Harry ''Basit'' Redknapp

Tottenham dün bir başka geri dönüş daha yaparak Liverpool'u mağlup etti. Hafta arasında grogi vaziyetteki Werder Bremen'i kolayca mağlup ederek ilk kez katıldıkları Şampiyonlar Ligi'nde üst tura çıkmayı garantilediler. Geçtiğimiz hafta sonu da yıllardır kazanamadıklar Big Four deplasmanından kendileri için en önemlisi olan Ashburton Grove'dan muhteşem bir geri dönüşle üç puan çıkarmayı başarmışlardı.

Gareth Bale herkesin dilinde, savunma hattı onca sakata rağmen dirayetli durabiliyor ve Rafael van der Vaart sayesinde bu sezon başka bir şey oynayabiliyorlar. Geçen yıla göre çok daha esnek, daha tahmin edilemez, daha güçlü oldular. Elde iyi bir kadro var ve sahip olunan pek çok kilit oyuncu, sakatlanmadığı sürece uzun zaman formda kalabiliyor. Bolton mağlubiyeti gibi arada kazalar yaşansa da Spurs, geçen sezon olduğu gibi bu yıl da istikrarlı gidişini sezon sonuna kadar sürdürecek gibi görünüyor. Bunu sağlayan farklılığı da takımın menajeri Harry Redknapp açıklıyor:

''Dizilişler, taktikler ve sistemler hakkında her zaman için tartışabilirsiniz, fakat benim için futbol esasen futbolcularla alakalıdır. 4-4-2, 4-2-3-1, 4-3-3 ya da her neyse, sayıların oyunu benim fikrimce güzel bir oyun değil. Futbolun % 10'u diziliş, %90'ı oyunculardır. Eğer iyi futbolculara sahipseniz ve onlar işlerini iyi yaparlarsa, siz her ne yapmalarını isterseniz büyük ölçüde yerine getireceklerdir.''

Takımın kilit oyuncusu Rafael van der Vaart da akabinde:

''Burada Real Madrid'de olduğu gibi taktikler hakkında uzun ve sıkıcı konuşmalar yok. Gerçi soyunma odamızda bir taktik tahtası var, ama Harry (Redknapp) herhangi bir şey yazmıyor.''

diyerek hocasını onaylıyor. İngiltere futbol tarihinin en başarılı menajerlerinden, özel adam Brian Clough da vaktiyle - İngiltere'nin Euro 2000'den elenmesi sonrası ''Maçı oyuncular kaybeder, taktik değil. Taktikler hakkında ortalıkta çok fazla palavra dönüyor, bunu yapanlar anca domino oyununu nasıl kazanacaklarını bilirler.'' demişti.

Bir başka radikal örnek, Liverpool'un efsane hocası Bill Shankly. Oyun üzerine söylediği ve devamında ''doğru oyuncuyu, doğru poziyonda oynatmak'' olarak açıkladığı oyun fikrini ''Futbol, topu kontrol ederek pas vermeye ve pas alabilecek uygun konuma gelerek pas almaya dayanan basit bir oyundur. Aşırı derecede basit.'' sözleriyle özetlemişti.

Bir de bizden örnek verelim. Galatasaray'a şampiyonluk kazandıran ilk yerli hoca olan Baba Gündüz Kılıç, 66 Dünya Kupası öncesi çıktığı futbol dünya turu dönüşü izlenimlerini gazetedeki köşesine yazmaya başlamış ve serinin ilk yazısına ''Kimileri sistem meselesinin bazı bilgiç görünmeyi sever, reklam düşkünü futbol adamlarıyla, futbol kritiklerinin ellerinde, dillerinde dejenere olduğunu adeta kasden muğlak ve anlaşılması zor hale düşürüldüğünü iddia ederek bu gibilerin tıpkı kendilerine önem verilmesi için din konusunu komplike hallere sokan din adamlarına benzediklerini söylüyor.'' cümlesiyle başlamıştı. Bunu yazdığında yıl 1965'ti ve Gündüz Kılıç, oyunun evrimini tamamladığını, bundan sonra tek önemli olanın futbolcuların kendilerini geliştirmelerinde olduğunu söylüyordu. Hoca yanıldı elbette, fakat onun görüşleri bugün hale çok sesli şekilde dillendiriliyor ve dayanak olarak (Cruyff ve Lineker'in sözlerini çarpıtanlar da yok değil) Redknapp, Clough ve Shankly gibiler gösteriliyor.

Basitçe Benitez, Mourinho, Chapman, Sacchi, Perreira, Bilardo, Maslov, Michels, Cruyff, Bielsa ve daha pek çokları gibi Redknapp'in görüşlerini paylaşmayan onlarca yetkin hocanın sözlerini karşıt görüş olarak ortaya koyabiliriz. Fakat esasen, burada önemli olan iki nokta var. Birincisi, Redknapp'in kullandığı metodlar yalnızca yollardan biri. Bir kural değil, tıpkı diğer hocaların aykırı uygulamaları gibi ancak ve ancak doktrin olabilir. İkincisi ise Clough'ın da şikayet ettiği taktik palavralar, zira Harry Redknapp hiçbir maçta olan-biteni ve rakibi göz önünde bulundurmuyor değil. Yakın zamanda Young Boys deplasmanındaki maçı nasıl döndürdüğü ve geçtiğimiz hafta Arsenal deplasmanında ikinci devreye çıkarken yaptığı hamlelerin kendi ağzından açıklaması güzel iki örnek:

''Devre arasında Rafa'yı (van der Vaart) sağa aldım ve Jermain'i (Defoe) ileri koyarak öndeki ikiliyi çiftledim. İlk yarı iki kanatla oynuyorduk, önde bir adamımız ve arkasında Rafa vardı; ama rakibimiz topu kazandığında bizi merkezde sayıca azınlıkta bırakmıştı. İkinci yarı bunu sınırlamak, lehimize çevirmek zorundaydık.''

Arsenal maçının ikinci yarısı, Defoe'nin temposuyla birlikte prese katkı yapmasıyla Bale - van der Vaart ikilisinin sürekli içe kaçarak yakın oyunuyla - duran topların da büyük katkısıyla Tottenham'a döndü. Sezon başındaki Young Boys maçında da kanatların merkezden çok uzak oynaması ana sebebiyle orta sahada dağılmışlar, 3-0 geriye düşmüşlerdi. Oyunun devamında Assou-Ekotto'nun yerine Kranjcar orta sahayı üçlemiş, Tottenham'a Şampiyonlar Ligi'nin kapısı açılmıştı.

Bir yüzde vermek anlatımı vurucu kılması yönüyle önemli olabilir. Antrenörler neyin doğru, neyin yanlış olduğunun elbet farkında. Burada esas mesele, başta dizilişler olmak üzere birtakım taktik ögelerin gereklilik ya da olması gereken olduğuna yönelik medyadaki yorumlardır. Özellikle Türkiye'de (ve İngiltere'de) bir maçın taktik yönü o kadar boş, o kadar anlamsız ve bilgisizce konuşuluyor ki insanlar bunların tümden birbirinin zıttı ya da başarı formülü olduğunu düşünüyorlar. Asla böyle bir şey yok, olmadı.

Antrenörlük bir meslek ve bu mesleğin birtakım asgari gereklilikleri var. Harry Redknapp bunlara fazlasıyla haiz. Bunun üzerine eklediği tecrübelerini bir anafikir doğrultusunda yönlendiriyor ve oyuncularına serbestlik tanıyarak pek çok İngiliz Hoca gibi Ada'ya has bir kazanma yolu çiziyor. Bir başkası, Marcelo Bielsa denenmemişi yaparak takımını güçlü kılmaya çalışıyor. Diğeri bambaşka bir yol izliyor, fakat amaç ortak: Kazanmak.

Hocaların kazanma yolunda kullanacakları aracı seçtikleri gibi biz de oyuna bakıştaki temeli seçmekte özgürüz. Futbol, basın-yayın kuruluşları için oynanan bir oyun değil. Taktik farklılıkları pek önemsiyor görünmeyen Redknapp'ten bile daha az biliyor olsak da sorun değil ve Harry Redknapp, bu zamanın en iyi hocalarından biri.

Tottenham 2-1 Liverpool
Noat Samisa

29.11.2010

Galatasaray 1-2 Beşiktaş

Cadı kazanından Beşiktaş çıktı. Ali Sami Yen'deki son derbi, Beşiktaş'ın Mecidiyeköy'de oynanan derbilerdeki ikinci galibiyetiyle sona erdi. Erken golün şekillendirdiği oyunda Galatasaray zorlasa da Beşiktaş'a yetişemedi; rakibinin, üzerine basarak yükselişine engel olamadı.

Galatasaray'ın hocası Hagi, alternatifli mevkilerde seçim yapmak zorundaydı. Hücumcu bek Insua'nın yerine Hakan, bir başka hücumcu bek Sabri'nin yerine de Ali Turan tercih edilmişti. Savunma hattındaki oyuncuların tamamı stoper karakterliydi, Sabri ise üçlü orta sahada sağ iç görevini almıştı. Çizgiyi Elano kontrol ediyor, 4-5-1 görünümlü dizilişte ters kenarda Kewell ve en ileride Pino yer alıyordu.

Beşiktaş tarafında ise Schuster'in Fatih Tekke kararı, Bobo'nun yokluğuna rağmen yine olumsuz olmuştu. Maç kadrosuna Ali Kuçik alınırken, sahip olunan nadir alternatiflerden biri olan Onur'un da sakatlanmasıyla yalnızca Üzülmez - İsmail arasında seçim yapma imkanı kalmıştı. İsmail tercih edildi, önüne Holosko konuldu. Uzun zaman sonra -eldeki imkan dahilinde- oyuncuların ideale yakın pozisyonlarda görevlendirildiği bir 4-3-3 kurgulanmıştı.
Sağ - Sol Kavgası ve Erken Gol

Galatasaray'ın sağında Sabri ve Elano'nun etkinlik ihtimaline karşı İsmail'in defansif zaafı vardı. Öteki kale önünde ise Holosko ve İsmail'in hücum gücüne karşılık stoper bek Ali Turan duruyordu. Eşleşmelerde güçlü yanlar ve zaaflar birbirini çekmişti adeta, pek çok ilginç eşleşme vardı. Galatasaray'ın güçlü sağı, ters kenara konulmuş uzak forvet Kewell'la birlikte ana silahtı. Beşiktaş'ta ise sürekli içe kaçarak oynayan Tabata'nın ayağı maç boyu taç çizgisine değmediğinden sağ kenar birincil hücum planları içerisinde yer almıyordu ve Ernst'in de katılımıyla Beşiktaş da oyunu aynı kenara (kendi solu, rakibin sağı) yıktı. İlk devrenin çok büyük bir bölümü burada oynandı, pozisyonlar sıklıkla bu bölgede başladı ya da sonuca yaklaştı.

İki takımın da orta sahadan ötesine gidemediği ilk beş dakikada Holosko, Ali Turan'a üç kez faul yapmıştı. (Bunun bir anlamı varsa eğer Holosko'nun dersine çalıştığını, hata kovaladığını işaret edebilir) Kendi kullandığı taç atışında hevesle atak yapan Ali Turan, Aurelio'nun kazandığı topu çabucak Ernst'e geçirmesiyle Holosko'nun arkasında kaldı. Geç kaldı, kötü bir hamle yaptı ve kazanılan penaltıda Guti'nin golü Beşiktaş'ı öne geçirdi.

Dalgakıran Aurelio

Erken gelen gol, Beşiktaş'ın kontrollü başladığı oyunda topu rakibe bırakmasını zorunlu kıldı. Ön alanda presle karşılaşmayan Galatasaray, iyi kapanan Beşiktaş merkezini fazla zorlamadan bu direnci etkisiz kılacak şekilde topu sık sık sağ kenara yönlendirdi. İsmail'in ve sol stoper Ersan'ın hatalarıyla çok kez alan buldular, bunları gol vuruşuna getirmeyi de birçok kez başardılar. Baskı yiyen Beşiktaş savunma dörtlüsü, kanat oyuncusundan bozma bekler Hilbert ve İsmail'le birlikte sakar stoper Toraman'a eklenen kötü günündeki Ersan bileşimiyle kabus görmeye başladı.

Kazanılan toplar öndeki üçlünün hiçliğinde kayboluyor, gerisin geriye atak olarak dönüyordu. Bu anlarda sık sık Aurelio çıktı sahneye. Kah savunma-orta saha arasındaki kritik bölgede önemli bir bağlantı pasını kesti, kah stoperlerin arasında girerek golü engelleyen müdaheleyi yaptı. Çift haneli sayıda top kazanmış olmalı, bunun yanı sıra ilk yarıda takımı atağa çıkara üç adet net kayarak müdahale yaptı.

2004 yılında Real Madrid'de sportif direktörlük yapan Arrigo Sacchi'nin sözleri bize bu konuda yardımcı olabilir: ''Herhangi bir proje yoktu, işimiz vasıfları doğru kullanmak üzerineydi. Biliyorduk ki Zidane, Raul ve Figo geri dönmezler, bu yüzden savunma dörtlüsünün önüne savunma yapabilecek birini koyduk. (...) Aslında benim futbolumda oyun kurucu, topa sahip olan oyuncudur ve Makelele bu işi yapamaz. Zaten yapabilmek için de bir fikri yok. O, topu geri kazanmada ustalaşmış (özelleşmiş) biri.''

