İtalyan hoca, maç içinde yine skor bulmak adına Gareth Barry'yi sol beke almış. Son Stoke maçında takımı Barry kurtarmıştı, hala Barry'yi idareten oynayan bir adam olarak görüyorsa Mancini'nin yatacak yeri yok. Ya da şimdilerde yattığı yerde fazla kalacak vakti yok. Adebayor'un kendine gelmesi için bu sezonu pas geçemesi gerekecek gibi, maçı tamamlayamamış. Sebebi direkt kırmızı kart. City'nin golünü atan adam ise ilk günden bu yana Mancini'nin arasını düzeltemediği Bellamy. Tam bir Adalı olan Galli oyuncu yine yapmış numarasını... Golden sonra kulübeye öyle bir bakıyor ki, yanına eklediği jest ile Mancini'ye selam ediyor. Şurada bahsettiğimiz sınav sürüyor. City of Manchester'da alınan Liverpool beraberliği ile birlikte Mancini ilk aşamadan fena çaktı.

Günün diğer tekrar maçlarında Aston Villa üç penaltının çalındığı maçta Crystal Palace'ı 3-1 ile geçti. Kartallar bu maçtaki penaltılara değilse bile ilk maçta yaşananlara veryansın etmeye devam edecekler. Bolton kendi kalesine iki gol attığı maçta Spurs'e 4-0 mağlup oldu. Owen Coyle da umduğunu değil bulduğunu yiyor. Bir sezonda iki takımı birden küme düşen hoca olmak, epey kötü bir ünvan olabilir. Reading de WBA'i 3-2 ile geçerek çeyrek finalin tek alt lig temsilcisi oldu. Giant Killer'ların neslinin tükendiği FA Cup 2010 sezonu çeyrek final maçları:

6-7 Mart 2010
Fulham v Tottenham
Portsmouth v Birmingham
Chelsea v Stoke
Reading v Aston Villa

Bu pazar da League Cup finali var: Aston Villa - Manchester United

Stoke 3-1 Man City (aet)
Noat Samisa

25.02.2010

Inter 2-1 Chelsea

Biri Londra'dan Milano'ya gitmişti, diğeri ise San Siro'dan Stamford Bridge'e geçmişti. Giuseppe Meazza adı altında buluştular. İlk buluşma pek tatminkar olmasa da Jose Mourinho'nun Londra ziyareti de tıpkı Beckham'ın Old Trafford'a çıkması gibi dört gözle bekleniyor, başka şeyler gösterebileceği ümit ediliyor. CL Top 16'sının en vaatkar eşleşmesinde ilk maçtan çıkan sonuç belirsizlik.Inter Milan: Julio Cesar, Maicon, Samuel, Lucio, Zanetti, Stankovic, Cambiasso, Motta, Sneijder, Eto'o, Milito
Subs: Toldo, Cordoba, Quaresma, Muntari, Mariga, Pandev, Balotelli

Chelsea: Cech, Ivanovic, Carvalho, Terry, Malouda, Ballack, Mikel, Lampard, Anelka, Drogba, Kalou
Subs: Hilario, Joe Cole, Sturridge, Alex, Belletti, Bruma, Borini

John Terry'nin Wolves maçındaki ıskasını, Everton karşısında Saha'nın feykinde Old Dock'a gidişini bu akşam Milito'dan yediği çalımla birleştiriyorum, ortaya eskisinden kötü bir Terry çıkıyor. Milat elbette skandalın patlak verdiği günler. Bir başkası Ashley Cole, yaramazlıkları sonucunda tahammül sınırları aşılan eşi tarafından boşanıyor. Şükür ki sakat(!) ve bu sayede takımdan uzak. Ancelotti futbolcularını savunurken, yukarıdan ''herkes ayağını denk alsın'' mesajı geldi. Essien ve Zhirkov'un sakatlıkları ile birlikte Ferreira'nın adının UEFA'ya verilen listede yer almıyor oluşu nedeniyle Malouda sol bek oynadı. Maç öncesi Belletti tahmini yapılıyordu ama Ancelotti esas düzenini tercih etmeyerek bir başka sürpriz daha yaptı. Baklava orta saha terk edildi, Mourinho'nun mirası üzerinde Hiddink sosu eklenen üçlü orta saha geri döndü. Ben Belletti'yi sol beke koyup, Malouda'yı sol iç-Lampard'ı da forvet arkası yapacağını tahmin ediyordum (bu tercihler ligde pek çalışmamıştı) ama Ancelotti belli ki kendi takımı aksak iken rakibi Inter'in daha iyi bir baklava orta saha takımı olduğunu düşündü ve önce rakibini bozmak üzerine bir takım kurguladı. En son ilk 11 çıktığı maç 2 ay önce, Boxing Day günü oynanan Fulham maçı olan bir zamanların abalısı Salomon Kalou'nun ilk 11'de olması da bir başka sürprizdi.
Inter'de sene boyu sol bek mevkisine birkaç kez yardım etmiş olan Zanetti, bir diğer idareten görev almış isimdi. Orta sahada Muntari mi Motta mı, sorusunda ikinci şık tercih edildi. Mor göz altlarıyla oyuna otantik bir hava katan kazazede Julio Cesar da bir diğer soru işaretiydi. Mourinho'nun sene başındaki öngörüsü ile takıma katılan Sneijder ikili forvetin arkasındaydı, ama Special One da takımını sahaya esastan sürmemiş, bir oyun planı belirlemişti. İtalya-İngiliz kapışmasında 1 hafta sonra yine aynı kaleye 3. dakikada gol geldi, tabii yine anlaşılamaz şekilde. Çok kolay geldiler, iki basit pas ve bir çalımla top ağları gördü. Sneijder'in belki Ivanovic'i kaçırması ekstra hamle olmuştur, fazlası yok. Chelsea basit bir gol yedi, ama 10. dakikadan itibaren oyun kontrolünü ele aldılar.
Ancelotti de elbet bir plan yapmıştı ama kontrol/savunma oyununun ceza kanunu madde 1 der ki, ''Bir gol yersiniz, tüm taktik plan yalan olur.'' İki taraf da oyunu bölüm bölüm çift taraflı taktik boksa çevirip sürekli kontra kovalayınca oyun tekdüzeleşti. Skorda gerde olan ve hamle yapması gereken Chelsea orta saha kontrolünü eline aldı, kazandığı toplarda beklerini de oyuna sokarak atak üretmeye başladı. Mourinho'nun Chelsea günlerindeki en gizli silahı Essien'i sağ beke çekmesi olmuştur ve ben buna sayısız kez değinmişimdir. Bu kez karşısında benzer bir tercih vardı ve yine zorunluktandı. Özellikle ilk yarım saat Malouda çok iyi iş çıkardı. Maicon ilk kez rakip yarı saha ortalarına geldiğinde devre bitmek üzereydi. Çakılı oynadı. Eto'o'nun altıpasta ıskaladığı topa kadar, ki bu da bir duran topun devamıydı, Inter bir manasız Milito girişimi hariç rakip kale önünde görünemedi. Bilakis kendi kalesi önünde birbirine yaklaşan blokları ile gömüldüler ve pek çok pozisyon verdiler. Sonbahardaki durdurulamaz Chelsea takımın en önemli parçalarında ikisi bugün yoktu ve oyuncuların pek çoğunun formu o günlerde geride. Hala çok iyi durumda olanlarda ise seramonide herkesin sırtını sıvazlayan özgüven anıtı Drogba başı çekiyor. Ballack ve sınıf atlayan Ivanovic de destekçisi. Devrenin sonunda çalınmayan penaltıda da Sırp sağ bekin aklı vardı.

Devreye 1-1 girmek ile devreye 1-1 başlamak arasında elbet fark vardır. Hakem, yardımcının da etkisiyle net penaltı ve kırmızı kartı atladı. Devre sonundaki asisti boşa giden Ivanovic 50'de harika getirdi. Kalou da sıfır şans bir şutla uzak köşeyi buldu. 1-1'den sonra eğer Chelsea 65'e kadar dayansaydı, muhtemelen Anelka-Belletti hamlesi gelecekti. 55'te Inter yine soldan geldi. Cambiasso önce Ivanovic'i topla dövdü, sonra da müdahale yapamaz hale getirdiği Ivanovic'in yanında kaleye gönderdiği top uzak köşeyi buldu. Golden sonra orta sahada ezilen Motta çıktı, rakibin kenar aktivitesini kesmek adına oyuna Balotelli dahil oldu. Eto'o'nun da sol kenara geçmesiyle birlikte Chelsea hücumları ortaya yığıldı. Maçın bundan sonraki bölümünde bolca top kaybı, az pozisyon vardı. Pandev ve Muntari değişikliğiyle dinamizm kazanan Inter, rakibine başka şans vermedi ve maç 2-1 bitti.
Birbirini tavize zorlayan iki hoca, rakibine korku salan iki takım. Biri ne kadar eksiği olursa olsun hala aynı iskelet üzerinde yürüyen Mourinho'nun oluşturduğu, üzerine de Hiddink ve Ancelotti'nin farklılıkları eklenmiş Chelsea, diğeri ise Mourinho'nun imzasıyla ilerleyen Inter. Son yıllarda CL'deki makus talihi yenmek adına bir fırsat olabilirdi bu gece, galiba beklediklerinden daha iyi bir Chelsea buldular. 20 gün sonra Chelsea kadroyu toparlayacak, muhtemelen sahada esas düzenleriyle yer alacaklar. Önce Ancelotti, sonra şimdiki Mourinho ve biraz da Yılmaz Vural bana baklava orta sahayı pek bi' sevdirdiler, bu sezon geçmişe göre revize edilen bu şablona daha yakın duruyorum. Neticede futbolda sorun hiçbir zaman iki'nin veya üç'ün nerede olduğunda değildi. Umarım ikinci maça iki takım da esas düzenleriyle çıkarlar. Son olarak Cech'in sakatlığı ayak bileğindenmiş, ilk tespitlere göre iyileşme süreci uzun olmayacakmış.

