Zenit 2-0 Rubin

Rusya Ligi'nde sezonun maçının evveli fazlasıyla ilgi çekiciydi. Sekiz maçtır kazanan lider Zenit, 7 puan gerisindeki takipçisi Rubin önüne sezonun ilk yarısının son haftasında çıkacaktı. Luciano Spalletti'nin takımı geçtiğimiz yılın Ekim ayından bu yana kaybetmemiş, arada Rusya Kupası'nı kazanmıştı. Yönetici-antrenör Kurban Berdiyev'in Rubin'i ise geçtiğimiz iki sezonun şampiyonuydu. Nou Camp'ta Barcelona'yı mağlup etmişler, ayrıca Kazan'da da yenilmeyerek büyük sürpriz yapmışlardı. En özel oyuncuları Alajandro Dominguez'i yıl başında kaybettiler. Sezona beraberliklerle başladılar ve geçtiğimiz günlerde santraforları Aleksandr Bukharov'u 12 milyon avro karşılığında Zenit'e sattılar. 29 Temmuz'da açılacak transfer sezonu öncesi gerçekleşen anlaşmaya Rubin tarafı şerh koydu, Bukharov geçtiğimiz hafta Kazan şehrinden ayrılmasına rağmen bugün eski takımına karşı Zenit forması giymedi. Üç sezon öncenin şampiyonu Zenit bugünkü büyük maça eli epey kuvvetli çıktı, Bukharov'un varlığı değil yokluğu dahi pek çok şeyi belirlemeye yetti.

Luciano Spalletti'yle birlikte alamet-i farikası 4-6-0 şablonu da Rusya'ya gitti. Eldeki takımı önce kazanan haline getirdi, sonra Totti'sini aradı. Bulamadı. Vucinic'ini Hollanda'dan getirdi, Danko Lazovic sol kenarda uzak forvet görevi için ideal oyuncuydu. Danny-Kerzhakov birlikteliğinden ancak bir Totti çıktı, o da bunun üzerinden devam etti. Yine de istediğine ulaşamamış olacak ki bir santrafor istedi. Bukharov belli ki bu takıma hemen giremeyecek, işler kötü gittiğinde ilk seçenek olarak kenarda bekleyecek. Bugün ideal savunma dörtlüsünün önünde Denisov oynadı, biraz daha önde sağ iç ve sol iç olarak Shirokov ve Zyryanov pozisyon aldılar. Hücumların merkezi Danny sola konulmuştu, sürekli ortaya yanaşarak oynadı. Kerzhakov sürekli gezdi, dolaştı, geriden top taşıdı. Rakip kaleye yüzü dönük oynadı.
Rubin'de ise Dominguez'in yerinde artık Semak var. Orta sahada Semak'tan boşalan yere Murawski girdi ve bugünden önce en ileride Bukharov oynuyordu. Bugün sahaya santraforsuz, tıpkı Nou Camp'taki gibi çıktılar. Orta saha oyuncusundan bozma 10 numara Semak'ın önünde Gökdeniz oynadı, tıpkı Kerzhakov gibi maç boyu yüzü rakip kaleye dönüktü. Kenarlardaki Kasaev ve Bystrov'un bir kanat oyuncusundan çok üçlü orta sahanın iç oyuncusu olmaya yatkın oyun tarzları Rubin'in şu ana kadar oynadığı 14 lig maçında yalnızca 3 gol yemesine epey yardımcı olmuştu. Ama Dominguez-Semak arasındaki yaratıcılık farkı ve santraforsuzluk nedeniyle kenarların oyuna katılamaması Rubin'i epey sıradanlaştırmış.Bol gollü, tempolu bir maç olmasını beklemiyordum, fakat bu kadarı fazla oldu. Maç epey sert başladı, henüz ilk dakika bitmeden sağ bek Salukvadze sakatlanarak sahayı terk etti. İlk beş dakika oyun sürekli durdu. İki takım da oyunu genişletmedi, oyunu sahanın ortasındaki 40 metrede oynadılar. Bolca faul, taç ve top kaybı yaşandı. Hücuma çıkmaya çalıştıklarında santraforsuzluk nedeniyle her ikisi de oyunun ritminin değişimini bekliyordu. Ani bir tempo artışı her ikisine de yarayabilirdi, farkı yetenek belirledi. Devre biterken Danny soldan harika getirdi. Sol iç Zyryanov'un koşusuna sağ dışla nefis bir ödül gönderdi. Zyryanov vurdu, kaleciden dönen topu Kerzhakov tamamladı. Rubin ilk yarı Semak'ın sırtı dönük aldığı bir topta Gökdeniz'e koşu kulvarı açmasıyla bir pozisyon buldu, bunun dışında maç boyu başka hiçbir şey üretemediler. 60'tan sonra Rubin'de Martins-Bystrov değişikliği oldu. Gökdeniz sola geçti, ama Martins'in vasıflarının Gökdeniz'den çok farklı olmaması nedeniyle bu değişiklik de oyuna etki edemedi. Gerçi Obafemi Martins iyi-kötü top saklar, bu işi Gökdeniz'den iyi yapar ama henüz hazır olmadığı her halinden belliydi. Zenit çok rahat oynadı, oyunu sürekli kontrol etti ve savunma hatasında bir Kerzhakov golü daha bularak maçı kazandı.

Temposuzluğu aşırıya kaçsa da iki takımın santraforsuzluğu sayesinde taktik açıdan iyi maç oldu. Rubin kazanmak zorunda olduğu maçta oyunu rakip kale önüne taşıyacak kurgudan yoksundu. Gökdeniz Karadeniz takımın en yetenekli oyuncusu ve onun parlaması için kalabalıktan dışarı çıkarılması gerek. Fatih Tekke kendini hazırlayamazsa eğer Martins'le başka bir şey oynamaya çalışacaklar. Dominguez yokken açıkça yetenek fakirliği var. Bu sezon için (Kazan'ın soğuğunu saymazsak) CL'de kolay lokma olacak gibiler. Lig şampiyonluğunda ise şu Zenit'i gördükten sonra hiç şansları yok, CSKA Moskva çok daha zorlu bir rakip. Spalletti başarıyı peşinden sürüklemeye devam ediyor. Hafta içi Unirea karşısına CL'deki üçüncü Rus takımı olmak amacıyla çıkacaklar.

Zenit St Petersburg 2-0 Rubin Kazan
Noat Samisa

31.07.2010

25'te 8 Kuralı

Bu sezondan itibaren eğer biri ''İngiltere'de yabancı sınırı yok.'' derse dikkate almayınız. Ulusal takımının son iki yıldaki maçlarının 4'te 3'ünde kadroda olmayan bir yabancı futbolcuya çalışma izni verilmemesi uygulaması devam ederken, bu sezondan itibaren kulüpler 21 yaşını aşmış 17 yabancıdan fazlasını kadroda bulunduramayacaklar. Ligin başlamasına çok kısa süre kalmasına rağmen İngiliz takımlarının transferde epey sakin olmasının esas nedeni bu. Birçok kulüp daha fazla yabancı transfer edemez durumdayken yerli oyuncu piyasası da çığrından çıktı. Başta büyük bütçeli kulüpler olmak üzere herkes yeni mali kurallar nedeniyle denk bütçeyi oluşturmaya çalışıyorlar, bu sebepten para saçana rastlanmıyor. Man City'nin dahi hareket alanı kısıtlı. Onlar her şeyden önce James Milner'ın peşindeler. Kadroyu temizlemek için en büyük ihtiyaçları bu transfer ama Aston Villa £30 milyon istiyor. Milner bir sezonda müthiş bir aşama kaybetti, kabul; ama istenen para inanılmaz. (Kimsenin parasında gözümüz yok, ömrümüz boyunca £30 milyonu bir arada görme şansımız da yok. Bu sayıların benim için anlamı istatistiktir.)

Takımlar transfer sezonu sonunda federasyona tıpkı Şampiyonlar Ligi'nde olduğu gibi 25'er kişilik liste verecekler. Takımların yarım sezonda kullanabilecekleri oyuncu sayısı böylece sınırlanacak. Bu listede 21 yaş üstü oyuncular bulunacak ve bunların en fazla 17'si yabancı olacak. Elbette global dünya ortamında ''yabancı'' kelimesinin anlamı farklı. 21 yaşından önce en az üç yılını İngiltere'de ve Galler'de geçiren futbolcular Premier League için home-grown, yani yerli malı anlamına geliyor. 21 yaşından küçük oyuncular içinse yerli ya da yabancı olması farketmeksizin isim bildirmeye gerek yok, fakat yakın zamanda gelecek olan 18 yaş altı transfer yasağıyla yeni Fabregas'ların önü kapanacak. Bu sayede ulusal takımın daha geniş ve daha nitelikli oyuncu portfoyüne sahip olması hedefleniyor.

Dün İngiltere'nin tarihindeki ilk ve tek Dünya Kupası'nı kazanmasının 44. yıldönmüydü. Bu tip değişikliklerle 2018'de İngiltere'de düzenlemeyi umdukları Dünya Kupası öncesinde bu sefer gerçekten başka olmayı umuyorlar. Eğer yerli oyuncu sayısı ve niteliğinde kısa zamanda beklenen gelişme sağlanmazsa 25te 8'i artıracaklar. Bu uğurda ''Her akademi, yalnızca tesislerine 90 dakika yakınlıktaki yerleşim birimlerinden oyuncu tarasın.'' bile demişlerdi. Dönemin Sunderland menajeri Roy Keane ''Biz kıyıdayız, dört yönden ikisi deniz. Galiba denizden futbolcu bulmamızı istiyorlar, ama biz burada hava güzel olmazsa balığa çıkamıyoruz.'' demişti. Tüm bu çaba 2018 için, ama eğer turnuvalarda başarı bekleniyorsa hepsinden önce Akademi'lerdeki tek tip oyuncu yetiştirme fikri değişmeli.

Noat Samisa

31.07.2010

Mark Hughes İntikam Yolunda

Sakin ve kanaatkar insanların taraftarı olduğu, patronun her işe burnunu sokmadığı kulüplerin parlayan hocası Mark Hughes dün itibariyle Fulham'ın yeni menajeri oldu. Roy Hodgson'ı Liverpool'a kaptıran Fulham önce Kıta Avrupa'sından birini bulmaya çalıştı. Ajax'ın hocası Martin Jol için çok uğraştılar, olmayınca Ada'nın Avrupai hocalarına döndüler. En uygunu da işsiz olması dolayısıyla Mark Hughes'tü. Sözleşme iki yıllık, takımın Roy Hodgson'la kazandığı ivmenin devam etmesi umut edilerek gidişata göre karar vermek amacıyla uzun süreli kontrat yapılmadı.

Futbolculuğu bir yana, menajerliğinde Galler'le Avrupa Şampiyonası'nın kapısından dönmüş, Blackburn'ü kısa sürede baş altı takım haline getirmiş bu özel adam Man City'nin başına geçerek tüm bu başarılarının meyvesini almıştı ama Robinho, Elano ve Jo'dan oluşan Brezilyalı'lar çetesini aşamadı. Bu üçlü Mark Hughes kovulduktan kısa süre sonra sırayla Man City'den ayrıldılar. Aslında Hughes'ün öne sürdüğü başarısızlık sebepleri kulüp tarafından da kabul edilmişti, ama kolay olan uygulandı. Şimdi bu üçlüden Jo geri döndü, Robinho içinse Roberto Mancini ''gelsin, onu da oynatırım'' diyor. Zaten Mancini'de öyle bir hava var ki sanki yönetimden birisi gelip ''hocam, Maradona'yı alalım mı?'' dese, boş bulunup ''alalım, ben oynatırım onu'' diyecek.

İki muhteşem sezon geçiren geçen sezonun Europa League finalisti Fulham, bu sezon yalnızca Philippe Senderos'u transfer etti. Man Utd'a giden Chris Smalling'in yerini doldurmaktan fazlasını yapmadılar, fakat Mark Hughes'a istediği bütçe verilecek. Patron Muhammed El-Fayed artık her şeye karışmıyor, kulüp kendi kendini idare ediyor. Hodgson da bu kısıtlı parayı çok doğru kullanmıştı, Hughes da bunu iyi yapabilen bir menajer. Neredeyse bedavaya mal ettiği oyunculardan her daim en iyisini alabilmiştir. İlk hedef manevi oğlu Craig Bellamy. Bu arıza adamın şimdiye kadar isyan etmemesi garipti. Mark Hughes'ün iş bulmasıyla birlikte Bellamy'nin kendini kovdurma süreci başlamış oldu.

Bugünden önce, Roy Hodgson döneminde kendini aşan futbolcuların özüne dönmesi tehlikesi nedeniyle Fulham'ın küme düşme tehlikesi dahi vardı. Epey zaman kaybemelerine rağmen her açıdan en uygununu seçtiler. Aynı başarıları kısa zamanda tekrarlamaları mümkün değil, ama Hughes onlara hızlı bir düşüş yaşamamayı garanti edecektir. Mark Hughes'ün bekleyen intikamı için kritik gün 21 Kasım, o gün Man City takımı Craven Cottage'a konuk olacak.

Noat Samisa

30.07.2010

Victoria Plzen 1-1 Beşiktaş

Haftaya perşembe ''Fink gönderilmesin'' yazılı tişörtle kendimi İnönü Stadı'na zincirlemeyi düşünüyorum. ''Ne yapıyor bu gerizekalı?'' diye bakmaya 20 bin kişiden çok insan gelirse iç huzuru bulacağım, ayrıca Beşiktaş'ın bu sezon başarılı olacağına dair inancım artacak. Fink'in kendisi gelse de olur, ''bir yere gitmiyorum'' desin yeter ki. Maç sonu Schuster ''Maç başı ritm tutturamadığımız için bugün böyle oldu. Bu takım bu şekilde oynayabilir ve ilerleyen zamanlarda böyle oynayacağız'' dedi, mümkünse zincirleri çözmeye bizzat kendisi gelmeli. Kendisinin futbolculuğuna da antrenörlüğüne de saygım sonsuz, akıl vermek ne haddimize ama hocam, sen güzel fikir bulduğunu düşünebilirsin de biz aynı filmi üç yıldır izliyoruz. ''Sonrasında ne olacağını anlatma, ben kendim göreceğim'' dersen eğer hepimiz üzüleceğiz. Bunun için sana yardımcı olan yok, biliyorum. Yine de rica ediyorum hemen geçmişi unutturmaya çalışmayalım. Bugün maç ilk yarıda 4-0 olabilir, Schuster'in Beşiktaş'ı projesi başlamadan bitebilirdi.

