CV Kupası

The Times geçtiğimiz günlerde yaptığı atakla David Moyes'i Sunday Times'ta yazmaya ikna etti. Ön plana çıkan oyunu okuma ve eldeki malzemeyi en doğru biçimde kullanma becerileriyle benim en beğendiğim yeni nesil British menajer olma sıfatını taşıyan Moyes'in bir de kaleminin tadına baktım bu sayede. Nefis. Bir yazısında hocaların takıma etkisi ve Dünya Kupası bileşimini, diğerinde ise Capello'nun İngiltere'sini değerlendirdi. Yazıda oyuncu seçimlerinden taktik değerlendirmeye kadar faal bir hocanın empatik fikirleri var. Faal futbolcu David James de Guardian çatısı altındaki Observer'da köşe sahibi. FA Cup finalini, maçtan kısa zaman sonra maçın baş kahramanından okumak paha biçilmez bir deneyim. Aynı şekilde Yılmaz Vural da bir gazetenin pazar ekine Daum'u yazmalı ve bu sayede ihtiraslarını törpülemesine izin verilmeli! Gerçi bu sefer de Hıncal Uluç'un köşesine göz diker, hakkıdır.

Görsel David Moyes'in yazısı için hazırlanmış. Dünya Kupası'nın kupa canavarı hocalarını sıralamışlar. 32'den 19'u en az iki büyük kupa kazanmış. En çok kupa kazanan 10 hocanın toplam 78 kupası var. Löw ve Aguirre tek büyük kupaya sahip iki hoca, geri kalan 11 teknik adamın ise henüz kaydadeğer bir kupası yok. Başını Maradona'nın çektiği ''futbolculuk dönemi referanslı'' grup epey kalabalık. Kupa canavarları Hitzfeld, Eriksson, Capello ve Del Bosque kulüp takımlarında kabarttıkları CV'leri sayesinde Dünya Kupası'na gitme şansı elde ettiler. Guus Hiddink ise en bilinen ulusal takım spesiyalisti olmasına karşın bu Dünya Kupası'nı bizim yüzümüzden, biz bir sonrakini de evimizden izlemeyelim diye ancak tribünden izleyebilecek.

Yeter ki David Moyes'e Bir Şey Olmasın

Noat Samisa

31.05.2010

Kamikaze Capello

Bu kez çakıldı. Capello göreve geldiğinden bu yana İngiltere'nin en kötü performansıydı. Kalede James, orta sahada Huddlestone, sol önde Lennon, ileride Bent tercihlerinin sonucu berbat ilk yarı performansıydı. Glen Johnson korneri kendi yarattı, sonra adamını kaçırdı ve Japonya maç başında Tulio Tanaka'yla öne geçti. İlk yarıdaki farklı kadroda savunma tandemi-orta saha paslaşmalarıyla oyun kurma denemesi vardı. Beceremediler, kenarlara top geçirilemedi. İlk yarı boyunca üretilen yegane tehlikeli pozisyon Bent'in koşu yoluna atılmış bir uzun toptu. Rooney çabaladı ama senkronu bozuk Bent ile birkaç gündür idmanlarda sol kenarın uzak forvetini oynayan Lennon ona yardımcı olamadılar. Benim hafta başında Güney Kore'ye karşı izlediğim Japonya saha içi organizasyonu bozuk, yetenekli oyuncuların kendi başlarına takım olmaya çalıştığı bir takımdı; ama karşılarında kötü bir takım bulunca istediklerini yapabildiler. İkinci yarı rezil top oynayan Johnson çıkıp, Gerrard oyuna girip, Joe Cole'la birlikte 4.2.3.1'e geçilince Lennon da sağa geçti ve takım toparlandı. Joe Hart'ın iki kritik kurtarışı da oyunun dönmesinde etkili oldu. Kenarlara doğru paslar geçtikçe İngiltere oyun üstünlüğünü ele aldı. İkinci yarı yine coşkulu oynayamadılar, ama kenarlardaki hareketlilik sayesinde oyunun hızlanmasıyla goller geldi. Önce Tulio Tanaka, sonra diğer stoper Nakazawa kale içine yapılan ortalarda topu kendi ağlarına gönderdiler. Son bölümde Heskey oyuna dahil olup toplar kenarlardan yükseltilince pozisyon sayısı arttı, ama skor sabit kaldı. İngiltere gol atamadığı maçı iki kamikaze golüyle 2-1 kazandı.

Lampard FA Cup Finali'nden sonra yine penaltı kaçırdı. Dünya Kupası tarihinde kullandığı penaltıların yarısını kaçıran İngiliz'ler hala aynı sorundan muzdarip. Şu kısa zamanda açıkça görüldü ki Gareth Barry bu takımın hem kalbi, hem omurgası, hem de beyni. Onun yokluğunda İngiltere iki maç oynadı, dört farklı şablon ve oyun planı denedi. Şu ana kadar pozitif görünen tek deneme, Meksika maçının ikinci yarısında Lampard-Gerrard orta sahası, yani eski düzendi. Üçlü savunmaya geçiş konuşuldu, elemelerde ışıldayan takım tertibinin dışında pek çok yeni deneme yapıldı. Tüm bunların ana etkeni Barry'nin yokluğu. Son olarak yarın Barry'nin durumuna bir kez daha bakılacak ve karar verilecek. Glen Johnson bugün alan-adam karışımı duran top savunmasını bozdu, kötü oynadı. İstikrarsızlığı sürerse formayı Carragher'a devredebilir.

Bugün ilk yarı giyilen retro formalar gibi, çok eskilerden kalma bir takım vardı sahada. Barry'nin takıma girişi çok şeyi çözer, ama aksi halde sahada görünen pek olumlu değil. Bent, Dawson, Warnock ve SWP sanırım eve dönmeyi garantilediler. Walcott kredi kazandı, Carrick ya da Huddlestone'dan biri seçilecek. Parker'ın durumu da Barry'ye bağlı. Ada basını Joe Cole'ü dün eve göndermişti, bugünkü performans ona da kredi kazandırdı.

İngiltere 2-1 Japonya
Noat Samisa

30.05.2010

Turfanda Quaresma

Mesele bu iklimde Quaresma'lar yetiştirmektir, falan değildir. İşbilir yönetim yapılanmaları, finansal analizler, CEO'lar ya da tiyolar da değil. Hiçbir yola girememiş, olduğu yerde debelenip duran tüm kulüpler için etrafı temizlenen, işine karışılmayan bir tane akıl lazımdır futbolun yönetimine, gerisi bu aklın sahaya koyduğunun ürettiği ve üreteceği parayı yönetsin. Bu akıl kendine yardımcı isteyebilir, yardım alabilir veya bir grup çalışması yapılabilir. Sonuçta olay gelir, bir maça, maç öncesi hazırlığa ve sahada görünene yaslanır. Daha önce bu ülkede bunun geçer akçe olduğuna inanmıyorsanız buyrun, şampiyonyapmazlaronları'lardan biri şampiyon oldu. Fenerbahçe'nin uzak forvet kullanmaması, Galatasaray orta sahasındaki kara delik, Beşiktaş'ın hücum gücündeki garabet; karşıda ise tüm bu sorunları gücü ölçüsünde silah haline dönüştürmüş Bursaspor. Başarı bu kadar kolay çözümlenir bir şey değil futbolda tabii, lakin ben özetle bunlara ve çevresinde gelişenlere inanıyorum. Tavsiyem, inanmıyorsanız eğer siz de inanın ya da tüm bu sayfada yazılanları safsata olarak kabul etmeye devam edin. Sonuçta futboldan her şekilde zevk almak mümkün. Ben bilirim ve görürüm ki, sene boyu sayısız kez övgüler dizdiğim Fulham, finalde Atletico'ya kaybetmiştir. Eldeki malzemeyle her daim en iyisini yapsanız da futbolda hep bir fazlası vardır ve bu fazla, çok başka bir yol üzerinden de hedefe ulaşabilir. Aguero ve Forlan'ın üstün yeteneklerini bazen hesaplayamazsınız. Atletico'ya övgüler düzmememin sebebi benim İngiliz hayranlığım falan değildir, bu sayfayı takip eden için Fulham'ın kısa zamanda geldiği noktaya sempati duymamı sağlayan sebepler serisini anlamak zor olmamalı. Demem o ki biz bir Fulham falan olmayalım, olamayız da zaten. Biz kimse olmayalım, kimse olmaya da çalışmayalım. Biz, gidip Quaresma kapısında yatmaya devam edelim, aslında çok da önemli değil.

Yaz uzun, bu kadar bol zamanı kaygıyla dolduramayacağımızdan elbet bir yerden umut doğuyor. Yoksa Beşiktaş için ümitvar olmak ne büyük saçmalık, Mourinho gelse bile korkarım Nobre hala Beşiktaş forması giyiyor olur. Tek sebep yeni sezona kadarki vakit bolluğu ve ben bunca vakti isyanla geçiremiyorum. Beşiktaş'ın ihtiyacı içe-dışa çalım atabilen bir kenar adamı, dedim ve bu doğrultuda uzun zamandır Quaresma transferi için uğraşılıyor. Son iki yılda en fazla idmanda trivela yapmış, İngiltere'de özgüvenini tamamen kaybettiğinden dertli bu adamı eğer imza atarken görürsek daha detaylı değerlendiririz, ama en azında şu kesin ki Quaresma tam da takımın ihtiyacı olan tarza sahip kenar adamıdır. Ya da Volkan Şen; çok da farketmez, hatta daha az riskli ama kartlar yeniden dağıtıldı ve koz artık Bursa. Deniyor ki ''Quaresma bir marka''... Demeyelim bunu. Bırakalım markayı da sahada görünen yaratsın, amaç para değil, futbol. Ama endüstriyel futbolun gerçekleri... hayır, bu da olmasın. Eğer bir karşı duruş, futbola dair bir inanç varsa eğer bilinmeli ki bu gerçekleri tribündeki takım elbiseliler yalanlayamaz. Futbolda başarılı olmak için meclis gibi çalışmaya, yıllar süren programlara falan ihtiyaç yok. Halihazırda yarışmacı bir kulüpseniz buna hiç gerek yok. Mesela Beşiktaş'ın istişare heyetlerinde toplam kaç kişi olduğunu bilen var mı? Yakında 367 yeter sayısına ulaşacaklar, korkum budur! Alt tarafı, bakın küçümsüyorum, alt tarafı bir dernek yönetiyorsunuz. Kamu yararına çalışan bir dernek. Basın açıklaması yapılıyor, basın sözcüsünün arkasında elleri bağlı 20 adam. Ne oluyoruz, ne yapıyorsunuz yahu? Bu derneğin doğru çalışması için tek yol var, bu konuda uzmanlaşmış profesyoneller kullanmalısınız. Adına bizim buralarda teknik direktör diyorlar. Tek işiniz bu adama uygun çalışma ortamı sağlamak, eğer varsa diğer branş ve kademelerde benzer yapılar oluşturmak. Bir de şirketiniz mi var? Onun da başına geçirin bir profesyonel, sizin için parayı yönetsin. Bizim ülkede parayı futbol üretiyor, kamu yararına çalışan başkan değil. Peki onlarca adam bir süredir ne yapıyorlar? Bilen anlatsın.

Sorun şu ki, bizim iklimizde bol bol yönetici yetişiyor. Bunlar Quaresma kapısında kurutulduktan sonra iştişare heyetlerinde depolanıyorlar. Her hafta yemekler yiyip, ürettikleri fikirleri yalnızca garsonlarla paylaşıyorlar. Bunlar bize duyum olarak geri dönüyor. Biz de bunları umuda bulayıp, üzerine safiyane taraftarlık duygusu sosu gezdiriyoruz. Sezon başlarken artık garson da ''müşteri'' de biziz. Biliyor musunuz, soslu umutlu duyumlarınız iğrenç olmuş Sayın Başkanım... demiştim geçen sezon başında. Bilinsin ki sadece iyi niyete sahip olarak ki varsa eğer, iyi işler yapmak mümkün olmayabiliyor. Ama dedim ya yalnızca sahada görünene inanalım diye, bu bağlamda sezon boyu Beşiktaş'ın sorunlarını defalarca yazdım. Zihnimin stadyumlarında top koşturan Quaresmalı Beşiktaş, geçen sezonun sorunlarını birkaç kritik destek hamlesine ihtiyaç olmasına karşın büyük ölçüde çözmüş görünüyor. Benim sorunun tespiti ve çözüm hamlesi noktasında bir tereddütüm yok, kaç paraya mal olacağı ise 31 Ocak'tan beri umrumda değil. Alsınlar, izleyelim, afiyetle yiyelim diyorum. Öte yandan her yeni heyecanda akla bir şeyler takılıyor, bir süredir esas tadı alamıyorum. Bundan sonra da alamayacağım, biliyorum. Turfanda Quaresma'lara, bu iklimde ancak bu kadarı yetişen Turfanda Beşiktaş'larla yetinmek zorundayım. Sadece bahçıvana güveniyorum. Bu bir tercih ve kendini doğru konumlandırma meselesidir. Yoksa bunca sakilliğin döndüğü ortamda düşünen insanların işi yok. Ceketini al ve çık, aslında bu kadar kolay.

