Barcelona'nın Yeni Numarası?

Dünya üzerindeki tüm şampiyonaların favorisi Barcelona, şu sıralar belki küçük ama önemli bir değişim yaşıyor. Altı kupa ile geçen yıldan sonraki sezon yalnızca lig şampiyonluğuyla yetinen kulüp, bir gerçeğin farkındaydı: ''Bir sezonda, on aylık uzun maratonda sakatlıklar, bireysel hatalar, hakem hataları; bazen de şans zirveye çıkarken yardımcı ya da zafere köstek olur; ama tüm bu müdahale edilemez, engellenemez etkenler kimseyi olan-bitenin akla ve mantığa uyan kısmını dikkate almaktan alıkoymamalı. Bilirsiniz ki şanssızlık sadece sizin değil, rakiplerinizin de düşmanı olabilir.'' Ortada ''geçen yıla nazaran eksilen kupa sayısı'' sorunu vardı, ana yolun dışına taşıldığına karar verildi ve başta Zlatan Ibrahimovic ile ilgili olan olmak üzere bazı kararlar alındı. Barcelona'nın santraforu David Villa ve artık 3-4-3 şablonu sık görülüyor.

3-4-3, bugünün Barcelona'sına uzak bir oyun şablonu değil. Yakın zamanda, geçen sezon CL yarı finalindeki Inter eşleşmesinin ikinci maçında -özellikle rakip 10 kişi kaldıktan sonra belirgin şekilde- Guardiola tarafından uygulanmıştı. Yaya Toure maça doğrudan savunma hattı içerisinde başlamış, oyuna buradan katılmıştı. Biraz daha evvele gidersek, Rijkaard döneminde de uygulandığı maçların sayısı az değildi. En bilinen örneklerden 2007 ilk baharındaki Liverpool serisinin ikinci maçı, Liverpool'un ilk maçtaki ön alan presine çözüm olarak sahaya konulan bu şablonu içeriyordu. Çok daha öncesine gidersek, bu zaten Johan Cruyff'un tarzıydı:

''Cruyff stili: İki kanat, bir santrafor. Bazen santraforun arkasında ve savunma önünde fazladan bir orta saha oyuncusu olabilir. Diziliş her zaman 4-3-3'tür ya da 3-4-3, bu yol Cruyff'un sevdiği yol. Aynı zamanda 70'lerde Hollanda'nın futbolu geleneksel oynama biçimi.''

(Kitaptan alıntı: Brilliant Orange - David Winner)

Cruyff'un tarzı da Ajax'ın ve Barcelona'nın oyun tarzının dayanağı:

''Bizim felsefemiz, gücünü hız ve teknikten alan yaratıcı futbol. Bireysel kalite, bizim için herhangi bir sistemden her zaman (altyapı söz konusu olduğunda) daha önemlidir. Bazen alt yaş gruplarını karıştırarak birlikte idman yaptırırız. 12 yaş altı takımları 3-4-3 oynar, büyükler 4-3-3 oynar ve sonra küçükler de 4-3-3'e geçerler. Değişkendir. Eğer iki iyi santraforumuz varsa 4-4-2 de oynayabiliriz.''

(FIFA.com'dan Alıntı: Jan Olde Riekerink - Ajax altyapı antrenörü)

Dede, Baba, Çocuk, Torun... Dizilişler Ailesi!

Tarihe baktığımızda bugünün hit oyun şablonlarının, mutlaka geçmişte yaygın şekilde kullanılan bir başka dizilişin çocuğu olduğunu görürüz. Bugünün futbolu halen ağırlıklı olarak Brezilya'nın 1958 yılında uluslararası düzeye sunduğu dörtlü savunma üzerinden oynanıyor. Zaman içinde Brezilya'nın kazanan şablonu revize edildi; mesela Hollanda'lılar, oynamak istedikleri oyun için en uygun olanın, Brezilya'nın 4-2-4'ü üzerinden geliştirilmiş 4-3-3 olduğuna kanaat getirdiler. Daha öncesinde ise İngiliz'ler kendi oyunları için en uygununun kanatsız bir takım olduğuna inanırken, henüz yeni doğmuş olan dörtlü savunmayı esas alıyorlardı. Bizim çocuk 4-3-3, zamanla büyüdü, semirdi ve dünyaya yeni bir çocuk getirdi. Dedesi, torununun adını 3-4-3 koydu. Babasına çok benzeyen yeni çocuk, biraz haşarıydı, hiperaktifti; ama zamanla yola geldi. Barcelona, 90'ların başındaki üst üste 4 La Liga Şampiyonluğu serisini ve 92'deki CL Kupası'nı 3-4-3 üzerine temellendirdiği oyun planıyla elde etmişti:

Soru: Sezon öncesinde (1990/1991) Rotterdam'da SVV'yle oynadığınız maçta iki golcüyle oynadınız. Daha sonra bu oyun şeklini Hollanda milli takımı da taklit edip İtalya ve Portekiz karşısında uygulamıştı. Neden inançlarınızı terk ettiğiniz izlenimi verdi bu?

Cruyff: İşe yarayıp yaramayacağını görmek istedim, çünkü Laudrup ve Stoichkov orta sahada da etkililer. Ama bu deney, planların işe yaramayacağını gösterdi. Birkaç gün sonra PSV'ye karşı yine 3-4-3 dizilişiyle oynadık; üç defans oyuncusu, üç orta saha ve üç hücum oyuncusu. O zamandan beri hep 3-4-3 oynadık. Ufak tefek değişiklikler oldu, ama asla SVV karşısındaki gibi değil.''

(Kitaptan Alıntı: Ajax, Barcelona, Cruyff - Frits Barend ve Henk van Dorp)

DNA Testi: Biyolojik Baba 4-3-3!

Testi uzakta değil, bizim ülke sınırları içerisinde de yapabiliriz. Bu sezonun Beşiktaş'ı oyun içerisindeki dörtlü - üçlü savunma geçişlerine en iyi ve en yakın örnek olabilir. Aurelio'nun top Beşiktaş'tayken savunma içerisine girip presi kırması ve alan açması, 4-3-3 şablonunun tüm uygulayıcılarına verdiği bir düzen içi esneklik. Dizilişi 3-4-3'e yakınsayan benzeri görüntüler kısa bir süre oluşur ve kaybolur; top rakipteyken hatlar çok daha belirgin şekilde başa döner. Barcelona'nın bu sezon Atletico Madrid ve Rubin Kazan deplasmanlarında uyguladığı ise bunun bir adım ötesine geçerek Busquets'i ya da Mascherano'yu doğrudan savunma göbeğinde konumlandırıyor, oyuna buradan katılmasına imkan tanıyordu. Geçtiğimiz hafta sonu Zaragoza deplasmanındaki takım ise tüm bu iki aşamayı aşarak gerçek 3-4-3'e ulaşmıştı.

Üç Stoperli Barcelona

Geçtiğimiz haftasonu Zaragoza deplasmanındaki Barcelona'yı üç görselle kısaca inceleyelim. Aşağıdaki görseller, üzerlerine tıklayınca büyüyüp, göze daha hoş görünüyorlar:

Barcelona'nın maç başındaki görüntüsü. Top boşta, yeni yere iniyor. Arkada Puyol, Pique ve Abidal'den oluşan üçlü savunma net olarak görülmekte. Sağda Alves, solda Iniesta. Keita-Busquets orta sahasının önünde Messi-Villa-Pedro üçlüsü var.


İkinci görselde ise Barcelona geriden oyun kuruyor. Busquets savunma önünde, arka üçlü sabit ve kurulabilecek pas üçgenlerinin sayısı epey fazla. Ön alanda iki kişiyle pres yapan Zaragoza'ya karşı geriden top çıkarmak pek zor olmuyor. (2'ye karşı 4)


Son görsel ise en önemlisi. Normalde geride 2 kişiyle bekleyen Barcelona'nın yediği gollerin gelişimi, sıklıkla bu pozisyona benzerdir. Ama pozisyonun devamında üçüncü stoper Abidal, basitçe bir ters kademeyle ''ekstra adam'' olarak süpürücülük işini yapıp, bu tehlikeyi savuşturuyor.


Sonuç: Tiki-Taka Barcelona!

Bekleri orta sahaya katarak hücum eden ve oyun içinde çok farklı formlarda görünen Barcelona, artık bazı maçlarda geride üç stoperle bekliyor. Merkez santraforun yanına sokulan ikinci adam artık arkaya kolayca sarkamıyor, çünkü savunmada bir fazla adam, pozisyona göre rolü değişen bir süpürücü var. Bir oyuncuyu geriye çekerek artık geride çok daha sağlam duruyorlar

İkinci önemli değişiklik ise Cruyff 3-4-3'ü ile Guardiola 3-4-3'ü arasındaki fark. Yukarıda alıntıladığım Cruyff Stili'nde kenarlarda mutlaka iki oyuncu var iken, bugünkü Barcelona'da durum biraz farklı. (Rubin Kazan deplasmanındaki ağırlıklı pozisyon grafiği) İlerideki üç hücumcudan üçü de merkeze yakın oynuyor. Oyunu kenarlara genişletmek yerine, rakip bekleri stopere dönüştüyorlar. Tıpkı DK 2010 Şampiyonu İspanya gibi, oyunu (özellikle de Kazan benzeri deplasmanlarda) merkeze sıkıştırıyorlar. Merkezde birbirine yakın orta saha oyuncuları ve sürekli hareketli, aynı zamanda yaratıcı hücumcularla riski en aza indirilmiş, odağı topa sürekli ama sürekli sahip olmak ve merkezden boşluk aramak olan, DK 2010'da Barcelona iskeletiyle zirve yapan oyunu oynuyorlar.

Guardiola, Zaragoza maçı sonrası bu konu hakkında, ''Gerçek şu ki, (çok da) alışık olmadığınız bir yeni taktiği uygulamak zordur, ama oyuncularımın verdiği tepkiden ve oynadıkları oyundan memnunum.'' cümlesi sarfetti. Ben de bu sezonun Barcelona'sı için ilk üç ay itibariyle özetle şunu söyleyebilirim: David Villa ile hücumda güçlendiler. Anlayış olarak ise hücumdan biraz feragat ettiler, ama buna karşılık olarak savunmada daha sağlam durma yönünde bir yola girdiler. Alanı sürekli genişletmek, 08/09 Barcelona'sının asli yoluydu; bugünkünün değil. Daha garantili ve daha fazla kazanabilecek olan bir oyuna doğru yol almaya çalışıyorlar. Tüm bu sebeplerden dolayı onların adı ''Total Futbol Barcelona'sı'' değil, Tiki-Taka Barcelona. Bugünün en güçlü futbol takımı...

Noat Samisa

26.10.2010

Kayserispor 1-0 Beşiktaş

''Denk güçlerin mücadelesi'' şeklinde geçen maç, daha organize olan takımın maç boyu kovaladığı galibiyeti elde etmesiyle sonuçlandı. Yetersiz Beşiktaş, gol için daha fazla plana sahip olan Kayserispor'a oyunun hiçbir alanında üstünlük kuramadı ve üst üste dördüncü mağlubiyetini aldı.

Kayserispor'da Cangele'nin sakatlığı sonrası oluşan yeni takım, kaliteleri birbirine yakın birkaç oyuncunun maçına göre tercih edilmesi olağan sürprizi hariç tahmin edilendi. Şota'nın takımında en ilerideki oyuncu Moritz, DK 2010 Japonya'sı gibi (#18 - Keisuke Honda) aslen klasik 1o numaraydı ve santrafor Ömer, tıpkı Japon santrafor Okubo gibi kenarda pozisyon alıyordu. Selim Teber'in sık sık daha derinde görüldüğü orta üçlü, maç boyu sürekli yer değiştirdiler.

Beşiktaş'ta ise Schuster'in yine fazla seçeneği yoktu. Sakatlar, sakatlıktan dönenler ve maç eksiği olanların bol olduğu ortamda Onur Bayramoğlu forvet arkasında görevlendirilmiş, Nobre'nin olmadığı bugünde ikinci forvet olarak Nihat tercih edilmişti. Şablon yine baklava orta saha - çift santrafor'dan oluşuyor, kenarlarda tek oyuncu bulunuyordu.
Kayseri Organize Orta Saha Bölgesi!

Kayserispor henüz maç başında topu Beşiktaş'a teslim etmeyeceğini gösterdi. Daha ilk dakikada Beşiktaş'ın sağına Hasan Ali'yi sokarak eşleşme problemi yarattılar. Kazandıkları topun kıymetini biliyor, geride bolca hazırlık pası yaparak sabırla boşluk arıyorlardı. Top Beşiktaş'a geçtiğinde ise 10 kişiyle topun arkasına geçiyorlar, dörtlü savunma önünde oluşturdukları beşli hatta Moritz'in de eklenmesiyle topluca alan kapatıyorlardı. Orta sahaları orta çizgideydi, savunma da onun 20 metre gerisinde. Beşiktaş'ın oyunu merkezden oynama fikrini, merkezde Beşiktaş'tan daha kalabalık olarak reddettiler. Hücumda ise rakibin başına açtıkları iş, bu kez Beşiktaş'ın geçmiş maçlarından farklıydı. Kayserispor topu dolaştırıyor ve kendi oyununu Beşiktaş'a dikte etmeye çalışıyordu. Bu noktada bir dominasyondan söz etmek mümkün değil, ama geçmiş maçlarda çok kez yaptıkları gibi sürekli kenarlardan hızlandılar. Kanat adamları son çizgiye geldiğinde, içeride her zaman en az üç Kayserisporlu bulunuyordu.

