Dayak Cinnet'ten Çıkmadır

Yılmaz Vural'ın 09/10 sezonu devre arasındaki TSYD Semineri'nde ''Ferguson da Beckham'a krampon fırlatmıştı'' şeklinde savunmasını yaptığı iki eski hikayenin ayrıntılarıyla bir nostalji turu yapacağız. Stadların zeminleri uygun olmasına rağmen maça gelecek taraftarların güvenliği düşünülerek kar nedeniyle maç erteleyen üstün medeniyet timsali ülke İngiltere'de yalnızca Ferguson'un değil, çok kısa zaman önce Stoke City menajeri Tony Pulis'in de oyuncusu James Beattie'ye kafa atarak ''dayakçı hoca'' etiketine sahip olduğunu anımsatalım. Dayak cinnetten çıkmadır ve yeşil sahalarda herhangi bir ölçüt sayılmaz. İnsan dünyanın her yerinde cinnet getirebilir, mizacı uygunsa bunu kısa zamanda şiddete dönüştürebilir. Yılmaz Vural da bu grubun Türkiye'deki en ateşli temsilcisidir ve bir bakıma onun kariyeri aşağıda anlatacağımız dayak vakaları ile şekillenmiştir.

1996 yazında 2 yıllık aranın ardından zirve lige dönüş yapan Sarıyer, alt ligde geçirdiği sezonun play-off grubu bölümünde istifa eden güzel insan Adnan Dinçer'in yerine Yılmaz Vural'ı teknik direktörlüğe getirmişti. En son Eskişehir'de görev yapan Yılmaz Vural'dan zirve lige terfi sözü alınmiş, bu doğrultuda 1. lige yükselme şartıyla sezon sonuna kadar 60 bin marklık bir kontrat imzalanmıştı. Sezon sonunda Sarıyer'in zirve ligimize terfi etmesi sonrası Yılmaz Vural ile yeniden anlaşıldı ve hocanın isteği üzerine Abant kampına iki Bulgar oyuncu katıldı. Bunlardan biri olan Valentin Dartilov daha evvel Türkiye'ye gelmiş ve yalnızca 3 maçta Kayserispor forması giymişti. Alındı, denendi ve beğenilmedi. Levski Sofya kulübüne geri gönderilen savunma oyuncusunun yerine aynı takımdan Bulgar milli orta saha oyuncusu Nikolay Todorov transfer edildi.

96/97 sezonunun 15. maç haftasında Sarıyer'in konuğu İstanbulspor'dur. İstanbul Derbisi öncesi Sarıyer takımı 18 puanla 9. sırada, konuk İstanbulspor ise 13 puanla 15. sıradadır. ''Hücumcu teknisyon'' terimiyle anılan Yılmaz Vural'ın takımı, tıpkı 09/10 sezonunun ilk devresinde olduğu gibi iç sahada yalnızca Galatasaray'a kaybetmişti. Standart bir 3 puan maçı olan bu karşılaşmada oyunun durduğu bir anda hakem İlhami Kaplan kenara gelerek Yılmaz Vural'a ''Hocam, senin 10 numara atılmak istiyor galiba'' demiş ve fitili ateşlemiştir. Durumun farkında olan hakem, Todorov'a bir müddet tolerans göstermiş ama Bulgar oyuncunun 40. dakikada rakibine attığı gaddar tekmeye kayıtsız kalamamıştır. Bu maç oynanırken takvimler 2 Aralık tarihini göstermektedir. Bu hafta sonunun ardından 2 hafta daha ligler devam edecek ve akabinde devre arası tatili başlayacaktır. Bunun farkında olan uyanık Todorov, bu maçta atılarak 2 maç banko cezayı cebe koyup Noel tatiline henüz Aralık ayı başında girmenin peşindedir. Aldığı kırmızı kartın sonrasında rolünü oynamaya devam eden Todorov sahadan çıkmamakta direnince önce takım kaptanı Esat Bayram tarafından tartaklanmış, devamında Yılmaz Vural'ın tokatlarının tadına bakmıştır. Ertesi gün yediği tokatlara ek olarak 5 bin mark ceza almış; hocanın, kovulması ısrarına karşın yönetim kurulunca affedilmiştir.

