Bayern 2-1 Man Utd

Henüz maç yeni başlamışken gelen gol maçı çok farklı bir forma soktu. Demichelis'in önce zamanlama hatasıyla Nani'yi düşürmesi, sonra da Rooney'yi kovalarken ayağının kayması baraja çarpıp yükselen topun Rooney için çok kolay bir golle sonuçlanmasına neden oldu. Standart hedef maç düzeniyle oyuna başlayan Man Utd için erken gelen gol, CL çeyrek finali deplasmanı için fazlasıyla iyi bir başlangıçtı. Karşılarındaki takım çok nadir görülür şekilde kurgulanmıştı ve bu farklılık maç ilerledikçe oyunu çok başka yerlere götürdü. Maç biterken Wayne Rooney sağ ayağını yere basamıyordu. Hemen akla iki kez ağır sakatlık yaşadığı tarak kemiği geldi ama ilk haberlere göre sorun ayak bileğindeymiş. Büyük olasılıkla cumartesi günü Chelsea karşısında sahada olmayacaktır. Şu fotograf Man United'ın sezonu kupasız kapatmasına neden olacak kadar ağır bir hasarı işaret ediyor olabilir.Rooney'nin golü sonrası oyun bir süre durağan ilerledi. Man United savunması skorun avantajıyla kendini biraz daha geri attı, Bayern'e bol bol şut imkanı tanıdılar. Kazandıkları topları Rooney ile buluşturup kontradan ikinci golü kovaladılar. İki kez yeterince yaklaştılar. Eğer bu ani akınlar golle sonuçlansaydı Bayern için yarı final hayalleri ilk yarım saatin sonunda çöpe gidebilirdi. Vakit ilerledikçe oyunda Bayern üstünlüğü oluştu. Nani-Neville kenarını Ribery'yle zorlamaya başladılar. Nani birkaç tekme yiyince sindi, top taşıyamaz oldu. Neville'ın aciz kaldığı Ribery deparlarını kovalamaktan başka bir iş yapmıyorken Valencia'nın oyuna girme vakti gelmişti. Ama Ferguson öyle bir şey yaptı ki, adeta maçı kendi elleriyle Louis van Gaal'e verdi. Park en azından Lahm'ın çıkışlarını engelliyordu, o çıkınca Lahm rakip ceza sahası civarından ayrılmaz oldu. Hamit de içeri girdi, Carrick-Berbatov değişikliğiyle zayıflayan United orta sahasına karşı Bayern net biçimde oyuna hakim oldu. Ryan Giggs oyuna girdiğinde artık çok geçti. Yedikleri gole benzer şekilde beraberlik golünü de bulan Bayern daha da iştahlı oynamaya başladı. Yine de oyun dışı bir pozisyonda Giggs'in kullandığı duran topla Man Utd 2-1'i bulabilirdi. Maç, Vidic'in direkten dönen kafa şutunda bir kez daha Bayern tarafına döndü. Van Gaal art arda iki forvet soktu ve zaten orta saha üstünlüğünü elinde tutacak yeterli dirence sahip takımını hücumda daha etkin kıldı. Bu süreçte başta Mario Gomez'in şutu olmak üzere VDS pek çok golü müthiş kurtarışlarla önledi. Son olarak orta sahaya ekstra güç niteliğinde Pranjic-Tymoschuk değişikliği de geldi ve 90+2'de boşta kalan topu uzak forvet Ivica Olic takip etti, maç boyu gösterdiği üstün çabanın karşılığını alırcasına maçı kazandıran golü attı.

Valencia'nın oyuna girmesi Ribery için bir önlem olacaktı, hem de Nani'nin hücumda kötü olduğu bu günde takımın hücum gücünü artıracaktı. Berbatov hamlesi ise bana maç içinde de maç sonrası da fazlasıyla anlamsız görünüyor. Hücumda üretkenliği artırıp ileride top tutmayı, bu sayede de gol bulmayı planlamış olabilir; ama hesaplayamadığı şey rakibin göründüğünden fazla olan orta saha direnci olmalı. Bayern ikinci yarı sürekli golü düşündü, özellikle 70'ten sonra oluşan daha uygun ortamda çok daha iştahlı oynadılar. Lahm'ın oyuna katılması, Robben'in olmadığı oyunda şans bulan Hamit'in bu sayede oyunda daha sık görülmesi ve artan forvet çeşitliliği galibiyeti getirdi.
Bugün Avrupa'da Louis van Gaal'in takım kurgusuna benzettiğim üç takım var. Biri James Milner'ı başkalaştıran Martin O'neill'ın Aston Villa'sı, diğeri sakatının bol olduğu dönemlerde Leon Osman'ı veya Steven Pienaar'ı orta sahaya çeken David Moyes'in Everton'ı, diğeri de Arsene Wenger'in Monaco günlerinden öğrencisi Claude Puel'in başında olduğu Lyon. Zirve örnek tabii ki Bayern, bu farklılığın en net görüldüğü takım onlar. Jean Makoun orta saha orijinli bir oyuncu olsa da farklı meziyetlere sahip olduğundan Lyon bu listenin nispeten zayıf örneğini oluşturuyor. Bastian Schweinsteiger hazır oldığı takdirde Bayern orta sahasında van Bommel'in partneri gibi görünüyor. Geçmişi kenar adamı olan Alman oyuncunun olmadığı bu günde Hırvatistan ulusal takımındaki rolü sol bek, Heerenveen'deki rolü sol kenar veya forvet arkası olan Daniel Pranjic orta sahada pozisyon aldı. Merkez santrafor oyununu çok daha gerekli kılan bu düzen, orta sahaya koyulan dinamik kenar adamlarının top taşıma, hız ve devamlılık yetilerini esas alarak fazladan bir hücum opsiyonu sunuyor. Trend 4.3.3'te orta saha üstünlüğü rakibe geçtiğinde edilgenleşen kenar adamları sorununa kenarlarda ağırlıklı olarak ters ayaklı oyuncular kullanarak önemli bir çözüm önerisi getiriyor. Santraforsuz şablonların geleceğe hakim olacağının iddia edildiği şu günlerde merkez forvete bağımlı olan yeni 4.1.4.1 yorumu, eğer önümüzdeki yıllara hakim olursa içinde bulunduğumuz şu dönem, ''klasik orta sahanın ölümü'' olarak da adlandırılabilir. (bkz. James Milner ve Leon Osman)

Wayne Rooney'nin sakatlığı ciddiyse İngiliz'ler için Dünya Kupası şimdiden ''nesini izleyelim?'' sorusuna dönüşür. Ferguson'ın şu an turu düşünmediğine eminim. Onun da derdi Avrupa'da sezonun en formda iki oyuncusundan biri olan Wayne Rooney. Bu sakatlık cumartesi öğleden sonrasının da gazını kaçırdı. Eğer Rooney birkaç maç üst üste kaçıracaksa sezonun maçında da şampiyonluk yarışında da Chelsea bir adım öne geçer.

CL 2010 QF- L1
Bayern 2-1 Man Utd
Noat Samisa

31.03.2010

Taraftara Dönüyoruz

Futbol bir ülkede kendine has bir kültür ortamı yaratmışsa da tepeden indirilerek toplumun kültürüne sokulmuşsa da elbet politikacıların ilgisini çeker. Simon Kuper'in ''Football Against Enemy'' isimli kitabını Türkçe'ye ''Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'' olarak çevirmek ilk bakışta güzel olsa da kitabın içeriğini iki farklı başlık çerçevesinde okumak, birbirinden çok farklı birer algı yaratır. ''Football is never just football'' cümlesi yine Simon Kuper'e ait olsa da bu cümlenin hemen ardındaki cümle ''...mafyayı ve diktatörleri adeta büyüler.'' şeklinde devam eder. Futbola dair söylenmiş sözlerin ülkemizde en çok bilineni olan bu söz aslında ''düşmanın'' cümlesiydi, ama her ne şekilde olursa olsun oyuna fazladan anlam yüklemek gerektiğinde kullanılır oldu. Aslında ne olursa sahanın içinde oluyor ve biz, yani bu oyunun dışında kalanlar eğer oyuna karşı iyi niyet sahibi isek bir şekilde bu oyuna dahil olmaya çalışıyoruz. Ya da birileri bu fazladan eklenen cümleleri kullanıyor, iyi ya da kötü bir amaç uğruna insanları yönlendiriyor.

Ada'da genel seçimler yaklaşıyor. 13 yıldır parlementoda çoğunluğu oluşturan İşçi Partisi, 6 Mayıs'ta yapılması planlanan genel seçimler öncesi yayınlanan anketlerde Muhafazakarlar'ın 3-5 puan gerisinde görünüyor. Zaman içinde Muhafazakarlar farkı 10 puana kadar çıkarmıştı, ama seçimlere kısa bir süre kala İşçi Partisi arayı kapattı. Bu da seçim öncesi süreci daha da önemli hale getirdi. Oylarını artırmak zorunda olan iktidardaki Labour Party'nin seçim manifestosunda yer alan bir bölüm, Ada'da futbolun yönetim mekanizmasının işleyişiyle ilgili radikal bir öneri sunuyor. Henüz taslak aşamasında olan plana göre şirket statüsündeki kulüplerin %25'lik hissesi taraftara ait olacak. ''Altın hisse'' olarak etiketlenecek bu pay, asla büyük bütçeli yatırımcıların eline geçemeyecek. Biri çıkıp kulübün %75'ini satın alsa dahi, yönetim kademesinde taraftar temsilcileri bulundurmak zorunda kalacak. Mevcut düzende %30'luk payı geçebilen hissedar kulübün tamamına sahip olabilmek için öncelikli hak sahibi oluyor. Geri kalan hissenin sahibi hissedarlar paylarını satmaya yanaşmasa bile belirlenen rayiç üzerinden ana hissedara devir işlemlerine karşı çıkamıyorlar. Bu da kulüplerdeki yerelliği yok ediyor ve bu sorun da elbet bir yerden patlıyor.

Sürpriz olmadığı üzere bu öneriyi manşete çıkaran tek gazete The Guardian. İngiltere'deki kulüp yönetimi modelini her seferinde eleştiren UEFA Başkanı Michel Platini'nin ''mükemmel bir fikir'' sözünü de manşetin yanına iliştirdiler. Muhafazakar Parti ise bu öneriyi ''seçim yatırımı'' olarak nitelendirdi ve boş vaat olduğunu öne sürdü. İflas eden ve borç batağına saplanan kulüplerin mevcut durumunun sorumlusu olan Muhafazakarlar, 18 yıllık iktidarları sürecinde Margaret Thatcher politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan stadyum içi ve stadyum dışı büyük çaplı holiganizmi John Major döneminde uygulamaya konulan Taylor Raporu ekseninde engellemeye çalışmışlardı. Hillsborough Faciası sonrası kulüplerin insan hayatını hiçe sayan stadyum koşullarını değiştirmeleri elzemdi; ama buna finansman sağlamak hiç de kolay değildi. Çıkış noktası Thatcher politikaları olsa da bugün Premier League kulüplerinin yarısından fazlası yabancı yatırımcının elindeyse bunun nedenlerini 90'lardan değil, çok daha gerilerinden ele almak gerekir.

Liverpool taraftarı üç yıldır Amerikalı patronlara savaş açmışken, ligde şampiyonluğa, CL'de finale yürüyen Man United'ın maçlarında yeşil-sarı kaşkollar tribünlerin bilindik kırmızı rengini değiştirmişken Chelsea taraftarı şimdilerde John Terry'ye destek veriyor. Onların Roman Abramovich öncesi parayı yönetemeyen bir patronları vardı. EPL şampiyonluklarını, CL'de final oynamayı hayal dahi etmiyorlardı. Fulham geleneksel motiflerle süslü stadında hala League One'da mücadele edecekken şimdilerde Europa League çeyrek finalinde. Everton'ın patronu Bill Kenwright, yukarıyla başedebilmek için yabancı yatırımcıyı davet ediyor. Arsenal yeni stadına taşınarak geleneksel havayı bozsa da aileden gelen Arsenal'liliği sürdüren hissedarlar halen yabancı yatırımcıya direniyorlar. Kimine mutluluk getiren, kiminin huzurunu bozuyor. İngiltere'nin içeride-dışarıda en başarılı kulübü olan Liverpool'un taraftarları, geçmişlerindeki başarıları tekrarlamak için mutlaka yabancı patrona ihtiyaçları olmadığını biliyorlar. Aynı şekilde Man United taraftarı da borçlardan korkuyor ve Manchester United'ın tek ihtiyacının Sir Alex Ferguson olduğunu biliyor. Bu bilinçle hareket eden taraftarların oyuna dahil olma savaşı bugün en örgütlü haliyle İngiltere'de görülüyor ve bu savaş dünya döndükçe sürecek.