Spalletti'nin Roma'sı ve Zenit'ine yakın şekilde, oyunu sürekli kenarlara açarak, oyunun ritmini kenarlara açılan toplarla ayarlayarak ve en önemlisi merkezde bir hedef oyuncu kullanmadan ilgi çekici bir oyun oynadılar. (Sahte 9 numara Totti = Moritz) Maçın kısa özetinde görülebileceği üzere soldan 6 kez, sağdan ise 2 kez etkili atak geliştirdiler. Hiçbir atakları merkezden verkaçlarla, 2'ye 1'lerle ya da bir ara pasıyla gelmedi; etkili atakların tamamında son çizgiye topla birlikte ulaştılar. Sürekli alan değiştiren Furkan ve Santana'nın, ters kenardan Ömer'in topsuz koşuları bu hücumları destekledi, setleri sonuca ulaştırdı. Beşiktaş'ın orta saha savaşını kaybetmesiyle birlikte kenarlarda da nicel olarak eksik olması, Kayseri'nin oyun planının pratiğe dökülmesini kolaylaştırıyordu.

Sayın Beşiktaş, Topla Oynama İsteğiniz Reddedilmiştir!

Beşiktaş oyuna önce bi' silkelenerek başladı. Topa sahip olan Kayserispor'a karşı öndeki üçlü sık sık tek hat halinde görülüyor, boşluk arayan stoperlere etkili top kullanma imkanı vermemek adına net olmasa da gölge pres uyguluyorlardı. Stoperler geriden oyun kurarken herhangi bir net baskıyla karşılaşmıyorlar, ilk hazırlık pası kolayca ön alana aktarılıyordu. Fakat bu noktadan ileriye top geçmiyordu. Bir ara orta sahadaki üçlü ve Onur sürekli yer değiştirmeye, bu sayede boşluk yaratmaya çalıştılar. Ernst'in savunma arkasına koşusuyla yakalanan yarım pozisyon da böyle geldi. Sonrasında ise tek çare santraforların alıp kullanacağı, dağıtacağı toplardı. Olmadı, organize Kayserispor Bobo ve Nihat'a sürekli yakın oynayarak Beşiktaş'ın oyunu ileriye taşımasını engelledi. Ön alanda top tutulamadıkça bekler ataklara katılamadı. Kenarlarda da şablon gereği başka oyuncu yoktu, Fink ve Nihat atıl adamlar olarak orta saha kırsalında takılıyorlardı. Nihat bildiğimiz gibiydi, Bobo ise bugün gününde değildi. Oyunun devamında santraforlarla savunma hattının arası açıldı ve Beşiktaş, hücumda çoğalamadı; neredeyse hiç etkili olamadı.
Yakın Maç: Golü Atan Kazanır

Temposuz geçen maçın seyri, henüz ilk dakikalarından itibaren ''atan kazanır'' görüntüsüydeydi. Beşiktaş uğraşıyor, yetersizlik sebebiyle hücumda etkin olamıyordu. Kayserispor ise rakip kaleye gitmek için canhıraş bir uğraşıdan çok aklına güveniyor gibiydi. Ürettikleri gol pozisyonlarında Beşiktaş'ı hücumda ya da gaflet anında yakalamadılar, topu koruyup doğrudan kendi hücum setlerini oynadılar. Duran toplarda da ne yaptıklarını iyi biliyorlardı. Bu açıdan bakıldığında oyun onlara daha yakındı, ama kaçan goller Beşiktaş'ın şansını korumasına sebep oluyordu. Schuster, Guti ve Fatih Tekke ile hücum hattının kalitesini yükseltti. Bu bölümde paslar yerini bulunca kısa süreli bir Beşiktaş baskısı görüldü. Duran toplar kazanıldı, bunların birinde yaşanan karambolde Fatih Tekke maçı kazandıracak gole yaklaştı; ama çerçeveyi bulamadı. Şota ise bu hamlelere Abdullah ve Ali Bilgin'le karşılık vermiş, direnci tazelemişti. Holosko konusunda sanırım Schuster'le aynı şeyi düşündük. Fink-Holosko değişikliğini 80'de yapmak, maçı 1-0'a değil; 0-1'e yaklaştırırdı. Hoca son üç dakikada bu riski göze alabildi; nitekim maç 0-0 bitmedi. En önemlisi de şu ki, golde Furkan'a pası atan oyuncu, Santana'nın yerine oyuna giren ve muhtemelen karşısında Fink'i bulması gereken Abdullah'tı.

Sonuç: Sahadaki Aklı Görecek Gözünüz Açık Olsun!

Kayserispor bugün Beşiktaş'tan daha iyiydi. İki takımın da oyunu ve kadro tercihleri ''bu daha iyi olma durumunu'' gol eşiğine güç bela taşısa da tabela büyük ölçüde maçın ederini yansıttı. Baştan sona çok organize, ne yaptıklarının bilincinde bir oyun oynadılar. Dokuz hafta sonunda 20 puan barajına ulaşan üçüncü takım olan Şota'nın Kayserispor'una dair söyleyecek daha çok şey var, ama çıplak gözle izleyeceğim maçtaki gözlemlerle daha doğru değerlendirmeler yapmak adına bunları önümüzdeki haftasonu yapacakları Kasımpaşa ziyaretine bırakıyorum. Kayserispor, bu maç sonrası benim adıma ligin en aykırı, en seyredeğer takımı.

Beşiktaş bu kez kendi oyun planı üzerinden değil, rakibin oyununa karşı reaksiyon gösteremeyerek mağlup oldu. Bunun bir benzeri Trabzonspor deplasmanında yaşanmıştı, Kayseri deplasmanı da sürpriz sayılmaz. İlk 9 hafta itibariyle TSL'nin en zor üç deplasmanı -toplam 1 puanla da olsa- geride kaldı. Quaresma'lı ve hazır bir Guti'li Beşiktaş için de bu maç bir soru işareti olacaktı, ama oyunun çok farklı gelişeceğini kestirmek zor değil.

Üst üste 4 maç kaybeden her takım, her hoca eleştirilir. Schuster umarım kendine sürekli birtakım sorular soruyordur, zira mazeret bulmak pek zor değil. Bugün sahada ayrıntılara önem veren takım ile A planı çalışmadığında gol adına herhangi bir şey üretemeyen Beşiktaş'ın farkı net olarak görüldü. Bu durum epey can sıkıcı. Duran toplar, gününe göre yapılacak küçük rötuşlar, setler... hepsi zirve futbolda kullanılıyor. A planınız sizi dünyanın en iyisi yapabilecek düzeyde olabilir, ama lig çok uzun bir süreç. 10 ay boyunca elbet şanslı olacağınız günler olacak. Akabinde ise şanssızlıklar yaşayacaksınız. Nihayetinde A planının dışına çıkmak zorunda kaldığınızda kaybetmekte ısrar ederseniz, A planına dönüşte elde özgüven ve inanç olmadığını görerek yıkılabilirsiniz. Takım umarım böyle bir şey yaşamaz. Güzel bir fikstür var şimdi; TSL ve Kupa'da 5 maç üst üste galibiyet işleri düzeltmek bir yana, yeniden şampiyonluk havasını solumayı mümkün kılabilir. Biliyorum ki bu takım, Quaresma ve Guti'yle birlikte bu ligin en iyi kadrosuna sahip.

Noat Samisa

26.10.2010

Fenerbahçe 0-0 Galatasaray

Yıllardır Kadıköy'de seriye bağlanan derbi, bu kez sıradışı şekilde oynandı ve maç öncesindeki genel kanının aksi, sürpriz bir skorla bitti. Sıkı maç oldu, iki takım da skoru elde edebilecek pozisyonları bulsa da gol gelmedi ve oyunun yatay seyreden akışı değişmedi.

Fenerbahçe'de Aykut Kocaman'ın kadrosu ''Alex mi, Semih mi?'' sorusu hariç belliydi. Alex özel bir oyuncuydu ve bu derbilerin has adamıydı, ama sakatlıktan yeni çıkmıştı. Semih ise geçen hafta sahte 9 numara rolünde harika iş çıkarmış, takımın kenar hücumlarını merkezden desteklemiş, merkezden gelişen hücumlarda da kenarları devreye sokmuştu. Bugün tercih mekanik değil, soyut yaratıcılıktan yana kullanıldı ve Alex maça Niang'ın arkasında başladı.

Galatasaray'ın yeni hocası Hagi ise henüz birtakım kararlar almadan ve kendi oyun fikrini takıma yansıtamadan bir derbi oynamak zorunda kalmıştı. Rijkaard'ın takımını sildi, en baştan bir hedef maç planı yaptı. Insua yerine Hakan'ı tercih etti, stoper sayısını artırdı. Savunma önünde Cana'yı Alex'e yakın oynattı, zaman zaman partneri Mustafa ile bu yüzden önlü arkalı görüntü Arnavut oyuncu. Ayhan sola yakındı, Elano ise sağ çizgideydi. Türkiye'ye geldiğinden bu yana ilk kez forvet arkasında oynayan Misimovic'in rolü ise zaman zaman içe kaçmak zorunda kalacak olan Ayhan'a soldan yardım getirmekti. Pino ise Monaco'da zaman zaman oynadığı ikinci forvet benzeri, bolca koşu alanı bulması planlanan santrafor olarak sahadaydı.
Hagi'nin Farklı Galatasaray'ı

Hagi'nin Galatasaray'ı, Rijkaard'ınkinden farklı olduğunu henüz maç başında belli etti. Geriden oyun kurulurken bekler orta sahaya yaklaşmıyor, stoperlere yakın duruyorlardı. Arkadan çıkacak toplar merkezden kenarlara değil, doğrudan kenarlara dağıtılıyor ve oyun mümkün olduğunca dar alanda oynanmaya çalışılıyordu. Çift dörtlü hat (4-4-1-1), aralarındaki mesafeyi sabit tutarak alan kapatıyor, duruma göre Misimovic ve Elano'dan biri, takımın hücum merkezi rolünü üstleniyordu.

Henüz maç başında istenen oldu. Elano'nun pasıyla savunma arkasına sarkan Pino, Volkan'ın tereddütünden yararlanarak topu kaleye gönderdi, ama Gökhan maçın hamlesini yaparak golü önledi. Galatasaray savunması kendi ceza sahasının çift haneli metre uzağı sınırını aşmadan, epey derinde pozisyon alıyor ve organize orta saha, Fenerbahçe'nin ön taraftaki 4'lüsüne top geçmesini engelliyordu. Alex'i sürekli Cana takip etti; hem top aldırmadı, hem de alan bırakmadı. Son seçenek Niang'ın geriye gelerek alan açması ve ritm değiştirmesiydi, fakat Neill'ın yakın oyunu (sertlik sosuyla da olsa) buna da imkan vermedi. Rakibinin oyununa göre maç planı yapan Galatasaray, gücünü savunmadan alan oyun planıyla ilk yarı boyunca çok kez gole yaklaştı. Fenerbahçe'yi önde durdurdular, Alex ve diğer hücumcularla arka alanın bağlantısını kopardılar ve önde kazandıkları toplarda Pino'yla sonuca yaklaştılar.

Fenerbahçe'nin Sınırlandırılmaya Tepkisi

Fenerbahçe, soyunma odasından farklı çıktı. İlk yarı sık sık çok geri kalan savunma hattını biraz daha öne çektiler. Rakip tarafından bozulan oyun planına güven tazelemiş olacaklar ki, devre başındaki kısa bölümde Emre'nin de hareketlenmesiyle topu Stoch ve Niang'a ulaştırmaya başladılar. Stoch-Alex işbirliği ve Niang'ın bireysel çabasıyla ürettiği net pozisyonlardan gol çıkmaması Galatasaray'ın oyunun geri kalanı için şansıydı. 56'da Misimovic çıktı, Barış girdi ve 10 dakikalık Fenerbahçe baskısı, kısa bir süre daha azalarak sürdü ve bitti.

B planı olarak Semih oyuna girdiğinde oyun iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Niang'a alan açmak için yeterli izin verilmemişti, ama Semih bu işi yaparak Servet'i de savunma içerisinden çekme işini yapabilirdi. Plan buydu, fakat oyun yeniden ilk yarıdaki hale bürününce Fenerbahçe sıkışmaya, üretken olamamaya devam etti.
Derinde Kalan Savunma ve Kopuk Hatlar

Yalnızca 45-60 arasındaki kısa bölümü maçın kalan kısmından ayırabiliriz. Fenerbahçe bu bölümde çok daha iyi yüzdeyle pas yaptı ve Hagi'yi hamlelere zorladı. Kalan bölümde ise oyun planı gereği derin oynayan ve en fazla üç kişiyle hücum eden Galatasaray'a karşı, savunma tandemi anlamsızca derinde kalan ve dört kişiyle hücum etmeye çalışan bir Fenerbahçe vardı. (Kayseri ve Kasımpaşa maçları bu problemin en net görüldüğü maçlar olabilir.) Yobo ile Niang arası zaman zaman 70 metreye kadar çıktı. Beklerin, bu garipliğe bağlı olarak ileri top tutulamamasının etkisiyle aktif şekilde oyuna katılamamaları, rakibin alan kapatan hatlarının dengede durmasını sağladı. Fenerbahçe geriden top çıkarırken sık sık 6 kişiyle kendi sahasında kalıyor, adeta rakibin işine geleni yapıyordu. Öndeki dörtlünün kaptırdığı topları da bu sebepten geri kazanmakta zorlandılar ve Yobo, arkaya seken sayısız topu bir şekilde yeniden oyuna katarak Fenerbahçe adına günün kahramanı oldu. Fenerbahçe maçın büyük bölümünde topa sahip ve proaktif oynama hevesinde gözükse de bu fikri uygulama biçimi, teoriyi pratiğe dökmekten uzaktı. Yine aynı şey oldu, Fenerbahçe takımı 6+4 şeklinde bölündü ve oyun tekrar Galatasaray'a döndü.