Noat Samisa

30.05.2010

Unutulmazlar: Gordon Banks

İngiltere'de kaleci sorunu hep tartışılıyor, fakat çözüm bir yana yeni fikir dahi üretilemiyor. Forvette sıkıntı olduğunda orta sahayı başka biçimde yeniden kurgulayarak sorun tolere edilebilir. Sol bek sakatlanır, sol bek oynamaya yatkın biri devşirilir. Ama kaleci başlı başına bir avantajdır ya da sorundur ve tolerasyonunu futboldaki takım olgusunu kullanarak yapmak mümkün değildir. Turnuvaya kısa süre kala artık karar günü yaklaştı, bu doğrultuda son denemeler yapılıyor. Meksika'yla yapılan hazırlık maçının ilk yarısında İngiltere kalesinde Robert Green oynadı. West Ham'in kalecisi ilk yarı iki kritik kurtarış yaparak şimdilik ''galibiyet galibiyettir'' dedirterek Capello'nun turnuva öncesi ''yine olmayacak galiba'' sızlanmalarıyla rahatsız edilmemesini sağladı. Sahada kaldığı 45 dakikada güven veren Green, geçtiğimiz Şubat ayında West Ham United'ın Upton Park'ta Birmingham'ı 2-0 mağlup ettiği maçta iki takımın da kalecilerini izleme amacıyla tribündeki yerini alan Fabio Capello'ya yandaki fotografta görülebilen mesajı göndermişti. O dönem, şimdilerde Birmingham'a transfer olan Ben Foster ulusal takıma seçiliyor, Robert Green dışarıda kalıyordu. Maç öncesi eldivenlerine ''İngiltere'nin 6 numarası'' yazdıran Green, bu eylemi sonrası manşet oldu. Maçtan sonra kendisiyle dalga geçtiğini söylese de ''hadi beni milli takıma almıyorsunuz, bari benim önümdeki 5 iyi yerli kaleciyi sayın'' demek istemişti. Bu mesaj elbet Capello'nun da kulağına gitti ve Ben Foster'ın formdan düşmesiyle Green takıma girdi. Kalite-tecrübe-form durumu toplamları birbirine yakın olan üç kalecinin bulunduğu kadronun santraforunu 66'nın golcusü Geoff Hurst'e soran İngiliz'ler, kaleciyi de 66'nın bir başka kahramanına sordular. Bu kahraman, 1970 Meksika'da Pele'nin kafa şutunu mucizevi şekilde çıkaran, ''Dünya Kupası tarihinin gelmiş geçmiş en iyi kurtarışını yapan kaleci'' ünvanıyla anılan Gordon Banks...İngiltere'nin bugün yaşadığı kaleci sorunun temelinde Premier League yapılanması vardır. A+ sınıfı kaleci her ülkede üçtür, beştir ve büyük bütçeli İngiliz kulüpleri dışarıda hazırı varken doğal olarak beklemek istemezler. VDS, Cech, Reina, Almunia, Gomes, Given, Howard... bu liste uzar gider. Bugün ulusal takımla birlikte Güney Afrika'ya gidecek olan James, Green, Hart üçlüsünden önce, son Dünya Kupası'nda kale Paul Robinson'a emanetti. Bu sezon Blackburn'le altın sezonunu yaşamasına rağmen kadroya alınmayan Robinson, Hırvatistan deplasmanında ıskaladığı top sonrası bir daha forma göremedi, Euro 2008'in dışında kalmanın bedelini ödemeye devam ediyor. 2002 ve 1998'de ise kale David Seaman'a aitti. Çeyrek finalde Ronaldinho'dan yediği frikik golündeki hatası, adı anıldığında ilk akla gelen şeylerden biri oldu. İngiliz'lerin tarihteki en iyi ikinci Dünya Kupası derecesi olan yarı finale ulaştıkları İtalya 90'da kalede 40 yaşındaki Peter Shilton vardı. Almanlar'ın yine penaltılarla kazanıp kupaya yürüdükleri yarı finalde rivayete göre Shilton değil de penaltı kurtarmasıyla ünlü Dave Beasant kalede olsa işler değişirdi, ama o zamanki kurallar gereği yedek kaleci olarak yalnızca 94 Amerika elemelerinde kaleyi koruyacak ve sonra Paul Robinson'ın akıbetine uğrayacak olan Chris Woods maç kadrosundaydı. 86 ve 82'de de kaleyi koruyan Shilton, eğer İngiltere 74 ve 78 Dünya Kupaları'nı pas geçmemiş olsa 5 Dünya Kupası'nda forma giymiş olabilirdi. Onun bu noktaya gelişen kuşkusuz en büyük pay, 70 ve 66’da İngiltere ulusal takımını koruyan Gordon Banks’e ait.

Gordon Banks vs Jairzinho - Pele

1970 Meksika Dünya Kupası 3. Grup'ta ilk maçlarını kazanan İngiltere ve Brezilya, grupların en çok merak edilen maçında karşılaştılar. Guadalajara'da boğucu sıcakta oynanan maçın 10. dakikası geldiğinde Brezilya sağ beki Carlos Alberto sağ ayağının dışıyla ile Jairzinho'nun önüne nefis bir pas atar. İngiltere sol beki Terry Cooper'ı geçen top hedefini bulur. Jairzinho rakibini zekası ve çabukluğuyla geçerek son çizgiye ulaşır. Kafasını kaldırmadan sağ ayak içiyle yaptığı orta, altıpasın uzak köşesine koşu yapan Pele'nin kafasını bulur. Tommy Wright'tan yükseğe çıkan Pele, Gordon Banks'in kalesine net bir kafa şutu gönderir:


Bu kurtarışı bu kadar özel yapan ilk etken, kafayı vuranın Pele olmasıydı. Jairzinho son çizgiye indiğinde yakın direk dibinde olan Banks, iyi bir kalecinin yapması gerektiği üzere topun arka direğe gideceğini sezdiği anda kaleyi ortalayıp sol ayağını destek ayağı haline getirmişti. Pele'nin kafa şutu ise onun düşünmeden yapabildiği, ona kolay, bize muhteşem görünen bir gol vuruşuydu. Pele imzasını çaktı ve top, bir kaleci için kurtarılması en zor olacak şekilde kaleye yakın bir noktada yere vurup yükselerek tam köşeye yöneldi. Döneminin en özel futbolcusu olan Pele'ye karşı, top gol vuruşuna ulaşana kadar sezgilerini, alan hakimiyetini ortaya koyan Banks geriye doğru uçtu ve inanılmaz bir refleks yaparak sağ eliyle topun altına bir tokat atmayı başardı. Birkaç saniye sonra gol olduğunu sandığı topun saha dışında olduğunu gördü. Pele ise kafayı vurduktan sonra ''gol'' diye bağırmıştı, ama top ağlara ulaşamamış, şaşkınlıkla hayal kırıklığı birbirine karışmıştı.Maçın devamında Jairzinho'nun golü Brezilya'ya galibiyeti getirdi. İngiltere'nin yine Almanya'ya elendiği turnuva kartlar, oyuncu değişiklikleri, naklen tv yayını, sıcak, Pele, Jairzinho, Müller ve Gordon Banks'in unutulmaz kurtarışıyla hatırlanır. Fakat Banks'i esas efsaneleştiren, 1966 Dünya Kupası'nı kazanan İngiltere takımının 1 numarası olmasıydı. Yarı finaldeki Portekiz maçının 82. dakikasına kadar 442 dakika gol yemeyerek İngiltere'nin final yolunda en büyük güvencesi oldu. Almanya’yla oynadıkları finalde dakika 89, skor 2-1 İngiltere lehine iken Helmut Haller'in golüne engel olamadığında hissettiklerini ''Everest'in zirvesine bir adım kala aşağı itilmek gibiydi'' cümlesiyle anlatır. Devamında Geoff Hurst halen tartışılan golüyle İngiltere'yi öne geçirir, uzatmaların son dakikasında attığı golle de skoru tayin eder ve İngiltere tarihindeki ilk ve tek Dünya Kupası Şampiyonluğu'nu kazanır.
Kaleci ne kadar yetenekli olursa olsun sıklıkla şansa ihtiyacı vardır. As kaleci sakatlanacak, kırmızı kart görecek, art arda berbat goller yiyecek vs... rutin dışı bir şey olacak ki geride bekleyene fırsat gelsin. Antreman performansıyla forma alan yedek kaleci görülmemiştir, hele ki zirve futbolda bunu yapmak neredeyse imkansızdır. En yakın örnek Joe Hart. Eğer bu sezon Birmingham'a kiralık gitmeyip Man City'de kalsa turnuvayı evinden izlerdi. Gordon Banks de tribünde maç izlerken ihtiyaç üzerine sahaya inmiş, yeteneğini tesadüf sonucu farketmiş biri. Sonradan ona şans tanıyanlar kariyerini inşa ettiler ve Banks bir milli kahraman haline geldi. Ama sonra bir garip hadise yaşandı.Kariyerinin zirvesine çıktığı 66 yazından kısa zaman sonra kulübü Leicester City, Banks'i satışa çıkardı. Sebebi Banks'in yıllarca yakından ilgilendiği, Leicester altyapısının kayıtsız kalınamaz yeteneği Peter Shilton'dı. Genç kaleci yönetimden oynama garantisi istemiş, Banks takımdayken yeni sözleşmeye imza atmayacağını söylemiştir. Bir karar vermek gerekir: Yeteneği Banks onaylı Shilton mı, yoksa 30'una dayanan milli kahraman Banks mi? Tercih sıradışı şekilde Shilton'dan yana kullanılır ve Banks Stoke City'ye transfer olur. Yeni takımıyla League Cup'ı kazandığı 1972 yılında geçirdiği trafik kazasıyla Stoke City ve milli takım kariyeri sonlanır. Çünkü sağ gözü, görme yetisini büyük ölçüde kaybetmiştir. Ardında 35’inde gol yemediği 73 milli maç bırakarak zirve futbol sahnesinden çekilir. Azmederek futbola geri döner,tek gözüyle bir süre Amerika’da futbol oynar. Stoke City ise Banks'ten boşalan yeri Shilton'la doldurmuş, bu birliktelik Shilton'ı Nottingham Forest'ın altın yıllarında zirveye taşımış, 20 yıl boyunca ulusal takım kalesini tapulaması sonucunu doğurmuştur.Şimdilerde Geoff Hurst'le birlikte İngiltere'nin 2018 Dünya Kupası Adaylığı'yla ilgili çalışmalara ve yardım faaliyetlerine katılan Gordon Banks'in James, Green, Hart üçlüsünden seçimi tecrübeden yana. Son şampiyon takımın kalecisi, David James'in İngiltere'nin 1 numarası olduğunu düşünüyor. Banks ve Shilton sonrası İngiltere milli takımının kalesine geçenlerin ortak özelliği imkansız golleri kurtarıp, hiç hesapta olmayan goller yemeleri. Green ve Hart tam da bu tanıma uyuyor. Robinson ve Seaman zaten hükümlü. James formda zamanlarında sayılı kalecilerdendi, ama artık yaşının ilerlemesiyle birlikte refleksleri zayıflamış durumda. Kadroda yeni bir Gordon Banks yok. Elde sezon boyu sakatlıklarla boğuşan ama tecrübesiyle iyi bir ikili oluşturan David James, sezonu muhteşem geçiren genç yetenek Joe Hart ve West Ham’in kötü geçirdiği sezonda parlak maçlar çıkaramayan ama form durumu iyi görünen Robert Green var. İngiltere’nin final şansı, tıpkı 66'da olduğu gibi kaleci performansına bağlı.

Gordon Banks

Banks of England
What athletic dignity
Poured through each finger
And ripped through the sky
The Arc of Triumph
The athletic body pushed through
Impossible angles
And as the man wheeled away
Body flexed in celebration
Even Moses shouted “GOAL”
And echoed a million breathless hearts
And yet the ball fell harmlessly away
The script unheeded and hastily rewritten
Touched by the hand of God surely
As the hand of the grateful emperor ruffled hair
A moment of breathless relief
A lifetime of modesty…

Şiir: Parry Maguire

Kaynakça: Gordon Banks: A Hero Who Could Fly
Fotograflar, görseller: mirrorfootball.co.uk, merseyside.potter.btinternet.co.uk

Premier League'e Turist

Fotograflar Premier League'in yeni temsilcisi Blackpool'un şehir turundan. Normal bir günde üstü açık otobüsle turistlere şehir turu yaptırılırken, bu kez aynı otobüsle Premier League'in Turistleri taşındı. İlk iş olarak stadlarını büyütüyorlar. 12.500 kişi kapasiteli Bloomfield Road'un doğu tribünü yıkılıp tekrar yapılarak kapasite 16.000'e çıkarılacak. En düşük kapasiteli EPL stadı ünvanını 25 bin kapasiteli DW Stadium'dan devraldılar. Play-off'un kaybedeni Cardiff ise yokuş aşağı yuvarlanmak üzere. Mucizeyi gerçek yapan Blackpool seneye küme düşmezse şampiyon sayılır...