Cisse'nin yanında mutlaka Serdar Kurtuluş oynasın ile başladık. Serdar sağ bek yapılınca bari Uğur oynasın oldu. O zamanlar elde Uğur'dan başka adam yoktu çünkü. Sonra Ernst geldi. Ernst mutlaka Cisse'yle birlikte oynasın diye bu sayfada açlık grevi yaptık. Geçen sene de aynı filmi gördük, bu kez Ernst-Fink beraber oynasın eylemi yaptık. Neyin ne olduğu, ne olması gerektiği Beşiktaş adına apaçık ortadadır. Tabelaya sorabiliriz. İngiltere ve Arjantin neden Almanya'dan dört yedi? Bursaspor nasıl şampiyon oldu? Dünya Kupası'nda hangi takımlar ne şekilde başarılı oldu? Ben artık ''alan parselleyen çift merkez orta sahaları yazmaktan sıkıldım, okuyan da aynı şeyleri okumaktan sıkılmıştır'' diyordum ki yine kendimizi aynı konunun ortasında bulduk. Futbol ''koşmuyor, yatmıyor, basmıyor'' ya da ''koşuyor, yatıyor, basıyor'' basitliğinde düşünülürse bugün vasat bi' Avrupa takımından bir devrede beş gol yenebilir. Victoria Plzen bugün çift merkez orta saha önünde 35'lik, göbekli Horvath'ı kullandı, ileride de savunma arkasına koşular yapabilen bir forvet oynattılar. Pavel Vrba kazanan bir hoca, belli ki Beşiktaş'ı iyi analiz etmiş. Harika bir ilk yarı oynadılar, Beşiktaş hiç ama hiçbir şey yapamadı. Şans sonucu her haliyle haksız bir penaltı kazanıldı ve maçın Hakan Arıkan sayesinde 1-1'e gelmesiyle Schuster darağacından indi.Apaçık bir intihar vardı ortada. Eleme maçı diye Schuster'in temkinli olacağını, Vikingur maçlarında bize gösterdiği, aklındaki takımı ligde sahaya süreceğini düşünüyordum. Bugün Victoria Plzen'in yaptığı sert uyarının Buca ve Karabük maçlarında olacağını, puan kayıplarının Schuster'in asgari gerekliliklerin farkına varmasını sağlayacağını düşünüyordum. Fakat risk de uyarı da daha erken geldi. İlk yarı Hilbert ve Quaresma'nın ezdiği top sayısı sonsuz. Ernst yine bir oraya bir buraya koşarken heba oldu, basit pasları bile taca attı. Delgado'yu bu saçmalık içinde nasıl değerlendireceğiz ki? Saçma rolünde üç yıldır olduğu gibi saçmalamaya devam etti. Nihat ise top alamadıkça gezdi dolandı, orta sahaya hiçbir faydası olmadığı halde ileride kalmayarak üzerine markaj verilen oyuncunun da oyuna girmesini sağladı. Ama tüm bunların hepsi birbirine görünmez bağlarla bağlıydı.

İkinci yarı Schuster saçma bir rolde oynattığını bildiği Delgado'yu sahada tuttu, sağ içe kaydırdı. Takımın en verimsiz adamı Nihat'ı çıkardı ve Necip Uysal sol içe konuldu. Takım 4.3.3'e döndü ve Victoria Plzen durdu, hatta tamamen sahadan silindi. Ernst daha derinde pozisyon aldı, önünde iki adam daha olunca artık sağına soluna koşturmadan standart oyununu oynama fırsatı bulabildi. Savunma rahatladı, boş alanlar kapatıldı. Top rakip sahada daha çok kalmaya başlayınca Hilbert-Quaresma kenar değişimi üzerinden pozisyonlar üretildi. Necip değil oraya Cumali'yi koyun, bugün çok farketmezdi. Önemli olan nicel sıkıntıdır, pozisyon bilgisi asgari düzeyde olan ikinci orta saha adamının yokluğudur. Rakip her önde kazandığı topta pozisyon buldu. Set hücumunda sürekli ortadan deldiler, kenarları kullandılar, duran topları zorladılar, yapabilecekleri her şeyi yaptılar.İlk yarıdaki berbat Beşiktaş'ın tek sebebi orta sahadaki nicel eksiklik kaynaklı alan zaafiyetidir. Orta sahayı kaybetmek, sıklıkla maçı kaybetmek demektir. Çift yönlü orta saha diye bir kavram, oyuncu tipi yoktur. Siyahla beyaz kadar farklı iki yarı bu oyunun kendi gerçeklerinin olduğunu, her şeyin saha içinde ortaya çıktığını umuyorum ispatlayabilmiştir. Hala inanmayan varsa bu maçı bir daha izlesin. Schuster de bir daha izleyecek ve ben inanıyorum ki Fink'i göndermeyecektir. Belli ki bir de aklında Guti-Ernst ile oynamak var. Ben bu ikilinin Delgado-Ernst'e göre daha iyi olacağını, ama optimum faydayı sağlamayacağını düşünüyorum. Necip'le bu sezon bitmez. Michael Fink mutlaka bu takımda kalmalıdır. Aksi halde Quaresma değil Messi de gelse farketmez, bu takım sezon sonunda kazanan olamaz.

Hoca elbet en doğruyu bulacak, kendisinin bu kredisi bende sonsuz ama taraftardan yönetime, yönetimden kendisine gelen ''artık bir karar ver baskısı'' onu henüz denemeleri yapamadan seçimler yapmaya zorluyor. En büyük tehlike budur. İki haftadır ısrarla bundan bahsediyorum ve tüm bu transfer çılgınlığına şaşırıyorum. Beşiktaş Guti ve Quaresma'yla henüz hiçbir şey olmadı. Geçmiş çöpe atılır, bir de üzerine kısa zamanda bilinçsiz, bilgisiz ve acele kararlar verilirse koca sezon baştan yalan olur. Bunu bu akşam uygulamalı şekilde gördük, umarım en azından karar alıcılar da görmüştür.

Takımın geleceğine, gidecekler-kalacaklara ilişkin aynı şeyleri yazmak istemiyorum, son iki yıldır ve son iki haftada fazlasıyla yazdım. Bu akşam maalesef değişik bir şey olmadı. Musibetler bazen iyidir.

Victoria Plzen 1-1 Beşiktaş
Noat Samisa

30.07.2010

Biz Ayrı Gollerin Dünyası'ndanız

Futbol tarihinin en belirgin kırılma anlarının müsebbibi olan Maslov, Michels, Lobanovski ve Sacchi birbirlerinin fikir babası ve kardeşidirler. Futbola geometriyi, analizi ve bilimi getiren Valeri Lobanovski'nin oyuncularına söylediği ''Düşünmeyin, sadece söylediğim gibi oynayın. Ben sizin yerinize düşünüyorum'' sözü futbolda tümden gelimin, oyunu bir bütün olarak görmenin en vurucu özdeyişi olarak karşımıza çıkar. Ardından gelen, aynı dönemin adamı Arrigo Sacchi, Rijkaard ve van Basten'in danışmanlığında daha paylaşımcı bir ortamda Lobanovski'nin fikirlerini geliştirdi. Futbol fikri ve sözleri yakın zamana ait olduğundan Sacchi'nin pek çok fikri hala geçerliliğini koruyor. Beşiktaş'tan genele açılarak Vasat Prens başlıklı yazının bize en gerekli kısmından devam ediyoruz: (...) Arrigo Sacchi için futbolcular, yetilerinin sahaya doğru şekilde yansıtılması için gerekli şekilde yönlendirilmesi gereken duyguları olan objelerdi. Takım da yetilerini doğru şekilde sahaya yansıtan oyuncuların birbirini tamamlayıp, eksiklerini tolere ettiği ruhu olan bir bütündü. Puzzle'ın parçaları gibi, ne eksik ne de fazla. Tüm parçalar aşırılıklarını törpüleyecek, eksiklerini dolduracak ve birbirini tamamlayacaktı. Aynı Sacchi, bu fikir doğrultusunda bir oyuncunun yalnızca gol atmak için sahada yer almasına ve diğerlerinin ona hizmet etmesine ''gericilik'' demiştir.

Doğuştan Golcü'ler

Bu adam gol atmak için doğmuş, sözü ulaşılması çok zor bir övgüdür. Bugün için bize en yakın örnek golü bir şekilde arayıp bulan Flippo Inzaghi. Keza Michael Owen böyle bir oyuncuydu. Gerd Müller ise bu grubun ilahıdır. Takımın gol yükünün yaklaşık yarısını tek başına çeken, ''gelsin, 30 gol atar'' futbolcularıydı bunlar. Bugün ise bu sınıfa giren oyuncu sayısı çok azaldı. Luis Suarez bu azınlığın başını çekerken bu sezon Ajax'ta Marko Pantelic'in santrafor oyunundan yararlandı. Bu sezon Avrupa'nın tüm golcüleri sıralandığında takımında tek santrafor rolünde oynayarak bu listenin ilk 40'ına girebilen yalnızca üç oyuncu var: David Villa ve Fernando Torres ve Seydou Doumbia. Tüm listeyi ayrı ayrı ele alabiliriz, fakat fazla uzamasın diye birkaçına değinelim: Drobga çift santraforla uçuşa geçti, Di Natale Udinese'nin 3.5.2'sinde yıldızlaştı, Bent klasik İngiliz oyununda gollerini sıraladı, Milito ligde sıklıkla çift santrafordan biri olarak oynadı, Cardozo ve Defoe de benzer rollere sahiptiler.

Klasik Tarz Golcü Neden Azaldı?

Hedef santrafor-ikinci forvet (false nine) bileşimi (en bildik örnekleri Heskey-Owen, Quinn-Philips, Sutton-Shearer, Kovacevic-Nihat gibi) ve yaratıcı forvet (false ten)-ikinci forvet bileşimi (Bergkamp-Anelka ve Müller-Olic gibi) ya da baklava orta saha - çift forvet kombinasyonu (Misimovic / Dzeko-Grafite) klasik golcünün barındığı ve parladığı düzeneklerdi. Fakat bu yapıların zirve futboldaki varlığı uzun süredir fazlasıyla silik. Çift santraforun ölümü sürecinde orta sahada daha kalabalık olan takımlar rakiplerini geri iterek varolan golcüleri kaleden uzak tuttular. Golcülükten fazla en fazla pres vasfı olan bu oyuncuların sahadaki varlığı takıma zarar verir oldu, alan hakimiyetine katkı yapmıyor oluşları sıkıntı oluşturdu. Hedef santraforlar ise yerlerini korudular, fakat başkalaşmadıkça onlar da dışlandılar. Sonuçta yeni bir oyuncu modeli türedi.

Öte yandan takımlar eskisine oranla daha iyi savunma yapar oldular. Orta sahadaki nicel zaafa rağmen kendi oyunlarını oynayabilen takımlarda da hata kovalayan golcülerin şansı azaldı, gol sayıları düştü. Pasif ofsayt kuralıyla birlikte Bergkamp-Anelka tarzı birliktelikler yara aldı, savunma arkasına dikine koşular oyundaki ağırlığını ters kenardan çapraz koşulara bıraktı ve uzak forvetin durdurulamaz yükselişi başladı. Takımların gol yükü bölündü, demarke pozisyonda topla buluşabilen kenar adamları ve forvet arkası oyuncuları kaleye en yakın olan oyuncudan çok daha tehlikeli oldular. Fakat sözkonusu uzak forvetler şu yeni türeyen oyuncu modeline mutlak ihtiyaç duyuyor.

Golcü Doğup Andriy Shevchenko Olmak

Modern santraforların en iyilerinden biri olarak kabul edilen Andriy Shevchenko kendi futbolculuğuna dair bir şeyler söylerken Valeri Lobanovski adını mutlaka zikreder. Golcü olarak kendini bilen Sheva, Lobanovski'nin üçüncü kez Dinamo Kiev'in başına geçmesiyle bambaşka bir oyuncuya dönüşür. Artık top beklemek yerine topu paylaşmaya başlar. Ceza sahasına düşen topu bulmak yerine o topu doğru şekilde bekler. Gerektiğinde geri gelir, gerektiğinde kenarlara açılır. Kendine ve arkadaşlarına koşu kulvarları açar. Asist beklemek yerine gol için en uygun ortamı yaratır, muhteşem goller atarken asistleri basitleştirir.

Lobanovski'nin futbol fikrinde Total Futbol dönemindeki maç içi mevki değişimlerinin aradan geçen zamanda oyunun artan hızına uyarlanmış hali vardı. Johan Cruyff'un oyunun henüz başında stopere geçip, stoperi ileri yollaması 1974 Dünya Kupası Finali'nin en çok akılda görüntülerinden biridir. Michels'in ''her mevkide oynayabilecek çok yönlü oyuncular'' fikrinin yerini Dinamo Kiev'de ''oynadığı mevkinin öncelikli gereklerinin en az bir fazlasını yapan komple futbolcular'' aldı. Shevchenko'daki değişim de bugünün futbolunun gereklerini bilen bir özel adamın mucizesidir.

Modern Santrafor Klasik Golcü'ye Karşı

Orta sahadaki nicel üstünlüğü sağlamak adına ikinci forvetin kenara gelmesi sonrası hücumda tek başına kalan uzun boylu hedef santrafor da akıcı oyunda atıl kaldı. Golcülük vasfı olmayan bu oyuncular tehdit oluşturamadıklarından kolay pasifize edildiler. (Emile Heskey) Bugün zirve futbolu Shevchenko'vari ideal santraforlar domine ediyor. Drogba, Torres, Villa, Eto'o, Milito, Higuain, Forlan, Rooney ve Tevez'in başını çektiği bir küçük oyuncu grubu var. Onlar gönülleri hoş tutulursa bugünün kusursuz futbolcuları. Onlarda stoperin de kanat oyuncusunun da golcünün de mayası var. Onlar klasik golcülerin gol yetisine sahip ve güçlü fizikleriyle hedef santraforu, hızları ve çabukluklarıyla ikinci santraforu oynayabiliyorlar. Onlar takımlarına kattıkları esneklik sayesine takımlarını en az dört forvet oynatıyorlar.

Santrafor Oyunu

Bu Dünya Kupası'nda Miroslav Klose bu grubun en parlak örneğiydi. Almanya'nın neredeyse tüm gollerinde onun katkısı vardı. Lukas Podolski ve Thomas Müller onun santrafor oyunu sayesinde parladı. Turnuvanın iki finalistinden Hollanda'da takımın en ilerisinde oynayan Robin van Persie her maça ilk 11 başladı, ama turnuvayı yalnızca 1 golle kapattı. İspanya'da ise Torres ve Villa tek santrafor rolünde çıktıkları maçlarda bir tek gol dahi atamadılar. Yine de vazgeçilmez oldular.

