David Silva Man City'de

Transfer bugün resmileşti, David Silva £30 milyon karşılığında Valencia'dan Man City'ye transfer oldu. 24 yaşındaki İspanyol kenar adamının ne kadar iyi futbolcu olduğu kısa süreli seyirle bile anlaşılabilir, uzun uzun açıklanmaya ihtiyacı olmayan A sınıfı bir oyuncu. İspanya ulusal takımında David Villa'nın Torres'teki soruna rağmen sol kenarın uzak forvet oyununda yıldızlaşması nedeniyle şu sıralar kulübede olsa da Euro 2008 İspanya'sının çok önemli parçalarından biriydi. İki sene önce ağır bir sakatlık yaşamamış olsa şu zamanki reputasyonu çok daha iyi olabilirdi, keza Torres'in mevcut form durumu kötü olsa da David Villa'nın etkinliği İspanya'ya şu görüntüde Silva'nın katacağında daha fazlasını katıyor.

Dün Iniesta'nın da safkan kenar adamı olmaması nedeniyle oyun uzun süre Portekiz'in istediği şekilde gitti. Ön stoper Pepe'nin de katılımıyla orta sahada sahip olduğu güçlü dirençle İspanya'yı pasifize etmeyi başardı. Temel çözüm olarak oyunu boyca genişletmek gerekti, iki yıl önceki İspanya, yani temeli Barcelona olan takım bunu yapardı. Şimdi ise daha az pas kanalı var, daha az opsiyonla oynuyorlar ama David Villa sol kenar uzak forvet oyununda öylesi iyi ki, pek çok eksiği kapatıyor. Aslında eksik değil, yalnızca farklılar. Güçlü yanlar ya da sorunlar maç-maç farklı görüyor. Del Bosque dünkü maçı esas oyun planı üzerinden Torres-Llorente değişikliğiyle çözdü. Göbekteki yığılma Llorente'nin santrafor oyunuyla çözüldü, küçük bir dokunuş ve ani hızlanma yeterli boşluğu yarattı. Bu sayede Xavi ve David Villa devreye girdi. Final yolu da belli ki böyle ilerleyecek, maç-maç çözümler üretilecek. Futbol aklınıza güveniyorsanız A planı üzerinden tahmin edilemez olmanın avantajını da kullanabilirsiniz. Ben final yolunda David Silva ve Navas'a mutlak ihtiyaç olacağını düşünüyorum.

Bu transferin Man City tarafında üç boyut var. İlki Silva'nın futbolcuğunu, bunda şüphe yok. İkincisi ise Bellamy'nin durumu. Bana Premier League'in son iki yılında en formda 5 oyuncu say denilse, mutlaka Bellamy adını söylerim. Büyük maçlarda oynadığı oyunla takımı taşıdı, geçen sezon tamamı sol kenarda olmak üzere 26 maç ilk 11 çıktı, 10 gol atıp 8 asist yaptı. Bi' nevi David Villa etkisidir. Onu Man City'e Mark Hughes getirmişti, gelir gelmez Mancini'yle kapıştı. Formuna kayıtsız kalınamayacağından Mancini ondan vazgeçemedi, sezon sonunu bekledi. Silva transferi Bellamy'nin biletini kesti. Mancini, ''Bellamy bana lazım, çok iyi oyuncu'' dese de kulübede oturmaktan nefret eden Bellamy gitmesine izin verilmezse kendini kovduracaktır. Ya da Bellamy çenesini kapalı tutarsa Silva'dan formayı alır. Tabii Mancini'nin terazide hile yapmaması lazım! Üçüncü boyut ise Mark Hughes'ün kovulmasına sebep olan Brezilyalı çetesinin artık tamamen kulüpten temizlenmesidir. Elano ve Jo'nun yolunu Türkiye'ye düştü, Robinho gözden çıkarıldı ve sol öne transfer yapıldı. Şimdi Yaya Toure'nin peşindeler. De Jong yetersizdi, Yaya üçlü orta saha için çok daha doğru seçim olur. Toure kardeşler de böylece aynı takımda buluşur.

İspanya 1-0 Portekiz
Noat Samisa

30.06.2010

Bırak Şu Odunu!

Benim inancıma göre ormanda, piknikte ya da jogging, tracking yaparken bir yerden bir odun parçası bulmak insanın genlerine kodlanmış, istem dışı bir davranıştır. Hadi Amazon ormanlarında belgesel çeken adamın can korkusu var, Belgrad ormanında ne işi var o odunun elinde be adam? Sanki aslan çıkacak. Laf aramızda ben de elimde odun olmadan ormanda dolaşamam, ama en azında güzelim Karadeniz ormanlarında domuz tehlikesi var. Sürüyle karşıma çıksalar bizim yeni yeni kloroplast barındırmamaya başlayan bitki parçası ne işime yarayacak bilmiyorum ama ormanda dolanırken elde tutulan dal parçaları insana oyuncak ayıya sarılıp uyumak gibi bir his veriyor olmalı. Necip de Alp'lerde bulmuş bir dal parçası, elinde gezdiriyor. Çekmiş şortu yukarı; pek tabii anladık, Necip epey sıkı çalışıyor. Vücut ağırlığını da vermiş sol bacağa, iyice çıkmış kaslar meydana. Yine de olmaz ama, istediğin cevabı veremeyeceğim güzel kardeşim. Senede 40 maç oynayamazsın , yazık olur sana. Biraz daha yavaş, adım adım. Ha, sen yine çalış, bakarsın olur. Fink dursun kadroda, 20 maç yapalım şunu. Seneye söz 30'u aşarız.

Cumali idmanda Quaresma'yı sakatlıyormuş ya, nasıl mutlu oldum anlatamam. Kimse sakatlanmasın tabii, hele Quaresma hiç sakatlanmasın ama ''yavaş ol adamım'' demişse Quaresma, bunu deneme sınavı sayarım. Daha Abdurrahman Dereli var, Rızvan Şahin var; bu testlerden geçmeden TSL'de barınmak zor. Az tekme iyi, öz tekme kötüdür; lakin aman ha kimse sakatlanmasın. Cumali de olursa 3-5 maç A takım, olmadı kiralık gider herhalde. Tigana zamanı bi' Mehmet Sedef etkisi vardı. Sayesinde çok maç aldık, Koray ve Serdar orta sahada bayılınca destek olarak oyuna girerdi. Cumali'de öyle bir hava seziyorum, default olarak fiziğine işlenmiş bir psikopatlık da var sanki. Ama önemli olan iç güzelliği, huyu güzel olsun çocukların! Erhan Güven pek mutlu, umarım hayatının geri kalanında da mutlu olmaya devam eder. Nihat burada abi'den çok küçük kardeşe benzemiş ama basın toplantısında ''yae şimdi ben Alman'dı-Türk'tü konularına girmek istemiyorum'' derken ki tavrı tanıdık geldi. İstanbul'a gelince Yenibosna'dan metrobüs-metro yapıp son durakta iniversin, kime sorsa gösterirler. Ali Kuçik de kasılacağına arkadaşını kollasaymış daha bi kolej havası olurmuş, tabii ''halkın takımının kolejde işi ne?'' diye soran yok! Uğur İnceman ilk fotoda bildiğimiz kamera karşısında olmayan Nejat İşler, tebessümü yeter.

Söz konusu dal parçasıyla anlamsız şakalar yapmada ve bilumum saçma işlerde normalde başrol Gökhan Zan olurdu. Bu sene bu misyonu Uğur İnceman üstlenmiş. Aslında Uğur sahada da bir misyon üstlense güzel olur. Geçen sene ''Bir Eskişehir Masalı''nda başrol oynadı, öncesi de sonrası da yok. Bu sezon kıpırdanmazsa Beşiktaş ile Uğur arasındaki ilişki Adnan-Bihter ilişkisine dönecek. (Necip şu halde Behlül falan olmuyor tabii, yapma o benimkilerden kötü espriyi.) Bizim için Necip, Necip'tir. Fotografı büyütünce Uğur sanki başka gezegenden gelmiş gibi. İlk bakışta kötü bir fotoşop denemesi sanılabilir, Uğur o kadar heybetli adam mı yahu? (...) Veee Uğur asasıyla Hakan'a dokunuyor, Hakan bir prensese dönüşüyor. Eyvah! Rüştü iki haftada bir sakatlanırsa kaleye kim geçecek? Artık Cenk var değil mi? Prensesin arabasını sürenler Zafer Hoca ve Süreyya Abi, ekibin geri kalanı da eşek olmuş. Böylece otel-saha arasındaki 45 dakikalık saçma mesefeyi Hakan yorulmadan geçiyor ve kale artık Hakan'ın. Kim anlaşmış otelle, kim bulmuş sahayı? Daha kötüsü yok muymuş? (Var, resmi sitede İsmail Er isimli nefret objesinin ayağına çorap giymeden krampon giydiğini belgeleyen fotograflar var.) Şöyle 2 saat olsaydı iyiydi, Bursa deplasman yolculuğu tadında... Tabata'yı da aralarına almaları güzel tabii, neredeyse bir sene olacak hala takıma yabancı adam. Manzara pek güzel, bir de mevcut kadro güzel. Quaresma yeter, olursa bir yerli orta saha ama mutlaka bir yerli stoper lazım. Her ikisi de rotasyon oyuncusu olsa kafi. Tabii ütopik de olsa Ozan'lara Sercan'lara lafımız yok. Schuster bize bir şeyler göstersin önce, sonrasına bakarız. Yarın ilk maç galiba, vuslata da kaldı 15 gün...

İstek üzerine yazdığımız foto-gündem'in sonuna geldik, görüşmek üzere...

Noat Samisa

30.06.2010

Almanya 4-1 İngiltere

Bugün benim için kalabalık bir gündü, çok isterdim ama maç bitiminden uzaklaştıktan sonra maç yazısı yazabilmek mümkün değil. Capello 30 kişilik öncül kadroyu açıkladığından bu yana İngiltere ulusal takımı konulu 14 ayrı post yazmışım. Öncesini de katarsak epey Türkçe argüman zaten var elimde ve bu maç aslında tüm bunların toplamı, sonucu oldu. Yeniden bir derleme yapıp, mevcut durumun içerisine bugünkü tarihi maçı da yedirerek nihai bir yazı yazacağım. Bundan sonra yakın zamanda hoca değişimi olmazsa İngiltere ulusal takımı blogun kadrajından çıkacak. İngiliz tarzı futbol sevgisi ve Premier League ilgisi sayesinde her gün uğradığım sayfalardan, sağ yanda bulunan kaynakça bölümününden damıtılmış veriler ve yorumlar üzerinden bize dair bir sonuca varmaya çalışacağım.

İngiltere bu turnuvaya neden daha önce olmadığı kadar iddialı geldi?

''Geleneksel İngiliz futbol tarzı'' diye bir gerçek vardır. Eğer futbolun doğrusunun değil, kazananı'nın var olduğuna inanıyorsanız bu gerçeği algılamak zor olmayacaktır. Bugün Hollanda ve Ajax'a Total Futbol döneminin zararı olduğu gibi, İngiltere'ye de 66 şampiyonluğu büyük zarar verdi. Dünya Kupası'nı kazanırken bugünkü baklava orta sahalı şablonla farkı, o dönem beklerinin çakılı oynaması olan 10 numaralı bir takımdılar. Bobby Charlton'vari bir yetenek bulduklarında (Paul Gascoigne) yine özlerine dönüler ve 1990 DK'da temelde Gascoigne için 3.5.2 oynadılar. Bu özel yeteneği bulamadıklarında ise ''British model orta saha oyuncuları'' kavramı takımı esir aldı. Klasik 4.4.2 denince akla İngiliz'ler gelir oldu. Hızlı kanat adamları, kalçalarını iyi kullanan uzun santraforlar, tempolu ama yeteneği sınırlı bekler, yalnızca topu taca atmasını ve uzun top atmayı bilen stoperler... Premier League'deki hız ve tempo diyorsanız sebebi bunlardır. Başarılı oldukları yegane şampiyona, onlara bunu öğretmişti. Daha doğrusu 19. yüzyılın ortasından bu yana emek verdikleri futbolu getirdikleri noktayı tescillemiş, bunun aynı zamanda başarı yolu olabildiğini göstermişti. Ama hep buna inandılar ve Akademi'lerde her mevkiye tek tip oyuncu yetiştirme fikri kabul edildi. Bugün sahaya gömülen kadro, verimsiz Akademi'lerin yakın zamandaki en iyi mahsullerini barındırıyordu. (Liverpool'dan Gerrard; West Ham'den Lampard, JCole, Defoe, Glen Johnson) Ama sonuç yine değişmedi.
Sven-Goran Eriksson'un ulusal takımın ilk yabancı hocası olması süreci, bu gerçeğin kabullenilmesiyle başlamıştı. Kıta Avrupası'nın ve Güney Amerika'nın kazanan futbolu, İngiliz'in geleneksel oyun tarzından farklı ögeler barındırıyordu. Oyun günbegün değişiyor, İngiliz'ler bunu geç de olsa idrak ediyorlardı. 2002 DK elemelerinde Almanya'ya Berlin'de 5 atarken ''evet, aradığımız işte bu'' dediler, ama sonuç yine değişmedi. David Seaman, Shilton'dan sonra ulusal takım kalesinin koruyan tüm kalecilerin kaderini değiştirememiş, çok kritik bir maçta yediği hatalı golle bir ulusun hayallerin yıkmıştı. 2006 DK'da ise çeyrek finalde yine penaltılarla elendiler, makus talih tekerrür etmişti. İki turnuva arası geçen 4 yılda gelenekçiler sürekli seslerini yükseltti. Ada'lı olmak, başka bir şeydi. Ada'lının dilinden Ada'lı anlardı, başarının yolu öncelikle bu gerçeğin kabulüyle başlamalıydı. Kazanmanın yolunu ise bilimsel, istatistiki ve hedefe yönelik çözümleriyle Middlesbrough'yu UEFA Kupası finaline taşıyan, vaktiyle Alex Ferguson'un yan koltuğunun sahibi Steve McClaren'ın bildiğine kanaat getirildi. ''Futbol aklı farklı çalışıyor ve aynı zamanda bizden biri'' denildi, sonrasını biliyoruz, Wembley'de Hırvat'lar kazandı ve başa dönüldü: Hey Capello, gel bize kazanmanın yolunu göster! Kazanmanın yolunu Capello'dan iyi bilen kaç hoca vardı ki?