Geçtiğimiz günlerde istifa eden FA CEO'su Ian Watmore'un görevinden ayrılma sebepleri de bu taslağa iliştirilen ek maddelerin ana nedenini oluşturuyor. Kulüplerin çoğunluk hissedarlarını Premier League yönetiminin değil, FA'in (federasyonun politikacı üyelerinin olduğu göz önüne alınırsa aslında devletin ta kendinisin) denetlemesi fikrinin bu çarpık para sirkülasyonunu dizginlemesi beklenecek. Her kulübün kendi imkanlarını yaratarak büyüdüğü günler artık geride kaldı, kara para kartları yeniden dağıttı. Geri dönüş artık mümkün değil, fakat Labour Party'nin seçim vaadi kulağa çok güzel geliyor: Kombine bilet sahiplerinin oluşturduğu altın hisse sahibi taraftarlar topluluğu, Y stadyumunda her yıl gerçekleştirdikleri olağan kongre sonrası yeni temsilcilerini seçerek X kulübü yönetim kuruluna üç yeni üye gönderdiler...

Kırmızı Şeytanlar'ın 108 Yılı
Portsmouth Denize Dökülürken

Noat Samisa

30.03.2010

Newcastle 2-0 Nottm Forest

98 yazında -o zamanki adıyla- Division One'ı şampiyon tamamlayan takımın orta saha oyuncusu Scot Gemmill ve sağ kenar adamı Steve Stone'un futbol sahnesinden çekilmesiyle birlikte Nottingham Forest'ın son zirve lig ziyaretinden yadigar kalmadı. Bu ikili Brian Clough'ın da son evlatlarından sayılırdı. Forest altyapısının ürünüydüler ve yıllarını Nottinghamshire'da geçirdikten sonra biri Everton'a, diğeri Aston Villa'ya transfer olmuş, çıktığı gibi düşen takımlarından sezon başında ayrılarak yeni yüzyılın ilk yıllarını Premier League'de geçirmişlerdi. Pierre van Hoojidonk o günkü Forest takımının zirve lige dönüşünde emeği olanlardan biriydi. Harewood zaten altyapı mahsulüydü, Darcheville ise ilk kez burada parladı. Kevin Campbell da bir başka golcüydü, ama 98 yazında zirve lige terfi eden Nottingham Forest'ı bırakıp Trabzon'a doğru yol almıştı. ''Yamyam'' ve ''Gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı'' sözlerine dayanamayıp yeniden İngiltere'ye dönen Campbell, Trabzon aktarmalı olarak gittiği Everton'da futbol oynamaya devam etti.

Forest alt ligde kalırken altyapısı seyrek de olsa yukarıya oyuncu gönderdi. Son iki önemli yetenek Andy Reid ve Michael Dawson takımlarında azımsanmayacak birer rol sahibi konumdalar. Üç yıllık League One macerası sonrası Championship'e döndükleri ikinci sezonda iyi bir kadro kurdular ve Ekim sonu-Şubat başı arası formuyla varlıklarını hatırlattılar. Ligde 19 maç üst üste kaybetmediler, bu periyotta 45 puan topladılar. Ama East Midlands Derby'de Derby County bu seriyi sonlandırdı. İkinci sıraya yükseldikten sonra bir daha deplasmanda maç kazanmadılar ve bugünkü Newcastle United mağlubiyetiyle 2. sıra hedefine havlu attılar. Kalan 6 maç haftasında play-off potası dışına çıkmaları pek mümkün değil. Görünen o ki 2003 yazındaki play-off denemesini tekrar edecekler. 77 yazında Bolton'ı 1 puan önünde zirve lig vizesi aldıkları Div 2 sezonunun ertesinde Brian Clough yönetiminde zirve lig şampiyonu olmuşlar ve Premier League'in ilk yılında lig sonuncusu olarak küme düşüne dek 26 yıl boyunca zirve ligde kalmışlardı. Bir sezon aradan sonra 94 yazında geri döndüler ve 94/95 sezonunu EPL 3.sü olarak tamamladılar. En son 98 yazında geri döndüler, ama 98/99 sezonunu da son sırada tamamlayarak League One'a kadar giden kötü yola girdiler. Tüm bu süreçte yaşananların, sayısız hikayenin yeniden ortaya gelecek olması Nottingham Forest'ın zirve lig yolcuğunu kutsal kılıyordu.
Yaklaşık 50 yıldır zirve ligi göremeyen Galli Cardiff City ve 80'lerin başında yaşadığı 2 sezonluk zirve lig deneyimi dışında yukarıyı göremeyen Galli Swansea, şimdilerde play-off yarışında olan diğer iki takım. Martin O'neill'ın Leicester City'si güzel anılar bırakmıştı, Championship'e yükseldiği ilk sezonda kafaya oynayan ''bugünün Leicester City'si'' de yeterince sempatik görünüyor. Kalan 6 haftada bir mucize olmazsa Newcastle ve WBA Premier League'in yeni takımları olacaklar. Her ikisi de geçen sezon düşmüşlerdi, bir yıllık aranın ardından alt lige fazla gelen kadrolarıyla yeniden zirve lige dönüyorlar.

Dünkü maçı Man City-Wigan maçına tercih ettim. Özellikle ikinci yarı anladım ki doğru karar vermişim. Geçen sezonun zayıf halkası Danny Guthrie futbolunu çok geliştirmiş, özellikle de şutları kaleye bir başka gidiyor. Nolan, Barton ve Guthrie üçlüsü önümüzdeki yılın teminatı. Parachute payments'ı iyi kullanırlarsa sezon boyu düşme hattından uzakta kalabilirler.

Noat Samisa

30.03.2010

Beşiktaş 3-2 Eskişehirspor

Maç, sol bek Volkan Yaman'ın ceza yayı civarına gönderdiği sıradan bir uzun topta arkaya kaçan Ümit Karan'ın golüyle başladı. Gökhan Zan varken (özellikle de Tigana zamanı) bu tip arkaya kaçırılan oyuncular genelde önlerinde 30 metrelik bir boşluk bulurlardı. Bu akşamki Ferrari'nin farkı, hem kendini geriye atıp hem de arkasına adam kaçırıyor olması. Geçen haftaki İbrahim Kaş-Ekrem Dağ savunma performansı facialarının yerini Ferrari'nin ilk yarım saat ne yaptığının farkında olmayan, geçmişini yok sayan oyunu almıştı. Akşamdan kalma mıydı, yoksa kasık sakatlığı mı onu zorladı, bilemiyoruz. İlk golde Ümit Karan'ın şarjıyla dağılması, pozisyon hatası; devamında garip pas hataları, hiçbir yere gönderdiği uzun toplar ve ikinci golde yine bir pozisyon hatası yapması skoru 0-2'ye getiren baş etkendi. Penaltı pozisyonunda acemi davranan Ernst, eğer evvelinde doğrusunu yaparak Eskişehir'in içeri soktuğu orta saha adamı Alper'i kovalamamış olsa muhtemel gol yine Ferrari'ye yazılırdı. Ernst'e yazıldı ve maç 20. dakikada 2-0 oldu. Tıklım tıklım dolu tribünler önünde yeterince kötü bir başlangıç...Es-Es'in Beşiktaş orta sahasını sahadan silen, oyunu Bobo'ya gönderilen uzun toplara sıkıştıran baskısı, onların henüz ikinci sezonlarını geçiriyor oldukları ligde bitime yedi hafta kala geçen sezon topladıkları puandan 5 puan fazla toplayıp bu maç öncesi lig dördüncülüğüne niyetlenmelerinin sebebini açıklıyordu. Beşiktaş savunmasındaki madeni çok iyi değerlendirdiler ve telaşa sürüklenen rakiplerine karşı oyun üstünlüğünü ilk yarım saat sonuna kadar ellerinde tutmayı başardılar. İlk 25 dakika oyundaki Eskişehirspor etkinliği öylesine barizdi ki, oyun Beşiktaş golüne kadar 0-4 değil de 0-2 gelmişse Beşiktaş'ın şansını daha fazla zorlamaması gerekiyordu. Denizli'nin bu baskıya karşı hamlesi Ekrem-Toraman-Tello diyagonal mevkii değişimi oldu. Gol kovalayan Ekrem, 0-2 sonrası sağ beke geçti. 31. dakikada son çizgiyi denedi, Nihat'ın golüyle bu hamlenin sonucu görüldü. Devamında golün coşkusuyla Eskişehir'in baskısını kıran Beşiktaş, havadan avantajlı rakibe karşı yerden ve dikine oynamaya başladı. Toraman'ın orta sahaya geçişiyle birlikte sol ve sağ iç mevkiilerine geçen Ernst ve Fink, ilk yarının son bölümünde Bobo'nun ara paslarıyla birer gollük pozisyona girdiler. Devre biterken Beşiktaş bir gol daha bulmuş, ama kalkan bayrak topun santraya erken gidişine engel olmuştu. Kabus sonrası yeni bir başlangıç...

Devre arası, en son Kasımpaşa'ya karşı kupada forma giyen Uğur İnceman'la müzmin küfür paratöneri Serdar Özkan karşılıklı ısınıyorlardı. En son üç kuruş top oynamayışı aklımda kalan Uğur'u artık takımın bir parçası olarak görmüyorken 52'de Ferrari'nin kenara yaptığı işaret ilk olarak aklıma Necip'i getirdi. İBBSpor ile oynanan tekrar maçının ilk yarısının ortalarında yapılan Ekrem-Toraman mevkii değişiminin anında gösterdiği sonuç, Kasımpaşa'ya karşı Nihat ve Tabata hamlelerinin üç dakika içinde takımı öne geçirecek sonucu göstermesi ve bu akşam ilk golü üretenin maç içinde sağ beke geçen Ekrem olmasıyla birlikte maç içinde rolleri değişen Ersnt ve Fink'in rakip kale önünde sık görünmeleri... galiba bir süredir Mustafa Denizli nasıl isterse öyle oluyor. Nihat-Holosko değişikliği sonrası Tello'nun Üzülmez'in önüne attığı pas da böyle bir şeydi. Tavşan mı, şans mı; yoksa hoca ''formda'' mı?

Mustafa Denizli yalnızca geçen hafta Kaş ve Ekrem'in facia savunma performanslarını, bu hafta da Ferrari'yi hesaplayamamamış olmalı. Ferrari'nin çıkıp günün tavşanı Uğur İnceman'ın 3 ay sonra oyuna girmesiyle Toraman stopere geçti. Futbol oynamayı hatırlayan Uğur'la birlikte Beşiktaş orta sahası hem yeterince sert ve baskın, hem de topu çok daha iyi kullanır oldu. Kısa zamanda baskı artırıldı, art arda pozisyonlar üretildi. Nihat-Holosko değişikliğiyle sahadaki yeri değişen Tello, sağ kenara geçişinin yalnızca 2 dakika sonrasında ters ayaklı kenar adamının yapması gerekeni yaptı. Üzülmez de önüne atılan bu iyi pası muhteşem bir ortayla Fink'in kafasına gönderdi. Fink'in darbeli kafa şutu Ivesa'dan sekti, uzaklaştırılamayan top Bobo'nun kafasıyla buluştu ve yalnızca topun geçebileceği kadar büyük olan boşluktan ağları buldu. Iniesta mısın be Uğur?
Skor 2-2'ye geldikten sonra Rıza Çalımbay'ın skoru tutmaya oynaması ihtimal dahilinde değildi. Sezon başı Ali Sami Yen deplasmanında Mehmet Yılmaz, Ümit Karan, Burak Yılmaz ve Youla dörtlüsünü ilk 11 çıkaran birinden oyunun bu noktaya gelişinden sonra defansif hamle beklenemezdi. Maç içinde zaman zaman üçlü savunmaya geçen Es-Es, önce Koray'ı orta sahaya çekti; sonra da üç santraforla oynadı. 73. dakikada soldan Toraman'ın kullandığı taçta Bobo'yla başlayan atak, Holosko-Ernst-Tello-Fink efektif pas sırasını izleyerek topu yeniden Bobo'yla buluşturdu. Günün adamı Bobo bıraktı, Holosko golü yaptı. Sonradan golün ofsayt olduğunu öğrenmek şu mükemmel gole dair bir burukluk yaratsa da takımın 25 dakika boyunca sahaya koyduğu müthiş oyun iştahı bunun telafisi sayılır. Geçen sezonun başındaki Konyaspor maçında atılan Holosko golünden bu yana Dolmabahçe'nin gördüğü en organize gol...

Kısa süre sahada olmasına rağmen tüm takımın toplamından daha çok küfür işiten Serdar Özkan, iki net golü kaçırdı. Son zamanlarda ne planlıyorsa sahada sonucunu gören Denizli yine hamlesinin karşılığını gördü, ama artık Serdar da ben de gol atabileceğine inanmadığımızdan karşılığı tabelada görülemedi. Yine de Serdar'ın her kaçırdığı golde herkes bir tane küfürden fazlasını etmese, böyle bir kural olsa hiç fena olmayacak. Topa vuramadığı pozisyonun sonucundan emin olduğumdan o anda sahayı bırakıp tribünleri izledim. Sonra da ''vurmayın, adam öldü'' dedim...