Fenerbahçe oyunu daraltamadıkça, Galatasaray da savunma disiplininden taviz vermeyince seyir zevki düşük bir maç oldu. Son bölümde yakalanan pozisyonlardan gol çıkmadı, iki takım da eline geçen fırsatları değerlendiremeyip oyunun işaret ettiği 1'er puana razı oldu.

Sonuç: Reaktivite vs. Zayıf Proaktivite

Aykut Kocaman maç sonu ''Galatasaray ilk yarıda bütün pas kanallarımızı tıkadı. Oyununu bize kabul ettirdi.'' dedi. Ülkemizde kolay görülmeyecek cinsten gerçekçi bir açıklamaydı. Fenerbahçe, bu sezon Aykut Kocaman'la birlikte topa daha fazla sahip olarak akışkan bir oyun oynama niyetinde. Stoch ve Dia, oyun tarzları itibariyle ideal sistem oyuncuları; Niang da kariyerinin geri kalanını tam bir santrafor olarak geçirmemişse de bu işi belli bir düzeyin üzerinde yapabilen bir santrafor. Geçen yılın sorunları, bu transferlerle büyük ölçüde çözüldü; ancak oyun stili, geçen yılla eş değil. Dolayısıyla Aykut Kocaman'ın net olarak zamana ihtiyacı vardı ve yönetimsel açıdan seçim yapıldıktan sonra geri dönüş olamazdı.

Galibiyet serisinde birtakım iyileşme emareleri görüldü, Yobo da takıma girdi. Fakat bugün, yıllardan bu yana görülen en can alıcı sorun, savunma hattının aşırı şekilde geride çakılı kalması problemi devam ediyor. Yobo'dan bu işi çözmesi bekleniyordu, fakat sorun bireysel olmayabilir. Fenerbahçe maç başı belli bir disiplinde oynasa da maçın ilerleyen bölümünde hatlar arası kopuyor. (Skorda farklı üstün olunmasına rağmen Konyaspor maçının son bölümü örnek) Savunma ve hücum takımı olarak (DK 2010 Hollanda'sı gibi) bölünüyorlar, fakat oynamak istedikleri oyun temel olarak proaktif ve bütüncü. Fenerbahçe, ikinci bölgede iyi alan kapatan rakiplere karşı sorun yaşıyor ve kurduğu baskı, ''sahte'' kalıyor. Oyunun merkezini öne taşıma fikri de bu sebepten uygulanamaz durumda. Savunma-hücum geçişleri de yakın sebeplerden çok ağır. Bugün hata kovalayan rakiplerine iyi malzeme verdiler ve yeterince baskın, üretken olamadılar. (Beşiktaş maçı bu açıdan bambaşka bir hikayeye sahiptir.)

Galatasaray'da II. Hagi dönemi iyi başladı, psikolojik buhranın yerini umut aldı. Hagi'nin diğer tüm hamlelerini bu maça özel sayabiliriz, fakat göreve geldikten birkaç gün sonra Galatasaray'ın duran top alan savunmasına geçişini ayrı bir yere koymak lazım. Bugün Fenerbahçe gibi onlar da kornerlerde alanı savundular ve maç boyu Mehmet Topuz'un arka direk pozisyonu (yeterince organize olamayan, üç günlük alan savunması) hariç iki takım da sorun yaşamadı.

Galatasaray bugün aylardır olmadığı kadar organize ve disiplinli bir oyun oynadı. Yine aylar sonra ilk kez, hocanın oyun fikri doğrudan sahada görüldü; zira ortam ve malzemeyle uyuştu. Bu noktada bir başarı ya da yukarı ivmelenme garantisinden söz edemeyiz, ama futbolcuların bu oyun şeklini (bazen günü gününe, sıklıkla da benzer) daha çok sevecekleri ve benimseyecekleri kesin. Bu oyun Mustafa Sarp'ı parlatabilir, Pino'yu yükseltebilir, Servet'i yeniden ülkenin en iyisi yapabilir. Dün akşamki oyun Galatasaray kadrosundaki pek çok oyuncunun alışık olduğuna yakındı ve rakip daha zayıf olduğunda uygulanacak değişikliklerle birlikte zaman içinde farklılıklarını bize gösterecektir.

Günün yıldızlaşan isimleri Yobo ve Pino. Ayhan ve Mehmet Topuz ise kazandıkları pek çok topla takımları adına günün ikinci adamıydılar. Alex'in etkisizliğinin kaynağı ise Hagi'ydi. Bir gol, bir kırmızı kartın çok şeyi değiştirebilirdi; ama bu ancak bir varsayım. Bizim ülkede sıklıkla ''saçmalık''ın eş anlamı olarak algılanan taktik, bugün net şekilde oyunun baş aktörüydü; yani aslında zirve futbolda her zaman olduğu gibi...

Bu kez 0-0 ve kavgasız, gürültüsüz bitti.

Fotograf: Ajansspor.com


Noat Samisa

25.10.2010

Beşiktaş 1-3 Porto

İlk yarım saati güç dengesizliği nedeniyle maçın adım adım Porto lehine gelişeceğini haykıran, ama sonrası pek çok kırılma anıyla dolu ilginç bir maç oldu. Porto takımı, kaliteli oyuncuları ve basit futboluyla sonuca gitti, Beşiktaş ise bildik yetersizlikleri ve zayıf kadrosunun ederini aldı.

İki takım da sahaya oyunu 4.3.3 dizilişi üzerinden oynamak üzere çıkmıştı. Beşiktaş'ın 4.3.3'ü biraz daha geçmişten geliyordu, ileride üç adet forvet oyuncusu vardı. Nobre merkezde görünmesine rağmen sürekli geriye kaçıyor, Nihat ve Bobo ise değişken şekilde kenarlara açılıyorlar ya da merkeze yanaşıyorlardı. Top rakipteyken 5'li orta saha formu oluşmuyor, rakip bekleri sıklıkla iç oyuncuları karşılıyordu.

Porto ise ideal bir trend 4.3.3 takımı olarak ileri üçlüsünün hem mekanik, hem de estetik yaratıcılığına güveniyordu. Savunma önünde oynayan Fernando epey derinde oynuyor, neredeyse hiç öne çıkmıyordu. Savunma - orta saha arasını sürekli yakın tutup, kenarlardaki oyuncuların sürekli yer değiştirmeleri ve Falcao'nun ideal santrafor oyunuyla gole gitmeyi planlıyorlardı. Kornerlerde hücumda sıklıkla üç oyuncu yan yana dizilerek Beşiktaş'ın adam savunmasına arıza çıkarmaya çalışıyorlar, savunmada ise iki hat halinde alanı kapatıyorlardı.
Maç başında Nihat - Bobo - Nobre üçlüsünün katkı yaptığı ve birer kez topu kaleye göndermeye çalıştıkları pozisyon maçın ilk kırılma anıydı. Art arda üç şuttan gol çıkmayınca oyun adım adım Porto lehine gelişmeye başladı. Porto ileri üçlüsünün Beşiktaş ceza sahası önünde başlayan presi geriden iyi top çıkmasını engelledi. Toplar sürekli Hakan'a döndü ve ya rakibe ya da taca gitti. Korner dönüşlerinde rakip sahaya topla geçilemedikçe baskı arttı ve sonuçta 26. dakikada Falcao'nun kafası ağları buldu. İlk devrenin kalan bölümünde Porto presi zayıflattı, savunma hattını biraz daha geri çekerek Beşiktaş'ın bir noktaya kadar topla oynamasına izin verdi. Gol sonrası oyun dengelendi. Nobre, iki forvetin arkasındaki hedef adam rolünü bu bölümde iyi oynadı. Tabata'nın ve Nihat'ın pozisyonlarının ardından bir başka gaflet anında Nihat savunma arkasına iyi bir pas attı, Bobo'nun gol koşusu Maicon'u saha dışına gönderdi. Ardından Tabata'nın şutu ve maç bir kez daha yeniden başlıyordu. (Devre sonunda Zapo-Falcao mücadelesinde hakemin düdüğü ağzına götürüp, çalmaktan vazgeçtiği notunu da ekleyeyim.)

Porto'nun 33 yaşındaki hocası Andre Villas-Boas, ikinci devreye sakatlanan Falcao'nun yerine Otamendi değişikliğiyle başladı. Savunma dörtlüsü böylece tamamlandı. Fernando ve Moutinho savunma önünde bir ikili oluşturdular, Belluschi sağa geçti. Rodriguez solda kaldı ve Hulk en önde tek gol silahı olarak bırakıldı. Savunma hattını geri attılar, bir çift dörtlü hat ile disiplinli şekilde alan kapatmaya başladılar. Beşiktaş orta sahası bu bölümde Necip, Ernst ve Tabata'yla iyi pas yapıyor, sağ kenara yanaşan santrafor ve orta sahadan oraya yanaşan ekstra adamla rakibin nicel zaafını kullanmaya çalışıyordu. Başarılı olundu. Hilbert'e çok kez sağ kenarda boş alan yaratıldı, ama içeride üç forvet oyuncusu olmasına rağmen etkili ortalar gelmedi. Oyunun dengesi dakikalar ilerledikçe bu kez Beşiktaş lehine kayıyordu, zira baskı sürdükçe eksik rakibi hataya zorlamak mümkündü. Ama 59. dakikada maç bitti. Ofsayttan gelen uzun topta Toraman ve Zapo ikilisi, çizgi romanlardaki aptal karakterler gibi esas oğlana süper kahramanlık yapması için zemin hazırladı ve Hulk affetmedi.

Geride Hulk'u iki kişiyle bekleyen Beşiktaş gol yiyince, Schuster birinin gereksiz olduğuna karar verip Ali Kuçik'i sağ kenara sokarak ikinci devre başında en iyi işleyen bölgedeki sayıyı artırmaya çalıştı. Ali'nin katkısı etkinliği artırdı, fakat yine gol bölgesine ulaşmak zordu. Uzatmalarda Tabata'dan Bobo'ya iyi bir pas geldi ve Bobo, rakibin 9 kişi olduğu bu anda güzel bir vuruşla skoru tayin etti.
Porto kaybetme kredisiyle İstanbul'a gelmişti, Beşiktaş'ın da eksik kadrosunun gücü zayıf olunca maç liderlik maçından çok sıradan bir iç saha-deplasman puan maçına dönüştü. Porto maç boyu macera aramadan fırsat kovaladı, Beşiktaş ise elinden geleni sahaya koydu. Erken gol, kırmızı kart, daha erken kırmızı kart (Fernando) ya da Zapo'nun pozisyonu maçın bambaşka bir yöne itebilirdi, ama olmadı.

Porto ve Beşiktaş'ın son altı yılda çalıştıkları hoca sayısı eşit. Her iki takım da aynı dönemde 6 hocayla çalıştılar ve yeni sezona yeni hocalarıyla girdiler. Porto'nun yolu yalnızca Türkiye'ye değil, tüm dünyaya uzak. Onların futbol yönetim modeli, Messi'yle eşdeğer; bu denli aykırı. Gerektiğinde pahalı transfer yapıyorlar, (Moutinho, 11 milyon avro) gerekirse Japonya ikinci ligi gol kralına (Hulk) yatırım yapabiliyorlar. Ama ortak özellik, bunlar üstün yetenekli ve gelişime açık oyuncular. Dün ilk 11'de sahaya çıkan Porto'lu oyunculardan Fernando ve kaleci Helton hariç, hiçbiri 2 yıldan uzun süredir Porto forması giymiyorlardı. Bu sezon yeni bir hocayla çalışmalarına rağmen dün akşam kalitelerinin tümünü sahaya koymadan 1-3 kazandılar. Başarıyı yalnızca zaman içerisinde değil, biraz da ayrıntılarda aramak gerek.

Takımın maç kadrosunun 15 kişiden oluştuğu bir günde ileriye dönük yeni bir çıkarım yapmak zor. Yine de Manisa maçına dair söylediklerimi, Kayseri maçı öncesi kısaca özetlemek gerekebilir: Sakatlar düzelmeden, takımın iskeleti yeniden eski haline dönmeden Schuster'in atak ve coşkulu hücum anlayışı ile gücünü hücumdan alan savunmayı birleştirerek ortaya kazanan bir takım çıkarması uzak ihtimal. Takımın savunma hattının kalitesi, geçen iki yıldan zayıf. Takım savunması da hücum gücü düştükçe alarm verdiğinden rakipler değişecek ama Toraman'ın her maç çıldırtırcasına devam eden rezil pozisyon savunması hataları devam edecek. Zapo tarz olarak en uygunu, ama onun da kapasitesi sınırlı. Hal böyleyken Manisa maçındaki oyun, intihara eşdeğer olabiliyor. Kayseri maçında erken bir golün işleri değiştirmesine, maç senaryosunun Beşiktaş lehine gelişmesine ihtiyaç var. Sonrasına tekrar bakılır ve umarım Guti hazır şekilde oynar.