Noat Samisa

27.05.2010

Sen Topunu Oyna Fabregas

Bugünlerde futbol algısına hakim olan Jose Mourinho gerçeği ve Mourinho’vari futbol yaklaşımı furyasından önce de kulübedeki futbol aklı sahada görünen üzerinde hakimiyet sahibiydi. İngiltere'de bu durum çok daha belirgindir ve ''tek adam'' geçmişi neredeyse futbol tarihiyle birlikte ilerlemiştir. Anfield'daki bayraklarda futbolculardan çok efsane menajerler Shankly ve Paisley'nin suretleri görünür. Ruh çağırma seansları futbolcular üzerinden değil, futbolculara uygun ortamı yaratan isimler üzerinden yapılır. Arsenal kulübü Wenger'den önceki 60 yılda her ancak on yılda bir zirveye oynayan bir takımdı. 1989'da son dakikada kazandıkları şampiyonluğu 18 yıl beklemişlerdi, iki yıl sonrasında bir kez daha kazandıkları şampiyonluk ve 94'teki Kupa Galipleri Kupası'nda aslan payı menajer George Graham'e aittir. Yine de hiçbiri Arsene Wenger'in ilk 8 yılında Arsenal'i ikinci sıradan aşağı düşürmeyip 3 lig şampiyonluğu, 4 FA Cup kazandığı, Avrupa Kupaları'nda iki kez final oynadığı dönemi aşamaz. WM'in yaratıcısı, futbol tarihinin en özel simalarından Herbert Chapman'ın rüya dönemi bile Wenger'e yetişemez. Art arda 5 sezonu kupası kapatan Arsene Wenger'in Arsenal'de halen çok güçlü bir figür olmasında bu gerçekler yatar. Arsenal derken hemen yanına Arsene Wenger ilişir, bugün takımdaki hiçbir oyuncu Wenger'den bağımsız değerlendirilemez. Wenger eleştirisi de bir bakıma bu noktada başlar. Fazla oyuncu ve oyuncu gelişimi odaklı bir yol izliyor ve bazen güvendiği dağlara kar yağıyor. Kendi planlıyor, uyguluyor ve sonucunu yine kendi belirliyor. Oyuncuların geleceği de dahil olmak üzere Wenger kulüpte yaşanan hemen her şeye hakim. Fabregas'la yaptığı son telefon görüşmesi de Wenger'in yolunu özetliyor.

Fabregas'ın babası ''bıraksınlar oğlumu, biz Barcelona'ya dönmek istiyoruz'' diyor, Barcelona açıktan ''Fabregas'ın gönlü bize, zorlaştırmayın'' mesajı yayınlıyor. Her yaz bir kilit oyuncusunu kaybederek sezona başlayan, bu yüzden geçen seneyi aşma hedefini sürekli ıskalayan Arsenal ve taraftarları ise Fabregas'ı kaybetmeyi hayal dahi etmek istemiyorlar. Peki İspanya'nın Dünya Kupası kampında yer alan Fabregas ne düşünüyor acaba? Gönlü Barcelona'da olsa bile çok şey borçlu olduğu Wenger'e yanlış yapma endişesiyle mi yaşıyor? Yoksa babasının baskısına tek başına direnemiyor mu? Fabregas Arsenal'in kaptanı, ama henüz 23 yaşında. Wenger bunu biliyor ve oyuncusuna ''sen sadece topunu oyna, gitmen de kalman da benim elimde; yeter ki bana güven'' dedi. Ne olursa olsun futbolcuyu, insanı öne koyma fikrine çok güzel bir örnek.

Bugün Avrupa'nın zirve kulüpleri arasında bir oyuncuya Arsenal kadar bağımlı bir takım daha yok. Cesc Fabregas Arsenal'in neredeyse yarısına eşit. Bu sezon sakat sakat oyuna girip, attığı 2 golle maçı çevirdikten sonra sakatlanarak oyundan çıktığı Aston Villa maçı unutulmaz. Sezonun son bölümünü pas geçti, böyle bir ortamda Barcelona'ya rotasyon oyuncusu olmaya gider mi? Arsenal'e giderek Guardiola'dan, Xavi'den ve Iniesta'dan başka bir yola girdi, bu yolun sonu Fabregas'a şu Barcelona'da forma getirmez. Olsa olsa Xavi'den sonrası için düşünülebilir, onun da daha vakti var. Arsenal'i şampiyon yaptıktan sonra giderse hem Nou Camp'e ilk 11 çıkar hem de üzerinde en çok emeği olan adama borcunu ödemiş olur. Durum belirsiz, ya birkaç gün içinde her şey netleşecek ya da bu hikaye Dünya Kupası sonrasına sarkacak.

Noat Samisa

27.05.2010

Asyalı Rooney

Güney Kore kökenli anne-babanın Japonya doğumlu oğlu Jong Tae-Se, yani Asya'nın Rooney'si Kuzey Kore milli takımının yıldızı. Şu sıralar savaşın eşiğinde duran Kore Yarımadası ve civarında bu tip pasaportu melez insanlara sık rastlanır. Onun sıradışı ve uzun hikayesini Dünya Kupası'ndaki performansı sonrasına saklayalım ve gelelim Yunanistan'la oynanan hazırlık maçında attığı gollere. Şuradan izlenebilen gollerin ikisi de kontrol, çalım ustalığı ve harika son vuruş içeriyor. J-League'de Kawasaki Frontale formasıyla benzerlerini atmışlığı vardır, Dünya Kupası sonrası bu gollerini bir Avrupa takımı için atabilir. Kuzey Kore'nin başka hiçbir takıma benzemeyen, topa sahip olduklarında oyuncuların tarihte görülmemiş rollere sahip olduğu sıradışı 3.3.3.1 düzeninde (mesela çift sarkık libero, tek stoper kullanıyorlar, kesinlikle fantastik) Jong Tae-Se takımın tek hücum silahı. Duran topları iyi kullanıp kötü savunuyorlar, 44 yıl sonra katıldıkları turnuvanın ölüm grubunda varolmaya çalışacaklar.

Asya'nın diğer temsilcilerinden Güney Kore'de işler yolunda, ama tek eksikleri Jong Tae-Se gibi bir santrafor. Hazırlık döneminde beş farklı santraforla oynamayı denediler, henüz doğrusunu bulabilmiş değiller. Santraforun etrafına dizilenlerin hücum gücü çok yüksek, bu takım Arjantin'in bile canını yakabilir. Japonya ise başı kesik tavuk gibi, pazartesi günü Güney Kore'ye 0-2 yenildikleri hazırlık maçında berbattılar. SNakamura, Honda, KNakamura... herkes kendi başına bir takım gibi davranıyor. Japonya'yı 2002 Dünya Kupası'na götüren Philippe Troussier, Japonya'nın hocası Takeshi Okada'ya fena sallamış. ''Yine şu aptal mentalite'' demiş. 1998'de Troussier göreve geldiğinde Okada'nın emanetini devralmıştı, ''yine şu aptal menatlite, ben onu düzeltmek için çok uğraşmıştım'' demeye getirmiş.

Güney Kore'nin üstün yetenekli gençleri kısa zaman önce Avrupa'ya gittiler, ama Jong Tae-se hala Asya'da futbol oynuyor. Turnuvanın Asya tarafında umutlar Güney Kore'de, Asya'dan en büyük çıkışı yapmasını beklediğim oyuncu ise Kuzey Kore'nin santraforu Jong Tae-se...

Noat Samisa

27.05.2010

Gourcuff ve Yeni Fransa

Raymond Domenech ve Domenech'in hem izleyeni buhranlara sürükleyip, hem de sonuç alamayan Fransa'sı değişmeye karar verdi. Bugün Kosta Rika karşısında bir haftadır çalıştıkları 4.3.3'ü oynadılar, böylelikle Zidane'ın mirasını taşıyan oyun planının iflası sonunda kabul edildi. Ligue 1'ın oyuncu karakterleri kaynaklı iki defansif orta saha tercihini Malouda'nın bu sezon Chelsea'de önce baklava orta sahada, sonra da Ancelotti 4.3.3'ünde sol iç mevkiisinde başarılı olması bozdu. 2006'da en başta Malouda sol kenara konulmuş, Zidane'ın cezalı olduğu Togo maçı sayesinde Ribery sağ kenara geçmiş ve Fransa idealini bulmuştu. Artık Malouda ve Ribery aynı anda, aynı hat üzerinde sahada olabiliyorlar. Arkalarındaki Evra'yla birlikte Fransa solu fazlasıyla korkutucu. Yoann Gourcuff ise artık ''Zidane rolü''nde değil, orta üçlünün sağında oynuyor. Bu akşamki performansı takımın vasat oyununa rağmen büyüleciyidi. Takımın liderliğini ele almış, ilk toplar da son paslar da onun ayağından çıkıyor. Şutlar, paslar, sürekli oyunun içinde oluşu... Fransa takımı yine zaman zaman kabız futbola geri dönse de Gourcuff'ün yeni rolü takıma yenilik ve esneklik getirmiş. Son bölümde Gignac oyuna dahil olunca merkez forvet oyunuyla birlikte daha organize göründüler. Henry bu şekilde devam edecekse turnuvayı kulübede geçirir. Elde Diaby de varken üçlü orta saha ve sağ kenarda uzak forvet Anelka rolü Fransa için ideal görünüyor. Takımın sınıf atlaması ise Sagna'nın sağ bekte göstereceği performansa bağlı. Domenech'ten sonrası parlak. Bordeaux'da Gourcuff'ü lider yapan Laurent Blanc, halihazırda Fransa ulusal takımında da oyun liderliğine yükselen Gourcuff'ü parlatmaya devam edecektir. Etrafına takım kurulası adam Gourcuff'ün adını kısa zaman sonra şimdi en tepeye yazdığımız oyuncuların yanına ya da yerine yazacağız.

Noat Samisa

27.05.2010

Tigana Bordeaux'da

Bordeaux'nun yeni hocası bu sabah kulüp tarafından resmen açıklandı. Jean Tigana Beşiktaş'tan ayrılışından üç yıl sonra kulübeye, 21 yıl sonra Bordeaux kulübüne geri döndü. İlk haberlere göre anlaşma iki yıllık. Laurent Blanc'ın mirasını en iyi şekilde kullanacak ekibi oluşturup, yıllar sonra henüz başlangıçta yarışmacı olmak zorunda. Yan koltuğundaki ismin kim olacağı önemli. Fulham'daki yardımcısı Christian Damiano bir süre Liverpool ve Juventus'ta çalıştıktan sonra şimdi Roma'da Ranieri'yle devam ediyor. Beşiktaş'taki ve Lyon'daki yardımcısı Guy Stephan ise Marsilya'da çalışıyor. Yardımcı antrenör konusunda Tigana bir seçim yapacak, o da ileriki günlerde belli olur.

Kulübün resmi açıklamasında geçen ''kulüp bu tercihle* ofansif futbol anlayışını devam ettirme isteğinin altını çizmektedir'' ibaresi önemli. Burada ''sefil Tigana futbolu'' ile anılmasına rağmen en başta baklava orta sahalı bir takım kurmaya çalıştı, bu sebepten Laurent Robert'i reddetti. Ama yönetim sol iç mevkiisine ''Brezilya milli takımının sol kanadı'' etiketli Ricardinho'yu transfer edince Gökdeniz Karadeniz sol bek Baki'nin üzerinden geçti. Sonrası salt kazanan takım amaçlı eğreti takım tertibi ve sorunlu oyun planıyla 0-1'ler dönemidir. Sakatlıklar yetersizlikle birleşince Burak Yılmaz takımın en önemli hücum tehditi olmuştu. Silahı demiyorum, çünkü sahada hiçbir şey yapmayan Burak yalnızca başına iki adam dikildiği için sahada kalmak zorundaydı. Yine de ikinci devre başı üst üste iki Manisaspor maçında oynanan futbol unutulmaz. Şimdi halihazırda baklava orta saha oynayan, Delgado'su Gourcuff gibi bir hazır ve üstün yetenek olan takımın başında olacak. Bekleri tam istediği gibi, belki orta sahada bir değişikliğe gidebilir. Chamakh'ın boşluğunu da elbet doldurur. Yolu açık olsun, umarım bir gün CL veya Europa League'de karşılaşırız. Belki bir gün özür dileriz.

Hocam, Burak Yılmaz bu sene şampiyonu değiştirdi. Haberin var mı?