Kitap Oku Terry!
Vasat Prens

Capello gelir gelmez en çok Gareth Barry'i sahiplendi. Lampard ve Gerrard özeldiler ve artık British orta saha oyuncuları sınıfına dahil değillerdi. Her ikisinden de daha ofansif olduklarında verim alınıyordu. Gerrard'daki dönüşümde Benitez, Lampard'da ise Mourinho ve Ancelotti imzası vardır. Capello önce uzun top oyununu A planından çıkardı, yerine santrafor oyununu koydu. Gerrard'ı kaleye yaklaştırmanın yolunu, onu ters ayaklı kenar adamı olarak kullanıp oyun görüşünden ve arka direk koşularıyla gol becerisinden yararlanmak adına sola koyarak yaptı. Sağ kenarda ise geleneksel İngiliz tarzı kenar adamları vardı. (Walcott, Lennon, SWP) Çift dış bek kullandı, Heskey'nin sahadaki varlığı Rooney'i rahatlatırken takıma B planı fırsatı verdi. 4.2.3.1 gibi görünen ama bazı oyuncuların rolleri nedeniyle 4.4.2'ye yakınsayan bu takımı Capello'nun asimetrik 4.4.2'si olarak tanımladık. Bu yapı elemelerde muhteşem işledi. Uzun topları ve hızlı kenar adamlarıyla son çizgi oyunlarını uyguladılar, yani geleneksel İngiliz oyunundan tamamen vazgeçmediler. İçinde bulunulan değiştirilemez durumlar göz önüne alınmış, ayrıntılara yoğunlaşılarak yeni bir başarı yolu çizilmişti. Adına neo-İngiliz tarzı denildi, Capello en son Hırvat'ları 5'leyip intikam aldığında artık hiç şüphe kalmamıştı. Bu sezon Fulham ve Tottenham'ın benzer oyun planıyla başarıya ulaşması da bir başka dayanaktı. Neo-İngiliz tarzı işliyor ve yükseliyordu; Premier League'e ve Avrupa'ya başkaldırıyordu.

Gerrard Solda Oynar Mı?
Walcott Yerine Lennon
Fulham 2-1 Hamburg
Orta Direk Şampiyon
Neden Heskey?

Peki oyunu başkalaştırılan İngiltere'nin talihi neden değişmedi?

Yalnızca tek maç üzerinden bakmayıp turnuva performans toplamını baz alırsak öncelikli sebep, oyuncuların düşük form durumları. Final iddiasına dayanak oluşturan etkileyici eleme grubu performansı sürecinde takımın iskeletini oluşturan oyuncular, geride bıraktığımız sezonun ikinci yarısında art arda sakatlıklar yaşadı. Ashley Cole ilk tahminlere göre Dünya Kupası’nı kaçıracaktı, ama hızlıca iyileşerek yeniden form tuttu. Glen Johnson sezon süresince pek çok minor sakatlık geçirdi, form grafiği bu yüzden dalgalı seyretti. Rio Ferdinand sezon boyunca sakattı. John Terry ise Wayne Bridge’e karşı işlediği suç yüzünden kaptanlık pazu bandını kaybetti. Bridge ise “Terry varsa ben yokum” diyerek kariyerinin son Dünya Kupası fırsatını elinin tersiyle itti. Sezonun ilk yarısının en formda adamlarından Aaron Lennon aylarca sakattı, ancak Nisan sonunda sahalara dönebildi. David Beckham’a aşil tendonundan yaşadığı sakatlık engel oldu, bu Dünya Kupası’nda son kez sahada olma şansını kaçırdı. Wayne Rooney’nin 10 günlük bilek sakatlığı Man Utd’a bir sezona mal oldu, o kısa periyotta iki kulvarda da saf dışı kaldılar. Sonradan Rooney’nin henüz hazır değilken oynatılması sorun oldu, turnuva boyunca %100'ünü sahaya koyamadı. Gerrard sezonu kötü geçirdi, takımın temel taşlarında istikrarını sezon boyu koruyabilen tek isim Lampard oldu. Son olarak Gareth Barry’nin durumu günlerce sürüncemede kaldı, lanetin son kurbanı Rio Ferdinand oldu.Capello tüm bu sorunlara çözüm üretmek üzere göreve getirilmişti. İki yıl mükemmele yakın işleyen bu takım, turnuvaya 1 ay kala temelinden sarsıldı. Öncelikle durumu belirsiz olan Barry'e alternatif bulmaya çalıştı, James Milner'den orta sahada beklediğini alamadı. Sonra Gerrard-Lampard orta sahasına döndü ve memnun numarası yaptı. Barry'nin Capello döneminde en çok forma bulan oyuncu olması Capello'nun rahatlığını en baştan yalanlar. Hazırlık sürecinde oynanan hazırlık maçlarında çok şey denedi, fakat öncelik Barry'deydi. Barry olmazsa takım kolayca eskiye dönüyordu, yani kaybeden oluyorlardı. Barry haricindeki sorunlara çözümleri test etmek için fırsatı olmadı, çünkü oyun planının temeli yoktu ve durum belirsizdi. Aaron Lennon'ın durumu iyi değilken Walcott ve AJohnson'ın neden SWP'ye tercih edildiği bugün en önemli soru. Bence cevabı yok, Capello da akla yatkın sebebini bilmiyor. Adam Johnson form durumu iyi olan nadir oyunculardan biri ve dar alanda adam eksiltebilen nadir Ada'lı oyunculardan biri olarak fark yaratabilirdi. Sağ kenarda Lennon ve SWP'den gelmeyen katkıyı Slovenya karşısında bir yıldır sağ kenarda oynamayan, ama sezon performansı muhteşem olan James Milner'dan almaları bu hususta bir başka göstergedir.

Wayne Rooney, Gareth Barry ve Glen Johnson'ın turnuvada oynadıkları futbol çok büyük hayalkırıklığıdır ve nedensiz ya da sürpriz değildir. Capello'nun bunları düzeltme şansı yoktu. Rooney rahat değilken, dakika 70 olduğunda arızalı bileğini tutmaya başlıyorken onu tek santrafor olarak en ileride konumlandırmak, kalabalıkta aşırı fiziksel efor sarfetmesini istemek mümkün değildi. Gareth Barry'nin takıma girişi Gerrard ve Lampard'ı öne taşıyarak çok büyük fark yarattı, ama Barry'nin futbolu standardının çok altında kaldı. Onun iyi oynaması, İngiltere'ye sınıf atlatırdı. Glen Johnson ise turnuva boyunca kötü bile oynamadı. Berbattı. son olarak da kaleciler Green ve James ancak ortalamalarını oynadılar ve bu yetmedi. İngiltere, final iddiası koyuyorsa bu ancak A planı üzerinden gerçekleşebilirdi.

2010 DK - İngiltere
Barry'siz İngiltere
Kamikaze Capello
Terry-King
Gordon Banks
İngiltere 1-1 ABD
İngiltere 0-0 Cezayir

Dünkü preview yazısında en fazla ilk yarım saati tasarlayabilmişim, fazlasına futbolun tahmin edilemezliği izin vermedi. Bugün eminim pek çok kişi, ilk bakışta Klose'nin golünün ofsayt olduğunu düşünmüştür. Oyunun en eski ve temel kurallarından biri olan aut atışında ofsayt kuralının geçersiz sayılmasının esas nedeni bilinmemekte, ama akla en yatkın fikir bu kuralın klasik İngiliz oyun tarzının sonucu olduğudur. Yani uzun topları daha etkin kullanmayı mümkün kılmak için konmuştur. Sonuç olarak oyun bu kural sayesinde daha hızlı akıyor, daha geniş alanda oynanıyor. Savunmalar bu kural nedeniyle kale vuruşlarında çok fazla öne çıkamıyor. Ama bugün İngiltere savunması çıktı, bir nevi kendileri için ürettikleri kural üzerinden gol yediler. Bunu tahmin edemezsiniz, 30'una ulaşmış stoperleri bunun için uyaramazsınız.

Bir gerçek vardı ki gole kadar Almanya oyunda üstündü. Topa daha fazla sahip oluyorlar, sağdaki üçgene zaman zaman Klose'yi de sokarak İngiltere'nin başını döndürüyorlardı. Bazen Lahm'a bile gerek duymadılar. Podolski golü şablon üretimi, muhteşem bir uzak forvet golüdür. Klose santrafor oyunuyla eşleşme problemleri yarattı, Mesut ve Müller ise aralara sızdılar, boş koşularla dahi çok etkili oldular. Arkadan Schweinsteiger destekledi ve İngiltere solu çöktü. A planı çok güçlü olan iki takım da iyi günündeyken savunulamazlar, yani biz burada İngiltere'nin oyun planını çözümlemeye çalışırken antitezini bulmuş değiliz. Almanya için de aynısı geçerliydi. Savunulamaz, ancak karşı tehditle yavaşlatılabilirlerdi. 2-0 değil, 3 ya da 4 bile olabilirdi. Sonra garip şeyler oldu.

İngiltere sağı ilk kez çalıştı. Milner ortasına Lampard dokunuşunu Neuer çıkardı. Sağ kenar etkinliğiyle kazanılan kornerde gol geldi. Akabinde yine Milner'ın getirdiği topa Lampard vurdu ve zaman durdu. Bu maçın hikayesinin bundan sonrasını yazamıyoruz. Orada bir boşluk var. Bunu hakem hatası basitliğine indirgeyemeyiz, hakemler de en az bizim kadar insan. Bu kararı pilot kameradan sen-ben veririz, verdik. Ama zemine indiğinizde bırakın ''top içeri-dışarı düştü'' kıyasını, 50 metreden kale çizgisi görünmez. Yardımcı hakem sezgilerine güvenmek zorundaydı, çekimser kalmayı seçti. Adeta 66'nın rövanşıydı bu, gerçi Hurst'ün üst direğin altına vurup kaleye yönelen topunun gol olup-olmadığını hala kimse kesin olarak bilmiyor. Bu bir maç hikayesiydi ve o boşluk dolsaydı akabinde ne olacağını kimse bilmiyor. Şu durumda ''Almanya 2-0'dan sonra 1 gol yemesine rağmen panik yapmadı ve net bir skorla çeyrek finale ulaştı'' yargısını koymak gerekiyor.

Almanya'nın 37. dakikadaki kırılma anına kadar oyuna egemen olması çokça Rooney'le ilişkilidir. Geriye gelip top alması ve oyunu açması, atakları şekillendirmesi gerekiyordu. Almanya orta sahada bir fazla göründü, Rooney ve Defoe de ön alandaki topları tutamayınca Almanya orta sahada pasör özellikli oyuncularla bariz üstünlük kurdu. Top rakipteyken sıkıntı yaşayan bu oyuncular, topa sahip olduklarında takıma sınırsız hücum opsiyonu sunabiliyorlar. Rooney gruplardaki üç maç itibariyle %55'le takımın en kötü pas yüzdesine sahip oyuncusuydu, bu maçta da aynen böyle devam etti. Ölüsü tabiri uyuyor, yine de oyun iki farkı aşmamışken iki etkili pas atmayı başardı. İngiltere skorda geri düştükten sonra Almanya vites küçülttü, savunmasını kontra atak kovalamak üzere biraz daha geri attı. Bu bölümde İngiltere'de Johnson-Upson-Barry üçgeninin geride oyun kurarak Milner ve Rooney'i bulması gerekiyordu, ama Rooney'nin kötü, Johnson'ın yanındakine pas atmaktan aciz rezil oyunu bunu mümkün kılmadı. Heskey yokken saçma uzun toplar oynamak zorunda kaldılar. Hedefe ulaşan tüm akınlar Milner'ın kişisel gayreti ve inadıyla gerçekleşti.
İngiltere soyunma odasından daha kötü durumda çıktı. İngiltere'nin kullandığı bir taç, bir frikik sonrası muhteşem kontra ataklar Almanya'ya farkı getirdi. İkinci yarıdaki rölanti oyunun üzerine konuşulacak çok fazla ayrıntısı yok, belki Almanya'nın fırsatını bulduğunda ahenk içerisinde gerçekleştirdiği ataklardan bahsedebiliriz. Santafor oyununu çok iyi bilen Klose, uzak forvet oyununun dünya üzerindeki en iyi uygulayıcılarından biri olan Podolski, (kulüp takımlarındaki performansı vasat, ama ulusal takımda uçuyor'un sebebi budur) sırtı dönük oyunu iyi bilen bir kenar adamı, sezonun flaş forveti Muller ve virtüöz Mesut Özil... Arkadan Schweinsteiger ve Lahm... 37. dakikada zamanın birkaç saniye durmasını saymazsak Löw'ün 4.2.3.1'i kusursuza yakın çalıştı. Bu maçtan sonra Arjantin'i önleme zorlayacaklar ve eminim bir başka muhteşem maç izleyeceğiz.

Futbola hakkaniyet yargısı koymanın doğru olmadığına inanıyorum. Bu oyun Aristo'yla temellenmiş Batı düşüncesine tam olarak oturmuyor. Amacı skor, kazananı da hakedeni de tabela belirliyor. Yeter ki dışarıdan müdahale ya da ağır hakem hatası olmasın. Bugün için bir boşluk vardı maçta ve bu, hakkaniyet yargısını gerekli kıldı. Almanya, maçın gerçek zamanda oynanan kısmını haketti. Ama İngiliz'lerin isyan hakkı var. Hakemler içinse üzüldüm. Onlar adalet dağıtmıyorlar, yalnızca oyuna bağlılığı gözetiyorlar. Futbol öylesi karma bir oyun ki, kısa sürede bir dövüş sporuna ya da atletizme dönüşebilir. Spordan önce varolan oyun vasfını gözetiyorlar, ellerinde bir terazi yok. Karanlık adamlar değiller, futbolcu olmamalarına rağmen bu oyuna en yakın olabilenler onlar. Bugün kale yanında bir çizgi hakemi olsa iki maç da sorunsuz tamamlanabilirdi ve muhtemelen kalan dakikalarda çok daha iyi maçlar izleyebilirdik. Şurada bahsettiğim bir hiyerarşi problemi var, eğer o da zamanla aşılırsa asistan hakemler pek çok sorunu çözebilirler. Aynı zamanda futbolun hayata falan benzemediğini, kendi kuralları olan bir oyun olduğunu koruma misyonunu da sürdürebilirler. Futbol insana yakınsak kalmaya devam etmeli, aksi halde sahip olduğu ''bambaşka bir oyun'' vasfı yara alacaktır. Bill Shankly kusura bakmasın, futbol ölüm-kalım meselelerinden daha önemli değildir. Keyiftir, eğlencedir; bazen sebepsiz hüzün yaşama nedenidir. Güzeldir ve hayatınıza doğru konumlandırdığınız sürece güzel kalmaya devam edecektir.