Değiştirelim. Elde savunma nitelikleri zayıf, biri sarı kart almış iki bek var. Sallantıdaki iki stoper, ileri üçlü bolca top eziyor ve maçın büyük bölümünü kendi ceza sahası önünde geçiren bir takım. Sonuç olarak Marco Aurelio savunma önündeki ön stoper işini mükemmel yaptı. Hücuma çıkışlarda ve kazanılan toplarda ise pas yüzdesinin yüksekliğine kendisine verilen ön stoper görevini, takım arkadaşlarının pek çok hatasını tolere ederek layığıyla yerine getirdi. Maçın kazanılmasındaki aslan payı onun iyi oyununa ait. İlk yarı üç gol çıkaran kaleci Cenk'le birlikte maçın yıldızıydı.
İkinci Devre Gel-Git'leri

Kayseri'den sonra Ali Sami Yen'de de ıslıklanan Ali Turan ikinci devreyi kenardan izlemek zorunda kaldı. Mehmet Batdal en uca hedef santrafor olarak konuldu, Pino'nun sağa geçmesiyle Elano ve Sabri birer kademe geri itildiler. Kötu durumdaki Beşiktaş stoperlerinin üzerine salınan Mehmet, hava toplarında beklenen etkinliği sağlayamadı. Biraz toparlamış görünen Ersan birçok pozisyonda Mehmet'e top vermedi, kendisi alamıyorsa da faul yaptı. İlk yarı işleyen Galatasaray sağı, ilk yarı orada oynayan tüm oyuncuların görevlerinin değişmesiyle yavaşladı. Pino - İsmail kapışmasında ikili mücadeleleri sürekli İsmail kazandı. İlk yarı en uçta sürekli kenarlara dalış yaparak oyunu hızlandıran, eşleşme problemleri yaratan Pino, ikinci yarı iyiyden iyiye etkisizleşti. Pino'yu sınırlaması ve Elano'nun oyundan çıkmasıyla önündeki tehdit azalan İsmail, son yarım saat çok kez hücuma katılma fırsatı buldu.

Hagi'nin Barış - Servet değişikliği biraz erken alınmış bir risk olabilir. Cana'nın stopere geçmesi ve Ayhan'ın sürekli atak oynama gayreti, Galatasaray savunma önündeki direncini çok zayıflattı. Bu dakikadan sonra Guti sık sık Cana'nın ilk yarı bulunduğu yerlerde görünmeye başladı ve akabinde Schuster'den son darbe geldi. Necip - Tabata değişikliğiyle Guti'yi orta üçlünün önüne koyup, Nobre'yi sağa çekti ve Porto deplasmanındaki santraforsuz takıma geçiş yaptı.

Bu defansif hamle sonucunu verdi. Galatasaray'ın etkinliği daha da sınırlanırken, Beşiktaş rakip kalede daha sık görünmeye başladı. Eşleştiği rakipler sınırlanınca hücuma çıkma cesareti bulan İsmail, 79. dakikada bir top taşıdı. Kewell'ın takibi bırakmasıyla rahatladı, topu Guti'ye çıkardı . Rahat bir yerde topla bulaşan Guti, uzak kenardan içeri koşu yapan Nobre'nin kafasına bir pas gönderdi. Skor 2-0'a geldi ve Galatasaray'ın dirayeti tümden kayboldu.

Son 15 dakika, Galatasaray'ın kısa zaman önce gelen Baros hamlesiyle birlikte çaresiz görünen hücum girişimleriyle geçti. Sağ kenara geçen Nobre golden önce edindiği yeni rolüne çok çabuk ısınıp sağ bekin bölgesinde birkaç kritik müdahale yaptı. Kontra ataklar ise oyuna son dakikalarda dahil olan Ali Kuçik'in üzerine kalmıştı. Mehmet Batdal ortaladı, Kewell kafayı vurdu ve Cenk skoru tayin etti.

Sonuç: Erken Gol=3 puan

Beşiktaş bundan evvel 1-0 öne geçtiği beş lig maçını kazanmış, Galatasaray ise 0-1 yenik duruma düştüğü tüm lig maçlarını kazanamamıştı. Sürpriz olmadı, erken gol maçı şekillendirdi. Golsüz giden maç iki tarafa da yakındı, maç sonuna kadar gol atılamaması da normal sonuç sayılırdı; fakat sonucu ayrıntılar belirledi. Baskın görünen Galatasaray, hücumdaki zayıflığına rağmen rakibin hatalarıyla pozisyon bulsa da gol atamadıkça kazanma eşiğine yaklaşamadı. Arda ve Baros hazır şekilde geri dönmeden Hagi'nin fark yaratma şansı çok az.

Beşiktaş erken gelen gol sonrası maç boyu savunmayı derinde kurdu. Bunun bir parça istemli yapılmış olduğunu varsayabiliriz, lakin ileri üçlünün top kaybetme konusundaki müsrifliği, pres zayıflığı, Ernst ve Guti'nin temposuzluklarıyla birlikte rakibin gol arayışı ana etkenler olmalı. Takım bir ara öyle bir baskı yedi ki, stoperler kafalarını yerden kaldırma imkanı bulamadılar. Eksikler ortaya zorunlu bir takım çıkarmıştı, erken gol de ortaya gidişatı belli bir maç çıkardı. Galatasaray'ın zayıf hücum aktivitesi, Beşiktaş'ın standart altı direncini aşmaya yetmedi ve 2-0'ı getiren kontra ataklarla birlikte uzun süre sonra -şartlar göz önünde bulundurulursa- iyi bir galibiyet alındı.

Bernd Schuster'in yarattığı ''60'lar futbolu'' polemiğinin Beşiktaş'a ve ülke futboluna dönük hiçbir işe yarar yanı yoktu. Bu sözün tefsirini yaparken ''sert oynanıyor, yere yatılıyor, çirkeflik yapılıyor'' diyenler oldu. 60'larda takımların yere yattığını sanmıyorum. Sertlikse bugün alası var. Hatta dönemin La Liga şampiyonu takımı Atletic Bilbao'nun stoperi kasap Goikoetxea, Schuster ve Maradona'yı sakatladığında yıl 80'di ve medeniyetin insanlık tarihi boyunca, yıllar geçtikçe daha iyiye hizmet ettiğini sanmıyorum. Rakipler üzerine söylenen bu sözü Erhan Güven'lere bağlamak zaten yersizdi; öyleyse elde hocanın daha önce şikayet ettiği ''defansif oyun'' kalıyordu. Evet, ülkemizde birtakım farklar var. Doğrular ve yanlışlar var; fakat bunları düzeltecek kişinin Schuster olması imkansız. Aynı şekilde Schuster'den futbol fikrini tümden yenilemesini beklemek ve istemek de anlamsızdı.

Schuster'in bu sayfada eleştirildiği noktalar belli, tekrar etmeyeceğim. Maçtan önce Feyyaz Uçar da ''Schuster bence küçük şeylere dikkat etmiyor.'' dedi. Evet, aynen böyle. Küçük şeyler. Bugün skoru belirleyen Ali Turan zaafı gibi, duran toplar gibi, Kasımpaşa'nın aşırı şekilde maceracı oynadığı gibi, Toraman ve İsmail'in alternatif mevkileri gibi, Erhan Güven kangreni gibi... daha onlarca şey. Skoru getirecek olan, her takımın sahip olduğu küçük zaaflar ve bunlara göre küçük değişimlere uğrayan, ilgi çekici ve skor alıcı farklılıklar gösteren bir oyun görmek istiyorum. Savunma nerede kurulursa kurulsun, oyun merkezi nerede olursa olsun ayrıntılara değer veren bir takım oyunu gerekli. 2000'lerin oyunu böyle oynanıyor çünkü. Bunun gerçekleşmesi, takımın sahaya ve tabelaya ederini tam olarak koymasını sağlayacaktır:

- Şimdiki hedefiniz nedir?
- Önümüzdeki maçı kazanmak.
- Peki ya uzun vadede?
- Bir sonraki maçı kazanmak.

Werder Bremen'in yıllardır antrenörlüğünü yapan Thomas Schaaf'ın sakatlıklar kaynaklı büyük bir skor krizine giren takımının durumuna yönelik hafta içinde sorulan sorulara verdiği cevaplar yukarıda. Aslında gayet basit...

Noat Samisa

29.11.2010

Yarı Tanrı Spalletti

Sıcak ya da soğuk olması farketmez. Modern zamanların metal soğukluğu, ateş sıcaklığındaki savaşları popüler kültürü şekillendirdi. Futbol da her daim devletlerce kullanılabilir bulunduğundan tüm bu çekişmelerden etkilenmesi kaçınılmazdı. Kimi Batı'lı takımlar ve antrenörler değerlerinden fazlasını karşılık olarak alırken, oyuna dair bazı fikirlerin Batı'dan çok daha önce şekillendiği Sovyetler'de olan-biten bazen bir anektoddan öteye geçemedi. Kaç kişi bilir Viktor Maslov'u? Yakın zamanların büyük hocası Valeri Lobanovski'nin değeri Andriy Shevchenko'yla sınırlı değildir. Kurban Berdiyev'in Guardiola'nın Barcelona'sına üç maç üst üste kaybetmeyen tek hoca olması tesadüf müdür? Evet, Rus oligark'lar -söylem düzeyinde- birer nefret odağı olarak hayata ve futbola dokunmaya devam ediyorlar; fakat futbol, kendisi için en verimli topraklardan biri olan Rusya'da seyre ve saygıya değer örnekler sunmaya devam ediyor.

Lider Zenit St. Petersburg, bir hafta önce evinde Rostov'u 5-0 mağlup ederek bitime iki maç kala Rusya Premier Ligi'nde 2010 sezonunun şampiyonu oldu. Bu maçtan birkaç gün önce erteleme maçında CSKA Moskva karşısına şampiyonluk için çıkmışlardı, fakat 1-3'lük ağır bir yenilgi aldılar. Bu sonuç, Zenit'in yakın zamandaki Spartak Moskva deplasmanında aldığı mağlubiyetle birlikte bu sezon ligdeki ikinci mağlubiyetiydi. 22 kez kazandılar, ligin en çok gol atan takımı oldular, şampiyonluk maçı bittiğinde +40 gol averajına ulaşmışlardı. Böylelikle son dört yılda ikinci kez Rusya Şampiyonu oldular, Rubin Kazan hakimiyetini sonlandırdılar.

Luciano Spalletti Dönemi

2008 yılında Manchester'daki finalde UEFA Kupası'nı kazanan Zenit, bir sonraki yılın Ağustos ayında kulübe iki büyük kupa kazandıran Dick Advocaat'la yollarını ayırdı. Tymoschuk, Arshavin ve Pogrebnyak gibi başarıda büyük pay sahibi oyuncularını kaybeden Advocaat, yerine iyileri konulamayınca yönetimle anlaşmazlığa düşmüş, kısa zaman sonra biten kontratını uzatmayacağını açıklamıştı. Geçen sezonun Ağustos ayında dört maçlık kazanamama serisinde değişim kararı aldılar ve Advocaat'ın gidişi sonrası uzunca düşündükten sonra geçtiğimiz Aralık ayında takımın başına Luciano Spalletti'yi getirdiler. Roma'ya aykırı bir futbol oynatarak kazandığı başarılarla adını dünyaya duyuran Spalletti, şimdilerde Leningrad'ın yarı tanrısı olmuş durumda.

Spalletti, sezon öncesi transfer döneminde Arshavin ve Pogrebnyak'ın yerini takımın eski oyuncusu Kerzhakov ve PSV'nin uzak forveti Danko Lazovic ile doldurdu. Takımı başından itibaren ligi domine etti. Mayıs ayında en son 11 yıl önce kazandıkları Rusya Kupası'nı müzeye koydu ve devre arası (yaz dönemi) transfer sezonu geldi. Zenit, destekçisi Gazprom'un muslukları açmasıyla gücüne güç kattı. Porto'nun kaptanı Bruno Alves'i 22 milyon avro karşılığında savunma tandemine koydular. Udinese'den sol bek Lukovic'i de savunmaya eklediler. Asıl büyük çılgınlık, şampiyonluktaki en büyük rakiplerinden yaptıkları transferlerdi. Rubin golcüsü Bukharov'u ve kaptanı Semak'ı yaklaşık 15 milyon avro karşılığında kadrolarına kattılar. Semak son aylarda takımın direkt oyuncusu olurken, eldeki kadronun derinliği ve Spalletti'nin oyun planı Bukharov'u kulübeye mahkum etti. Evet, kesinlikle; rakibinin en değerli oyuncusunu kulübede oturtma lüksüne sahip bir takımın şampiyon olması sürpriz değildi.
Sıradışı Zenit Futbolu

Sezonun devamında kaleyi -kış döneminde transfer edilen- Belarus milli kaleci Yuri Zhevnov devraldı. Lukovic ve Hubocan sol beki paylaştılar, savunma tandeminde ise sıklıkla Alves - Lombaerts ikilisi yer aldı. Orta saha maç - maç olduğu gibi maç içinde de sürekli değişti. Lazovic'in sol kenarda oynadığı maçlarda Danny sol iç oynadı ve Kerzhakov bu ikiliyle müthiş bir birliktelik kurdu. Oyun içinde sık sık sola kaçarak oynayan santrafor Kerzhakov, Lazovic ve Danny ile birlikte Zenit'in soluna müthiş atak gücü sağladı. Ters kenarda genellikle Bystrov tercih edilse de ekstra hücum gücü gerektiğinde Advocaat'ın mirası Rosina kullanıldı. Goller paylaşıldı, vaktiyle 30 milyon avro bonservis ödenerek transfer edilen Portekiz'li oyun kurucu Danny müthiş bir sezon geçirdi.