Noat Samisa

25.05.2010

Eser Yağmur ve Konyaspor

Sanırım İnönü'deki son sezon açılışıydı. Tayfur Havutçu'nun jübilesini saymıyorum, zaten iyi bir organizasyon değildi. Yeni stadyum düzeniyle birlikte 2002'den sonra bir daha eskiye benzer organizasyonlar yapılmadı. 2002 yazındaki sezon açılışında 'Müslüm Baba' Amaral'ın transferi açıklanmış, birkaç gün sonra da ''Kartal'a Gurbetçi Golcü'' haberini almıştık. Daniel Pancu'nun forvet olduğunu sandığımız zamanlarda Eser Yağmur'a sıra gelmeyeceğini biliyorduk. Ertesi sene Eser'in kendini Türkiye'de kanıtlamış versiyonu, aynı oyun ve koşu stiline sahip Sinan Kaloğlu Beşiktaş'a transfer edilirken Eser Yağmur halen süren Anadolu turuna yeni başlıyordu. Bu ikili bir dönem Bursaspor'da buluştular. İlginçtir, Wolfsburg'dan Beşiktaş'a transfer edilen Eser Yağmur bugün Altay karşısında Konyaspor'un zirve lige dönüşüne katkı yaparken Altay'dan Beşiktaş'a transfer olan Sinan Kaloğlu futbol hayatına Hollanda'da devam ediyor. Fotograf sezonu şampiyonu Bursaspor'un alt ligde olduğu günlerden kalma, Eser'e engel olmaya çalışan da bizim Psikopat Ali...

Türkiye'de alt ligleri takip etmek kolay olmasa da özveri gösterip heyecana katılmaya çalışan karşılığını mutlaka alıyor. Bu yıl yakınımda bir 1. Lig temsilcisi kulüp olmadığından uzaktan baktım, ama son 3 yılda olduğu gibi yine play-off heyecanına katıldım. Çıplak gözle izlediğim üç maç play-off havasından çok uzaktı. Yarı yarıya tribünler başlı başına bir keyif tabii, lakin sahadaki oyun ligin son haftalarında düşmemeye oynayan takımların mücadelesi gibiydi. Mevcut statüye play-off demek de doğru değil, adını ''lig sonu ligi'' koymak daha uygun. Bu da ''bizi kümede bırak hocam'' talebi gören, 90 dakikayı parçalara bölen hocaları öne çıkardı. Her maç bir sonraki düşünülerek oynandığından Ziya Doğan'ın en iyi bildiği işi yapmasına imkan doğdu. Ziya Doğan'ın takımı denince benim aklıma gol olmadıkça sıkıcı devam eden maçlar gelir. Golü atan Ziya Doğan'ın takımı olursa kalelerini savunmak adına gösterdikleri sıradışı şeyler, maçın geride kalan bölümüne göre daha heyecan verici olabilir. Mesela geçtiğimiz perşembe günü Karşıyaka'ya karşı skoru bulunca Eser hariç diğer 9 kişiyle adam adama markaj oynadılar. Her futbolcunun markajını takip etmesi, Karşıyaka'nın ısrarla araması ama bir türlü boşluk bulamamasını izlemek benim için keyifliydi. Bu oyun tarzı takımı kümede tutuyor, Konyaspor'u yeniden zirve lige taşıyor ve Ziya Doğan yine talep ediliyor. Aslında durum bu kadar basit. Hatta yeni Ayman'ını da bulmuş. Ufukhan Bayraktar'ı önce Adanaspor'a karşı orta sahada, sonra Karşıyaka'ya karşı üçlü savunmanın solunda, bugün de önce orta sahada, sonra sağ bekte oynattı. Ufukhan her daim rakibin hedef adamının etrafında gezindi. Savunma üzerine yoğunlaştıktan sonra Eser'in sırtı dönük oyunuyla Erdal'ın yeteneğini kontra ataklar için kullandılar. Kaue'nin duran top kullanma becerisini de takımın yüksek boy ortamalasıyla birleştirince gol üretmede sorun yaşamadılar.

Bugün final niteliğindeki maçın iki hocası da göreve ligin uzatmalarında ''ya hep, ya hiç'' için gelmişlerdi. Güvenç Kurtar da hemen takıma imzasını koymuş, Altay duran topları alan savunmasıyla karşıladı. Ziya Doğan da uygun tabirle meslektaşının ''ciğerini'' bildiğinden kornerleri alan savunmasının zayıf noktalarına doğru kullanması yönünde oyuncularını uyarmış olmalı. Yine Güvenç Kurtar imzalı, duran top hücumlarını ise göremedik, bunu sebebi zaman sıkıntısı olmalı. Güvenç Kurtar denince benim aklıma - tabii onun yönetiminde küme düşen takımlar bir kenara - ülkemizin tek duran top alan savunması uygulatan hocası olması geliyor. Kornerlerde, çaprazdan ve cepheden kullanılan duran topların tamamında farklı bir yerleşim görülür, Kurtar bunu gittiği her takımda uygular. Bugün ilk 60 dakika Altay oyuna hakimdi. Sağ kenarda Musa Sinan rakibe çok zor anlar yaşatmış, gol ve pozisyonlar oradan gelişmişti. 60. dakikada oyun rayında giderken nedense Musa Sinan çıktı ve Kurtar skoru koruma yönünde bir hamle yaptı. Bu işin ustası ise karşı taraftaydı. Yılmaz Vural'ın da Güvenç Kurtar'ın da takımlarında skoru koruma zaafı fazladır. İki hoca da futbol anlayışlarını ''pozitif'' olarak etiketler, ama puan tablosunda sıklıkla Ziya Doğan'ın altında kalırlar. Bir kornerin reboundunda şanssız bir gol yiyen Altay, 1-1 sonrası kontrollü skor oyununa geri dönemedi. Ziya Doğan imzalı Konyaspor ani ataklarından birinde oyuna sonradan giren Ramazan Kahya muhteşem bir gol attı. Sonrasında şuursuz Altay ataklarını Konya'nın kontraları takip etti. Beraberlik golünden sonra gelen kırmızı kart, karamboller ve penaltı itirazı derken maç bitti, son maça beraberlik kredisiyle çıkan Konyaspor zirve lige geri döndü.

Yeni play-off sistemi, daha az sürprizli bir ortam oluşturdu. Konyaspor lig statüsü sayesinde play-off'ta oynadığı üç maçta da rakiplerine kendi oyununu kabul ettirdi. Bu da Ziya Doğan'ı işaret eder. Konyaspor muhtemelen sezona Ziya Doğan'la başlasa ligi ilk 2 içinde bitirirdi. Konyaspor'un 83 doğumlu savunmacısı Ahmet Görkem Görk benim Boluspor'da iken çok beğendiğim, hatta sezon başında Gökhan Zan'ın gidişi sonrası Beşiktaş savunması için uygun bulduğum bir oyuncuydu. Arası boştur, ama bugün itibariyle hala aynı kanaatteyim. Beşiktaş hala bir yerli stoper arıyor ve bu isim pekala Ahmet Görkem Görk olabilir. Tüm bunlar bir kenara, Konyaspor-Adanaspor maçında Eser Yağmur'un, bugün de Ramazan Kahya'nın golünü canlı izlemek bana yetti. Bu arada Gary Lineker bu geceye dair mesajını yayınlamış: Play-off'lar bazen üç, bazen altı maç üzerinden oynanan basit bir statüdür. Taraftarlar gece-gündüz yolculuk yapar ve sonunda İzmir takımları kaybeder...

Fotograf: bursaspor.org.tr
2010 1. Lig Play-off
Konyaspor
Noat Samisa

25.05.2010

Inter 2-0 Bayern

Önce Premier League şampiyonunu, sonra La Liga şampiyonunu mağlup eden Serie A ve İtalya Kupası şampiyonu Inter, bugün de Bundesliga şampiyonunu mağlup ederek Şampiyonlar Şampiyonu oldu. Geçen sezonun Barcelona'sından önce aynı sezonda lig, kupa, CL üçlüsü yapan son takım 99'un Man Utd'ıydı; Inter son on bir yılda bunu başarabilen 3. takım oldu. Jose Mourinho, Chelsea'den ''yapamadığı'' gerekçesiyle kovulduğu işi, bunun için çağrıldığı Inter'de başardı. Karşımızda sahaya bir fazlasını koyan bir adam var ve eğer önümüzdeki senelerde biri kendine ve takımına farklı bir yol çizmek istiyorsa Mourinho'nun sahada gösterdiklerini aşmak zorunda.

Louis van Gaal bu sezonun en özel fikirlerinden birinin sahibiydi. Orijinleri kenar adamı olan Schweinsteiger ve Pranjic'i ikinci orta saha oyuncusu olarak kullanıyordu, sezon başındaki Tymoschuk fikri değişmişti. James Milner'ın Aston Villa'daki rolüyle birlikte bu fikrin bir başka temsilcisi de Engin Baytar'ı orta sahada konumlandıran Şenol Güneş olmuştu. Türkiye Kupası Finali'nin en kilit hamlesi buydu bana göre, bir noktadan sonra Bayern'i farklılaştıran da bu oldu. Robben bu sayede ters kenar oyununda daha iyi sonuç vermeye başladı. Bugün maç öncesi planında Muller'i merkez oyuncu olarak kullanıp Olic'i kenarlara açmaya çalışacaklar, Ribery'nin olmadığı bir günde oyunu Robben üzerine yıkacaklardı. Mourinho da bunu çok iyi bildiğinden Stankovic'in yerine Chivu'yu tercih edip Zannetti'yi orta sahaya koydu. Kenar adamlarından üçlü orta sahada iç oyuncusu yaratabilirsiniz, ama Zanetti veya Milner'ı orta saha ikilisinde pasör olarak kullanmak bambaşka bir fikirdir. Mourinho biliyordu ki Muller'in sırtı dönük alıp dağıtacağı topları bir şekilde halledebilirlerdi. Solda Ribery'nin olmadığı bir günde Hamit'in defansif görevi, Lahm'ınkinden fazlaydı. Inter için açık bir tehdit oluşturmuyordu. Keza ters tarafta Pandev'in top rakipteyken yapması gerekenler, topa sahipken yapması gerekenlerden çok daha fazla özveri istiyordu. Ama ters ayaklı Robben'i ve onun üzerinden gerçekleşecek setleri Pandev'in yardımı engellemedi.Pandev yalnızca Lahm'ın çıkışları karşısında tehdit vasfını kullandı. Sağ kanatta oynayan solak bir oyuncuyu aynı hattan getireceğiniz yardımla durduramazsınız, hele bu oyuncu Robben'se asla. Louis van Gaal'in Robben'i ters kenarda oynatma tercihinde onun şut tehditinden ve oyun görüşünden daha fazla yararlanma fikri vardır. Robben çizgi dibini değil, daha çok sağ iç koridoru kullanır ya da sahayı enine katederek şut imkanı kovalar ki bunları maç içinde defalarca gördük. Badstuber zaten önünde oynayan Eto'o-Maicon ikilisine kafa tutarcasına ataklara katılamazdı. Tıpkı Inter gibi onlar da oyunu kendi sollarına sıkıştırmaya çalıştılar. Pandev ve Eto'o Bayern'in beklerini yerine çakınca, Sneijder orta sahada bir fazla adam olarak göründü ve Inter orta sahada oyun üstünlüğünü ele aldı. (Bu noktada van Buyten ve Demichelis yerine Lucio olsaydı Bayern savunmasında, zaman zaman öne çıkarak bu durumu avantaja dönüştürebilirdi.) Cambiasso sola yardım getirdiğinde ortada bir boşluk oluştu ama Schweinsteiger'in delici vasfını kullanmasını da Sneijder engelledi. Bekler çıkamayıp, orta sahada rakibe üstünlük kuralamayınca oyun yalnızca Arjen Robben'in üzerine kaldı. Karşısındaki stoper bek Chivu hep içeriyi kapatırken, Cambiasso sürekli dışarıyı kapattı. Robben bir kez olsun Chivu'yla teke tek kalmadı, alan bulduğunda da bir şut hariç ancak son çizgiye ulaşabildi. Bir kenar adamını savunmak için tek reçete yok, Cambiasso'nun bu akşamki rolü bunun zirve örneğidir.