Günün kaybedeni Fabio Capello için Buckminster Fuller'ın bir güzel sözü uygun: ''Ben yapılması gerekeni ararım. Ne de olsa evren böyle tasarlanmıştır. Bir problem üzerinde çalışırken asla güzelliği düşünmem. Yalnızca problemi nasıl çözeceğimi düşünürüm. Ancak bitirdiğimde çözüm güzel değilse, hatalı olduğumu anlarım.'' Capello bana göre turnuva öncesinde sürecince bir problem çözücü olarak elinden geleni yaptı, kısıtlı hareket alanına rağmen kısa zamanda çok fazla şey denedi. En son hiçbir şey A planından daha iyi olmayınca kazanan takımı değiştirmedi, başka da şansı yoktu.
Tüm bu sorunların kaynağını Premier League olarak işaret etmek doğru değil. Mevcut lig yapısı liberal ekonomi politikaları ana fikri üzerine inşa edilse de bir sürecin sonucudur. Heysel ve Hillsborough sonrası stadların yeniden düzenlenmesi insani bir ihtiyaçtı ve bunun için finansman gerekiyordu. İnsanlar parayı severler. Yeni yol cazip geldi ve bugüne geldik. Akademi'lerin çalışmaması temelde Premier League'in değil, ülkedeki futbol fikrinin sonucudur. Aşırı yabancı oyuncu ithalatının yarattığı sorunlara yeni homegrown kuralı bu sezondan itibaren bir düzenleme getiriyor, orta vadede sonuç alınacaktır.

İngiltere'nin ihtiyacı öncelikle futbola ilişkin teammüleri değiştirmek. Sonra da kendilerine hem Ada'lı, hem Ada'lının dilinden anlayan, hem de kazanmanın yollarını bilen birini bulmaları gerek. Yoksa İşçi Partisi-Muhafazakarlar çekişmesi gibi, ''Bizden Biri - Kıta Avrupalı'' çekişmesinin sonu gelmeyecek. Evet, doğru tahmin. Roy Hodgson'ı tarif ediyorum. Her şeyi kökten değiştirmeye niyetlenmezlerse eğer, İngiliz'lerin son şansı zamanın hit hocası, benim de çok sevdiğim Roy Hodgson.

İngiltere'den öğrendiklerimiz: Tek tip futbolcuya; yani altyapıda orta saha, altyapıda stoper olarak yetiştirilen futbolcuya HAYIR. Daha çok futbol alanı, daha çok lig, daha çok maç başarı garantisi değil. Almanya'dan ise tam tersini öğreniyoruz: Bir dünya karması gibi, muhteşem bir gen seçkisi ve Mesut Özil vardı sahada. Türkiye olarak bizim kalabalık ve aktif nüfusumuz zaten bunu sağlıyor. Başımızda futbol tarihinin en özel akıllarından biri var, ama şu bilinmeli ki bizim için en doğru model olan Güney Kore'nin bugünkü takımını Hiddink kurgulamadı, mevcut genç oyuncuları o yetiştirmedi. Hiddink bizi 2012 ve 2014'e büyük olasılıkla taşıyacak, bizim esas görevimiz ise tıpkı Güney Kore'de olduğu gibi başarının yarattığı ortamdan faydalanarak cesurca radikal değişimler yaratmak olacak. Yoksa yıl 2024 olduğunda insanlar hala 2008'in anısına Terim'in takımı, 2014'ün anısına Hiddink'in takımı demeye devam ederler.

Gary Lineker 90 DK'nın yarı finalinden sonra söylediği meşhur sözle ''bu kez üçlü savunma oynadık, ama yine olmadı'' demeye çalışarak aslında özeleştiri yapmıştı. Sonradan bu söz Almanya'ya övgü olarak kullanıldı. Bugün yine bir özeleştiri gerekiyor: Bu kez de asimetrik 4.4.2 oynadılar, yine olmadı. Yine Alman'lar kazandı.

Noat Samisa

28.06.2010

Almanya - İngiltere

Dört gündür Ada basınında en uzağa giden I. Dünya Savaşı'na gitti; her haber, her köşe yazısı sanki tarih dersi gibiydi. Askerlerin kendi aralarında oynadıkları maçlardan, masa başındaki maçlara; cephelerde süren ve oyuna hiç benzemeyen çarpışmalara kadar her olay anıldı. Yarın saat 17 olduğunda herkes susacak, tarih olduğu yerde kalacak ve futbol kendi kurallarını konuşturacak. Bir yanda tamamı Bundesliga'da oynayan futbolculardan oluşan, tarihinde 7 kez Dünya Kupası Finali oynayıp, kupayı 3 kez müzesine götüren Almanya, diğer yanda ise halen 1966 ruhunu çağıran, tamamı Premier League'de oynayan oyunculardan kurulu İngiltere... Bu eşleşmenin öncesi muhteşemdi, eminim sonrası da muhteşem olacak. Maçı da kendi adıma daha muhteşem kılmak adına bir önizleme yapacağım.

İngiliz'ler ''Bu Almanya, o bildiğimiz Almanya'lardan değil'' diyerek iddiaya dayanak oluşturdu. Mental olgunluklarını kıskandıkları Alman'lar, bu kez çok gençler ve isyankar, asla profesyonel Ada'lılar bu kez turnuvanın en yaşlı kadrosuna sahipler. Tarih değişir mi, yoksa tekerrürden mi ibarettir? Almanya'da Cacau sakat. Schweinsteiger ve Boateng son idmana katılmadılar. Löw'ün açıklamalarından benim anladığım Schweinsteiger'den fedakarlık bekliyor, Boateng ise büyük olasılıkla kulübede olacak. İngiltere'nin sağının gücü göz önüne alınırsa fit olmayan bir oyuncunun varlığı çok şeyi berbat edebilir. Boateng yerine ilk iki maçta kötü performans segileyen Badstuber oynayacak, plase tercih Jensen ihtimali de var. İngiltere ise son idmanı tam kadro yaptı, Ledley King dahi çalışmanın bir bölümünde takımla çalıştı. Eksik ya da durumu şüpheli bir oyuncu yok.
Mesut, Mesut, Mesut... herkesin dilinde. Bir tek biz geç tanıdık Mesut'u, tüm Dünya onun üstün yeteneklerinin farkında. Gana'ya karşı çok kötü günündeyken bir anda bir sihir yaratarak skoru değiştirdi, yine yapabilir. Şimdiden A sınıfı bir oyuncu, bu maçtan sonra A+ mertebesine terfi edebilir. Podolski ve Müller'e attığı toplarla, Klose'yle oynadığı ikinci forvet oyunuyla, oyun zekası ve şutlarıyla komple bir tehdit hükmünde. İngiltere pek tabii Mesut'u adam markajına almayacak, ama öncelikle pas kanallarını kesmek isteyeceklerdir. Özellikle Mesut'un sağa girerek Lahm ve Müller'le kurduğu birliktelik, (şemada kırmızı üçgen) uzak forvet oyununu dünyada en iyi bile forvetlerden Podolski sahadayken çok güçlü bir hücum silahı oluşturuyor. Almanya çok iyi uyguladığı 4.2.3.1 şablonunda oyunu sağa yığarak Mesut ve Lahm'ın kadife ayakları üzerinden uzak forvet Podolski ve santrafor Klose'yi bulmaya çalışacak. Temel hücum planı bu ve Mesut yavaşlatılamadıkça bu set hücumu çalışacaktır.

Almanya'da Ballack'ın yokluğu, iki orta saha adamının da esasen pasör özellikli olmasını zorunlu kıldı. Yer tutan, alan kapatan, takımın daha fazla topla oynamasını sağlayan nitelikte (holding midfielder) bir oyuncu sahada olmayacak. Schweinsteiger zaten kenar oyuncusu orijinli, van Gaal ile bu sezon oyununu çok geliştirdi. Karşı tarafta bu sezon aynı dönüşümü yaşayan James Milner oynayacak, ama sağ kenarda. Bu bile şu maçı izleme sebebi olabilir. Khedira da üçüncü bölgeyi destekleyebilen bir oyuncu, ama Almanya topla oynama ağırlığını rakibine kaptırırsa ikinci bölge geçişlerinde sorun yaşarlar. Sırbistan maçı her ne kadar 10-11 olsa da bu açıdan bazı veriler elde etmede yardımcı oldu. Diğer yumuşak görünen bölge ise Badstuber-Mertesacker arasındaki sol iç koridor. Badstuber Milner tehditi nedeniyle hücumlara fazla katılamayacağında, zaten gereken yetileri zayıf olduğunda çakılı oynayacak ve eğer Glen Johnson gününde olursa orayı çok etkili kullanabilir.

Schweinsteiger'in orta sahada kullandığı toplarda yüksek pas yüzdesi tutturamaması halinde güçlü İngiltere orta sahası kolayca üstünlük kurarak Almanya'yı geri itecektir. Keza Khedira, sürekli hareket halinde olmalı. Karşılarında Barry ve Lampard gibi orta sahanın sayılı oyuncuları olacak, bu maç onlar için de büyük test.
Capello'nun asimetrik 4.4.2'si ABD karşısında Barry'sizlik, Cezayir karşısında ise 3.5.2'ye hücum edememe sorunu nedeniyle çalışmadı. Slovenya karşısında ise yaklaşık yarım saat en az elemelerdeki kadar güzel işledi, üstelik Heskey-Lennon ikilisi yerine Defoe-Milner üzerinden. İngiltere'nin sorunlarına çok çeşitli çözüm öneriler oldu, gerek basından, gerek oyunculardan, gerekse Capello'nun kendisinden. Ama hiçbir yol, İngiltere'nin final hedefi için yeterli görülmedi. İngiltere eğer final hedefi koyacaksa bunun yolu Capello'nun asimetrik takım tertibinin ürettiği güçlü silahların işlemesinden geçiyor. Aksi halde yılların trendi yakalayaman, kabız İngiliz futbolu geri dönüyor.

Capello'nun Terry'nin savunma tandemindeki partneri için King, Carragher ve Upson arasında bir tercih yapması gerek, kalan 10 kişi belli. Bu da 66'nın ruhu anısına, Alf Ramsey'nin ''kazanan takım değiştirilmez'' sözüne binaen Upson olacaktır. Muhtemelen kırmızı formayla sahada olacaklar, bu yine 66 hatrına. Glen Johnson her maç için ayrı kumar, yine ne oynayacağı belli değil. Eğer iyi gününde olursa sağ iç koridoru kullanarak Almanya savunmasını çökertebilir. James Milner'ın omuzlarında büyük bir yük var, onun mental olgunluğu dilden dile yayılmıştır. Sağdan hızlanıp Rooney üzerinden hücumlar kurguluyorlar, Rooney atmasa da Gerrard ve Defoe gole daha yakın. Rooney ulusal takımda 8 maçtır gol atamıyor. Artık Heskey'siz oynayacak, yine öncelikli rolü servis ama bu kez başta kaptan Gerrard olmak üzere takım Rooney'nin sahne alacağına inanıyor. Bilek sakatlığı nedeniyle %100'ünü veremediği biliniyor, sırf bu sebepten Rooney'yi önde tek bırakma fikri Capello'dan kabul görmüyor. ama artık bir sonraki maç yok.

Almanya öncelikle Podolski'yle İngiltere'nin oyun kurmasını engellemeli. (Şemada kırmızı üçgen) Genelde İngiltere oyunu sağdan başlatıyor ve eğer oraya baskı gelirse, Terry ve Upson yıllardan beri en iyi bildikleri işi yapıp topu uzun oynayacaklardır. Sahada Heskey olmayacağından bu topların 10'da 9'u Alman'larda kalacak ve top hakimiyetini ele geçirecekler. Barry sakatlıktan yeni çıkmanın etkisiyle tutuk, form durumu iyi değil. Yine de onun varlığı Lampard ve Gerrard'ı etkin kullanma imkanı sağlıyor. Barry iyi oynarsa İngiltere vites artırır.

Almanya'da Mesut Özil, İngiltere'de Wayne Rooney gözlerin üzerinde olduğu adamlar. Lahm ve Gerrard ise ikinci adamlar iken, perde arkasında Lukas Podolski ve Glen Johnson olacak. Gizli kahraman kim olur bilinmez. 90 dakikanın seyrine ilişkin de bir öngörü demeti oluşturursak, orta sahada üstün olan, daha çok topla oynayan set hücumlarını işleterek skora yakın taraf olacaktır. İki takım da önceliği önlemlere verecek, ama iki takımın da karakterinde rakibi uzun süre beklemek yok. Maç başı gelecek bir sürpriz gol, duran toplar, bireysel savunma hatalarıyle gelecek goller her şeyi değiştirebilir, kartları yeniden dağıtabilir. Skoru bulan aktif dinlenerek B planına geçecek, öte yandan fark tek hanede kaldıkça ilk saat bitimine kadar yenik takım A planından vazgeçmeyecektir. 90 dakikanın az pozisyonlu ama korakor orta saha mücadeleleriyle eğlenceli ve tempolu geçeceğini düşünüyorum. Maç büyük olasılıkla uzatmalara gidecek, sonrasını varsaymak dahi imkansız. James mi, Neuer mi? Penaltıcılardan önce bu daha önemli.
Umarım maç penaltılara kalır. Bu sayede şu büyük heyecanı hem Alman'lar, hem İngiliz'ler hem de bizler doya doya, sonuna kadar yaşarız. Bu pazar gününde şu nefis maçın keyfini çıkarmak gerek, umarım her iki takım da bana güzel bir doğum günü hediyesi verirler. Son 16 maçlarının ilk ikisi harikaydı, umarım yarın akşam daha fazlasını görürüz. Herkese iyi seyirler.