Luciano Spalletti'nin takımını izlemek, benim için sezon boyu -kısıtlı imkanlara rağmen- büyük keyif oldu. 4-3-3 ve 4-2-3-1 üzerinden santraforlarını sürekli sola kaçırarak sıradışı ve bol sürprizli hücum oyunu oynadılar. Aniden hızlanabiliyor, sürekli oyuna hükmedebiliyorlar. Kolayca yer değiştirebiliyor, gol bölgelerine çok adamla girebiliyorlar. Seozn boyunca golleri çok çeşitli varyasyonlar üzerinden attılar, aynı setleri tekrarlayarak şaşırttıkları da oldu. Geriden oyun kurarken ise sık görünmeyen bir taktik uyguluyorlar ve bir beki sürekli geride tutarak diğerini ileri gönderiyorlar. Yani savunmadan çıkışı üç savunmasıyla yaparak ön alanda pres uygulayan takımlara karşı kolay bir çözüm üretiyorlar. İtalyan Hoca ön alandaki versatil ve teknik oyuncuları etkin kılmak adına Lobanovski tarzı futbol fikriyle özel ikililer ve üçlüler oluşturdu. Bystrov ve Rosina takımın hücum setleri için çok kullanışlı birer taktik oyuncu oldular. Orta sahada yıllardır parlayan Denisov, Tymoschuk sonrası devraldığı savunma önü oyuncusu rolünde daha çok parladı ve takımın geleceğindeki yerini sağlamlaştırdı. Veteranlar Zyryanov ve Semak'a ek olarak takımın destek kuvvetleri olan Fayzulin ve Shirokov'la birlikte genç yetenek Kanunnikov da şampiyonluğa doğrudan katkı yaptı, ihtiyaç halinde faydalı oldu.

Yarı Tanrı Spalletti

Şampiyon Zenit, şimdilerde Europa League'in en büyük favorilerinden biri, bana göre birincisi. Avrupa'da sezon başı, Rusya'da ikinci devrenin başları olan süreçte CL'ye giriş biletini işlerin baştan sona çok kötü gittiği bir maç sonrası sezonun başında çok kötü giden Auxerre'e kaptırmışlardı, fakat bu hüsranın şokunu atlatmayı başardılar. Fatura geçen sezonki kötü gidiş sonrası güç-bela elde edilen üçüncülüğe kesilmişti. Aslında bu kadro pekala CL'ye uygun bir kadroydu, siklet düşmek zorunda kaldılar. Kupa şampiyonu Spalletti'nin kredisi, bu dönemin sonrasıda ortaya Europa League'de tüm maçlarını kazanarak yoluna devam eden bir takım çıkardı. O'nun takıma attığı imzayı farketmek zor değil, ortada aykırı futbol oynayan özel ve güzel bir takım var; fakat halen kadronun büyüklüğünün üzerine çıkılmış sayılmaz.


Zenit taraftarı şampiyonluğu kale direkleriyle kutladı..!?

İtalyan Hoca'nın kontratı üç yıllık. İlk yıl dolmak üzere ve elde edilen iki kupa var. Proje ise çok daha fazlası. Bu sezon için Europa League'de final, önümüzdeki yıl içinse CL'de mutlak başarı. Benitez'in kötü gidişi sonrası adı Inter'le sık sık anılsa da ben bu iyi projeyi bırakacağını sanmıyorum. İyi hoca, iyi kadro, uygun ortam bileşimi, hedef rasyonel belirlendiği sürece vasatı mutlaka aşar; zira birileri mutlaka hata yapıyordur. Üst düzey antrenörün etkisi ise büyük fark yaratır, bu da Coverciano'nun en iyi öğrencilerinden biri olan Spalletti şüphesiz sahip olduğu bir etiket. Leningrad'ın tanrısı olabilmesi için mutlaka daha fazlasını ihtiyacı var.

CSKA İkinci, Rubin Üçüncü

Rusya'da sezon önümüzdeki hafta bitiyor. Rubin'in geçtiğimiz hafta sonu şampiyon Zenit'le 2-2 berabere kalması sonrası ilk üç tamamen netleşti. CSKA Moskva CL'ye direk gidiş biletini alırken üçüncü Rubin ön eleme oynamak zorunda. Çok kötü günler geçirmesine rağmen Valeri Karpin önderliğinde sezonun ikinci yarısı müthiş bir çıkış yakalayan Spartak Moskva ise tepedeki üçlünün arkasına yerleşmeyi başardı. Moskova takımları yakın zamanda pek çok iyi transfer yapmalarına rağmen halen Zenit ve Rubin üstünlüğünü kırabilmiş değiller. Dinamo Kiev'in Sovyet futbolunun lokomitif olduğu günlerdeki gibi Rus futbolu Moskova'dan dışarı çıkmış durumda.

Zenit 2-0 Rubin

Rubin Kazan 1-1 Barcelona

Kaynakça: Football Guru, Jonathan Wilson yazıları, European Football Weekends


Noat Samisa

22.11.2010

Beşiktaş 2-2 Konyaspor

Kötü gidişin ardından sakatların dönüşüyle birlikte yeniden oynayacağı maçların favorisi haline gelen Beşiktaş, uzun zaman sonra hafta içi maç oynamamasına rağmen bir kez daha İnönü'de kazanamadı. Kasımpaşa'nın da üç maçtır hareketlenmesiyle silkelenen Konyaspor ise istediği 1 puanı almayı başardı.

Beşiktaş'ta Schuster, geçen haftanın kadrosundan sakat olan kaleci Rüştü'yü Cenk'le, cezalı Guti'yi ise Nobre ile değiştirmişti. Nobre'nin pozisyonu bu sezon sık görmediğimiz şekilde çift merkez orta sahanın önünde ve en ilerideki Quaresma'nın arkasında, hedef adam rolündeydi. Konyaspor'da ise Bassim Abbas'ın yokluğunda Serkan ve Veli orta sahaya monte edilmişti. En ilerideki Montano'nun arkasında sık sık orta sahayla birleşen ve değişen Erdal ve Grajciar vardı.
Aynı Oyuncular Farklı Görevlerde

Biz biliyoruz ki Quaresma'nın geçmişi kenar oyuncusudur. Nobre, santrafor, Holosko ikinci forvet ya da sağ kenarın uzak forveti, Tabata ise Güney Amerika modeli 10 numara, Denizli modeli on buçuk numaradır. Fakat dün Nobre'nin mevkisinde Quaresma, Quaresma'nın yerinde Holosko, Holosko'nun yerinde Tabata, Tabata'nın yerinde ise Nobre oynadı.

Aurelio ve Ernst ise geçen haftaki maçın ikinci yarısında olduğu gibi yine çift merkez orta sahayı oluşturuyorlardı. Önlerindeki Nobre bu ikiliden kopuk, stoperlerin karşısındaki Quaresma'ya yakın oynuyordu. Ziya Doğan takımının önliberosu Serkan'ı Nobre'ye markaj vermiş, onun geriye gelerek yapacaklarına karşı önlem almıştı. Böylece orta sahada net olarak 2'ye karşı 2 savaşı oluşuyor ve Beşiktaş, topları stoperleri üzerinden oynamaya zorlanıyordu. Toraman ve Ersan bu sebepten çok fazla top kullandılar, hatta Ersan iki kez slalom yaparak rakip ceza sahasına kadar gitti, gitmek zorunda kaldı.

İlk yarı son maçlardaki görüntü tekrarlandı. Top ileri üçlüde yeterince kalmıyor, Holosko ve Tabata'nın oyun tarzlarının etkisiyle oyun merkeze yığılıyordu. Kornersiz, şutsuz geçen 20 dakikanın ardından skoru alan Konyaspor savunma hattını biraz daha geriye çekti.

İkinci Yarı Değişiklikleri

Quaresma'nın sakatlığı sonrası oyuna sağ bek Erhan Güven dahil oldu. Nobre santrafora, Tabata forvet arkasına, Hilbert ise sağ öne geçti. Tabata'yla Nobre'nin yakın oyunu bu bölüm, Beşiktaş'a maçı getirebilirdi. Bu ikili pek çok iyi aksiyon ürettiler, Hilbert ve Holosko da doğrudan aksiyonların içerisinde yer aldılar. Kaçan iki net pozisyon, hatalar üzerinden ilerleyen maçın devamında Beşiktaş'a dert oldu. Konya'nın ikinci golü sonrası kurulan on dakikalık baskıda yine iki iyi gollük pozisyon yakalandı, ama gol çıkmadı. Son bölümde oyun artık kazan - kazan'a dönmüştü, fakat berabere bitti.
Bireysel Hata Golleri

Grajciar'ın golünde gerideki son adam olan Üzülmez'in vuruşu geciktirmek, açıyı bozmak gibi sebeplerden topa sahip olanın önünü kapatması gerekiyordu, fakat Üzülmez'in tecrübesi bu golün Grajciar tarafında atılmasını istedi. Beraberlik golünde ise stoper Kere bir şanssızlık yaşadı. İkinci golde Tabata topu harika çekti, kaleci Gökhan maç boyu olduğu gibi topu sektirdi ve Holosko'dan Beşiktaş'ı öne geçiren gol geldi. Konyaspor'un beraberlik golü ise muhtemelen çalışılmış bir ataktı. İkinci forvet Tazameta, rakip stoper Toraman alıp kırsala götürdü. Ernst akıllıca sağ stoperin boşluğunu doldururken Erhan da bu kademeye talip olunca Konya'nın sol beki Hakan kaleci Cenk'le karşı karşıya kaldı ve Montano'nun iyi pası 1 puanı getirdi.

Sonuç: Mazeret Yok!

Ortada oynanan 13 lig maçında alınan 21 puan var. Bu tablonun ve dünün pek çok sebebi var, hepsi tartışılabilir. Ancak hiçbir şey Schuster'e ''Türkiye'de 60'ların futbolu oynanıyor.'' sözünü söyleme hakkını vermiyor. Biz biliyoruz ki, 70'leri futbolu vaktiyle 60'ları mağlup etti. Ben bunu bir acziyet beyanı olarak kabul ediyorum.

Hocanın son iki maçtır daha önce ana eleştiri başlığı olan konuda çaba sarfettiğini söylemek mümkün. Dün için Aurelio'nun hücumda ilk kez bu kadar etkin olmasının sebebi, Gençlerbirliği maçının ikinci yarısından itibaren sahaya konulan çift merkez orta sahalı ve o gün için Guti'nin, dün için ise Nobre'nin arka ikiliden kopuk, düzeni 4-2-3-1'e yakınsayan santrafora yakın oyunuydu. Kornerlerin tamamı Ankara'da paslaşılarak kullanılmıştı, dün ise adam savunmasına karşı direk kornerlerden etkili olundu. Takım rakibe geçmişteki kadar boş alan vermedi, fakat iki kritik hata skoru belirledi. Takımın attığı gollerin de doğrudan rakibin bireysel hatalarına bağlı olması, skoru hocanın ve Beşiktaş'ın elinden almaya yetmiyor. Sıradan bir puan kaybıydı dün akşam, fakat ne hocanın, ne de takımın bu tip puan kayıplarına şu zamanda hiç kredisi yok.

Basit bir dinamik işledi dün akşam. Geçen sene bu zamanlar tüm derdi yönetim olan tribünler, bu sene başarılı oldukları halde gönderilen Del Bosque ve Tigana sonrası her maç Schuster'e selam ediyor. İki odak tepki listesinden çıkınca bu kötü gidişten çıkan negatif enerjinin birilerinin üzerine kalması gerekiyor. Futbolcular günah keçisi olmuş durumda, ama hoca da Delgado olayında olduğu gibi Erhan gibileri yem etmekten de hiç çekinmiyor! Bir sonraki adım, tribünlerin kendi içerisinde birbirine girmesidir; bunu da daha önce yaşadık. Dolayısıyla kaybettiğinde hiçbir şey kazanamayan, gelecek yıla herhangi bir şey taşıyamayacak olan bu takımın daha fazla özveriyle işleri yoluna koyması gerekiyor. Kadrodaki dengesizlik, dün akşam gollerin ana etkeni olan hataların sahipleri ya da diğer zaaflar, 13 maçta alınan 21 puanı açıklamaya yeterli değil.