Ceza sahası ve civarı hariç sahanın her yerinde rakibin topla oynamasına izin verdiler. Önde kazandıkları toplarla çalışılmış, ezbere oynadıkları kontra ataklar yaptılar. Diego Milito çıktı sahneye, son maçlarda sürekli yaptığını yapıp yine oyunun kahramanı oldu. Hedef santrafor olarak oynadı, Inter topu kazandığında ilk düşünce hep Milito oldu. Bu işi Barcelona'da muhteşem yapabilen, eksikliği bu sezon görülen Eto'o'nun Mourinho tarafından bu role layık görülmediğini, ağır işçi olarak kenara konulduğunu not düşelim. Milito'yu galiba en iyi bu kıyas anlatıyor. Julio Cesar uzun oynadı, merkez santrafor Milito indirdi. Sneijder oluşan kademe arızasını çok iyi gördü ve Milito'nun gol vuruşu ağları buldu. İkinci devre başındaki ani baskın ve Julio Cesar'ın enfes kurtarışıyla engellenen Robben şutu Bayern'in yegane şansıydı. Taktik savaşta kaybeden Bayern, oyunu maç dinamikleri yardımıyla çevirebilirdi. Ya da bir duran top golüne bağımlıydılar. Yine önde kazanılan bir top, hakem Howard Webb avantaja bıraktı ve yine Milito çıktı sahneye. Van Buyten'i teke tekte çaresiz bıraktı ve maçı bitirdi. Sonradan Robben karşısında posası çıkan Chivu görevini boşlayınca Bayern oyunun geri kalan bölümüne göre daha aktif göründü. Mourinho oyuna taze güç kattı, van Gaal ise Muller'in rakip savunma arasında kaybolduğu, Olic'in alan bulamadığı bir günde statik forvet sayısını artırarak elde kalan son şans olan plan dışı golleri kovaladı.Bugün Jose Mourinho ise 20 yıl önce Arrigo Sacchi'ydi. Sık sık anlatılan, bilinen bir hikayedir. Sacchi'nin Milan'ı bazı idmanlarda 5'e karşı 10 maç yaparmış. Kaleci, önünde organize dörtlü savunma ve bir önliberoya karşı, 10 yetenekli oyuncu... Tek farklı kural, savunan takım topu her kazandığında rakip, oyuna yarı saha gerisinden başlarmış. 15'er dakikalık bu çalışmada hücum takımının gol atabildiği görülmemiş. Aynısını Inter'e uyarlayalım. Bugün savunma hattının ceza sahası önünde, orta sahanın onun 20 metre önünde ve Milito'nun savunmadan 40 metre ötede olduğu bir yapıda kontra atak silahı kullanmak için rakibe topla oynama şansı vermelisiniz. Bayern'in bugünkü topla oynama yüzdesi, tabelanın yazdığı ışığında tuzağa düştüğünün göstergesidir. Reaktif bir hoca olan Mourinho, karşısındakinden fikrini bozacak bir hamle gelmediği müddetçe bu oyunda ısrar etti. Kabul edelim ki Van Gaal'in elindeki kadro ışığında bir B planı mümkün değildi. Schweinsteiger'i oyuna sokabilseler ya da Ribery olsa ki ikisi birbiriyle bağlantılıdır, Bayern kupanın sahibi olabilirdi. Oyunu iki yönlü oynayamadılar, yani hem sağı hem sol kanadı kullanmadılar. Sol kenar yetim kaldı, Hamit'in elinden gelen yetmedi. Karşı tarafta ise Zanetti, Milito, Sneijder, Eto'o, Cambiasso; görevlerini eksiksiz yerine getirdiler.

Harika bir taktik maç oldu. Üçlü, bazen dörtlü kademelerdeki disiplini görmek, Maicon'un maç boyu bulduğu tek boşluğu değerlendirdiğini, tek hamle şansı olan savunmacının tereddüt etmediğini, Robben'in bıkmadan usanmadan yaptığı denemeleri görmek çok keyifliydi. Sezonun yıldızlarından Arjen Robben'i etkisizleştiren Inter, buraya kadar gelirken ürettiği gollerin benzerini atarak kupaya uzandı. Jose Mourinho bundan sonra Real Madrid'de daha yetenekli oyuncu topluluğuyla belki daha fazlasını koyacak sahaya. Barcelona David Villa'yı alarak ve Fabregas'a kanca takarak şimdiden bu seneden iyi olma çalışmalarına başladı. Bir başkası daha fazlasını koyacak sahaya ve biz hep daha iyisini göreceğiz. Futbolda hep bir fazlası vardır, Jose Mourinho belki de bu gerçeği en iyi bilen adam. Onun başarıları bizim futbol ukalalağı yapabiliyor olmamızın da temelini oluşturur. Bu güzel gecede emeği geçen herkese teşekkürler.

2010 Şampiyonlar Ligi Şampiyonu
Internazionale
Noat Samisa

23.05.2010

Blackpool 3-2 Cardiff

Hull City ve Burnley'nin bayrağını Blackpool devraldı, Championship play-off'larında yine romantikler kazandı. Kaleyi tutan 8 şutun 5'inin gol olduğu ilk yarı sadece play-off değil, futbol tarihine geçer. Championship'te sezonun yıldızlarından Peter Whittingham ilk yarıda iki kez araya bırakarak önce Chopra'ya, sonra da Ledley'ye birer gol attırdı, takımını iki kez öne geçirdi. Bothroyd'un henüz 15. dakikada sakatlanmasıyla Cardiff'in hücum gücü zayıflasa da Chopra ve ikinci yarı McCormack üzerinden pozisyonlar ürettiler. Blackpool ise ısrarla topu ve tempoyu yükseltmedi, pas oyununu ilk yarı harika oynadılar. Rangers altyapısı ürünü, İskoç milli oyuncu Charlie Adam frikikten muhteşem bir gol attı. Devre sonuna doğru bu kez kornerden bir karambol golü buldular. Cardiff savunmasındaki hataları çok iyi değerlendirip 34 yaşındaki Ormerod'la öne geçtiler. Hull'da Windass, Burnley'de Alexander; tecrübeden yararlanmadan play-off aşılmıyor. İlk yarı iki takımın birer topu da direkten dönmüştü, soyunma odasına 3-2 gidildi.

Blackpool ikinci yarı otobüsü kale önüne park etti, Cardiff'e gol imkanı tanımadı. 39 yıl sonra zirve lige geri döndüler. İki yıl önce Leicester City'le küme düşüren Ian Holloway, kısa zamanda müthiş bir çıkış gösteren Leicester City'nin de yer aladığı play-off'un kazananı oldu. Eski öğrenci kontenjanından kiraladığı DJ Campbell sezon boyunca 8 gol attı, yarı finalde Nottingham Forest'ı River Trent'e döktü. Takımın yıldızı, çok daha iyi takımlarda oynamayı hakeden orta saha oyuncusu Charlie Adam. Takımın iskeleti tıpkı Adam gibi büyük bütçeli kulüplerin altyapısında tutunamamış oyunculardan kurulu. Sağ bekte Everton'ın potansiyel yıldızı Seamus Coleman vardı, belki de takımın önü açık tek oyuncusu o. Hiç hesapta olmayan şekilde play-off'a girdiler, play-off'un en zayıf takımı olmalarına rağmen son bileti almayı başardılar. Cardiff City ise borçlarını ödemek için küçülmek yerine büyüdü, Premier League ile rahatlamayı hedeflediler. Başaramadılar. Vaad edilen £90 milyonun sahibi Blackpool oldu. Seneye çok büyük olasılıkla düşecekler, bunu başta menajer Holloway olmak üzere herkes kabul ediyor. Ama bu sayede stadlarını yenileyecekler, deniz kıyısındaki şehre yepyeni bir heyecan gelecek. Mandalina'lar, ezeli rakipleri Preston North End'e bu seferlik güle güle diyorlar. Şehre bir yıllık Premier League heyecanı, rakiplere zor deplasman vaad ediyorlar.

N Forest 3-4 Blackpool (4-6)
Blackpool v Cardiff
2010 Championship Play-off
Blackpool
Noat Samisa

22.05.2010

Bordeaux'nun Yeni Hocası

Sezonun ilk 30 haftasının 26'sını lider geçiren Bordeaux, erteleme maçlarını kaybederek çöküşe geçti ve Ligue 1'ı ancak 6.sırada tamamlayabildi. 10 yıl sonra Bordeaux'yu şampiyonluğa taşıyan Laurent Blanc'ın Raymond Domenech'in ardından Fransa milli takımının başına geçmek üzere görevinden ayrılmasıyla kötü biten sezon sonrası adet yerini buldu ve Bordeaux yeni hocasını aramaya başladı. İlk aday Eric Gerets pahalı geldi, Rolland Courbis de devam ettiği radyo-tv işinde Dünya Kupası için sözleşme imzalamış olunca geriye iki aday kaldı. Biri sezonun Montpeiller ile birlikte en büyük çıkışı gösteren takımı Auxerre'in hocası Jean Fernandez, diğeri de Bordeaux başkanı Jean-Louis Triaud'un ''şarap tutkusu'' kesişim kümesinde buluşup, iyi arkadaş olduğu, Bordeaux'nun efsane oyuncularından Jean Tigana.

En son Chateau Bibian'da kafası rahat şekilde üzüm bağlarını geziyordu bizim Yalnız Adam. Buralardaki seveni Fransa ve İngiltere'dekine göre azdır. Oralarda, burada anıldığı gibi yalnızca ''genç futbolcu fetişisti ve komisyoncu'' olarak anılmaz. Futbolculuğu bir kenara, antrenörlüğünde Lyon'u -Aulas döneminde- ilk kez yukarı taşıyan adamdır. Monaco'ya yıllar sonra şampiyonluk kazandırmıştır. Yetiştirdiği oyuncuların yıllar boyu futbol sahnesinin zirvesinde yer almasını küçümseyenlere şu zamana kadar çalıştığı 4 kulübe de en az 1 kupa bırakması yeterli cevaptır. Fazlası da var tabii, lakin çok iyi başlayıp kötü biten Fulham kariyeri iftiralar nedeniyle Tigana'yı futboldan soğuttu. Beşiktaş'a gelişindeki sebebin yalnızca para olduğunu düşünenler yanıldı, hala da yanılmaya devam ediyorlar. Bordeaux yakınlarında denize karşı konumlandırılmış, etrafı üzüm bağlarıyla çevrili şatoda şarap içmek ve Mali'ye yardım etkinliklerine katılarak mutlu olmak varken Beşiktaş'ta çile çekmek akıllı işi değildi. Vaad edilen ''gel, yeni takım kur'' sözünün cazibesine kapıldı. Tek amacı daha önce çalıştırdığı üç kulüpte olduğu gibi iz bırakmak, yıllar sonra şarabını yudumlarken yetiştirdiği futbolcuları seyretmekti. Buna izin verilmedi.

Jean Tigana benim için sakil yönetim anlayışına, ahbap-çavuş ilişkilerine, sıradan sözler haline gelen iftiralara karşı ve futbola dair bir semboldür. Beşiktaş'tan ayrılışından üç yıl sonra, Le 10 Sport'a göre çarşamba günü Bordeaux başkanı Triaud'la buluşup teklifin ayrıntılarını görüşmüşler. Bugün bir kez daha bir araya geleceklermiş. L'Equipe'e göreyse Tigana bu göreve hevesli değil. Son yıllarda Bordeaux sürekli zirveye oynadığından, CL'de yarıştığından bana göre de Jean Fernandez ismi öne çıkıyor. Yine de şartlar iki taraf için de uygun olursa eğer, Tigana'yı yeniden kulübede görmeyi çok isterim. Bu sayede İsmail Er belki biraz utanır.

Noat Samisa

21.05.2010

James Milner #3

Bu sezon ikinci yarısında izlediğim her Aston Villa maçında tek odaklandığım oyuncu James Milner'dı. Downing sakatlıktan dönünce nasıl olacak acaba? diyordum ki, Martin O'neill benim hesaplayamadığımı Kasım ayından sonra sahaya koydu. James Milner'ı değişken takım düzeninde Petrov'un önünde, orta sahada oynattı. Futbolcudan önce sporcu, sporcudan önce hayata karşı hırslı olabilen birinden bahsediyoruz. Futbolcu olmasa çok iyi bir kriket oyuncusu ya da atlet olacaktı. Ailesinin Leeds United sevgisi, James'e futbol sevgisi kazandırdı. Kriket takımındayken futbol maçları izlemeye giden çocuk, futbolcu olduktan sonra kriket maçları izlemeye gitti. Hala futbol maçlarını izlemeyi çok seviyor; bu tutkuyu futbolcuların çoğunda göremezsiniz. Her verilen görevde en iyisini yapacağına, kendisini geliştirmeye çalışacağına O'neill'ın şüphesi yoktu ki, zor zamanda Milner'ı adapte olması çok zor bir mevkiiye koydu. Leeds altyapısında iken sağ kenarda çok iyi oynadığı bir dönemde hocası onu test etmek amacıyla sola koymuş ve final paslarında sağ ayağını kullanmasını yasaklamış. Milner'ın kısa zaman içinde solunu kullanabilir duruma gelmesiyle artık karakteri hakkında şüphe kalmamış. Şanssızlığı Leeds United'ın bir alt postta adı geçen patron Peter Ridsdale tarafından çıkmaza sokulduğu bir dönemde A takıma çıkmış olmasıydı. James Milner zirve futbol sahnesine çıkarken Leeds United çöküyordu. Kısa zamanda kendini bu bataklıktan kurtardı, ama bir başka batağa saplandı. 1995'te para ve Keegan birlikteliğiyle on yıllar sonra ilk kez niyetlenilen ama kaçan şampiyonluktan bu yana her sene ''o sene bu sene'' diyerek para saçan, ama sonunda yine para saçıp küme düşen Newcastle United'a transfer oldu. Martin O'neill himayesinde kısa zamanda yakaladığı müthiş çıkış, bundan evvelki 6 yılda Milner'ın ne denli sorunlu ortamlarda futbol oynadığının kanıtıdır. Futbolunu yukarı taşıyacak bir takım, bir hoca bulamadı. Leeds'in iyi günleri ile bugün arası Milner'ın kariyerinde boş görünüyor. Henüz 24 yaşında olmasına rağmen bugün dünyanın sayılı oyuncularından biri olacakken bunun için birkaç yıl daha beklemek zorunda.