27.06.2010 - DK 2010 Son 16 - 17:00
Almanya - İngiltere

Noat Samisa

26.06.2010

Uruguay 2-1 Güney Kore

İkinci yarı o kadar keyifliydi ki maç bitmesin istedim. Uruguay'ın golüne Güney Kore'nin cesurca verdiği cevaplar, tekrar Uruguay hamleleri derken taktik yönü çok kuvvetli bir maç oldu, sonuçta Uruguay gol yemeden çıktığı grupların ardından 40 yıl sonra tekrar çeyrek finale ulaştı. Güney Kore'de gruplarda oynayan Yeom Ki-hun'un yerine Kim Jae-sung tercih edilerek orta saha direncine ek yapılmıştı. Bu hamleyi maç öncesi Ki Sung-yong'un daha önde kullanılmasıyla fazladan tehdit üretme planı olarak yorumlamıştım, ama sahada görünen farklıydı. Bu sayede Park Ji-sung öne çıktı, kaleye yaklaştı. Lee Young-pyo'nun kademe hatasıyla yenen erken gol planları bozdu, oyunun temposunu düşürdü. Uruguay devreyi skora uygun bir futbol oynayarak, 7'ye 3 bölünmüş halde pasif futbolla bitirdi. Güney Kore bu duruma çözüm üretemedi, pas trafiğini kuramadılar. Sahada santrafor oyununu bilen biri de olmayınca oyun iyice Uruguay'ın istediği forma girdi. Lugano birebir oynadığı Park Chu-young'u çok kolay pasifize etti, yalnızca duran toplara kaldılar.

İkinci devre Güney Kore'de iki temel fark vardı. Biri oyunculara 3.4.1.2'ye karşı 4.3.3 oynadıkları hatırlatılmıştı. Özellikle beklere. İkinci yarı bekler Cha ve Lee sürekli rakip ceza sahası civarındaydılar. Rakibin ileri üçlüsünü geride iki stoper ve Kim Jung-woo'yla 3'e 3 bekleyerek risk aldılar. Diğer fark ise Park Chu-yong artık olabildiğince kaleden uzak oynamaya çalışıyor, gol bölgelerine Park Ji-sung'u ve Lee Chung-yong'ı sokuyorlardı. Bu bölümde Cavani, Forlan ve Suarez iyice edilgenleşti, orta sahayı rakibe kaptırdılar. Güney Kore tüm ikinci topları topladı ve telaşsız paslarla gol bölgesine girdiler. 60. dakikada santrafor Lee Dong-guk hamlesi de gelince herkes doğru pozisyonunu buldu. Sonuçta yine Ki Sung-yong'un kullandığı bir duran topla beraberlik golü geldi. Güney Kore 45-80 arası mükemmel oynadı, rakibini şablondan taviz vermeye zorladı. İkinci devre Fucile dörtlü savunmanın sol beki gibi oynadı. Beraberlik golünde sonra kısa süreli Uruguay baskısı sonuç verdi. Güney Kore orta sahadan bir kişi eksiltip Park Ji-sung'u geri çekerek risk almıştı, bu riski taşıyamadılar. Luis Suarez maç boyu iki kez gol vuruşu fırsatı buldu. Birinde koşusunun, diğerindenmuh eşem gol vuruşunun sonucunu gördü ve takımını çeyrek finale taşıdı.

2-1'den sonra Tabarez ek önlem almadı, yalnızca orta sahayı tazeledi. Son anlarda Park Ji-sung'un ara pasına Lee Dong-guk iyi vursa bu tercihinin bedelini ödeyebilirdi. Uruguay çok efektif bir takım, muhteşem golcülere sahipler. Üçlü savunmayı ilerideki aşırı efektif forvet üçlüsünü etkin kılmak adına kullanıyorlar. Top rakipteyken 5'li savunma hattı oluşturup ileri üçlünün tehditinin, rakibi çok adamla hücum etmekten imtina etmeye zorlamasını umuyorlar. Bugün ilk devre bunu başardılar, ama Güney Kore risk alıp rakip sahaya 8 kişiyle gtmeye başladı ve pas trafiği iyi işleyince üçlü savunma takımlarının bildik arızaları ortaya çıktı. A planı işlerse yeter skoru bulabilecek potansyieli olan ve aynı zamanda kalesini iyi savunan bir takım görüntüsündeler. Rakibin Muhtemel Brezilya eşleşmesinin şifreleri bu maçta ortaya çıktı.

Güney Kore'de Lee Dong-guk'un sakatlığı ortaya başka bir takım çıkardı, ama takım son 16'da oynadığı maçı idealiyle bitirdi. Turnuva öncesi ''çeyrek final hayal değil'' demiştim, bugün bunu gösterdiler. Ortada çok başka bir takım var, çok özel oyuncular var. İki yıl önce yazmışız, Güney Kore bizim için en doğru model. Her konuda olduğu gibi, futbolda da Güney Kore'nin ulusal takım yapılanması örnek alınmalı. Bu yapılanmayı Guus Hiddink kurmadı, üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen hala her Güney Kore adı anıldığında hemen peşine Guus Hiddink'in ilişmesi hem geçen zamanda emek verenlere, hem bugünün takımının oyuncularına büyük haksızlık; hem de yanlış. Hiddink kazandığı başarılarla ülkedeki futbol algısını ve dünyadaki imajı değiştirdi. Peşinden Avrupa'ya götürdüğü oyuncuları (Park Ji-sung, Lee Young-pyo vs.) kendisi keşfetmemiş, şimdiki hoca Huh Jung-moo'dan görevi devralırken pek çok genç oyuncu eline hazır gelmişti. Hiddink oyuncu yetiştirmedi, yaptığı şey bir algı devrimidir. Bizde de bunu yapmasını, başarılar kazanmasını talep ediyoruz. Peşinden gitmeyi umuyoruz. Oyuncu yetiştirme işine ise tıpkı Güney Kore gibi biz bir yol bulmalıyız. Mevcut Güney Kore takımında neredeyse tüm oyuncular üniversite mezunu, altyapı eğitimlerini formal eğitim kurumlarında aldılar. Profeyonelliğe geçişte ise şirket takımları üzerinden ülke futboluna yararlı olmayı en öne koyuyorlar. Şenol Güneş de FC Seoul'ün kulüp politikası doğrultusunda çalıştı, ulusal takım iskeletine 3 önemli oyuncu yerleştirdi. Sahadaki futbolun temeli altyapılarda atılıyor, birikimli olarak ilerliyor. Hiddink sonrasında gelen Avrupalı hocalar başarılı olamadılar, çünkü ülkede bir yerel kaynak oluştu. Ulusal takımı yeniden ülkenin en özel futbol aklı Huh Jung-moo'ya teslim ettiler ve son 47 maçta yalnızca 3 kez kaybettiler. Ki Sung-yong turnuvanın benim adıma ve Güney Kore adına en büyük hayalkırıklığı oldu. Celtic'e henüz alışmamasından yola çıkarak baskıyı ve yüksek beklentileri taşıyamadığını söyleyebilirim. Park Chu-young ve Kim Jung-woo ise yıldızlaştılar.Soranlara cevap olsun, hakkını verebildiğim takımları ve maçları bloga taşıyorum. Bu doğrultuda Güney Kore'yle ilgili sorular soruluyor mesela, neden tüm Koreli futbolcuların soyadları Kim, Lee ya da Park? diye. Bu konuda yetkili kişi olmadığım kesin, ama bildiğimi herkesle paylaşayım. Bu sorunun cevabı aslında mantık çerçevesinde çok basit. İlk insana bir soyadı verildiğini düşünün. Hepimizin tek bir atadan türediği fikriyle şu an hepimizin aynı soyadını taşıması gerekirdi. Aynı mantıkla Kore yarımadası tarih boyunca izole kalmış bir bölge ve ilk soyadı kayıtları milattan önceye dayanıyor. Az insan, az soyad demek; zaman içinde soyu kuruyanlarla etraf büyük ailelerin mensuplarıyla doldu. 100 milyona yaklaşan toplam nüfusta Lee, Kim ve Park'lar aslında kendi içlerinde birbirleriyle akraba. Belki 100 kuşak önceden, ama akraba. Cho, Ki, Ahn, Choi gibi soyadları da var ama çok sık görülmüyorlar. Bu da Güney Kore'ye dair son notumuz olsun.

Sırada yarınki dev maç öncesi preview yazısı var.

http://twitter.com/ns_blog

Noat Samisa

26.06.2010

Park Chu-young vs. Keisuke Honda

Dünya Kupası boyunca aktif olacak olan twitter sayfamızı takip edenler hatırlar. Güney Kore - Arjantin maçı öncesi şu görselin linkini vermiştim. Messi üzerinden aynı golü attı Arjantin, Kore basınında Messi'yi durdurma planları yapanlar haklı çıktı. Kaç kişi tahmin etmiştir ki bunu? Keza dünyada kaç basın kuruluşu yukarıdaki gibi bir görsel hazırlamıştır? Grupların son maçlarında Park Chu-young' ve Keisuke Honda'nın attıkları gollerdeki topa vuruş stillerini görsel üzerinde analiz etmişler. Analizi yapan da dünyanın en ilginç eğitim kurumlarından biri olan Seul'deki Ewha Üniversitesi'nden bir fizik profesörü. Bu okulun özelliği yalnızca kadın öğrencileri kabul etmesi, bir nevi feminist ideallerine sahip Güney Kore Enderun'udur. Ülkenin belli kademelerinde görev yapan kadınlar hep bu okuldan mezundurlar. Fakat analizi yapan profesör erkek. (Bari bir de futbol yorumcusu kadın yetiştirselerdi, değil mi?) Park Chu-young'un vuruş stiliyle gelen goller Magnus etkisinden faydalanıyormuş. Endo'nun golü de aynen bu şekilde. Honda'nın vuruş stili ise Folha Seca; yani top doğrultusu tahmin edilemez şekilde kaleye ölü yaprak misali yöneliyor. Juninho, Ronaldo ve Drogba şu zamanda topa bu şekilde muhteşem vurabilen diğer oyuncular (Muhatabına özel not: Folha Seca aynı zamanda bir Capoeria tekniğine verilen isim imiş.)

İki yıl önce Park Chu-young mu, Keisuke Honda mı? karşılaştırması yapılır, bu uğurda videolar hazırlanırdı. Ama Honda kısa zamanda gösterdiği gelişimle bambaşka bir oyuncu oldu. İkisi de aslen 10 numaradır. Park'ı yaklaşık 2 sene önce yazmışız, artık herkes onu tanıyor. Şenol Güneş göreve gelmeden önce Park hayata küsmüş, futbolu bırakıp doktor olmaya karar vermişti. Zekası aşmış biridir, 150 IQ'ya sahip birine kolay rastlanmaz. Onun için doktorluğa geçiş yapmak pek zor olmamalıydı, fakat dini nedenlerle futbolculuğa devam etmeye karar vermiş. Yarın yine omuzlarında büyük yük taşıyacak.

Dün, Kore Savaşı'nın 60. yıldönümüydü. Futbolcular yazılan anma metnini topluca imzalayarak ülkelerine gönderdiler. Halk turnuva öncesi ülkelerini ziyarete gelen İsrail devlet büyüklerini protesto için sokaklardaydı. Günlerdir maçlar için sokaklarda sabahladılar, bu kez de kayıplarını ziyaret ve ölenleri anmak için sokaklara döküldüler. Yarın da yerel saatle gece 11'de başlayacak maçı dev ekranlarda topluca izlemek üzere meydanlara ve sinema salonlarına doluşacaklar. Bu kez tahmin 2 milyon toplu seyirci ve eğer maç kazanılırsa 2002'deki yarı final bileti sonrası sokaklara dökülen 9 milyon Seul'lüden fazlası bekleniyor. Lee Dong-guk'un sakatlığı turnuva öncesi Huh Jung-moo'nun en büyük derdiydi. K-League gol kralı, ilk maça yetişmeyince kariyerini 10 numara ya da ikinci santrafor olarak sürdüren Park Chu-young en uca konuldu. Bir başka ikinci forvet oyuncusu Yeom Ki-hun sol ayaklı oluşu nedeniyle sol kenarda tercih edildi. Lee Chung-yong'ın da sağ kenarda sezon performansının altında da rakiplere geçit vermeyişi ortaya santraforsuz ama dengeli bir 4.3.3 çıkardı. Arjantin maçındaki Oh Beom-seok skandalı hariç takımın optimum futbol düzeyine çıkmasında problem olmadı. Ki Sung-yong'un yetersiz performansını bir süredir askerlik görevini icra eden, DK nedeniyle ordudan izinli sayılan ve bu sebepten seramonide ülkesinin ulusal marşı okunurken sağ elini kalbine götürmek yerine asker selamı veren Kim Jung-woo tolere etti. İlk üç maç itibariyle takımın en verimli oyuncusu oldu. Turnuva öncesinde 27 maç boyunca yenilmedikten sonra hazırlık maçında Sırbistan'a mağlup olmuşlardı. Sonra 18 maç daha yenilmediler ve Arjantin bu seriyi bozdu. 46 maçta 1 mağlubiyet alan oyun formatından Lee Dong-guk'un sakatlığı nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldılar, ama zorunluluktan sahaya konulan yeni düzen işledi ve takımı hedefine ulaştırdı.Yarın için Uruguay 3.5.2'si Güney Kore'nin kağıt üzerindeki yegane avantajı. Bugünün oyununda takımların yetenek düzeyini, mental olgunluklarını -imkansız olsa da- bir şekilde eşitleyin, 4.3.3'ün daha baskın bir şablon olduğu gerçeği ortaya çıkar. Güney Kore oyun planını ne kadar işletebilecek, bulduğu fırsatlarda efektif olabilecek mi? Aksi halde kendi kalesi önünde Forlan ve Suarez varken bu maç farka bile gidebilir. Güney Kore'nin güçlü yanı hücum hattı ve oyun disiplini, süreklilikleri. Uruguay ise hücumdaki yükün çok büyük kısmını Forlan ve Suarez'in üzerine bırakmış halde organize bir savunma temelli takım görüntüsünde. Güney Kore'nin şansı rakibin şablonu iken Uruguay'ın gücü de aynı şablonda gizli. Bu sayede Forlan ve Suarez'i çok verimli kullanabiliyorlar. Yarın ikili mücadelelerde sıklıkla üstün olan taraf Uruguay olacaktır. Hafif siklet Koreli'lere karşı güç kullanımı seviyesinin ayarlanaması bazen garip faullere sebep olabilir, bunun sıkıntısını savunma temelli takımlardan Yunanistan ve Nijerya yaşadı. Turnuva öncesinde yazdığım preview'de de bahsettiğim gibi, Güney Kore'nin en önemli gol silahı duran toplar. Şu ana kadar attıkları 4 golün 3'ünün duran toplardan gelmesi de bunun kanıtı. Ki Sung-yong beklentilerin altında kalsa da duran top kullanma becerisi takımını skora ulaştırmaya yetebiliyor.
Güney Kore son 16 hedefine ulaştı, artık kimseye hesap vermek zorunda değiller. Baskı yok, eğleniyorlar. Fotograflar iki gün önceki antrenmandan. Şut çalışmasının kazananı Lee Seung-ryul kenarda idmanı izleyen Güney Afrikalı kıza sarılma ödülü almış, koordinasyon çalışmasında hata yapanlar ise dans etme cezasına çarptırılmış. Favori açık ara Uruguay, Taeguk Kaplanları'nın maçı uzatmalara taşıyabilmek için dahi çok iyi bir maç senaryosuna ihtiyacı var.