Takımın geçen hafta Kasımpaşa'ya karşı gösterdiği reaksiyon önemliydi. Bu akşamı zora sokan sebeplerin benzeri geçen hafta ortaya çıkmış ve Beşiktaş 2 puan bırakmıştı. Tabata takıma, oyuna ve skora etki etmiş, kendisinden beklenen katkıyı yapmıştı. Geçen hafta ilk golde topu taşıyan Nihat, bu hafta attığı golle Beşiktaş'ı maça ortak etti. Hafta içi sakatlanan Tabata'dan sonra Nihat da yaptığı katkı sonrası sakatlanarak oyundan çıktı. Aylardır formaya uzaktan bakan, maç kadrosuna alınmayan Uğur İnceman, bu akşam oynadığı oyunla kendisinden sezon başından bu yana beklenen katkıyı yaptı. Serdar Özkan yine gol kaçırdı, ama onun da sırası gelecek elbet. Maçın adamı Bobo kendini sahada yeterince anlatıyor. Atıyor, attıyor; düşmüyor, ayakta kalıyor. Adam geçiyor, top saklıyor. Fink ve Ernst, arkalarında bir fazla orta saha adamı oynadıkça parlamaya devam edecekler. Bu Necip olur, Toraman olur ya da bugünden sonra Uğur olur. Geçen hafta Toraman'ın yokluğu nedeniyle yapılamayan mevkii değişimleri bu akşam yapıldı ve sonucu görüldü. O da artık Beşiktaş için değerini katlamış durumda. Rüştü maçın kırılma anında başroldeydi, ikinci devre başındaki fantezilerini sezon geneline yaymasa idi kendisiyle çok daha düzeyli bir ilişkimiz olabilirdi.

Derbide beraberlik tarafındayım. Şu muhteşem maçta yaşanan muhteşem geri dönüşten sonra bugün hayal kurmak gerek. En azından sonunda ''hayalkırıklığı'' yaşayabileceğimiz maçlar izleriz.

Bir de unutmadan: Bobooo Bobooooo...

Fotograflar: ntvmsnbc.com

Noat Samisa

28.03.2010

Neden Bursaspor? 4-2-3-1 Zirve Yolu

Trabzonspor'un dışladığı Hüseyin Çimşir, bu sezon yalnızca iki lig maçında Bursaspor ilk 11'inde yer alamadı. Bursaspor'un dışladığı İbrahim Dağaşan, geçtiğimiz sezon Sivasspor formasıyla 34 maçın 32'sinde forma giyerek sezonun yıldızlarından biri oldu. Manisaspor ve Karşıyaka'da tutunamayan Sezer Badur, aynı Sivasspor'da gösterdiği performansla bugün Trabzonspor'da futbol oynuyor. Bursaspor'un elinde tutamadığı Mustafa Sarp, şimdilerde Galatasaray'ın esas adamı konumunda. Ligin ilk yarısının flaş takımı Kayserispor, ligimizde 10 yılı deviren Alioum Saidou'dan hala yararlanıyor. 33 yaşına giren Stelian Kirita, bundan 7 yıl evvel Ertuğrul Sağlam'ın başında olduğu Samsunspor'a gelmişti; o günden bu yana ligimizde ekmek yiyor. Michael Fink'in Almanya reputasyonu iyi olsa da Beşiktaş haricinde başka bir CL yolcusu takımın ona forma vermesi mümkün değildi. Ivan Ergiç özel bir kişilik ve geçmişinde Juventus günleri bulunan bir oyuncu olsa da Basel'in sözleşmesini yenilemeyi düşünmediği bir oyuncuydu; şimdi Bursaspor'un saha içindeki lideri. Bu isimler çoğaltılabilir. Mustafa ve Hüseyin hariç saydığım isimlerin tamamı profesyonel futbol öncesini yurtdışında geçirmiş oyuncular ve hiçbirine piyasa şartlarında ortalama sayılabilecek ücret dahi ödenmedi. Hatta büyük çoğunluğu yeni takımlarına bedelsiz transfer oldular. Giderken arkalarından ağlanmayan, ama her daim talep gören bu oyuncuların hikmeti ne ola ki?

Cevap: Trend Futbolun 4-2-3-1'i
4-2-3-1 şablonu, klasik 4-4-2'nin ''uzak forvet'' oyununa imkan tanıyan formu. Genel futbol görüşünde ''nispeten savunmaya dönük, negatif sistem'' olarak bilinse de Hollanda 4-3-3'üne daha modern bir yaklaşım getiren Arrigo Sacchi'nin Milan'daki 4-4-2'sinin 2000'lerin trendine zirve futbolda uyarlanmış hali. İletişim imkanlarının kısıtlı olduğu zamanlarda dünya futbol trendi belirleyen Dünya Kupaları eğer hala futbolun zirvesini teşkil ediyorsa, 2006 Dünya Kupası ve Euro 2008 Finalist'lerinin bu şablonu ve onun bir başka özelleşmiş hali olan 4-4-1-1'i veya 4-1-4-1'i oynamış olması bugünün futbolunun gerçeğidir. İtalya'da Pirlo ve Totti'nin, İspanya'da Xavi'nin özel birer oyuncu olmaları, esas formu ''4-4-2'nin uzak forvet oyunu'' olan bu düzeni birden fazla şekilde ifade etmeye yol açıyor. Bu takımların şablonlarını ayrı ayrı sayılarla ifade ederek bu ayrımlara dikkat çekiliyor, ama ben bu tercihin taraftarı değilim. Uluslararası şampiyonalar kartların yeniden karıştırıldığı bir yeni el, yeni teknolojilerin göz önüne çıktığı bir fuar gibidir. Takımların elbet birbirinden ayrılan yönleri; bariz artıları ve bariz eksileri var. Fakat kesişimleri trend futbolu işaret ediyor.

Santrafor (Centre Forward) vs. Uzak Forvet (Wide Forward)
''Uzak forvet'' mevkii, zirve futbol sahnesindeki apaçık duruşu on yılları aşan özel rol sahibi hücum oyuncusunun tanımı. Forvet gibi, stoper gibi, bek gibi belirgin bir mevkii olsa da neredeyse her takımda farklı yansımalar göstermesi nedeniyle henüz net olarak kanıksanmış değil. Eğer sahip olduğunuz baklava orta sahalı 4-4-2 düzenini uzak forvet oyununa dönüştürme adına bir hamle yapıyorsanız, uzak forvet oyuncusu ''ikinci forvet'' veya ''supporter'' olarak (ya da ülkemiz yerleşik futbol dilinde 10 numara) tanımlanır. Euro 2008 Finali'ndeki Fabregas, WC 2006 Finali'ndeki Zidane ve Totti; şimdiki Brezilya ve İngiltere. Bursaspor'da zaman zaman Battalla, zaman zaman Turgay ve Sivasspor'da Herve Tum. Eğer klasik orta sahalı düzenin kenar adamlarında sahipseniz, şablonun ikincil hücum adımı olarak bir kenar oyuncusundan uzak forvet olarak yararlanabilir, aynı zamanda o kenarın bekini de dış bek olarak kullanma kolaylığı sağlayabilirsiniz. Zico'nun Fenerbahçe'sinin uzak forveti Deivid'in CL çeyrek finali yürüyüşünde ışıldaması ve Gökhan Gönül'ü de parlatması bir yakın örnektir. Dirk Kuyt'ın arkasında oynayan Arbeloa'nın gösterdiği gelişim zirve futboldan bir örnek iken, Sivasspor'un uzak forveti Musa'nın hem kendini, hem de Abdurrahman'ı parlatması bir başka yakın örnektir. Turgay Bahadır da Bursaspor sağ kenarında rol aldığı maçlarda bu rolü üstleniyor. Ali Tandoğan'ın ulaştığı 9 asist, bunun yanı sıra sezon boyunca oynadığı yadsınamaz süreklilikteki iyi futbolda şablonun etkileri net olarak görülüyor.

Uzak forvet mevkiinin çıkış noktası, bugünün futbolunun pek çok ögesi gibi Rinus Michels'in Total Futbol olarak adlandırılan dönemdeki 4-3-3'ü olsa da trend futbol yorumuyla trend 4-3-3'teki uygulaması da revize edildi. Barcelona'da Henry, Arsenal'de Arshavin, Ronaldo'lu Man Utd'da Rooney, Bayern'de Thomas Müller, Milan'da Pato ya da Beşiktaş'ta Holosko, Galatasaray'da Kewell... santraforların veya santrafor görünümlü merkez hücumcuların gol sayısına yaklaşan uzak forvet oyuncuları olarak en yakın bilinen örnekler. Oyun zekası üstün oyuncuları kenarlara iten trendin bir sonucu olarak uzak forvetler arka direk golleriyle yıldızlaştı. Bugünün futbolunda uzak forvet set oyunu, uzak forvet oyununu da oynayabilen gezgin santraforun varlığına mutlak bağımlı olsa da pek çok takımın hücum planlarında önceliği oluşturuyor. Oyun seviyesi yükseldikçe bir uzak forvet, santrafordan daha tehlikeli olabilir. Bursaspor'un da en golcü oyuncuları uzak forvetleri Ozan İpek ve Pablo Battalla.

TSL'nin Trendi Olarak 4-2-3-1
Yıllardır işitilen ''tek forvet-çift önlibero mu, yoksa çift forvet-tek önlibero mu?'' açmazı, aslında uzun süredir geçerliliğini yitirmiş durumda. Esas oyun düzeninde eş rollere sahip iki santraforla oynayan tek TSL takımı Yılmaz Vural'ın Kasımpaşa'sı. (Ziya Doğan'ın zamanında Diyarbakırspor da çift merkez forvetle oynuyordu.) Onlar ön libero ve iç oyuncularının yeterli direnci kurabilmesine yaslanarak aykırı bir futbol oynuyorlar. Arkasında planlı bir çalışma, farklı idman metodları var. Galatasaray ise Rijkaard'ın futbol aklı etrafında hücum opsiyonları fazla bir takım kurabilme yoluna girdi. Geri kalan takımların tamamı esas düzende tek merkez santrafor kullanıp, en az iki orta saha oyuncusuyla oynuyorlar. Mesela Antalyaspor üç santraforla oynasa da Tita ve Necati'nin rolleri çok daha farklı. Lige hakim olan futbol anlayışı fazlasıyla belirgin. Bunun bir sonucu olarak son sıradaki Denizlispor 38 gol yemişken, düşme mücadelesinin tam ortasında yer alan Manisaspor yalnızca 29 gol yemiş durumda. Yani Galatasaray ve Fenerbahçe'den yalnızca 2 gol fazla. Geçmiş yıllarda da benzer takımların örnekleri var, fakat bu sezon bu tablo daha da belirgin ve ligimiz iki sezondur bir fazla şampiyon adayı çıkarıyor.

Sayılardan Ötesi
Yazının başında anlattığım sarmalı çok önemsiyorum ve ''ligimizin trendi''nin tam merkezine koyuyorum. Gerçek şu ki, İbrahim Dağaşan'la Hüseyin Çimşir arasında, Yiğit İncedemir'le Alioum Saidou arasında veya Michael Fink ile Ivan Ergic arasında kalite uçurumu yok. Bu oyunculardan bir şekilde doğru partnerle uygun orta saha kurgusu yaratıldığında, önlerindeki dörtlünün becerisine göre bu oyuncular takımlarını yukarı taşıyabiliyorlar. Futbolda hücum etmek için savunmak, savunmabilmek için hücum edemiyorsanız bile tehdit oluşturmak zorundasınız. Uzak forvet oyunu için santraforunuz tehdit yaratabilmeli. Sivasspor bunu Bilica-İbrahim-Mehmet omurgası üzerinde Musa ve Tum uzak forvetleriyle yapıyordu. Mehmet Yıldız formda bir santrafor olarak geçtiğimiz sezonu 16 golle tamamlamıştı. Uzak forvetler Tum'un 10, Musa'nın 6 golü vardı ve bu 16 golde de mutlaka Mehmet Yıldız'ın katkısı vardı. Bu omurga bozuldu, Sivasspor sezon başında başka bir yola girmeye niyetlendi. Sivasspor önce hücum planlarını kaybetti, sonra da özgüveniyle birlikte savunma direnci yok oldu. Ülkemiz futbol ortamında bazı mevkiilerdeki oyuncu kaliteleri birbirine öylesine yakın ki geçen sezon şampiyonluğa oynayan oyuncular, bugün düşmemek için çaba harcayan bir takımda sıradışı pozisyon hataları yapabiliyorlar. Bir farklılık yaratan, bir şekilde takım savunmasının üzerine işler hücum setleri oluşturabilen takımlar öne çıkıyorlar. Geçen sezon Sivasspor, bu sezon da Bursaspor bunu yaptı. Geçen sezon Beşiktaş'ın şampiyonluk yolu bir başka örnektir. Eğer büyük bütçeli kulüpler ligin değişen dinamiklerinin farkında olmamaya devam ederlerse, takım savunmalarını en az diğerleri kadar iyi yaptıktan sonra araya bir yetenek farkı koyamamaya devam ederlerse, sezon başında şampiyonluğu hayalinde dahi görmeyen, böyle bir yola hiç girmeyen kulüpleri zirve yarışına itmeye devam edeceklerdir.