Manchester City geçtiğimiz gün Aston Villa'nın önüne £20 milyon koydu, ama kabul edilmedi. Yeni homegrown kuralına göre Milner'ın transferi City'nin yaz dönemi planlarında çok daha önemli hale geldi. Bugün itibariyle Lampard ve Barry'den sonra en iyi British orta saha oyuncusu, daha da fazlasını hakediyor, yaşının çok daha genç olması sayesinde daha fazla talep ediliyor. Ona sahip olan takım bir adım öne geçecek. Ben inanıyorum ki birkaç yıl içerisinde Lampard ve Gerrard'ın bayrağını devralacaktır. Gerrard'ın formsuzluğunun soru işareti olduğu ortamda Milner'ın ulusal takım ilk 11'inde yer alması gerektiğinin düşünenler çoğunlukta. Capello da Milner'a güveniyor. Gerrard'ı Rooney'nin yanına kaydırıp, Milner'ın sol kenarda oynadığı hedef santrafor kullanmayan yeni bir fikrin Capello'nun aklında olduğu iddia ediliyor. Her taraftarın takımında oynamasından çok memnun olacağı James Milner'ı ''oyunu iki yönlü oynayan oyuncu'' olarak etiketleyen ise odunla kovalanıyor...

James Milner #2

Noat Samisa

21.05.2010

Blackpool v Cardiff

Cardiff City menajeri Dave Jones, ''Biz zaten kötü zeminde oynuyorduk, yapacak bir şey yok'' diyerek son üç yılda 11 kez elden geçirilen Wembley zemininin mazeret olamayacağını söyledi ve hikayemizdeki taşlar yerine oturdu. Açıldığından beri havalandırma sorunları yaşanan, sık kullanım nedeniyle çabuk yıpranan zemine sahip Yeni Wembley Stadı'nın ilk proje sorumlusu Ken Bates'ti. Chelsea'nin Roman Abramovich'ten önceki patronu, Ada Futbolu'nun en sevimsiz simalarından biri olan Bates, şimdilerde Leeds United'ın sahibi konumunda. Kulübün bir kez daha kayyuma devredildiği 2007 yılında uzun süredir kovaladığı kelepir kulübü ele geçirmeyi başarmıştı. Bunun üzerine Leeds United'ın cefakar taraftarı ayaklandı, ''Love Leeds, Hate Bates'' diyerek kafiyeyi tutturdular. Kulüp, altyapısından aldığı büyük destekle bu yaz Championship'e geri döndü. Arada Old Trafford'da Man Utd'ı FA Cup dışına ittiler, altyapıdan çıkardıkları üstün yetenekli oyuncuları pazarladılar. Lakin nasıl Chelsea bir şeyler kazanır gibi olduğu sürecin sonunda yabancı sermayeye muhtaç kaldıysa, patronun Ken Bates olduğu yerde hikayenin başa sarması sürpriz olmaz. Leeds United Sendromu'nun son halkasında işin başında olan Peter Ridsdale ise şimdilerde Cardiff City'nin patronu. Bugünlerde Labour Party'nin seçim başarısızlığı sonrası görevinden istifa eden ex-başkan Lord Triesman'ın yerine FA Başkanlığı için adı geçen Alan Sugar'ın Tottenham patronluğu dönemini de eklersek İngiliz futbolunun en nefret edilen üç saha dışı simasını bir araya toplamış oluyoruz: Ken Bates'in sorun yumağı haline getirdiği stadda, Ken Bates'in bir süredir patronu olduğu kulübü vaktiyle batıran Peter Ridsdale'ın borç batağındaki yeni kulübü Cardiff City, müstakbel FA Başkanı, bir başka sefil futbol patronu Alan Sugar'ın himayesinde Premier League'e çıkmak için mücadele edecek.

Cardiff City'nin bugün Premier League'e bir maç kadar yaklaşması öncesinde Blackpool benzeri bir süreç var. Cardiff'liler tıpkı Leeds'liler gibi Ridsdale'ı günlerce protesto ettiler. Leeds United'dan ölüm tehditleriyle kovalanan Ridsdale, dengesiz yatırımla borç batağına düşen Cardiff City'i kısa sürede finansal dengeye ulaştırmaya çalıştı. Kendine Uzakdoğu'dan ortak buldu. Başarı da gelince tribünle ilişkiler günbegün iyiye gitti. 2008'de Portsmouth'un kazandığı FA Cup'ta diğer finalist onlardı. Tarihlerinde en son 1927'de oynayıp kazandıkları finalden sonra yeni patronla birlikte bu noktaya ulaştılar. Geçen sezon play-off'un kıyısına kadar gelmişler, sezonu Preston North End'le eşit puan ve eşit gol averajıyla bitirmelerine rağmen yalnızca 1 gol farkla play-off potasının dışında kalmışlardı. Bu sezon düzenli bir seyir izlediler ve sonunda play-off'a ulaştılar. Leicester City'yi penaltılarla eleyip Wembley'ye ulaştılar.
Swansea ve Wrexham'la birlikte İngiliz FA'ine mensup olan üç Galli takımdan biri olan Cardiff City'nin kadrosunda çoğunluğu, altyapısı güçlü İngiliz ve İskoç kulüplerinde tutunamamış oyuncular oluşturuyor. Takımın sezon seyrinde en öne çıkan isim, Bristol City santraforu Nicky Maynard ile Championship gol krallığını paylaşan Peter Whittingham'dı. Sezonu 21 golle tamamlayan sol kanat adamı Whittingham, Dave Jones'un oyun planında uzak forvet rolünü çok iyi oynayarak takımın penaltıcısı olmasının da avantajıyla sezonun adamı olmayı başardı. Aston Villa Akademisi'nden Liam Ridgewell'le birlikte çıkmışlardı, ama son dönemdeki mezunlar gibi çabuk çıkış yapamadı. Yeteneklerini A takıma taşıyamamış, verilen şansları sıklıkla kötü kullanmıştı. Juan Pablo Angel'e attırdığı bir güzel gol vardır aklımda, kısa zaman sonrasında Martin O'neill biletini kesti. Attığı gollere sevinmeyerek yeni bir akım başlatmaya çalıştı, ama henüz bu fikrini yeterince duyurabilmiş değil. Bayrak adam Joe Ledley ile birlikte Chopra, Etuhu, Bothroyd, McPhail, Burke, McCormack gibi yetenekleri onaylanmış, ama kendilerine zirve ligde yer bulamamış oyuncularla birlikte Steven Gerrard'ın kuzeni Anthony Gerrard'ın tek hayali, Steven Gerrard ile aynı ligde oynamak.

Son 20 yılda play-off galiplerinden yalnızca Bolton ve West Ham iki yıldan fazla zirve ligde kalabildiler. İngiliz'ler bizim ''asansör takım'' dediğimize ''Yo-Yo Club'' diyorlar, ikisinin de derdi bu mertebeye bir kez olsun ulaşabilmek. Blackpool gibi Cardiff'in de derdi, bir sezonluk Premier League ziyaretiyle eğlenmek, borçlarını ödemek ve 4 yıl boyunca parachute payments'tan faydalanarak birkaç yıl sonra daha güçlü şekilde yeniden Premier League'i zorlamak. Yoksa şimdiki güzel günlere aldanırlar, birkaç yıl sonraki slogan şimdiden belli olur: Peter Ridsdale başkan, David O'leary menajer; Cardiff kayyuma... Son zirve lig ziyaretinden bu yana 38 sene geçen Cardiff City, cumartesi günü Wembley'e Galler'i Premier League'e taşımak için çıkacak. Sezonun hünkar beğendi'si CL finali öncesi çorba niyetine...

2010 Championship Play-off Final
Cumartesi, 22 Mayıs 2010 - 17:00
Blackpool v Cardiff
Noat Samisa

19.05.2010

Morten Gamst Pedersen

Bu yazın Bosman listesinde herkesin iştahını kabartan üç isimden Michael Ballack'ın Dünya Kupası'nı kaçırmasına neden olan sakatlık sonrası Chelsea'de kalma olasılığı yüksek. Joe Cole ise pek hesapta yokken Dünya Kupası'na gitme fırsatı yakaladı, belki de turnuvayı boşta geçirecek. Simon Davies ise Fulham'da sezonun yıldızlarından, değeri anlaşılamamış bir özel oyuncu. Bir de Morten Gamst Pedersen vardı, ama bugün kulübüyle anlaşarak 4 yıl daha Lancashire'da kalmayı kabul etti. Her sezon 40 maç civarında dolaşır, sezon seyrinde asla performans dalgalanmaları göstermez. Pedersen bir bakıma başarı garantisidir, sol kenarı tapular. 29 yaşındaki Norveçli kenar adamı, Paul Ince döneminde takım içerisindeki rolünden memnun değildi, birkaç maç sebepsizce kesik yemişti. Big Sam onu sol kenardan ortaya çekti, ikinci forvet olarak oynattı. Bu sezon yine üst düzey futbol oynadı; ama Mark Hughes sonrası oyununu aynı çizgide sürdürecek hocalarla çalışsaydı bugün onun daha büyük bütçeli bir kulübe transferini yazıyor olabilirdim. Olimpiyakos, Fenerbahçe ve Palermo'nun teklifleri daha yüksek olmasına rağmen İngiltere'de kalmayı tercih etti.

Sam Allardyce sürekli ''kirli futbol'' oynattığı suçlamasıyla karşı karşıya kalsa da, kalp ameliyatı nedeniyle bir süre takımdan uzak kalsa da geçen sezon dipte aldığı Blackburn Rovers'ı orta sıralara çıkarmayı başardı. Sezon sonunda da en büyük emeline ulaştı, Pedersen takımda kaldı. Mart ayı sonundaki Tottenham mağlubiyetinden sonra yalnızca Everton'a kaybettiler. Bu dönemde Chelsea ve Man Utd'a çelme taktılar, son maçlardaki yüksek performansla sezonu 50 puana ulaşarak ilk 10 içerisinde tamamladılar. İç sahada Big Four'a karşı kaybetmediler. Redknapp ve Hodgson'la birlikte sezonun yükseleni neo-İngiliz tarzı futbolun bir başka temsilcisi de onlar. David Dunn sezonun neredeyse yarısında oynayamamasına rağmen, 10 yıl önce Greame Souness'la zirve lige geri döndükleri ilk sezondaki efsanevi performansına bu sezon yeniden ulaştı. Paul Robinson 13 maçta gol yemedi. Ligue 2'den gelip taraftarlarca sezonun oyuncusu seçilen genç orta saha adamı Steven N'Zonzi, geleceği parlak sol bek/açık Martin Olsson ve kötü başladığı sezonda sonradan açılan Nikola Kalinic ve sakat olmadığı sürece her daim kritik işler yapan Chris Samba bu sezon Blackburn'ün yükselenleri oldular. Tüm bunların yanı sıra Hodgson'ın Hangeland'ın yokluğunda Chris Smalling'i Drogba'nın karşısına koyması gibi Sam Allardyce da Samba ve Nelsen'in yokluğunda Drogba'nın karşısına 92 doğumlu Phil Jones'u koyma cesaretini gösterdi. İki genç stoper de Drogba'ya kafa tuttu, ilk şanslarını çok iyi kullanıp sezonun geri kalanı için kredi kazandılar. Wenger ve Ferguson'un yakın alaka gösterdiği Jones, geçtiğimiz günlerde Rovers'la 5 yıllık yeni kontrat yaptı. Devre arası takıma katılan Yıldıray Baştürk ise yalnızca sezonun sondan üçüncü maç haftasındaki Wolves deplasmanında 45 dakika Blackburn forması giydi. Pek çok yeni oyuncunun etkileyici performansına rağmen bilinir ki Allardyce'ın futbolcuları makyajlıdır. Esasında ne olduğu farkedilmeden transfer edilirse başa iş açar.