CL 2010 - Top 16 L1
Inter 2-1 Chelsea
Noat Samisa

24.02.2010

Beşiktaş 1-1 Galatasaray

Takım ısınmak üzere sahaya çıktığında ilk 11 görünüyor ve bu andan itibaren maçı birkaç kez kafada oynamak gerekiyor. Toraman orta sahaya geçmiş olabilir ve Ekrem yeniden sağ önde oynuyor olabilirdi. Tello sol öne geçmiş, Ekrem orta sahada oynuyor olabilirdi. Tello sağ kenara geçmiş, Holosko-Nobre birlikte oynuyor olabilirdi. Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ı derbi oynuyor olsun ve ilk düdük çalana kadar sahada ne görüneceğini biliniyor olsun. Ne mümkün... Tüm bu ihtimaller denizi içerisinde hocanın kafasındaki diğerlerinden ayrılıyordu. Karşıda ise önce performansından ötürü Nonda'nın, sonra Servet'in, bugün Mustafa Sarp'ın ve Giovanni'nin üzerini çizen Rijkaard'ın ideal kadrosu vardı. İlk yarı üretilen Galatasaray aksiyonlarını önce bi' not düşelim. Çapraz top, ters tarafa geçen Keita'dan içe çalım ve uzak köşeye şut. Sol iç Elano'nun sol kenara girip yarattığı asist ve sağ iç Barış'ın arka direkteki kafası. Sonra da Beşiktaş'ın yüksek toplarla dar alanda ürettiği aksiyonlar var. Bunları alıp iki takımın maç öncesi pas idmanında parselledikleri alanlara uyarlarsak aslında iki takımı da özetlemiş oluyoruz. İlk 20 dakikada oyunda bolca taç ve çok da etkin görünmeyen pozisyonlarda savunmacıların telaşlı hamleleriyle kazanılan bolca korner vardı. Ev sahibi Beşiktaş Fink'i içeri soksa da, misafir takım kenara adamlarını değiştirse de iki taraf da üretken olamıyordu. Beşiktaş topu kenarlara taşımaya çalışıyor, Galatasaray ise Beşiktaş orta sahasını yüksekten geçip, kenara uzun toplarla arka direk koşuları kovalıyordu. Beşiktaş adına ilk yarım saat oynanan oyun iştahlı olsa da elde bir Fink şutundan fazlası yoktu. Galatasaray ise geriden çabuk çıkıp, elde kalan sınırlı hücum setlerinden ikisini uygulamayı başarmıştı. Beşiktaş orta sahası rakibini geri itiyor, ama Tello'nun facia futbolu top dağılımını sınırlıyordu. Devrenin son çeyreğinde Ekrem ve Üzülmez ikilisini, takımın desteğini alamadan da olsa sol kenarda muazzam işler yapmaya başladılar. İçerisinde Holosko'nun yer aldığı iki atak ve birinde Ekrem'in bireysel becerisiyle Beşiktaş 4 kez gole yaklaştı. Mustafa Denizli'nin planı yalnızca farklılık mıydı, yoksa orta saha üstünlüğü sayesinde (savunma tandeminde Lucas Neill varken Nobre için ''savunmayı çıkarmıyordu'' önermesi anlamsız) rakibin geri itilecek olmasından mütevellit, Neill-Uğur ikilisinin kale sahasına inecek yüksek toplarda Nobre'ye karşı yetersiz kalacağı düşüncesi miydi? Eğer ikincisiyse hoca haklı çıktı, ama tabela hala 0-0'ı yazıyor olduğundan sonuç geçmişte görülenlerden çok da farklı olmadı.

İkinci devre rüzgar dindi ve Galatasaray daha çok pas yapmaya başladı. Özellikle ilk yarıda görünen ikinci bölgeyi havadan geçme planından vazgeçmişlerdi. Denizli, artık kenarların çalışmıyor olduğunu görünce Bobo ve Nihat'ı oyuna aldı. Holosko uzak forvet rolünde iyi işler yapmıştı, ama artık soldan top gelmeyince Tello'nun rezil futbolunun da etkisiyle Beşiktaş hücumlarında yegane aktif adam olarak Ekrem kaldı. 68'de Tello topu kaptırdı, Elano topu taşıdı. Merkez forvet oyununu bilen Jo topla beraber dışarı çıkıp takımının rakip kale önünde çoğalmasını sağladı. Bu sayede kazanılan bir ikinci top, Sivok'un kombine hataları sonucunda Beşiktaş kalesini buldu. İşler Beşiktaş adına kötü giderken gidişatı değiştirmek üzere yapılan hamle, aslında esas sorunla yalanlandı. Bu akşam Tello'nun 90 dakika sahada kalması futbola ihanet iken, her ne kadar 10 kornerden 9'unu ön direğe atsa da aynı Tello golde faulü alan ve ortayı yapan adamdı. Yenilen golün başlangıcındaki adam ortayı yaptı, kontra atağın ortası ve sonunda hatalar yapan Sivok golü attı. Galatasaray adına gol pozisyonunun sonunda günün adamı Leo Franco'nun hatası olsa da Arda'nın sakatlığı nedeniyle oyuna gire Gio'nun anlamsız faulü vardı. Tüm bunlar birer paradoks, asla doğru cevabı bulamazsınız. Son 10 dakika karşılıklı birkaç aksiyonla geçti ve Sivok'un son duran topta ofsayta yakalanmasıyla gece noktalandı.

Oyun eğer ilk yarı bir gol üretseydi, iki taraf da oyun düşüncelerini skora göre yenileyeceğinden bambaşka bir maç izleyebilirdik. Tekdüze, sürprizi az bir maç oldu. Bu sebepten derbideki futboldan pek memnun olduğumu söyleyemeceğim. Galatasaray ilk yarı ürettiği iki set oyunuyla ilk yarım saat için iyi bir deplasman oyunu oynadı. Keita'nın Üzülmez tarafında pasifize edilmesi ve Keita'nın aynı zaman arkasını pek umursamaması sonraki 15 dakikayı Beşiktaş'a getirdi. Sene başındaki Süper Kupa Finali'nden yine benzer bir seyir olmuş, bu kez Tello-İsmail-Bobo'lu sol kenar ilk yarı çok üretken olmuş ama kale önünde gereken beceri üretilememişti. Gaziantep maçına çıkılırken eksik maçtan da galibiyet alınacağı varsayılarak takım için bu derbi liderlik maçı olacaktı. İki galibiyetten elde edilecek kazanım bu denli cüretkar iken alınan puan yalnızca 1 oldu. Tello, Nihat, Nobre, İsmail kıpırdansa, Tabata kıpırdanmaya devam etse, Yusuf daha çok sorumluluk alsa; hadi bunları kötüyken Rıdvan, Necip, Batuhan oynasa, Serdar nerde acaba falan derken Mart ayı geldi. Tercihleri genelde bir nedene yaslanmayan ve maç-idman performansları arasında bir fark olmayan bu takımın yaratıcısı artık yeni bir şeyler de üretmek zorunda. Takım bundan böyle Mart sonuna kadar İnönü'ye uğramayacak. Bir ihtimal erteleme maçı için dönülebilir. Mart sonunda Eskişehirspor maçı için İnönü'ye dönüldüğünde 26. hafta geçilmiş olacak. Üç puanı garanti olmak üzere mutlak 12, bir de erteleme maçından 15 ile tekrar zirveye çıkılabilir. Lakin liderle fark en az 5+3 iken ve eldeki oyuncu grubunun neredeyse yarısı elenmişken, bir sonraki İnönü buluşmasına takımın liderle olan farkı koruyabileceği dahi büyük soru işareti.

Maalesef stadda herkes bir şeylerden memnun değil ve geçen gün bu durum kötüye gidiyor. Dolmabahçe'de aşkın derin paslarına bir gün yeniden hep birlikte koşabilmek dileğiyle...

Noat Samisa

21.02.2010

Yeter ki David Moyes'e Bir Şey Olmasın

Bugünün futbolunu şekillendiren, 99 yılında FIFA tarafından ''yüzyılın antrenörü'' ünvanıyla onurlandırılan Rinus Michels, ülkesi ve takımı Hollanda'nın 74 Dünya Kupası Finali'nde ''en iyi'' olmasına karşın Almanya'ya yenildiği ve intikamın ancak 14 yıl sonra geldiği süreci yaşamış ve tüm bunların üzerinde sarfettiği ''Futbol savaştır.'' sözü, Hollanda'nın Euro 88 ev sahibi Almanya'yı Hamburg'da mağlup etmesiyle gerçek anlamını kazanmıştı. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlar gelmişti, şimdi ise Hollandalılar geldi... Sadece 74 Dünya Kupası Finali'nin değil, bir işgalin rövanşı, bir galibiyet ile alınmıştı. (Futbolseverin başucu kitabı olan Simon Kuper imzalı ''Football Against The Enemy''nin ikinci bölümü bu hikayeye ayrılmıştı. Meraklısına bizden not.) Michels belki de bu sözüyle yalnızca oyunun mücadeleci yanını vurgulamıştı, ama onun geçmişi bize bu kısa cümlenin aslında bu oyun için ne çok, ne değerli bir anlam ifade edebileceğini aramamızı söylüyor. Dev orduları dize getiren generalleri yazan tarih, imkansızlıklara rağmen elde edilen başarıları, dev kadroları dize getiren veya futbolu aklın ulaşamadığı noktaya çıkarmaya gayret eden hocaları da yazdı, yazmaya da devam ediyor. Michels'in ''General'' lakabı da buna uymuyor mu?