Bursaspor'un Farkı
Attıkları 50 golün 17'si duran toplardan, 2'si penaltıdan geldi. Bu duran topların içerisinde direkt kaleye atılmış şutlardan taç atışıyla kazanılmış bir gole kadar her çeşit duran top golü var. Kaleden uzak kazanılan duran toplarda ve kornerlerde topun başına Ali Tandoğan geçiyor ve sezon başından bu yana duran topları müthiş bir başarı yüzdesiyle kullanıyor. Beşiktaş'a transfer olmadan evvel sıklıkla sağ önde oynadığı Denizlispor'da yaptığı 13 asistle ligin asist kralı olmuştu, tekrardan o günlerine döndü. Stoper Ömer Erdoğan bu sayede 4 gole ulaştı. Takımın asist sıralamasında 9 asist sahibi Ali'yi 5 asistle Ozan İpek ve 4 asistle Volkan Şen takip ediyor. Bu iki oyuncu sürekli son çizgiyi düşünen, aynı zamanda da uzak forvet oyununu iyi oynayan iki özel yetenek. Bir de üzerine sezon başı ve son bölümde yararlanılabilen Sercan Yıldırım eklendiğinde Bursaspor, büyük bütçeli kulüpler haricindekilerle net bir yetenek farkı oluşturuyor. Pablo Batalla takıma farklı hücum imkanları sunuyor. Bu kadro yapısı ve yükselen performanslar, Bursaspor'u sezon başı koyduğu Avrupa Kupası hedefine yaklaştırdı. Zaman içerisinde ligin sürekli değişen seyri ise bu hedefi şampiyonluk olarak büyüttü. Eğer İBBSpor maçından 3 puan çıkarırlarsa, bundan sonra hedeflerinin dışına çıkmaları için tökezlemeleri yetmeyecek. Arkadan gelenlerin apaçık bir çöküşe ihtiyacı olacak. Bu sebepten cuma günkü İBBSpor-Bursaspor maçını sezonun en kritik maçı olarak görüyorum.

Peki ya Ertuğrul Sağlam?
Ertuğrul Sağlam'ın Beşiktaş'tan ayrılmasına neden olan süreç, bugünü anlamak için çok önemli. Bir önceki sezondan gelen arızaları taşıyan Beşiktaş takımında geçtiğimiz sezonun ilk lig maçı olan Antalyaspor deplasmanında Tello sol bek oynamıştı. Bu tercih, bir önceki sezonun en büyük arızalarından birini düzeltecek olan, uzun süredir beklenen hamleydi. Maça Uğur-Cisse orta sahasıyla başlanmıştı, bu tercih de geçen sezonun arızalarından birini tolere edebilirdi. İlginç bir maç oldu ve Beşiktaş takımı o gün 2-0'dan müthiş geri dönüşe imza attı. Ertesi hafta Konyaspor karşısına yine Tello sol bek çıktı, Uğur-Cisse orta sahası sahaya konuldu. 2-0'lık galibiyette atılan Holosko golünden bu yana Beşiktaş takımı daha organize bir gol atamamıştır. Trabzonspor deplasmanından aynı kurguyla 0-0 dönüldü ve oynanan futbol tatmin ediciydi. Ertesi hafta Tello'nun sol bek görevi bitti. Erken gol sonrası rakinin 10 kişi kalmasıyla 3-0'lık kolay bir galibiyet alındı. Arada içeride Metalist'e karşı 1-0'lık galibiyet alındı ve İBBSpor deplasmanında gidildi. Uğur inceman ve Serdar Kurtuluş orta saha oynamadılar, Beşiktaş takımı geçen sezonun soru merkezi olan Cisse-Delgado orta sahası önünde çift forvet, sol kenarda Tello ile oynadı ve maç 1-1 sonuçlandı. Ne şekilde faydalı olduğu kör göze parmak hükmünde olan Delgado'nun ve Tello'nun rollerini eskiye döndürdüğü gün Ertuğrul Sağlam'a ''hazırbozan'' dedim. Takip eden maç Metalist deplasmanıydı. Sivok'un olmadığı bu maçta çok iyi alan daraltan takıma karşı Tello orta sahada oynayınca geriden top çıkarılamadı ve sonucu hezimet oldu. O günse benim için ''hayalbozan'' olmuştu. Ertuğrul Sağlam'ı istifaya götüren olaylar mide bulandırıcı olsa da kısa zamanda saha içinde gerçekleşen anlamsız tekrarlar ve akabinde gelen ağır hezimet bir sonuç gösterdi. İstifa ettiği gün ise benim için ''Beşiktaş'ı Şampiyon Yapan Adam'' olmuştu. Şimdi tam da Beşiktaş'ta yapmasını beklediğim hamlelerle şampiyonluğa yürüyor.

Mustafa Denizli'nin Ertuğrul Sağlam sorası kısa vadede yaptıkları, Ertuğrul Sağlam'ı istifaya getiren 15 günlük sürecin uzun haliydi. Ama sezonun ikinci devresiyle birlikte Beşiktaş'ın şampiyonluk yoluna bakıldığında Ertuğrul Sağlam'ın sezon başlangıcı sürecindeki kadroya benzer bir takımın başarılı sonuçlar aldığı görülür. Tello konusu, orta saha, uzak forvet oyunu... Bursaspor'un başındaki Ertuğrul Sağlam ise sezon başından bu yana takım kurguladığı 24 lig maçında da mutlaka Hüseyin, Ergic, Bekir ve Kirita dörtlüsünden en az ikisini ilk 11'de sahaya sürdü. İdeali Hüseyin-Ergic orta sahası olan takım, yalnızca İnönü'deki Beşiktaş maçına Bekir-Hüseyin-Ergic orta saha üçlüsüyle çıktı ki Ertuğrul Sağlam'ın kariyerine altın harflerle yazılan bu galibiyetin öncülü de bu hamledir.

Ertuğrul Sağlam'ın şu zamanda Bursa'da yaptıkları, Beşiktaş'ta yap(a)madıklarıdır. Henüz 41 yaşında olan bir teknik direktör için Kayserispor, Beşiktaş ve Bursaspor'la devam eden yol, ilk lig şampiyonluğunu 38 yaşında yaşayan Mustafa Denizli ve 40 yaşındayken ulusal takımın başına geçen Fatih Terim'in antrenörlük kariyer başlangıçlarıyla benzerlik gösteriyor.

Epilog: Haydi 4-2-3-1 Oynayalım!
Şablona uygun orta saha oyuncuları bol ve ucuz. Stoperleri doğru seçmek önemli. Geçmişi kanat oyuncusu olan oyunculardan dış bek yapılabilir. Bu dört hatlı şablon takım boyunu da biraz uzatıyor, altyapısı zayıf oyuncular için de çok tasalanmaya gerek yok. Santraforu iyi seçmek lazım. Çok iyisi olmuyorsa çift taraflı uzak forvet oyunu oynayabilen kenar adamları da olabilir. Pek çok genç kenar adamı var, elbet bir Ozan İpek daha vardır. Şablona kendi farklılıklarını ekle, her maçı kendi içinde değerlendir ve mutlaka duran top hücumlarına ve duran top savunmasına önem ver. Sonrası için kendini rüzgarın akışına bırakman bile yeterli olabilir. Bursaspor sezon başlangıcındaki hedefi olan Avrupa Kupaları'nı bitime 8 hafta kala aşmış ve başarılı olmuştur. Bundan sonrasını tabela yazacak ama yol iyiden iyiye belirginleşti: Ey Türkiye Süper Ligi'ne mensup kulüpler... Haydi, 4-2-3-1 oynayın!

Orijinal konsept: Jonathan Wilson / The Guardian

Fotograf: ntvmsnbc.com

Noat Samisa

25.03.2010

David Dunn

Sam Allardyce geçen sezonun Aralık ayında Blackburn Rovers'ı Paul Ince'ten devraldığında takım 13 puanla 19. sıradaydı. Takımı kümede tuttu, yeniden kendi bildiği yoldan bir takım kurdu ve takımı bugün 38 puana ulaştı. İki galibiyet, iki mağlubiyet, iki beraberlik şeklinde seyrettiler; uzun süreki kazanma veya kaybetme serileri hiç olmadı. Bir ara 4 maç üst üste gol atmamaları dışında sıkıntı yaşamadılar. League One'dan gelen Keith Andrews'tan sonra Ligue 2'den gelen Steven N'Zonzi de Blackburn orta sahasına oturdu, tabii David Dunn'ın partneri olarak.

Dün Blackburn'ün Birmingham'ı 2-1 yendiği erteleme maçında Rovers'ın 2 golü de David Dunn'dan geldi. Formunun zirvede olduğu Kasım ayında yaşadığı sakatlıktan bu yana ilk gollerini attı, sezon toplamını 7 gole çıkararak Blackburn Rovers'ın en golcü oyuncusu ünvanını sürdürdü. 2002'de League Cup'ı alan Blackburn takımının orta sahasında sonradan hocası olacak olan ''devşirme orta saha'' Mark Hughes'ün partneriydi. Mark Hughes'le beraber oynarken parladı, arada pek iyi geçmeyen Birmingham günlerinden sonra bu kez Mark Hughes'ün menajeri olduğu takımın en değerli oyuncusu oldu. Şehrin çocuğu David Dunn, sakatlanmadığı sürece bu ligin en özel orta saha oyuncularından biri. Bu sezon oynadığı Bolton maçına dair ne yazılsa az gelirdi, bu sebepten David Dunn'ın nasıl bir oyuncu olduğunu anlamak için alttaki video izlenmeli:

22 Kasım 2009 tarihli Bolton Wanderers 0-2 Blackburn Rovers Maçında David Dunn

video

Sam Allardyce bir süredir maçları tribünden izliyor. Ne zaman aşağı ineceği, ne zaman maçı ekrandan izleyeceği belli olmuyor. Geçirdiği kalp ameliyatı sonrası daha sakin olmaya çalışıyordu ama yine Benitez'le kapıştı. Benitez'e İngiltere'deki ilk mağlubiyetini Big Sam'in Bolton'ı tattırmıştı. O gün bugündür Benitez her fırsatta Allardyce'a sallar. Bu kez dalga geçti, Blackburn'ın çağdışı futbol oynadığını ima etti. Hafta sonu savunma hattı komple sakat olmasına rağmen Chelsea'den aldıkları 1 puanın ardından Carlo Ancelotti de Blackburn'ü ''uzun top takımı'' olarak tanımladı. Allardyce bir İngiliz ve inandığı futbol anlayışı farklı metodlara dayansa da İngiliz'in klasik oyunu. Big Sam'i eleştiren Kıta Avrupalı iki menajere de Nick Hornby'den geliyor: ''Görüp görebileceğiniz en İngiliz (yani en sıkıcı ve en saldırgan) takım olan Arsenal, bizim hatırımıza Kıta Avrupalı oldu ve 72/73 sezonunun ilk altı maçı boyunca Total Futbol oynamaya karar verdi. (Bu, futbol taktikleri hakkında söyleyebilecekleri beş cümleyi geçmeyen bizler için bulunmuş, sahadaki tüm oyuncuların esnekliğini gerektiren bir Hollanda icadıydı. Defans oyuncularından hücum yapmaları bekleniyor, hücüm oyuncuları ise orta sahada oynuyordu; futbolun post-modern versiyonuydu ve entellektüeller bu türe bayılıyordu.)''

Yıldıray Baştürk ise sakatların fazlalığına rağmen henüz maç kadrosuna giremedi.

Blackburn 2-1 Birmingham
Noat Samisa

25.03.2010

Gazza'nın Peşinden

Tyne and Wear'ın siyah yakası Premier League'e dönüş için gün saymaya başlamışken Yeni Joey Barton BBC'ye konuşmuş: ''İyi adam olmak istiyorum.'' Arıza adam Barton, geçen sezon takım düşmeme kavgası verirken yine uzun sakatlıktan döndüğü ilk maçta saçma bir yerde Xabi Alonso'ya çift dalıp oyundan atılmıştı. Dönemin menajeri Alan Shearer tarafından takımdan kovuldu, ''aptal'' olarak nitelendi; ama Shearer görevden ayrılınca patron tarafından affedildi. Ara ara forma buldu ama Ekim ayında sağ ayağından ameliyat olmak zorunda kaldı. Newcastle formasından uzak kaldığı 5 ayı kendisi gibi sorunları olan sporculara hizmet veren Sporting Chance Kliniği'nde geçirdi ve birkaç ay evvel şu ilginç cümleleri sarf etti: ''Dünyanın en iyi golfçüsü, kriket oyuncusu veya en iyi futbolcusu da olsanız, insansınız. Bunlardan birinde çok iyi olabilirsiniz, ama hayatınızın geri kalanında bir süprüntüden ibaret olabilirsiniz (...) Ben futbolu seviyordum. Ünlü olmak da istemiyordum, yalnızca futbol oynamak istiyorum.'' Futbolu bir Ada'lı gibi oynayan Barton, eğer sorunlarından arınmışsa önümüzdeki sezon Newcastle orta sahasındaki muhtemel Ada'lı partneri Kevin Nolan'la birlikte Premier League'in tozunu atar. Ayrıca 5 aylık uzun aradan sonra bu akşam Doncaster Rovers maçı kadrosunda olacak.