Noat Samisa

21.11.2010

Yüzyıl Buhranı

Kısa zaman önce ülkemize gelen Simon Kuper ile Dünya Kupası sonrası yazdığı şu yazı hakkında konuşmak istemiştim, fakat Sihirli Krampon'un uyarılarına rağmen o günlerde hasıl olan yoğunluktan ötürü kendisiyle görüşmek kısmet olmamıştı. Football Against the Enemy adlı kitabında ''Futbol asla sadece futbol değildir. Mafyayı ve diktatörleri adeta büyüler.'' diyen Kuper artık, ''Futbol hiçbir şeyi açıklamaz. Sadece bir oyun ve doğrusu, bu da yeterli. Tarih dersleri için Dünya Kupası'na bakmayı bırakın.'' diyordu. Bu cümleleri satır arasına koymak yerine cesurca manşete yerleştirmesi beni şaşırtmıştı açıkçası. Futbolun değiştiği gibi Simon Kuper de değişiyordu galiba ya da daha doğrusu kitaplarda anlattıkları yalnızca gerçekti, olması gereken değil.

Geçtiğimiz gün oynanan ve 1-2 sonuçlanan İngiltere - Fransa maçından evvel de pek çok yerde, yazıda ''Yüzyıl Savaşları'' bahsi geçti. Skora, oyuna ve yakın zamanda ulusal takımların başarı durumuna bakarak Charles DeGaulle'un vaktiyle Birleşik Krallık'ın AB Üyeliği'ne yönelik söylediği sözleri -''İşte Avrupalı olmayan bir ülke. Tarihi, coğrafyası, ekonomisi, tarımı, -takdire şayan insanlar olsalar da- halkının karakteri tamamen farklı bir yönü işaret eden bir ülke. Tüm iddialarına ve inandıklarına rağmen tam üye olamayacak bir ülke: İngiltere'' - futbola uyarlamak mümkün: İngiltere'nin futbolu hala Kıta'nın oyununa benzemiyor. Diğerlerine benzemedikçe de kaybetmeye devam edecek.

İngiltere büyük bir heyecanla gittiği Dünya Kupası'ndan tarihteki (hem milli, hem de futbol) en büyük rakibine karşı ayakta duramayarak, ağır bir yenilgi ile döndü. Fransa ise insan ilişkilerindeki bozukluklar sebebiyle sahaya hiçbir şey taşıyamayarak bozguna uğradı. Kısa zaman önce dibi gören iki ulusal takımın karşılaşması pek çok açıdan ilgi çekiciydi, fakat sürpriz olmadı. İngiltere yine kötü oynadı, Gazza'nın peşinden giden genç santraforu Andy Carroll'e dayalı hücum etme gayretinden fazlasını yapamadı. Fransa'da ise sorunlar geride kaldı, yeni hoca ve yeni oyuncular işleri yoluna koymuş görünüyorlar. Bu çocuklar yapamazsa aşağıdan daha iyileri geliyor, gelecek açık. Fransa ulusal takımı bir sonraki, olmadı daha sonraki büyük turnuvada yine favori olabilir. Ama İngiltere'nin böyle bir şansı yok. Onlar yine kalıp mevkilerde kalıp görevler üstlenen, yetenekleri törpülenen oyuncularla aynı ya da geçmiştekine yakın oyunu oynamaya devam edecekler. Ada'dan bir Mesut Özil çıkma şansı yok, zira Mesut eğer Londra'ya göçen bir çocuk olsaydı, muhtemelen West Ham altyapısında sol kanat adamı olarak yetiştirilirdi. Premier League'deki yabancı sayısı, yetenek zaafı bir yana; sorunun kaynağı çokça Jose Mourinho'nun söylediklerinde saklı:

''İngiltere'deyken genç oyunculara çok yönlü olmaları gerektiğinin anlatılmamasına ve gereklerinin öğretilmemesine inanamamıştım. Futbolculara yalnıza bir pozisyonun gereklerini öğretiyorlar ve sonra sürekli o pozisyonda oynatıyorlar. Golcü, golcüdür; stoper ise stoper diyorlar. Bana göre, santrafor yalnızca golcü değildir.''

Ada'da bir futbolcu hızlıysa ve topla müsasebeti kuvvetliyse kanat adamı olur. Teknik ama yeterince hızlı değilse, düz dörtlü orta sahanın merkezinde oynar ve zamanla fiziğini geliştirmeye zorlanır. Fiziği güçlüyse stoper ya da santrafor olur, zaman zaman sezgi gücü de öne çıkar ve futbol hırsla, tutkuyla yalnızca bildik yoldan oynanır. Futbolun anavatanına 1953'teki Macaristan tokadı yetmedi, 1966'da gelen Dünya Kupası başa gelen en kötü şey oldu. Premier League'e göçen Kıta'lı antrenörler bu direnci kırma yönünde çaba sarfetseler de yeterli değil. Ülkedeki futbol teammüllerinin tümden değişmesi gerek, fakat futbolun anavatanında yaşayanlar için bunu yapmak hiç de kolay değil. Tüm ülke kabul ediyor ki, İngiltere'nin futboldaki geleceği yine karanlık.

2010 DK'da dibe vuran iki takımdan sorunu günlük olan işleri tekrar yoluna koydu, bataklıktaki ise yıllardır olduğu gibi debelenip duruyor. Bu gidişle makus talih yüzyıl sonra da değişmeyecek.

Almanya 4-1 İngiltere

Noat Samisa

19.11.2010

Sıkıcı Çocuk

Jordan Henderson adı bundan böyle çok sesli işitilecek. Birileri onun üstün oyunu görüşü ve pas yeteneğinden bahsederken, bir başkası İngiliz tarzı oyunun en özel mevkisine çok uygun biri olduğunu memnuniyetle anlatacak. Yaşı, fiziği ve özel hayatı da kapsam dışı değil taman; Gareth Bale gibi, James Milner gibi sıradışı bir Ada'lı futbolcu Henderson. Geçtiğimiz günlerde takımı Sunderland'in deplasmanda aldığı 0-3'lük Chelsea galibiyetine yardımcı olurken, aynı zamanda ilk kez İngiltere ulusal takımına davet edildi. Fransa karşısında ilk 11 çıkmasa da süre alması bekleniyor.

Henüz 7 yaşındayken katıldığı Sunderland Akademisi'ne girerkenki hayali, 3 yaşındayken bir yaz tatilinde tesadüfen karşılaşıp yan yana fotograf çektirdiği Ryan Giggs gibi bir futbolcu olmak olan Jordan Henderson, son röportajında ''Biraz sıkıcı biri olduğumu kabul ediyorum.'' diyerek söze başlıyor. Yıllardan beri yalnızca Christmas geceleri dışarı çıkan, diğer zamanlarda evde oturmayı seçen bir gencin İngiltere'de ''sıkıcı'' ilan edilmesini ve az sayıda arkadaşının olmasını sorun etmiyor. Ona göre arkadaşlarıyla takılırken su ya da meyve suyu içmek, onlarla güzel bir gün ya da gece geçirmeye engel değil. Kuzey'in futbolcularında (Gazza, Barton vs.) çok az rastlanır şekilde çalışmayı ve futbolu çok ama çok seviyor. İdman kaçırmıyor, idmana geceden kalma halde gelmiyor, evdeyken bolca futbol maçı izliyor. Sunderland A takımı formasını ilk olarak üç yıl evvel giydi, zamanla oynadığı maçların sıklığı arttı. Geçen yıl 33 lig maçında forma buldu, bu sezon ise tüm maçlarda sahaya çıktı.

Şimdilerde 20 yaşında olan Henderson'ın boyu pek çok yerde 18 yaşındayken alınan verilerle ifade ediliyor, fakat geçen iki yılda epey uzamış. Yaklaşık 1.9o m'lik boyu ve zamanla bu boyu doldurması beklenen fiziği, top tekniği için biraz fazla sayılır! Milli takımın alt yaş kategorilerinde oynayan Henderson'daki başkalığı farkeden Alex Ferguson bir süre önce Steve Bruce ile Henderson için görüşmüş ve oyuncunun gelişimi için birtakım tavsiyeler vermiş. Hocasının dediğine göre A takımla çalışmaya başladığından itibaren Henderson'ın gücü ve dayanıklılığı da artmış, artmaya da devam ediyormuş. İkili mücadelelerde artık daha başarılı ve devamlılığını artırarak orta sahada 70'e 50 metrelik dikdörtgeni oluşturuyor, tam bir box-to-box oyuncusu gibi oynuyor. En eksik olduğu nokta, gol bölgelerine sızma becerisinden yoksunluğu. En farklı meziyeti ise İngiliz mevkidaşlarından farklı şekilde sahip olduğu üstün oyun görüşü ve pas becerisi.

Henderson'ın maçını yalnızca 10 dakika seyrederek attığı paslara hayran olabilirsiniz. Temponun yüksek olduğu, oyunun daha çok tutku ve hırsla oynandığı Premier League'de fark yaratıyor. Sunderland'in orta seviye daha altındaki takımlarla oynadığı maçlarda ''sahadaki 21 oyuncu bir yana, Henderson diğer yanda'' gibi bir durum oluşabiliyor. Bu paslar henüz yeterince efektif değil, ayrıca kaleye yakın bir pozisyonda oynamıyor ama sıklıkla hesapta olmayan noktalara sıradışı paslar atıyor. Bu yetenek, sıradışı fizikle birleşince ortaya özel bir genç futbolcu çıkıyor. Pek çoklarına göre İngiltere ulusal takımının geleceği olan Henderson, Steve Bruce'a göreyse iyi yaşaması sayesinde geleceği en parlak İngiliz oyuncu.

(Solda geçtiğimiz hafta sonu 0-3 kazandıkları Chelsea maçındaki pas grafiği görülüyor: 39/46 pas - 1 asist
)

Ülkemizde klişe seviyesine düşecek kadar sık ve yersiz kullanılan ''box-to-box midfielder'' etiketi, bugünün dünya futbolunda geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş bir oyuncu modelini ifade eder. İçerisinde ara mevki barındırmayan klasik 4-4-2 şablonunda kendi savunma ve hücum hattı arasını komple kontrol eden bu oyuncular, hücumda da savunmada da eş rollerde oynarlar ve yardım almazlar. Hücuma birlikte giderler, savunmaya birlikte dönerler. Premier League'deki temponun temelini oluştururlar. Fakat trend futbolda savunma önünü kontrol eden oyuncuların (Busquets, Cambiasso vs.) sayısında ve başarısında büyük bir yükseliş var. Mesut Özil'ler parlıyor; Alex'in olduğu takımda savunma önünü kapatan oyuncuyla, takımı Alex'e bağlayan Emre'nin rolünün farklı oluyor. İngiliz'ler için halen iyi bir box-to-box oyuncu çok heyecan verici, fakat ulusal takımın başarı yolunun önündeki en büyük engel de yine bu oyuncu modeli; daha doğrusu kalıp İngiliz oyununun olmazsa olmaz'ları. Aynı zamanda sağ kanatta da oynayabilen Henderson, mevcut yetenekleriyle tıpkı bu sezon üçlü orta sahada oynayan Jack Wilshere gibi versatil bir futbolcu. İngiliz'ler çok yönlülüğe alışkın değillerdir, bu ikilinin geleceklerine yönelik büyük heyecan duyulmasının belki de en önemli nedeni, onların biraz Kıta Avrupalı futbolcuları benzemeleri olabilir.

Sunderland'in ketum görünüşlü genç yıldızı saha dışında sıkıcı, asosyal bir çocuk sayılabilir; fakat futbol sahasında sıkı biri olduğu kesin. Hırçın kuzeyli Lee Cattermole'la orta sahada kurdukları birliktelik, Lorik Cana'nın kaybını Sunderland için şimdiden avantaja dönüştürdü. Henüz büyüklere yenilmediler ve Chelsea zaferi bu çıkışın zirve yaptığı maç oldu. Geride kalan 13 haftada 7 kez berabere kaldılar, buna rağmen tabelada Bolton'ın ardına, 6. sıraya yerleştiler. Yepyeni Sunderland'i izlemek için pek çok sebep var, bunlardan biri de 10 numaralı Jordan Henderson.

Noat Samisa

17.11.2010

Gençlerbirliği 0-2 Beşiktaş

Mağlubiyet serisinden Porto deplasmanında görünen ışıkla çıkan Beşiktaş, kabus gibi geçen iki maçın ardından Ankara'da uyanmayı başardı. Hoca değişikliği sonrası toparlanan Gençlerbirliği ise düşme hattından kurtuluşu tescillemek üzere bolca sakatının olduğu bir günde ekstra puan için sahaya çıkmıştı, gol arayışları sürekli olsa da ağları bulmayı başaramadılar.

Gençlerbirliği'nde geçen haftaya göre iki değişiklik vardı. Sakat olan Zec ve Aykut'un yerine savunma tandeminde Mahmut Boz, en uçta ise Yeni Zelanda'lı santrafor Smeltz tercih edilmişti. Ralf Zumdick'in takımı toplam beşli orta saha ve bir merkez forvet barındırıyordu, fakat kenar adamları Serkan ve Hurşut'un rolleri birbirinden farklıydı. Savunma önünde oynayan Jedinak ile Cem Can sürekli yakın oynuyorlar, Oktay ise özellikle sağa genişletilen ataklarda sol iç bölgesinden ileriyi destekliyordu.