Noat Samisa

19.05.2010

Beklenen Tevez Etkisi

Roberto Mancini'nin Man City'e getirdiği en büyük yenilik Yeni Carlos Tevez olmuştu. Mark Hughes yönetiminde sezonun ilk yarısında 8 gol atan Tevez, geri kalan süreçte 20 gol attı.
Alex Ferguson'un Tevez rolünü yüklediği Michael Owen ise sezon başında Manchester Derbisi'nde attığı kritik golle Tevez'in United'daki ''kritik gollerin adamı'' rolünü üstlendi, ama son bölümde sakatlanarak takımı Berbatov'a mahkum bıraktı. Ferguson, Cole-Yorke sonrası Rooney'yi bulana kadar pek çok deneme yapmıştır. Solskjaer'in ''nöbetçi golcü'' rolünde Diego Forlan denendi, ''umutsuz Diego'' olarak anıldı; basına malzeme oldu ve kuyruğuna teneke bağlanarak yollandı. Ronaldo bir başka çözüm oldu, takım iki sezon başka bir oyun oynadı. Dimitar Berbatov takımın merkezine otursun diye transfer edildi, ama Rooney'nin gösterdiği gelişim Berbatov'un takıma uymasını gerekli kıldı. Son maçlardaki yetersiz oyunu ve kısa süren Rooney'sizliğin sezona mal olması sonrası Berbatov, ''Man United yeni bir forvet alacaktır'' dedi. Kendinden ümidi kesmiş sanki, milli takımı bıraktığını da açıkladı.

Dimitar Berbatov benim hayranı olduğum özel bir futbolcudur. Yakın geçmişten biriyle karşılaştırılacaksa bu isim Dennis Bergkamp olmalıdır. Ya da Tottenham'dan Man Utd'a transfer benzerliğiyle Teddy Sheringham. Ama Berbatov'dan sezonda 20 gol beklenemez, o böyle bir oyuncu değildir. Merkez forvet rolünü ayakları ve aklıyla oynar, partneri ikinci forveti parlatır. Sezon sonunda çift haneli gol ve asisti vaat eder. Standart maçlarda gününde olduğu takdirde takımının kolay kazanmasını sağladı, ama oyun temposunun düşüklüğü nedeniyle yaşadığı senkron problemi onu hedef maçlarda kulübeye mahkum etti. Spurs'teyken de durum pek farklı değildi. Oyuna sonradan girip baskı kuran takımını gole ulaştıracak niteliklere sahip bir golcü olmaması ve takımın hedef maçlarda Rooney'ye tam bağımlı olması nedeniyle kaçan şampiyonluğun sebebi olarak görülebilir. Henüz sezon bitmeden Guadalajara'dan Javier Hernandez alındı ki, bu oyuncu tam da Solskjaer ve Tevez yaptığı etkinin benzerini oluşturabilecek bir oyuncu. Chris Smalling bir başka transfer olmuştu, sezon boyu en çok sıkıntı yaşanan mevkii olan savunma tandemi bu transferle rahatlayacak. Sir Alex Ferguson bugün ''belki 1 oyuncu daha alabiliriz'' dedi. Ben bu muhtemel transferin forvet mevkiine yapılmayacağını düşünüyorum. Ferguson kadrosundan memnun, ayrıca bu sezon Premier League'e yepyeni kurallar geldi.

Kısaca anlatmak gerekirse, her transfer dönemi sonunda 25 kişilik kadro belirlenecek ve bu kadro haricindekiler A takım forması giyemeyecekler. Artık takımlar en fazla 17 transfer edilmiş yabancı futbolcu oynatabilecek. Kadrodaki en az 8 oyuncu mutlaka ''home-grown'' etiketine sahip olmak zorunda. Yani 21 yaşından önce en az 3 yıl boyunca mevcut kulübü bünyesinde lisanslı futbol oynamış olmalı. Futbolcunun İngiliz veya Galli olmaması bu kritere engel değil. Man City bu yaz transfere para saçarken bu kurala bağlı kalmak zorunda. Biraz frene basmaları gerekecek, SWP ve Ireland bu kural sayesinde üzerlerine titrenen oyuncular olacaklar ya da yerli oyunculara yönelecekler. Man Utd yeni kurala kolay adapte oldu, veteran bayrak adamların sözleşmelerini uzatarak riski ötelediler. Cristiano Ronaldo sonrası çok çok iyi bir sezon geçirdiler, ama yalnızca şu Tevez etkisi eksik kaldı. Berbatov'un akıbeti ne olur bilinmez, ama Chelsea transferde çıldırmazsa eğer, seneye şampiyonu atadan futbolcu Javier Hernandez'in ve Michael Owen'ın performansları belirleyecektir.

Noat Samisa

19.05.2010

Chelsea 1-0 Portsmouth

Seyri eğlenceli, Murat Kosova ve Mert Aydın'ın keyifli sohbetiyle birlikte komik bir final oldu. Sikletleri arasında uçurum olan olan iki takım, dünyanın en eski şampiyonası olan FA Cup'ın tarihine olabilecek en sıradışı şekilde katkı yaptılar. Wigan'a 8 atarak şampiyon olan Chelsea'nin bugün Portsmouth'a 10 gol atması bile sürpriz değilken futbol yine bir şekilde kendi sürprizlerini yaratmayı başardı. İngiltere ölçeğinde berbat sayılan Wembley zemini, sadece kadro kalitesi değil takım içi organizasyonu da çok kötü olan Portsmouth takımı, muhteşem bir sezon geçiren Chelsea; ama dakika 55 olduğunda skor 0-0'dı ve Portsmouth topu penaltı noktasına dikmişti.

Şampiyon takım ilk yarıda istediği anda oyunu sol kenardan hızlandırabiliyordu. Çok kolay pozisyon ürettiler, kaleci James ve Portsmouth savunması sayısız kritik müdahale yaptı. Geri kalan 5 golü de direkler önledi. Orta sahada Micheal Brown her zamanki pis futboluyla Ballack'ı sindirmeye çalışırken esas gaddarlığı Kevin-Prince Boateng yaptı. İki dakika önce tartıştığı Ballack'ın bileğine bastı, Alman oyuncu devreyi tamamlayamadı. Ancelotti bu anda Mart ayından bu yana şaşmadığı kontrol oyununa yönelik bir hamle yapmayı tercih etti. Belletti'yi merkez orta saha olarak oynattı. Portsmouth ise devre boyunca bir kez rakip kale önüne geldi. Dindane-Boateng-Piquionne ileri üçlüsü nefis bir atak ürettiler, ama Cech'in mucizevi kurtarışına takıldılar.
Portsmouth ilk yarı yalnızca devre ortasında çok kısa bir süre orta sahasını rakip yarı saha ortasına kadar çıkarmıştı. İkinci devre başı kısa süre de olsa pas yapmayı başardılar. Finnan-O'Hara ve Dindane ile geldiler, Belletti zaafını iyi değerlendirdiler. Kazanılan penaltıda topun başına Ballack'ı saha dışına göndererek Chelsea'yi bozan adam Boateng geçti. Sezonun ilk çeyreğinde Paul Hart'ın kovulmasına Blackburn mağlubiyeti sebep olmuştu. Bu maçta Pompey'in kazandığı penaltıda topun başına yine Boateng geçmişti. Topa en az bugünkü kadar kötü vurup, Avram Grant'in kulübeye inmesine sebep olmuştu. Boateng'in işlenmemiş, arızalı yeteneği az görülür cinsten, lakin henüz bu yeteneğini doğru kullandıracak bir rehber bulamadı. Kardeşi seneye Man City'de oynacak, eğer sorunlarını çözerse kendisi de o seviyede bir oyuncu olabilir. Hatta bu yaz ülkemiz gazete manşetlerini süsleyebilir. Kaçan penaltıdan kısa süre sonra Drogba oyunu hızlandırıp frikik kazandı. Ronaldo'dan öğrendiği stille vurdu, top 6. kez Portsmouth kalesinin direklerini buldu, ama bu kez içeri yöneldi. Boş kaleye kaçanlar, Kalou'nun facia gol vuruşları, ender gelişen Portsmouth ataklarının her birinin tehlikeli olması... her dakikası eğlenceli geçen bir maç oldu. Sona doğru Lampard kendi yarattığı penaltıda topun başına geçti, ama yine sıradışı bir şey oldu. Bu sezon kullandığı 11 penaltının 10'unu gole çeviren Lampard, Boateng kadar olmasa da topa kötü vurdu. Auta attı. Son anlarda Portsmouth'a bir şans daha geldi, sayısız kırılma anıyla birlikte her dakikası dolu dolu bir final oldu.

Chelsea bu kupayla İngiltere futbol tarihinde sezonu Lig & FA Cup dublesiyle bitiren 7. takım olmayı başardı. £100 milyonu aşkın olduğu iddia edilen transfer bütçesi kullanılırsa, bu takımın ulaşacağı noktayı hayal etmek kolay olmayacak.

FA Cup 2010
Chelsea
Noat Samisa

15.05.2010

Bugünün Anısı

Son sinema içerikli postun üzerinden epey zaman geçmiş. Bunun esas sebebi, başta Güney Kore olmak üzere Uzakdoğu'dan artık eskisi kadar etkileyici filmler çıkmaması. Çin tarihi sonsuz epik hikayelerle dolu, bu sayede üretim devam ediyor. Japonya'da gore, live-action ve korku türü kendi pazarı sayesinde bir döngü oluşturuyor, ama 2009 yılı Güney Kore Sineması için felaket yılı oldu. 2008'de Japonya'nın gerisine düşmüşlerdi, artık durum daha vahim. Bu gidişle 2000'ler öncesindeki ''yönetmen sineması'' dönemine geri dönülecek, filmlerin birbirini finanse ettiği geçmiş güzel yıllar hep hasretle yad edilecek.

Uzakşark'ta geçen yılın şüphesiz en özel filmi, benim çok sevdiğim yönetmenlerden Joon-ho Bong'un Madeo'suydu. Asya Film Ödülleri jürisi Avrupa festivallerinin etkisi altında kalmadı, En İyi Film Ödülü'nü Madeo'ya verdi. Ne yaparsa yapsın Oldboy'u hem kurgu, hem de senaryo yönüyle aşamayacağını, eleştirilerin kolayca basitleşeceğini bilen Chan-wook Park, Madeo'yla aynı dönemde tamamladığı yeni filmi Thirst'te kendi yolunu takip etmek yerine Avrupalı seçkin izleyiciye direkt olarak istediğini verme yolunu seçince ortaya yine Cannes'dan ödüllü, fakat bu kez arada kalmış bir film çıktı. Park ve Bong iyi arkadaştırlar, biri birey ve bireyin iç dünyası odaklı hikayeler yazar iken diğeri birey üzerinden toplumu eleştirir. Park'ın eski filmlerinde ana konu etrafında toplumsal eleştiri göremezken, yeni film başından sonuna taşlamalarla dolu. Bong ise kendi yolundan devam edip, konu ve final itibariyle Park'a selam çakarak Madeo'yla sinemasını daha yukarı taşımış. (Memories of Murder ve The Host'u bilenler için Madeo çok daha özel bir deneyim olabilir.) Chan-wook Park'a hak vermiyor değilim, her ne kadar yeni film beklentilerimi karşılamasa da İntikam Üçlemesi'ni aşmasını beklemek insafsızlık olur. İleride finansman sorunları da oluşacak, bu da başta Chan-wook Park olmak üzere bu özel insanların Amerikan Sineması tarafından kolayca sömürülmelerine sebep olacak. Ne varsa eskilerde var veya anılar şimdi gözümde canlandılar, diyip başka iki filmden bahsedeyim.

Evet, umursamazca filmlerin merkezine oturan ögeyi anlatıyorum. Daha da ileri gidiyorum, birinde esas kızın, diğerinde esas oğlanın (ya da adamın) Alzheimer hastası olduğunu söylüyorum. Meraklanmayın, bu cümleler filmin seyir zevkini düşürmez. Aksine, isimlerinin esas ögelerini haykırdığı filmler bunlar ve bu sayede daha iddialı oluyorlar. Eminim herkes hayatında en az birkaç kez ''sevgi emek ister'' ana fikrine sahip film izlemiştir. Açık açık söylüyorum, işbu iki film, içerisinde bildiğiniz tüm romantik film klişelerinden birer demet barındırıyor. Fakat her ikisi de o denli iddialı ki eşsiz birer deneyim vaad ediyorlar. Ya da ben vaad ediyorum:

Nae Meorisokui Jiwoogae - A Moment to Remember - 2004

Bu filmin daha önce bu sayfada bahsi geçti. Bir kez daha izlemeye korkuyorum, ilk seyrin üzerinden çok zaman geçtiğinden yıllar önce aldıklarımı alamam diye çekiniyorum. Üzerimdeki etkisi sarsıcı olmuştu. Bir kadın, bir erkek; yaklaşık 2.5 saatlik bir aşk hikayesi, ama fazlası var. Birkaç sahnesi halen gözümün önüne gelir. Bu senaryoyu düşünebilen insanların dünyadaki varlığı insanlık için umutlu ve mutlu olma sebebidir. Başrol oyuncusu Ye-jin Son'a son yakışan karakter bu filmdeki Su-jin'di. Sonradan sürekli anlamsızca sert kadını oynadı, sebebini öğrenebilmiş değilim. Dağ gibi adam Woo-sung Jung bu filmdeki gözyaşları sayesinde aranan aktör oldu, oynadığı filmleri de kendisini de pek severiz.