Futbolda antrenörün katkısı nedir? sorusu bugün de kendine çok çeşitli cevaplar buluyor. Hazır kadroya getirilen antrenörün, aynı oyuncu topluluğuyla belli bir süre geçirmiş antrenörün, transferi yönetmiş antrenörün ve diğer kategorilerde değerlendirilecek olan futbol adamlarının her biri için kıstaslar farklıdır. Antrenörlük hem A planıdır, hem B planı; hem transfer yolu, hem futbol aklıdır. Antrenörlük gerektiğinde futbolculara fırça atmaktır. San Siro'da ilk yarım saat saçmalayan Man United stoperlerini kendine getiren Sir Alex'in azarı olmuştur, bunu bizzat fırça yiyen futbolcular açıklamıştır. Kötü giden şeyleri değiştirmek için bir karar alıcıya ihtiyaç vardır, bunun da futboldaki yol haritasını çizebilmek mümkün değil. Nasıl ki ideal bir futbol tarzı yoksa, asla kaybedemez de yoktur. Dünyada ''olmaz olmaz'' yoktur da bu oyunda bu oyunda ''olmaz olmaz'' asla yoktur. Antrenörler için ülkemizde verilen gözde örneklerden ''un var, şeker var ama helva yapamıyor'' benzetmesi futbola tam da bu sebepten uymaz. Aslolan helva değil, öncelikle un ve şeker ile faydalı bir aş üretmektir. Salaş bir dükkanda ustası için yapımı çocuk oyuncağı sayılan ucuz ama eşsiz bir lezzet merkezi ile lüks İtalyan restoranında yenen felsefesi, bilimsel altyapısı ve sembolleri olan bir yemeğin karşılaştırması eğer çok aç isek midede; açlık durumu tolere edilebilir durumdaysa yalnızca damakta yapılır. Futbol her şeyden önce amacı kazanmak olan bir oyundur; ister futbolun zirvesinde, ister Dünya Kupası'nda, ister Türkiye'de, ister dünyanın öbür ucundaki bir başka futbol maçında futbolun midesi de damağı da futbol sahasıdır.Antrenörlere ilişkin bir diğer olumlu veya olumsuz oluşu bir nedene bağlanmayan afaki etiket de ''uyum'' meselesidir. Bunun futbolculara uyarlananı da var tabii, ama futbolcu bir şekilde talep almaya devam ettiğinden bu durumu mutlak olumsuz olarak değerlendirmiyorum. ''Gabriel Obertan'ın şu performansı, onun Man United'ın sistemine uymadığını gösteriyor.'' güzel bir önermedir mesela. Ama ''nedir o sistem?'' denildiğinde bunun cevabını bulmak hiç de kolay değildir. Amatör küme maçında da skor ihtiyacı varken orta saha çıkar, santrafor girer. Sir Alex de bugün önce ikinci toplar için üçüncü orta sahayı soktu, sonra skorda geri düştü ve Valencia-Owen değişikliğini yaptı. Futbol kadar hareket alanı kısıtlı ve insani olup, üzerinde bilimsel temelli neden-sonuç yargılarının hak iddia ettiği; ama aynı nedenlerin aynı sonucu gösterme olasılığının bu denli düşük olduğu bir şey daha yok. Sir Alex yıllardır maç içerisinde aynı hamleleri yapıyor görünse de onun senebesene nasıl değiştiğini görebilmek gerekir. Kendisine çokça söylenen ''şanslı'' sıfatı bir nevi hakarettir. Şans yoktur, nesneler arasında farkedilmeyi bekleyen görünür bağlar vardır. Alex Ferguson'da, Rinus Michels'te ve diğerlerinde tam da bu bilinç vardı. Pek tabii bugün Manchester United'ı 3-1 deviren Everton'ın hocası David Moyes'te de...

Sakatlar, cezalılar, kötü gidişten kaynaklanan psikolojik çöküntü, güvenilen oyuncuların takımı yarı yolda bırakması... ve daha pek çok kötü günler yaşadılar. En son sezonun en flaş adamlarından Fellaini'yi uzun süre için kaybettiler. Salı günkü Sporting maçında da bir başka formda ve lider isim Tim Cahill iki haftalığına takıma veda etti. Savunmada aylardır bir istikrar tutturamamışlardı. Orta sahada açılan kara delik nasıl çözülecekti acaba? James Milner'ın bu sezon orta sahadaki varlığı bir başka hikaye ise Leon Osman'ın aylardır oynadığı oyun bir başka örnektir. Yanına, sağ iç mevkiisine uzak geçmişi farklı olan, yakın geçmişi daha da farklı olan ağır sakatlıktan yeni çıkmış Arteta geldi. Sol içe de bir başka yılların kenar adamı Pienaar konuldu. Bu üçlüye göre geçmişinde daha fazla orta saha tecrübesi olan Phil Neville bir diğer sıkıntılı bölge olan sağ bekte görev aldı. Keza Bilyaletdinov, aslen orta saha oyuncusu olmasına rağmen bugün sağ kenarda oynadı. Sol önde ise Amerikalı olması nedeniyle bu vakte kadar hak ettiği değere ulaşamadığına inandığım Landon Donovan'ın haftalardır süren Dirk Kuyt'vari oyunu yine kendini gösterdi. En ileride de bir başka yeniden doğmuş koca bebek, Louis Saha oynadı.

Son yıllarını kenar oyuncusu olarak geçirmiş, geçmişlerinde orta sahaya yakın oynadıkları günler olan Arteta-Osman-Pienaar orta sahası ile maç 1-1 gidiyordu. Şu tablo ve bu kurgu ile oynanan oyun başlı başına etkileyici iken, David Moyes için yetersizdi. Bilyaletdinov'u çıkardı, geçen yıl sağ iç mevkisinde zaman zaman görev verdiği Dan Gosling'i sağ kenara koydu. Donavan topu taşıdı, Pienaar'ı sol kenara soktu ve bugünün uzak forveti Gosling oyuna girdikten 5 dakika sonra golü yaptı. Dizilişten şablona geçmek için elinizde kalıp oyuncular bulunmalıdır, önermesini de böylece çöpe attı. En azından kariyer geçmişinin bu husutaki anlamsızlığını bir kez daha işaret etti. Orta sahayı kenarda, kenar adamını ortada, forveti kaleden uzak kullanarak 4.3.3 şablonu üretimi bir gol buldular. Skoru 2-1'e getiren golün dakikası 75'ti ve bundan 10 dakika önce Sir Alex'in Berbatov dışarı, Scholes içeri hamlesi gelmişti. United orta sahada daha da sertleşmişken, ikinci topları almak üzere oyun planını geliştirmişken golü yedi. 81'de yapılan Valencia-Owen değişikliğine Moyes'in hamlesi Pienaar-Rodwell şeklinde oldu. Oyuna girdikten 2 dakika sonra tabela 90'ı gösterirken Jack Rodwell'in skoru tayin eden golü geldi.Bugünü, bu maçı mutlaka not düşmek gerekirdi. Bugün bir futbol adamı, yokluk nedeniyle bozulan orta sahasını yeniden ve alışılmadık şekilde kurguladı. Pek çok oyuncusuna esas rolünden farklı görevler yükledi. Bir oyun planı kurdu ve bunun etrafında şekillenen tercihler yaptı. İkinci adıma geçti, oyuna yaptığı ilk müdahaleyle golü buldu. Maç biterken oyuna bir diğer orta saha oyuncusunu soktu, onun ayağından bir gol daha buldu ve San Siro fatihi Man United'ı da devirdi. Geçen sezon FA Cup'ta Liverpool'u yıkan mucize golün de adı olan Dan Gosling 1990, son golün sahibi wonderkid Jack Rodwell ise 1991 doğumludur. Yakın zamanda Goodison Park'ta Chelsea'yi 2-1 mağlup ettiler, Man City'yi 2-0'la geçtiler ve Emirates'te kaybetmediler. Senderos, Cahill, Anichebe, Fellaini, Hibbert ve Jagielka'dan oluşan sakatlar listesinde takımın bankosu olan 4 isim varken oldu tüm bunlar. Geçen sezonun en önemli isimlerinden Lescott ayrıldıktan sonra aldılar tüm bu galibiyetleri. Takımın orta sahası çöktüğünde eşsiz futbol aklıyla yine en uygun harmanı yaratmaya çalışan adam, geçen yıl bu zamanlarda takımın forvetsiz kaldığı süreci ligde galibiyet serisiyle, FA Cup'ta finale yürüyerek geçirmişti. Tanımlanabilecek bir sistem yok, oyun şablonundaki sayıların çok önemi yok, uyum-uyumsuzluk yok; yalnızca David Moyes var. David Moyes'in takımına mutlak, doğrudan, yüzde yüz; sahadaki oyunu, tabelayı, tarihi değiştiren katkısı var.

Çıkış yapan oyunculardan kimi övsem sakatlanıyordu, hatta Patrick Vieira'nın fiziğe dayalı, sert oyun tarzını övdük geçenlerde ve adam 3 maç ceza aldı. Tüm bu eksikleri, sorunları kenardaki akıl çözmeye çalışıyor. Mancini de Vieira'nın cezasını tolere edecek yolu bulmak zorunda. Keşke hiçbir futbolcu sakatlanmasa, denir ya, işte bu cümleyi ''ama'' ile devam ettirmeye beni zorlayan biri var. Keşke olmasa ama olsun yahu... Sakatlıklar, cezalar olsun ki, bu sayede Moyes'in deneyci futbol aklının yeni ürettiklerini görelim. Ama yeter ki David Moyes'e bir şey olmasın.

Everton 3-1 Manchester United
Noat Samisa

20.02.2010

Avrupa Bize Gelecek Mi?