Beşiktaş'ta ise geçen haftaya göre
sakat Nihat ve Bobo'nun yokluğunda ileri üçlüye Quaresma ve Tabata ve eklemeleri yapılmıştı. Savunma dörtlüsünde Hilbert ve Üzülmez formalarını geri almışlar, orta üçlü aynen korunmuştu. Schuster'in 4-3-3'ü geçmişte sık sık esnemiş, baklava orta sahalı düzene geçilmiş, fakat sonunda iki şablonun melezleştirildiği bir yapıda karar kılınmıştı. Bugün ise daha da başka bir şey uygulandı.
Ricardo Quaresma: Sahte 9 Numara

Sahte 9 numara terimi, biraz kafa karıştırıcı olabilir. En geniş anlamıyla, ''kenarlara açılan, geri gelip sırtı dönük top alan ve bunu yaparken rakip stoperin yerini boşaltmasını sağlayarak alan açan, eşleşme problemleri yaratan merkez forvet'' diyebiliriz. İdeal bir santrafor zaten bu özelliğe sahiptir ve bu etiket aslen iki farklı oyuncu tipine yapışır. Biri, 4-4-2 ile 4-2-3-1'i melezleştiren çift forvetli takımlarda (Örn: Muller-Olic, Jaja-Umut) rakip kaleye daha uzakta pozisyon alan ikinci forvet oyuncusudur, diğeri ise en uçta oynatılan kanat oyuncuları (Örn: Messi, Ronaldo) ya da 10 numaralar (Örn: Totti, Honda) için kullanılır.

Beşiktaş'ta son iki maç başında ne bir santrafor, ne de bir sahte dokuz numara vardı. Bugün ise esas düzene dönülmüştü, fakat takımın birinci santraforu Bobo sakattı. Elde henüz birkaç idmana çıkabilmiş olan Nobre ve sezon başındaki İBBSpor maçında da bu rolde görevlendirilmiş olan Holosko vardı. Bernd Schuster farklı bir tercih yaptı, Quaresma'yı rakip stoperlerin kucağına koydu; ona Bobo'nun rolünü verdi. Ekstrası hareketlilik ve pres gücü oldu.

Maçın ilk çeyrek saatlik diliminde Beşiktaş bolca pas yaptı. Önde kurduğu savunma hattı düşen topları topladı, Guti'nin sürekli merkeze kaçan Tabata ve hareketli Quaresma'ya pasları atakları şekillendirdi. Quaresma, en uçta kendi meziyetlerine uygun topu oynadı ve sürekli kenarlara kaçtı. Stoperlerin markajından çıktığı her pozisyonda etkili oldu. Onun boşalttığı yere kenar adamları Tabata ve Holosko sürekli dalışlar yaptılar, fakat bunların yalnızca bir-iki tanesi etkili pozisyon oldu. Bu bölümde Quaresma'nın taşıdığı toplarda pek çok duran top kazanıldı, Tabata birinde ağları bulmaya yaklaştı. Kornerler ise duran topa alan savunması uygulayan rakibe göre değerlendirildi, tamamı paslaşılarak kullanıldı.

Penaltı pozisyonunda da Quaresma geri gelmiş, gol bölgesine Tabata ve Holosko koşu yapmıştı. Hakem Abdullah Yılmaz hafif sayılabilecek itmede penaltı noktasını gösterdi ve Guti'nin golüyle devrenin son dakikasında skor 0-1 oldu.
Orta Sahalar Savaşı

Beşiktaş'ın maç başındaki baskısını kıran Gençlerbirliği, rakibinin üçüncü bölgeye geçiremediği ya da ön alanda kaybettiği toplarda sürekli savunma arkasındaki atıl alanı hedefledi. Beşiktaş'ın yarı saha ortalarında kurduğu çizgi savunmayı sık sık yokladılar, fakat hiçbirinde ofsayttan kaçamadılar. Oyundaki görüntü, özellikle ilk yarım saat sonrasında orta sahadaki savaşın galibinin Gençlerbirliği olduğunu işaret ediyordu. Özellikle Oktay Delibalta pek çok top kazandı, bu topları ön alana taşıyarak atakları olgunlaştırdı. Hurşut'u kullanmak adına sağa genişletilen ataklarda ise Üzülmez'in Ersan yardımlı savunması iyi iş çıkardı.

İkinci yarı ise başka bir şey oldu. Schuster'in bu sezon ilk kez yaptığı bir başka şey daha görüldü. Bunun teyidini maç sonunda bizzat hoca şu şekilde yaptı: ''İkinci yarıda rakibi oynatıp kontra ataklarla çıkmak istedik, bunu da başardık. Uzaktan çekilen 1–2 şut haricinde pozisyon vermedik.''

Beşiktaş savunma hattı kendi ceza sahasına yaklaştı, merkezde Ernst-Aurelio birlikteliği kuruldu. Holosko ve Tabata orta ikiliye yaklaşarak Beşiktaş'ın bu sezon ilk kez defansif 4-4-1-1 gibi görünmesini sağladılar. Her ikisi pek çok pozisyonda kale çizgisine yakın noktalarda rakip bekleri kovaladılar, hatta Tabata bir gol önledi. Gençlerbirliği skor dezavantajının etkisiyle Beşiktaş'ın üstüne geldi, aynı zamanda tuzağa düşmemeye çalıştı. Schuster'in umudu pasör Guti - sprinter Quaresma birlikteliğine kenardan katılacak olan Holosko'ydu, ama bildiğimiz Holosko aynen devam edince bu katkı için epey beklemek gerekti.

Aşırı Derin Aurelio?

Bu konuyu daha önce çok kez gündeme getirmiştim. Hakkında olumlu fikirlerim olan Aurelio'nun rolü, Beşiktaş'ın oyununa esneklik katıyordu ve aynı zamanda Ernst'in daha önde kullanılmasını sağlayarak takımın hücum çeşitliliğine ve dengesine hizmet ediyordu. Fakat dün akşam başka bir şey oldu. Takım ilk kez rakibe göre, tuzaklı çift dörtlü hat kurdu ve Aurelio'nun oyun tarzı sorun yarattı. Jedinak ve Serkan'ın şutlarını en öne koyarak, Aurelio takım baskı yerken çok kez savunma içine girdi. Bu da rakibe şut imkanları verdi, alan yarattı.

Necip hamlesi geç kaldı, zira Beşiktaş orta sahası Guti'nin önde pozisyon aldığı ikinci devrede önü ile arkası arası mesafesi çok açık, rakip orta sahanın bu ölümcük alana hakim olduğu, zorda oynayan bir yapıya bürünmüştü. Necip sol öne, Hurşut-Orhan ikilisine önlem olarak sahaya konuldu; ardından Quaresma'nın arkasına Nobre yerleşti. Gol öncesi Quaresma'ya pası da dahil üç-dört önemli hamle yapan, top çalan, iki hat arası bağlantıyı kuran Nobre son bölümde takıma önemli katkı yaptı. Gençlerbirliği'nin son bölümdeki baskısından ve kazandığı bolca duran toptan sonuç çıkmadı.

Son kertede ikinci devre boyunca beklenen pas ve beklenen koşu Quaresma - Hilbert ikilisinden geldi. Pas maçtaki en güzel hareketti, Hilbert de harika koşusunu çok iyi bitirdi ve skoru tayin etti.

Sonuç: Yaş Ortalaması 30'ün Üzerinde Olan Takım: Kazanmalı

Bugün iç açıcı olmayan bir oyunla 2-0'lık bir galibiyet alındı. Geçmiş birçok maçtan fark belli, takım bu kez kazanmayı başardı. Buna oynadı, hocası bu yönde gerçek bir çaba sarfetti. Gerçi katil oyun planında çok başarılı olunduğu söylenemez. Skor gelmeyebilirdi, takım maçı kazanamayabilirdi ama benim Schuster'den öncelikli beklentilerimden biri budur. Biraz özveri isterken, hem rakibi hem de koşulları biraz olsun oyuna dair fikirlerine dahil etmesini istiyordum. Bugün bütün kornerlerin paslaşılarak kullanılması rakipler konusunda bir ışık yaktı, ikinci yarının planı da koşullara yönelik yapılmıştı. Öyle bir koşuldu ki bugünkü, belki de takım için sezonun finaliydi.

Her maç böyle geçecek, bu tip planlar mutlaka uygulanacak diye bir şey yok elbette; ama takımın hem dizilişinin, hem oyun merkezinin, hem anlayışının, hem gol planının, hem de savunma tarzının esneyebildiğini TSL'de de görmek beni memnun etti. Bunun takımın oyun planıyla daha da bütünleşerek devam etmesini umuyorum. Sakatların büyük kısmı düzeldi, takım A planıyla kendini taşıyabilecek duruma yaklaştı. Fakat maç-maç yapılacak küçük rötuşlar, önem verilen ayrıntılar işleri kolaylaştıracaktır. Aksi halde bundan önce ne konuşuyorsak, aynılarını tekrar etmek zorunda kalacağız. Umarım tekrar etmek zorunda kalmayız.

Takım perşembe akşamı, sorunu belirsizliğe götüren bir oyunla sahaya zayıf kadrosuyla çıkan bir alt lig takımına mağlup olmuştu. Herkesin kredi kazanması ve hocaya yeni bir hareket alanı açılması (medya baskısı değil mevzu, daha çok psikolojik) için dün akşam ne olursa olsun kazanmak gerekiyordu. Takım bunu başardı ve kafayı bir kez daha aydınlığa uzattı. Mikro boyuttaki galibiyet iyimserliği budur, fakat ben geniş çerçevedeki görüntüyü de fazlasıyla önemsiyorum. Bugün sahaya çıkan takımın yaş ortalaması 30'un üzerindeydi. Kaç tanesini devre arası ve sezon sonu yenileyebilirsiniz? Beşiktaş'ın 3-4 yıl içinde yepyeni bir iskelete ihtiyacı olacak, bunu ideale yakın şekilde gerçekleştirebilecek para ve vizyon var mı? Bence yok ve bu takım, yani eldeki mevcut kadro bu yıl başarılı olmalı. Zira bu yıl hiçbir şey kazanmayan bir takım, önümüzdeki sezona neredeyse hiçbir şey taşıyamayacak.

Tabata'nın oyunu özellikle ikinci yarı çok nadir olduğu şekilde olumluydu. Holosko'nun takıma faydalı olacağı maç ne zaman bilmiyorum ama, ben iyiden iyiye Quaresma - Bobo - Hilbert hücum üçlüsünde ısrar etmeye başladım. Erhan'ın sağ beke geçişi sonrası kısa sürede Hilbert'in yaptığı muhteşem uzak forvet koşusu, bana sezon başındaki 2-0 'lık Helsinki maçını hatırlattı. Holosko, Nihat ve Tabata'nun kabızlığında takıma hücumcu değil, sağ bek aramak daha mantıklı görünüyor.

Noat Samisa

15.11.2010

Bursaspor 0-2 Trabzonspor

Haftaya lider giren Trabzonspor, sezon başında Super Kupa'da 3-0 mağlup ettiği son şampiyon Bursaspor'un 16 maçlık yenilmezlik serisini bitirdi. Böylece 2010 yılında ligimizi daha önce şampiyon bitirmiş olan (Bursaspor, Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe) takımlara karşı oynadığı 9 maçı da kaybetmemiş oldular. Seri sürüyor, ligin en iyi hedef maç takımı Trabzonspor basamakları ağır ağır ve kendinden emin şekilde çıkmaya devam ediyor.

Bursaspor'da geçen haftaya göre pek çok değişiklik vardı. Ömer ve Vederson takıma dönüşler, sakat olan Ali Tandoğan'ın yerine Mustafa sağ beki yeniden devralmıştı. Ergic'in orta sahaya dönüşüyle Insua öne itilmiş, Turgay'ın sağ kenarda başladığı maçta en uçta Sercan tercih edilmişti. Sol kenarı Ozan kullanıyor, şeytan üçlüsünden Volkan ise kenarda oturuyordu. En iyi bildikleri oyunu 4-2-3-1 üzerinden oynamak üzere sahaya çıkmışlardı.

Trabzonspor'da ise Galatasaray zaferinde sahaya ilk 11'de çıkan Colman'ın yerine Ceyhun sahadaydı. Bu değişiklik Selçuk'u öne itmiş, Burak ve Engin ise kullandıkları ayaklarına uygun kanatlara yerleştirilmişlerdi. Teofilo'nun gidişi sonrası formayı alan Umut'un arkasında şablonu 4-2-3-1 ile 4-4-2 arasında bir yere koyan sahte dokuz numara Jaja vardı.

Erken Gelen Goller

İki takımın da her bölgede eş sayıda oyuncu bulundurması, sahada doğal boş alanların bulunmasına imkan tanımıyordu. Trabzonspor'da Jaja, Bursaspor'da ise Insua kilit oyunculardı. Birisi oyun tarzıyla, diğeri yaratıcılığıyla takım arkadaşlarına alanlar açacaklardı. Henüz bu ikiliden birer numara göremeden Bursaspor bir top kaptırdı, çok adamla önde yakalandılar. Savunma arkasına savunma için çok da zor olmayan bir top atıldı, ama Vederson bu topu uzaklaştırmak bir yana Burak için kolaylaştırdı. Uzak forvet Jaja, Burak'ın üzerine gelen İbrahim'in boşalttığı alan harika sızdı ve nefis bir gol vuruşuyla Trabzonspor'u öne geçirdi.

İkinci golde de yine net bir savunma hatası var, fakat öncesi çok ilginç. Önce şunu soralım: Bir takım 10 kişi olmayı avantaja dönüştürebilir mi? Cevap: Bunu Trabzonspor hasbelkader başardı.