Sahadan uzak kaldığı dönemde adı vukuatlara karışmayan Barton'ın yerini Newcastle United'ın ''Yeni Alan Shearer'' etiketli santraforu Andy Carroll doldurdu. Gece kulübünde tartıştığı birinin suratında şişe kırdı, iki kavgaya karıştı. İdmanda takım arkadaşlarıyla ve menajer Joe Kinnear kapıştı. Championship'te oynadığı son 10 maçta attığı 9 gol ve toplamda attığı 13 golle takımın en skorer oyuncusu. Performansından görüldüğü üzere tüm bunlar sahadaki oyununa etki etmiyordu ama artık edecek. Geçtiğimiz günün sabahı kendisi gibi şehrin çocuğu olan takım arkadaşı Steven Taylor'la kapışmış. Carroll'ın attığı yumruk Taylor'ın çenesi kırmış, Carroll'un da elini sarmışlar. Steven Taylor zaten 3 aydır diz sakatlığı nedeniyle takımdan ayrıydı, şimdi bir de çenesinin iyileşmesini bekleyecek. Muhtemelen sezonu kapattı. İdman öncesi tesislerde yaşanan kavganın sebebi yine bir ''üçüncü kişi'' vakası. İddiaya göre Andy Carroll eski kız arkadaşının Steven Taylor'la yazıştığını görünce dellenmiş. Paul Gascoigne geçenlerde yine gözaltına alınmıştı, o da tıpkı Carroll ve Taylor gibi şehrin çocuğudur. Gateshead'de büyümüş, Newcastle altyapısından çıkmıştır. Sonrası malum. Gazza, Kieron Dyer, Lee Bowyer, Joey Barton... hepsinin birden fazla ortak noktası var. Vaktiyle Newcastle forması giyerken takım arkadaşı Dyer'ı maç içinde döven Bowyer, sorunlarından arınıp futbola odaklanınca neler yapabildiğini bu sezon gösterdi; hazır Dyer da West Ham formasına geri dönmüşken umalım ki Barton da aynı yoldan ilerlesin. Andy Carroll ''Yeni Shearer'' olur mu, bugünden bilinmez ama onun da Newcastle formasını taşıyan diğer arıza adamlar gibi ''maalesef iyi futbolcu'' olduğu kesin.

Championship 09/10
1- N'castle 37 P/77
2- WBrom 38 P/75
3- NForest 38 P/67
Noat Samisa

23.03.2010

Man Utd 2-1 Liverpool

Kuzeybatı'daki son büyük derbi gibi rekabet tarihine geçecek temposuzlukta bir maç izledik. Sahadaki oyun, başarı, kupa odaklı Liverpool-Man Utd rekabeti bugün bu vasfına yakışır bir maç ortaya koyamadı. Şükür ki Old Trafford tribünleri Yeşil-Sarı temalı Glazer protestosu sayesinde hareketliydi, yoksa sahadaki oyun bazı bölümlerde çekilmez hale gelebilirdi. 16 yıl önce ''Au Revoir Cantona and Man Utd, come back when you've won 18!'' diyen Liverpool tribünleri, şampiyonluk sayısının 18'e 10 olduğu o günlerde pek tabii bugünleri tahmin etmemişlerdi. Bugün takımları kaybetti ve ezeli rakiplerinin 19. şampiyonluk yoluna taş koyamadılar. 31 maçta 51 puanda kalarak da esas hedef olan 4. sıra için artık mucizeden fazlasına ihtiyaçları var.

Man Utd: Van der Sar, Neville, Ferdinand, Vidic, Evra, Valencia, Fletcher, Carrick, Park, Nani, Rooney
Subs: Kuszczak, Berbatov, Giggs, Scholes, Rafael Da Silva, Jonathan Evans, Obertan

Liverpool: Reina, Johnson, Carragher, Agger, Insua, Mascherano, Lucas, Kuyt, Gerrard, Maxi, Torres
Subs: Cavalieri, Aquilani, Benayoun, Kyrgiakos, Babel, Ngog, Kelly
Maç öncesinin konu başlıkları Liverpool'un dördüncülük şansı, Man United'ın şampiyonluk yolu üzerineydi. Yan başlıklar Liverpool-Man Utd rekabeti, geçen yılki 1-4'lük efsane Liverpool galibiyeti ve Gerrard'ın üst üste iki kez FA'in soruşturmasından ucuz kurtulması olarak belirlenmişti. Ferguson bu sezonki hedef maç takımını bozmuş, daha önce benim emsalini hatırlamadığım şekilde Park'ı ikinci forvet olarak Rooney'nin arkasında konumlandırmıştı. Nani ve Valencia ise uzak forvet değil, kanat adamıydılar. İki takımın dizilişleri simetrik görünse de United'ın kenar adamlarının rolü farklıydı. Benitez'in Aquilani hastalıktan yeni çıkmışken tek farklı tercihi Babel yerine Maxi oldu. Bu tercih Liverpool hücumlarına hiçbir artı katmadığı gibi yenilen iki golde de United atakları Liverpool'un solundan gelişti.

Ferguson ''geçen seneki gibi olmaz, mutlaka önlem alacağız'' demişti, ama henüz 5. dakikada Carrick'in ön alanda kaptırdığı top iki pasla Man United kalesine gol oldu. Orta sahayla savunma hattı arasına giren Gerrard sağdan koşan Kuyt'ın önüne yuvarladı. Dikine koşu sonrası kale sahası önünde zikzak'lar çizen Torres kendine alan yarattı ve Kuyt'ın ortasına sıfır şans bir kafa vuruşuyla golü yaptı. Kısa zaman sonra Insua yüksek topu ölü noktada çok kötü karşıladı, Agger'in boşalttığı alana Valencia topla girerken yerde kaldı. Rooney'nin penaltı golüyle oyun 1-1'e geldi ve sonrası yaklaşık 50 dakika aynı oyunu izledik. Man United temkinli şekilde set hücumlarını zorluyor, Liverpool'sa hücumdaki acziyetini rakibinin 4 hücum elemanından çekincesiyle birleştiriyordu. Bekler hiç çıkmadı, maç boyu üst üste dikine üç pas yapamadılar. Man United'ın korkusu, Liverpool'un azciyeti ve çekincesiyle birleşince ortaya çok zayıf bir maç çıktı.60'ta skor 2-1 olurken Manchester United, şu 90 dakikayı seyretmenin bedeli sayılacak muhteşem bir set oynadı. Valencia sağ iç koridoru kullanıp Fletcher'ın boşalttığı alana Lucas'ı çekti. Topu sağa geçirdiler, Neville ilk kez bir hücuma katıldı ve feyk koşusuyla Insua'yı Fletcher'ın üzerinden aldı. Maxi gecikti, Valencia da Rooney'yi alması gereken birincil kademeyi, yani sol stoper Agger'i kendi üzerine çekip Rooney'yi Carragher'ın üzerine bırakınca Masch'ın veya Lucas'ın kovalaması gereken ikinci forvet Park boş kaldı ve Fletcher'ın ortasıyla arka direkte buluşup golü yaptı. Tempo yatay seyirde giderken muhteşem bir set oyunu oynadılar. Ferguson'un Park planı tuttu, bu golle üç puanı aldı.

Son yarım saat Benitez'in skor adına çırpınışlarıyla geçti. Babel'i sağa aldı, sonra sola aldı. Maxi'nin kanadını değiştirdi, sonra Gerrard'ı geri çekti. Son bölümde de Gerrard'ı sağa koyup Aquilani-Benayoun ikilisi önünde Torres ve ters kenarda Babel ile gol kovaladılar. Normal süre biterken 2-2'yi getirecek set hücumunu da oynadılar, Benitez'in Gerrard'ı sağa koyma planı tuttu. Attığı gol Torres için 15 yaşındayken de atabileceği bir gol sayılır, ama maç biterken yakalanan beraberlik şansını çok kötü kullandı. Maç boyu sinirli hali, penaltı noktasını tekmelemesi hiç top alamamasından olsa gerek. Kaleye ikinci kez şut atmak isterken topu ıskaladı ve Liverpool belki de 1 puandan oldu.
Hakem Howard Webb'in 10. dakikadaki penaltı kararında ancak piero ölçümü falan yapılırsa net bir sonuca ulaşılır. İki takım lehine de garip faul kararları verdi. Johnson-Nani mücadelesi ve yakın bir yerde Rooney'nin kendini yer atttığı gerekçesiyle özür dilerken elde ettiği faul, Howard Webb'in de formsuz günü olabiliyormuş dedirtti.
Sahadaki oyuna dair konuşulacak çok şey olmayınca elbet İngiltere'de de hakem konuşulur. Tony Pulis'in dünkü Tottenham mağlubiyetinden sonra söylediği ''Çarşamba günü Mike Riley'i aradım ve Mike dean'la ilgili çekincelerimi söyledim.'' sözü, olayın baş kahramanı bir futbol adamı olunca bir sıkıntı doğurmuyor. Bu maçta da Benitez ve Ferguson bi' ara dalaştılar. Maçtan sonra da bu dalaşma sürer. Arsenal şampiyonluk yarışında, tıpkı eski günlerdeki gibi yine Wenger-Ferguson kapışmaları göreceğiz. Bunlar ligin futbol heyecanına dahil olan, efsane maçların altyapısını oluşturan rekabetin kulübe yansımasıdır. Premier League'de şampiyonluk yarışı, 30-31 hafta dönemleri baz alındığında en son 01/02 sezonunda bu denli ateşliydi. Man United, Arsenal ve Newcastle zirvede 1'er puan arayla sıralanıyorlardı. İki hafta sonra, 3 Nisan'da sezonun maçı var: Man United-Chelsea...

EPL 09/10 31. Maç Haftası
Man United 2-1 Liverpool
Noat Samisa

21.03.2010

Kasımpaşa 2-2 Beşiktaş

Toraman'ın yokluğundan mı, yoksa Erhan Güven'in Antalyaspor'a gidişinden mi başlamak gerek? Kaş geçen hafta epey kötü oynamış, Ekrem ise takımın son mağlubiyetinde sağ bekte açtığı gedikle Olcan'ı parlatmıştı. Taze iki örnek varken elde yaşananlar sürpriz değildir. Kaş'ın sağ bekte iyi oynadığı maçlar oldu, ama stoperde ''idareten'' oynaması bile şu zamanda mümkün değil. Kasımpaşa'nın çift merkez santraforlu oyunu Ekrem'i kullanmalarını sağladı ve birbirine benzer 2 golle 1 puanı aldılar.
Kasımpaşa haftalardır Moritz'siz oynuyordu. Buna alışmışlardı, hatta Yekta ve Murat'ın hücumda daha fazla sorumluluk almasıyla daha üretken bir takıma dönüşmüşlerdi. Henüz bitecek olan sözleşmesi için Kasımpaşa'da yeni teklif almayan Moritz için galiba karar maçıydı. Yılmaz Vural bugünkü performansı sonrası biletini kesmiş olabilir. Yalnızca tek hata üzerinde oynayıp Necip'in gölgesinde pasif kalınca devrenin yarısında Murat Erdoğan'la yer değiştirdi. Sol içe geçti, orada da top almaya hevesli olmayınca ikinci yarıya çıkamadı. Beşiktaş'ın ilk yarı Holosko'yla ürettiği iki pozisyonda uzak forvet aksiyonunda Bobo'nun payı olduğu kadar Kasımpaşa'nın bozulan kurgusunun etkisi vardı. Holosko ilkinde hiç düşünmedi, ikincisinde kaleci Murat'ın içinden geçmeye çalışınca oyunu Beşiktaş'a getirecek olan pozisyonlar heba oldu. İlk yarı bir Cenk pozisyonu ve ofsayt olan Yekta ortası hariç üretkenlik olmaması, Kasımpaşa'nı sezon seyrine bakıldığında yeterli değildi. Oyun ikinci devre çok değişti.

Haftalardır oynamayan Yusuf ilk 11 başladı ve 90 dakika sahada kaldı. Bunun sebebi de Toraman'ın yokluğu. Böyle kadro planlamasına böyle bir ''fenomen'' gerekliydi. Elde bir de bugünkü Yusuf oyunu var. Tello'nun kendine geldiği bu vakitlerde Fink-Holosko ikilisinden Holosko tercih edilmişti ve cevabı da sahada görüldü. Necip'in yeterli oyununu da eklersek sahaya çıkan kadronun eldeki imkanlar dahilinde eleştirilecek yanı yok. İkinci devre Sancak-Moritz değişikliğiyle başladı. Murat forvet arkasına geçti ve sürekli gezerek üzerindeki baskıyı kaldırdı. Kasımpaşa daha iyi top yapmaya başladı. İkinci devrenin ilk gol pozisyonu da Murat-Yekta ortak çalışmasıyla gelişti. Golde Yekta ortayı yaptı, Murat'sa Ferrari'yi üzerine çekerek Gökhan'ın Ekrem'in üzerine kalmasını sağladı. Ekrem refakat etti, skor 1-0 oldu. 62'de gelen gol ve öncesinde Beşiktaş kalesinin yaşadığı tehlikelerde Ekrem'in sağ bek oynayamaması, çift santrafor-forvet arkası takımı Kasımpaşa'nın bunu kademe sıkıntısı yaşatarak kullanmasıyla birlikte ana faktördür. Ekrem'in sağ beki kotaracağı maç olur, ama o maç bu maç değildi. Aynı şablonun takımı Wolfsburg'a karşı İbrahim Kaş sağ bek oynamış ve 0-0'lık maçın en iyi adamı olmuştu. Bu önemli. Eğer Sivok rahatsızlanmamış olsa maç senaryosuna göre Yusuf-Kaş değişikliği Beşiktaş'a oyunu getirecekti.
1-0 tam Kasımpaşa'nın oyunudur, tıpkı bu maçta olduğu gibi oyunu 2-0'a getirecek pozisyonu üretmekte Ekim ayından beri sıkıntı çekmiyorlar. Cenk'in getirdiği topu Murat Erdoğan havaya dikti ve o anda oyun döndü. Akabinde Denizli risk aldı. Ernst'in sakatlığı henüz tam geçmemiş olabilir; ama sorunu olmadığını varsayan ben, bu değişikliklerin maçı çevirme imkanı olmadığını düşünmüştüm. Nihat topu getirdi, Tabata bir sihir yarattı ve Tello golü yaptı. Değişikliğin henüz 1 dakika sonrasında oyuna giren 2 oyuncu golü hazırladılar. Şu golün hiçbir anlamı olmadıysa da harika bir futbol anısıdır. İlk golü atan Kasımpaşa'nın ikinciyi kolay bulmasıyla eşdeğer şekilde ilk golü yedikten sonra ikinciyi kolay yemesi de bu takımın Ekim ayından bu yana sahip olduğu bir garip haslet. Tabata'nın kazandırdığı duran topu Tello kaldırdı, Bobo golü yaptı. Mustafa Denizli bu değişiklikleri yaparken en iyimser haliyle bunu düşünmüş olmalı.