Santrafor oyunu 4.2.3.1 ve trend 4.3.3'te gol atabilme vasfından öncesine ihtiyaç duyuyor. Geriye, kenarlara gelerek aldıkları toplarla alan boşaltan, koşu kulvarları açan, eşleşme problemleri yaratan bu oyuncular takımlarına esneklik kazandırıyorlar. Top ayaklarındayken gol tehdidi yaratarak klasik golcüyü, boş alana yaptıkları koşularla ikinci forveti, feyk koşularıyla hedef santraforu ve sırtı dönük ya da kenarda aldıkları toplarla koşu yoluna paslar atarak yaratıcı forveti oynuyorlar. Forvet arkasını, 10 numarayı ve uzak forveti parlatıyorlar. Tüm bu vasıfları bünyesinde toplayan ve sayıları az olan bu yeni oyuncu grubunu daha uygun bir tabir bulana kadar, ''santrafor oyununu bilen santrafor'' olarak tanımlıyoruz.

Sonuç:

Genel taktik değerlendirmeleri yaparken zirve futbolda görünenleri esas alıyoruz. 4-2-3-1 ve trend 4-3-3 üzerinden yapılan zirve futbol değerlendirmeleri, futbolun alt katmanlarında üçlü savunmanın ve 4-4-2'nin halen varolmasına ve kazanmasına bir eleştiri getirmiyor. Futbol hala dev bir icatlar alanı, yarını belirsiz. Fakat iletişim imkanlarının artmasıyla gelişime açık ortamlarda kullanılan oyuncu modelleri ve rollerinin ağırlığını, ne sıklıkla görüldüğünü zirve futboldaki kazanma yolu şekillendiriyor.

Bugünün futbolunda klasik golcüye sık rastlanmıyor. Zirve futbol sahnesinden tamamen indiler, Altın Ayakkabı'yı uzak forveti de oynayabilen üstün kanat oyuncularına (Messi, Ronaldo) bıraktılar. Yerel liglere inildiğinde de az rastlanır durumdalar. ''Gelsin, 30 gol atar'' devri bitti. Tek santrafor olarak takımın gol yükünü sırtlayan oyuncular ya çok özel yetenek sahibi (Villa, Torres) ya da dün izlediğimiz Young Boys gibi (Doumbia) fantastik bir oyun planında parlıyorlar.

Merkez forvetlerin gol sayısı azalırken daha geride pozisyon alan hücumcuların gol sayısı arttı, takımlar artık daha fazla hücum tehdidi sahibi oldular. Savunmalar da yaklaşık 20 yıldır gitgide artan gol seçeneklerine çözüm üretmek adına yeni fikirler üretti, güçlendi. Fiziki kapasite çok arttı. Bu sebepten modern santraforlarda birinci öncelik hedef santrafor rolü için fiziki yeterlilik oldu. İkincil önemi oyun bilgisi aldı. Feyk koşular ve geriye-kenarlara deplase olma yetisi çok değerli hale geldi. Demarke pozisyondaki uzak forvetlere alan yaratmak esasına dayanan modern santrafor fikrinde gol vuruşu becerisi üçüncü sıraya konuldu, klasik golcüye göre çok az gol pozisyonuna giren modern santrafor daha çok asist yapma ya da asistlere uygun ortam hazırlama misyonu üstlendi. Bu oyuncuların pek çoğu klasik golcünün yükselişi sürecinde varolan rolleri değiştirilerek üretildi, bu sebepten halen gole yakınlar. Fakat daha ileride özel üretime geçilmesi halinde golcülük vasfı olmayan santraforlara ya da hızın daha artışıyla 4-6-0 daha sık görülebilir.

Yakın zamanda Roma, Man Utd, Barcelona, Arsenal ve Everton'da görülen 4-6-0'ın iki ana nedeni vardı. Birincisi Man Utd, Roma ve Barcelona'nın sahip olduğu özel oyuncularla (Messi, Ronaldo, Totti) santrafor oyununa ihtiyaç duymadan alan yaratabilmesiydi. Arsenal ve Everton ise tamamen yokluktan, eldeki tüm santraforların sakat olması neticesinde bu şablonu kullandı. Modern santrafor varlığını çok belirgin şekilde sürdürüyor, kazandırmaya devam ediyor.

Arsenal'in Danimarkalı santraforu Nicklas Bendtner bu konuda en çarpıcı örneklerden biri. Gol vuruşları felaket ama Wenger'in has adamıdır. Sebebi genç yaşına rağmen golcülük vasfı hariç yukarıda anlatılan tüm becerilere üst düzeyde sahip olmasıdır. Ligimizde ise en yakın örnek Umut Bulut. Rakip stoperleri hırpalıyor, en olmadık işlerin peşinde sonuna kadar koşuyor, sürekli doğru koşuyu yapıyor, sıklıkla doğru yerde oluyor ama gol vuruşları tam bir felaket. Hal böyle olunca antrenörler onu her zaman oynatıyorlar, tribünler ise ''bu adam neden oynuyor'' diye soruyor. Gol vuruşları daha iyi olan Teofilo transfer ediliyor, fakat Umut'un yaptıklarını yapamadığı için takıma Umut'tan daha faydalı olamıyor. Eğer trend devam ederse belki zamanla Bendtner'ın gününde olmadığı bir maçta dahi 90 dakika sahada kalmasının Arsenal için önemi gibi ''gol atmayan santraforlar''ın sayısı artabilir.

Yazının çıkış noktası olan ve bazı bilgilerin güncelleştirilerek kullanıldığı köşe yazısı:
Jonathan Wilson / What has happened to the classic goalpoacher?

*****

Değerlendirme: Rogerio da Silva Bobo

Rıdvan Dilmen söylerdi, en son Bilal Meşe'den de buydum: ''Bobo her şeyi biraz yapabilen bir forvet oyuncusu.'' Evet, Bobo için ''hedef santrafor'' diyemiyoruz. ''İkinci forvet'' de diyemiyoruz. Asistleri çok fazla değil, muhteşem bir son vuruşçu da değil. Hava toplarında özelleşmiş değil, kontra atağa uygun değil. Fakat tam olarak yukarıda anlattığımız tipte bir oyuncu. Her şeyden biraz var ve takımını oynatan, arkasındakileri (Holosko) parlatan bir özel oyuncu. Beşiktaş geçen iki sezonda 4.3.3 oynarken durum buydu ve Bobo üzerine yapılan tüm tartışmalar yanlıştı. Bobo bu takımın, bu ligin ideal oyuncusuydu ve (misal vermek gerekirse) her özelliği 10 üzerinden 6 olan bir oyuncu olarak kadro kalitesi ve futbol sahnesindeki yeri 10 üzerinden 6'yı aşmayan Beşiktaş'la uyuşuyordu.

Bernd Schuster'in Bobo-Nihat fikri ise Bobo'nun takım için önemini azalttı. Beşiktaş artık sözkonusu ideal santrafora ihtiyaç duymuyor. Nihat Kahveci tıpkı Luis Suarez gibi, Di Natale gibi, Darren Bent gibi ikinci forvet olarak konumlandırılıp klasik golcüye yaklaştırılmak isteniyor. Bu sebepten hedef santrafor yetileri (misal) 10 üzerinden 8, golcülüğü aşağı-yukarı Bobo ile denk (modern santrafor oyununa dahil olan diğer yetileri önemsiz) ve daha statik bir oyuncu isteniyor olabilir. Bobo'dan eskisi kadar geriye ve kenarlara açılması istenmeyecek, oyunu zamanla daha da statikleşecek. Fakat şunu kabul etmek gerekir ki eğer ''ya tutarsa transferi'' değil de tam aranan adam bulunursa bu oyuncu Beşiktaş'a şu yapıda Bobo'dan daha faydalı olabilir. Ben bunu anlayışla karşılayabilirim, fakat Beşiktaş'ın bu sakil yönetim yapısıyla ve şu zamandaki aymaz ortamda Bobo'dan daha uygun birini bulabileceğini hiç ama hiç sanmıyorum.

Batuhan Karadeniz'le ilgili tüm hayıflanmaların sebebi tüm bu yazıda geçenlerdir. Batuhan doğuştan golcü, fakat Lobanovski gibi birinin elinde yukarıda adı sayılan özel gruba girebilecek cevhere sahipti.

Noat Samisa

29.07.2010

Young Boys 2-2 Fenerbahçe

Young Boys takımının methini bahissever dostlardan ve İsviçre civarından duymuştuk, fakat gayet doğal olduğu üzere hiç 90 dakika izleme imkanı olmamıştı. Çok ilgi çekici bir oyun tarzından, marjinal görünümlü bir fikirden bahsediliyordu. Bunu bu akşam fazlasıyla gördük. Fakat bu etkileyiciliğin temelini oluşturduğu söylenen 3-4-3 bu akşam ortada yoktu. Ben mi farkına varamadım derken İsviçre basınında benle hemfikir olan bir maç raporuna rastladım. Bu maçta tribünde oturan Vladimir Petkovic, esas düzende sol kenarda oynattığı Spycher'i ortaya çekmiş, Doubai ile eşleştirip oranın esas adamı Costanzo'yu forvet arkasına göndermiş. Avrupa'da sezonun golcülerinden Seydou Doumbia'nın yokluğunu Bienvenu'yu ortaya çekerek kapatmaya çalışmışlar, fakat solda oynayan Lulic bu çok etkili hücum hattında fena sırıttı.

Bu oyun tarzını nereden hatırlıyoruz? İlki çok yakından. Savunmada alana değil sürekli adama ve topa odaklanmalarını ve sürekli dikine oynama çabalarını Marcelo Bielsa'nın Şili'sine benzetebiliriz. Fakat asıl büyük benzerlik, bundan iki yıl kadar önce Galatasaray'ın deplasmanda ancak 4-3 mağlup edebildiği Bellinzona takımıyla. Boşnak hoca Vladimir Petkovic, Galatasaray bu maç için İsviçre deplasmanına gitmeden kısa bir süre önce Bellinzona'dan ayrılarak Young Boys'un başına geçmişti. Sözkonusu maçta neredeyse aynı kamikaze futbolu evsahibi takımın çok daha zayıf olmasına rağmen görmüştük. İsteseler hatlar arasını kapatabilirler mi bilmiyorum ama bunu istemedikleri kesin. Herkes topla çıkabiliyor, geriden ezbere toplar atıyorlar. Belli ki altında uzun ve yoğun bir çalışma süreci var. Türkiye'de benzer hisleri geçen sezon Kasımpaşa yaşattı, kaybettiği maçta bile tribünü memnun etti. Tıpkı Young Boys gibi art arda pozisyonlar bulduğu bir dönemde garip bir gol yediler, 85. dakikadan sonra hep garip şeyler yaşadılar. Petkovic gibi topa sahip olmayı, herkesin oyuna katılımını önemsediler ve bunu Young Boys'un 3-4-3 fantezisi gibi ligimizde örneği olmayan baklava orta saha - çift santrafor kombinasyonuyla yapmışlardı. Kasımpaşa, Şili ve Young Boys bir şeyler kazanamasalar da sempatik futbollarıyla katıldıkları şampiyonalara farklı bir tat kattılar.Fenerbahçe'nin bu akşam birincil sorunu Alex'in hazır olmadığı, Kazım'ın akıllanmadığı bir günde Cristian'ın olması gerekenden daha önde oynatılmasıydı. Aşırı silik bir oyun oynadı, o sürekli önde kaldıkça Young Boys'ta topu alan ortadan deldi geçti. Mutlaka daha derinde pozisyon almalı. Kenarlarda da galiba 3-4-3 üzerine çalışmış olacaklar ki maç başında kenar adamları bekleri kovalamadılar. İngiltere vatandaşı Scott Sutter normalde sağı tek başına domine eden bir oyuncuyken orta sahanın daha sağlam olduğu bir günde sanki sağ önde oynuyormuşçasına oynadı. Kazım atılınca daha kolay geldi, Degen'in muhteşem futbolu onun her destek koşusunu ödüllendirdi. Gariptir, Aykut Kocaman kırmızı kart sonrası buraya bir önlem almadı. Bu ikilinin Andre Santos'un adeta üzerinden geçiyor olmasına rağmen Gökhan Ünal-Selçuk değişikliğinde Stoch ters kenara gönderildi. Emre sol öne çekildi ve maç biterken tükenmişti. Maç 11-11 iken birbirinden uzak olan hatlar 11-10 olunca normale döndü, hatta aşırıya kaçtı. Cristian savunma içine girdi, Selçuk'un da eklenmesiyle Young Boys sağının inanılmaz oyununa rağmen maçın ikinci yarısı, ilk yarıya oranla Fenerbahçe adına daha olumluydu. Üç topu direkten dönen Young Boys biraz şanssız, biraz beceriksiz, biraz da tecrübesizdi. Penaltıdan attıkları golle bu heyecanlı, iştahlı oyunlarına mağlubiyet yakıştırmadılar.

Fenerbahçe bu akşamki savunma hattıyla TSL'de ancak ilk 5'i zorlayabilirdi, bu sebepten Fenerbahçe'yi enine-boyuna yorumlamaya değer bir maç olmadı. Oraya en az iki oyuncu gelecek, her ikisi de Türkiye'de mevkilerinin zirve oyuncuları. Alex fiziken mutlaka daha iyi duruma gelecek, Cristian'ın rolü de gözden geçirilirse geçen seneki sorunlar üzerinden yapılan transfer çalışmalarının olur-olmaz'ını bakılabilir. Fenerbahçe'ye Haziran ayı başında çok daha atak bir takım olması adına bir kenar adamı, bir uzak forvet yapısını önermiştim. Stoch ters ayakla oynuyor olsa da kenar adamı önerisine, yani driblingle alan açabilen oyuncu modeline uyuyor. Son çizgiyi düşünmediğinden takım ve Andre Santos için biraz daha az riskli bir rol bu. Issiar Dia da uzak forvet özellikleri olan bir kenar oyuncusu. Stoch'un içe katederek arka direğe yollayacağı ara toplarda Dia sürekli topun gittiği yerde olabilecek bir oyuncu. Topsuz koşuları iyi. Bunun yanı sıra dribling yetisi kuvvetli, klasik kanat adamının işini de yapabiliyor. Fakat hem Stoch'un optimum performans göstermesi, hem de Dia'nın uzak forveti oynaması ancak doğru santrafor sahada olursa mümkün. Bugün atılan iki harika golde de bir feyk koşu ve santrafor Gökhan Ünal'ın boşalttığı alan var. Fenerbahçe bu golleri Guiza ile atamadı, bu akşam da atamazdı. Beklenen santrafor transferi gerçekleşirse Fenerbahçe'nin oyunu son 4 yıldır olduğundan farklı bir forma girebilir. Tabii önce varolan bu yıkıcı havanın dağılması, Aykut Kocaman'ın biraz rahatlaması lazım. Bu da sakil ortamda ancak galibiyetlerle olur.