Zaman içinde parça parça geldiler, bugün en özel adamlarından birini gönderdiler; ama bir de topluca gelseler nasıl olur acaba? Son zamanlarda memleketin futbolunda çok güzel şeyler yaşanıyor. Hatta son birkaç hadise belki de bu ülkenin sakil ortamına fazla bile. Futbolumuzun geleceğine ilişkin karamsarlığım bugün, dünden daha çok değil. Zirve ligde rekabet olacak, rekabet bize her daim bildik şeyler sunacak ama aşağılarda çok farklı şeyler oluyor. Sayısız yeni proje faaliyete girmiş durumda, birçoğu da sırasını bekliyor. En azından düne göre bugün, geçmişten farklı şeyler görme ihtimalimiz daha fazla.Yeni yüzyılın başında Güney Kore'de stadyumlar yapılıyordu, insanlar futbolu keşfediyorlardı. Ülkede futbolun altyapısı şekillenirken, eldeki hazır malzeme özel bir adama teslim edildi. Takımdaki veteran oyuncular topluluğunu, sonradan çete olarak anılacak bir grubu temizledi. Ülkedeki ulusal ligler yeniden şekillendi, stadyumlar yapıldı ve Guus Hiddink yönetimindeki Güney Kore, daha evvel 1. turdan öteye geçemediği Dünya Kupası'nda yarı final oynadı. Hiddink ayrıldıktan sonraki sene Doğu Asya turnuvasını kazandılar. 2004'te Olimpiyatlar'ın futbol dalında geçmişlerine göre iyi bir derece elde ettiler. Şimdi ile Hiddink-2002 Dünya Kupası organizasyonu öncesi arasında ''Güney Kore Futbolu'' başlığı altında yaşananlar arasında çok büyük farklar var. Man Utd'da, Celtic'te, Bolton'da, Monaco'da, Wigan'da oynayan milli futbolcuları var ve bunlarda Şenol Güneş'in de emeği var. Yani yine 2002 Dünya Kupası kaynaklı bir tercih. Bir turnuva ile başkalaşan ülke futbolu... Guus Hiddink'in ülkemize gelişinden duyduğum heyecana ve vaatlerine en net örnek Güney Kore'de yaptıklarıdır. Biz de aynı günlerin arefesindeyiz.

Avrupa bize gelecek mi acaba? Çok tartışılan Euro 2016 dosyası, yanında 920 milyon avroluk teminat mektubuyla birlikte dün teslim edildi. Bu ülke, bu turnuvayı ancak bu şekilde yapabilirdi. Karadeniz'in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun ülke nüfusu ve ekonomisi içerisindeki yerine bakarsanız eğer, federasyonca oluşturulan Euro 2016 haritasıyla aynen eşleştiğini görebilirsiniz. Ortada tamamen devlet destekli bir turnuva projesi varken, devletin yüzyıllık yurtiçi politikasını bundan ayrı tutamazsınız. Fransa tarihinin en başarılı 3. takımı, 8 şampiyonluk sahibi FC Nantes'ı bünyesinden çıkaran Nantes şehri, 80 milyon avroluk masrafı karşılayamayacağı, geri döndüremeyeceği dolayısıyla Fransa'nın Euro 2016 projesinden çekildi. Yani mesele ''futbol şehri'' olmak değil, yalnızca para. Fransa'nın turnuva haritasına bakıldığında tıpkı Türkiye gibi ekonomik ve demografik dağılımla eşleştiği görülür. Trabzon'a ne yatırım yapılıyor ki yeni stad, yeni yol, yeni tren hattı yapılsın? Keza Diyarbakır, keza Doğu Anadolu'ya ne yatırım yapılıyor ki, oralarda turnuva yapılsın? Bir koyup dört alacağız, iddiasıyla bu işe soyunan devlet, bugüne kadar her daim 1 koyup 4 aldığına inandığı yerlere yaptı yatırımı. Karadenizli, Trabzonlu işsiz kaldı, göç etti; bugün değil, zaten ötelenmişti. Bir Karadenizli olarak buna hep isyan ediyorum, elimden geleni yapmaya çalışıyorum. İsyan edeceksek buna edelim, turnuvaya değil.

Belki müsamerelerde veya tiyatrolarda karşılaşan olmuştur. Hani bir aksaklık olur da seyirciyi oyalamak üzere şebeklik yapsın diye biri gönderilir ya, Guus Hiddink hadisenin sonucu itibariyle tam da budur. Seyirci o an sıkılmamıştır, aksaklık dolayısıyla hoşnutsuzluk hissetmemiştir. Gülmüştür ve esas gösteriyi beklemiştir. Ülke futbolunda da aksaklıklar var, ama sahnede güzel şeyler görünmeli ki esası ortaya koymak adına fırsat yaratılsın. Biz bir yerli hoca çıkaramadık, bir organizasyon üretemedik. Aynı zamanda birkaç yıldır hızlanan ve önümüzdeki 6 yıl hızlanmaya namzet yeni projelerimiz var. Guus Hiddink, vitrindeki A milli takımı idare edebilecek yeryüzünden en önemli isimdir. Kesinlikle en iyisidir. Belki ''Arda'yı takımda istemiyorum'' diyecek ve kusura bakılmasın, bizim çıtımız çıkmayacak. Öyle bir değer ve karizma olarak geliyor. Hiddink sayesinde yukarıda güzel şeyler görmeyi garanti altına alıyoruz. Organizasyonu yönetmek üzere daha evvel bir kötü ''milli takımlar sorumlusu'' deneyimi yaşadık. Hiddink en tepeyi şekillendirirken, biz de yeni bir yoldan aşağıyı şekillendirmeye, yeni bir yoldan organizasyonu oluşturmaya çalışacağız.Eğer Euro 2016'yı düzenleme hakkını alabilirsek, Guus Hiddink bizi önce 2012'ye, ardından da 2014'e götürerek meselenin esasına dair çalışma yapılmasına yeterli alanı oluşturduğunda 2016 yılı bizim için bir yeni milat olabilir. Güney Kore örneği ortada, Hiddink'in orada yaptıkları ve düzenledikleri turnuva sonrası yaşananlar bir güzel örnek olarak önümüzde duruyor. Rusya bir başka örnektir. Futbol potansiyelimiz pekala Uzakdoğu'lulardan daha yüksek. Ve tabii ihtiraslarımız daha fazla. Bu işi Hiddink de ''beceremezse'' ne yaparız bilmiyorum ama bugün ümitvar olma günüdür. Umuyorum ki, önce biz onlara gideceğiz. Sonra uzak karayı ziyaret edeceğiz ve umutla bekliyorum ki 2016'da da Avrupa bize gelecektir.

Hoşgeldin Guus Hiddink...

Noat Samisa

17.02.2010

İyi Oynamak Yasaktır

Başlığı Everton'ın Kirkby'deki tesislerinin girişine asmışlar: ''Bu takımda iyi oynamak yasaktır.'' Aynı yazıyı soyunma odasına çivilemişler. Deplasmanlara da afiş halini götürüyorlarmış. ''Ey güzide Everton'ımızın oyuncuları, bundan böyle mavi forma altında iyi oynamak, hele hele yıldızlaşmak yasak'' diye de tembihliyorlarmış...Geçen sezon önce Yakubu'nun aşil tendonu koptu, sonra Anichebe'nin diz bağları. Dört santrafor aynı dönemde sakattı. Yetmedi, muhteşem bir sezon geçiren Arteta ve Jagielka diz bağlarını kopardı. Yetmedi, bu sezon başında alternatifleri sınırlı olan savunmanın önemli adamlarından Phil Neville sakatlandı. Son kara haber bugünkü Sporting maçından önce geldi. Everton adına sezonun en formda oyuncusu Marouane Fellaini, sol ayak bileğindeki ağır sakatlık nedeniyle 6 ay sahalardan uzak kalacak. (Olayın ayrıntıları burada.) Sezonu kapatması bir kenara, pre-sezon idmanlarını da kaçıracak. Bu da maç temposunu bulabilmesi için sonbahara kadar beklemesini gerektirebilir. David Moyes zaten daha evvelden Leon Osman'ı orta sahada kullanıyordu, şimdi artık orta saha Arteta'ya bağımlı hale geldi. Kadroda maç tecrübesi fazla olanlardan defansif yönü ağır basan tek orta saha oyuncusu Jack Rodwell. Sakatlıkların bir iyi yanı varsa eğer, bu da David Moyes'in deneyci futbol fikrini daha detaylı görebilyor olmamızdır. Bir de tabii meselenin Galatasaray'a yarayan yönü var. Luces Neill ve Jo'nun Everton'a transfer sebebi, bu sakatlıklar furyasıydı.
İlk paragraf hayal ürünü, ama ortada böyle bir gerçek var. Everton'da formda olan, iyi oynayan sakatlanıyor. Ada basınında olduğu gibi biz de blogda bu takımın parlayan adamlarını övüyoruz. Kısa zaman sonra bir bakıyorum ki performansına dair blogda bir güzelleme yaptığımız adam sakatlanmış. Hem de öyle böyle bir sakatlık değil, en hafifi 6 aydan başlıyor. Phil Jagielka hala dönemedi mesela, kimin lanetiyse artık. Akşam Sporting'e karşı attıkları ilk gol, hazırlanışı itibariyle mükemmel. Mutlaka izlenmeli. Takımı 2-0 öne geçiren golü atan Distin, son bölümde yaptığı fahiş hatayı daha büyük bir hatayla kapatmaya çalışınca belki de takımını turdan etmiş oldu. Everton'ın bu sezon yaptığı son Portekiz seyahatinden hiç de iyi anıları yok.

Everton 2-1 Sporting
Noat Samisa

17.02.2010

Milan 2-3 Man Utd

Daha Dünya Kupası var, daha pek çok CL maçı var; daha ligler final yapacak. Beklentilerimizi düşürmeyelim. Ama yine de şu maçın hakkını vermek gerek. Hızlı bir başlangıç, kaçan net pozisyonlar, alışılmadık hatalar ve bir geri dönüş... Enfes Fletcher-Rooney işbirliği golü... Rölanti oyunda dakikalardır topu ayağına alamamış olan Ronaldinho'nun yarattığı bir başka sihirle zamanı donduran Seedorf golü... Ekran başında çok eğlendim. Kadife bilekler, motorlu akciğer sahipleri; ince dokunuşlar, bodoslama çarpışmalar... hepsi çok güzeldi. Man United, San Siro'da ilk kez gol attı ve ilk kez kazandı.