2010 DK - Son 16 - 26.06.2010 - 17:00
Uruguay - Güney Kore
Noat Samisa

26.06.2010

İngiltere'nin Penaltıcıları

İngiltere ulusal takımının Dünya Kupası tarihinde oynadığı maçlardan 6'sı seri penaltı atışlarıyla sonuçlandı. İngiliz oyuncular bugüne kadar kullandıkları penaltıların yarısını kaçırdılar, yalnızca 1 kez seri penaltı atışları sonucu kazanan taraf olabildiler. 2010 Dünya Kupası'nda gruplar sonrası knock-out maçlar başlıyor ve kabus geri dönüyor: Almanya. 1990 Dünya Kupası ve Euro 96'da Alman'lar İngiliz'leri penaltılarla elemiş, bunlardan ilkinde sonra Gary Lineker o meşhur sözü zikretmişti. Bu meşhur söz, esasında İngiliz'lerin Alman'lara karşı yaşadıkları şanssızlıklar/başarısızlıklar serisi sonucu değil, o dönem İngiliz basınında dönen sistem tartışmaları üzerine söylemiştir. Aslında Lineker “bu kez üçlü savunma oynadık, bu kez farklı şeyler yapmaya çalıştık, ama siz onu da eleştirdiniz ve bakın yine Alman'lar kazandı” demek istemiştir. Sonradan bu söz Alman'ların mental olgunluğuna ve ekole vurgu yapmak isteyen herkesin diline dolandı, kendisi de bu durumu defalarca açıkladı. Almanya-İngiltere rekabetinde toplam galibiyet sayısında üstün olan taraf zaten İngiliz'lerdi ve 66'dan önce oynadıkları tüm maçları kazanmışlardı. 90 Dünya Kupası ağır bir travmadır, akabinde Euro 96'da İngiliz'ler evlerinde oynadıkları turnuvada bir başka travma daha yaşadılar. Bugün kadroda olan oyuncuların hepsi 90 ve 96'yı gençken ya da çocukken gördü, yaşadı. James ve Defoe ''sıradan bir maç yalnızca'' deseler de yalan. İngiltere, Almanya'yı 66'dan bu yana büyük turnuvalarda yalnızca Euro 2000'de mağlup edebildi, onda da iki takım birlikte gruptan çıkamadılar. Bu seferki Almanya geçmişe göre biraz daha İngiltere'nin dişine göre sayılıyor olabilir; ama tarih, ne olursa olsun favorinin Almanya olduğunu söylüyor. Muhteşem bir 90, belki 120 dakika olacak; ama henüz maçı konuşan yok. Maç öncesi bir preview yazacağım, ama şu sıralar Ada'da herkesin derdi penaltılar.

2006 Dünya Kupası'nda Portekiz'e penaltılarla elenen İngiltere, kamp başladığından beri her gün penaltı çalışıyor. Takımın 1. penaltıcısı Frank Lampard FA Cup finalinde penaltı kaçırdıktan sonra hazırlık maçında Japonya'ya karşı da kullandığı penaltıyı gol yapamamıştı. Murphy kanunları durumu abartmazsa eğer Lampard'ın üst üste üçüncü kez penaltı kaçırması mümkün değil. Capello ilk 5'ini listelemiş, Guardian da istatistikleri toparlamış.

Frank Lampard [for Chelsea and England]

v Japan [30 May 2010]: Missed
v Portsmouth [15 May 2010]: Missed
v Wigan [9 May 2010]: Scored
v Stoke [25 April 2010]: Scored
v Aston Villa [27 March 2010]: Scored

Steven Gerrard [for Liverpool]

v Lille [18 March 2010]: Scored
v Birmingham [9 November 2009]: Scored
v Tottenham [16 August 2009]: Scored
v West Ham [9 May 2009]: Missed
v Aston Villa [22 March 2009]: Scored

Gareth Barry [for Aston Villa]

v Everton [12 April 2009]: Scored
v Sunderland [17 January 2009]: Scored
v Arsenal [26 December 2008]: Scored
v Wigan [26 October 2008]: Scored
v Litex [18 September 2008]: Scored

James Milner [for Aston Villa]

v Birmingham [25 April 2010]: Scored
v Hull [21 April 2010]: Scored
v Manchester United [28 February 2010]: Scored
v Blackburn [20 January 2010]: Scored
v Bolton [7 November 2009]: Missed

Wayne Rooney [for Manchester United]

v Liverpool [21 March 2010]: Missed
v Wolves [15 December 2009]: Scored
v Portsmouth [28 November 2009]: Scored
v Portsmouth [28 November 2009]: Scored
v Arsenal [29 August 2009]: Scored

Noat Samisa

25.06.2010

İngiltere 1-0 Slovenya

Cezayir beraberliği sonrası İngiltere'de herkes bir çözüm yolu sundu. John Terry bile Capello'yu kendi çözüm yoluna inandırmaya çalıştı. Kimi saha dışı sorunlara dair fikir üretti, kimin sorunların saha içinde olduğunu iddia etti. İngiltere'nin bu turnuvaya final iddiasıyla gelmesi, parçaların oluşturduğu uyum ve ahengin sonucuydu, yoksa geleneksel İngiliz oyun tarzı final adayı olmaya yeterli değil, bunu geçen 40 yılda yeterince kaybederek ispatladılar. Heskey çok konuşuldu, ama bu takımın final iddiasının en önemli dayanaklarından biri onun elemelerde oynadığı futbol ve Rooney'le kurduğu harika birliktelikti. İlk iki maçta A planının çalışmaması Heskey'e değil, çokça ilk maçta Barry'nin yokluğuna, ikinci maçta da Cezayir'in üçlü savunmasının Lennon'ı bitirdiği ortamda temposuzluk nedeniyle ortaya çıkan yeni arızalarla ilişkiliydi.Defalarca İngiltere'nin ''neden bu kez daha güçlü?'' olduğundan bahsettim. Geçen maç yazılarında ve turnuva öncesi preview'lerde sürekli tekrar ettiğimden uzatmayacağım. Barry'nin önemi bugün Lampard ve Gerrard'ın oyunuyla ortaya çıktı, James Milner da sağ kenarı çalıştırınca gol geldi. Şablon üretimi, son 2 yılda sürekli attıkları gollerden birini buldular. Milner-Lennon farkında biri topu ayağına istiyor, öteki ise boş koşuları daha sık yapıyor. Lennon hızıyla eşleşme sorunları yaratırken, Milner çok daha isabetli ortalar yapabiliyor, paslar atabiliyor. Bu sezon oyun görüşünü de çok geliştirdi, bugün oynadığı oyunla formayı tapulamış olmalı. Rooney'nin formsuz olduğu şu ortamda oyun planında yapılacak küçük değişikler gerekiyordu, fakat hazırlık döneminde Barry'nin sakat oluşu tüm bu denemelere imkan tanımadı. Capello hazırlık maçlarında sürekli Barry'sizliğe çözüm yollarını denedi, ama Glen Johnson'ın kötü oyunu, Barry'nin tutukluğu ve Rooney'nin formsuzluğuna turnuva öncesindeki Barry'sizliğin yarattığı büyük sorunlar nedeniyle ancak üçüncü maçta çare bulabildi. Keza kaleci seçimi... Bir diğer deyişle kontrollü deney yapma imkanı bulamadı.Sezonu iyi geçiren Defoe ve Milner günün fark yaratan, arızları tolere eden adamları oldular. Sezon formu önemlidir, özgüveni de etkiler. Rooney belli ki huzursuz, bugün tam hazır olsa maç en az 3-0 biterdi. Glen Johnson dalgalı sezon seyrinin bir kopyasını maç içerisinde dahi sergiliyor, ne yapacağı hiç belli değil. Barry'nin pasları yeterince isabetli olmasa da Lampard ve Gerrard'ın onun varlığıyla doğru rolde oynamaları dahi yeterli. Slovenya ise umudunu son dakikaya kadar taşıyarak kendini başarılı kılıyordu ki Donovan hayalleri yıktı. Kirm ve Birsa iyi piyasa yaptılar.İngiltere bugün yaklaşık yarım saat çok iyi oynadı. Milner ve Barry'le topa daha çok sahip oldular, pas ve tempo yapma imkanı buldular. Özellikle 50-60 arası oyun mükemmeldi. Kısa periyotta oynadıkları oyun, turnuva öncesi konulan final hedefinin çıkış noktasıdır. Elemeler neredeyse her maçta belli periyotlarda böylesi tempolu ve akıcı oynadılar. Bu oyun formatı güçlü rakiplere karşı da etkili olacaktır, tabii yine hücumda krize girilmezse. Donovan golü artık ''hata'' kelimesini İngiltere takımının sözlüğünden çıkardı. Akşam Almanya kazanırsa son 16'da erken yarı final var, Almanya-İngiltere. Sonrasında turlayan ise Arjantin'in kucağına düşecek. Artık bu maçta 50-60 arası oynadıkları hücum oyununu çok daha efektif oynamak zorundalar. Daha dengel, daha tempolu ve daha iyi olmalılar. John Terry de artık sadece topuna baksın, bugün yaptığı hatalarla yine bir faciaya sebep oluyordu.

Noat Samisa

23.06.2010

Kitap Oku Terry!

Hani biz hep şikayet ederiz ya bizim basında eleştiri dengesizdir, deriz. Ama ben biliyorum ki söz konusu İngiliz basını ise yergide zor rakip bulunur, belki sürekli aktif olması gereken Madrid-Barcelona basınıyla çekişirler. Prens Willam tribünde Prens Harry'e dönüp takımdan memnun olmadığını söylemiş'ten tutun da takım içerisindeki çetelere, Capello'nun kulüp hocası olduğuna, ulusal takımda başarılı olamayacağının zaten bilinmesi gerekirdi'ye, Gerrard niye solda oynuyor'dan, Heskey'nin bu takımdan ne işi var'a, Ferdinand olaydı böyle olmazdı, John Terry ne saçmalıyor böyle'ye kadar 5 gündür yazılmayan kalmadı. 2 maçta 2 puan elbet başarısızlıktı, eleştiri mutlaka olacaktı ama kantarın topuzu kaçtı.

Ortalığı karıştıran, bizim Maalesef İyi Futbolcu John Terry. Vaktiyle Wayne Bridge'in kız arkadaşını ayartarak zaten takımı dinamitlemişti, yetmedi bir de turnuva devam ederken bir sabotaj daha yaptı. Kayıp 4 puan sonrası durumdan memnuniyetsizliğini dile getirmesi makuldür. Sonuçta lider oyuncudur ve takımın eski kaptanıdır. Söylediği ''Capello'yla konuşacağız, bir şeyler yanlış gidiyor'' sözleri falan da kabul. Fakat ''Kampta her gün 6-7 saatimiz boş. Burada boş zamanlarda mini dart turnuvaları yapmak, snooker oynamak ve havuza girmekten başka hiçbir şey yapamıyoruz. Ayrıca rutinin sıkıntısının üstesinden gelmemiz gerekiyor.'' minvalindeki sözleri İngiliz basınını çıldırttı. İngiliz basınına göre Terry kısaca ''bira yok, eşler ve kız arkadaşlar yok, internet yasak; sadece futbol var ve biz yine başarısızız'' dedi. Hemen masaya ''Ada'lı olmak...'' olgusu geldi ve eski fikirler sandıktan çıktı. Çoğunluk İngiliz'lere göre Sven-Goran Eriksson işte bu yüzden başarılı olmamıştı. John Terry durumunu arz ettiği bu sözlerle tam bir Ada'lı gibi davranıyordu ve bu takıma mutlaka Ada'lının dilinden anlayan biri gerekiyordu. Öte yandan aynı yerde kamp yapan Fransa'da ise Anelka'nın ne gibi davrandığı belli değildi! Gourcuff'ten ''hani şu genç çocuk var ya'' diye bahseden veteranlar çetesine karşı İngiltere'de ''İngiliz olmaya devam etmek isteyen'' John Terry ve ekibi var. Steve McClaren benzer tartışmalar sonrası çok büyük halk desteğiyle göreve gelmişti, sonrasını biliyoruz. Bugün Capello eğer kazanamazsa, şimdiden ''tek çözüm Roy Hodgson'dır'' denildi bile. ''Bizden biri, ama Kıta Avrupalı'nın bildiği kazanma yollarını da biliyor'' etiketi bu sezon Fulham'a yaşattıklarından sonra Hodgson'ın üzerine yapıştı.

İngiltere'de bir parodoks var. Ada'lı antrenörler yeni kazanma yollarını bilmiyorlar, bu yüzden başarılı olamıyorlar, savı, İngiliz olmayanlar bizim dilimizden anlamıyorlar, fikriyle sürekli çarpışıyor. Ulusal takımın ilk yabancı hocası Eriksson, ilk fikrin destekçilerince göreve getirilmişti. FA'in karar alıcıları değişti, Steve McClaren tercihi ikinci görüşe yaslanıyordu. Sonuç: İkisi de isteneni veremedi. Capello da İngiliz'lerin beklentilerini karşılayamazsa şimdiki ana muhalefet iktidar olacak. Britanya'nın gerçeği, İşçi Partisi-Mufazakarlar çekişmesi gibi futbolu en çok sevenlerin ülkesi ulusal takımı iki farklı pencereden görmeye devam edecek. Ta ki biri başarılı olana ya da bazı yanlışlar temelden değiştirilene dek.