Beşiktaş'ın Ernst, Fink ve Toraman üçlüsünden hiçbirinin orta sahada olmadığı bir maçı bitime 15 dakika kalmış olsa da galip bitirme olasılığı nedir? Bu üçlüye bir de Necip eklensin, geçen yıla dönelim. Eldeki orta saha adamlarından ikisinin bir arada oynamadığı (geçen sene Ernst-Cisse ve bu sene Ernst-Fink, Toraman veya Necip) kaç maç kazanılmıştır? Yılmaz Vural boş durmadı, Barış'ı stopere koyup Koray'ı orta sahaya çekti. Topu Koray'la kazandılar, Cenk duvar oldu; Yekta'nın Şahin'e nefis pasında Kaş markajına refaket etti ve skor 2-2 oldu. İki golde de bir şekilde Ferrari'yi pasif hale taşıyıp, Beşiktaş'ın yumuşak savunmacılarını kullandılar. Önce Toraman'ın yokluğu, sonra Sivok'un rahatsızlığı ve son olarak hayal edilemeyen gerçekleşip 3 dakikada müthiş bir geri dönüş sonrası alınan riskin bedeli; boşalan orta saha Beşiktaş'ı 2 puandan etti. Uzatmalarda Tello'nun topu Murat'a nişanlaması benim adıma gecenin en büyük hayalkırıklığıydı.

Değişikliklerin, hamlelerin direkt oyuna ve tabelaya yansıdığı ilginç bir maç oldu. Kasımpaşa'da Moritz vitrindeki adam olsa da Yekta Kurtuluş'un sezon performansını tanımlayacak kelime bulmakta zorlanıyorum. Murat Erdoğan'sa artık İstanbulspor günlerini de aştı. Şahin Aygüneş bugün oyuna kulübede başlasa da bu ligde yıllar boyu var olacağını düşünüyorum. Keller, Koray, Ergün... ve Yılmaz Vural'la birlikte 32 puan yaptılar. Maçların son 5 dakikasında 11 puan bırakmışlardı; hep kaybedecek değiller ya, bu kez de 85'te attıkları golle 1 puanı aldılar. Mustafa Denizli'nin şampiyonluk hesabı 74 puanmış, bunu da bu akşam öğrendik. Bundan sonrası sezon içerisinde defalarca olduğu gibi rakiplerinin Beşiktaş'ı yarışa ortak etmesine bağlı.

Noat Samisa

20.03.2010

Vasat Prens

Liverpool'un 0-1'in rövanşında Lille'i 3-0'la geçerek çeyrek finale ulaşmasından güç alarak yine bir Manchester United-Liverpool maçı öncesinde yine bir ''müvekkilim Rafael Benitez'' temalı bi' hikaye anlatmak istiyorum. Bendeki savunma mekanizmasını sağolsun Albert Riera devreye soktu. Kendisi esasen Benitez eleştirilerinin merkezini oluşturan ''Benitez'in vasat prensleri'' kolonisinin bir üyesidir.

Yalnızca 2 kupayla (1 FA Cup ve 1 League Cup) geçen 91-98 arası dönem, son 30 yılda 41 kupa kazanmış olan Liverpool için doğru bilinen yolların pek çoğunun değiştirilmesine yol açmıştı. 98 yazında göreve getirilen Rick Parry, geçen yıla kadar yürüttüğü karar alıcı görevinin henüz başında ilk kez bir Avrupalı menajerin Liverpool'un başına geçmesini sağlamıştı. Gerard Houllier, futbolculuk geçmişi zayıf bir Avrupalı antrenör olarak Liverpool takımını yeniden dizayn etmeye çalışmış, bunun sonucunda yeni yüzyılla birlikte Liverpool kulübünün müzesi yeni kupalarla şenlenmeye başlamıştı. 3 sezonda 6 kupa alan Houllier, Arsenal'in ''The Invincibles'' olarak anıldığı rüya sezona hedef büyüterek başlamanın bedelini ödedi ve 2004 yazında Liverpool'dan ayrıldı. Bu değişim sürecinde ligde 2. ve 6. sıra bandında gidiş-geliş'ler değişmese de Liverpool yeniden kupalar kazanmaya başlamıştı. Bunun bir Kıta Avrupalı'nın futbol aklı sayesinde gerçekleşmesi, halen Rick Parry birincil karar alıcı konumundayken gözardı edilemezdi. Aynı yolu takip ettiler. Avrupa'nın en iyi çıkış yapan antrenörünü -yine futbolculuk geçmişi zayıf olan birini- Rafael Benitez'i göreve getirdiler. Bunu bir sonuç olarak kabul etmek gerekir. Bugün (10 yılı aşkın zamandır) Arsenal ve Liverpool'un başında Ada'lı teknik adamlar yok. Chelsea keza, daha evvelden başlayarak takımı Ada dışından hocalara emanet etmiştir. Sir Alex Ferguson sonrası bir yol ayrımına gelecek olan Manchester United da benzer bir seçim yapmak zorunda kalacak. Moyes ve O'neill gibi kendini yetiştiren futbolcu eskisi Ada'lı menajerler mi, yoksa bir Kıta Avrupa'sı ülkesi vatandaşı olan, önemli bir futbol aklından, çevresindeki başarıya ulaşmış futbol fikirlerinden veya akımlarda etkilenen biri mi?

Houllier, futbolun maç öncesi ve planlama kısmına kafa yoran, Liverpool'u altyapıyı ve kendi futbol aklını kullanarak başarıya ulaştırmaya çalışan biriydi. Daha çok eldeki malzemeyi etkin kullanma üzerinde düşünce üretirdi ki, mesela Steven Gerrard'ı bir tek kaleci olarak kullanmadığı kalmıştır. Benitez ise yine planlama kısmı üzerine çok düşünen biri olsa da belli ve net bir futbol fikrine sahipti. Ayrıntılar üzerinde yoğunlaşır, kalıp futbolcularla çalışmayı isterdi. Çalışmalarını da bu doğrultuda yaptı. İlk transferi Josemi, hayalindeki sağ bekin ilk denemesiydi. Üç yıl sonra Liverpool'a getirdiği Arbeloa'yla çok benzer bir oyuncuydu. Bu transfer tutmamış; Finnan, Josemi'den formayı almıştı. Bir sonraki transferi Xabi Alonso, her daim onun takımının en önemli parçalarından biri olmuştur. Luis Garcia, sonradan sağ kenara koyduğu Dirk Kuyt'ın ilk denemesiydi. Devre arası konuşması efsaneleşse de İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı'nda Milan karşısına 0-3 yenik çıkarken Finnan'ı oyundan almış, Hamann'ı orta sahaya koymuştu. Xabi Alonso ile birlikte maça orta sahada başlayan Steven Gerrard ise artık sağ bek oynuyordu. Oyun dönerken sol önde John Arne Riise vardı. Maça forvet arkası başlayan Harry Kewell, henüz 23. dakikada kasığından sakatlanarak yerini Vladimir Smicer'e bırakmıştı. CL finali gibi hedef maçlar bir kenara, Patrik Berger sonrası Harry Kewell; onun sakatlıklarını beklerken idareten John Arne Riise ve nihayet Kewell sonrası için Ryan Babel; fakat Babel için ''daha erken'' denilerek iki yaz evvel transfer edilen Albert Riera Liverpool'un sol kenarında oynamaya başladı.

Geçen yıl bu zamanlar Riera da takıma ayak uyduruyor, muhteşem maçlar çıkarıyordu. Rafael Benitez'in futbol fikrinden en çok etkilendiği futbol efsanesi Arrigo Sacchi için futbolcular, yetilerinin sahaya doğru şekilde yansıtılması için gerekli şekilde yönlendirilmesi gereken duyguları olan objelerdi. Takım da yetilerini doğru şekilde yansıtan oyuncuların birbirini tamamlayıp, eksiklerini tolere ettiği ruhu olan bir bütündü. Benitez'in ''vasat oyuncu merakı'' bu şekilde açıklanabilir. Dirk Kuyt'ın uzak forvet rolünü kusursuz oynadığı, Arbeloa'nın Benitez'in hayallerindeki bek gibi oynadığı bir takımın sol kanadında içe-dışa çalım atabilen ve asla oyun disiplininden kopmayan fizik üstünlüğüne sahip bir oyuncuya ihtiyaç vardı. Şampiyonluğa yine yetmese de Benitez'in ideal takıma ulaşma yolundaki adımlarından biri de Riera'ydı. Robbie Keane'nle başka bir şey denemeye çalıştı, hem Keane hem Benitez bu deneyde başarılı olamadı.
Liverpool'da uzunca bir süredir işler iyi gitmiyor. Riera sakat geçirdiği sezonda formadan uzak kaldı. Hazır olmadan oynatıldı, tekrar sakatlandı ve şimdilerde yerini Ryan Babel'e kaptırmış durumda. Radio Marca'ya konuşan Riera, Benitez'in iletişim yoksunu biri olduğunu söylemiş. Liverpool batan bir gemiymiş. Jermaine Pennant da benzer şeyler söylemiş, ek olarak ''Benitez oyuncuları kısıtlıyor'' demişti. Pennant şimdi Real Zaragoza'yla La Liga'ya tutunmaya çalışıyor. Riera'yı isteyen takımsa Villareal, ama onun esas derdi Dünya Kupası. Eğer Benitez'in oyuncuları kısıtlayan, daha doğrusu her oyuncudan her şeyi bir noktaya kadar yapabilmesini isteyen kodaman patron tarzı olmasaydı söz konusu oyuncular Riera ve Pennant, bu seviyede bir takımda futbol oynayamazlardı. Riera'nın serzenişi makul, bir daha nasip olmayacak olan Dünya Kupası biletini kovalıyor. Son 1.5 ayda yalnızca 2 kez forma bulunca korkuya kapılmış. Eğer Del Bosque'nin kadro seçimleri düzenli forma bulan oyunculardan yana olacaksa, bu açıklamalar sonrasında Riera'nın Güney Afrika bileti artık Rafael Benitez'in eline geçmiştir.

İyi bir Aquilani -bugün hastalığı gerekçesiyle pazartesi günkü muhteşem performans sonrası sahaya çıkamadı- ile birlikte sezon boyu fit kalan, birlikte 30 lig maçını aşan Gerrard-Torres ikilisine iyi bir sol kanat adamı eklenirse, Liverpool önümüzdeki sezon yeni bir hava yakalayarak şampiyonluğa oynayabilir. Bu berbat geçen sezonda bile hala elde iki hedef var. Biri önümüzdeki sezonun CL bileti, diğeri çeyrek finale ulaşılan turnuvanın ödülü Europa League Şampiyonluğu. Bunca badireye rağmen, sefil maç performanslarına rağmen son 4 günde oynanan iki maçtaki futbol ve hala iki hedefin varlığı Benitez-Liverpool ilişkisi için ümitvar olmayı sağlıyor.

Liverpool 3-0 Lille (3-1)
Noat Samisa

19.03.2010

Fulham 4-1 Juventus (5-4)

Fulham menajeri Roy Hodgson iyimserliğiyle bilinir, ama hayalperest değildir. Olsa olsa hayalleri gerçek yapan adamdır. Maçtan önce en azından galibiyet alacaklarına dair umudunu belirtmişti, fakat Trezeguet'nin golü onun iyimserliğine bile fazla gelecek cinsten kötü bir başlangıçtı. Etuhu'nun deplasmanda attığı golün bir değerinin olması için bu golü yememeleri gerekiyordu. Maç Juventus için kolaylaşmışken Cannavaro'yu uçuran Bobby Zamora kendisini anlatan bir gol attı. Beraberlik golü bir heyecan getirse de maç Fulham için hala başlangıçtakinden daha zordu. 17. dakikada Zamora'nın ara pasında Gera'yı indiren Cannavaro oyundan ihraç edildi ve bu anda Fulham'ın talihi döndü. Kazanılan serbest vuruşta Zamora'nın nefis şutunu kurtaran Chimenti, maç boyu yediğinden fazlasını kurtardı.