Young Boys 2-2 Fenerbahçe
Noat Samisa

29.07.2010

Biz Ayrı Dünyaların İnsanlarıyız

İzafi Dinimizde Hz. Guti başlıklı yazısından iki bölüm: ''Beşiktaş bir kez olsun geriye dönüp baksın. 86-87 sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde efsane antrenör Valeri Lobanovski'nin Dinamo Kiev'inden iki maçta toplam 7 gol yiyerek, gol atamadan elendiğini görecek. Biraz daha yakına gelirse 02-03'te Roberto Mancini'nin Lazio'suna kaybettiği UEFA Kupası çeyrek finalini görecek. Büyüyen Beşiktaş'ın bir yabancı gözünden Avrupa Kupası geçmişi budur, fazlası değil. (...) Her şeye layıktır bu Beşiktaş, bunun için sadece benim Beşiktaş'ım olması yeter.'' Bir süredir Beşiktaş takımı ve bir kısım Beşiktaşlı birbirine bağlı bu iki parametreden birindeki spekülatif artışın diğeri üzerindeki sahte yansımasını görüyor. ''Beşiktaş'ın futbolcusu değil' tabiri şu sıralar yine moda oldu.

Dünyanın sayılı altyapı kurumlarından birine ve bir Avrupa Kupası'na sahip olan Sporting Lisbon'da yetişip en iyilerin oynadığı Barcelona'ya transfer olmuş, iki kez Avrupa'nın en büyüğü ünvanına sahip Porto'ya ''kariyeri düşüşte'' iken gitmiş, ardından bu sezonun CL şampiyonu, geçmişinde iki kez bu kupayı kazanan Inter'e transfer olmuş, arada son beş yılın en iyi takımlarından biri olan Chelsea'ye gitmiş olan Ricardo Quaresma ve Real Madrid'de üç CL kupasını bizzat havaya kaldıran Hz. Guti... diye başlayan bu uzun tanım cümlesinin sonunu ''Beşiktaş'a transfer oldular'' diye getirince insanın içini bir sevinç ve umut kaplıyor. Bir yandan hayal kurulurken, diğer yandan farkında olmadan algı değişiyor. Yukarıda dünya futbolundaki yeri işaret edilen Beşiktaş'ın (hani şu geçen sezon gol kabızı olan bizim Beşiktaş'ın) iki transfer ile tüm bu adı geçen zirve kulüplerle aynı yarışmacı seviyeye çıktığı (haydi biraz yumuşatalım, yaklaştığı) sanrısı oluşuyor. Tribüne hakim ses takımdaki oyuncuları ve toplam kaliteyi yeniden değerlendirilip, yakın zamana kadar ''iyi topçu'' olanları artık vazgeçilebilir ilan ediyor. Hakkında tereddüt yaşananların etiketi ise belli: ''Beşiktaş'ın topçusu değil, gönderilmeli.''

Bu iki oyuncu da oldukça ekstrem koşulların oluşması sonucu Beşiktaş'a geldi. Quaresma başarısız olduğu zirve kulüp deneyimleri sonrası ülkesine dönüp kontağı kapatmadan önce bir kez daha zirve kulüplere giden yolu açabilecek rahat ve yağlı bir ortam bulduğu için burada. Guti Hazretleri ise gidebileceği bir kürkçü dükkanı olmadığından Schuster'in Beşiktaş'ını Katar'da geçirilen emeklilik günlerine ve bildik son demler seçeneklerine bir alternatif olarak gördüğü için İstanbul'a geldi. Beşiktaş'ın her şeye layık olması çok güzel bir ideal, fakat ''asıl Beşiktaş'ın topçusu olmayanlar'' Guti ve Quaresma. Her ikisi de burada fazla kalmayacak. Bu ikiliyi tüm ahvali belli olan Beşiktaş için birer büyük şans olarak görmek yerine sanal bir Beşiktaş imajı yaratılıyor. Takım elbiseliler imza törenine tam kadro geliyor, yeşil çim üzerinde yürüyorlar. Kitlelerin gözünde o sahaya Guti ve Quaresma haricindeki futbolculardan daha çok yakışıyorlar. Erhan Güven kıvrak bir çalım atamazken Serdal Adalı bir derbi deplasmanında topu 90'a çakan santrafor edasıyla Guti'yi tanıtıyor: İşte benim eserim, benim golüm ve yaz ligi şampiyonluk kupası...

En büyük tehlike Bernd Schuster'in henüz yeterli bilgiye ve izlenime sahip olmadan bazı seçimler yapıyor ve yapacak olması. Rodrigo Tello kolay bir seçim oldu, fakat bundan sonrası çok daha önemli. Schuster'in kafası karışık, geçen sezonların birikimini değerlendirerek geleceğe dair bir seçim yapması için kendisine yardımcı olunmadı. Kısa süreli ve kıstası olmayan performansları değerlendirerek doğru seçimler yapması maalesef çok zor. Bu seçimleri bir şekilde Schuster tek başına yapsa ben kabul edeceğim. Eğrisi doğrusuna denk gelir, fakat Beşiktaş'ın mevcut ortamı bunu imkansız kılıyor. Taraftardan gazı alan yönetimin belki istemeden dahi olsa zor bir karaktere sahip olan Schuster üzerinde kurduğu baskı açıkça görülüyor. Seçim için genel kriter belli: Taraftar geçen sezon en çok kime homurdanıyordu? Delgado geldiğinden beri ne verdi, 8 milyon yuro bayıldık biz sana Tabata, Zapo attığı gole sevindi, Holosko sakatlıktan berbat döndü, Fink düz adam, Bobo da anca bilmem şu kadar gol attı... Diğer yandan iyi durumda olmayan ve geçen sezonun ikinci yarısı neredeyse hiçbir şey oynamayan Ferrari, takımın dördüncü stoper ihtiyacı, sağ bekteki sorun, orta sahadaki problem; henüz Schuster'in farkına varacak ortamı bulamadığı vazgeçilmezler, olmazsa olmazlar var.

Kısa zamanda yapılacak saha dışı seçimler Beşiktaş'ın bu sezonki yolunu çizecek. Bunun adını yapılanma koymaz aymazlıktır, ben ortada takım elbiseli bir grup ve paradan başka hiçbir şey görmüyorum. Ligler başlamadığından Schuster'i de göremiyorum, ama onun daha zamanı var. Sonunda Beşiktaş'ın epeydir en güzel yeri olan saha içerisine dönersek, son tahlilde ben ''Beşiktaş'ın futbolcusu'' diye bir kavramın olduğuna inanmıyorum. Beş kez Avrupa'nın en iyisi olmuş Liverpool'daki ''Liverpool'un topçucu olmayanlar'' ile alakalı eski bir yazı bu hususta belki daha açıklayıcı olabilir:

Vasat Prens

Sırada: Biz Ayrı Gollerin Dünyası'ndanız

Noat Samisa

28.07.2010

İzafi Dinimizde Hz. Guti

Beşiktaş bir süredir hızını artırarak gidiyor, yolun doğruluğuna inanıp sol şeride geçiyor ve birinci sayfadan inmemenin hazzını doya doya yaşıyor. Her zaman ülkenin, dünyanın bir başka yerinde olanlar şu sıralar Beşiktaş'ta yaşanıyor, yani Mayıs-Eylül arasında oynanan yaz ligi, kıran kırana devam ediyor. Yaz liginde içeride zaten şampiyon olundu, hedef Avrupa... Bu hususta yeterli argüman da yok değil, BBC başta olmak üzere Guti'nin Beşiktaş'a transferini dünya basını manşetten geçti. Quaresma ve Guti'den sonra yine ''dünyaca ünlü'' bir santrafor alınacağından bahsediliyor. Dediklerine göre Beşiktaş büyüyor, büyürken yaz ligini domine ediyor. Cebi derin takım elbiseliler bu ligde çok iyi oynuyorlar. Parayı koyuyorlar, umut kemendine geçirilen kitleler gol diye bağırdıkça tabela hemen değişiveriyor. Takım elbiseliler bunu severler, kaderlerini başkalarının eline bırakamazlar. Daima müdahil olmak isterler. Fazla bekleyemezler. Ay sonunu bile bekleyemezler. Umut aslında bir öncül duygudur, umut sonrası oldukça değerlidir; fakat yaz ligi umudu bir meta haline dönüştürüp güç olarak piyasaya sunuyor. Biz de gidip arkasında isim yazan formalardan alıyoruz. Eylül'de başlayıp Mayıs'ta biten sezon ise biraz sıkıntılı, o ligde birtakım gariplikler var. Kimse tam olarak anlamıyor zaten.

Beşiktaş bir kez olsun geriye dönüp baksın. 86-87 sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde efsane antrenör Valeri Lobanovski'nin Dinamo Kiev'inden iki maçta toplam 7 gol yiyerek, gol atamadan elendiğini görecek. Biraz daha yakına gelirse 02-03'te Roberto Mancini'nin Lazio'suna kaybettiği UEFA Kupası çeyrek finalini görecek. Büyüyen Beşiktaş'ın bir yabancı gözünden Avrupa Kupası geçmişi budur, fazlası değil. Keza futboldaki yeri de bu. Bu kadar. Futbol tarihinde Beşiktaş'ın Kupa 1 ve Kupa 3'te çıktığı seviyeye çıkabilen en az 40 takım olmalı. Guti değil de Avrupa'da Beşiktaş seviyesine ulaşılabilen özdeş, muadil, denk takımlardan bir transfer yapılsa, kaçına ''evet, tamam, budur'' denilecek? Beşiktaş bunu bilmeli. Sonra ben bakıyorum Beşiktaş'a. Dünya futbolundaki yeri bu kadarcık, bazı kötü şöhretleri de var; fakat benim Beşiktaş'ımdır bu. Bir Beşiktaş var işte, bir ucu Tophane'de, diğer ucu Ortaköy'de. Serencebey, Dikilitaş, Akaretler, Yıldız, Abbasağa... Fulya'nın düzü, sonunu hala dik bayırlarıyla belli ediyor. Dolmabahçe Caddesi'nde Ulu Çınarlar'ın altından yürümenin keyfi devam ediyor. Her şeye layıktır bu Beşiktaş, bunun için sadece benim Beşiktaş'ım olması yeter. Büyük müdür bilmem, ama erişilmezdir. Varolmak ya da başka bir şey olmak için bir başka şeye ihtiyacı yoktur.

Beşiktaş bir şey oluyor, bu galiba kesin. Ama ne oluyor? Memlekette öyle bir kutuplaşma ortamı var ki, tüm bu seçimlerden kaçmak istesem de mümkün olmuyor. Hep bir çubuğun iki ucu sunuluyor önümüze. O an anlıyoruz aslında devletin çoktan seçmeli sınavlarda biraz olsun insaflı olduğunu. En azından dört ya da beş şık koyuyorlar, daha demokratik oluyor sanki! O'cu, Şu'cu ve bazen Bu'cu üzerinden yapılan tartışmalarda hep kısa sorular soruluyor, kısa cevaplar veriliyor. Beşiktaş da referandum süreci gibi: Gözyaşlarıyla şampiyonluk kupasını kaldıran bir başkan, taraftara küfreden bir başkan; 'kız kardeşini, kız arkaşını, eşini, çocuğunu al git' diyerek taraftarını dövdüren bir başkan.''Çıldırt Bizi'' bir başkan. Duyumcu abilerin aklını aldığı insanların karşısında ise muhalefeti ''Guti Beşiktaş'ın borcunu ödüyor mu, Guti staddaki pisuvarları tamir ediyor mu, Guti ile Necip yan yana oynar mı'' ile yapan bir grup ile muhalefete hakim olabilecek yegane sesin bu olduğunu düşünen bir birleşim kümesi tüm anlayışsızlığıyla dikiliyor. Biz de fark kümesi olarak evrensel kümelerin ve değerlerin bize sağladığı yerde takılıyoruz. Uyarıları işitiyor, ses etmeden kutlamaları izliyoruz vallahi. Arkadaşlarla arada konuşuyoruz, şu meşhur iki ucu olan çubuğu seçmemeye karar vermişler olarak kendimize dört yanı olan bir düzlemi de seçmiyoruz. İçi dolu bir küre içerisinde en doğru konumu belirlemeye çalışıyoruz, en azından ben çalışıyorum. Kaytaran varsa bilmem.

Bu bir üçüncü yol olabilir, fakat bu da bir kutup sayılacağından ben şu içi dolu küreyi önemsiyorum. Küre dış yüzeyine, etrafına dizilen sayısız düşünceyi değerlendirerek küre içerisinde mutlaka merkez dışında olmak üzere bir konum belirlemeyi ve bunun gereklerini yerine getirmeyi tercih ediyorum. Çok düşünmek eylemi zorlaştırır, ben de bir süredir vakit bolluğunda olduğumdan bol bol düşünüyorum. Bu düşünceler eyleme ket vuruyor. İmza törenlerine gitmiyorum, forma almıyorum (sanırım almayacağım), hatta kulübün mağazalarına uğramıyorum. Stada gittiğimde sıklıkla saha içinde olan-biten haricindekilerle hiç ilgilenmiyorum. Bir köşede -sıklıkla- sessizce maç izleyip, sohbet edip daha fazla insanı bu küre içine sokmaya çalışıyorum. Epeydir bu kürenin içi kalabalıklaşır ve diğer iki hakim kutbun gücüne yaklaşırsa eyleme geçilebiliriz diye bekliyorum. Bu sebepten Quaresma için ''gelsin, izleyelim'' diyordum. Guti için de ''hoşgeldi, onu da izleriz'' diyorum. Çınarlı Yol'un kenarlarında bazı zamanlarda görülen laleler hatrına (onlar da benim Beşiktaş'ıma dahildir ya, ondan) bu dönemi Beşiktaş'ın Lale Devri sayıyorum. Başlangıç plaza anlaşması, sonu belirsiz. Şarapları getirin, sen de haydi ud çal. Birileri matbaayı getirsin, Avrupa'dan elçiler, hatta Haz.ret'ler gelsin; siz de kupalar alın efendiler...