Slovenya maçı öncesi İngiliz basını ağırlıklı olarak kara mizah yapıyor. Spekülasyonlardan ''Chelsea çetesi bastırıyor, Joe Cole oynayacak'' en çok ilgi göreni. Guardian'da John Terry'nin Capello'nun otoritesine başkaldırı denemesini, John Terry'nin aslında söylemek istediği ''ağız tadıyla bira bile içemiyorum, çok huzursuzum be muhabir arkadaşlar'' sözlerine atfen Munih Ayaklanması'yla birleştiren bir yazı var mesela. Paul Hawyard keza durumu makaraya saran bir başka gazeteci, John Terry yıllardır ciddi dille futbol yazıları yazan adamları bile delirtti. Pazartesi günkü yazısı harika. Makyavelli'den alıntı yaptığı ilk cümlede ''okumak, snooker ve darttan daha iyi bir alternatif olabilir'' demiş ve John Terry'e sallayarak açılışı yapmış. Sonrasında Lampard'ın ''sorun yok, aslında Terry bla bla...'' sözlerine atfen ''Her zamanki gibi Terry pisliyor, Lampard temizliyor'' esprisini Pulp Fiction filmine bağlayarak beni yerle yeksan etti.

Fabio Capello duruma el koydu, Terry özür diledi, Lampard rolünü oynadı; kaptan Gerrard ise sanki eşek başı! Zaman durmuyor tabii, elbet maç saati gelip çatacak. İngiltere ulusal takımının 3'te 2'si son kez Dünya Kupası'nda bulunuyor olabilir. Sabotajı bir kenara bırakıp yarın kazanmak zorundalar. Ben bu akşam Capello'dan radikal bir değişiklik beklemiyorum. Heskey'nin yerine Joe Cole'ün oynatması B değil, belki D ya da E planı ve iddia edildiği üzere bunu oyuncular istiyor. Eğer tek santrafor Rooney üzerine bir takım kurulacak olsaydı 23 kişilik kadroda elbet sol ayaklı sol kanat oyuncuları Ashley Young ve Stewart Downing'den biri mutlaka bulunurdu. Bugünkü izlenimlerime göre Capello Slovenya maçında da bildiği yoldan şaşmayacaktır. Rakiplerin İngiltere'nin işler haldeki A planına önlem alması hiç kolay değil, bu oyun zor rakiplere karşı çok daha iyi sonuçlar verebilir. Ama önce bir şekilde Slovenya'yı mağlup etmek zorundalar.

Takım ilk iki maç itibariyle 2 yıldır neleri doğru yapıyorsa onu yalanlar nitelikte futbol oynadı. İlk maçta Barry yoktu, klasik sorunlar baş gösterdi. İkinci maçta ise daha önce denendiği gibi farklı şablonla oynayan bir takım İngiltere'yi pasifize etti. Sıklıkla kazanmak çok şeyi çözer, çözmese de tolere eder ya da erteler. İngiltere'nin Cezayir maçındaki silik oyunu bana göre esas sebep değil, bir sonuç. Capello'nun A planı çalışmazsa eski usule dönülüyor, bu da daha önce olduğu gibi yine başarısız oluyor. Rooney'nin formu yeterli değil, Barry de henüz tam hazır değildi. Oyuncuların özgüvenlerini yeniden kazanmaları ve son 2 yıldır ulusal takım kamplarında neleri çalıştıklarını yeniden hatırlamaları gerekiyor. Capello da hafta boyunca buna dikkat çekti. Yarın Slovenya karşısında alınacak 3 puan çok şeyi çözer, hatta İngiltere'yi yeniden final yoluna sokar. Aksi halde Capello'yu yeni sezonda bir kulüp takımının başında görürüz.

Slovenya karşısında İngiltere: (4.4.2) James; Johnson, Upson, Terry, ACole; Lennon, Barry, Lampard, Gerrard; Heskey, Rooney

Noat Samisa

23.06.2010

2010 Dünya Kupası – GÜNEY KORE

Aşağıdaki yazı turnuva başlamadan 10 gün evvel, ay başında istek üzerine ntvspor.net'te yayınlanması için iyi niyetle yazılmıştı. Fakat çeşitli sebeplerden yayına alınması gecikti, üzerine üstlük yazı, yarısı yayınlanmadığından iç edildi. Bu rezalet sayesinde kendilerinin kurumsal kimliği üzerine yeterince bilgi sahibi olduk. Bu bir preview yazısı olduğundan şu anda neredeyse hiçbir anlam ifade etmiyor ama akşamki maç öncesinde merak edeni varsa buyursun:

Not: İlk iki maçta Lee Dong-guk'un yokluğunda takım 4.3.3'e geçti ve merkez santrafor rolünde Park Chu-young yeterince iyi oynadı. Ahn'a bu sebepten ihtiyaç olmadı. Kim Jung-woo ilk 2 maçta yıldızlaştı, Yeom Ki-hun iyi bir perforans sergiledi, Ki Sung-yong ilk iki maç itibariyle beni şaşırttı, Güney Kore Arjantin'e kafa tutamadı vs. turnuvada oynanan maçlarda elbet bizim turnuva öncesi yazdıklarımızdan farklı şeyler oldu.

Fotograflar Arjantin maçı esnasında da Seul'den...

*****

Annyonghaseyo! (Korece: Merhaba) 19. yüzyıl ortalarından itibaren saldırgan tutumları artan Çin, Çarlık Rusyası ve Japon İmparatorluğu arasına sıkışıp kalan, geçtiğimiz yüzyıl ortasında her savaştan daha anlamsız bir iç savaş yaşayan; geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmış, saygılı ve her daim güleryüzlü insanların yaşadığı topraklara selam olsun! Annelerimize söyleyelim, yanlış bilmesinler. TRT’nin yıllardır her akşamüzeri yayınladığı dizilerin menşei Japonya değil, Güney Kore’dir. Bu dizilerde sürekli bi’ Japon korsanlar, Ming’den gelen elçiler muhabbetleri döner ki, bir süre sonra izleyeni bezdirir. Lakin yapacak bir şey yoktur, II. Dünya Savaşı sonrası yalnızca ‘’Ağa’lar’’ değişmiş, Kore’nin çilesi bitmemiştir. Tam da ‘’Birleşik Kore’’ idealinin bir daha masaya gelmemek üzere tarihe gömülmeye yakın olduğu şu günlerde Kore halkı, ilk kez bir Dünya Kupası’na iki takımla gidiyor. Hepsinden önce Kore Savaşı gazisi dedem, sonra Dae Jang-geum hatrına ‘’Tae Han Min Guk’’ (Korece’de Güney Kore’nin formal formu) diyoruz.

Bu gönül Kuzey’i dışlamıyor tabii, suni ayrım Kore yarımadasını ve Kore halkını ikiye bölse de dil de kültür de aynı. Güney’in bugün Dünya Kupası’na Kuzey’e göre çok daha iyi oyuncu topluluğuyla gidiyor olması, zamanında iki büyük ağabeyin yaptığı sebepsiz tercihlerin sonucudur. Aynı Amerika zaman içinde Güney’e kendi film endüstrisini de getirdi, ama şükür ki Kore halkının kendilerinden çok farklı çalışan aklını henüz değiştiremediler. (Hala yalnızca Oldboy’u izlemiş olmakla yetineni dövüyorlar, haberiniz olsun!) Yaptıkları güzel, şaheser filmler hatrına Güney Kore… diyoruz. Koreli Japon’la, soju, sake ile karıştırılmamalıdır. Bir de bulgogi var, çok severim. Kimchi çok acı, soju ağırdır. Fena çarpar. Bir Kore lokantasına girdiğinizde açsanız bibimbap ya da kimbap isteyin. (Benden söylemesi, garsona güvenen aç kalır.) Tabii hepsinden önce çubuk tutmayı öğrenin! Yeni nesil pek umursamasa da genel olarak bizi severler, daha doğrusu herkesi severler. Biz de onları severiz. Yüce insan Kim Yu-na’yı çok severiz. 2002’de tanık olduğumuz bir milletin gol sonrası toplu çıldırma seanslarından, sonucunu el ele kutladığımız üçüncülük maçından beri Güney Kore’nin futbolunu severiz. Siz de sevin, genç yetenekler destekli bu kadro sevenlerini pişman etmeyecektir.
Guus Hiddink’ten Sonra
2002 Dünya Kupası öncesinde Güney Kore’de yeni stadyumlar yapılıyor, K-League (Uzak Asya’nın en eski yerel futbol ligi) yapılanması revize ediliyordu. Şimdilerde ulusal takımın başında olan Huh Jung-moo görevi Guus Hiddink’e devrediyor, Asya futbolunda yepyeni bir sayfa açılıyordu. Güney Kore, tarihinde ilk kez ikinci tura çıktığı turnuvada yarı finale kadar ilerledi. Hiddink’in başarısı önce ülkedeki futbol algısını değiştirdi, sonra da Güney Koreli futbolculara Avrupa’nın kapılarını açtı. Cha Bum-kun’un başını çektiği bir küçük grup 80’lerde Avrupa’ya gitmiş, ama devamı gelmemişti. Başını Park Ji-sung’un çektiği yeni grup, Hiddink referansıyla ülke dışında futbol oynamaya başladı. Gidenlerin pek çoğu şimdilerde ülkesine döndü, fakat son 2 yılda bir yeni dalga daha oluştu.

Yeni Güney Kore takımında en büyük emeği olan isim bizden biri, Şenol Güneş. FC Seoul’de geçirdiği uzun sayılamayacak sürede üç oyuncuyu önce ulusal takımın iskeletine yerleştirdi, sonra da Avrupa’ya gönderdi. Önce Park Chu-young Monaco’ya satıldı, bu kayıp belki de FC Seoul’e bir şampiyonluğa mal oldu. Aynı senaryo ertesi sezon Lee Chung-yong’ın Bolton’a transferinde de yaşandı. Asya Şampiyonlar Ligi’nde iyi giden takım, Lee’nin yerini dolduramadı. Asya’da sezon sonu, Avrupa’da devre arası transfer döneminde ise FC Seoul’ün bir başka genç yıldızı Ki Sung-yong ise Celtic’e transfer oldu. Arada bir de iki sezon evvelin K-League gol kralı Shin Young-rok’un Şenol Güneş referansıyla Bursaspor’a transferi vardı, ama sonu pek müspet olmadı. Hiddink yüzyıl başında bir öğretmen edasıyla Koreli futbolcuların futbol ufkunu açmıştı, bu bayrağı Şenol Güneş devraldı. Görevi süresince futbolcularının kariyer gelişimlerini kupalara tercih ederek doğrudan ülke futbolu yararına çalıştı. Eğer Güney Kore bu yaz başarılı olursa Seul’e Şenol Güneş heykeli diker, Seul Dünya Kupası Stadyumu’nun adını değiştirirler.

Taktik Analiz: Santrafor Krizi
2002 Dünya Kupası’nda yarı finale üçlü savunma temelli şablonuyla ulaşan Güney Kore, geçen zamanda yurtdışına giden oyuncular sayesinde dörtlü savunma düzenine geçiş yaptı. Zaman zaman maç içinde üçlü savunma yerleşimine geçiş yapsalar da skor ihtiyacı varken veya maç başı esas düzenden şaşmıyorlar. Savunma hattında üç ismin yeri garanti. Cha Du-ri sağ bekte ilk tercih. Sol bekte takımın en tecrübeli oyuncularından Lee Young-pyo oynayanacak. Japonya’da top koşturan Lee Jung-Soo ve Kwak Tae-hwi savunma tandeminde dengeli bir birliktelik kurmuşlardı, ama Belarus’la oynanan hazırlık maçında Kwak dizinden sakatlanınca savunma dörtlüsünün balansı bozuldu. Yine de mevcut savunma hattı, orta sahada yeterli direnç oluşturulduğu takdirde takımı taşıyacak yeterlilikte. Takımdaki en önemli problem ise arkasındaki yetenekli oyuncuların efektif kullanmasını sağlayacak bir santraforun henüz hazır olmayışı. Huh Jung-moo’nun 4.2.3.1’inde şablonu çalıştıracak, uzak forvetleri gol bölgelerine sokacak santrafor oyununu bilen birine mutlak ihtiyaç var. Yetenekli oyunculardan Lee Keun-ho santrafor oyununu takıma gereken tarzda oynayamadığından kafile dışı kaldı, onun yerine ulusal kahraman Ahn Jung-hwan kadroya dahil edildi. K-League gol kralı Lee Dong-guk’un sakatlığı hazırlık maçlarında oynamasını engellediği gibi gruptaki ilk maçı kaçırmasına da neden olabilir.
Huh Jung-moo’nun aklındaki diğer fikir klasik 4.4.2 şablonunu kullanmak. Elindeki oyuncular bu düzene de uygun, ama eldeki genç oyunculardan daha tempolu olmalarını isteyen bu şablon doğrudan sonuç odaklı Dünya Kupası’nda sorun yaratabilir. Hazırlık maçlarında Park Chu-young’u tek santrafor olarak kullandı, ama iyi sonuç verdiğini söylemek zor. İspanya’ya karşı oynadıkları hazırlık maçında Ki’yi daha ofansif kullandıkları, maç boyu oyunu kendi yarı sahalarında kabul ederek oynadıkları 4.3.2.1 bir başka seçenek. Maç içerisinde gelişen olaylara göre Park Chu-young – Yeom Ki-hun ikilisini çift forvet olarak da görebiliriz. Kadroda yine Şenol Güneş referanslı, bir sonraki Dünya Kupası’nda takımın yıldızı olacağına inandığım bir forvet oyuncusu daha var. Lee Seung-ryul golü kokluyor, son vuruş becerisini geliştirdiği takdirde önü açık.