Fulham: Schwarzer, Kelly, Hughes, Hangeland, Konchesky, Duff, Baird, Etuhu, Davies, Gera, Zamora
Subs: Zuberbuhler, Nevland, Riise, Dempsey, Smalling, Dikgacoi, Marsh-Brown

Juventus: Chimenti, Salihamidzic, Zebina, Cannavaro, Grosso, Camoranesi, Felipe Melo, Sissoko, Diego, Candreva, Trezeguet
Subs: Pinsoglio, Iaquinta, Del Piero, Poulsen, Grygera, De Ceglie, Marrone

Zaccheroni bu dakikada şablonunu değiştirmeden Candreva-Gyrgera hamlesini yaptı. Halbuki maç 11-11 gidiyorken yedikleri gol, iç sahada çok tehlikeli olan Fulham'ın uyarısıydı. Bildik ''Zaccheroni 3-4-3'ünde'' ısrar etti. Başta Simon Davies olmak üzere pek çok Fulham oyuncusu bu sayede yıldızlaştı. Baskı kurdular, kenarlarda yeterli dirençle karşılaşmayınca bekleri oyuna sokup 8 kişiyle rakip kale önüne çöktüler. Takım 10 kişi kaldıktan sonra Diego sihirbaz vasfıyla sahada kalsa da sonradan ona sol kenara yardım görevi verilmesi Juventus'a bir penaltıya maloldu. Trezaguet ileride hiç top tutamadı ve oyun bu şekilde 3-1'e kadar geldi. Belli ki maçı küçümsemişlerdi. Maç tam da istedikleri gibi başlasa da kötü gidişe çözüm üretemediler. Sonlarda Del Piero da denedi, ama Juventus takımı artık düşünme erkini dahi kaybetmiş olduğundan faydalı olamadı. Mutlak Fulham baskısı, direkten dönen pozisyonlar, hakem tarafından ıskalanan penaltı... Buna karşın Juventus orta sahasının ve Zaccheroni'nin Baird-Etuhu ikilisine hiçbir cevabı olmadı. Kenarlarda dağıldılar, orta sahayı kaybettiler. Orta saha ikilisinde ideal oyuncuları oynamayan Fulham'ın sağ bekindeki Kelly, takımın en zayıf adamıdır. Pantsil'in yokluğunda çok sorun çıkarıyor, sağ beki idare etmekte güçlük yaşıyor. Trezeguet'nin golünde de Kelly'nin net hatası vardı. Bunu kullanmak için de fazla bir şey yapamadılar. Son darbe için Hodgson sahne aldı, 70'te Kelly-Dempsey değişikliğini yaptı. Yılların hücumcu orta saha/kenar adamı Simon Davies sağ beke geçti ve artık Dempsey de Zamora'nın etrafında gezmeye başladı. Oyunu sağ kenardan Duff-Davies üzerine yığdılar. Bu sayede art arda poziyonlar ürettiler. Yine sağ kenara yakın bir poizisyonda geçen yılın Fulham adına hücumdaki yıldızı Clint Demspey, böylesi bir zafere yakışır muhteşem bir golle kapanışı yaptı.
İkinci devrenin ortalarında Duff'ın ortalarının tamamı bel mesafesineydi, açıkça penaltı kovalıyorlardı. İçerisinde çok ilginç hikayeler barındıran, bir İtalyan takımına karşı yapılmış mucize geri dönüşlerden biri. Bunu başarmak sürpriz, ama başaran takım sürpriz değil. Tüm oyuncular, kulüp tarihinin en önemli maçında hayatının oyununu oynadı. Şahsen Juventus'u değil ama bir önceki turda son şampiyon Shakhtar'ı eleyebileceklerini düşünüyordum. CSKA Moskva bu tezi Sevilla'ya karşı yalanlasa da dar bir kadro ile ezber futbol oynayan Fulham, sezonu henüz açmamış olan Shakhtar karşısında üstün yanlarını gösterebilirdi. Öyle de oldu, kulüp tarihinde ikinci kez katıldıkları UEFA Cup/Europa League serüvenlerinde ilk kez son 16'ya kaldılar. Jean Tigana'yla tarihlerindeki ikinci kez FA Cup'ta yarı finali gördükleri 01/02 sezonunu ligde 13. sırada tamamlayarak InterToto vizesi almışlardı. InterToto'yla birlikte 7 takımı eleyerek Üçüncü Tur'a ulaştılar, devamında Hertha'ya kaybettiler. Bu geç büyüyen küçük takım, bugün Europa League'de çeyrek finale ulaştı. Hem de önce son şampiyonu, sonra da turnuvanın favorilerinden Juventus'u eleyerek.
Haftaya çarşamba tarihlerinde üçüncü kez FA Cup'ta yarı finali zorlayacaklar. Tottenham'la oynayacakları tekrar maçını kazanırlarsa yarı finalde bir diğer ligi bitirmiş takım Portsmouth'un rakibi olacaklar. Ligde 10. sıraya demirlediler, bundan sonra ya 8 olurlar ya da 12; bu bandı terketmezler. 2 maç kaybettikten sonra 2 galibiyet 2 beraberlik ve tekrar bir ara verirler; ama hep aynı futbolu oynayarak bu noktaya geldiler. Bobby Zamora'ya bilinçli top kaldırarak etrafında dolaştırdıkları Gera, Davies, Dempsey, Duff gibi oyuncular üzerinden hücum setlerini oluşturuyorlar. Top rakipteyken iyi alan parselliyorlar, topa sahip olduklarında ''İngiliz gibi'' oynuyorlar. Defoları var elbet, ama bunları tolere etmek için de ara çözümleri var. Geçen yıl tarihinin en iyi zirve lig sezonunu geçiren takımda Zamora servis yapmakla yetiniyordu, bu sezon ise hem atıyor hem attırıyor. Murphy, Pantsil ve Johnson'dan sezon içerisinde uzun süre faydalanamalarına rağmen üç kulvarda mücadeleye devam ediyorlar. Başta Roy Hodgson olmak üzere çok büyük saygıyı, selamı hak ediyolar. Tv ekranında bile yerellik hissini yaşatan nostaljik stadyum Craven Cottage, mütevazi kadro, mağrur bir hoca; sayısız sempatik ögenin bir araya geldiği bir takım onlar. Patron Muhammed El-Fayed bugünleri tasarlayan adam olsa da Craven Cottage civarındaki yegane sevimsiz figürdür.

Fulham, bu muhteşem futbol gecesinin en büyük yıldızı...

Roy Hodgson'ın Fulham'ı
Brade Hengeland
Christopher Smalling
Christopher Smalling #2

Noat Samisa

19.03.2010

Fernando Torres #17

Son olarak 3,5 ay evvel Fernando Torres #16 demişiz. Her zaman en sevdiğim futbolcu olduğunu söylemekten mutlu olduğum İspanyol golcü, aradan geçen bu uzun zamanda yalnızca Blackburn ağlarını havalandırabilmişti. Bugünlerde gündeme gelen Liverpool'dan ayrılma ihtimali dahi ürkütücüydü. Ama Denizlispor-Beşiktaş maçı sonrası sahne alan Liverpool'un ve Torres'in ilk yarı performansları izleyeni ekrana kilitleyecek cinstendi. Aquilani futbola dönmüş, geçen sezonlarda Xabi'nin ve Masch'ın dönüşümlü sahip oldukları hücum desteği öncelikli orta saha oyuncusu rolünü mükemmele yakın uyguladı. Paslaşmalar, hız, kombine hücumlar... unutulmaya yüz tutan ''Benitez imzalı Liverpool takımı'' sahadaydı. Rakibin Portsmouth olması da bir anlam ifade eder durumda ki, esas acı olan budur. Wigan'a karşı berbat zeminde berbat futbol oynanmıştı, hafta içi de Lille deplasmanında yine 1-0'lık yenilgi çıkınca Liverpool'un durumu kangren arefesine gelmişti. Sezonun ilk yarısında 2-0 mağlup oldukları Portsmouth'a bugün 4 gol attılar. Bu gollerin ikisi Fernando Torres'ten geldi. Yeniden futbola dönen El Nino, özellikle ikinci golünde topa imzasını çaktı.

Pazar günü erken saatte Man Utd - Liverpool maçı var. Geçen sezon yine bu zamanlar iki takım karşı karşıya gelmiş, Liverpool takımı futbol üstü futbol oynadığı o dönemde Old Trafford'u şampiyonun başına yıkmıştı. Bu blogda yalnızca 1-4 lük bu muhteşem maç için iki ayrı maç yazısı vardır. Bana eşsiz hisler yaşatan bir maçtı. Akşamına Beşiktaş'ın Gençlerbirliği karşısında sezonun en iyi futbolunu oynayarak aldığı galibiyetle benim için muhteşem bir gün olmuştu. 14 Mart 2009 gününü yıllar sonra da hatırlayacağıma eminim. Bugünkü ilk yarı oyunu olmasa pazar günü Man United fazlasıyla ağır favori olacaktı, lakin şu oyun ve Torres golleri sonrası sezonun ilk maçında dibi görmüş takımı United karşısında dirilten Benitez de kenarda olunca bu hedef maç için şanslar eşitleniyor. Benitez her yerde çuvallayabilir de bir hedef maç için ondan iyisi kolay bulunmaz.

Manchester United 1-4 Liverpool
Mascherano'nun Gazabı

Fernando Torres - 09/10 Premier League
16(2) Maç / 15 gol
Noat Samisa

16.03.2010

Denizlispor 0-1 Beşiktaş

Geçmiş sezonlardan sayısız kötü maç hatırlıyorum. Futbol maçını sadece eğlence için izleyenler sahadaki defansif oyuncuları sayıp bu tip maçların sebebini açıklayabilirler. Sol bek Tello'nun, Beşiktaş'ta kenar adamı olarak oynaması pek makul durmayan Ekrem'in Bobo ve Holosko'dan sonra takımın ''hücum silahları'' olmasını, yani golleri hazırlayacak adamlar olmasını (kabul ediyorum) herkese, bazen de kendime bile açıklamak zor. Hele ki takımın maaş rekortmenleri Nihat ve Nobre'nin epeydir oynamıyor oluşlarını, takımın bonservis rekortmeni Tabata'nın bu galibiyet serisinde sürekli kenarda havlu sallıyor oluşunu, takımın yüksek maliyetli ve yetenekli oyuncularından Delgado'nun bu garabet ortamında Ümraniye'de spor yapıyor olmasını açıklamaya çalışmak, tüm bunları manalandırmak çelik gibi sinirler ister. Ama yol bu, Beşiktaş sezon sonunda en yüksek puanı almak istiyorsa böyle kötü maçlar oynayacak, böyle kötü galibiyetler alacak. Ya da hocası formda olmayacak, kötü mağlubiyetler alacak.Denizlispor takımı şu kısa 4 maç-10 puanlık periyotta değil, sezonun ikinci yarısında oyununu yukarı taşımaya başlamıştı. Fenerbahçe ve Galatasaray'a karşı direnç göstermişler, skorda geri düşmelerine rağmen gol bulmuşlardı. Sonra iyi oynadıkları dramatik Sivas deplasmanında aldıkları mağlubiyetle son umutlarını da kaybetmek üzereyken imdada Hamidou yetişti. Kayseri galibiyetiyle yeniden heyecanlandılar. Ardından Diyarbakır'da alınan 3 puan ve Ankaraspor'dan gelen kolay puanlarla havaya girdiler. Kritik maçta Manisa'ya kaybetmeseler de Güray'ı kaybettiler. Bugün belki de sezonun en iyi, göreceli olarak en üretken futbolunu oynadılar ama puan alamadılar.

Beşiktaş'ı orta sahada sindirmek kolay değil. İBBSpor gibi bu konuda çeşitli çözümleri olan bir takıma yakın zamanda aynen karşılık verilmişti, ama bu akşam Denizlispor bir ara orta sahayı ele geçirdi. Yalnızca boşta kalanları değil, ikinci topları da topladılar ve gole yaklaştılar. Bunda kazanılan toplardaki tercih hatalarıyla birlikte esas etken Kaş'ın berbat oyunu nedeniyle oyunun tek taraflı oynanmasıydı. Baskıyı yiyince savunma içine gömülen ve edilgen duruma düşen Toraman'ın yaşattığı sorun da esktrası oldu. (Geçen sezon hiçbir yerde oynayan Sivok'un yaşattığı sorunun kardeşi) Rakibin işthalı oyunu Ferrari'nin oyun tarzıyla da birleşince Beşiktaş penaltı noktasına gömüldü. Seken toplarda ve önde kazanılan toplarla ilk yarı Beşiktaş kalesi pek çok tehlike yaşadı. 2003 yılındaki Parma-Gençlerbirliği eşleşmesinden kalma anılar depreşti, Youla'nın şutu Ferrari'nin savunduğu kalenin direğinden döndü. Rüştü de maç başı yine anlamsız heyecan yaratsa da tüm şutlarda başarılıydı.