Beşiktaşlı'lığın son zamanlarda artan göreliliği üzerinden onlarca fikir üretiliyor. Duruş moda kavram, fakat artık popülerin nostaljisi oldu ve ne olduğunu bilenin sayısı çok azaldı. Hakim ses öylesine güçlendi, iktidarı gücünü öylesine pekiştirdi ki biraz olsun üzerine düşünenler düşünce suçu işler oldular. Pek çok şey insana bağlı bu dünyada, hele ki soyut olgular. Fakat şu zamanın Beşiktaş'ına dair tek gerçek hala eski yerinde duran ve benim içerisinde bir garanti yer edindiğim stad ve Beşiktaş semtidir. Semtin de elbet uğradığı bir heyelan var, fakat somut varlığı halen baki. Stad da öyle. Geri kalan her şey, başta duruş, ilkeler, Seba, özkaynak, sidik kokan soyunma odaları, eskiler, neydi o günler olmak üzere yok oldu, eskisi gibi olmayacak ya da hiç öyle olmadı. Benim Beşiktaş'taki konumum bu. Herkesin bir konum belirlemesini ve asla sözkonusu çubuğa yaklaşmamasını umuyorum. Hiçbir güç bana Yıldırım Demirören adının ardından gelen nefreti soramaz bile. İsterim ki kimse de bana ''Guti'nin false ten rolüyle Bobo'nun klasik golcü olmamasının Nihat'ın uzak forvet rolüyle ne kadar uyuştuğunundan bahsetme'' demesin. Tamam, kabul ediyorum biraz karışık bir tespit oldu, ama futbol basit olunca pek zevkli olmuyor. Beşiktaş'a dair en zevkli şeyler de en kötü zamanda bile saha içinde yaşanıyor.

Hazreti Guti'nin ruhani bir nitelik taşıyan, somut algıya oturmayan öldürücü pasları onu izafi, göreli Beşiktaş dininin mutabık lideri yapabilir. Bari Guti'de ötekiler olmasın, bu kez aynısını hissedebilelim, desem suç işler miyim? Amin. Asıl soru Guti'yle sahada ne olacak, o da daha sonraya kalır. Biliniz ki burası umutçu değil, yanlış gelmişsiniz.

Noat Samisa

26.07.2010

Portsmouth Dibi Bulamadı

Fotografta aynı armayı ve reklamı taşıyan farklı renkte iki forma görülüyor. DC United takımı altyapısı takımlarından biriyle bir idman maçı mı yapmış acaba? Öyle olsa bizi pek ilgilendirmezdi, ama sorun şu ki beyaz formayı giyen kişi Portsmouth'un stoperi Marc Wilson.Portsmouth yakın zamanda sürekli yanlış insanlara rastladı. Sanıkların sayısı o kadar fazla ki henüz hakkında hüküm verilmek üzere bir fail dahi bulunamadı. Hatta şu vakte kadar yaşananlar yetmemiş, Ada'nın güney sahilinde görülen gariplikler tam gaz yola devam ediyor. Fıkra gibiler. Önümüzdeki sezon Championship'te mücadele edecek olan takım iki haftadır Kuzey Amerika turunda. Turun ilk ayağı için San Diego'ya Chicago aktarmalı gitmeye çalışmışlar. Chicago'dan binecekleri tarifeli aktarma seferi iptal edilince ortada kalmışlar. Bir gece orda burda sabahlayan takım, Portsmouth'tan San Diego'ya 42 saatte ulaşmış. Yorgun ve idmansız çıktıkları hazırlık maçını kaybetmelerine rağmen oynanan oyun yeni hoca Steve Cotterill'i memnun etmiş, kötü geçen yolculuğu mazeret saymışlar. Fakat bu maç sonrası beş yeni sakata ve bir ayağı kırık kaleciye sahip olmuşlar. Nispeten sorunsuz bir yolculukla Kanada'ya geçerek iki maç daha yapmışlar. Burada alınan iki galibiyet artık işlerin yolunda gideceği sanrısına yol açsa da talihsizlik totemi daha fazla sabredememiş. Takımı Edmonton'dan Washington'a götürecek uçak fırtına nedeniyle üç gün geç havalanınca takım Washington'a oynayacağı hazırlık maçından yalnızca birkaç saat önce varabilmiş. Bu da yetmemiş, takıma ait 14 valiz bu hengamede kaybolmuş. Valizlerden birinde bulunan iki takım forma da böylece meçhule doğru yol almış. Stada gitmek için yola çıkmak üzere iken durumu farketmişler, hemen bir telefon trafiği başlamış. DC United kulübü anlayışlı davranmış, iki takım formadan birini Portsmouth'a vermişler. DC United'ın Portsmouth'u 4-0 mağlup ettiği bu hazırlık maçı, bu yazın en sıcak Washington gününde, 38 derecede oynanmış. Portsmouth'lu oyuncular aşırı sıcakta sarfettikleri efor sonrası 4'er kilo vermişler, bazıları uykusuzluk ve yorgunluktan yatağa düşmüş. Üstüne üstlük, takımın elde kalan son kalecisi Jamie Ashdown da bu maçta takım arkadaşıyla çarpışarak sakatlanmış.

Tüm bunları iki haftada yaşayan takım artık eve döndü. İki hafta sonra başlayacak lig öncesi Steve Cotterill'in elinde ilk 11 oluşturacak kadar oyuncu yok. Eldeki oyuncu grubunun yarısı forvet, takımda kanat adamı yok. Yeni adam aramayı, sakatları iyileştirmeleri için doktorları sıkıştırmayı falan bıraksın bence. Belli ki Portsmouth şehrinde Edward Murphy Jr.'a sürekli ağır küfürler eden biri var, onu bulup dövsün. Bay Murphy mezarında rahat uyuyamayınca -ki rahat olmaması beni de memnun eder- tüm teorilerini şehrin futbol takımı üzerinde deniyor olmalı.

Portsmouth Denize Dökülürken
Portsmouth Başa Sardı
Chelsea 1-0 Portsmouth

Noat Samisa

26.07.2010

2010 Dünya Kupası: En İyi 5 Hoca

Antrenörün/hocanın/teknik direktörün/menajerin oyuna etkisi nedir? Kazanma yolları mantık düzlemine tam olarak oturmayan futbolda yüzde vermek mümkün değil, zaten doğru da değil. Lakin en azından şunu biliyoruz: Futbol tarihinde ''hocasına rağmen'' kupa kazanan bir takım yok. Hocanın takımı üzerindeki etkisini bazen kör göze parmak minvalinde görürken, bazen soyunma odasında yaşananları sahada görmek mümkün olmaz. Eldeki oyuncu grubundan en iyisini çıkarmak birinci görevdir. Yeşil çim üzerinde bariz şekilde görünmeyenler, hoca-oyuncu iletişimindeki başarı işin en zor kısmıdır ve başarı yolunun olmazsa olmazıdır. Bir takımın ''hocası için oynar'' duruma gelmesi ulaşılması çok zor bir mertebedir. Fakat bu da sıklıkla yeterli olmaz. Motivasyon-yetenek alaşımı oyuncuların en iyisini sahaya koymasını mümkün kılabilir, fakat akıl-taktik bileşimi, duygusal bağlarla bağlanmış bu alaşımı oyunun kendi kuralları üzerinden bozabilir. Futbol oyunu bir bütündür. Tüm geçmiş, yalnızca bir adet 90 dakikada özetlenir. Antrenörlük hem A planı, hem de B planıdır; bir takım hocası kadar vardır ya da yoktur.Takımları üzerindeki etkileri ve bunun tabelaya yansıması değerlendirilerek yapılan en iyi ilk beş 2010 Dünya Kupası hocası listesi:

5- Vicente Del Bosque

Luis Aragones'in İspanya'sı 2006 DK'da Xavi, Senna, Xabi Alonso orta sahasının önünde Luis Garcia ve forvette Villa-Torres ikilisiyle gruplarda üçte üç yapmıştı. İkinci turda Fransa karşısına Fabregas, Xabi Alonso, Xavi orta sahasının önünde Villa, Torres ve Raul vardı. Dağıldılar. Aragones önce Raul'ü takımdan uzaklaştırdı. Iniesta ve David Silva takıma girerken Xabi Alonso kenarda oturdu. Villa ve Torres Euro 2008'de beraber oynadılar, ama finale gelindiğinde sakat olan Villa kenarda, Fabregas sahadaydı. Konfederasyon Kupası'nda ABD mağlubiyeti 2006'dan kalma sorunlara yönelik bir uyarıydı. Turnuvanın ilk maçında İsviçre bir yeni uyarı daha yaptı. İspanya'nın pas oyunu, aktif alanın dışına itildiğinde skoru almakta zorlandığı gibi oyunu genişlettikçe sorunlar yaşıyordu. Final maçının ikinci yarısına kadar kanat adamı kullanmadılar. Iniesta sürekli ortaya yanaştı, Villa ve Pedro çok farklı rollerde kenarda oynadı. Aragones'in mirasını taşıyan, Barcelona'nın iskeletini kullanan takımına yeni bir kazanma yolu çizildi. Oyunu sürekli ortaya sıkıştırdılar. Pas oyununda alanı genişletmek ve boş alan açmak için çaba sarfetmediler. Bu plan kaybedilen topların geri kazanımını kolaylaştırdı. Gol yemediler, Del Bosque'nin her maç için ürettiği farklı çözümlerle her seferinde yeterli skoru bularak yalnızca 8 golle şampiyon oldular. 2010 Dünya Kupası Şampiyonu İspanya'da Aragones'in mirası, Barcelona'nın gölgesi olsa da bu kupanın altında Vicente Del Bosque imzası var.

4- Joachim Löw
Kazanan takımının iskeleti kısa zamanda büyük bir erozyona uğrayan Almanya, Klinsmann-Löw işbirliğinde 2006 DK'da bir yeni takım oluşturmuştu. Euro 2008'de bu takıma yeni eklemeler yapıldı. 2010 DK öncesi yeni oyuncuların sayısı artmıştı, ama beklenmedik sakatlıklar ortaya daha da yeni bir takım çıkardı. Henüz bu sezon zirve futbol sahnesine adım atan Müller ve Ballack'ın sakatlığı olmasa asla hesapta olmayan Khedira'nın yıldızlaştığı takımda, kulüp takımlarında vasatı aşamayan Klose ve Podolski de parladı. Mesut yeteneklerini vitrine çıkardı, son ki büyük turnuvada sağ kenarda oynayan Schweinsteiger bu kez orta sahada oynadı ve turnuvanın bana göre en özel oyuncusuydu. Bu yeni oyuncu grubu çok kısa sürede Löw'ün futbol aklı etrafında birleşti. Çok zor bir yoldan yarı finale dörder gollü galibiyetlerle geldiler, finali göremeseler de ilerisi için dünyaya korku saldılar. Almanya, Jogi Löw sayesinde turnuvanın en etkileyici futbol oynayan takımı oldu.

3- Oscar Tabarez

Nam-ı diğer El Maestro (öğretmen) küçük ülkesinin yarım asırlık makus talihini değiştirdi. Güney Amerika'nın İsviçre'si olarak anılan Uruguay'ın çıkardığı üç özel oyuncunun üzerine kurduğu takımı yarı final oynattı. Forlan, Suarez ve Cavani'y etkin kullanmak adına her maçı ayrı ayrı planlayarak nispeten zayıf kadrosunu güçlü kıldı. Turnuvaya üçlü savunmayla başladı, dörtlü devam etti. Güney Amerika futbol serasında ürettiği yeni fikirler, tekdüzeleşme eğilimindeki Avrupa futbolunun önüne yeni sorular getirdi. Uruguay takımı Tabarez komutasında geride savaştı, öndeki yetenekli ayaklara güvendi. Tabarez'in Forlan'a yüklediği misyon takımın en önemli silahı oldu. İyi geçmeyen elemeler dönemine rağmen Tabarez'in maç taktisyenliğiyle yarı final oynamayı başardılar.

2- Bert van Marwijk

Popüler kültürün dayattığı nostalji, insanı sözkonusu meşhur dönemin geçmişinin asla varolmadığı sanrısına sürükler. Sebep-sonuç ilişkileri önemsiz sayılır, bir yeni milat üzerinden yeni bir dünya yaratılır. Hollanda'nın da her seferinde hesap vermek zorunda olduğu bir ''Total Futbol'' müessesi vardı. Halbuki Karl Rappan ve Viktor Maslov'u yok sayarak; Willy-Hugo Meisl kardeşleri yaşamamış kabul ederek, Herbert Chapman'ın bu ikiliyle dostluğunu dikkate almadan, Valeri Lobanovski'nin futbol fikrini bilmeden yapılan her Total Futbol güzellemesi eksik kalırdı. Ne oyun alanını sürekli genişletme, alan kontrolü, ne de akıcı bir pas trafiğiyle topa sahip olma ve topu bu sayede kolayca geri kazanma fikri ilk kez Hollanda'da ortaya çıkmıştı. Tamamı daha önce denenmiş, uygulanmıştı. Rinus Michels tüm bunları harmanladı ve kendi ürettiği başka yeni fikirleri dönemin gerçekleri üzerinden çok daha radikal biçimde ortaya koydu. Dışarıdan bakanlar adına ''Total Futbol'' dediler ve bu bir dönem olarak futbol tarihinin baş köşesine oturdu. Ortada günün şartları ve güncel fikirler üzerinden geliştirilmiş bir yeni futbol fikri vardı ve bir süre kazanma yolunu belirlemişti. Bu durumu ve bugün Total Futbol döneminden güç alan Barcelona'yı ilk uçağı yapanlarla sesten hızlı uçağı tasarlayanlar arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. Dönemin futbolcusu, bugünün Hollanda ulusal takım hocası Bert van Marwijk, bu gerçeği samimiyetle kabul etti. ''Total futbol geçmişte kaldı, uzun zaman önceydi.'' diyerek aslolanın bugün ve eldeki malzeme olduğunu anımsattı. Bir oyun, yalnızca ve yalnızca kazanmak amacıyla oynandıkça oyun olarak kalırdı. Bugüne kadarki tüm kazanan uygulamalar pragmatikti ve Hollanda da hala geçmişte kalmanın izlerini taşısa artık bugüne gelmeye niyetlenmişti. Stoperleri ile formda hücumcuları arasında devasa bir kalite uçurumu olan Hollanda takımı, belli ki geleneksel oyunuyla makus talihini yenemeyecekti. Bert van Marwijk yeni bir takım kurguladı, bilindik tarzda kanat oyuncusu kullanmadı, arızalarını-eksiklerini tolere etmeye çalıştı ve Hollanda bu sayede tarihinde üçüncü kez finale ulaştı.