Orta sahanın lideri genç yaşına rağmen muhteşem pasları ve topu öldüren şutları öne çıkan üstün yetenek Ki Sung-yong. Partneri olmaya aday iki isim, Kim Jung-woo ve Kim Nam-il birbirine yakın meziyetlere sahip oyuncular. Savunma önünde kesici orta saha oyuncusu rolünde hangisi oynarsa oynasın yeterli olacaktır. Önlerindeki Park-Park-Lee üçlüsünün tamamı disiplinli futbol oynayan, yüksek pozisyon bilgisi ve Avrupa tecrübesi sahibi oyuncular. Bu sayede takım hücum-savunma dengesini kurabiliyor. Topa sahip olduklarında Ki’nin de bu üçlüyü desteklemesiyle takımın gol yolları çeşitleniyor.
Sabırlı futbol oynayan Güney Kore için duran toplar en değerli gol silahı. Cepheden kazanılan serbest vuruşlarda takımı gole götürebilecek iki duran top ustasına sahipler. Park Chu-young ve Ki Sung-yong aynı zamanda kornerleri de paylaşıyorlar, çalışılmış set oyunlarını uygulayabiliyorlar. Duran top savunmasında ise fiziksel zafiyet ortaya çıkıyor. Avrupalı’lara karşı kısa, Afrikalı’lara karşı güçsüz kalırlar. Bu rağmen oyun içi devamlılıklarına güveniyor, asla oyundan kopmuyorlar. Görevine sadık oyuncular topluluğu her topu kazanmak için elinde ne varsa sahaya koyuyor. Eğer ideal santraforlarını bulur, gereken uzak forvet oyununu sahaya koyabilirlerse, her takıma sorun çıkarabilirler.

İkinci Adam: Lee Chung-yong
Bolton Wanderers’taki ilk sezonunda 5 gol atıp 8 asist yapan Lee, takımın yıldızı, kaptan Park Ji-sung’un turnuvadaki en büyük yardımcısı olacak. 22 yaşındaki sağ kenar oyuncusu Premier League’deki ilk sezonunda 34 maç oynayarak Ada’ya ve lige çok çabuk ısındı, pek çok maçta maçın adamı, sezon sonunda da taraftarlar ve takım arkadaşlarınca ‘’sezonun oyuncusu’’ seçildi. Sağ kenarda içe-dışa çalım atabilen, kaleyi gördüğünde şut atabilen, gol bölgelerine girmekten çekinmeyen bir özel oyuncu olarak takımının en önemli silahlarından. Top ayağında olduğunda aynı anda iki kişiyi geçebilir, çizgiye ulaşıp adrese teslim bir orta yapabilir. Aniden hızlanır, çabuk yön değiştirir. Top rakipteyken ise asla kaytardığını göremezsiniz. Park Chu-young’un sakatlıklarla boğuştuğu, FC Seoul’de ‘’ikiz ejder’i’’ oluşturdukları Ki Sung-yong’un pek iyi geçirmediği sezonun sonunda Lee’nin yükü ağır. Cha Du-ri’nin arkasını sağlama aldığı sağ kenarda karşısında oynayan her sol beki zorlayacaktır.

Kuvvetli Mevki: Hücum hattı
Güney Kore’nin yetenekli hücum oyuncularının yeterince üretken olabilmesi, büyük ölçüde doğru santraforun sahada yer almasına bağlı. Lee Dong-guk iyileşemezse görünen o ki esas düzende 34 yaşındaki Ahn Jung-hwan oynayacak. (Ah be Shin Young-rok, Bursa’dan kaçmasaydın şimdi Ahn’ın yerine seni yazıyordum) Santraforun arkasındaki üçlüde ise solda Man Utd’dan kaptan Park Ji-sung, sağda Bolton’dan Lee Chung-yong ve forvet arkasında, ikinci forvet görevinde Monacolu Park Chu-young maç içerisinde sürekli yer değişerek oynuyorlar. Ki Sung-yong’un da hücumlarda rol almasıyla topu kazandıklarında çabuk çoğalıp, aniden hızlanabiliyorlar. Hücum oyuncularının her biri başlı başına birer tehdit olsa da takımın skor alabilmesi için parçaların uyumu şart. Gereken bağlantıları önce santrafor, sonra da Ki Sung-yong’un oyun kurucu rolü sağlayacak. Bu sebepten Lee Dong-guk’un Güney Kore için önemi büyük. K-League’de geçtiğimiz sezonun yıldızlarından Yeom Ki-hun da aslında kalitesi ve performansıyla ulusal takım ilk 11’inde yer bulmayı hak ediyor ama mevkisinde daha iyisi var. Oynayanlar için forma tehditi, hoca için çok iyi 12. Adam. Park Chu-young’un henüz tam hazır olmaması ve takımın, hazırlık döneminde ideal kadroyla sahaya çıkamaması soru işaretlerini çoğaltsa da tamamının kariyeri çıkışta olan oyuncular topluluğu elbet sahaya elinden gelenin en iyisini koyacaktır.

Benim 11’im: (4-2-3-1 : Arjantin’e karşı bir hücum oyuncusu kulübeye çekilip, Kim Jung-woo veya Kim Jae-sung ilk 11’e girebilir.)

1. Jung Sung-ryong: Lee Won-jae’nin miadı doldu, yaşı 37’ye dayandı. Seongnam’da iyi bir sezon geçiren 26 yaşındaki Jung kaleyi hak ediyor.
2. Cha Du-ri: Sağ bekte Avrupa tecrübesiyle birinci seçim. Önünde oynayan Lee için tam gereken oyun tarzına sahip bir sağ bek.
3. Lee Young-pyo: Altı yıl Avrupa’da oynadı, şimdilerde Suudi Arabistan’da top koşturuyor. Oyun standardı belli, takımın ağabeyi ve yapıtaşlarından.
4. Cho Yong-hyung: Kwak Tae-hwi’nin sakatlığı ona forma şansı getirdi. Forma bulduğu iki hazırlık maçında da iyi performans gösterince başlarda savunma tandeminin dördüncü alternatifi sayılmasına rağmen şimdi forma için bir adım önde.
5. Lee Jung-soo: Son iki yılda yaptığı çıkışla Kashima’ya transfer oldu. Savunma tandeminin esas adamı, güven veriyor.
6. Kim Nam-il: Yıllardır milli takım orta sahasının değişmez adamı. 33 yaşının tecrübesiyle önündeki genç oyuncu grubunu yönlendirebilir. Kim Jung-woo’yla yaptığı forma rekabeti takıma olumlu yansıyacaktır.
7. Park Ji-sung: Gerçek bir lider, ağır işçi bir yıldız. Milli kahraman, takımdaki genç futbolcuların idolü. Sol kanat ve kaptanlık pazu bandı ona emanet.
8. Ki Sung-yong: Savunmadan çıkan ilk toplar Ki’de toplanacak. En iyi yaptığı iş bu topları doğru yere ulaştırmak. Koreli Gerrard, (aslında Koreli Xavi) trend futbolun oyun kurucularından. Celtic’te yeterince forma bulamasa da uzun zamandır Dünya Kupası’nda kendini göstermeyi bekliyor.
9. Lee Dong-guk: Takımda santrafor oyununu en iyi bilen isim. Kötü geçen Middlesbrough macreası sonrası ülkesinde rehabilite edildi, ama önce sakatlık belasından kurtulmalı.
10. Park Chu-young: 150 IQ futbola fazla mı? Dahi Park futbolu aklıyla oynuyor. Zihin-ayak koordinasyonundaki başarısı, bileklerine hakim oluşuyla ince işlerin adamı.
11. Lee Chung-yong: Takımın en formda hücum oyuncusu. Sezon boyu Bolton’da yaptıklarını Dünya Kupası’na taşırsa henüz yeterince işlenmemiş durumdaki saf yeteneklerini tüm dünyaya gösterebilir.
Ağabey ve Küçük Kardeş: Ahn Jung-hwan – Ki Sung-yong
K-League’de insanları peşinden koşturan performans sonrası Perugia’ya giden Ahn Jung-hwan, 2002’de İtalya’yı turnuva dışına gönderen golü attıktan kısa süre sonra Perugia’dan kovulmuştu. Aslında İtalya günleri pek parlak geçmiyordu ve mağruz kaldığı muamele onun ‘’ulusal kahraman’’ sıfatını pekiştirdi. 34 yaşındaki santrafor geçen sekiz yılda çok ülke dolaştı, şimdilerde attığı her golde sonra yüzüğünü öperek eşine selam yollamaya Çin’de devam ediyor. Bahsettiğimiz santrafor krizi olmasaydı turnuvayı evden izlerdi, ama şimdi devamlılığı soru işareti olsa da Lee Dong-guk’un yedeği konumunda. Eğer Lee ilk maça yetişemezse Ahn’ın göstereceği performans Güney Kore’nin gruptaki kaderini çizecek. Oynayacağı futboldan önce takıma saha dışında yapacağı katkı önemli.

Ki Sung-yong’un hikayesinin K-League’de başarı, Avrupa’ya transfer ve akabinde Dünya Kupası’na gitme bölümü Ahn Jung-hwan’la benzeşiyor. 21 yaşındaki orta saha oyuncusu Celtic’teki kaos ortamında yeterince forma şansı bulamadı. FC Seoul’den kankası Lee Chung-yong Ada’ya çabuk uyum sağlasa da Ki’nin zamana ihtiyacı var. Park Ji-sung’dan sonra Güney Kore’nin ‘zirve kulüplerde top oynayabilecek meziyetlere sahip tek oyuncusu’ olan Ki Sung-yong, eğer bu turnuvada kendini aşarsa işler hem takım, hem de kendi kariyer gelişimi için fazlasıyla kolaylaşabilir. Attığı her şuta, yaptığı her ortaya dikkatli baktığınızda Ki’deki üstün yeteneği görebilirsiniz.

Huh Jung-moo’nun Dikkatine!
Güney Kore futbolu 8 yıl önce sudan çıkmış balıktı, Guus Hiddink’in kovasında bir süre mutlu mesut yaşadı. Ama artık işler değişti. Başta Avrupa’ya gidenler olmak üzere Güney Koreli oyuncular geçen zamanda futbollarını daha çağdaş düzeye taşıdılar. Japonya’da top koşturan oyuncular J-League’in K-League’e göre çok daha fazla uluslararası deneyim sahibi olan antrenör grubundan faydalanıyorlar. Ülke dışında çok özel futbol adamlarıyla çalışma imkanı bulan bu oyuncu topluluğuna eski usul yöntemlerle futbol oynatılamaz. Hiddink sonrası Hollandalı hocalarla devam edilmesi yükseliş trendine beklenen katkıyı sağlamayınca yerli antrenöre dönüldü ve bu süreçte benzer tartışmalar yaşandı. Ama Güney Kore takımı III. Huh döneminde 27 maç boyunca kaybetmedi. Efsane futbolcu takımı tanıyor, Park Ji-sung’u ilk kez ulusal takıma seçip yıldızlaştıran da oydu. Yine genç oyunculara güvendi, Şenol Güneş’in de katkılarıyla bir yeni güçlü iskelet oluştu. Santrafor krizine bir çözüm üretip, dörtlü savunmada ısrara devam edip macera aramamalı.

İyi Senaryo
Güney Kore takımı Meksika 86’dan bu yana tüm turnuvalara katıldı. Evlerinde ulaştıkları yarı final haricinde, tarihlerindeki 6 turnuvada da ilk tur gruplarından ötesini göremediler. B grubundaki ilk maçlarını Yunanistan’a karşı oynayacaklar, ilk hedef bu maçtan 3 puan. Galibiyet gelirse sonrasındaki Arjantin maçına mağlubiyet kredisi kazanılır, alınacak her puan ekstra olur. Nijerya maçıyla da finali yaparak Arjantin’in grubu süpürmesi halinde 4 puanla dahi turlayabilirler. Federasyon 2. tura ulaşılması halinde her futbolcuya 150 bin dolar prim verileceğini açıkladı. Hesapları buna göre yapıyor, her yolu deniyorlar. Güney Kore ve Huh Jung-moo için son 16’ya kalmak başarı. Ama 2. turda A grubundan kim gelirse gelsin başa baş mücadele edebilirler. Çeyrek final hayal değil!

Kötü Senaryo
Asya dışında oynanan bir turnuvada yine grupları aşamazlarsa, tarihlerinin en güçlü kadrosuyla geldikleri Güney Afrika’da hüsran yaşarlar. İlk maçta Yunanistan’a kaybettikleri takdirde son 16 yolu Arjantin’in üzerinden geçecek. Bu da işleri epey zora sokar.

Bunları biliyor musunuz?

***2010 Dünya Kupası kadrosundaki Güney Koreli futbolcuların neredeyse tamamı üniversite mezunudur. Güney Kore’de başta ülkedeki en popüler spor olan futbol olmak üzere tüm spor branşlarında lise ve üniversite seviyesinde altyapı eğitimlerini verebilecek yeterlilikte formal eğitim kurumları bulunur. Futbol kulüpleri alt yaş gruplarındaki futbolcuları bünyesine alamaz. NBA’dekine benzer ücret kotası düzenlemeleriyle bir draft sistemi geliştirilmiştir. Güney Koreli futbolcular üniversite eğitimlerini tamamladıktan sonra profesyonel olur, K-League’de mücadele eden Gwangju Sangmu isimli ordu takımında askerlik görevlerini yerine getiriler.

***Güney Kore’nin hocası Huh Jung-moo, şimdilerde gruptaki rakibi Arjantin’in başında olan Diego Maradona’yla 1986 Meksika’da futbolcu olarak karşılaşmıştı. Arjantin maçı 3-1 kazandı, ama akıllarda Huh Jung-moo’nun Maradona’ya attığı uçan tekme kaldı. Maradona yıllar sonra kendisine bu tekmenin sorulması üzerine ‘’Koreli’ler o yıllarda futbol oynamıyor, sahada tekvando yapıyorlardı’’ demiştir. (Ey Maradona, bil ki artık işler değişti!)

***Güney Kore’de 2010 Dünya Kupası için bir şarkı yapıldı. Ünlü K-pop gruplarından Big Bang, bu şarkı için olimpiyat şampiyonu, rekortmen artistik patinaj sporcusu Kim Yu-na ile düet yaptı.

***Güney Kore’nin ilk Dünya Kupası deneyimi 1954 İsviçre’ydi. Turnuvada oynadıkları iki maçta da gol atamadılar, 7’si Türkiye’den olmak üzere toplam 16 gol yiyerek elendiler.