AC Milan: Dida, Bonera, Nesta, Thiago Silva, Antonini, Beckham, Pirlo, Ambrosini, Ronaldinho, Alexandre Pato, Huntelaar
Subs: Abbiati, Gattuso, Inzaghi, Seedorf, Flamini, Favalli, Abate

Man Utd: Van der Sar, Rafael Da Silva, Ferdinand, Jonathan Evans, Evra, Nani, Carrick, Scholes, Fletcher, Park, Rooney
Subs: Kuszczak, Neville, Brown, Owen, Berbatov, Valencia, Gibson
Maç öncesi değerlendirmesinde tutturamadıklarımız Milan'dan Abate ve Gattuso, Man United'dan ise Brown'dı. Leonardo'nun Beckham tercihinin oyuncunun özel hali olduğunu düşünüyorum, aksi halde Inter'e karşı oynadığı oyundan sonra böylesi bir maç için fazla lükse kaçardı. Thiago Silva'nın da maç öncesi sakatlığından bahsediliyordu, bu sebepten ıskaladık. İki takım da birebir eşleşen şablonlar ile sahaya yayılmış görünse de aralarında temel farklılıklar vardı. United'ın simetrik orta ve ileri üçlüsü tamamen merkez forvet Rooney'ye odaklanırken, diğer yanda oyunun merkezi sol kenarda pozisyon alan Ronaldinho'ydu. Oyun Milan'da sürekli sol kenardan şekillenirken taktik tahtasında Ronaldinho'nun ters kenarında görünen Pato, aslında ikinci santrafor rolünü üstleniyordu. Ya da en uygun tabiriyle uzak forvet oyunuyla görevlendirilmişti. Bugün iki takımın da üzerindeki 4.3.3 etiketinin elbet ortak noktaları çok, ama kendi içlerinde pek çok farklılığı da taşıyorlardı. Sayılardan ilk bakışta çıkan yegane anlam, top rakipteyken olması gereken kademelerin yeri ve sırasıdır.

Maç başladı ve Manchester United savunmacılarının daha önce San Siro'da yaşadıkları, bu kez farklı isimlerde görünmeye başladı. Evra geç kaldı ve sağ kenara yakın bir faul yaptı. Aynı Evra daha sonra anlamsız bir rövaşata ile hiçbir yere gitmiyor olan topu Ronaldinho'nun önüne düşürdü. Ronaldinho'nun şutu Carrick'e çarptı ve ters köşeyi buldu. Henüz dakikalar 3'ü gösteriyordu. Maçın 10. dakikası geçilene kadar soldan iki aksiyon daha gelişti. Birinde Ronaldinho kendisi denedi, diğerinde Antonini'yi gole taşıdı. Bu anlarda skorun 1-0'da kalması United adına şanstır. İngilizler oyunu yavaş yavaş dengeledi ve ilk pozisyonu Rooney sayesinde 19. dakikada buldular. Rooney yarattı, denedi ama çerçeveyi tutturamadı. Bu dakikaya kadar Nani beklediğim gibi sapıtmış durumdaydı. Yaptığı tüm ortalar iki adam boyu yukarıdan alakasız yerlere gidiyordu. İlk yarı en az 5 kötü orta yaptı. Bir insana çarpan ilk ortası sanıyorum devrenin sonlarındaydı. Hal böyleyken, Giggs'in de olmadığı bir günde set oyunları tamamen Rooney'nin gücüne, hırsına ve yaratıcılığına kalmıştı.
35'te gelen United golüne kadar, hatta devre sonunu da birleştirirsek, Milan'ın benim hatırladığım en az 5 sol kenar aksiyonu var. Oyunu sola yığıp, Ambrosini'yi de buraya yaklaştırıp, hatta zaman zaman stoper Thiago Silva'yı da hücum bölgesine sokarak pek çok pozisyon ürettiler. Önde kazanılan toplarla yakalanan birer Ronaldinho, Pato ve Huntelaar pozisyonu da cabası. Bu anlarda skoru artıramayınca bir gaflet anında oyun döndü. Ronaldinho-Ferdinand mücadelesi faul, aksiyon dışarıda gerçekleşiyor. Hakemin maçtaki tek hatası da belki de buydu. 35'te Antonini'nin dışarıda olmasını fırsat bilen Park, hemen kendini sağa atarak topu aldı ve bindirmeyi bekledi. Ronaldinho korkusundan maç boyu rakip ceza sahası ön çizgisi hizzasını geçmeyen Rafael değil, Fletcher yaptı koşuyu. Antonini'nin kademesini alan Thiago Silva sağa yanaştı, onun yerine de Ambrosini girince Scholes ilk kez demarke pozisyonda dalış yapma imkanı buldu. Destek ayağına çarpan top şans eseri kör noktaya gitti ve skora denge geldi. Dakika 35 ve United ilk kez iyi-kötü bir set oyunu oynuyordu. Fırsatı değerlendirdiler ve bir daha oyunun kontrolünü rakiplerine vermediler.

İkinci devre kaldığı yerden başladı. Milan devre başında rakip kalede daha sık görünüyor, duran toplarda Beckham ile etkili olmaya çalışıyordu. 60'a doğru Man Utd hücum üstünlüğünü de ele aldı ve tam bu sıralarda kötü bir Serdar Özkan oyunundan hallice işler yapan Luis Nani kenara geldi. Oyuna dahil olan Antonio Valencia topla ilk kez önü açık şekilde buluştuğunda imzası olan ortayı yaptı ve arka direğe koşu yapan Wayne Rooney uzak köşeyi buldu. (Ülkemizde bu tip ortaları Keita, Ozan İpek ve Burhan Eşer yapabiliyor. Çok değerli bir meziyet.) Valencia bir çizgi oyuncusu olduğundan gol sonrası geriye de yanaştı. Scholes ve Carrick de sola yanaşarak Milan'ı oyunu sağa yıkmaya zorladılar. Sir Alex, bu dakikalarda Fletcher'ı öne atıp Park'ı geri çekmişti. Rooney'nin golüne kadar birkaç kez arka direkte top kovalayan Fletcher, bu dakikadan sonra Man United hücumlarını başlatan ve final pasını kovalayan adam oldu. Kadrajda 6 kırmızı formalı varken Rooney'ye yaptığı asist enfes. Bu anlarda United'ın sağı kilitlemesiyle Ronaldinho oyundan düşmüştü. Leonardo hamle yaptı, duran toplar harici oyuna pek faydası olmayan Beckham'ı dışarı alıp Seedorf'u oyuna soktu. Hollandalı'nın hareketliliği Milan'a bir gol getirdi. Üç kişi arasında iki bilek harektiyle zamanı durduran Ronaldinho, takım arkadaşı Seedorf'a estetik bir gol fırsatı verdi. Ardından Inzaghi ile yakalanan pozisyon da üstten auta gidince maç 2-3 sonuçlandı.
Nani bu maçta özüne döndü. Haftaya muhteşem bir maç oynayabilir, fakat sonra yine sapıtabilir. Kötü geçen günlerin ardından özüne dönen Ronaldinho ise gecenin adamıydı. Gol attı, attırdı; daha fazlasını yapmaya çalıştı. Onu izlemek çok büyük keyif. Leonardo'nun Beckham tercihi, golü erken bulunca avantaja dönüşebilirdi. Nitekim ikiyi, üçü üretecek pozisyonlar yakaladılar. Ama United golü bulup oyun üstünlüğünü ele geçirdiğinde Fletcher boşa çıktı. Bu da Milan'a epey pahalıya patladı. Maçın yıldızı iki asist ile oynayan motorlu akciğer sahibi Darren Fletcher. Muhteşem oynadı. Scholes'un golü turun kırılma noktası olabilir. Rövanşta Carrick olmayacak. 1-3 bitse rövanşın heyecanı kalmayacaktı. Milan'ın az da olsa umudu var.

CL 2010 - Top 16 L1
Milan 2-3 Man Utd
Noat Samisa

16.02.2010

Ağır Siklet

Nasıl özlenmez ki o günler? Biz sadece bu büyük rekabet içerisinden bir küçük demeti çekip çıkarmıştık. Patrick Vieira önce Roy Keane'e karşı oynadığı günleri özlediğini söylemişti. Juventus küme düşürülmese belki şimdi çok farklı bir konumda ve hala İtalya'da olacaktı. Geçtiğimiz günlerde Fransa ulusal takımının devrik antrenörü Ramond Domenech, ''Eğer Patrick maç temposunu yakalarsa Fransa'nın kaptanıdır.'' dedi ve bir bakıma 34 yaşındaki orta saha oyuncunun Manchester City tercihini açıkladı. Vieira, takıma sakat halde katılmıştı. Mancini ona ilk kez Hull City deplasmanında forma verdi. Bir başka yeni transfer Adam Johnson'ın oyuna Ireland'ın yerine dahil olmasıyla birlikte ikincil hamle olarak Bellamy'nin yerine sahaya girdi. Maçı 2-1 kaybettiler. Sonrasında Bolton'a karşı ilk 11 çıktı. 2-0 kazandılar. Artık Ireland'a uymaya başlamış olan (şuradan sezon öncesi Barry-Ireland senkron farkı değerlendirmesi okunabilir) Mancini'nin orta sahasında yeni esas adam rolü Vieira'ya geçmiş olabilir. Nitekim Gareth Barry bu maçı sol bekte tamamladı. Gareth Barry henüz hocasına değerini anlatamamış görünüyor. League Cup yarı final rövanşında Alex Ferguson tarafından mat edilen Mancini, ısınma turlarında kolay maçları 3'er puanla geçtikten sonra takımı Mark Hughes dönemindeki istikrarsızlık merkezli yörüngeye yeniden oturttu. Henüz ikinci devrede ilk 8'de yer alan takımlarla oynamadılar, 9. sıradaki Everton'a da 2-0 mağlup oldular. Mancini yeni bir şeyler gösterdi, ama henüz hiçbir şey ispatlayabilmiş değil.
Patrick Vieira, son olarak da Stoke City karşısında oyuna sonradan dahil oldu. FA Cup fikstüründeki maç 1-1 bitti, takımlar kısa zaman içinde bir tekrar maçı oynayacaklar. Stoke City'nin golü Rory Delap'ın taçtan gelen ortasında Fuller'ın kafasıyla geldi. Mancini, bu golden sonra bu akşam için endişeli. İki takım bu akşam da EPL fikstüründe karşılacaklar. City idmanında Delap'ın taçlarını karşılama çalışması yapılmış, Mancini çekincelerini saklamıyor. Vieira ise yeniden ligin ağır siklet takımı Stoke City'ye karşı oynayacak olmaktan dolayı çok mutlu:

''Benim oyunumun büyük bölümü, futbolun fiziki yanına yaslanıyor. İtalya'da Stoke gibi takımlar yok. Tüm bu takımları özlemiştim. İtalya zor ve farklıydı ama (İngiltere'ye) geri dönmekten duyduğum mutluluğun sebebi bu.''