Yılmaz Vural ise sezonun 20. maç haftasına girilirken 27 puanla 9. sıraya taşıdığı Sarıyer'den ayrıldı. Kar yolları Konya'da kapamamış olsa Ankara'ya Ali Şen'le görüşmeye gidecekken 97 yılı Şubat ayı başında Trabzonspor ile şampiyonluk hedefli bir kontrat imzaladı. Trabzonspor 96/97 sezonunun ilk devresini lider Galatasaray'ın 6 puan gerisinde, 38 puanla üçüncü sırada tamamlamıştı. Nisan ayının ortalarına gelindiğinde Galatasaray puan farkını koruyor, arkasındakiler son şanslarını deniyordu. Trabzonspor da önce Sarıyer'le, ardından da Kocealispor'la deplasmanlarına hazırlanmak üzere Riva'da kampa girmişti. Hesaplar çifte galibiyet üzerineydi, Marmara'dan 6 puanla dönülmesi halinde son dört haftaya umutlu girilecekti.

Sarıyer'de ilk golü Trabzonspor buldu. Maçın 53. dakikasında Hami'nin penaltıdan attığı gol tabelayı değiştirdi. Fakat 60. dakikada umulmadık bir şey oldu. Trabzonspor'un genç kalecisi Metin Aktaş, topu bir kez elinden bıraktıktan sonra yeniden eline alınca hakem Ali Uluyol ceza sahası içerisinde endirekt serbest vuruşa hükmetti. Sarıyer'in 10 numarası topu yere koydu. Takım arkadaşıyla konuştu. Paslaştılar ve top, ağlara gitti. Nikolay Todorov attı, maç 1-1 bitti. Başkan Mehmet Ali Yılmaz bu maçtan sonra sezon sonunda büyük çaplı revizyon kararı aldığını açıkladı. Son iki haftaya ikinci sıra için az da olsa umutlu giren Trabzonspor, sezonu 72 puanla 4. sırada tamamladı.

Bu günlerde 32 yaşında olan Todorov, Ekim ayında geldiği Sarıyer'de kısa zamanda başarılı maçlar oynamasına karşı yediği tokatlar sonrası formdan düştü, ama intikamı acı oldu. Sezon bitiminde de ülkesine geri döndü. Sarıyer ise Yılmaz Vural sonrası oynadığı 14 maçta (3'ü son hafta gelen Vanspor galibiyeti ve 1 puanı da Trabzonspor'dan olmak üzere) yalnızca 7 puan toplayarak 34 puanla küme düştü ve o günden bu yana alt liglerdeki mücadelesine devam ediyor. 13 yıl evvel ''futbolcuya hoca dayağı'' hadisesi nedeniyle bugün de hatırlanan bir İstanbul Derbisi oynayan iki takım, 2009 yılı Aralık ayı başında 2. Lig 2. Grup'ta bir İstanbul Derbisi daha oynadılar ve bu maçta İstanbulspor, Sarıyer'i 1-0 mağlup etti.

İkinci hikaye ise daha yakın tarihten... 04/05 sezonunun 26. haftasında Ankaragücü'nün konuğu Sakaryaspor'dur. Yılmaz Vural'ın takımı Ankaragücü, ligdeki son galibiyetini 22. maç haftasında Malatyaspor'a karşı kazanmış ve son 3 maçta 1 puan toplayarak Sakaryaspor karşısına 28 puanla 14. sırada çıkmıştı. Şaban Yıldırım'ın komutasındaki Sakaryaspor ise bir önceki hafta Diyarbakırspor'u 3-2 mağlup ederek 17. maç haftasındaki Malatyaspor galibiyetinden bu yana süregelen 8 maçlık kazanamama serisine son vermiş ve düşme hattı ile arasına 2 puan koyarak 19. puanla Ankaragücü deplasmanına gelmişti. 2004 Ocak ayındaki olaylı Beşiktaş-Samsunspor maçının hakemi Cem Papila'nın 41 maç sonra yeniden bir Beşiktaş maçına atandığı bu haftada oynanacak olan düşme hattının kritik müsabakasına şu sıralar ülkemiz hakemliğinin 1 numarası olan Cüneyt Çakır atanmıştı. Hafif kar yağışı altında oynanan maça hızlı başlayan Sakaryaspor, tamamı sol kenardan Burak Akdiş ve Saidi Makasi önderliğinde gelişen ataklarla 24. dakikayı 0-3 önde geçer. Stoperler Hakan Kutlu ve Xavier Zengue'nin üçüncü golde Saidi Makasi tarafından paspas muamelesi görmesi sonrası Yılmaz Vural henüz bu dakikalarda sapıtmış durumdadır. Henüz 25. dakikada Zengue'yi kenara almış, Emre Güngör'ü stopere yerleştirmiştir. Birkaç dakika sonra aklına fantastik bir fikir gelmiştir ve ilk yarım saat bitmeden oyuna 4. forveti sokmuştur. Baidoo stopere geçmiş ve Cenk İşler, Umut Bulut, Augustine Ahinful, Effa Owana dörtlüsü ile gol tehditi artırılmaya çalışılmıştı. Kısa zamanda durum 1-3'e geldi ve Ankaragücü umutlandı. Yılmaz Vural devre arası oyuncularıyla konuşmuş, maçı çevirebileceklerini söylemiştir. Kaptanlık pazubandı kolunda olan Adem Dursun da tam bu sıralarda takım arkadaşlarına fırça atmaktadır. Hoca, oyuncusunu kenara çekmiş ve sakin olması gerektiğini söylemiştir. Adem Dursun, 3 hafta evvel oynanan Ankara Derbisi'nde henüz maç başı kırmızı kart görmüştür ve karşılaşma 4-0 Gençlerbirliği galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Sinirlerini yatıştırıp oyuna konsantre olması yönünde telkin edilen Adem, yenilen üç golün de sağ bekin bölgesinden gelmiş olmasına karşın nasıl olup da diğer arkadaşlarını suçlamıştır, bu kısmı epey muğlaktır.
Fotograflar: ntvmsnbc.com