Maçın 13. dakikasındaki Tello-Fink-Holosko-Bobo oyunu şu maçın zirve anıdır. Geri kalan yaklaşık 95 dakikada daha iyisi olmadı. Kayseri deplasmanından bu yana performansını artıran Tello, son olarak kornerlerdeki ''ön direk-savunma uzaklaştırdı'' ritüelini de bozdu ve arka direğe iyi toplar gönderdi. Bu topların birinde o dakikaya kadar hücumda etkisiz elemanı oynayan Holosko garip bir gol attı. İBBSpor maçı gibi yine devre sonuna yakın gelen gol, takımın kötürüm futbolunun ilacı oldu. Gol bir duran top golü, bunu saymazsak bir de Bobo'nun gol vuruşunu geciktirip topu kaleciye taktığı Holosko atağı var. Beşiktaş'ın başka gol aksiyonu yok. Denizlispor kalesinde tehlike yaşamadıkça cesaretlendi, stoperlerini dahi ataklara dahil etmeye başladı. Tello da kendini kenarlara atınca orta saha dağıldı. Eski dost, Chelsea deplasmanında sağ kenarı tek başına kontrol eden Okan Koç'un da oyuna grmesiyle Denizli hızlandı. Okan iki kez Üzülmez'i zorladı, ikisinde de geçmeyi başardı. Bir keresinde bundan 7 yıl önce her maç yaptığı hareketli top-muz orta'larından birini yaptı. Bu anlarda maç gidiyor gibiydi. Hamleler geldi, oyun rahatladı. Ekrem sol beki, Ernst ve Necip de orta sahayı rahatlattılar. Son kısımda Denizli'nin çaresizce denediği yüksek toplar Beşiktaş stoperlerinin kafasında eridi ve maç 0-1 bitti.

Bugün Denizli'deki zemin Premier League'deki zeminler gibiydi. Gerçi şu sıralar başta Wigan ve Hull City olmak üzere pek çok takım facia zeminlerde top oynuyor ama, biz geneli itibariyle diyelim. Premier League tadı yakalamak için bir başka sebep de Beşiktaş'ın lig fikstürü. Çarşamba, Pazartesi ve Cuma, yani 10 günde 3 lig maçı. Lig tarihine geçecek bir programla bir takım aynı haftanın hafta içi günlerinde iki lig maçı oynanacak. Hiç olmazsa ''insanlar bunun garip olduğunu düşünür'' diye fikir yürütülseydi. Kasımpaşa maçı da bundan sonraki her maç gibi final. Ernst'siz iki maç hasarsız geçildi. Onun varlığı bile oyun için istikrar için büyük artıdır. Nihat, Yusuf, Nobre, Serdar ve Tabata umarım bundan sonra forma sıraları geldiğinde sezonun geri kalanında yapamadıklarını yaparlar.

Noat Samisa

16.03.2010

Capello Sakata Geldi

Etkileyici eleme grubu performansı, Capello'nun ''kazanan'' bir figür olmasıyla birleşti ve İngiliz'ler 2010 Güney Afrika Dünya Kupası için ''yeniden kazanabiliriz'' demeye başladılar. 66 Şampiyonluğu'nda kupayı getiren tartışmalı golün sahibi Sir Geoff Hurst, geçenlerde buna ihtimal vermediğini söyledi. Akabinde gelişen olaylar Terry-Bridge vakası, Ashley Cole'un sakatlığı ve Aaron Lennon'ın sakatlıktan dönüş tarihinin belirsiz oluşu oldu. Kaptan değişti, sol bek için henüz ulusal takım tecrübesi olmayan Leighton Baines birinci tercih haline geldi. Terry toplu oyunda Ancelotti'yle birlikte aşama kaydetse de skandal sonrası savunmacı performansı çok iyi değil. Lennon'ın yokluğu Walcott ve SWP'ye şans veriyor ama her ikisi de takımlarında düzenli forma bulamıyorlar. Euro 88'de sıfır çeken ve WC 90'da yarı final oynayan ulusal takım kadrolarıda bulunan emekli kanat adamı Chris Waddle, Theo Walcott'ı yeterli oyun görüşüne sahip olmadığı gerekçesiyle ağır eleştirdi. Dünya Kupası'na götürülmemesi gerektiğini dahi söyledi. Waddle'a göre elde bir tek SWP var, onun da durumu hiç iyi değil. Gerrard kötü bir sezon geçiriyor, Rio Ferdinand sakatlık nedeniyle aylar boyu formasından uzak kaldı. Haziran ayında hazır olamama ihtimali az değil. Dün de David Beckham'ın aşil tendonundan sakatlandığı haberi geldi. Sağ kenara Beckham'ı koyup sol kenara Downing veya Ashley Young ile bir değişim beklenebilirdi, artık o ihtimal de zayıfladı. Capello'nun oyun planı, son 1 ayda yaşananlarla birlikte çöp oldu. Durdurulamaz futbol oynayan Wayne Rooney hariç İngiltere için olumlu şeyler söylemek zor. Capello formsuzlardan mucize, sakatların yerine oynayanlardan ellerinden gelenin en iyisini bekleyecek ve yeni bir harman oluşturmaya çalışacak.

Noat Samisa

15.03.2010

Malouda Afrika'ya

Florent Malouda'nın yılbaşında L'Equipe'e söyledikleri epey ses getirmişti. Benim bu sözlerden bahsettiğim yazının akşamına Malouda, ilk 11 çıktığı maçta Watford'a gol attı. Essien'in Afrika Kupası yolculuğu öncesi sakatlığı ona forma fırsatı vermişti. Mikel arada facia maçlar (örn: Man City) oynasa da defansif orta saha pozisyonunu kotarınca Essien'in Afrika Kupası dönüşü sakatlığı Ancelotti'nin seçimlerini çok da fazla etkilemedi. Deco ve Joe Cole Aralık ayından sonra olduğu gibi yine maçlara kulübede başladı, forvet arkası rolü Lampard'a verildi. Malouda sol içe geçti ve Ashley Cole'un sakatlığına rağmen halen Chelsea için hücum planlarının birinci sırasında sol kenar aksiyonları var. Bunu sağlayan adam Florent Malouda oldu. Essien'in yokluğunda Ancelotti zaman zaman sebepleri geçmişten gelen farklı deneyler yaptı, ama genel tertip Malouda'nın formu sayesinde çok esnemedi. Mourinho şu sıralar Inter'e oynattığı oyunu ilk zamanlarda Sneijder-Lampard yakınlaştırmasıyla Chelsea'ye oynatıyordu, ama başarılı olamaması üzerinde Kasım ayında trend 4.3.3'e dönmüştü. Ancelotti ise birkaç hafta evvel Inter deplasmanında trend 4.3.3 oynattı. Elit hocalar kendi aralarında harika paslaşıyorlar aslında, oyunun sınırlarını zorluyorlar.Malouda cumartesi günü 4-1 sonuçlanan West Ham maçının yıldızıydı. Scott Parker'ın muhteşem golüyle zor giren maçı Terry'nin dirblingle üzerine çektiği sağ bekten boşalan alana girerek yaptığı bilinçli ortayla Malouda çevirdi. Chelsea'nin ilk golünde Alex'e ortayı yapan yine Malouda'ydı, sonra bir de gol attı. Maçı 1 gol, 2 asistle tamamladı ve bu sezon ligdeki gol sayısını 7'ye yükseltti. Toplamda 9 golü var, 6 da asist yaptı. Şimdiden geçen yılki istatistiklerini aştı, 06/07 sezonunda Lyon'daki istatistiklerine yaklaştı. Raymond Domenech sebepsiz sürprizleri seven ve genelde bu sürprizlerindeki başarı oranı az olan bir garip hocadır. Ribery yokken Henry-Gignac-Anelka'yı sahaya koydu, Ribery ile birlikte ise Ribery-Henry-Anelka denedi. Forma için rekabete girdiği adam Ribery olunca işi çok zor, ama en azından bu form durumu ile 2010 Dünya Kupası'ndaki yerini garantiledi, 3 ay önceki korkularından kurtuldu. Artık her maç forma alıyor, çok da iyi oynuyor. Bugünkü basın toplantısında takımın en formda oyuncusu kontenjanıyla Ancelotti'nin yanındaydı, Inter rövanşı için Drogba ile birlikte en büyük koz olarak...

Noat Samisa

15.03.2010

Kaplan ve Phil Brown

Reading'den Burnley'e, oradan Sunderland'e ve Hull City'ye kadar yakın zamanda hep benzer hikayeler yazıldı. Çıkan üç takımdan ikisinin düşeceğini bildiği, son biletin de ''ikinci sezon sendromu'' sahibi geçen yılın kümede kalanına ayrıldığı Premier League ortamında unutulmaz bir zirve lig sezonu yaşamak, dünyanın parmakla gösterdiği oyuncuları şehrin stadyumunda izleme şansına sahip olmak büyük maceraydı. Rüya başlangıç sonrası son haftaya kümede kalma ihtimallerini şansa bırakarak girmişlerdi. Geçen yılın meşhur Relegation Sunday'inin kazananı Hull City olmuştu, Sunderland de ''ikinci sezon sendromu''nun kıyısından dönmüştü. Kuzeydoğu'nun kötü yönetilen iki uzun süreli zirve lig kulübü Newcastle ve Middlesbrough alt lige düşmüş, ezberler biraz olsun bozulmuştu. Hull City'nin kümede kalma kutlaması, Man United'ın şampiyonluğundan daha çoşkuluydu.

Kurduğu takım, parlattığı oyuncular, güvendiği veteranlar, takım üzerindeki etkisi, saha kenarında sürekli hareketli tavrı, sinirlendiğinde gözlerinden çıkan ateş... hepsinin nedeni Bolton'ın Sam Allardyce'la yaşadığı güzel günlerde Big Sam'in yan koltuğunun sahibi olmasında giziliydi. Hatta kulaklığı bile. Gerçi Allardyce geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle bir süredir saha kenarında pek aktif değil. Hatta çoğu maçın ilk yarısını tribünde izliyor, kulağındaki kulaklık ve önündeki bilgisayarla aşağıya direktif yolluyor. Brown da tribündeki yardımcıları ile böyle iletişim kuruyordu. Hull City'de menajerlik görevine getirilmeden önce bu tribünde kulaklıkla maç izleme işini Phil Parkinson için yapıyordu. Parkinson gönderildi, geçici görev için yardımcısı Phil Brown atandı. 2006 Aralık ayından sonra göreve atanan Brown, kısa zamanda çok güzel işler yaptı. Big Sam'den öğrendiklerini uyguladı ve 2008 yazında Hull City tarihinde ilk kez zirve lige çıktı. 2010 Mart ayının ortasında ise Phil Brown'ın görevine son verildi. Geldiği gibi gönderildi, yerine yardımcıları vekalet edecek.
Kaplanlar, geçen sezon bu vakitler 33 puana sahiptiler. Şimdi ise 24 puanları var ve Portsmouth'un sayılmadığı sıralamada sonuncu sayılırlar. 4 maçtır kaybediyorlardı, son Man City galibiyetinden evvel 10 maç kazanamamışlardı. Geovanni'nin etkili oyunu ve Micheal Turner olmayınca geçen yıldan 9 puan eksik kaldılar. Arsenal'e karşı uzun süre 10 kişi götürdükleri maçta 1 puana birkaç dakika uzaklıktayken Bendtner'ın golüne engel olamadılar. Cuma günü ''Kavga can sıksa da Bullard'ın takıma dönüşü, Hull City'nin kümede kalmak için yegane beklentisine dönüşmüş durumda.'' demiştim, ilk kez Bullard'ın ilk 11'de başladığı bir maçı da kaybedince artık takımdan ümidi kesmiş olmalılar. Bu kan değişikliğinden beklentileri önce Portsmouth deplasmanından 3 puanla dönmek, sonra içeride Fulham'a kaybetmeyip olursa Stoke deplasmanından puan almak ve hayati Burnley maçından mutlak 3 puan çıkararak asgari 7 puan alıp Nisan ortasında 30 puanı aşmak. Eğer bu ve benzeri bir seri yapamazlarsa lige tutunmaları imkansız görünüyor. Portsmouth maçından çıkacak sonuca göre geçici görevde olan antrenörler Brian Horton ve Steve Parkin'le devam etip-etmeme kararını verecekler. Akla gelen ilk aday geçen sezon Newcastle'ın lige tutunma mücadelesinde başarıya ulaşamayan şimdilerin MOTD yorumcusu Alan Shearer.

Kim Kovulur Toto'nun yeni favorisi Gianfranco Zola. Plasesi Rafael Benitez. Kovulduğu takdirde Liverpool'a çıkacak olan fatura £20 milyondan £16 milyona düşmüş. Hala o paraya iyi bir kenar adamı alınabileceğinden Benitez ancak ve ancak şimdilerde teklif yaptığı söylenen yeni patronlar Liverpool'a çökerse gidebilir: Love Benitez, Hate Hicks&Gillett...

Kaos Deplasmanları
8 Maç 17 Puan
Devre Arası Phil Brown
Michael Turner

Noat Samisa

15.03.2010