Noat Samisa

22.10.2010

Man Utd 1-0 Bursaspor

Şampiyonlar Ligi tarihinden silinmesi gereken, seviyesine yakışmayacak kadar kötü bir futbol maçı izledik. Futbol sahasındaki en kötü iki duygu olan çaresizlik ve ''o an oynanmakta olan futbol maçından öte düşünceler içerisinde olma durumu'' bir arada bulununca ortaya yarışmacı olmaktan uzak bir maç çıktı. Özellikle ikinci yarı sanki öğrencilerin öğle arasında rastgele oluşturduğu takımları izliyorduk. Geniş sahada kendilerini fazla yormak istemiyorlardı ve yıl -anlatıldığı üzere- 1850 idi! Bursaspor, rakibin aşırı profesyonel oyun anlayışına karşı sahaya fazlasını koyamadı ve yediği erken gelen golle maçı kaybetti.

İdeal Deplasman Kadrosu

Daha önce Valencia'ya karşı ileride (önlü - arkalı şekilde) Insua ve Nunez, Rangers'a karşı ise Battalla - Sercan'la başlanmıştı. Her iki maçta da rakibin, oyun planını Bursaspor'a kabul ettirmesiyle Ertuğrul Sağlam'ın tercihleri yanlış kabul olundu. Rangers maçındaki kadro net olarak Valencia maçının sonucuydu, ama yine tahmin edilemeyenle karşı karşıya kalınmıştı. Bu kez de dünya üzerindeki kaybetmenin en olağan olduğu yerlerden birine gidiliyordu ve sahaya çıkan ikili, son iki CL maçının karışımını içeriyordu: Insua ve Sercan. Volkan'ın affı sonrası -formuna rağmen- Turgay yedek kalmıştı.Manchester United'da ise Valencia da sakatken tüm yük artık Nani'nin üzerine kalmıştı. Ferguson, Berbatov ve Hernandez'i yanında oturttu, düşük tempoyla oynayacak orta sahada güçlü bir takım sürdü sahaya. CL oyuncusu Anderson yine iki orta saha oyuncusunun biraz daha önünde, derin oyun kurucu benzeri bir roldeydi. Orta sahaların yerleşimi dikkate alınırsa top Nani'ye geçmeden pek bir şey olmayacaktı, nitekim öyle de oldu.

Zayıf Pres, Zayıf Atletizm

Bursaspor'un zirve yolunda güç aldığı sistem, görünmez bağların parçaları birbirine bağlayarak oluşturduğu bir bütün. Bu bütünün temelinde saha içindeki doğru yerleşim ve bunun sonucu olarak üretilen atak planları var. Sürekli -en az- 9 kişiyle topun arkasında olmak, derinde pozisyon alarak savunma önünü iyi korumak öne çıkan hususlar. Fakat rakiplerin top yapma, diğer bir deyişle oyuna ve topa hükmetme (possession dominance) kapasitesine yaratıcılık ve atletizm eklenince işler karıştı. Bugün Man Utd karşısında olduğu gibi Valencia karşısında da yaşanan buydu. Ön alan pres eksikliği ve top rakibe geçtiğinde bir çift dörtlü hattın (two banks of four) kale önünde oluşturulması durumu, hatlar arasını topla geçebilen takımlara karşı yeterli savunma direncini oluşturamadı, pasif kaldı. Bu durumun TSL'de görülmeme sebebi, özellikle geçen sezon Valencia'ya yakın seviyede topa hükmedebilen bir takımın bulunmamasıydı. (İstanbul'daki geri dönüşleri hatırlayalım, son dakikaya kadar rakibin hatalarını kovalarak fantastik geri dönüşler gerçekleştirmişlerdi.)

Sık duyulan, artık klişe hükmündeki bir sözdür: ''Bu seviyede rakipler hataları affetmiyor.'' Dolayısıyla daha yakın oynamanız, alanları daha çabuk kapatmanız; ortadaki topu almak için daha kuvvetli ve çabuk olmanız gerekli. Zira topu alan ve alanı bulan, bu ikiliyi çok daha olumlu ve efektif kullanabilecek yeteneğe ve bilgiye sahip. Bunun bir örneği de Nani'nin golünden önceki kare olabilir:
Vederson solda Rafael'in üzerinde kaldı. Geri gelip top alan Nani'nin üzerine kalan Svensson'un ayağı kayı düştü ve rakip orta saha adamını karşılamak için öne çıkan Ergic'in boşalttığı alanla Svensson'un koruduğu bölge birleşip Nani'ye sınırsız seçenek sundu. Savunma ile orta saha hattı arası ''aktif savunma bölgesi'' olarak adlandırılır ve bir takım, asla burada alan vermemeli, hatta buraya rakip oyuncuyu yüzü dönük halde topla birlikte asla ve asla sokmamalıdır. Bursaspor'un iki stoperi de bu anda boşalan alanı doldurma gayretinde değildiler ve sonucunda Luis Nani ölçüp biçip golü yaptı. Bu ve benzeri pozisyonlar için Guus Hiddink'in Tam Saha Dergisi röportajında söylediklerini hatırlamak faydalı olabilir:

''Güç var, ama atletik yetenekler sınırlı. Topla çok iyisiniz ama fizik olarak onu hızlı yapabilecek durumda değilsiniz. Patlayıcı, akışkan bir oyun için atletik yapının gelişmesi şart. Bu sadece fiziksel bir yükleme değil. Bu aynı zamanda bir mantalite değişimi.''

Bu durum, yalnızca genlerle alakalı değil. Ligin karakteri, idman metodları ve daha pek çok şey takımlarımızdaki ve oyuncularımızdaki atletizm eksiğinin dayanağı. Gelen yabancılar da aynı ortamda bulunuyorlar, aynı idmanı yaparak gereken oyunu oynuyorlar. Rakibe daha yakın olmak, daha çabuk alan kapatmak, daha çabuk reaksiyon vermek, vücudun daha koordineli hareket etmesi... hepsi birbiriyle bağlantılı. Bu eksiklikleri yalnızca Bursaspor taşımasa da ligin trendini en net şekilde yansıtan takım (son şampiyon ve lider) olması hasebiyle bu tespiti Bursaspor üzerinden yapmak mümkün.

Yine, Yenide ''Tecrübe'' Meselesi

Bu konuda Spartak Moskva'nın hocası Valeri Karpin diyor ki:


''Şampiyonlar Ligi'nde oynamak hakkındaki en önemli şey, psikoloji. Oyuncularımızın pek çoğu daha önce bu seviyede oynamadılar, bu yüzden maça hazırlanırken morallerini artırmalıyız. İnan ki pratik olarak Şampiyonlar Ligi'nde hocalık yapmakla Rusya Ligi'nde hocalık yapmak arasında bir fark yok, ama konsatrasyon çok daha yüksek olmalı.''

Bursaspor'da da Spartak'a benzer şekilde ilk kez CL arenasına çıkan oyuncuların sayısı fazla. Her maç eksikleri, olması gerekenleri gösteren bir ders gibi adeta. Yıllardır başka bir kültürün, seviyenin içerisinde top oynayan Avrupalı futbolcuların oyuna ilişkin refleksleri, belki de Ertuğrul Sağlam'ın futbolcularına benimsetmeye çalıştığı futbol değerlerinin toplamıdır.
Wayne Rooney Meselesi

United ise hafta boyu Rooney'nin ayrılacağı haberiyle sallandı, artçı şoklar mütemadiyen devam ediyor. Olayı baştan alırsak, Wayne Rooney geçen sezonun son bölümünde CL yarı finalindeki ilk Bayern maçında sakatlandı. İkinci maçta etkili olamadı, sakatlığı tam iyileşmemişti ve sezonun final niteliğindeki maçı olan Chelsea karşısında oynayamadı. Sonra DK 2010 için riske edilmedi ve iki kupa, muhteşem bir sezon geçiren Rooney'nin olmadığı 10 günde Alex Ferguson'un ellerinden kayıp gitti. Güney Afrika'da hem İngiltere, hem de Rooney kötüydülar; taraftarlar Rooney'e tepki gösterdi hatta. Islıklanan Rooney'nin rehabilitasyonunu Ferguson üstlendi, telefonlarıyla oyuncusunu teselli etti. Tatil, sakatlığın tamamen iyileşmesi vs. derken yeni sezon geldi. United lige pek iyi başlayamadı, Rooney yeniden sakatlandı. Bu sırada skandal patladı, Rooney'nin bir de çocuk sahibi olduğu eşi Coleen'i aldattığı ortaya çıktı. Sakatlık ve kötü geçen Dünya Kupası sonrası zaten pek iyi durumda olmayan Rooney, tüm bu negatif gelişmelere rağmen Ferguson'un himayesinde kalmaya devam etti. Everton deplasmanında oynatılmadı. Sonraki haftalarda yine oynatılmadı ve Ferguson'un kendisine karşı tutumu değişti. Ulusal takıma gitti ve ilk 11 çıktı. Ferguson basına Rooney'nin bilek sakatlığından bahsediyordu, fakat Rooney çıkıp ''hayır, sakatlığım falan yok'' dedi. İpler gerildi ve artık koptu. Ferguson, Rooney'nin özel hayatı ve buna bağlı formundan memnun değildi. Üstelik Rooney, yeni kontrat teklifini reddetmek bir yana masaya da oturmuyordu. Çift taraflı uyumsuzluk baş göstermiş, bundan iki taraf da zararlı çıkmaya başlamıştı. Sonunda Rooney gitmek istediği açıkladı, Ferguson da ''kapı açık'' dedi ve ortalık hepten karıştı. Kime gider, niye gider; giderse United ne olur? Rooney'siz kupaları kaybeden ve sezona Rooney'siz giren takım bu haldeyken, sezon sonuna ne ümitle gidilir? Old Trafford'a asılan pankartlardan birinde ''Coleen seni affetti Wayne, ama biz seni affetmeyeceğiz.'' yazıyordu. Kafası epey karışık olan Rooney'nin şu an kendi geleceği için iyi bir iş yaptığını söylemek zor.

Sonuç: Aşırı Profesyonellik Ruha Zarar

Man Utd, kriz ortasındaki bu maçta üç puana yete futboldan bir katre fazlasını oynamayarak hem maçı, hem de stadın atmosferini çekilmez bir hale soktu. Bursaspor da sahada disiplinden fazlası olmayan ve oynadığı oyundan zevk alıyormuş gibi görünmeyen United oyuncuları karşısında sahaya sıradışı bir şeyler koyamadı ve maçın skoru, 7. dakikada gelen golle tayin edildi. Kalan sürede kısa bir United baskısı ve Nani'nin iştahı var; ama ilk yarım saatin ardından oyun aşırı şekilde tekdüzeleşti. Topa sahip olan United aşırı temposuz oyunuyla çok fazla top kaybetti, Bursa da bu topları etkili kullanamayınca oyun sıkıştı, izleyen daraldı; tribünler stadı terk etti.

Valencia deplasmanına şimdiden 0 puan yazılabilir, fakat Rangers ve United'la Bursa'da oynanacak maçlar için mutlaka ümitvar olunmalı. Henüz gruplar belli olmamışken 4 puan Bursaspor için ilk sezonunda başarı hükmündeydi, şimdi de durum değişmedi. Çıtayı ''başarı'' olarak koyduktan sonra başarı noktasını iyi belirlemek ve başarıyı anlamak gerekir. Bursaspor'un rasyonel hedefi geçen sene ligde şampiyonluk olmadığı gibi bu CL grubunda da ilk 2 değildi; ama fırsat gelirse geçen yıl olduğu gibi pek tabii değerlendireceklerdi. Kaybedilmiş bir şey olduğunu düşünmüyorum, zira bu bir ödev değil, kazanılmış hak.

Noat Samisa

21.10.2010

Yeni Mehmet Topuz

Mehmet Topuz'u nasıl biliriz? Ertuğrul Sağlam, onu zaman zaman orta ikilide, zaman zaman da sağ kenarda görevlendirirdi. Orta sahada mücadeleciliği, top tekniği ve şut becerisiyle parlıyordu. Formuyla milli takıma yükseldi, 2006 yazında Almanya kampındaki hazırlık maçlarında sağ bek oynadı. Sonraları Gökhan Ünal'ın arkasındaki ikinci oyuncuydu. Yıllar ilerledikçe Kayserispor formasını giydiği maçların sayısı (son üç yıl: 53, 44 ve 37) azaldı, buna rağmen gol sayısı (son üç yıl: 10, 13 ve 14) arttı. Gitgide rakip kaleye ve ''hücum oyuncusu'' etiketine yaklaştı. Fenerbahçe'deki ilk sezonunda Daum tarafından sıklıkla sağ kenarda görevlendirildi. Sezonun ikinci yarısında beş orta saha oyuncusuyla ''1-0 takımı''na dönüşen Fenerbahçe'nin önemli taktik elemanlarında biriydi. Sezon bittiğinde 34 maç oynamıştı, ama attığı gol sayısı yalnızca 3'tü. Başkalaşıyordu, ama dün akşam daha başka bir Mehmet Topuz izledim. Konyaspor deplasmanında savunma önünde görevlendirilmişti ve baştan sona çok başarılı bir oyun ortaya koydu.