Bu dakikada sol bek Cale, kenarda tedavi oluyor. Trabzonspor sahada 10 kişi. Soldaki görselde görüleceği üzere, uzakta sarı yuvarlak içine alınmış iki oyuncu var. Bordo olan Cale'nin boşluğunu kapatan Engin, beyaz olan ise Bursa'nın sağ beki Mustafa. Bu anda Bursa'nın sağ ön oyuncusu ise sayıca eksik oluşu avantaja çevirmek için daha önce yapmadığını yapıp, stoper Egemen'e pres yapmak için alanını terk ediyor. Egemen tek pasta presi aşıyor ve topu alan Selçuk, sağ bekin boşalttığı alana doğru Umut'a bir savunma arkası pas yolluyor. Ömer topu kaptırıyor, İbrahim yardım için alanını boşaltıyor ve Jaja, yine stoperlerin boşalttığı alana harika sızıp, iyi bitiriyor.

Vederson ve Ömer'den iki önemli savunma hatası, fakat Jaja'nın içeriye bu kadar kolay sızması makul değil. Sorun biraz ayrıntılarda olmalı.

Temel Fark: Pres

Savunma hattını derinde kuran takımlar ve savunma hattını önde kuran takımlar... bu karşılaştırma çok sık duyulur. Aslında bu belirteç, takımların oyun anlayışları arasındaki farkı belirtmekten öteye gidemez. Bursaspor da Trabzonspor da bu ligin trendini taşıyan, rakiplerini ofsayt tuzağına düşürmeyi ön plana koymayan takımlar. Fakat bu iki takım arasında birtakım farklar belirgin. Bizim bu maç özelinde ihtiyacımı olan ise gerçek bir değer. Misal vermek gerekirse, Bursaspor savunma hattını ağırlıklı olarak kalesinden 30-40 metre bandında tutuyorsa, Trabzonspor'da bu aralık yaklaşık olarak 40-50 bandı olmalı. Bunun yarattığı en temel fark, ön alan presi. Trabzonspor maçın ilk yetmiş dakikalık bölümünde rakip bekleri kenar adamlarıyla eşledi ve Jaja - Umut ikilisinin birlikte katılımıyla rakip stoperlere baskı uyguladı. Şuradaki görselde bunun bir örneği görülebilir. Bursaspor ise rakibini daha derinde karşılamaya çalışsa da skorda erken geri düşünce risk almak zorunda kaldı, fakat yine de rakibin ikinci bölgeye kolay top taşımasına engel olamadılar.

Trabzonspor bu sayede ön alanda çok sayıda top kaptı, pek çok topun olumlu kullanılmamasını sağladı. Yalnızca top rakipteyken aktif pres değil, kaybedilen toplarda şok pres yaparak da (Galatasaray maçından Umut'un ilk, bu maçta Jaja'nın ikinci golü öncesi gibi) çok sayıda top kazandılar. Daha atletik bir takımlar.
Kenardan Gelen Hamleler ile Değişen Oyun

Hocaların oyuna etkisi yönüyle çok zengin bir maç oldu. Skorun erkenden 2-0'a gelmesiyle hamle sırası maçın hemen başında Ertuğrul Sağlam'a geçti. Son şampiyon hoca fazla beklemedi. İlk devrenin ortalarında Sercan ve Turgay yer değiştiler. Bu dakikaya kadar sahanın Bursaspor adına en etkili oyuncusu olan Insua'nın rta sahadaki fazla adam olarak aktivitesi, atakları çeşitlendirmeye yetmiyordu. Sercan'la sağ kenar çalışmaya başladı, devre sonuna kadar çok kez oradan atak yapıldı. Cale bu sayede sarı kart aldı. Bursaspor daha zengin opsiyonlarla rakip kaleye yüklenirken Burak'tan farkı üçe çıkaran gol geldi, fakat yanlış bayrak Bursaspor'un oyundan kopmamasını sağladı.

Bursaspor merkezden yeterince aktif olamıyor ve önde kaybettiği toplarda kalesinde kontra ataklar görüyordu. Sezon başındaki Süper Kupa maçında çalışmayan kanatlar en büyük sorundu, bu maç içinse Ertuğrul Sağlam'ın puan planıydı. 65'te Insua ve Sercan kenara geldi, oyuna bir ekstra santrafor Nunez ve kenar adamı Volkan dahil oldu. Risk aldılar, fakat oyunu direkt olarak kenarlara yönlendirmeye çalışan oyun fikrini uygulamayı başardılar. Sercan'la hareketlenen sağ kenar, Volkan'la gol silahına dönüştü. İçeride de kanat ataklarının tamamlayıcısı olarak iki uzun oyuncu, Volkan'ın karşısında sarı kartlı Cale vardı. Bu hamle de Bursaspor adına kısmi iyileştirme sağladı, rakip geri itildi.

Şenol Güneş ise maç sonu söylediği gibi doğrudan Ertuğrul Sağlam'ın hamlelerini hedef alarak karşılık verdi. Önce Engin - Barış değişikliğiyle Jaja'yı en öne gönderip Burak ve Umut'u kenarlara koydu. Barış sürekli soluna yardım ederken, üçlü orta saha içerisinde ekstra direnç görevi de gördü. Barış - Cale birlikteliği karşısında sağdaki aktivitesi sınırlanan Volkan, içe kaçmaya başladı ve Mustafa kısa süre iki kez Trabzonspor savunma arkasına sarktı. Şenol Hoca yine boş durmadı ve Burak'ın yerine sol öne Ferhat'ı koyarak Mustafa'yı da sınırladı. Son olarak da oyun iyiden iyiye doldur-boşalt'a dönünce, üçüncü stoper olarak Mustafa Yumlu'yu yüksek toplar için sahaya sürdü.

Sonuç: Lider Trabzonspor

Bursaspor topa sürekli sahip olsa da rakip kale önünde sınırlandı, oyunun başında olduğu gibi devamında da taktik açıdan Trabzonspor'a mağlup oldu. Trabzonspor erken gelen gollerin etkisiyle oyunun her dakikasını elinde tuttu ve net bir galibiyet aldı.

Trabzonspor'un Jaja öncesinde bir dilemması vardı. Alanzinho hedef maç oyunu için çok iyi bir silahtı, bu durum sezon başındaki Süper Kupa maçında da görülmüştü. Fakat aynı Alanzinho standart maçlarda orta sahadaki kalabalıkta kayboluyor, kenarda da etkisiz kalıyordu. Yattara'nın bir günü diğerini tutmayan futboluna güvenmek mümkün değildi ve Şenol Güneş, bir başka çözüm bulmalıydı. Bir başka muamma ise Teofilo konusu idi. Bu maç gösterdi ki, her iki konuda da zaman içerisinde Trabzonspor lehine gelişmeler oldu. Jaja-Umut ikilisi ve bu oyun şekli, kısa zamanda hem standart maçlarda hem de hedef maçlarda iş yaptı. Öte yandan Colman'ın yokluğunu tolere edebiliyorlar, Glowacki ise neredeyse hiç aranmıyor. Kadro geniş, ortada diziliş, stil, taktik ve anlayışın birleştiği bir sistem var. İstanbul'un büyük bütçeli takımlarına karşı tüm iç saha maçlarını tamamlamış olmaları bundan sonrası için dezavantaj gibi görünse de bana göre onlar, dışarıda daha tehlikeliler.

Bursaspor ise ipleri henüz maç başında elinden kaçırdığı maçta sürekli arayış içindeydi, fakat güçlü rakip her seferinde öne atılmalarını engelledi. Hayal kırıklığı yaratacak kadar sınırlandırıldılar, onlar için epey kötü bir maç oldu. Zirve değişti, fakat Bursaspor'un oyununun ligimizdeki geçerliliği halen sabit. Ali Tandoğan'ın yokluğunda duran toplar artık ana silah olmaktan çıkmış olabilir, kısa vadede de onları bekleyen en büyük tehlike bu. Insua'daki iyiye gidişe de dikkat çekmek lazım.

Noat Samisa

15.11.2010

MÇİFP Genel Sekreteri Joey Barton

Yokluk içinde ölen ressamlar, kuru ekmeğe muhtaç müzisyenler, iki göz odasında bozuk daktiloyla yazdığı kitaplar ölümünden sonra milyonlar satan yazarlar... hepsinin ellerinden gelen en iyi şey bunlardı. Diego Maradona'nın babasının da elinden gelen son iş, kemik fabrikasında çalışmaktı. Küçük oğlu yüz yıl önce doğsa, muhtemelen o da varoşlarda büyüyen bir çocuk olarak babasının izini takip edecekti, nitekim Arjantin henüz futbolla tanışmamıştı. Elli yıl evvel doğmuş olsa kadim dostu Jorge Cyterszpiler'i tanıyamayacaktı, zira Polanya'lı yahudiler hala vatanlarında yaşıyor olacaklardı. Belki de savaşların dünyasında ancak vardiya aralarındaki maçların aranan adamı olabilecekti.

Joey Barton'ın da bu hayatta elinden gelen tek müsbet iş, futbol oynamaktır. Epeydir en iyi yaptığı işi yapıyordu, sadece iyi futbol oynuyordu ama içindeki uyuyan canavar daha fazla dayanamadı. Hafta içi fikstüründe Newcastle'ın konuğu Blackburn'dü. Maç 1-2 bitti, konuk takım kazandı. Ama daha çok maç içerisinde Morten Gamst Pedersen'e hakemlere çaktırmadan yumruk atan Joey Barton konuşuldu. Guardian da fırsattan istifade Barton'ın sicilini dökmüş ortaya:

Yıl 2004

Şubat - 21 yaşındaki Joey Barton, Man City ile Tottenham arasında oynanan FA Cup 4. tur maçında zirve futboldaki ilk kırmızı kartını gördü.

Nisan - Sunderland maçında kadroda olmadığını öğrenen Barton, hışımla City of Manchester Stadı'nı terketti.

Temmuz - City menajeri Kevin Keegan tarafından sezon öncesinde oynanan Doncaster maçındaki kavga nedeniyle ağır şekilde eleştirildi.

Aralık - Takım arkadaşlarıyla birlikte gittiği Christmas partisinde genç takım arkadaşı Jamie Tandy'nin gözünde sigara söndürdü. Dört haftalık para cezasına çarptırıldı.

Yıl 2005

Mayıs - Liverpool şehir merkezinde kullandığı arabayla 35 yaşındaki bir yayaya çarptı, adamın bacağı kırıldı.

Haziran - Takımın yaz turu kapsamında gidilen Bangkok'ta kaldıkları otelin barında 15 yaşındaki bir Everton taraftarını dövdü. Bu sefer altı haftalık para cezasına çarptırıldı.

Yıl 2006

Eylül - Manchester City'nin Goodison Park'ta elde ettiği 1-1'lik beraberlik sonrası Everton taraftarlarının önünde şortunu indirdi. Merseyside polisi olay el koydu.

Aralık - Joey Barton, kariyerindeki ilk direkt kırmızı kartını gördü.

Yıl 2007

Mart - Liverpool'da bir taksi şöförünü dövdüğü gerekçesiyle tutuklandı.

Mayıs - Takım arkadaşı Ousmane Dabo'yu öldüresiye dövdü, Dabo hastaneden çıkana kadar City'nin idman tesislerine girişi yasaklandı.

Ekim - Dabo olayından dolayı ilk kez mahkeme önüne çıktı.

Kasım - Dickson Etuhu'ya yaptığı gaddar hareket nedeniyle FA tarafından hakkında soruşturma açıldı, ama ceza çıkmadı.

Aralık - Liverpool mağlubiyeti sonrası Newcastle taraftarlarına ''huysuz'' dedi.

Aralık - Liverpool'da bir McDonald's restoranı önünde ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte karıştığı kavga sonucu hakkında dava açıldı.

Yıl 2008

Mayıs - Geçen yılın Aralık ayında karıştığı kavgaya ilişkin aleyhinde açılan dava sonuçlandı. Joey Barton, 6 ay hapse mahkum edildi.

Haziran - Ousmane Dabo olayından dolayı 4 ay ceza aldı. Bu ceza sonradan 200 saat kamu görevine ve para cezasına çevrildi. Barton, cezası müddetince çöp taşıdı, kaldırım tamir etti.

Eylül - Dabo'yu dövdüğü gerekçesiyle FA tarafından 12 maç ve £25K cezaya çarptırıldı.

Yıl 2009

Mayıs - Hapishane günleri ve rehabilitasyon dönemini geride bıraktıktan sonra sahalara döndü, fakat kısa bir süre sonra sakatlandı. Onun yokluğunda Newcastle düşme hattına geriledi, dönüşü dört gözle beklenir oldu. Sakatlık dönüşü çıktığı ilk maç olan Liverpool maçında korner bayrağı yakınlarında Xabi Alonso'ya çift dalarak oyundan atıldı. Alan Shearer maç sonu Barton'a ''aptal'' dedi.

Mayıs - Alan Shearer tarafından tesislere girişi yasaklandı.

Yıl 2010

Ağustos - İddia üzerine dört takım arkadaşıyla birlikte ince bıyık bıraktı. 6-0 kazandıkları Aston Villa maçında gol sevinci sırasında elini yukarı kaldırınca Hitler göndermesi yapmakla suçlandı, fakat çok geçmeden böyle şeylere bile kafasının pek basmadığı anlaşıldı.