Ashita no Kioku - Memories of Tomorrow - 2006

Biliyorsunuz, bu yıl Türkiye'de Japonya yılı. Bu sayede İstanbul'da her yıl düzenlenen Japon Filmleri Festivali daha geniş katılımı mümkün kılacak bir organizasyon haline getirilmişti. Bu filmi de ilk olarak geçtiğimiz Ocak ayında bu festival kapsamında izlemiştim. Bir roman uyarlaması, zaten uyarlama senaryo denince bu işi Japonlar'dan iyi kotaran olmadığını düşünüyorum. Romanı kendi atmosferinden çıkarıp, sinemaya bir bütün olarak yansıtma işini çok iyi yapıyorlar. Kırkın üzerinde film yöneten yönetmenine kariyerindeki ilk büyük ödülü kazandırması da senaryonun gücünü onaylıyor.Ben öncesinde Güney Kore mahsulü A Moment to Remember'ı izlediğimden bu filmdeki pek çok sahne çağrışım yaptı. Biraz üzerine gidince görüyorsunuz ki Alzheimer hastalarının yaşadıkları ve çevresindekilere yaşattıkları tüm dünyada benzer. Bu filmi kardeşinden ayırıyor, bir sıra üste koyuyorum; çünkü üstün insan Ken Watanabe var.

The Last Samurai'da üstün oyunculuk yeteneğini sergileyince aranan adam haline gelen Ken Watanabe, nerde orta yaşlı Japon'u oynayacak adam lazımsa Hollywood'a çağrılır oldu. Batman Begins'te oynadı; Clint Eastwood'la, Christopher Nolan'la çalıştı. Lost'ta oynayan Koreli'ler gibi şişirilmiş oyuncu olsa tasa etmeyeceğim ama bu adam gerçekten çok büyük oyuncudur. Ashita no Kioku'daki pilav ve düğün konuşması sahnelerinin bir başka örneği daha olamaz. Ona eşlik eden Kanako Higuchi, bu filmdeki performansı sayesinde Takeshi Kitano'nun hicvi otobiyografik filmi Akiresu to Kame'de Kitano'nun eşini oynadı.

Açıkçası şu iki filmi izlemeden önce Alzheimer'la ilgili en fazla kulaktan dolma bilgileri sahipleniyordum. A Moment to Remember yıllar önce bana bu hastalığı araştırma motivasyonunu sağlamıştı, yakın zamanda izlediğim Memories of Tomorrow ise pek çok şeyi yeniden hatırlattı. Aklınızı kurcalayacak herhangi bir meşgalenizin olmadığı, dışarı çıkmaya mecal bulamadığınız sıcak bir yaz akşamına anlam kazandırmak istiyorsanız, hele ki yalnız değilseniz veya yeni yalnız kalmışsanız, bu iki film (ve diğer adını andığım filmler) benden size tavsiyedir. Daha önceki tavsiyeleri değerlendirip pişman olmayanlar emin olun, bugünün anısından yine memnun kalacaksınız.

Noat Samisa

15.05.2010

Barry'siz İngiltere

Fabio Capello göreve gelişiyle birlikte önce beyin yıkadı, birlikteliği sağladı. Zihnen iflas etmiş futbolcuları kendi yoluna inandırdı, özgüven aşıladı. Ama üst düzey futbolda inanmak yetmiyor, başarmanın yarısı bile etmiyor. Şurada İngiltere'nin muhteşem eleme grubu performansının esas sebeplerini açıklamaya çalışmıştım. Takımın en kritik elemanları sırasıyla Rooney, Lampard, Barry ve Ashley Cole idi, bu dörtlünün elemeler sürecinde şablon içindeki rolleri, İngiltere'nin elemeler sürecindeki başarısının üzerine oturduğu temeli oluşturuyordu. Cole ve Rooney sezon sonuna doğru sakatlandılar, formları sezon zirvesinin altında kaldı. Lampard istisna, başından sonuna muhteşem bir sezon geçirdi. Gareth Barry ise çok kısa zaman önce sakatlandı, durumu belirsiz. Capello'nun elinde pozisyon bilgisi ve oyun zekası bu denli yüksek olup, aynı zamanda Barry kadar iyi pasör olan bir başka orta saha adamı daha yok. Onun yokluğu pas kalitesini ve oyun temposunu etkiler, bu da üretkenlik sıkıntısı sonucunu doğurur ve Rooney belirsizliği de sürerse son üç turnuvadaki kabız İngiltere geri döner. Huddlestone ve Carrick birincil orta saha rolüne uygun oyuncular olarak, her iki orta saha adamının da üçlü orta sahanın iç oyuncusu gibi oynadığı asimetrik Capello düzeninde zayıf kalırlar. Orayı kotarması muhtemel adam Scott Parker, ama o da bir gömlek aşağı düşme anlamına gelir. Diğer ihtimal James Milner'ın hazırlık maçlarında denenmesi gerekiyor, ne göstereceği meçhul. Uykuları kaçan Capello, turnuvaya 1 aydan az süre kala üçlü savunmayı düşünüyor. BBC'nin haberine göre eğer Barry'nin iyileşmesi beklenenden uzun sürerse İngiltere 3-5-2 oynayacak.

İngiltere ulusal takımı üçlü savunmayı en son 2006 yılı sonbaharında Hırvatistan deplasmanında kullandı. 2-0'lık mağlubiyet sonrası menajer Steve McClaren, kaleci Paul Robinson'ın peşine takılarak aforoz edilmişti. Bu hikaye ''Wembley'de açılan şemsiye'' ile son buldu. Middlesbrough'yla UEFA Kupası Finali'ne yürürken zaman zaman üçlü savunma kullanan McClaren, Terry Venables'ın Euro 96'da kullandığı ve Glenn Hoddle'ın bir süre devam ettirdiği 3.5.2'nin ardından bu şablonu ulusal takımda kullanan ilk hocaydı. Bu değişim 1966'daki Dünya Kupası'ndan bu yana dörtlü savunmadan şaşmayan İngiliz'leri tarihinde ikinci kez Dünya Kupası'nda yarı finale çıkararak iyi sonuç vermişti. Aynı şekilde Euro 96'da yine 3.5.2 oynadılar ve ilk kez bir Avrupa Şampiyona'sında yarı finali gördüler. Ama sonuç değişmiyordu. İngiliz'ler tıpkı Alman'lar gibi 3.5.2 oynuyordu, ama her zaman Almanlar penaltılarla kazanıyordu. (Gary Lineker'in meşhur sözünün esas sebebi işte bu sistem tartışmalarıdır.) Şablon değişiminin ulusal takımda olumlu sonuç vermesi, Heysel Faciası nedeniyle uzun süre kendilerini Avrupa'da sınamaktan men edilen kulüp takımları için çıkış yolu oldu. Mesela Martin O'neill'ın 1995-2000 Leicester City'le kazandığı başarılar çoklukla üçlü savunma ile gelmişti. Diğer çıkış yolunu ise Kıta Avrupası'ndan gelen hocalar açtı. Arsene Wenger'in dinamik 4.4.2 yorumu, Man Utd'ın trend futbola ayak uydurmasını gerekli kıldı. Zaman içerisinde Jose Mourinho ve Rafael Benitez başta olmak üzere İngiltere'ye gelen yabancı hocalar ve yabancı futbolcular Premier League'in futbol kimliğinin oturmasını sağladı.

David Beckham kamp ve turnuva boyunca takımla birlikte olacak, eşofmanla kulübede oturma ihtimali var. Üçlü savunma fikri, düşüncelerine değer verilen futbol adamlarıyla paylaşılmış. Geri dönüşler olumlu. Gareth Barry'nin öngörülen iyileşme süreci sapma gösterirse yeni şablonu Alp'lerde yapılacak kampta çalışacak, hazırlık maçlarında deneyecekler. Capello pragmatizmi İngiliz'in futbola bakışıyla uyuşuyor; ama kimsenin şampiyonaya 1 aydan az süre kala yeni denemelerin sürprizlerine tahammülü yok. Dunga'nın Brezilya'sının esnek 4.2.3.1'indeki 3.5.2 yorumu, Kuzey Kore ve Şili'nin elemelerde gösterdikleri ve son olarak İngiltere'nin üçlü savunma oynama ihtimali... 2006 Almanya'da tek üçlü savunma takımı Hırvatistan'dı. Futbol yine kendi helal dairesi içinde bir gezintiye çıkmaya hazırlanıyor, sen hala ''bunlar CM/FM'den başka yerde bi' anlam ifade etmez, o bitti, bu öldü'' diyorsun. Olmuyor.

Noat Samisa

14.05.2010

Fulham 1-1 Atletico (1-2 aet)

Sonunu getiremediler. Brede Hangeland'a çarpan top Fulham ağlarını buldu, Atletico Madrid kupaya ulaştı. Kümede kalabilmek için göreve getirilmiş hoca, kümede kalma seviyesinin biraz üzerindeki oyuncularla 2.5 yılın sonunda Europa League Finali oynadı. Yetenek düzeylerini bilerek, olabileceğin en iyisini çıkarmak adına sürekli çalıştılar. Etuhu topu ayağına aldığında her zaman Murphy'yi bulmaya çalıştı. Murphy'nin gözleri hep en uygun adamı aradı. Hangeland topu her aldığından Konhesky'yi buldu. Konchesky taç çizgisine parelel uzun top yolladı, Zamora indirdi ve olaylar gelişti. Sezon boyunca, finale giden yolda hep böyle oldu. O Zamora ki Hamburg rövanşından bu yana ilk kez pazartesi günü idman yaptı. Ağrıları yüzünden okunuyordu, ancak 55 dakika dayanabildi. Rakip sahada kaptırılan topla rakibin hızlanmasına izin verip hesapta olmayan bir gol yediler. Sonra tam da bildikleri yoldan, tam da Fulham usulü beraberlik golünü buldular. Ryan Giggs, şimdi Gareth Bale; aslında Simon Davies hep buradaydı. Kıymetinin altında rağbet gören Galli oyuncu bugün Fulham'ın en iyi oyuncusuydu. Skor eşitlenince maç başı senaryosuna döndüler. Oyun disiplini, hep bir sonrası planlanan toplu oyun; ama 55'ten sonra Zamora yoktu. Dempsey bu kez geçmiş maçlardaki etkiyi yapamadı. Roy Hodgson'ın bir karar vermesi gerekiyordu. Direkt olarak kazanmaya oynamadı ve sağ bekte çok hırpalanan Baird'i sahada tutarak Duff-Nevland değişikliğiyle Dempsey'i sağa kaydırdı. Ama Nevland da ileride top tutamayınca başta Murphy olmak üzere takım çok yoruldu. Son taca attığı toptan sonraki surat ifadesini görünce Hodgson hemen Greening'i hazırladı, ama yetişemedi. Düşen Fulham sağında kademeler bozuldu. Aguero-Hughes, Forlan-Hangeland eşleşmeleri oluştu, maç boyunca nadir görülen bu zaafiyeti üstün yetenekli oyuncular affetmedi.Fulham her maçı adım adım düşündü, her maça ayrı maç senaryoları yazdı. Erken gol yeseler bile geri döndüler, hep bir fazlasını gösterdiler. Ama bu kez yetmedi. Sezon başında, hatta sezon ortasında Europa League Finali'ni hayal dahi etmeyen, iki yıl önce küme düşmekten son hafta kurtulan takım çok büyük iş başardı. Her takıma örnek yapılanma, her takıma örnek planlama; ders çıkarılması gereken futbol fikri, sahada görünen akıl ve saha kenarındaki akıl Roy Hodgson... Herkese kafa tuttular, ama turnuvanın en ilginç yoldan yukarı tırmanan, hücum hattı muhteşem olan Atletico'ya yetiremediler. Diego Forlan bir zamanlar Bendtner muamelesi gördüğü İngiltere'den öcünü fena aldı. İspanyollar bu kupayla Kupa 3'teki kupa sayılarını İngiliz'lerle eşitlediler.

Europa League 2010
Atletico Madrid

Roy Hodgson'ın Fulham'ı
Fulham 4-1 Juventus (5-4)
Roy Hodgson'ın Fulham'ı #2
Fulham'ın Uzun Yolu
Hamburg 0-0 Fulham
Fulham 2-1 Hamburg
LMA 2010: Roy Hodgson

Noat Samisa

13.05.2010