Geçtiğimiz yaz başında, henüz Stoch yeni transfer edilmişken Fenerbahçe'ye ilişkin bir sezon değerlendirmesi yazmıştım. (Yazının devamını daha iyi anlamlandırmak için bu değerlendirmenin en azından sonuç bölümünün okunması tavsiye olunur) Sol kenar Özer ve sağ kenar Topuz tercihleri, Daum'un sonradan oluşturduğu kazanma yolunun önemli parçalarıydı. Ama bu iki oyuncu, görev tanımlarıyla örtüşen bir futbol oynamıyorlardı. Topla kurdukları münasebet samimiydi; fakat dribling yetisi yok, dikine ve çapraz koşular zayıf, hızlı değiller... aslen kenar oyuncusu olmamalarına yönelik daha pek çok sebep sayılabilirdi. Takımın pas trafiğine katkı yapıyorlar, tempoyu ayarlamaya yardımcı olup, ''defansif kanat'' olarak tanımlanabilecek işler yapıyorlardı. Aykut Kocaman'ın transfer stratejisi de bu durum/sorun üzerineydi. Kanatlar yenilendi, orta saha oyuncularının yerine sola ters ayaklı yaratıcı kenar adamı (Stoch), sağa da dikine ve çapraz koşular yapabilen uzak forvet (Dia) konuldu. Özer ve Topuz rotasyonda ikinci sıraya düştüler ve bu ikilinin orta saha rotasyonuna girmeleri için uygun zemin oluştu.
Dün kadrolar açıklandığında Alex'in yokluğuna dayanarak Topuz - Emre - Özer'den oluşan orta saha üçlüsünü bekledim, ama Aykut Kocaman başka bir sürpriz yaptı. Özer'e Alex rolünü verdiği 4.2.3.1'i sahaya sürdü, bir bakıma sezon başındaki radikal 4.3.3 fikrini (Alex'le arasını daha fazla açmadan) revize ettiği kesinleşmişti. Esas sürpriz ise orta ikilideydi, Mehmet Topuz daha önce hiç bir maçın A planında olmadığı şekilde derinde oynuyordu. Savunma önünde ilk topları kullandı, maç boyu Emre'ye göre daha geride pozisyon aldı. Performansıyla bana göre maçın yıldızıydı. Sert Konyaspor orta sahasına karşı ayakta kaldı, çok sayıda ikili mücadele kazandı. Olumlu toplar kullandı, özellikle Semih'in alanını boşlattığı Dia'ya attığı paslar sürekli tehlike yarattı.

Mehmet Topuz'un savunma önünde yarattığı farklılık önemli. Fiziği, azmi ve mücadele gücü dün oynadığı mevkinin kriterlerine uyuyor. Fundamental zayıflığı biliniyor, fakat ligimizde oyuncuyu en iyi parlatan bölge orası. (Bu hususta Neden Bursaspor? 4-2-3-1 Zirve Yolu yazısındaki pek çok veri ve isim bize yardımcı olabilir) Bir sezon İbrahim Dağaşan, bir sezon Hüseyin Çimşir'in ışıldadığı ligimizde belli bir seviyenin üzerindeki orta saha adamları kolay bulunuyorlar. Oyunu 4.2.3.1 üzerinden oynamayı seçen büyük bütçeli takımların ortaya mutlaka bir yaratıcılık fazlası koyması gerekiyor. Geçen sezonun gösterdikleri ışığında şunu söyleyebilirim ki, Cristian ve Selçuk sezonun genelinde bu farkı yaratabilecek düzeyde değiller. Öte yandan durağan Fenerbahçe oyununun bana göre en büyük sebebi, savunma-hücum geçişlerindeki hantallıktı. Kaybedilen topların geri kazanılması ve kazanılan topların çabuk ve doğru kullanılmasındaki sorunlar, temposuzluğun tümörüydü. İlkini oyun merkezinin ileri taşınması çözebilirken, ikincisinde ''Yeni Mehmet Topuz'' etkili olabilir. Daha geniş çerçevede Topuz - Emre orta sahası, geriden çıkan topları daha efektif şekilde kullanarak oyun merkezini ileriye taşımaya çalışan Fenerbahçe'ye önemli bir katkı yapabilir. Ayrıca Cristian'ın artık bavulunu topladığı, Selçuk'un da sakat olduğu şu günlerde çok daha özel bir oyuncu olan Emre'nin alışık olduğu görevde oynamasını sağlayarak Fenerbahçe'yi güçlü kılabilir.

Dün akşamın Fenerbahçe'si bir bölümde yine 6+4 olarak ikiye bölünse de çok daha koheziv ve dengeli bir takım görüntüsündeydi. Daha önceleri savunma yapabilen hücum oyuncusu olan Mehmet Topuz, dün akşam hücuma doğrudan katkıda bulunan defansif orta saha adamı olarak kullanıldı. Bu rol, Fenerbahçe'nin yetenek düzeyi de dikkate alındığında onun için daha uygun. Selçuk'un yokluğu bir şans yarattı ve bu şans, bambaşka kapılar açtı. Futbol sahasındaki en tehlikeli alanın kontrolünü becerebilen bir Mehmet Topuz, Aykut Kocaman'ın ve ulusal takımın X-Faktör'ü olabilir.

Noat Samisa

19.10.2010

Beşiktaş 2-3 Manisaspor

Beşiktaş, yeterince güçlü olmadığı bir günde oyununu güçlü kılan etkenler üzerinden kendi mağlubiyetini hazırladı. Maça iyi hazırlanan Manisaspor, dengeli kadrosuyla ayrıntılara yoğunlaşarak ilk kez İstanbul'dan 3 puan almayı başardı.

Guti, Aurelio ve Quaresma'nın yokluğunda Schuster sürpriz yapmadı; Fink, Necip ve Ernst'ten oluşan üçlü orta sahayı tercih etti. Oynama şansları yarı yarıya olan Ferrari'yle Zapo arasından ise Ferrari'yi seçti. Hilbert yine sağ bekteydi ve dün için takımın en güçlü hücum silahıydı. Bobo ve Nobre birlikte oynuyorlardı, bundan üç yıl evvel yine Manisa'ya karşı birlikte oynamışlardı ve Nobre, Bobo'nun iki asisti ile hat-trick yapmıştı. Geçen zaman da her iki takım gibi Bobo ve Nobre de değişti. Arkalarındaki Tabata ise takımın hücum merkeziydi.
Manisaspor'da ise Hikmet Karaman, Trabzonspor'u deplasmanda 1-3 mağlup eden takımını aynen sahaya sürdü. Orta sahadaki Yiğit-Mehmet ikilisinin önünde geçen sezon Kasımpaşa'da harikalar yaratan orta saha oyuncusu karakterli forvet arkası oyuncusu Murat Erdoğan vardı. Solda Simpson, sağda Isaac ve en önde Makukula ile üç forveti tamamlıyorlardı. Murat Erdoğan faktörüyle Simpson ve Isaac'i daha etkin kullanır olmuşlar, set oyununda da Makukula sayesinde gole yaklaşacak bir takımdılar. Hakan Kutlu faciası sonrası göreve gelen Hikmet Hoca, hafta boyu Beşiktaş'ı analiz etmiş ve ayrıntılara epey önem vermişti.

Zayıf Top Hakimiyeti

Beşiktaş maça hızlı başladı. Sağ kenara Hilbert'le birlikte Ernst ve Bobo'yu da sokarak oradan etkili ataklar geliştirildi. Dakika 7 olduğunda takımın kaleye 4 şutu vardı, oyun tümüyle rakip ceza sahası önünde oynanıyordu. Ama geriden hücuma çıkarken Necip bir top kaptırdı, sonucu Beşiktaş kalesine gol oldu. Top Simpson'ın ayağına geldiği anda sahadaki görüntü bu:
Her zamanki gibi Hilbert gibi ayağına sağ çizgiye değdirmiş, Üzülmez rakip yarı alana geçmiş. Ferrari ve Toraman ise onların açtığı alanı doldurarak ceza sahasının yan çizgileri hizzasına kadar açılmışlar. Fink, Aurelio ya da Ernst de gününe göre stoperlerin boşalttığı savunma göbeğini doldurarak hem alan açarlar, hem de pas trafiğini katılırlar. Takımın geriden oyun başlatırkenki standart görüntüsü bu, ama Necip'in pas hatası standart dışı bir şeydi. İlk anda kendi yarı sahasında olan Isaac, yaklaşık 5 saniye sonra golü atacak; ama ''şu görüntüde acaba nasıl gol olabilir?'' diye düşünsek, Simspon'ın Isaac'e atacağı ara pası ancak uzak ihtimal olabilir. Beşiktaş savunması bu telaş anında ne ofsayta çıktı, ne de geriye kaçtı. Çok kötü yakalandılar, 40 metre koşu yapan Isaac'i kaçırdılar. Simpson'dan harika bir pas, Isaac'ten mükemmel bir uzak forvet koşusu ve gol.

Necip'in pas hatasını bireysel hata kapsamında bir kenara koyalım. Belki de bu hatanın etkisiyle geçen sezon Ankaragücü deplasmanındaki oyununu hatırlatırcasına epey kötü bir ilk yarı oynadı. Fink'in top kullanmaktan kaçınması ve formsuzluğu da diğer sorundu. Geriden çıkan neredeyse tüm topları Toraman kullandı, eğer Hilbert'i bulamazsa ya uzun oynadı ya da topu kaybetti. Makukula'nın Hakan'la ceza sahası dışında mücadele ettiği pozisyonun başlangıcı da Toraman'ın pas hatasıydı. Bu durum, iki takımın saha içi yerleşimleriyle doğrudan ilişkilidir. Kenarlarda bir kişi eksik olan Beşiktaş, bu oyuncularını merkeze kaydırmıştı ve bu oyuncular, oyun geriden başlatılırken atıl alanlarda pozisyon alır durumdaydılar. Top almak için derine gelen oyuncular da iyi top kullanabilir durumda olmayınca Manisa'nın katil oyunu için fırsatlar çoğaldı.

Yaratıcılık Eksikliği

Sadece geriden top çıkartırken değil, ön alanda top kullanılırken de efektiflik düşüktü. Genelde sağ kenar çalıştırıldı, oradan pek çok orta şansı yaratıldı; ama bunların pek azı gol pozisyonuna dönüştü. Tabata'nın top kontrolü ve final pası yetersizliği bir kez daha göze çarptı. Takımın topa sahip olduğu, oyunu yönlendirdiği anlarda yeterince boş alan yaratılamadı. Kötü performanslarla yetersizlik birleşince takımın gol şansı Bobo, Ernst ve biraz da Hilbert'in üzerine kaldı. Tabata'nın atılması sonrası takımın oyun planı iflas etti. Bir de duran toplar vardı her zamanki gibi, ama Manisaspor'un bu hususta hem bir karşılığı, hem de şansla karışık özverisi vardı.
Katil Manisaspor

Beşiktaş iyi bir pas trafiğiyle rakibini yeterince geri itemeyip kenarlarda ve savunma arkasında bolca boş alan bırakınca, topa sahip olduğu anlarda oyun rakibin lehine gelişmeye başladı. Beşiktaş'ın atıl alanda topla oynaması Manisa'nın işine geliyordu, zira üçüncü bölgede prese gerek olmadan da kolayca top kazanabiliyorlardı. Bu topları da Murat, Simpson ve Yiğit yeterince iyi kullandı. Fink'in kötü oyunuyla orta sahadaki nicel eşitsizlik tolere edildi ve maç boyu skorda geri düşmedikçe A planları işledi. Defalarca Beşiktaş savunmasının arkasını zorladılar, özellikle ilk yarıda sık sık beklerini oyuna katarak kenarlardaki 2'ye karşı 1 eşleşmeyi değerlendirdiler.

Duran toplarda ise güzel bir sürprizleri vardı. Nobre hariç, alanı savundular. Yalnızca kornerlerde değil, kenarlardan kazanılan serbest vuruşlarda da önce topa vurmaya gayret ettiler. Ernst'in golü bu planı bozdu, yalnızca son dakikadaki serbest vuruşta adam paylaştılar. Beşiktaş'ın kullandığı taçta -her ne kadar ofsayt olsa da- kolay bir gol atarak maçı kazandılar. Oyun 10'a 10'a geldikten sonra ise garip savunma hataları Beşiktaş'ın iştahıyla birleşince skorun 3-3'e gelmesi imkanı doğdu, ama Holosko ve Nobre bu şansları harcadılar ve 3 puan Manisa'ya gitti.

Sonuç: Futbol Bir Oyundur!

Yalnızca bugünün değil, yüzyılın sorusudur: ''Futbol nasıl oynanmalı?'' Oyun kitlelere açıldığından ve izleyenler oyun üzerinde hak iddia ettiğinden beri (yani yaklaşık 50 yıldır) bu konu üzerine sayısız polemik yapıldı. Yakın zamanda televizyon gelirlerinin futbol pastasını büyütmesiyle ''endüstriyel futbol'' sosu da bu tartışmanın üzerine yerleşti ve bazı saflar oluştu. Bu safların en belirgin olduğu ve ikilemlerin sürekli kavga içerisinde olduğu topraklara en iyi örnek Arjantin olabilir:

Yazılmamış ''güzel futbol'' manifestosunun en büyük temsilcisi olan Luis Menotti'nin futbol üzerine söylediği sözler, aforizmalar pek çok kişi tarafından bilinir; fakat Menotti'nin üç yıl önceye kadar faal olarak hocalık yapmasına rağmen 1978 Dünya Kupası Şampiyonluğu sonrası bir tane dahi yerel şampiyonluk kazanamamış oluşunu ve görev yaptığı yerlerde pek uzun kalamamasını kendi sözleri açıklayamaz. Arjantin ulusal takımı, Menotti'den sonra bir de 1986'da Dünya Şampiyonu oldu ve görevde Carlos Bilardo vardı. 1982'de Almanya'nın uluslararası futbol ortamına sunduğu, sonrada negatif futbol algısına oturan üçlü savunma, Bilardo'nun Maradona üzerine kurulmuş savunma temelli takımının şampiyonluk yolu olmuştu.