Kasım - Morten Gamst Pedersen'e attığı yumruk nedeniyle FA tarafından üç maçla cezalandırıldı.

Tüm bunları yapan adam bugün de hocasından, takım arkadaşlarından, taraftardan ve Pedersen'den özür diledi. Gerçi sene başında da Sporting Chance kliniğindeki rehabilitasyon sürecini tamamladıktan sonra ''Dünyanın en iyi golfçüsü, kriket oyuncusu veya en iyi futbolcusu da olsanız, insansınız. Bunlardan birinde çok iyi olabilirsiniz, ama hayatınızın geri kalanında bir süprüntüden ibaret olabilirsiniz (...) Ben futbolu seviyordum. Ünlü olmak da istemiyordum, yalnızca futbol oynamak istiyorum.'' demişti. Tüm bunlara rağmen Joey Barton Premier League'in aranan orta saha oyuncularından biri. Cezasını çektikten sonra yine Newcastle orta sahanın merkezi olmayı sürdürecek. Eğer öyle olmasaydı muhtemelen hayatının 30 yılını hapishanede geçiren azılı bir suçlu olurdu.

Tıpkı, açlardan yalnızca bir seviye üstte, bir gün aç, bir gün tok yoksullardan biri olan Maradona gibi, Maalesef Çok İyi Futbolcu'lar Partisi Genel Sekreteri Joey Barton da ''futbol endüstrisi'' sayesinde çok parası olanların yapabildiklerinin tümünü yapabilen bir adam oldu. Dünyada hiçbir Maradona'ya ya da Barton'a bu kadar kısa zamanda ve doğuştan bahsedilmiş yetenek basitliğiyle bu kadar para kazandıracak başka bir şey yoktur. Keşke zamanının pespaye, bugünün kült ressamları, müzisyenleri ve yazarları da dönemlerinde bir Maradona ya da en azından Barton olabilselerdi. Galiba futbol, sanattan daha hürmetkar.

Tottenham'ın Kamerunlu sol beki Assou-Ekotto'nun dediği gibi: ''Haftalık 100 bin, 200 bin ya da 300 bin avroya top tepeliyoruz. Dünyayı değiştirmiyoruz, yeni bir şey icat ediyor'a da benzemiyoruz. Sadece topa vuracağız işte...''

Newcastle 1-2 Blackburn
Noat Samisa

12.11.2010

Beşiktaş 1-1 Kasımpaşa

Beşiktaş için berbat geçen gece, Kasımpaşa için aylar sonra umut oldu. Yıllar sonra hatırlanacak fantastik bir finalle biten karşılaşmanın ilk 85 dakikası boyunca berbat bir oyun sergileyen Beşiktaş, rakibini dikkate almadan oynamaya çalıştığı kargaşada boğulmaktan kurtulamadı.

Beşiktaş'ta son Porto maçından dört değişiklik vardı. Hakan-Rüştü iç saha değişimi yapılmış, bekler Erhan ve İsmail ile tazelenmişti. Tabata'nın yerine Holosko girmiş, takımın ön üçlüsü Porto deplasmanında çok iyi bir ikinci yarı oynayan yapıyla kurgulanmıştı. Bir ad koyacaksak bu akşamki şablona 4-3-3 demeliyiz, fakat içerisinde pek çok farklılık barındırıyordu.

Kasımpaşa'da ise Yılmaz Vural bir süredir imzası sayılan baklava orta saha - çift santrafor kombinasyonundan vazgeçmişti. Bu maçta da klasik 4-4-2 gibi dizildiler. Sağda Valera'nın yerine defansif melekeleri daha gelişkin Özgür tercih edilmiş, oyun tarzı ise aynen korunmuştu. Şahin hücumlarda zaman zaman rakip stoperlere yapılan prese katılırken, bazen de orta sahaya yaklaşıyordu. İdeal bir ikinci santrafor/sahte dokuz numara oyunu oynadı.
Neden?

Jonathan Wilson'ın futbol tarihini farklı bir bakışla anlattığı kitabının giriş bölümünde Euro 2004'te İngiltere'nin İsviçre'yi 3-0 yendiği maçın ardından gazetecilerin bulunduğu bir ortamda çıkan kısa bir tartışma anlatılır. İngiliz bir gazeteci, o sırada yapılan 4-4-2 tartışmasına ''Ne farkı var ki, aynı oyuncular işte. Formasyon önemli değildir, hatta yazmaya değer de değildir.'' cümleleriyle katılır. Arjantinli bir gazeteci ise bu sözlere sertçe ''Formasyon en önemli şeydir, hatta yazmaya daha değer bir şey olduğunu düşünmüyorum.'' cevabını verir. Biz bunu büyütelim ve futbola etkiyen tüm etmenleri işin içine katalım. Ortaya bunların toplamı olan ''sistem'' kavramı çıksın ve soralım: Hemen hemen aynı oyuncuların kullanıldığı Porto maçından bugüne ne değişti? En doğru cevap yorgunluk olacaktır, fakat bu sporcu adamlar asla ilk yarım saati çıkaramayacak kadar kötü durumda olamazlar. Zira bugün Beşiktaş'ın oyunu başlangıçta ne ise, son 5 dakika hariç maçın genelinde aynıydı.

Üç İşe Yaramaz Adam

Kasımpaşa, Yılmaz Vural geldiğinden bu yana olduğu gibi yine aykırı oyununu sahaya koymaya çalıştı. Savunma hattını orta sahaya yakın kurdular, onun önündeki çift dörtlü hatla alan kapattılar ve iki forvetleriyle ön alanda pres uyguladılar. Bekleri ileri göndererek, stoperleriyle ve ona yaklaşan Aurelio'yla oyun kuran Beşiktaş'ı çok kez uzun topa zorladılar. (Rüştü özellikle ilk yarı aut atışlarını sıklıkla uzun kullanmak zorunda kaldı.) Beşiktaş ön presi bir şekilde kırdığında ise Şahin orta sahaya yaklaşarak rakibin kullanabileceği tek aktif alanı da kapatmaya çalıştı. Arkalarında bıraktıkları dev boşluk, Beşiktaş'ı rakip kale önünde bozarken sırtlarını dayadıkları en büyük güç idi, fakat herkes bilir ki futbolda bir avantaj, bir başka dezavantaj sayesinde gelir.

Beşiktaş'ın Rapid Wien deplasmanında görüldüğü gibi rakibin orta sahaya yakın kurdugu çizgi savunmayı mağlup edecek silahı vardı. Fakat Schuster, bu silahı sahaya koymayı değil doğrudan Porto deplasmanının oyun planını sahaya koymayı tercih etti. İki maç arasındaki keskin farklılık şu ki, Beşiktaş bugün gücünün etkisiyle topa sahip olan ve oyuna hükmetmesi gereken takımdı. Kasımpaşa ise savunmayı önde yaparak, geçen sezon mükemmel uyguladıkları ''önde pres - çalınan toplarda kolay ve çabuk hücum'' işini yapmaya çalışıyordu. Beşiktaş'ın ön üçlüsü, bu farklılıkların toplamı sonucu işe yaramaz üç adama dönüştü, hiçbir şey yapamadılar. Bu noktada bize Gareth Bale - Maicon kapışması fikir verebilir:

Maça ilişkin ZM'de yazıldığı üzere, ''Inter, Bale'ın temposunun büyük bir tehdit oluşturmasını engellemek için savunma hattını daha derinde kurabilirdi. Zira geçen sezon Şampiyonlar Ligi'ni kötü bir şöhret oluşturacak kadar derinde oynayarak kazanmışlardı. (...) Derinde oynamanın dezavantajları olabilir, çok sayıda yüksek top kazanan Crouch mesela; onun gibi bir oyuncuyu ön alanda tutmak daha iyidir. Ama birincil tehdit Bale olduğundan beri, derinde kurulu bariz bir taktik gibi görünüyor.''

Bobo'ya bakalım, sahada kaldığı süre boyunca savunma arkasına bir tek koşu yapmayan Holosko'ya bakalım. Crouch örneğine ulaşıyoruz. Ama biliyoruz ki Holosko, ne kadar kötü durumda olursa olsun, bu tip koşuları görev verebildiğinde yapan bir oyuncu. Eskiden az-çok dribling de yapardı, fakat Porto maçı ufak bir ilüzyonmuş, yeniden özüne döndü! Beşiktaş topu kenarlardaki Bobo ve Holosko'ya geçirerek bu ikiliye yaklaşan Nihat üzerinden atak denedi, fakat bu aksiyonlar rakip kaleden 40 metre ötede olunca hiçbir anlamı olmadı, zaten Nihat'ın pek çok pası da doğru adamı bulamadı. Sonuçta ilk yarı boyunca Beşiktaş'ın rakip kaleye attığı şut sayısı yalnızca 2 idi ve bunların ikisi de duran toplardan gelmişti. Beşiktaş adına sahanın en iyi oyuncusu Ersan Adem Gülüm'dü.

Kenarlar çalışmıyor, ileride top tutulamayınca bekler oyuna katılamıyor ve rakibin önde kurduğu savunma aşılamıyordu. Hücumda çoğalmaktan önce topla birlikte rakip kale önüne gitme sorunu vardı ve mutlaka bir değişiklik gerekiyordu.
Schuster'den Maçı Kaybeden Hamle

Henüz ilk devrenin ortalarında ısınmaya başlayan Quaresma, ikinci devre başlarken yaklaşık 40 gün sonra sahaya çıktı. Yer değiştirdiği oyuncu Aurelio'ydu; yani savunma önündeki sigorta, orta sahanın üçüncü adam. Bobo merkeze geldi, arkasına Nihat konuldu. Holosko sağda kalırken, Quaresma sola geçti ve ortaya 4-2-4'e benzeyen bir yapı çıktı. İlk yarı defalarca boşluklara doğru koşular yapamayan, hatta o boşlukları görmek yerine rakip stoperlerin markajına girmeyi tercih eden Nihat, bu anda sahadaki en önemli oyuncuydu. Quaresma kısa zamanda Gareth Bale etkisi yaratarak Kasımpaşa'yı biraz geri itti. Yılmaz Vural kenarda ''geri yaslanmayın'' diye çırpınıyordu, fakat Quaresma sahada iken taviz zorunluluktu.

Artık Beşiktaş top kaybettikçe orta sahada 4'e karşı 2'lik bir garip mücadele oluşmuştu. Kasımpaşa'da genelde yüksek hata oranıyla oynayan savunma hatttı bugün hata yapmıyor, orta sahadan çok iyi yardım alıyordu. Disiplinli çift dörtlünün önündeki Şahin rolünü iyi oynuyor, orta sahadaki nicel artının avantaja çevrilmesini sağlıyordu. Quaresma iyi durumda olmayıp bir de içeri kaçarak oynayınca ileride çok adamla bulunmak Beşiktaş için kabusa dönüştü. Schuster durumun vehametinin kısa zamanda farkına vardı, faciayı Tabata-Holosko değişikliğiyle normalleştirmeye çalıştı. Artık en ileride dört değil, üç adam vardı ve Tabata, ön alanla orta saha arasındaki bağlantıyı iyi-kötü sağlıyordu. Bobo'nun merkeze geçince oyununu normalleştirmesi takımın hücumda hareketlenmesini sağladı. Ama tam baskının kurulmaya başladığı dakikalarda Kasımpaşa'nın golü geldi. Ersan Martin'in cılız kafa vuruşu savunma ve Rüştü'nün katkısıyla skoru 1-0'a getirdi.

Hilbert ve Muhteşem 5+4 Dakika

Sahadaki varlığı eğreti duran Erhan'ın Hilbert'le değişmesi Schuster'in bu maçta forvet sayısını artırarak sorunu çözemeyeceğinin geç de olsa farkına varmış olduğu anlamına geliyordu. Hilbert'le artık sağ kenar da çalışmaya başladı ve gol sonrası hücumlar sağdan şekillendi.

Kasımpaşa, önceki hafta Kayserispor karşısında bugüne benzer şekilde iyi bir oyun ortaya koymasına rağmen yediği iki garip korner golüyle mağlup olmuştu. Bunun üzerine Yılmaz Vural yeni bir yola girmiş, artık kornerlerde duran top alan savunması uyguluyorlar. Yine bilinir ki, futbolda her avantaj içerisinde bir dezavantaj barındırır. İsmail'in golü -tıpkı Fenerbahçe deplasmanında Quaresma'nın akılda kalan iki topun gelişine şutu gibi- net olarak duran top alan savunmasının arızasıdır. Saçma bir gol yemediler de İsmail'in önündeki dev boşluğu kullanarak attığı şut, Kasımpaşa'lı bir oyuncuya çarparak içeri girdi.

Geri kalan bölüm ise fantastik. Yıllar sonra hatırlayacağıma eminim. Sonuçta Guti penaltıyı kaçırdı, maç 1-1 bitti. Ofsaytla biten inanılmaz karambolde ofsaytı gören yardımcı hakem onurlandırılmalı, birkaç maaş ikramiye verilmeli. Muhteşem bir iş yapmış, helal olsun.