1- Milovan Rajevac

Yakın zamanda vahim bir iç savaş yaşamış olan Ruanda'nın futbol federasyonu, yeni asrın başlarında ulusal takıma Doğu Avrupalı bir hoca arıyordu. Sonunda Sırbistan federasyonunun yardımıyla Ratomir Dujkovic'le anlaştılar. Gezgin Sırp hoca, Ruanda'ya tarihinde ilk kez Afrika Kupası'na katılma hakkı kazandırdı. Elindeki sınırlı malzemeyle yaptıkları coğrafyanın büyüklerinin ilgisini çekti ve Gana federasyonu 2004'te Ratomir Dujkovic'le anlaştı. Afrika kanunları işledi, sonunda hem daha fazlasını bilen hem de dillerinden, hallerinden anlayan birini bulmuşken kaçırmak istemediler. Gana ulusal takımı tarihinde ilk kez Dünya Kupası'na giderken kulübede Dujkovic oturuyordu. Sırp hoca sağlık sorunlarını gerekçe göstererek turnuva sonrası görevden ayrıldı. Arada Fransız Claude Le Roy'u denediler ve bir yeni Dünya Kupası arefesinde yine Doğu Avrupa'ya yöneldiler. Üç aylık araştırma süreci sonunda antrenörlük kariyeri boyunca Balkanlar'ın orta sıra takımlarında gezmiş eski Yugoslavya milli futbolcu, üniversiteden üstün antrenör diplomalı Milovan Rajevac'la anlaştılar. 56 yaşındaki Sırp hoca geçtiğimiz yılbaşında Angola'da oynanan Afrika Kupası'nda Gana'ya final oynattı. Gruplardaki Fildişi Sahili mağlubiyeti hariç finale kadar oynadıkları tüm maçları 1-0 kazandılar. Finalde Mısır'a 0-1 kaybettiler, ama öncesinde tarihlerinde ikinci kez Dünya Kupası vizesi almışlardı. Gençlerden oluşan kadrolarıyla Michael Essien'den yoksun olmalarına rağmen Afrika Kupası'ndaki oyunlarını aynen devam ettirdiler. Bir Afrika takımından beklenmeyecek ölçüde disiplinli, uyumlu parçalardan oluşan ve savunma temelli futbol oynayan 1-0 takımıydılar. Sırbistan'ı mağlup ederken Sırp Hoca Rajevac'ın takım tertibinden güç aldılar. Asla kolay teslim olmadılar. Zor gol yediler, sürekli arayış içerisinde çok disiplinli futbol oynadılar. Luis Suarez'in eli ya da Asamoah Gyan'ın heyecanı olmasa yarı finali görmüşlerdi. Afrika'da yapılan bu Dünya Kupası'nda kıtanın gururu oldular. Durmadan koştular, savaştılar. Çeyrek finali aşamasalar da penaltılara kadar ulaşarak Dünya Kupası tarihindeki en başarılı Afrika takımı oldular. Futbolcuların çok sevdiği, ağız birliği etmişçesine görevde kalmasını istedikleri Rajevac bu başarıda aslan payına sahip. Turnuvanın, takımı üzerindeki etkisi en belirgin antrenörü kesinlikle Milovan Rajevac'tı.

*****
Herbert Chapman Özel Ödülü: Marcelo Bielsa

Turnuva boyunca şahit olduğumuz trend futbol üzerinden ince ayarlar mı? Bunu Avrupalı'lar yapsın, Latin Amerika futbol serasında yetişen ''Deli Bielsa'' için böyle bir kavram yok. Nereden güç aldığı anlaşılamayan ''Bielsa 3-3-1-3'ü'' ile oynayan Şili'yi izlemek çok büyük bir keyifti. Şili'nin grubu ve final yolu çok zor olmasa belki Uruguay'ın yaptığını yapabilirlerdi. Bu ufuk açıcı deneme için Marcelo Bielsa'ya teşekkür ve bir özel ödül takdim ediyoruz.






Arrigo Sacchi Özel Ödülü:
Bob Bradley

Skorlar ve sahada görünen bize söylüyordu ki Bob Bradley'in her maça başladığı kadro ve takım tertibi hatalıydı. Her seferinde yenik duruma düştüler, ama Baba Bradley her seferinde maçın devamında yeni bir çözüm buldu. Slovenya maçında dakikalar ilerledikçe oyunun seyrinde yaşanan değişim, bu turnuvada gördüğümüz en iyi maç içi kenar yönetim hamleleri sonucunda oluşmuştu. Futbolculuk geçmişi olmayan mektepli hoca Bradley, zihninde oluşturduğu fikirler sayesinde çevirdiği maçlarla bir teşekkürü ve bu özel ödülü haketti.



Noat Samisa

24.07.2010

Vikingur 0-4 Beşiktaş

İnsanın dizlerine kadar gelen suda boğulması epey zor, yüzme öğrenmesi imkansızdır. Schuster birtakım testler yapmaya çalışıyor ama futbolun izin verdiği ölçülerde bir kontrollü deney yapmak için uygun imkan oluşmadı. Sonuçta Beşiktaş kolay rakibi Vikingur'u toplam yedi golle geçerek yola devam ediyor. Hoca başlangıç aşamasında takımdan istediklerini sahada gördüğünü söylüyor, eğer başka hesaplar yoksa biz bundan mutlu olmalıyız. Fakat şu günden görünen en büyük problem, Schuster'in beklentilerinin büyük olasılıkla doğru olmadığıdır. Kendisi bu maçı ilk maçın devamı gibi görmüş, biz de kaldığımız yerden yeni fikirler üretmeye devam edelim.

Olan-bitene dair anlatacak bir şey olmayan maçta geçen haftadan üç değişiklik vardı. Bunların ikisi savunma dörtlüsünde olunca Ekrem'in Tabata'ya göre çizgiye daha yakın oynaması haricinde oyun planında fark yoktu. Yine klasik 4.4.2'yi Nihat'ın rolüyle 4.2.3.1'e yakınsayan, ama Delgado'nun oyun tarzı sebebiyle sahada 4.1.3.2 gibi görünen bir Beşiktaş vardı. Quaresma sürekli kanat değiştiriyor, topu ayağına aldığı her an farkını belli ediyordu. Ekrem'in çizgiye daha yakın oynaması oyun içinde bir fark daha getirdi, Delgado daha geride pozisyon aldı. Geçen maça oranla topla daha fazla buluştu ve iyice oyunun merkezine oturdu.Orta saha oyuncularının sahip olması gereken birinci nitelik, alan parselizasyon bilgisidir, tecrübesidir. Pas yetisi, şut becerisi vs. hepsi daha sonra gelir. Bir takım orta sahadaki pas yetersizliğini çok çeşitli yollarla aşabilir, bunu mutlak bir gereklilik olarak sunmak doğru değil. Mesela Delgado'nun da şu rolde en büyük artısı pas becerisinin takımdaki mevkidaşlarından çok daha yüksek olması. Keza savunma yapmadığı, koşmadığı savı da doğru değil; topu kaptırdığında pekala geri gelir. Sorun, top rakipteyken set oyununda Delgado'nun aktif olamaması ve bu sorun bugün dahi kısa bir bölümde olsa da göze çarptı. Aynısı Tabata için de geçerli. Sürekli ''iki yönlü orta saha oyuncusu kavramı koskoca bir yalandır'' derken bundan bahsediyorum. Alan bilgisi ve atletik yetileri güçlü bir oyuncu belli bir seviyenin üzerinde teknik beceriye ve oyun zekasına sahipse Ernst ve Fink'in Beşiktaş'ta sahip olduğu rolü üst düzey takımlarda oynar.

Kriter belli, ligin durumu, trendi belli. Galatasaray gibi başka bir oyun oynamak istiyorsanız Lorik Cana'nın yanına bir oyuncu daha gerekir. Öte yandan şayet TSL'de 4.2.3.1 üzerinden gidecekseniz, ilerideki dörtlüde uygun (sonuç alır) yapıyı kurduğunuz takdirde bir sezon İbrahim Dağaşan'la şampiyonluğa oynayabilir, diğer sezon Hüseyin Çimşir ile şampiyon olabilirsiniz. Beşiktaş ilk iki resmi maç itibariyle oyununu Rijkaard ve onun gibilerden olan Schuster'in futbol fikrine yaklaştırma çabasında görünüyor. Orta sahada bozucu olmaktan çok daha fazlası olunacak ve bunun için bir formül aranıyor. Fink bu iş için uygun görülmedi, kısa zamanda Schuster en uygununun Delgado olduğuna kanaat getirdi. Fakat yine aynı noktaya geliyoruz. Schuster bir yeni yol çizerken, neleri referans alıyor? Eldeki malzeme, parçalar ne kadar uygun? Eskiden bu kadar hızlı kopuş doğru mu?

Bernd Schuster'in 4-3-3'ü

Futbol idealiyle Beşiktaş gerçekleri arasındaki dar alanda birbiriyle güreşen tüm bu düşünceler, Schuster'in Ekrem-Onur hamlesiyle yaptığı şablon değişikliğiyle biraz nefes aldı. Her iki Vikingur maçında da yeni rolünü en iyi uygulayan oyuncu Nihat'tı. Delgado da kaleden uzakta bulduğu bolca boş alanda kredi kazandı. (Ben şu an itibariyle Schuster'in Delgado'ya dair ''kalmalı, faydalanırım'' düşüncesinde olduğunu düşünüyorum. Ama henüz yukarıda bahsedilen acı gerçekle yüzleşilmedi.) Fakat Beşiktaş gerçekleri Nihat'ı çok sevdiği ikinci forvet yerine sağ kenara itebilir. Burada uzak forveti oynaması istenecek ve Beşiktaş bu sayede Quaresma ile birlikte trend 4.3.3'e yaklaşıyor. Fakat bu tespit, geçen seneki takım üzerinden gidilirse geçerli. İlk iki maç itibariyle maksimumunu gördüğümüz çizgi savunma, oyunun sürekli kenarlardan kurulması, üçüncü bölge civarında çok pas yapma gayreti gibi belirgin farklılıklar olursa eğer, benim olumlu bulduğum 4.3.3 üzerinden devam etme fikrini de revize etmek gerekir.

Bilmeceler ve Muammalar

Benim cevabını en çok merak ettiğim sorular orta sahayla ilgili olanlar. Delgado'yu bu rolde görmeye devam ettikçe endişelerim artacak ve korkarım sonucu kötü olacak. Schuster her ne kadar bunun bir deneme olduğunu söylese de Fink-Ernst orta sahası da değişen oyun planında başka eksiklikleri doğuracaktır. Nihat'ın ikinci forvet rolü sürdükçe orta saha ikilisinde Fink-Ernst'in ürettiği dirençten ve mekanik yaratıcılıktan fazlası gerekecektir. Yabancı sınırı kaynaklı -plansızlık sonucu- oluşmuş gariplikleri de eklersek (Fink'in takımdan ayrılması da buna dahil) takımın geleceğini orta sahada yapılacak tercihler belirleyebilir. Uğur İnceman hala cepten yiyor, şu ortamda gözler ister istemez Necip'e çevriliyor. Ancak bu şekilde Tottenham'vari bir 4.4.2 oynamak mümkün olabilir. Geçen hafta maça sağ kenarda başlayan Tabata'nın rolünü Modric'le, Quaresma'yı da Lennon'la eşleştirirsek orta sahada Palacios-Huddlestone ikilisi ancak Ernst-Necip'le kurulabilir. Delgado da sağ kenarda kullanılabilir. Peki ya Guti? Onun da varlığı orta sahaya bağlı. Orta sahada Ernst'le oluşturacağı yeni bir ikili de arka taraftan feragat etmeyi gerekli kılıyor. Bir de Hilbert'e mi yer bulunacak? Holosko ise artık tamamen planların dışında.
Maç sonu açıklamalarına göre Zapotocny kalıyor. Ferrari ise galiba yolcu ve galiba bu durumun oluşmaması için çok fazla çaba sarf etmedi. Bu halde Zapo-Sivok partnerliği mi, yoksa Sivok-Toraman mı olacak? Zaten orta sahada üçüncü yabancı ya da forvet arkasında yabancı kullanıldığı takdirde stoperde Toraman oynamak zorunda. Sağ bek ise Erhan'a teslim ya da Ekrem'e emanet. Ekrem'in sağ bekte yaptığı pozisyon hatalarının sayısı hiç az değil, ancak durumu kotarır. Elde yalnızca Erhan Güven var ve sağ bek ile sol ön arasında devasa bir kalite uçurumu var. Eğer Toraman stoper oynarsa benzer bir sorun savunma tandeminde de yaşanacak. Bir bölgeyi güçlü kılarken diğerinden mutlaka taviz gerekiyor. Kısa yorgan temsili şu Beşiktaş'a tam olarak oturuyor.

Gidenler, Gelenler; Gidecekler ve Gelecekler

Rodrigo Tello bu topraklara geldiğinde sol bekti. Ulusal takımda ise sol kenarı tek başına kontrol ediyordu. Türkiye'de iki sezona üst üste sol bekte başladı, ardından kısa sürede yeri değiştirildi. Beşiktaş kariyerini takımın en önemli hücum silahı olarak tamamladı. Yeni takımın ona ihtiyacı olmadığını anlayıp anlaşarak ayrıldığı için ayrıca bir teşekkürü hakediyor. Yalnızca Old Trafford'daki golü için bile yolunun bu topraklara düşmüş olmasından mutluyum. Yolu açık olsun.

Yeni transfer Ersan Adem Gülüm'ü yalnızca bir kez çıplak gözle izleme imkanım oldu, berbat ya da muhteşem bir stoper için bir maçlık seyir hiçbir anlam ifade etmez. Savunmadaki sorunun farkında olunması sevindirici, Ersan için de olumlu referanslar olunca güzel transfer etiketi üzerine yapışıveriyor. Ferrari ya da Zapo'dan en az birinin takımda kalacağını düşünürsek takımdaki dördüncü stoper alternatifi olacak. Sağ bek de oynayabilirse harika olur. Onur Bayramoğlu bugün süre aldı, Necip'in olmadığı zamanlarda orta sahada dördüncü adam rolünü üstlenebilirse ne mutlu; ama bana göre orta sahaya da bir rotasyon oyuncusu transferi gerekiyor. Ya da tüm bu bilmeceleri, muammaları bitirecek dış piyasada bir yerli orta saha oyuncusu transferi gerekli. Guti gelirse de Delgado ve Tabata'dan biri fazla.

*****

Lig başlayana kadar Schuster yabancı olduğu bu ülkenin futboluyla kendi aklındaki futbolu uyuşturmaya çalışacak. Biz de bunu Beşiktaş gerçekleriyle birleştirip hayal kuracağız. Tüm bu yukarıda yazılan karışıklığın sebebi benim kafa karışıklığımdır, toparlanması Beşiktaş'ın sabit 10 yabancıya sahip olmasına bağlıdır.