Arjantin bugün iki kutuptan bahseder: Biri Menottizm'dir, diğeri ise Bilardizm. Javier Pastore'yi artık duymayan kalmadı, değil mi? Onun parladığı Huracan'ın hocası, vaktiyle Angel Cappa'ydı; yani Menotti'nin üç kupa kaldırdığı Barcelona günlerindeki yardımcısı. Cappa yalnızca hücum oynatan bir hocadır, Menotti'nin idealini taşıdığını söyler. Pastore'yi takımının hücum merkezi yaptı, ona sınırsız serbestiyet tanıdı ve şimdilerde Pastore'ye paha biçilemiyor. Diğer yandan Maradona da DK 2010'da Menottizm ile futbol oynatıyordu. Sol bekte Newcastle'ın kanat oyuncusu, orta sahada yalnızca Mascherano, ileride dört forvet ve Messi'yle sonuç şu ki, Maradona işini kaybetti. Sebebi başarısızlık, Alman'lar karşısında dağıldılar. Oysa ki son şampiyonluk Bilardizm'le kazanılmıştı, son olarak Angel Cappa da Huracan'da bir şey kazanamamıştı zaten. Ama oyuncu yetiştirmişti, Pastore'yi parlatmıştı.

Arjantin'in bugün kafası karışık. Bu iki kutup, dev bir ikilem oluştururlar Arjantin futbolunda. Biri oyuncu yetiştirmede başarılıdır, Arjantin insanına uyan bir oynama biçimini destekler; ama artık bu yolun sonuca ulaşma imkanı kalmadı; üstelik vaktiyle Arjantin insanının oyun karakterine en uygunu olarak ''kazanmak amacıyla'' tasarlanmışken. Bilardizm ise oyunu oynama yolunu seçerken içinde bulunulan koşulların farkında olma durumudur, hele ki söz konusu toplam 7 maçtan oluşan bir turnuvaysa. Arjantin 4-3-1-2'si hala o toprakların geleneksel oynama biçimini belirliyor ve Kaka'ya benzetilen Pastore, idolünün Riquelme olduğunda ısrarcı. Ama uluslararası düzeyde kazanmak için farklı bir şeylere ihtiyaçları var; bu da defalarca ispatlanan kaçınılmaz bir gerçek. Bu direkt olarak dizilişlerle alakalı bir durum değil, daha çok oyuna yönelik fikirlerin çatışmasıdır.

Oyunda hızın ve temponun artışına bağlı olarak topu ön alana taşımakla, aynı topun kendi kalenize gol olma süresi arasında bir uçurum oluştu. Artık takımlar kontra atak kovalamıyor, bizzat bunu oyun anlayışlarının merkezine yerleştirerek reaktivite üzerinden kazanma yolunu çiziyorlar. Bu noktada rakibi reaksiyona sokacak eşik değeri rakibin seviyesi belirliyor. Beşiktaş, dün akşam sahadaki kadrosuna uygun bir oyun oynamadı. Pas akışkanlığı ve isabet yüzdesi, geçen maçların altında kaldı. Geriden oyun kurmada sıkıntılar yaşandı, ön bölümde yeterince efektif olunamadı. Fikirle malzeme örtüşmedi, oyunu oynamaya yönelik fikir yalnızca fikir olarak kaldı.

Schuster, elinde Denizli'nin takımı varken de kendi oyununu oynattı. Kendisinden farklı bir şey beklemek mümkün değil, Sarı Melek böyle biri. Futbolculuğundan güç alarak başladığı antrenörlük kariyerindeki yolu belli; muadilleriyle benzer bir yolu var. Oyunu oynama biçimiyle ilgili teorileri değil, kendince kanunları var. Bunlar malzemeyle ve ortamla uyuşmadığında her zaman sonuç (sadece Schuster'de değil, benzer tüm hocalarda) hüsran olmuştur. Beşiktaş'ın kadrosu Schuster'le uyumlu ve hoca bugünden önce kendi futbol fikrinin işaret ettiği kazanma yolunu rötuşlayabildiğini bize göstermişti. Ama bu kez fazlası gerekiyordu ya da Schuster'le bu kazayı yaşamak normaldi; çünkü takımın geçen yıldan farkını oluşturan oyuncular sahada değillerdi.

Mustafa Denizli'nin geçen yıl oynattığı oyunun gerekçelerinin dün akşam daha iyi anlaşıldığını sanıyorum. Yalnızca fikren farklı olmanız, modernizm ya da idealizm destekçisi olmanız yetmez. Uğraştığınız malzeme insan ve bir eşiği, zirvesi var. Denizli bunu bilerek takıma bir kazanma yolu çizmişti, bazen abartıp maç-maç bambaşka yollar da çizebiliyordu. Gereken buydu, aksi halde iki yıl önceki takımın Schuster'in oyun anlayışıyla şampiyon olmasına imkan yoktu. Keza bu sezon da Guti ve Quaresma eklemeleri yapılmamakla beraber kadro genişletilmeseydi, takımın Schuster'le birlikte bugün oturduğu 7. sıradan daha yukarı çıkacağını sanmıyorum. Bu bir ikilem değil, realitedir. Ayrıca polemik amaçlı değil, yalnızca bir görüştür.

Ligimizin bir trendi var ve bu yapı, bugün de ligin zirvesini şekillendirmiş durumda. Ben son üç yılda ülkemiz futbolundaki kazanmak inancının ve taktik damarın kuvvetlendiğini düşünüyorum. Her hoca, başarılı olmak için olan-biteni dikkate almak zorunda. Futbol tarihine adını yazdırmış hocalar, (başta Alex Ferguson olmak üzere) kendini sürekli yenileyen, gelişen ve değişen koşullara uyum sağlayabilen insanlardı. Bizim ligimiz de mikro düzeyde de olsa özellikle yabancı hocalardan bunu bekliyor. Aksi halde futbolsever kitle olarak zenofobik olup çıkacağız!

Nihayetinde takımın baskılı başladığı maçın henüz başında yediği gol oyunu şekillendirdi. Sonra bir de Tabata'nın anlamsız kırmızı kartı ve akabinde gelen gol, maç senaryosunu baştan aşağı değiştirdi. 1-1 iken çizgiden çıkan top gol olsa Manisa'nın A planının dışına çıkması sağlanarak bu maç kazanılabilirdi; ama oyun başka bir şey gösterdi ve maç kaybedildi. Kadronun eksik olmadığı günlerde oynanan oyun ve alınan galibiyetlerin özgüveni, son bölümde takımlar sayıca eşitlenince ortaya çıkan müthiş baskının ana etkeni olabilir. Günü geldiğinde yine eksik olunacak ve en büyük dayanak, takımın güçlü olduğunda oynadığı futboldan aldığı güven olacak. Sorunlarını günbegün farklılıklar yaratarak çözen bir hoca olmayan Schuster'in takımı bunu bilir, bu oynar. Zirvenin futbolunu bilir, ona göre stratejisini belirler.

Necip ikinci yarı oyununu toparladı, hatta son bölümde en diri kalan adamdı. Onur ise kısa zamanda heyecan yarattı. Biri Bobo'ya, biri de Nobre'ye asisti vardı; ama gol yazılmayınca yalan oldu. Tabata'nın devre arasına kadar formayı Onur'dan kapmaya gayret etmesi, sonra da Ferrari'yle birlikte onunla da yolların ayrılması bugünün dileği olsun.

Futbola etkiyen, sonucu belirleyen onca etken vardır. Güç, hız, tutku, maç öncesi takımın santraforuna kız arkadaşından gelen telefon, bir ekstra pas, biz ekstra mücadele, bir fazlası ya da bir eksiği; bir gol vuruşu, sayısız varsayım ve daha bir çok şey... Ama biz bu sezonun Beşiktaş'ında en çok akla yatkın sebeplerin sonucu belirlediğini görüyoruz. Viktoria Plzen deplasmanı ve İBBSpor maçı ortak, Fenerbahçe maçı ön alan etkisizliği, Trabzon deplasmanında hedef maçta direnç yetersizliği ve Manisaspor maçı düşük kadro kalitesi. Burada yetersizlik düşüncesi yalnızca Trabzon deplasmanında var, o da oluversin bir zahmet. Bu takım Quaresma, Guti, Ernst, Bobo, Hilbert, Zapo sahada oldukça bu ligin en iyi takımı. Ama bugün, bu ligin en büyük şampiyonluk adayı Trabzonspor.

Hakan'a tepki gösterenlere karşı tribün patlaması, gecenin en güzel dakikalarını yaşattı. Başlatanlara teşekkürler...

Arjantin futboluna ilişkin bilgiler için kaynakça: Jonathan Wilson yazıları

Noat Samisa

17.10.2010

Frederic Antonetti

Fransa Ligue 1'da piramit, bu sezon başı yine tersyüz oldu. Düşük bütçeli, altyapısıyla yükselen eskinin şampiyonları, yakın dönemin büyük bütçeli kulüplerini alaşağı ettiler. Lyon, Bordeaux, Marseille ve Auxerre bir süre düşme hattında kaldılar, sırayla yukarı tırmanmaya başlasalar da Lyon henüz düşme hattının yalnızca bir sıra üzerinde. Bir süre St. Etienne'in lider götürdüğü puan tablosu, şimdilerde en tepede Rennes'i taşıyor. Milli maç arasından önceki hafta bir başka hızlı başlayan takım olan Toulouse'u Route de Lorient'da 3-1 mağlup ettiler ve 40 yıl aradan sonra Fransa'nın zirve liginin en tepesine kuruldular. Ama bu sürpriz çıkış, birisini tatmin etmemiş:

Toulouse maçının ilk yarım saati geçilirken 0-0'lık skoru ve oyunu beğenmeyen bir taraftar, takımın hocası Frederic Antonetti'ye sallamaya başlamış. Kulübenin arkasındaki tribünde sahaya yakın koltuklardan birinde oturan bu adam, küfürü de ödediği bilet parasına dahil etmeye kalkınca kulübesinde oturmakta olan Antonetti ayağa kalkmış, arkasını dönmüş ve adama saydırmış: ''Ortaya çıksana s** k***? Çık ortaya! Hey, koca s**! Ödediğin bilet parasıyla her hakkı satın aldığını sanıyorsun değil mi? Görüşeceğiz! Çık ortaya s** k***!''

Antonetti maçtan sonra kimseden özür dilemedi, yalnızca sözlerinin biraz vulgar olduğunu kabul etti. L'Equipe'e verdiği ''Bunu yapan her zaman aynı adam ve bir tokadı hakediyor. Stada yalnızca bunun için geliyor, beni koca s** olarak çağırıyor. Her zaman aynı yerde, üç sıra arkamda. Tüm bunları yapmak için para ödediğini söylüyor. Ona ödediği bilet parasının tüm hakları satın almadığını söyledim. Yumruğumu yüzüne koymak istiyorum, bunu gerçekten hakediyor. Hasta biri.'' demeci, maçtaki tutumunun devamı sayılabilir.

Antonetti en son Nice'de çalıştı. Öncesinde Bastia'nın kadrolu hocasıydı, sürekli git-gel'ler yapmıştı. Kaydadeğer bir başarısı olmasa da gittiği her yerde oyuncu yetiştirdi. Kısa bir Japonya macerası da olmuş, bunu yapmaya karar verirken Wenger'den etkilendiğini itiraf ediyor. Öte yandan saha kenarındaki tavırlarıyla bir fenomen. Sürekli kendi oyuncularıyla, rakip antrenörle, hakemle, basınla ve tribünle didişiyor. Saha kenarında fırlattığı su şişeleri, yardımcılarını azarlaması, ağzının bir an boş durmaması onun ve takımlarının daha dikkatle izlenmesini sağlıyor. Bugün Rennes'le ulaştığı nokta onun için bir ilk. Sezon başında forvetlerinden Jimmy Briand'ı Lyon'a, santrafor Asamoah Gyan'ı Sunderland'e satan; Moussa Sow'u da Monaco'ya gönderen; son 15 yılda en iyi lig derecesi 4.'lük olan bu takım için işler daha ne kadar iyi gidebilir ki?

Halihazırda yalnızca bir santraforları var, sezon başında Montpeiller'den aldıkları Victor Hugo Montano. Kolombiyalı santrafor da son Toulouse maçında sakatlanınca Antonetti'nin korktuğu başına geldi. Daha önce ''tek santraforla bu ligi bitiremeyiz'' demişti, ama Gyan'ın transferini geç bitmesi nedeniyle uygun bir alternatif bulamadılar. Montano'nun yokluğunda zordalar, pazar günkü Lens deplasmanının oyun planı geçmişten mutlaka farklı olmak zorunda. Antonetti'nin ilk hedefi Mevlüt Erdinç. Geçtiğimiz hafta ''Eğer Mevlüt bize gelmek isterse onu bizzat arabamla alabilirim.'' demişti. Rennes'in kasası dolu sayılır, Gyan'dan kazandıklarından fazlasını transfere harcamadılar. PSG'nin Mevlüt'ü satmayı düşünmediği biliniyor, ama eğer Rennes ısrarcı olursa istenen bedel 20 milyon avro olacakmış. Rennes'in bu paraya transfer yapması tarihte görülmüş bir şey olmadığından diğer alternatiflere yönelecekler.