Sonuç: Anlayış Farkı ya da Devrim değil; Özveri Gerek

65. dakika sularında Beşiktaş'ın kaleye attığı şut 2/3 iken, Kasımpaşa'nın şut istatistiği 3/9 idi. Buna ne denir ki? Takım açıkça rakibinin oyununa mağlup oldu, 85 dakika boyunca berbat bir oyun ortaya koydu.

Bu akşam itibariyle hocanın kadro ve şablon belirlerken yalnızca iki parametresi olduğuna inanıyorum: İlki kazanmış olmak, ikincisi ise yorgunluk/aciliyet durumu. Bu parametrelerin içerisinde mutlaka ama mutlaka rakip de olmalıydı, ama yok; varsa da ben göremiyorum. Schuster, Kasımpaşa maçlarını izledi mi? İzlemiş de bu takımı sahaya sürmüş (kadro ve formasyon toplamı) ise vahim, ikinci devre Quaresma-Aurelio değişikliğini de bu doğrultuda yapmışsa daha da vahim. Sezon başındaki Viktoria Plzen ve İBBSpor maçlarına benzer şekilde Ernst ve Guti'nin maç biterken adım atacak halleri yoktu, oksijen çadırına ihtiyaçları vardı.

Mesele kendisinin maç sonunda söylediği gibi anlayış değil, mesele özveri. İlla ki takım rakibe göre şekillendirilecek diye bir şey yok, ama ince ayarlara, birtakım ikazlara, farklılaşmaya, ayrıntılara ihtiyaç var. Devrimse amaç, bu akşamki oyunun daha radikalini haftalarca oynayan Kasımpaşa devrim yaptı geçen yıl; inanılmaz maçlar oynadılar. Ama şu anda 3 puanla ligin dibindeler. Ligin karakteri, zamanla her radikalliği kendi içerisinde eritecektir. İyiye gidiş adım adım mümkün. Türkiye'de futbol Derwall ile büyük yol kat etti, fakat herkes bilir ki sınav notunu 30'dan 70'e yükseltmek kolay iken, 70'i 90 yapmak pek kolay değildir. Adım adım, düzenli ve ayrıntılara önem veren, topyekün ve çok uzun vadeli bir çalışma ister. Ben Schuster'de bunu göremiyorum, yalnızca kazanan takımın (oyuncu grubu ve formasyon) peşinden gitmesi yeterli değil. Ligi tanıması için bir sezon çok uzun. Ben kendisinden biraz özveri istiyorum. Porto'yu nasıl analiz ediyorsa, aynısını Kasımpaşa için istemek benim hakkım, bizim hakkımız. Nitekim futbolda dahilikle delilik arasındaki çizgi çok incedir, özveri yoksa anında ceza kesilir.

Son olarak Yılmaz Vural'ın geçen gün Ajansspor'a verdiği röportajdan bir cümleyi alıntılayayım:

'''Ben defansın ileride kurulacağına inanıyorum, çünkü topu kaparsanız kaleye yakın durumda olursunuz. Ama maalesef Türkiye’de bu anlayış yok.''

Noat Samisa

09.11.2010

Trabzonspor 2-0 Galatasaray

Şenol Güneş'in Trabzonspor'u, mirasını kullandığı Ersun Yanal'ın Trabzonspor'unun son liderliğinden 65 maç haftası sonra yeniden TSL'nin zirvesine çıktı. Yükseliş sürüyor, bundan sonra da sürecek gibi görünüyor. Galatasaray ise Hagi'yle çıktığı üçüncü maçta ilk mağlubiyetini aldı, ama iyiye gidiş emareleri kendini iyiden iyiye belli etti. İyi taktik mücadele, beklentileri karşılayamayan kötü bir maç oldu.

Trabzonspor sahaya Jaja'nın sahte dokuz numara'yı oynadığı 4-2-3-1 şablonuyla çıktı. Glowacki'nin yokluğunda Giray tercih edilmiş, onların önüne Selçuk-Colman ikilisi yerleştirilmişti. Engin ve Burak ters kenarlara konulmuş, maça bu denemeyle başlanmıştı. Umut ise en uçta, tek santrafor olarak oynuyordu.

Galatasaray'ın 4-5-1 şablonunda Fenerbahçe deplasmanından iki farklı oyuncusu vardı. Biri cezası biten kaleci Ufuk, diğeri ise sol bekteki görevi devralan Insua'ydı. Misimovic bu kez çok daha belirgin şekilde sol kenarı kontrol ediyordu, Pino da son iki maçtır olduğu gibi yine ileride tek forvetti.
Ön Stoper Cana, Anahtar Jaja

Galatasaray -son iki maçtır olduğu gibi- yine savunmayı epeyce derinde kurdu. Arasında Cana'nın yer aldığı iki dörtlü hat, kendi yarı sahasında pozisyon alarak alan kapattı. Birer cılız pozisyonla geçiştirilen başlangıç sonrası eşleşmeler oluştu, Trabzonspor'a kullanacak doğal alan ve üzerindeki savunma direnci zayıf adam kalmamıştı. Atak başlangıçları çeşitli şekillerde yapılıyor, top bir şekilde sahadaki rolü en karmaşık oyuncu olan Jaja'ya ulaştırılmaya çalışılıyordu. Brezilya'lı oyuncu, oyunda kaldığı süre boyunca sahanın hemen hemen her bölgesinde faal göründü. Geriye gelerek top aldı, eşleşme problemleri yaratarak merkezde alan açmaya çalıştı. Kendisi alan bulduğunda ise oyunu kenarlara doğru hızlandırmaya gayret etti, fakat orta sahanın kalabalığında çok fazla pas hatası yaptı.

Bilinir ki orta sahada 2'ye karşı 3'ün savaşı, zirve futbolda genellikle 3'ün lehine sonuçlanır. (Bu doğrultudaki en belirgin savaş 4.3.3 ile 4.4.2 arasında) Peki bu maçta da orta sahada daha kalabalık olan tarafın, bu bölgede efektif olduğundan ve topu ele geçirdiğinden söz etmek mümkün mü? Hayır. Lorik Cana'nın rolü, bize bu farkı açıklayabilir. Derin savunma hattının biraz önünde üçüncü stoper gibi oynadı. Hücumlara katılmadı, pas trafiğine doğrudan katkı yapmadı. Dolayısıyla orta sahada 2'ye karşı 2 görüntüsü oluşurken -Hagi'nin istediği şekilde- Jaja'nın etkinliği, yarı adam, yarı alan kontrolüyle Cana ekstrası sayesinde azaltıldı.

Kontraya İzin Yok

Trabzonspor'un oyun sistemi, Fenerbahçe ve Beşiktaş'tan epey farklı. Şenol Güneş'in takımı, oyun merkezini ileride kurmaya ve çok adamla hücum etmeye gayret eden bu iki takıma göre savunma hattını daha geride kuruyor, nispeten daha az adamla hücum ediyor. Hedef maçlarda kalabalıklaştırdığı orta sahasıyla reaksiyon üzerinden sonuca gidiyor. (3-2'lik Fenerbahçe ve 1-0'lık Beşiktaş galibiyetleri) Bugün ise rakibin tamamen Trabzonspor'un hücum ederken yapacağı hatalar üzerine kurulu organize savunmasına karşı ilk yarı çaresiz kaldılar. Fakat Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi ya da sezon başındaki Super Kupa'da Bursaspor'u tuzağa düşürdükleri gibi kendileri Galatasaray'ın tuzağına düşmediler. Yalnızca Pino'nun tek başına taşıyacağı topları hedefleyen rakibe, Fenerbahçe maçındaki gibi boş alanlar vermediler.

İki takıma bu akşam için birer saf belirleyeceksek: Hücumda güçlü olan Trabzonspor, Galatasaray'ın güçlü savunmasıyla durdurulurken; Galatasaray'ın cılız hücum planları, Trabzonspor'un biraz hücumdan feragat ederek de olsa inşa ettiği arka alan sigortasıyla reddedildi. Savunması - hücumu denk, fazlasıyla sıkışık bir maç oldu.
Yattara ve Bir Anlık Hata

Taktiksel açıdan arapsaçına dönen maçta Trabzonspor'un galibiyet için hücumcuları çoğaltması oyunu Galatasaray'a yaklaştırırdı. Nispeten verimsiz olan Jaja'yı çıkarıp, başka tarzda bir oyuncuyu (Alanzinho ya da Ceyhun) sokmak da pek anlamlı görünmüyordu, zira merkezde dominasyon eksikliği yoktu (Ceyhun) ve rakip kendi yarı sahasında beklediği için Alanzinho'ya uygun bir oyun oynanmıyordu. Eldeki tek makul seçenek değerlendirildi, Yattara - Burak değişikliğiyle hız ve yaratıcılık artırıldı. Sağ kenar aktifleşse de skor eşiğine ulaşılamadı. Gol için başka bir yol kullanıldı.

Egemen'in üstün çabasıyla Pino'dan kazandığı top öncesinde Elano, Pino'ya destek vermek için ortaya doğru bir koşu yapmıştı. Golü buradan başlatmak lazım. Egemen topu kazanınca Cale önünde maç boyu yakalayamadığı bir fırsat buldu, Elano yerinde değildi. Servet'in hatası, Engin'in ekstra çabası ve Ufuk'un anlamsız çıkışı; bu maç için sıradışı sayılabilecek dört etkenin bileşimi, Trabzonspor'a galibiyeti getirdi.

Kalan bölümde Galatasaray risk aldı, maçın geride kalan bölümünde yapamadıklarını kısa sürede (Ceyhun - Jaja değişikliğine rağmen) gerçekleştirdi, fakat gole ulaşamadı. Son anlarda 1-0'la 2-0 arasında bir fark olmadığı bilinciyle çok adamla ileri gidilince, Umut skoru tayin etti ve Trabzonspor liderliğe yükseldi.

Sonuç: İyi mi, yoksa Çok mu? Hangisi?

Bu aralar hakkında çok fazla şey okuduğum 78 DK Şampiyonu Arjantin'li antrenör Luis Menotti'nin bir başka aforizmasının bahsini, bu maç yazısında geçirmeyi uygun buluyorum. Entelektüel şahsiyetiyle öne çıkan eskinin hit hocası Menotti, kendi futbol görüşü ışığına İtalyan futbolu için ''Bence iyi savunma yapmıyorlar, çok savunma yapıyorlar. Zaten iyi savunma diye bir şey yoktur.'' demişti. Menotti'nin zaman içinde futbol görüşünü yenileyememesi, onun bu sözünün bir geçerliğini tümüyle yitirmesine sebep olmuştur; fakat bu söz bizim için güzel bir çıkış noktası olabilir.

Hagi'nin Galatasaray'ı ile Rijkaard'ın Galatasaray'ı arasındaki en belirgin fark, çok hücum eden takımın artık yeterliliğinin bilincinde olarak iyi hücum etmesi oldu. Çok hücum ederken çok kötü savunma yapan takım, artık çapının farkında olarak hücumda ederini oynamaya çalışıyor. Baros ve Arda'nın yokluğunda bu derin savunma kurgusunun hücumu yalnızca Pino ve duran toplar üzerine yıkmış olması bir başka yetersizlik durumu, fakat bunun geçici olduğu biliniyor. İstek ve organizasyon geri döndü, geriye sakatların dönüşüyle güçlenmiş savunmaya eklemlenecek olan ''iyi hücum'' kaldı. Bu yolun sonu bu saatten sonra zirve olur mu? Çok zor, ama Rijkaard-Hagi değişimin kısa ve orta vadede takıma faydası belirgin. Yukarı ivmelenme sürüyor. Hagi'nin gelişinden üç gün sonra sahaya koyduğu duran top alan savunmasının bugün çok güçlü duran top silahlarına sahip Trabzonspor'a karşı sorun yaşamadığını da ekleyelim.

Trabzonspor 11 aydır hedef maç kaybetmiyor. Şampiyon Bursaspor ve İstanbul'un büyük bütçeli takımlarına karşı oynadıkları son 8 maçı kaybetmediler. Bu sene Avni Aker'de oynadıkları üç büyük maçtan da 3 puan çıkardılar. Bugün de sabırla oynadılar, kazanarak zirveye ulaştılar. Her şeyi kararında yapan bir takım olarak sezonun 11. maç haftası itibariyle fark yarattılar. Onlar, bu ligin şampiyonluğunun 1 numaraları favorisi. Bugünden sonra bu iddiayı daha gür sesle söyleyeceğim, zira tabela artık beni doğruluyor. Haftaya Bursa'da ligin iki
''merkez politika takımı'' karşılaşacak, pek çok açıdan vaatkar bir maç bizi bekliyor.

Şenol Hoca maç sonu pek çok güzel şey söyledi, ben içlerinden birini öne çıkarmak istiyorum: ''Lige bakarak her maçı kendi içinde değerlendirmemiz lazım.'' Trabzonspor'un şampiyonluk yolu bu. Hedef maçlarda henüz teklemeyen takım, bu akşam olduğu gibi, benzer oyun oynayan rakiplere karşı her maç ayrı bir çözüm bulmak zorunda. Bu açıdan Teofilo'nun kaçışı hayırsız oldu, lakin Umut'un yeniden takımın esas santraforu olması en büyük kazançtır.

Fotograf: Trabzonspor.org.tr

Noat Samisa

08.11.2010