Beni İngiltere'de oynanan futbola bağlayanlardan, ligin farklılıklarını belirleyenlerden, son yılların en önemli oyuncularından biriyle farklı şeyleri düşünüyor olmak saçma olurdu:


16 Şubat 2010, Salı
Stoke City - Man City, 21:45 - Spormax

Noat Samisa

16.02.2010

Ronaldinho - Rooney

Milan ve Manchester United, 2005 Şubat'ında yine bir CL Top 16'sı fikstüründe eşleşmişlerdi. İlk maçta dönemin Man Utd, şimdilerin Odense kalecisi Roy Carroll, Seedorf'un ceza sahası önünden attığı şutu sektirmiş, topu takip eden Crespo golü yapmıştı. Bu maçı Beşiktaş'ın geçtiğimiz aylarda elde ettiği Old Trafford galibiyeti sonrası anmak gerekmişti. Bu yenilgi, Kırmızı Şeytanlar'ın CL fikstüründe aldığı son iç saha mağlubiyetiydi. Milan'ın bozduğu seri, Beşiktaş maçına kadar yeni bir rekora koşuyordu. 0-1'lik galibiyetin rövanşından da aynı skor çıkıyor ve toplamda 2-0 ile Milan turluyordu. Bu yol finale ulaşıyor, fakat Milan adına efsanevi bir hayal kırıklığıyla son buluyordu.
Üç yıl önce de iki harika maç izlemiştik. Bu kez seviye yarı finaldi, kazanan finalde Liverpool'un rakibi olacaktı. İlk maçta Man Utd öne geçti, geri düştü ve ardından müthiş bir geri dönüşle maçı 3-2 kazandı. Rövanşta Gattuso'nun öncelikli görevi Ronaldo'yu bitirmekti. Jankulovski ile birlikte Ronaldo'yu sahadan sildiler. Nisan ayı başında omzundan sakatlanıp ilk maçı kaçıran Vidic'in güç bela yetiştirildiği rövanşta yaptığı hatalar ve cezalı Evra'nın yokluğunda sol bek oynayan Heinze'nin Manchester'daki kariyerini bitiren facia oyunu benim zihnimde yer etmiştir. Milan orta sahayı ele geçirdi ve çok üstün bir oyunla 3-0'la finale yürüdü. Yine Manchester United üzerinden bir başka finale yürüdüler. Bu kez Atina'da kupaya uzandılar, Ancelotti'nin Milan'ı 4 yıl sonra yeniden Şampiyonlar Şampiyonu olmuştu.

2007 Nisan'ında Man United orta sahasında bugün olduğu ve akşama olacağı gibi yine Fletcher-Scholes-Carrick üçlüsü, karşısında ise bugün olduğu ve akşama olacağı gibi Gattuso-Pirlo-Ambrosini üçlüsü vardı. Bir yanda takımın merkezi Kaka, diğer yanda ise Ronaldo'ydu. Kaka'nın kariyer zirvesini gördüğü sezonda Ronaldo henüz evrimin son basamağındaydı. Bu ikili şimdi Real Madrid'de buluştular. Akşama Lyon karşısında aynı forma altında mücadele edecekler. Eski takımlarında ise yeni oyun liderleri artık başka şeyler vaad ediyorlar.
Wayne Rooney sahadaysa eğer, Man Utd takımı 12 kişiyle çift forvet oynuyor. Sezon formu muhteşem gidiyordu, yeni yıl ile birlikte durdurulamaz oldu. Nani'nin formuyla birleşince Arsenal'i yıkıp geçtiler. Öte yanda ise geçmişine dönen Ronaldinho'nun Milan'da gösterdiği üstün form var. Kötü sonuçların ardından Udinese'ye karşı oynanan maçta pek çok sihir yarattı ve takımına bir kez daha maç kazandırdı. Nemanja Vidic yine bir Milan eşleşmesinde ilk ayağı pas geçiyor. Aston Villa maçında kolu kırılan Giggs'in yokluğunda yeniden Ferguson'un hedef maç adamı olan Park Ji-sung sol kenarı alacaktır. John O'shea'nin uzun süreli yokluğu bu akşam için United adına bir diğer önemli eksik. Ronaldinho'nun karşısında Rafael ya da Brown olacak. Benim tercihim Ferdinand var iken Wes Brown olurdu. Aynı hat üzerinde bizi müthiş bir kapışma bekliyor. Kenarlara yaklaşan iç oyuncuları, Rooney ve Pato ile birlikte günün en özel figürü David Beckham... Asıl hikaye eski 7 numara Old Trafford'a çıktığında yazılacak. Manchester United'ın henüz Milan'a karşı San Siro'da golü yok. Bu kez kenarlarda oluşacak eşleşmeler gösteriyor ki maçı 0-0'a kilitlemek pek kolay olmayacak. Ben gollü bir maç bekliyorum. Maçın seyrini değiştirmeye namzet olaylar, Nani'nin sapıtması ve erken çıkacak bir kırmızı olabilir.

Leonardo, kötü başlayan sezonu Ronaldinho yardımıyla toparladı. Ancelotti'nin güzel hatıralarının yol göstericiliği ona en başta hayal dahi edemeyeceği bir zafer yaşatabilir.

Milan: Dida; Abate, Bonera, Nesta, Antonini; Gattuso, Pirlo, Ambrosini; Pato, Ronaldinho, Huntelaar

Man Utd: VDS; Brown, Ferdinand, Evans, Evra; Carrick, Scholes, Fletcher; Nani, Park, Rooney

CL 2010 - Top 16 L1 - 21:45 - Futbol Smart
Milan - Man United
Noat Samisa

16.02.2010

Gaziantepspor 2-0 Beşiktaş

Geçtiğimiz hafta sonu, suni gündemlerin getirdiği bir doğal karamsarlık havasıyla geçen 1 haftanın sonunda stadyumu maçın başında terk etmiştim. Benim yokluğumdan hiç mi hiç haberleri olmayan ve olmayacak olan futbolcular ve onların etrafında yer alan tribünü, hocası, yöneticisi ya da her neyse işte, ilk yarım saat sonrasını takip edebildiğim maçta yakın dönem seyrine benzer bir maç ortaya koyup, yine suni bir kısa parlama periyoduyla suni bir iyimserlik havası yaratmışlardı. Takım maçı olsun olsun 2-1'e kadar oynamış olsun; 4-1'lik skorla zincirlerini kırmış olamazdı. Kötürüm adamı kelepçeleseniz kaç yazar? Bu takımın haftaya Galatasaray karşısındaki şansını hala yüksek görüyorum, ama bu akşamki maç ne ilkti, ne de son olacak.Geçen hafta Tabata'nın oyunu 6 aylık Beşiktaş kariyerinin zirvesine çıkmıştı. Ayrımı iyi yapmak lazım, ama aslolan hücuma çeşitlilik kazandırması olduğunda geçen haftaki Tabata da Beşiktaş için çok kıymetliydi. Tello sezon başından bu yana arazi. Hafta arası gazı alıp ''ligde çok kasap topçu var, o yüzden kötüyüm'' demişti, halbuki Beşiktaş taraftarı biliyor ki Tello geçmişine oranla facia bir sezon geçiriyor. Nihat bir başka kötü durumdaki isim. Holosko gelmişken ve golle dönmüşken zorlamak anlamsız olurdu. Uğur İnceman'ın İstanbul'da bırakılıp, Necip'in açık açık Ernst ve Fink'in ardından geldiğinin beyan edildiği bir dönemde Alman orta sahaların varlığından sual olunmazdı. Hafta içi üç idman kaçırsa da Bobo hazırsa oynardı. Hoca, Ekrem'in de sağ beki kotarmasından memnundu ki, Ferrari'nin ''maskeyle zorlanıyorum'' açıklamasında zorunlu Toraman-Sivok savunma tandeminin sağına Ekrem'i koymuştu. İsmail'in önde denendiği bir günde Üzülmez'in sol bekliğine diyecek söz yoktu. Elde bir tek ''tavşan'' etiketli İsmail tercihi vardı. Hani diyorum, bir kulp bulayım da Denizli'ye sallayayım ama maalesef mümkün değil. Başta Tello ve Nihat olmak üzere yardımcı hücum oyuncularının facia formları sürüyorken yeni bir şeyler denenmeliydi. Maça çıkan kadroya tek itirazım yoktur. Hatta uzun vadeyi bile maç-maç planlayan Denizli'nin galibiyet planına da itirazım yoktu.