Rennes'in sadece hücumda değil, her bölgede sınırlı alternatifi var. Sezon sonuna kadar zirve yarışını sürdürmeleri mümkün görünmese de sonuna kadar savaşacaklar. Antonetti çok farklı bir figür ve bu çıkışta en büyük payı olan isim. Korsika'lı hoca da futbolculuk geçmişi zayıf hocalar grubunun işini ego patlamalarıyla yapan üyelerinden biri. Tribüne futbolcularına ve hocasına küfretmek için gelenler ise dünyanın her yerinde var ve aynı hastalığa tutulmuş durumdalar. ''Para veriyorum, oynasanıza lan'' düşüncesinin başı her görüldüğünde ezilmeli ve şu düstur bilinmeli: Maçlar ''taraftar geliyor'' diye oynanmıyor, insanlar izlemeye değer bir futbol maçı olduğu için stadyumlara toplanıyorlar.

Kaynaklar: LeMensuel, FFT, James Horncastle


Noat Samisa

15.10.2010

Almanya 3-0 Türkiye

Geçtiğimiz iki günde gazetelere yazılan her maç raporunu, her köşe yazısını okudum. Yabancı basında maça ilişkin yer alan İngilizce ve Fransızca pasajların büyük bölümünü inceledim. Yine yerli ve yabancı blogları okudum ve galiba çok az şeyi ıskalamış olmalıyım. Sanırım bir maç sonrası ilk kez bunu yaptım ve maça dair ne varsa okudum. Herhangi bir yazıdan kendi fikrime yakın gördüğüm bir cümleyi alıntılayıp buraya koymak istedim, ama maalesef bulamadım. Binlerce cümle içerisinde, benim bu maça dair fikrimi olumlayacak tek bir söz yoktu. En sakil medya aktöründen, çok sevdiğim, her görüşüne değer verdiğim İbrahim Altınsay'a kadar herkes Guus Hiddink'e aslında ne yapması gerektiğini anlatıyordu. Blogun bana verdiği imkan en basit haliyle aşağıda yaptığımdır. Herkesin üzerine fikir beyan ettiği bir maç hakkında, yüzde 99'un fikrinden farklı düşündüğümü ortaya koyabilmektir.

Öncelikle maçtan önce yazdığımız bir preview yazısı vardı ki halihazırda çöpe gitmiş durumda. Sonradan twitter üzerinden maç öncesinde kadroya ilişkin birkaç söz söyledim, bunlar da maç öncesi yazısıyla bağlantılıydı. Bunlar da çöp oldu, sahada başka bir şey göründü. Aşağıda sahada görüneni, tercihlerin muhtemel sebeplerini, bizim planlayamadığımızı, düşünemediğimizi; daha doğrusu Hiddink'in (muhtemel) maç planını görsellerle hikayelendirerek incelemeye çalıştım.

*****

Guus Hiddink, bana göre kazanmak üzere bir takım kurguladı; ama işler pek istediği gibi gitmedi. Denediği şey uzak ihtimaldi, zira rakibimizin ve ülkelerinin gücü üzerine yapılan tüm güzellemeler bir yana Almanya ulusal takımı oynadığı son 33 resmi maçta ilk golü attığı istisnasız her maçı kazanmış, ilk golü yediği tüm maçları ise -bir tek istisnayla- kazanamamış bir takımdı. (Sözkonusu istisna biziz, Euro 2008 yarı finalinde ilk golü atıp kaybeden Türkiye) Dolayısıyla Cuma akşamki maçın ikinci yarısının incelemeye değer bir yanı yok. Almanya'ya karşı gol yediğiniz an bitiyorsunuz; fakat 53. dakikada Halil Altıntop'un kaçırdığı gole vahlanmamak elde değil. Sonrasının nasıl gelişeceğini bilemeyiz, tıpkı elimizde hiçbir referans noktası olmadığından senin, benim kadrolarımız sahaya çıktığında tabelanın ne yazacağını bilemeyeceğimiz gibi...

Prese Karşı Ön Alanda Pres

Bundesliga lideri Mainz'ın santraforu Adam Szalai, üç hafta evvel Bayern Münih'i mağlup ettikten sonra ''Onları bekler üzerinden oynamaya zorlamak istiyorduk. Top kenara aktarıldığında iç oyuncularımızdan yakın olanı beke baskı yapacaktı. Bu planımız iyi işledi.'' dedi. (Kaynak: Raphael Honigstein) Mainz bu maçta çift santraforla baklava orta saha oynadı ve kazandı. Karşılarında kendilerinden çok daha iyi top kullanabilen bir rakibe karşı en büyük katkıyı rakip sahada yaptıkları yoğun ve sürekli presten aldılar. Omurgası (Badstuber, Kroos, Muller, Klose ve Lahm) Bayern kaynaklı Almanya milli takımı da oyunu bekleri üzerinden kuruyordu. Hiddink'in planı, top rakipteyken Mainz kadar önde kalmak olmasa da öncelikli amaç beklere top kullandırtmamaktı. Aşağıdaki görsel maçın ilk dakikalarından:
Hamit sürekli Lahm'a, Özer de sürekli Westermann'a yakın oynadılar. Halil ise bazen gölge, bazen gerçek pres yaparak tek santrafor görevinde topun bir şekilde Badstuber'e geçmesini sağladı. İlk yarıda Badstuber'in tam 6 adet diyagonal, derin pası var. Adeta genç stoperin topla oynamasını salık vermiş gibiydik. Topu onun oyuna sokmasını istiyorduk. Almanya yalnızca 3 kez uzun top kullandığı ilk yarıda ilk topları sürekli Badstuber üzerinden kullandı. İkincil planımız ise Kroos'a göre nispeten derinde oynayan Khedira'ya top aldırmamaktı. Orta sahada sayıca fazlaydık, bunu Emre'yi ön alan presine katarak değerlendirdik. Bekler üzerinden oyun kuramayan, Badstuber'e takılı kalan Almanya için Khedira'nın kullanacağı toplar çok önemliydi, fakat bu tehditi büyük ölçüde engellemeyi başardık. (Engelleyemediğimizde ne olduğu biraz daha aşağıda.)Hemen üstteki görsel, bir öncekinin devamı. Topu beklere geçirmelerine Özer ve Hamit'le izin vermedik. Emre sürekli Khedira'ya yakın oynadı, top aldırmadı. Eldeki ilk seçenek uzun oynamaktı, ki Almanya bunu pek sevmez. İkinci seçenek ise Mesut'un geri gelerek top alması, alan açmasıydı. Bu pozisyonda geriye gelerek top almaya zorlanan Mesut'a Aurelio yakın oynuyor ve yüzünü kalemize dönmesine izin vermiyor. Sonuç, yarı saha ortalarında bir taç atışı. İlk 20 dakikada Aurelio'nun böyle 4 adet olumlu, sırtı dönük top alan rakibi durduran hareketi vardı. Aynı bölümde 3 kez geri gelerek top alan Mesut'u bu şekilde pasifleştirmeyi başardık, hem de onu kaleden uzak tuttuk. Fakat devreye bir diğer opsiyon girdi. Miroslav Klose, derin oynanan toplarda sırtı dönük aldığı topları iyi sakladı ve takımını ön alana taşıdı. Çok etkili olamasa da üç kez faul yaparak durduruldu, birinde Servet sarı kart gördü.

Topa Sahip Olma Fikri

Top rakipteyken şablondan ve sahadaki oyuncularımızın tarzlarından yararlanarak iyi bir pres stratejisi belirlenmişti. Beşli orta saha, (Hamit ve Özer'in en verimli oldukları mevki, üçlü orta sahada iç oyuncusu rolü) iyi pozisyon alarak ve bunu sürdürerek Almanya'nın set oynamasına fırsat vermedi. (İlk yarıda verdiğimiz pozisyonların dökümü aşağıda) Diğer yandan Türkiye topu oyun akışı içerisinde kazandığında dikine gitmeye çalışmıyor, daha çok topu koruma gayreti görülüyordu. Oyuncu yapımız buna uygundu. Geriden oyun kurulurken ise beklerimiz, Almanya'dan ve geçmiş Belçika maçından farklı olarak orta saha oyuncularına yaklaşıyorlardı. Aşağıdaki görselde maç içerisinde defalarca gözlenebilen görüntünün bir örneği var:
Bu görüntünün anlamı, en başta uzun oynamak yerine yine topu koruma anlamına geliyor. Basitçe ''topu Alman'lara ne kadar az verirsek, o kadar iyi'' idi. Tabii stoperlerimizin topla münasebet yetisi yetersizliği gerçeğiyle yeniden yüzleştik ve bekleri oyun kurmada kullanmadığımız bugünde geriden çıkarken topu pek de iyi koruyamadık. Bir şekilde Almanya'nın güçlü presini kırdığımızda ise önde pozisyon alan beklerimizle rakip kaleye ulaşmaya çalıştık. (Sabri'nin çoğu heba olan çıkışları ve Gökhan Gönül'ün Özer'e ortası hatırlanabilir. Ayrıca radikal şekilde uygulanışı için bakınız.)

Almanya Atakları

İlk devrede orta sahada üç, toplamda beş oyuncuyla alan kapatmaya, ön alanda presle rakibe oyun kurdurmamaya, rakibin ekstra silahlarına özel önlem almış olmaya ve topa sahip olduğumuz anlarda meşin yuvarlağı korumaya inanıyorduk. Fakat bütüncül yaklaşım, bireyselliğin öncelik olduğu anlarda kifayetsiz kaldı ve devrenin her bölümünde Almanya'ya önem dereceleri değişken pek çok pozisyon verdik. Bunları kronolojik olarak sıralayalım:

Gökhan Gönül'ün arka direkte iyi bir ters kademeyle önlediği pozisyonun öncesi taç atışı. Sabri bu duran topta edilgen kalıyor ve rakibe alan veriyoruz. Neyse ki çok etkili bir orta gelmiyor.

İkinci pozisyonda ise topa sahibiz. Orta sahadaki paslaşmaların ardından Emre, atağa katılan Sabri'ye pas veriyor; ama hatalı. Sabri önde kalıyor, topu kazanan Lahm hemen topu Müller'e aktarıyor. Sabri'nin boşalttığı alanı dolduran Emre'nin aynı anda orta sahadaki adamına engel olması mümkün değil ve sol bekimizin bölgesine hemen Khedira'yı sokuyorlar. Tek pas hatası yapıyoruz, kusursuz bir kontratak oynuyorlar ama Khedira son hamlede başarılı değil.

Üçüncüsü ise Mesut'un sağ ayağıyla attığı şut. Aşağıdaki görsel bu pozisyonun öncesine ait:
Bu dakikaya kadar Sami Khedira'nın dikine kullandığı top sayısı henüz sıfır. Khedira'ya sürekli yakın oynayan takımda bu pozisyonda bir şeyler ters gidiyor. Görselde işaretlendiği üzere uzaktaki (beyaz) Emre ve (sarı) Hamit pres sırasında bir küçük alan değişimi yapıyorlar ve Hamit, Emre'nin rolüne geçtiğinin farkında değil sanki. Khedira ilk kez bu denli açık alanda top alıyor ve bunu affetmiyor. Khedira'dan Mesut'a bir pas gidiyor, Müller'le verkaç ve işte oyunu ani hızlandırmayla boş alanı elde edilyorlar. Mesut'un sağ ayağıyla attığı şutta Volkan başarılı. Çok net iki hatamız var ilk 10 dakika itibariyle. Biri hücuma çıkarken top kaptırdık ve rakibe alan verdik. İkincisi ise yalnızca birkaç saniye Khedira'ya presi (Hamit) savsakladık, sonucu kalemize gol pozisyonu oldu. Mesut devreye girdi. Nasıl bir takımla oynadığımızın farkına varmak için geç bile kaldık!

Kalemizdeki bir sonraki tehlikenin dakikası 23 ve Aurelio oyunda değil. Sahada 10 kişiyiz. Taç atışı kullanıyoruz. Dönüşünde Almanya hızlanıyor. Sağda oyun kurup, anında zaafımızı kullanıyorlar. Emre'nin sol bekin kademesini alışında Khedira'yı ceza sahamıza soktukları gibi, bu kez yine orta sahada bir kişi eksiğiz ve bu kez Kroos bizim ceza sahamızda. Klose'yle alan boşaltıp, Kroos'u içeri sokuyorlar ve Gökhan yine ters kademede başarılı. Bir de arada Emre'nin ceza sahamız önündeki pas hatasını Servet'in önleyişi var. Öyleyse elde var iki. Duran toplarda çok fazla çaremiz yok, üzerinde durmak yersiz. Sonra Emre'nin iki pas hatası var. Alanı bulduklarında hücumcu orta sahaları anında forvetleştirip, cezayı kesiyorlar. Tuncay'ın oyuna girişinden önceki iki dakika, adeta kabus gibi geçiyor.

Tuncay Oyunda ama Servet Dışarıda

Tuncay tercihini maçın canlı seyrinde farklı bir fikre hizmet olarak okusam da, aslında öyle olmadığını düşünüyorum şimdi. Bizim savunma önünde önemli bir sıkıntımız yoktu. Rakip oraya gelemiyordu zaten, buna izin vermiyorduk. İmkan verdiğimiz anda ise hemen pozisyon bulmuşlardı. Aurelio oyunda kaldığı müddette kusursuza yakın bir oyun oynadı, kabul; fakat Hiddink, Almanya'yı kalemiz önünde değil, ön alanda durdurmayı planlamıştı. Dolayısıyla Toraman ya da Selçuk değil, ön alanda presiyle daha etkin olabilecek birini Aurelio'nun yerine, üstelik ''oyun planını daha da iyileştirici hamle'' olarak sahaya sürdüğünü düşünüyorum.