***Güney Kore’nin sağ bekinde görev yapan Cha Du-ri, Asya futbolunun efsane forveti Cha Bum-kun’un oğludur.

Noat Samisa

02.06.2010

Yeni Beşiktaş mı, Quaresma Mı? Cevap:

Önce Ricardo Quaresma'ya dair teşbih-tanım yapayım. Quaresma bir pırlanta değildir, parmağınıza takıp gezemezsiniz. İşlenmemiş bir elmas da değildir artık, birilerinin onu talep etmesinden önce talep eder durumdadır. Quaresma kömürdür. En uygun şekilde ondan faydalanmak gerekir. Kendi ateş alırken etrafını ısıtacak, takımı harekete geçirecektir, ama her zaman linyit mertebesine düşme olasılığı vardır. Ne şekilde antrasit olabileceği, belki de ışıldayacağı noktasında çokça ümitvar, ama sıklıkla gerçekçi fikirlerim var. Görseller eşliğinde gelinen noktayı önce ayrıştırıp, sonra birleştirmeye çalışacağım.

Ben şu anda Quaresma transferini marka, pazarlama, bütçe, algı vs. konu başlıkları altında değerlendirmiyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi, Ricardo Quaresma veya onun muadili bir oyuncu Beşiktaş'ın taktik açıdan ihtiyacıydı. Peki takım bu noktaya nasıl geldi? Neden mutlaka Quaresma'ya ihtiyaç duyar hale geldi? Bunların cevabı aşağıda:
Bugün itibariyle takımda Bobo haricinde Tigana izi kalmadığından 2007 yazı öncesine gitmeye gerek görmüyorum. Yukarıdaki görselde 07/08 sezonu ilk maçında Ertuğrul Sağlam'ın Beşiktaş'ı görülüyor. Tello hücumcu bir sol bek, Serdar Kurtuluş geçen sezonu orta sahada geçirmiş bir başka dış bek, önünde Koray ve Ricardinho ile kenarlarda sürekli dikine oynamaya çalışan genç oyuncular ve ileride 2 santrafor. Sırayla, önce Tello sol bekten orta sahaya geçti. Sebebi Ricardinho'nun bu mevkideki yetersizliğiydi, ama Tello da orta sahada çok eksik kaldı. Sonra Serdar Kurtuluş yerini kaybetti, çünkü uygun oyuncu değildi. Sene boyu Koray'a aşırı yük bindi. Cisse doğru kullanılmadığından tam çözüm getirmedi. Holosko transferiyle sezonun ikinci yarısıyla birlikte çift santrafordan da vazgeçildi.
Görselde 08/09 sezonun ilk maçı görülüyor. Orta sahadaki kara delik ve savunma tandeminde Zan-Toraman sorun yumağı tespit edildi ve yeni sezona Sivok-Zapo ve Uğur-Cisse ikilileriyle girildi. Orta sahadaki soruna yönelik transferler yapılınca Tello yeniden transferinde planlanan mevkiye geçti. Sezona yine sol bekte başladı ama işler yine değişti. Serdar Kurtuluş zaten yerini çoktan kaybetmişti. Ricardinho dışlandı, Delgado takıma oturdu. Geçen sezonun en çok forma bulan isimlerinden Serdar Özkan artık bir rol oyuncusu olmuştu. Solda ise belirsizlik vardı. Sonrası takım kazanmaya devam ediyorken Ertuğrul Sağlam'ın Beşiktaş'tan ayrılmasını zorunlu kılan süreçtir. Geçen sezon hiç yaşanmamış gibi Rico-Koray orta sahası benzeri Cisse-Delgado'ya geçildi. Tello yine sol bekten öne çekildi. Savunma tandemindeki kara delik, Sivok'un cezalı olduğu bir günde Ertuğrul Sağlam'ı yuttu. Metalist maçına giden süreçte adım adım bir önceki sezona dönüldüğü görülür. Tüm arızalar yeniden masaya gelir. (Bu konudan daha önce bahsetmiştim.)

Tello konusu, sol öndeki eksiklik savunma tandemindeki sorunlar; takımın tamamı üzerinde etkili olan orta sahadaki mukavemet, top kullanma, kalite ve denge problemi, Nobre'nin varlığı ve Delgado-Ricardinho dilemması... bunlar geçmişten gelen sorunlardı. Mustafa Denizli de tıpkı Ertuğrul Sağlam'ın sonradan yaptığı gibi, daha önce denenmiş ne varsa başlangıçta denedi. Şampiyonluk yolunu daha önce çok kereler anlattık, nelerin doğru, nelerin yanlış olduğu ve çifte kupanın nasıl geldiği, hangi yollardan geçildiği blog arşivinde detaylıca yer alır. Cisse-Ernst orta sahası, sol önde Yusuf etkisi, savunma hattında Sivok'un rolünün belli olduğu maçlardaki başarı, uzak forvet oyununda Holosko ve santrafor Bobo'yla tüm geçmişten gelen sorunlara dair çifte kupa yolunda bir çözüm gösterilmiştir, bir bakıma büyük ölçüde sezon başındaki fikre geri dönülmüştür. Ben de bu süreçte bu çözüm yollarını tercüme etmeye çalışmıştım. Tüm bunlar bugünün fikrini de pek tabii etkiliyor.
Geçtiğimiz Nisan ayındaki Fenerbahçe maçına Beşiktaş, görselde görüldüğü şekilde başladı. İki yıl önce savunma tandeminde sorun mu vardı? Artık ekstradan bir de Ferrari vardı. Orta sahada mukavemet ve denge problemi mi vardı? Artık üç defansif yönü güçlü oyuncu sahadaydı. Tello konusu çözülmeli miydi? Ya sol bekte oynardı, ya da takımın yaratılıcık garabeti nedeniyle sağ önde. İsmail sol bek miydi? Ekstra önlem olarak sol öne konuldu. Stoper bek İbrahim Kaş? Toraman artık savunma tandeminde değildi. Geçmişin sorunları fazlasıyla çözülmüştü. Savunma tandemi geçmişe göre çok güçlüydü. Orta saha çok sertti. Tello sorunsalı sulh yoluyla halledilmişti. Nobre takımda değildi. Delgado ve Ricardinho artık yoktu, muadili Tabata zaten elde patladı. Ama artık ortada yeni sorunlar vardı: Yetenek garabeti, yaratıcılık eksikliği, temposuzluk...

Üç görseli de üzerlerine tıklayarak büyütün ve art arda bakın. Kıyas aslında gayet kolay. Ben ortadakini tercih ediyorum, yani büyük ölçüde çifte kupayı getiren yolu seçiyorum. 2007 yazındaki takımda da 2010'dakinde de ciddi sorunlar var. Kaç kez anlattım, ''bence şu olmalıdır'' noktasında kaç kez şampiyonluk yolunu tasvir etmeye çalıştım, hesap edemiyorum. Hep kazanan takımı ve kazanmanın yollarını gördüm ve biraz da nesneler arasındaki görünmez bağları farketme çabasına yoğunlaşmak gerekti. Şurada sayfalarca yazarız, sonra tartışırız ama ispatı olmaz. Ben inanırım ki futbolun tek ispatı tabeladadır, yeter ki dışarıdan müdahale olmasın. Dışarıdan müdahale de sıklıkla sınırlıdır. Futbola inanmak gerekir. Eğer siz böyle olduğuna inanmıyorsanız bence bu fikri ucundan kıyısından yakalasanız iyi olur, çünkü geçen sene şampiyonyapmazlaronları'lardan biri olan Bursaspor şampiyon oldu. Bakınız, şu ana kadar hiç yönetim, oyuncular arası kavgalar, kan uyuşmazlığı, taraftar tepkisi, basın demedim. Henüz taktik dizilişi, şablonları, sistemleri falan da sayılarla yazmadım. Beşiktaş'ın başarı-başarısızlık yolunu, dünün ve bugünün tarihini yalnızca saha içinde görünene bakarak değerlendirdim. Belki her futbola apayrı açılardan yaklaşıldığında çok daha farklı fikirler üretilebilir, ama benim futbol fikrimin büyük çoğunluğunda futbolcudan sonra oyuna en yakın hal olarak gördüğüm kulübedeki takım elbiselilerin oyuna bakışı vardır. Ben bugün Beşiktaş-ben ilişkisinde kendimden tavizler vermek zorundayım. En geç iki haftada bir Dolmabahçe'nin beni çağıracağını biliyorum; ama öte yandan onca şeyden de rahatsızım, huzursuzum. Denizli ayrılırken yaşananlar ve Quaresma imza töreni hoşuma gitmeyen icraatlerden yalnızca iki tanesi. Bugün hala Beşiktaş'tan taraf olabilmenin yolu, bu kargaşa içerisinde kendini doğru konumlandırmaktan geçiyor. Bana stadda kimse ilişmesin ve ben Beşiktaş'a dair futbol konuşabilmeliyim; şu zamanda daha fazlasını istemiyorum. Fazlası ancak uzun vadede mümkün ve onun için de ancak orta vadede sonuca ulaşacak bireysel çabaların toplamı gerek. Siz böyle bakmayabilirsiniz, ama ben bu noktada şunu rica edeceğim. Şöyle bakalım: Beşiktaş'ın saha içi sorunları neydi, çözümler ne oldu ve sonuçta ne görüldü? Detayı maç yazılarında yer alır, gelinen noktadaki yeni sorunlar ortadadır.
Geçmiş önemlidir, yukarıdaki görsel ise benim hayalimdir. Beşiktaş üç yıl önce bir yola girdi. Ya da gözünü kapatıp şarampolden aşağı uçtu, her şey bittiğinde kendini bir patika yolda buldu. Neticede bir köye, ya da kasabaya ulaşıldı. Bu yol aynı zamanda şehre de gidiyor. Kalede Rüştü var. Sağ bekte Toraman var, artık savunma tandeminde oynamıyor. (Toraman'ın stoper rolünde ancak durumu kotarabilecek bir oyuncu olduğunun, sezon boyu stoperde güvenilmeyecek bir oyuncu olduğunun ispatlarından biri son Bursaspor maçıdır.) Sol bekte artık İsmail var, Tello azad edilecek. Stoperler yeterince iyi, iki sene öncesinden çok çok ileride. Orta sahada artık mukavemet ve denge problemi yok, fazlası var. Delgado takımda kalsa bile artık birincil planda düşünülmeyecek. Nobre'nin de herhalde başına saksı düşmedi, bundan sonra takımı kendine uymaya zorlayacağını hiç sanmıyorum. Sol önde Yusuf etkisi şampiyonluk yolunda çok önemliydi, artık orada Quaresma olacak. Bu da iyi bir Quaresma ile yetenek garabetini ve yaratıcılık problemini çözer. Beşiktaş Quaresma ile oyunu sola yığacak ve dış bek İsmail'le çok güçlü bir sol kenara sahip olacak. Yine oyun içerisinde kenar değişimleri yapılacak, Quaresma-Nihat sık sık kanat değiştirecekler. Bekler oyuna girecek ve sahada dışa çalım atabilen bir oyuncunun olması, oyunu çok geride oynayan Beşiktaş'ı öne taşıyacak. Quaresma Beşiktaş'a yaratıcılık, hız ve tempo katacak. Yani iki yıl önce takımda olan hasletler geri dönecek, hem de geçen zamanda çözülmüş sorunlarla birlikte... Geriye Holosko'nun çifte kupa döneminde çok iyi götürdüğü uzak forvet oyunu kalıyor. Uzak forvet oyunu nedir, bir kez daha daha detaylı anlatacağım, fakat şimdilik şu yazıdaki bilgiler geçerli.

Dünya Kupası oynanıyor, her maç kendi içerisinde apayrı hikayeler barındırıyor. Maçların hakkını veremediğimden bloga artık günlük değerlendirmiyorum, ama bu noktada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Şu ana kadar oynanan maçlarda yalnızca 5 takım klasik 4.4.2, yani çift santrafor kullandı. Bu 5'liden Sırbistan ikinci maçta bundan vazgeçti. Jovanovic'i kaleye yaklaştırıp uzak forvet oyunu oynadılar. Slovenya en tutucu takım, maç içinde yalnızca onlar esas düzenden vazgeçmediler. Roberto Hilbert transferi bu doğrultuda değerlendiriliyor, ama ben hem makul, hem de akla yatkın bulmuyorum. Klasik 4.4.2 ya da baklava 4.4.2 bugün sık tercih edilen şablonlar değiller. Hem dünyada, hem de ligimizde 4.2.3.1 ve trend 4.3.3 ilgi görüyor. DK 2010'da yeni denemeler var, ama henüz bunları değerlendirmek için erken. Ben sezon sonuna doğru klasik 4.4.2 üzerinden bir yeni takım kurgulamak demiştim, burada kastedilen en uygun kenar oyuncularına yatırım yapmaktı. Dolayısıyla Holosko ya da Nihat rolünün önemi ve buna etkiyecek Quaresma kaynaklı diğer etmenler ''uzak forvetin yükselişi ya da artık demarke vaziyetteki oyuncunun merkez forvetten çok daha golcü olduğu gerçeği''ne yaslanır. Uzak forvet oyunu bir merkez santrafora da ihtiyaç duyar, bu da Bobo'dur. Nihat'ın yeni sezonda parlaması da Bobo ve Quaresma'yla doğrudan ilişkilidir. Necip-Uğur ve bir başka yerlinin katılacağı rotasyon orta sahayı sezon boyu taşımaya yetecektir.

Buraya kadar Schuster adı da geçmedi. Ben istiyorum ki Schuster bizi aynı yolda hızlandırsın, başka bir yola sokmasın. Kullanacağı şablon ne olursa olsun, takım geriden daha çabuk ve genişleyerek çıksın. Takımın savunma karakterli oyunu sürsün, ama daha yaratıcı olabilsin, daha tempolu oynasın. Takımın boyu kısalsın, ence ve boyca bütünlük sağlansın ve bir denge oluşsun. Arızalar çözülsün ya da tolere edilsin. Quaresma bu yolda çok iyi malzeme, Schuster de iyi bir futbol aklıdır. Bize Beşiktaş çatısı altında bir şeyler gösterdiklerinde çok daha somut değerlendirebiliriz.

Noat Samisa

21.06.2010