Maçın başlaması ile birlikte Toraman kendini geri attı, Beto-Julio Cesar ikilisinin dozajı düşük baskıları sonuç verince Gaziantep savunması orta yuvarlak yakınlarına yerleşti. İlk 10 dakika Beşiktaş geride top yapmaya çalışıyor, solu deniyordu. Derin paslar sıklıkla Tabata'ya servis ediliyordu. Orta sahayı Serdar-Zurita ikilisiyle klasik şekilde dizen Couceiro, sağ kenara Murat Ceylan'ı koyarak orta ikiliye ekstra direnç kazandırmıştı. Son Kayserispor mağlubiyetinde Zurita ve Murat maça kulübede başladığı dikkate alırsak, Couiceiro'nun kötü gidişe dur demek üzere bir farklılık denemesi veya Beşiktaş üzerine çalışmışlığı kadrodan belli oluyordu. Gaziantepspor, rakbinin topla oynamasına henüz maç başında izin verdi. Bir ara ekrana yansıyan istatistikte 100'e 244 isabetli pas farkı görünüyordu ki, henüz devre ortası için Beşiktaş adına fazlasıyla negatif bir sayıydı. Toraman sürekli Rüştü'ye döndü, İsmail ve Tabata sürekli top ezdiler ve 11. dakikada Beşiktaş'ın sağına atılan uzun topta gol geldi. Ekrem savunma bilgisi zayıflığıyla topu pas geçti. Kaleden açılan top için kademesini terk eden Toraman'dan geçen top, onun açtığı boşluğa koşu yapan Julio Cesar ile buluştu ve skor 1-0 oldu. Sivok o anda Beto ile eşleştiğinden Toraman'ın kademesi boş kalmıştı. İkincil kademeyi alan Fink yetişemedi ve güzel bir gol izledik. Bu dakikada ilk yarım saatin sonuna kadar maçın seyri pek değişmedi. Beşiktaş topla oynuyor ama hiçbir şey üretemiyor, Gaziantepspor ise rakibin topla oynamasına izin verip, alanları kapatıp topu santraforları ile buluşturmaya çalışıyordu. Maçın 32. dakikasında Beşiktaş ilk kez İsmail ile rakip ceza sahası önünde bir top kazandı. Tabata oyunu hızlandırdı, Holosko gol pasını verdi ama Bobo çerçeveyi bulamadı. Beşiktaş'ın ilk yarı ürettiği yegane gol pozisyonu buydu. Hemen akabinde karşı kalede yine bir Toraman kademe faciası ile evveli penaltı olan, ama ''penaltıdan daha net'' gol pozisyonunu Julio Cesar değerlendiremedi. Ardından Serdar Kurtuluş'un 40 metre taşıyıp kalenin tavanının tozunu almak üzere gönderdiği şutu izledik. Kazanılan kornerin rebound'ında bu kez Ivan çerçeveyi buldu ama yine Rüştü başarılıydı.
Yusuf-İsmail değişikliği yine bir nedenselliğe dayanıyordu. İsmail arazi durumdaydı, oyunu hızlandırmak adına sol kenara Yusuf iyi bir seçenekti. 51. dakikada kazanılan kornerde maçın yutan elemanı Stoper Toraman, bu kez kornerde adamını kaçırdı. Deumi'nin kafası çok iyi yere gitti ve skor 2-0 oldu. Bu gol, Beşiktaş'ın yediği bir başka kopya gol. Çok benzerini yine bir siyahi stoper olan Kalabane Manisa'da, Ferrari'nin markaj hatasından yararlanarak atmıştı. 70'e kadar yine oyunun çok değiştiğini söylemek zor. Maçın ilk 10 dakikası sahasına hapsolan Beşiktaş, sonraki dakikaları daha önde oynadı ama aynı etkisizlik sürdü. Tello ve Nobre'nin oyuna dahil olmasıyla, biraz da Gaziantep savunmasının kendini geri atıp enerjiyi ekonomik kullanma çabasıyla Beşiktaş rakip kale önüne top indirmeye başladı. Yusuf ve Tello'nun başlattığı, Bobo'nun asistini yaptığı iki pozisyon oldu ve ikisinin de kahramanı olan Nobre, fantastik gol vuruşlarıyla umutları bitirdi. Bu kadar kötü bir günde, maçın 30. dakikası geçilirken takımın şu iki pozisyonu bulabileceğini iddia edene gülerdim. Tello ve Yusuf kısa süreli etkinliği sağladılar ama goller futbolu unutan, geçmişini hatırlamayan, Fenerbahçe'deki günlerinin fersah fersah gerisinde olan Nobre'ye takıldı. Belki biri gol olmuş olsa 1 puan ihtimali olurdu, o da şu sefil futbol için lüks sayılırdı. Direkten dönen toplar, Rüştü'nün kurtardıklarıyla maç daha farklı bitebilirdi. Tabela maçın ederini yazdı, Gaziantepspor 2-0 kazanarak 3 puanı aldı.

Anlıyoruz ki maç performansları ile idman performansları fazlasıyla benzer olan bir oyuncu topluluğuna sahibiz. Hocanın oyuncu tercihlerine ilişkin fazladan bildikleri bu sebepten sınırlı. Kazanan takımı sahaya koydu, ama bu da yetmedi. Bu oyunu kupadaki İBBSpor deplasmanında, kupadaki Kasımpaşa maçında; rakibin zayıflığında farkedilmemiş olabilir, belki Konya Şeker maçında, sonrasındaki Antalya deplasmanında aynen görmüştük. Takım yaklaşık 1 aydır hiçbir şey oynamıyor. Gençlerbirliği maçındaki 15'er dakikalık suni iki periyot gönül çeldi, en fazla o kadar. Bu takımın aynı iştahla, aynı disiplin ile birlikte kendine dönmeye ihtiyacı var. Bunun da yolları dışarıdan değil, içeriden geçiyor. Bugün İstanbul Süper Amatör Lig'de oynanan Erokspor-Karagümrük maçında iki takımın da bekleri maç boyu tükürük yağmuruna tutuldular. Tribüne yakın çizgiden taç atmaya gittiklerinde taraftarın taçlara özel beklettiği salgılarla karşılaştılar. Alın bu örneği yukarı kademelere uyarlayın. Zorluk azalıyor mu, yoksa artıyor mu? Ülke dışına çıkın, farklı şeyler görmeyeceksiniz. Şu takımda kimse tribün, tepki, tekme vs. demesin. Futboldan para kazanmak kolay değil. Mazeret üretmek o kadar kolay ki, yeni moda ''tek kulvarda mücadele etmenin zorluğu'' olmuş. Özetle, Jose Couceiro orta sahaya 3 safkan orta saha oyuncusu koydu, Beşiktaş'ın topla oynamasına izin verdi. Takımı da rakibini net bir skorla mağlup etti. İki asist yapan Olcan; kazandığı, olumlu kullandığı pek çok topla futbol ortamı için çiklet parasına peşkeş çekilen yakın günlerin güzel adamı Serdar ve enerjik sol bek Ivan de Souza maçın adamları oldular.

Sahada beyaz formalı 5 Gaziantepspor eskisi ve bunlardan ikisi geçen sezon bu takımın en flaş adamlarıyken bu sezon Gaziantepspor'la oynanan iki maçtan alınan yalnızca 1 puan... Derbiyi merakla bekliyorum. Beşiktaş adına başka bir maç olacaktır, öyle umuyorum.

Noat Samisa

13.02.2010

Şaban Kartal

Babam anlatırdı, ''Şaban iyi topçuydu'' derdi. Şaban Kartal, 98 yılı sonbaharında evinin bodrumunda elektrik kablosuna asılı halde bulunmuştu. İşleri kötü gitmiş, çareyi intiharda bulmuştu. Sabri Dino gibi, Robert Enke gibi... Dün akşam ne zamandır ertelediğim bir şeyi yapıyordum, Tarkan Kaynar'ın kaleme aldığı ''Futbolun Bukalemunları'' isimli kitabı okuyordum. Kitap bir gecede bitti. Su gibi aktı, kısa zaman sonra bir kez daha okunmak üzere kitaplığa yerleşti. Ama aklımda Ali Sami Alkış'ın Star Gazetesi'nden alıntılanan yazısında bahsettikleri kaldı. Yine sordum babama, yine ''Şaban iyi topçuydu'' dedi. Kör Tuğrul gibi Şaban Kartal'ı da ''Fener'in iyi hatırdığı futbolculardan'' diye bilirdim. Rivayet şu ki, içlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ında yer aldığı Kasımpaşa'daki Rizeli nüfusunun içerisinden çıkardığı dönemin kabadayısı ve şimdiki Beyoğlu Belediye başkanı Ahmet Misbah Demircan'ın amcası olan ve aynı zamanda Cemil Turan'ı Fenerbahçe için kaçıran adam olan Sultan Demircan, başkanı olduğu Kasımpaşa'da oynayan yeğeni Şaban'ı büyük takımlara pazarlamak ister. Malum spekülasyon sürecinden sonra -sanırım soyadından etkilenildiği düşünülen'' Şaban, Beşiktaş'a transfer edilir. Ali Sami Alkış'a göre Şaban Kartal, Beşiktaş tribünlerinden dahi ''Mööö'' seslerini işitir. Babam tersini söylüyor, Turgay Demir de Şaban Kartal'ın vefatı üzerine yazdığı yazıda galiba babamı onaylıyor.

70'lerin sonundan bir hikaye, gece gece akla düştü ve çıkmadı. Bu enfes tarih gezintisi için başta Tarkan Kaynar olmak üzere tüm emeği geçenlere -son sayfada göze çarpan tanıdık isimlere ayrıca olmak üzere- teşekkürler. Şaban Kartal'a dair bildiğim yegane veri, 75 yılı Kasım ayında U-21 Avrupa Şampiyonası Elemeleri'nde Sovyetler Birliği'ne karşı oynanan karşılaşmada ay-yıldızlı formayı Zonguldakspor oyuncusu olarak giymesi. Doğruyu bilen var mı acaba? Şaban Kartal gerçekten kimdi? Beşiktaş'a nasıl geldi, nasıl gitti?