Vikingur 0-4 Beşiktaş
Noat Samisa

23.07.2010

Beşiktaş 3-0 Vikingur

Aşırı sıcağın nemle birleştiği bir İstanbul akşamında yapılması gereken Boğaz'a inmekti, biz de öyle yaptık. Gelip geçen gemileri izlemek yerine sahada olan-biteni seyrettik, dalgaların sesi yerine tribünleri dinledik. Son ziyaretten sonra çok uzun zaman geçmedi, fakat yine de özlemişim. Dünya Kupası'nda onlarca maç izlesem de rakip Vikingur olsa bile canlı seyrin yerini tutmuyor. Öyle ya da böyle kesin olan bir şey var ki İnönü Stadı'nda artık yeni bir hava var. Yıllardır olmayan farklı bir heyecan var. Sonucu ne olacak bilinmiyor, ama bugün için çok keyifli. Nelerin değiştiğine bakmak adına stada erken girdim. İlk olarak zeminin Yeni Açık tarafındaki köşelerine yapılan yamalar dikkatimi çekti. Kar-kış, aşırı sıcak farketmeksizin mükemmel olan İnönü zemini maalesef sezona kötü başladı. Umarım kısa zamanda düzeltilir. Takım ısınmaya çıktı, eğlenceli bir ısınma idmanı yaptı. Baştan sona topu neredeyse hiç bırakmadılar, kısa süreli geçiş çalışmaları hariç tüm hareketler topla yapıldı. Dar alan pas çalışmasında 5 hücumcu-5 savunmacı olarak bölünmüşlerdi ve hücumcuların pas trafiğini seyretmek çok keyifliydi. Vikingur takımı ise yaklaşık 45 dakika sahada kaldı, sanıyorum sona doğru artık makaraya sarmışlardı.

Henüz ilk dakikada Schuster'in Beşiktaş'ına dair en belirleyici farkı gördük. Savunma hattı orta saha yuvarlağını teğet geçiyordu. Sivok savunmanın esas adamı olmuştu, elleri-kolları sürekli bir şeyler işaret ediyor ve ağzı hiç durmuyordu. Maç boyu bu görüntüyü korudular, bazen takımın 10 oyuncuyla rakip yarı sahaya yerleştiğini gördük. Bu maç rakibin zayıflığı nedeniyle çizgi savunmanın sınırlarını görmeye yardımcı oldu. Schuster imkan bulursa eğer bunu yapmak istiyor. Takımın bu açıdan dört yıl öncesine, yani 06/07 sezonuna döndüğünü söylemek mümkün. Sağlam ve Denizli'yle sürekli takımın boyu uzadı ve savunma hattı her geçen gün daha geride pozisyon aldı. Schuster bunu değiştirmeye ve topu geriden hızlı çıkarmaya kararlı.
Beşiktaş maça yukarıdaki diyagramda görüldüğü şekilde klasik 4-4-2'yi Nihat'ın yeni rolüyle 4-2-3-1 şablonuna yakınsayan şekilde çıktı. Fakat Delgado'nun varlığı ve onun bir orta saha oyuncusu pozisyon bilgisinden uzak oluşu takımı 4-1-3-2 şeklinde gösterdi. Nihat sürekli geriye gelerek, zaman zaman da kenarlara açılarak Bobo'ya ve kenar adamlarına alan açmaya çalıştı. Quaresma maça sağda başladı, ama çok kısa zaman sonra sola geçti. Tabata'yla yer değiştirdiler. Ernst ilk topları stoperlerden alıyor, önde pozisyon alan beklerle değil Delgado'yla oynuyordu. Onun pasör kimliğine Tabata'nın içeriye yakın oyunu eklenince rakip orta sahayı aşmada sorun yaşanmadı. Quaresma sağa geçtikten sonra en sık görünen sahne, Quaresma'nın geri gelerek top alması, bu sayede sol beki sürüklemesi sonrası Erhan'ın koşusu sağ iç koridordaki boşluğa Nihat koşusuydu. Attığı iki golü çıkarıyorum, Nihat bugün sahada rolünü en iyi oynayan oyuncuydu. Bu set işleyince Quaresma uzun süre sağda kaldı, sayısız korner kazanıldı. Bu kornerlerde göze çarpan en önemli detay, yarısından fazlasının paslaşılarak kullanılmasıydı. Buna üçüncü golde tekrar değineceğim.

İlk 20 dakika, yani gole kadar rakip ceza sahasında Bobo hariç sürekli hareketli, sürekli yer değiştirerek alan açmaya çalışan bir Beşiktaş vardı. Bunun tribüne verdiği hazzı çıkan istemdışı seslerden anlamak mümkündü. İkinci toplar sürekli Beşiktaş'ta kalıyor, takım sürekli son çizgiyi deniyordu. Merkezde de kaliteli ayaklar bir noktaya kadar seri ve dikine paslaşıyorlardı. Gol dakikasında Delgado sağ kenara girdi, Erhan sayesinde açılan sağ iç koridorda Tabata'yı buldu. Güzel orta, güzel ön direk-arka direk koşuları sonrası güzel bir gol geldi. Golden sonra Vikingur bir kısa reaksiyon gösterdi. Gollük pozisyonu da ürettiler. Çok iyi gol vuruşuna rağmen Hakan başarılıydı. Beşiktaş'ın kalecisi bu sezon gol kurtarmanın yanı sıra savunmanın arkasındaki geniş alanı da kontrol etmek zorunda. Hakan bugün kolay sınavdan pekiyi aldı.

Devrenin son 15 dakikası Quaresma'nın tribün keyif aldığını belli ettikçe sayısı artan estetik hareketleriyle geçti. İlk 20 dakikadaki kadar olmasa da etkin bir Beşiktaş vardı sahada, ama efektif değildi. Bobo-Quaresma, Delgado-Tabata arası senkron bozuklukları pek çok atağı son noktaya ulaşamadan bitirdi. İkinci devre Quaresma soldaydı, maçı da orada bitirdi. Bu kez son çizgiyi daha fazla zorladı. Bobo'nun henüz çok tempolu olmaması ve Nihat'ın gol koşularını sıklaştırmaması nedeniyle pek çok asist heba oldu. 65'te yine Delgado sağ kenara yanaştı. İçe kaçan Tabata'nın boşlattığı alandan Erhan'ı kaçırdı. Doğru pozisyon alan Nihat da güzel bir gol vuruşuyla skoru 2-0'a getirdi. Sonra takım başta Quaresma olmak üzere iyiyce saldı, zorlama hareketler pres zayıflığıyla birleşince maç tam bir hazırlık maçı formuna girdi. Schuster bu duruma müdahale etti. Ekrem, Necip ve Nobre'yle yeniden etkili olmaya çalıştı. Yine sağdan, bu kez Ekrem geldi ve penaltı kazanıldı. Bobo penaltı noktasına gitti, Quaresma ise topu aldı. Bobo bozuldu, Quaresma topu tribünlerin ikinci katına gönderdi. Tribün Bobo'nun gönlünü aldı, Schuster'e selam gönderdi: Hocam, sen çöz bu işi. Takımın penaltıcısı kim? Hem futbolcular, hem de biz bilelim.

Üçüncü golde ise şu posta bir bakmak gerek
. İspanya, Almanya karşısında kornerleri neden paslaşarak kullanıyordu? Vikingur yetenekleri, fiziki güçleri çok zayıf bir takım; ama kornerleri alan savunmasıyla karşılayacak kadar özveriyle, üzerine düşünerek futbol oynuyorlar. Kornerlerde adam almadılar, her seferinde üç hat halinde dizildiler. Bu sayede boy avatajlarını daha etkin kullanmaya çalıştılar. Golü bir daha dikkatle izleyin, neden paslaşıldığını göreceksiniz. Golün esas sebebi alan savunmasıdır. Hem Bobo, hem de Nobre'nin bir markajı yok. Alan'dan Adam'a geçerken tıpkı Almanya'nın Matthew Upson golünde dağıldığı gibi dağıldılar. Ben iddia ediyorum, sokaktan 1.90 üzeri 10 adam bulalım ve bunlara 1 hafta duran top alan savunması çalıştıralım. Duran toplar futbol oyunu içinde özerk statüde olduğundan topu görse bomba sanacak olan bu topluluk bile duran top alan savunmasında başarılı olacaktır. Vikingur da böyle bir takım zaten ve Dünya Kupası yarı finalinde ne yaşanıyorsa, benzeri bugün üçüncü golde görüldü. Beşiktaş'ın rakibin duran top savunmasını dikkate alıyor olması güzel bir gelişme.

Peki Ne Olacak?

Quaresma bu akşam evin gurbetten dönen şımarık çocuğuydu. Bir ara trivela yap Quaresma, gol at Quaresma, asist yap Quaresma oldu ki bu durum olması gereken son şeydir. Belli ki yeni bir düzen kuruluyor, ama takımın geçmişi tamamen çöpe atması olumlu sonuç vermeyecektir. Guti'nin gelişi Quaresma'yı biraz dizginleyebilir. Takımdaki yükü dağıtabilir.

Ferrari bugün kadroda yoktu. Sakatlığı ciddi mi? Bildiğim kadarıyla kasığında müzminleşmiş bir sorun var. Zorlandığı takdirde devamlı tekrarlıyor. Ferrari'nin üç hafta oynar-bir hafta dinlenir bir oyuncuya dönüşme riskinden bahsediliyor, ne derece doğru olduğunu Mete Düren açıklarsa öğreniriz. Schuster'in Beşiktaş'ında Ferrari'nin gözden çıkarılması benim için sürpriz olmaz. Çok yazdım daha önce, Ferrari geçen sezonki Beşiktaş'la muhteşem uyum sağladı. Ama aynı performansı bugünkü Beşiktaş'ta göstermesi imkansız. Takımda kalması gerekir, hatta adı sürekli 11'e yazılmalıdır; ama dediğim gibi Schuster'in raporu negatif olursa bunu anlayışla karşılayabilirim.

Delgado mu Tabata mı? Eğer biri Guti'nin alternatifi olacaksa bu isim Delgado olur, ama eğer Delgado bu şekilde kullanılacaksa ikisi de gidebilir. Zapo? Ferrari yoksa belli ki Zapo olacak.

Sonuç

Takım yeni bir yola girmiş görünüyor. Artık daha çok pas yapma gayretinde olan, oyunu daha önde oynayan bir Beşiktaş olacak. Bunun ne sonuç göstereceğini henüz yalnızca öngörebiliriz, maalesef şu durumda yorumlayamıyoruz. İç sahada her maçında izleyeni etkileyen bir takım olacağı kesin.

Öte yandan Nihat en doğru şekilde kullanılırken Bobo daha statik değerlendirilerek etkinliği zayıflatılmış. Toraman'ın stoperde kırdığı cevizler bini buldu, daha yeni Bursaspor deplasmanında facia oynadı. Sezon boyu stoperde asla güvenmem. Sağ bekte Erhan idare eder, ama o kadar. Ekrem kotarır, ama o da o kadar. Sağ bekte birinci isim Toraman, ama yabancı sayısı engeli var. Delgado'nun mevcut rolü takımı ileri götürmez. Yeni takımda bir yerden artarken, diğer yandan azalıyor. Yine ortada eğreti bir yapılanmanın ya da hiç yapılanmamanın sonuçları var ve artık kadrajda Nobre de var. Holosko ve Tello ise henüz ortalıkta yok. Şu çok bilinmeyenli denklem çözülsün, elde 10 tane kullanılabilir yabancı kalsın, her şeye bir daha bakarız. Kim gider, kim kalır hesaplarına girdiğimde benim kafam karışıyor, kusura bakmayınız.
Schuster'in maç sonu açıklamaları sonrası biraz rahatladım. Delgado-Ernst orta sahası üç sene önce Cisse'yle yapılmış, çok kötü bir denemeydi. Mesele Delgado'nun savunma yapmaması gibi yüzeysel bir sorun değil, Delgado'nun çift merkez orta saha birlikteliğinin oluşturduğu alan parselizasyonunu yapacak oyun bilgisine sahip olmamasıdır. Delgado bir ikinci forvet ya da 10 numara ve yaklaşık 1 yıldır mücadeleci futbol ortamından uzak. Ona orta sahada güvenmek tüm bu transferleri ve belki Schuster'i de çöpe atar. Umuyorum ki böyle olmayacak, Fink takımda kalacak. Necip de sezon boyu 20-30 maç arası süre alırsa ve Uğur da kıpırdanırsa ön alandaki yetenek artışı verimli kullanılabilir. Ligimizin şampiyonluk yolu fazlasıyla belirgin ve korkarım ki Schuster, tıpkı geçen yılki Rijkaard gibi henüz neyle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Bursaspor'un ve Sivasspor'un zirve yolu ortada, birilerinin buna dikkat çekmesi lazım. Koskoca Rijkaard, koskoca Schuster de olsanız, hatta Mourinho bile olsa her ortamın kendine has koşullarını bilemez. Schuster mesnetsiz eleştirileri dikkate alacak biri değil, kendi yolunu çizecektir. Gereken her şeyi de zaman içinde öğrenecektir, ama umarım bu öğrenme süreci nasihatlerle gelişir, musibetlerle değil. Bu konuda Mustafa Denizli'den yardım rica edilebilir, belki birkaç saatlik brifing. Sadece maç kasetleri yetmez. Ne yazık ki bedava umut dağıtamıyoruz...

*****

Tüm bunlar bir kenara, maçın zirve anları Deli İbrahim'in 90. dakikada Beşiktaş ceza sahası önünde aldığı topla sağa yönelerek yaptığı driblingin, rakip yarı sahada topsuz sprinte dönüşmesi ve rakip kalenin aut çizgisinde sonuçlanmasıydı. Bu yaşta, bu sıcakta, dakika 90 ve sağ kanattan... Son 100'de dişlerini sıkarak Arap atı misali o ne depardı be Delinho, bugünkü hiçbir gol bana bu hazzı veremedi.

Güzel bir akşamdı, takım görevini yaptı. Bu maçtan bir çırpıda elde kalanlar bunlar. Takımı bir kez daha izledikten sonra bu maçtan elde ettiklerimizle birleştirip detaylandırabiliriz. Henüz Schuster de önünü göremiyor belli ki. Önce şu yabancı kargaşası bitsin, transfer girişimleri sonuçlansın ve sukünet oluşsun. Sonrasına tekrar bakarız. Blog ve ben bir süre tatildeyiz, yorum bölümü bir süre çalışmayabilir.