Nitekim Tuncay'ın çabasıyla kazanılan topla ilk kez rakip ceza sahasına ulaştığımızda dakika 27 olmuştu. Oyun 11'e 11 olduktan sonra ilk 25 dakikadaki durumumuz biraz daha düzeltiyoruz. Bu korneri ceza sahası dışına doğru kullandık, demek ki Almanya'nın duran top alan savunmasının net olarak farkındayız. (İkinci kornerde ise oyuncularımız paslaştılar. Yine amaca uygun.) Nuri'nin rebound ortasında Servet sakatlanıyor ve yine sahada 10 kişiyiz. Rüzgarı dindirdik, sonunda ilk kez rakip kaleye de gittik ama kabus yeniden başlıyor. Emre Belözoğlu artık stoper.
Aurelio'suz geçirdiğimiz üç dakikada kabus gördükten sonra yeni bir üç dakika daha panik halindeyiz; ama 10 kişiyle verdiğimiz şu görüntü çok iyi. Almanya alanı yaratıp sağa yüklenme gayretinde, fakat yakın hatlarımız ve kademeli presimiz topu kolayca kazanıyor. Bu dakikalarda rakip kaleye gitme gayretindeydik ve oyundaki tempo, nispeten yükselmiş durumda. Khedira ve Kroos'u ceza sahamıza soktuğumuz iki pozisyondan ders aldık, artık sahada eksik olduğumuz bu anlarda Özer orta sahaya katıldı. Mesut'un etrafında geziniyor ve Khedira-Kroos ikilisi riske edilmiyor. Lakin eksiğiz ve bir başkasını riske etmek durumdayız. Bu şahıs, sol bek Westermann:
Almanya'nın nasıl bir takım olduğuna cevap mı aranıyor? Buyrun. Sağ kenar adamımız Özer, Servet dışarıdayken orta sahaya entegre olduğu anda boşa çıkan diğer oyuncularını anında buldular. Kalemizde anında bir başka tehlike yaşadık. Westermann'ın soldan getirdiği topta yerden yaptığı ortayı güç bela karşılayıp, atağı savuşturuyoruz. Ama şunu yeniden öğreniyoruz: Kusursuz bir savunma mümkün değil ve Almanya, bulduğu tek boşluğu anında dolduruyor. Bir tek zaafı, hiç ama hiç affetmiyor. Ne kadar yüksek seviye futbol oynadıklarının bir başka örneği. Setlerini bozuyoruz, ama müthiş bir reaktivite gösteriyorlar. İlk yarım saat istediklerini yaptırmadık, ama oyunun ritmi ilk değiştiğinde ya da sayıca eksik olduğumuzda mutlaka karşılığını gösterdiler.

Servet Oyunda ve Cevap Veriyoruz

İlk yarım saatte, hatta 33 dakikada rakibe verdiğimiz tüm pozisyonlarda başlangıçtan bu yana üzerinde durduğumuz, takımın oyun planı olan ögelerde suç ve ceza'yı gördük. Almanya henüz topu akışkan şekilde ön alana geçiremedi. Oyunun akışında sağ kenarı çalıştıramadı. Mesut'u oyuna sokamadı ve Khedira pasif kaldı. Almanya'nın ''aman aman oynamadığını'' söylerken, Mesut'un nerelerde topla buluşabildiğini görmezden gelemeyiz. Biz izin vermedik, ama taviz verdiğimiz her anı değerlendirdiler. Ama artık cevap verdiğimiz dakikalar geliyor:
Karenin devamında Hamit'ten Özer'e bu atağımızdaki 7. pas gidecek. Sonucunda 8 pasa ulaşılıyor, ama Mertesacker başarılı. Özer soldan içe kaçıyor, sol kenarda yapılan paslar sonrası boşaltılan alan giriyor. Gökhan'ı kontrol eden Podolski yerini kaybetme hevesinde değil, ama Westermann ortalarda yok. Aşağıdaki karede ancak kadraja girebiliyor.
Maçtaki en güzel atağımız, oyun planımıza en uygun aksiyonumuz bu. Özer boş alanı çok iyi kullanıyor ve sağ ayağıyla Tuncay'ın önüne bir gol pası yuvarlıyor. Tuncay biraz geç kalıyor reaksiyon vermekte, halbuki ofsayt yok ve pozisyonu mükemmel. Hatırlanırsa bir de Nuri'nin ara pasında Halil'in kontrol edemediği top vardı, bir duran topun devamında. Özer'in o pozisyondaki rolü de başarılıydı. Maç boyunca bana göre pres görevini başarıyla yaptı, eksik kaldığımızda Mesut'u savundu ve en önemli atağımızda oyun tarzı, alışkanlıkları sayesinde ortaya yönelerek top aldı. Bu pasla gole yaklaşmış olsak Özer tercihi Hiddink'i kahraman yapabilir miydi acaba? Maç sonu hoca Özer'den memnun olduğunu söyledi, çünkü verdiği tüm görevlerde başarılı olmuştu.

Bu paslaşmaların akabinde bu kez tek uzun topla Halil'e ulaşmaya çalışıyoruz. Halil topu sekmeden kontrol edebilse, direkt olarak kaleye yönelecek. Ama olmuyor. İki önemli atak girişimimiz bir reaksiyon, bir de kontrol sorunuyla heba oluyor. Net olarak Servet oyuna döndükten sonra sağlam duruyoruz, 33-41 arası kalemiz önünde sorun yok ama Almanya'ya sorun çıkarmaya başlıyoruz. Tuncay oyunu bizim adımıza hareketlendiren adam. Biraz öne çıkıyoruz, tempoyu yeniden istediğimiz seviyeye getiriyoruz.

Klose Attı: 1-0 ve Maç Bitti

İlk devrenin 41. dakikasına kadar aşağıdaki görüntünün muadilini bulana bir adet tişört göndereceğim. Mesut yine geriye gelip top almış, fakat Mesut için bu alan çok fazla. Klose ve Lahm dahil, herkesi tek pasta görebilir. Basiti yapıyor ve Khedira'yı da oyuna sokuyor ve olaylar gelişiyor:
Tuncay ve Halil'den ikisi de önde kalınca, oyuna giren Mesut'la birlikte sayıca fazla oluyorlar ve oyun yine aniden hızlanıyor. Lahm'ın atak yönünü değiştiren pası iyi değil, araya Özer giriyor ama ayağı kayıyor. Westermann ters kenardan bir fazla oyuncu olarak sağ kenara topla birlikte giriyor, Hamit'i Lahm'ın başından kaçırıyor. İçeride de Klose ve Müller sürekli hareketli. Servet öne geliyor, Ömer onun yerini dolduruyor. Müller geç de olsa farkediliyor ama artık yapacak bir şey yok. İyi orta, iyi kafa şutu. Volkan'ın hamlesi topu önce üst direğe, sonra da yan direğe ulaştırıyor; ama faydasız. Klose attı. Tıpkı Mesut'un maçın başında sağ ayağıyla attığı şutun öncesindeki gibi ön alandaki bir anlık pres zaafiyetiyle oyun hızlanıp, işler karışıyor. Golden önceki 8 dakikada rakibi durduruşumuz, ama rakip kale önündeki aktivitemiz artık anlamsız. Yine de ilk 20 dakika görünenler ışığında şunu ortaya koyabiliriz. Aurelio sahada olsaydı hemen Mesut'un dibinde bitmişti. Nuri Şahin ise bu dakikadan evvel iki kez Mesut'un top kullanmamasına izin vermemesine rağmen bu dakikada Emre'yle iyi bir paylaşım yapamıyorlar ve atağın başlangıcındaki hayati eksik, peş peşe hataları beraberinde getiriyor. Kaybediyoruz.

Sonuç: ''Futbolda Böyle Şeyler Doğaldır''

Türkiye milli futbol takımı, Berlin'de ağır sayılabilecek bir mağlubiyet aldı. Belçika galibiyetiyle kendimize bu maç için mağlubiyet kredisi yaratmış olsak da bu kez hedef maçlarda gösterdiğimiz o şaşırtıcı oyunlardan birini sergileyemedik. Kendimizi hem olumlu hem de olumsuz sürprizlere o kadar alıştırmış olmalıyız ki, Cuma akşamı her anını plan dahilinde oynama gayretinde olduğumuz bir maç sonrası adeta yıkım yaşadık. Bu skor sonrası hoca eleştirilebilir, hem de her tercihiyle. Ama şunu ortaya koymak ve kabul etmek gerek. Almanya'yı mağlup etmenin yollarına ilişkin elimizde herhangi bir referans yok. Birtakım zaafları var, (mesela orta sahanın zayıf pres gücü) ama güçlü yanları çok daha fazla. Bunu başaran son takım İspanya'ydı, ondan önce de Klose'nin oyundan ihraç edildiği maçta Sırbistan. Rakibe göre planda yanlışı-doğruyu belirlemek kolay değil; Hiddink'in Rusya'sı da 2010 DK elemelerinde Almanya'ya iki kez kaybetmişti. Hoca elbet doğrusunu-yanlışını ayırır ve bir hatası var ise eğer, ona ''en iyi'' sıfatını yakıştıran hasletlerine bağlılığı sayesine iyiye gidiş uğruna bunu kabul edecektir. Ama ben uzak ihtimalin denendiği bu maçta, hocanın kendini hatalı gördüğünü sanmıyorum.

Rakibi önde durdurmak, derinde hatlar arası mesafeyi kollayarak rakibe boş alan bırakmamak, (savunmayı önde kuran Avustralya'nın düştüğü durumu hatırlayalım) ve topu aldığımızda onu korumak, çok başarılı işleyen maç planımızın ana ögeleriydi. Kalemizde yaşadığımız tehlikelerin dökümü yukarıda. Takım bu planın arızaları nedeniyle rakibe bir tek pozisyon dahi vermedi. Her maç böyle olmaz. Net olarak yanlış planlanan pek çok maç görebiliriz, bu onlardan biri değildi. Gerçek sorun, elimize geçen gol öncesi fırsatlarında üç kez cömert davranmamız ya da beceriksizliğimiz olabilir. Bu noktada da akla Arda Turan gelmeli. Klose attıktan sonra Halil kaçırdı, sonra oyun koptu gitti. Hiddink'in dediği gibi 1 gol fazla oldu, ama sonuç olağan. Biz, her anını plan dahilinde oynama gayretinde olduğumuz bir maçı ayrıntılarda kaybettik.

Tercihlere gelirsek, önceliğimiz topa sahip olmak ve rakibi önde durdurmaktı. Dolayısıyla orta sahamızın tamamı, topla münabet becerisi iyi oyunculardan seçilmişti. Özer'in neden sağa konulduğunun cevabı görsellerde var; ayrıca topu kazandığımızda oyunu Hamit'in kullandığı toplarla sürekli sağa genişletmeye çalıştık. Santraforumuz ileride top tutabilen bir oyuncu olmalıydı, pas yapmayı planlıyorduk. Mevlüt bu sebepten dışarıda kaldı, Semih ve Halil arasından da pres gücü nispeten iyi olan seçildi. Sabri tercihinin arkasında ise ''İsmail'in sakatlığı ve Hakan'ın sorunları'' ibaresiyle, içe kat eten Müller'i durdurma planı (Müller pek topla içe katetmedi, Sabri topları ters ayakla karşılarken sorunlar yaşadı) vardı. Bunların bir kısmını hoca demeçleriyle açıkladı, diğerleri ise sahada görüldü. Sabri'nin yerine elbette bir sol ayaklı sol bek bulunurdu, İbrahim Üzülmez de dahil. Ama Hiddink'in buna ihtiyacı yok. O bir hedef maç hocası, sürekli elindekiyle yetinen bir adam. Elindeki malzemeyi nasıl iyileştiririz, buna bakmamız gerek. Kendisi daha önce oyuncu seçme kriterlerini de açıklamıştı. Hocadan ne beklediğimizi bilirsek, bazı tercihlerin gün geldiğinde farklı anlamları olabileceğinin idarakinde olabiliriz.

Ülke ve futbol olarak Almanya seviyesinde olmadığımızı anlamamız için bir yeni ders daha aldık. Batı'daki güçlü ülkeler seviyesinde bir ülke değiliz ve futbolumuz da bununla paralel. Eskisi kadar gerilerde de değiliz, gün geliyor başkaldırabiliyoruz ama bu takım ''gördüğümüz en kötü Türkiye'' falan değildi. Bunun eleştirisi diğer maçlarda yapılır, Almanya deplasmanında değil. Varsayımlar üzerinden fazla bir şey çıkacağını sanmıyorum, çift taraflı da aksini iddia etmek mümkün ve olmaz olmaz yok. Bu bağlamda eldeki düşük galibiyet ya da puan ihtimaline vahlanmayı anlamsız buluyorum.

Hayallerimizi erteleyerek yeniden rasyonelliğe dönüş zamanı:

Hiddink bizi Euro 2012'ye götür! Zira başka bir şey istemek doğru değil, sana haksızlık olur.

Fotograf: TFF.org

Noat Samisa

11.10.2010