Noat Samisa

12.02.2010

Balmumu Gerrard

Fotograflar, bir şubesi Londra'da faaliyet gösteren Madame Tussauds Balmumu Heykel Müzesi'ne konulmak üzere yapılan Steven Gerrard heykelinin Anfield Road'daki ilk gösteriminde çekilmiş. Kaptan sezon içerisinde sakatlıklar yaşadı, Xabi Alonso gitti, Fernando Torres bu sezon ligde yalnızca 14 maça çıkabildi, takımın yarısının sakat olduğu günler oldu, hedeften uzak kalındı... hepsi başlı başına birer etken elbette. Daha pek çok etkeni toplayınca ortaya CL'den, League Cup'tan, FA Cup'tan elenmiş; ligde liderin 14 puan gerisinde kalmış durumda CL bileti kovalayan bir Liverpool çıkıyor. Bu kötü tablonun içerisinde Kaptan Steven Gerrard'ın geçmişini özleten futbolu da var. Esas rolünde oynadığı günler de oldu, orta sahaya çekildiği günler de gördük. Geçtiğimiz sezonki 16 gollük kariyer zirvesine bu sezon çok uzak. Şimdiye kadar yalnızca 5 gol atabildi. Skor katkısındaki azalma bir yana, bazı anlarda özellikle geçen yılki cengaver adam artık tahmin edileni yapamıyor. Verdiği pası alamıyor, beklediği koşuyu göremiyor. Dünkü Philip Degen oyununa Maradona olsa fayda etmez mesela. Olsun da etrafındakiler Kaptan'ı bozuyor olsun yalnızca. Korkarım ki, Rafael Benitez, ''Gerrard görünümlü Gerrard'' ile asıl Gerrard'ı birbirine karıştırmıyor olsun. Fazla benziyorlar. Kaptan Liverpool forması altında EPL şampiyonluğu göremeyecek olsa da elbet bir gün heykeli bir şampiyonluk görecektir.

Noat Samisa

12.02.2010

Neler Oluyor Hayatta

John Terry'nin ulusal takımdaki kaptanlığına mal olan skandalın üzeri bu gidişle hiç kapanmayacak. Ay sonundaki Man City - Chelsea maçı öncesiyle sonrasıyla iyi malzeme verecekti. Esas odaklanılan ise 66 ruhunu geri çağıran formalar ile Güney Afrika'ya gidecek olan İngiltere kafilesindeki huzur ortamıydı. Everton'ın sol beki Leighton Baines bu gidişle kendini kadroya yazdırırdı; ama geleceği bugünden belirlemek asla mümkün değildi. Dün Everton ile oynanan maçında 55. dakikasında London Donovan ile girdiği ikili mücadelede sakatlanarak yerini Ballack'a bırakan Ashley Cole, sol ayak bileğindeki çatlak nedeniyle 3 ay sahalardan uzak kalacak. Sezonu kapattığı kesin, Dünya Kupası'na yetişme olasılığı çok düşük. Tam da geçtiğimiz pazar akşamı ''Umulmadık bir sakatlık her şeyi değiştirebilir.'' demişken, sezonun en formda oyuncularından birine uğursuzluk getirmiş gibi oldum. Ashley Cole'un Arsenal maçında savunma ardına sızarak girdiği gol pozisyonu, onun bu sezonki formunu özetler değerdedir. Maç boyu protesto işittiği Emirates'te Arsenal'i bitiren adam olması bir başka örnektir. 7-2'lik Sunderland maçında John Terry'nin muazzam pasında attığı gol de çok güzeldi. 3 gol 3 asist ile oynadığı, Ancelotti'nin baklava orta sahalı düzeninde oyunun boyunu ve hızını ayarlayan bir dış bek olarak yıldızlaştığı sezon maalesef 24 maçta bitti. Yalnızca sezon değil, büyük olasılıkla Dünya Kupası hayalleri de bitti. Capello'nun Gerrard'ı dışarıdan görünür haliyle sol kenarda oynatarak Ashley Cole'un dış bek vasıfları eşliğinde şekillendirdiği takım düzeni de böylece büyük yara aldı.Bundan böyle Wayne Bridge'i ulusal takım kampından ancak bir başka sakatlık haberi uzak tutabilir. Wayne Bridge, geçtiğimiz Aralık ayında ayrıldıklarını duyurduğu çocuğunun annesi ile sonbaharda bir ilişki yaşayan eski dostu John Terry ile birlikte savunma dörtlüsünde yer alacak. John Terry şu sıralar Dubai'de, eşini ikna turlarında. Hafta sonu Ancelotti'den izinli. Guardian'daki ankette ise ulusal takımın sol bek mevkii için Bridge ile Baines çekişiyorlar. Şu noktada eğer Stephen Warnock üstün bir form gösteremezse bu ikili Güney Afrika'ya gidecek gibi görünüyor. Şampiyonluğun diğer güçlü adayı Manchester United da sol ön oyuncusu Ryan Giggs'ten 4 hafta yararlanamayacak. Sağ kolunu kırdı. Tabii Giggs'in ulusal takım, Dünya Kupası gibi dertleri yok. Tanrı'nın koruduğu Kraliçe, bir kez olsun şu 36 Yaşındaki Delikanlı'ya Dünya Kupası fırsatı vermedi ya; bu zulme karşı genci-yaşlısı George Best'in masasına oturulur ve bir tartışma başlatılır: Tanıl Bora'ya selam edilir, sol açığa medhiye beyanındadır...

Everton 2-1 Chelsea
Noat Samisa

12.02.2010

Louis Saha

Ben hatırlarım ki, bir Fransız santrafor Fulham ile 2003 yılının sonunu inanılmaz oynamıştı. 16 gole henüz sezon ortasında ulaşmıştı. Bu sayede Old Trafford'un kapısından içeri girdi. Altı ay sonra yanına Wayne Rooney geldi. Bu özel adam yaşadığı sakatlıkların da etkisiyle formdan düştü. Maç temposundan düştüğünde kolay kolay toparlanamayan Clairefontaine mezunu santrafor, geçen sezon başında ''yeter ki sakatlıktan kurtulduğumda düzenli oynayabileyim'' diyerek Everton'ın kendisine önerdiği maç başı kontrat teklifine ''evet'' dedi. Yine sakatlandı, aylarca formasından uzak kaldı. Ama bu sezon bambaşka... 2003 sonbaharındaki Louis Saha geri döndü. Bu akşam Chelsea'ye attığı ikinci golü evvelindeki feyk, Terry'nin pazara gidişi; devamındaki göğüs kontrolü ve sonrasındaki sol ayak gol vuruşu muazzam, enfes. Wayne Rooney için ''tüm dünyayı serseler önüme, takımımda olsun isteyeceğim ilk oyuncu'' diyorsam, Fernando Torres için ''en sevdiğim futbolcu'' diyorsam, Didier Drogba için ''topu sonsuz hıza eriştiren, zaman ve mekan algısını yok eden üstün fizikli fizikçi'' diyorsam, Louis Saha için de ''en iyi solak golcü'' tanımlamasını kullanabilirim. Everton ile olan sözleşmesini düzeltti ve uzattı. Olur da yarın yeniden sakatlanabilir, şu günlerinin keyfini çıkarmak gerek. Bu sezon attığı 13 gol, sağ sütunda fotografı duran bir güzel adamın yadigarıdır. Bir de üzerine bir başka özel ve güzel adam David Moyes'in ondaki ısrarıdır.

Saha bugün bir penaltı kaçırdı, ama 2 gol atarak takımının geriye düştüğü maçı çevirmesini sağladı. Hem de lider Chelsea'ye karşı... Everton haftasonu derbide oynadığı kötü futbolun yalnızca 4 gün sonrasında çok zor bir geri dönüşe imza attı. Henüz geniş özet izleyemedim, ''adı büyük'' maç futbol adına pek bir şey göstermeyince insan ister istemez hayıflanıyor. Diğer maçlarda tabiri caizse kan gövdeyi götürmüş. Villa Park'ta Luis Nani'ye nazar değmiş. Takımını 1 saat 10 kişi oynatmış. Chelsea'nin Goodison Park'ta 3 puan bıraktığı günde Man Utd'ın ayağına liderlik şansı gelmişti, değerlendiremediler. Arsenal, yılın seyir zevki en düşük Big Four mücadelesinde 3 puanı Diaby'nin kafa golüyle elde etti. Wenger'in hazır hale gelmesiyle birlikte merkez forvet Bendtner tercihini bir kenara not edelim. Geçen sezonki 4X4'lük efsane maç nerede, bu akşam oyunun temposu nerede; aradaki uçurum maalesef tek taraflı değil. Gerrard ve Fabregas nerede, diye de sormak lazım. Farkındayım, çok şey istiyorum ama bu iki takım geçen yıl çıtayı öyle bir yere koydular ki, Liverpool-Arsenal rekabetine dair aklımda son kalan şeyin hala sağ bek Arbeloa'nın 52 pas yaparak sahanın en çok topla buluşan oyuncusu olmasını tercih ediyorum. Arsenal'in final haftası karnesi böylece 4 maçta 4 puan oldu. 90+5'teki Fabregas bloku yarının gündemi olacaktır. Howard Webb nasıl ıskaladı, hayret edilesi bir durum.

Hafta içi fikstürünün şanına yaraşır bol sürprizli bir gün oldu. Tottenham'ın Aaron Lennon'suzluğu umutsuz vaka olma yolunda hızla ilerliyor. İyi giderken Wolves'e karşı içeride puan bırakmışlardı, bu kez de deplasmanda kaybettiler. Günün en büyük sürprizini ise West Ham United yaptı. McCarthy, Ilan, Mido transferleriyle forvet rotasyonu genişledi, Carlton Cole'un dönüşü de katalizör olmuş görünüyor. Birmingham'ı 2-0 mağlup ederek çok kritik bir zamanda düşme hattından çıktılar. Blackburn de kazanarak Hull City'yi dibe itti. Alt taraf bu geceki sonuçlarla hepten karışmış durumda.

Everton 2-1 Chelsea
Aston Villa 1-1 Man Utd
Arsenal 1-0 Liverpool
West Ham 2-0 Birmingham
Wolves 1-0 Tottenham
Blackburn 1-0 Hull
Noat Samisa

11.02.2010