Beşiktaş 3-0 Vikingur
Noat Samisa

16.07.2010

2010 Dünya Kupası: 4-2-3-1'in Şifreleri

Viktor Maslov adının bugünün futbol ortamında pek zikredilmemesi, 60'lı yıllarda yaptıklarının bugünlerde herhangi bir magazinsel karşılığı olmamasından kaynaklanıyor olmalı. Oysa ki oyunun hızının artışına katkıda bulunan, değişimlerin yolunu açan, futbol tarihindeki yeri çok önemli biri. Maslov'un Dinamo Kiev'e top kazanma amaçlı presi en öne koyarak topa daha çok sahip olma fikriyle (bu yönüyle modern futbolun atası kabul edilir) oynattığı futbol, ardından gelen pek çok futbol adamına ilham verdi. Bunların başında da Ajax-Rinus Michels-Total Futbol-Johan Cruyff gelir. Sonrasında yine Dinamo Kiev'de Valeri Lobanovski'nin katkıları ve 80'lerin sonunda Arrigo Sacchi'nin Milan'ı Viktor Maslov'un hücum pres fikrini zirveye taşıdı. Tüm bunlar bir kenarda dursun, ben aslında şunu anlatmak istiyorum. Buraya kadar yeni fikirlerden, genel değişim ve gelişimden bahsettik, fakat bunun pratik uygulaması için kullanılan yol da pekala değerli. Zaman içerisinde WM üzerinden 4-2-4, ardından 4-3-3 ile kullanılan bu fikir, Arrigo Sacchi'nin Milan'ında 4-4-2 ile uygulanmıştı. Futbolda modernizmin ölçütü sayılar değildi, bugün de 2010 Dünya Kupası'na damga vuran 4-2-3-1'de geriye değil; ileriye doğru, dosdoğru bir gidiş var. Dört defans, beş orta saha, tek forvet'in negatif algısı fazlasıyla yüzeysel. Neden mi?

Yeni Nesil Orta Saha: Bastian Schweinsteiger


Bayern'in CL finali yürüyüşündeki çarpıcı detaylardan biri, geçmişi sağ kenar oyuncusu olan Schweinsteiger'in Louis van Gaal tarafından orta sahada oynatılmasıydı. Yakın zamanda bir başka dönüşümü Martin O'neill sayesinde James Milner gerçekleştirdi ve kısa zamanda Aston Villa'daki oyunuyla fark yarattı. Everton'da David Moyes de bir dönem Leon Osman'ı orta sahada oynatmıştı. Bu sezonki Türkiye Kupası Finali'nde Şenol Güneş'in Engin Baytar'ı Selçuk İnan'la yan yana oynatması da bir başka örnekti. Topla katetme becerisine sahip, defansif refleksleri gelişmiş olan bu oyuncular, sahip oldukları hücum becerileriyle fiziki uygunluklarını birleştirdiklerinde fark yaratıyorlar. Schweinsteiger'ın turnuvada yıldızlaşması bu tip oyuncuların önümüzdeki yıllarda artacağını gösteriyor.

Çift ''Holding'' (Alan Parselleyen) Orta Saha Farkı


Arjantin neden kaybetti? Messi neden savunmanın içine kadar girerek top taşımaya çalıştı ve takımı çeyrek finalde elenmesine rağmen turnuvanın en çok dribling yapan adamı oldu? Maradona sahip olduğu üstün yeteneklerle futbolculuk zamanında pek çok akıl ürünü taktiği mağlup etmişti. Antrenörlüğünde de yetenek+motivasyon alaşımına inandı, ama Messi'yi cilalı bir saban gibi kullanmasının bedelini ödedi. Karşısında biçerdöver vardı, tarlayı Alman'lar sürdü.Khedira ya da Schweinsteiger top Arjantin'deyken dahi sürekli boşta kaldı. İleriye yığılarak top bekleyen Arjantin forvetleri, Almanya presi karşısında geriden top çıkamaması nedeniyle maç boyu edilgen kaldılar. Almanya'nın nicel üstünlük destekli ön alan presini aşamadıkça Messi geri gelip top aldı, kalabalığı topla birlikte aşmaya kalkıştı. Almanya kazandığı topları kenarlara açmaya gerek duymadan orta sahadaki nicel eksiklikten doğan boş alanlar üzerinden taşıdı ve farka gitti.
Bir başka örnek İngiltere ve orta sahadaki sorunu değerlendiren yine ideal 4-2-3-1 takımı Almanya. Maç sonrası Joachim Löw'ün söyledikleri çok önemli: ''Gerrard ve Lampard'ın sürekli forvete destek verdiğini ve bu sebepten orta sahada boşluklar olacağını biliyorduk.'' Sağ kenarın çalışmaması, uzun süre Barry'sizlik ve Rooney'nin fit olmaması ana sorunlarını taşıyan İngiltere, Almanya karşısına kazanan takımla çıkmıştı. Bu kazanan takımda Rooney'nin rolü santrafordan fazlası değildi. Yukarıda takımın defansif orta sahası Barry, Mesut'la mı eşleşeyim, yoksa boş alanı kullanıp gelen Schweinsteiger'in önünü mü kapatayım derken arada kalıyor. Upson da Klose tarafından sürüklenince sol iç koridorda bir boşluk oluşuyor ve maçın ilk net pozisyonu geliyor. Mesut kaçırıyor, ama devamında aynı şekilde pozisyonlar üretilmeye ve goller gelmeye devam ediyor.
Yukarıda Schweinsteiger'in önündeki boşluğun sebebi çift santrafor sorunsalı. Bu görselde ise iki orta sahaya karşı iki orta saha eşleşmesinde boşa çıkan ''derin oynayan forvet'' ya da 10 numara Mesut Özil görülüyor. Kadraja giremeyen Upson ve Klose yine birlikteler. Klose sağda pozisyon alıyor, kendini geriye çeken sağ kenar adamı Muller yine Klose-Mesut ortaklığının açtığı sağ iç koridoru kullanıyor ve en uzakta görünen Podolski arka direkte skoru 2-0 yapıyor. Rooney eğer Mesut gibi oynasa Khedira'nın karşısına ilk çıkacak oyuncu olacak ve set oyununda Almanya'nın bu ve benzeri boşluk yaratma amaçlı hücum oyunlarına fırsat verilmeyecekti.

Gerrard gibi, Iniesta gibi... demiyoruz, çünkü onlar bizim burada bahsettiğimiz tarzdaki orta saha oyuncuları değiller. Her biri arkasında bu tip iki orta saha adamı olduğunda parlayan oyuncular. Xavi ve Lampard gibi... de diyemiyoruz, onlar da bir başka eşi olmayan oyuncular. En yakın tabir İngiliz'lerin klasik 4.4.2 için kullandıkları ''box-to-box midfielder'' tabiri, fakat 4.2.3.1'in oyuncuları nispeten daha geride pozisyon alırlar. Bu noktada alan parselleyen ve top dağıtan (oyun kuran değil) safkan orta saha oyuncularından oluşturulan ikililerden bahsediyoruz. 4-2-3-1 şablonunun orta saha oyuncuları (tercihi biri daha derinde ve daha bozguncu, diğeri daha önde, ataklara katılma görevinde: Busquets-Xabi Alonso) bu turnuvada net olarak fark yarattılar. Orta sahada nicel eşitliği sağlayamayan tüm takımları mağlup ettiler.

''False Ten'' ve ''False Nine''

Alex mi, Hagi mi? meşhur tartışmasına benden de bir katkı. Hagi, baklava orta sahalı 4-4-2'nin oyun kurucusu, 10 numarasıydı. Arkasında Suat, sağında Okan, solunda Emre ve ileride Arif ve Hakan oynardı. Alex ise Fenerbahçe'de ''False Ten'' oynadı. Yine İngiliz'lerin futbola getirdiği bir kavram olan 'Sahte 10 Numara', 4.2.3.1'in forvet arkası için kullanılıyor. Bir başka tabirle supporter, baklava orta sahanın oyun kurucusu rolündeki yükün bir kısmını orta sahadaki pasör oyuncuya devrederken, bu boşluğu ikinci forvet rolüyle dolduruyor. Yukarıda Mesut'un gol koşusu güzel bir örnek. Gerrard'ın neden orta saha oyuncusu olmadığını, onun Liverpool'daki rolünü bu kavram açıklıyor. Alex'in sayılarla ölçülebilen performansının Hagi'den çok daha yüksek oluşunun sebebi onun bu ikinci forvet - oyun kurucu karışımı 4.2.3.1 temeline oturan rolüdür. Gerrard'ın farkı, Mesut'un Werder Bremen dışına çıktığında oynayacağı rol, Cantona'lar, Zola'lar, son demlerinde Zidane'lar hep bunu oynadı. Bu turnuvada da Sneijder, Xavi, Mesut, Kaka bize yeni oyun kurucunun yerini ve rolünü gösterdiler. Bu durum, yukarıdaki başlıkta bahsedilen durumla doğrudan bağlantılı.

False Nine, yani sahte golcü; bir başka deyişle derinde oynayan, sırtı dönük top alan santrafor... evet, hemen akıllara Ömer Üründül geldi. Bu oyuncular için de supporter tabiri kullanılsa da iki farklı şekline rastlanıyor. Daha derinde pozisyon alan, geriye gelerek top alan ve oyunu rakibin forvet - orta saha bölgesi arasından, orta saha - defans hattı arasına taşıyan forvet oyuncularına sahte 9 numara deniyor. Fakat tek santraforlu takımlarda değil, çift santraforlu takımlarda daha derinde kullanılan forvet oyuncusu bu etiketi alıyor. Bu sezon Fulham'da Zoltan Gera, yaklaşık 10 yıldır Man United'da Yorke, Solskjaer, Tevez ve son olarak Berbatov. Bu durum da İngiltere'nin Almanya karşısında düştüğü durumla ve çift merkez santraforun ölümüyle doğrudan bağlantılıdır.

False Ten rolünün oyuncuları gerektiğinde 4.2.3.1 şablonunu 4.4.2'ye yaklaştırırken, False Nine rolünün oyuncuları 4.4.2 şablonunu yine gerektiğinde 4.2.3.1 diziliş formuna sokuyorlar. 4.2.3.1'in yükselişini sürdürdüğü bu turnuvanın açıkça gösterdiği hit oyuncu tipleri onlar.

Tek Santrafor Oyunu

İki sezon önceki Barcelona'da Eto'o, bu turnuvada Miroslav Klose... Geriye, kenarlara gelerek aldıkları toplarla alan boşaltan, koşu kulvarları açan, eşleşme problemleri yaratam tek santrafor oyununu bilen ve oynayan zirve oyuncular. Bu grubu ''sırtı dönük santrafor'' basitliğinde algılayarak transit şekilde ''en moderni 4-6-0'' yazmak yerine olan-bitene bakmak gerek. Diego Milito bir başka hit santrafor. Nicklas Bendtner'ın Wenger tarafında el üstünde tutulmasının sebebi bu yaşında tek santrafor oyununu çok iyi oynayabiliyor olması. Asamoah Gyan, Luis Fabiano diğerleri. Bu oyuncuların değerini attıkları gol sayısı değil, takıma kattıkları esneklik belirler. Robin van Persie tam bu kalıba girmez, o aslında sahte 9 numaradır; ama bir noktaya kadar istenilenleri yapabilmesi sayesinde takımda yer buldu. Torres'in yaşadığı sorun da, keza Llorente'nin oyuna girerek maçı çevirmesi de bununla bağlantılıydı. Sırada tek santrafor oyununu bilen bir santraforun ve yeni ofsayt kuralının parlattığı bir başka oyuncu tipi var:

Uzak Forvetin Yükselişi

Yine baklava orta sahalı 4.4.2'den 4.2.3.1'e geçişte ortaya çıkmış bir ara rol. Yukarıda oyun kurucuya ''sahte 10 numara'' dedik, ideal tarzda bir oyuncuysa eğer aynı zamanda ikinci santrafor rolünü üstlendiğini söyledik. İleri uca tek santrafor oyununu bilen birini koyduk, elde kaldı ikinci santrafor. Onu da kenara çektik, yakın zaman önce şurada bahsetmiştik. Eskiden santrafor olan bu oyuncu, artık kenar savunmacısı rolünü üstlenirken sırtı dönük top alma, gol bölgelerine sürekli koşular yapma gibi görevleri terk ediyor. Santraforun açtığı boş alanları takip ediyor, ters kenardan gelişen ataklarda arka direğe yaptığı topsuz koşularla gol kovalıyor. Dirk Kuyt, Lukas Podolski ve David Villa bu turnuvadaki zirve uzak forvet örnekleri oldular. Torres sahadayken demarke şekilde topla buluşan ve ters kenar aksiyonlarında arka direk koşuları yapan Villa, bu şekilde 5 gol atmıştı. Villa'nın son iki maçta pek ortalıkta görünmemesi ile daha önce turnuvanın yıldızı olmasının kıyası da burada.

Sonuç

Futbol yeteneği üstün insanlar doğmaya, büyümeye ve futbol sahnesine çıkmaya devam edecekler. ''10 numara bitti, öldü'' diye bir şey yok. Yaratıcı oyuncuların akıllarını sahaya koymaları adına nabızlarının belli bir eşiği aşmaması gerek. Yukarıda bahsettiğimiz üzere yalnızca rolleri revize edildi, futbol sahasındaki varlıkları hala fazlasıyla belirgin. Eğer Mesut Özil gibi bir oyuncuya sahipseniz, pekala 4-3-3 üzerine inşa edilmiş muadil bir takımı mağlup edebilirsiniz. Ulusal takım seviyesinde trend durumunda olan 4-2-3-1'de forvet arkasında olurlarken, 4-3-3'te ise kenar adamı olarak kullanılıyorlar.

Çift santrafor öldü, arkasına konulan 10 numarayla birlikte zirve futbol sahnesinde uygulanabilirliği kalmadı. Yine de sahte 9 numaraların varlığı klasik 4-4-2'yi hala uygulanabilir kılıyor. Bu bağlamda Fulham ve Tottenham'ın bu sezonki başarısında oyun şablonunu 4-2-3-1'e yaklaştırmaları en büyük etkendi.

Eskiden 10 numaramız ve çift santraforumuz vardı. Şimdi ise tek santraforumuz var, 10 numaramız ikinci forvet rolünde ve bir de uzak forvetimiz var. İki iç oyuncusundan biri de artık önliberoya yakın oynuyor ve pasör orta saha rolünü alıyor. Her durum kendi içerisinde kazanma yolunu oluşturabilir, fakat yeni bir takım kurgulanacaksa eğer bugünün futbol ortamındaki hazır iş gücüyle ''en kolay uygulanabilir ve sonuç alır'' şablon 4-2-3-1'dir.

Noat Samisa

15.07.2010