Yılmaz Vural'ın ''Ben daha kulübedeki koltuğumun tozunu silip oturmadan...'' tabiriyle akıllara kazanan olay, ikinci devrenin 52. dakikasında patlak vermiştir. Topsuz alanda Mustafa Sert'in ayağına basan Effa'ya hakem Cüneyt Çakır kırmızı kart çıkarır. İtirazları sırasında hakeme küfreden Adem Dursun da hemen akabinde kırmızı kart görür ve Ankaragücü 1-3 yenik götürdüğü maçta 9 kişi kalır. Takımın hücum gücünü artırması için sonradan oyuna giren Effa ile birlikte henüz devre arasında uyarılan Adem Dursun'un yok yere oyunda atılması, zaten skorun ve hataların etkisiyle pek de kendinde olmayan Yılmaz Vural'ı cinnete sürükler. Ankara 19 Mayıs Stadı'nın soyunma odasına hareketlenen Effa, yol üzerinde Yılmaz Vural'ın tokat-yumruk karışımı özel menüsü ile karşılaşır. Arkadan gelen Adem ise saha ile tribünü ayıran tellere sıkıştırılarak aynı muameleye mağruz kalır. Yılmaz Vural'ın yatışmasından sonra oyun yeniden başlar ve iki dakika sonrasında Sakaryaspor'un durumu 1-4'e getiren golü gelir. Maç 2-7 bitti, Sakaryaspor efsane bir galibiyet aldı. Ertesi hafta Beşiktaş'a 4-1 yenilen Ankaragücü, Türk futbol tarihinin bir diğer efsane maçı olan 3-4'lük Fenerbahçe-Beşiktaş maçının oynandığı 17 Nisan 2005 günü sahasında Ankaraspor'dan 5 gol yiyince Yılmaz Vural'ın görevine son verildi. Son 5 lig maçında 23 gol yiyen takımın hocası olan biri için kovulmak süpriz değildir. Sakaryaspor ise bu galibiyetin ardından 7 puan daha toplamasına rağmen en kritik maçları kaybederek son hafta dramatik bir şekilde küme düşmüştür.

Alt ligden alarak zirve lige çıkardığı Sarıyer'de iken Nikolay Todorov'u saha içinde dövmesinden 3 ay sonra Trabzonspor'un başına gelen Yılmaz Vural, şampiyonluk hedefi yolunda ''Şenol Güneş'in yapamadığını yapması'' amacıyla göreve getirilmiş ve antrenörlük kariyerinin zirve günlerini yaşamıştır. Adem Dursun ve Effa Owana'ya attığı dayağın ertesinde ise uzun süre sonra yeniden alt lige döndü ve Antalyaspor'un ceo'su, teknik direktörü, mentörü ve her şeyi oldu. Antalya'da iken oyuncusu Onur Tuncer'in oyundan erken alındığı gerekçesiyle kendisine tavır yapmasıyla yine sapıttı ama bu kez dayak vakası yaşanmadı. Bunun telafisini bir gol sevincinde oyuncusu Suazo'ya tekme atarak yaptı. Arada liflerini kopardı, kalp krizi geçirdi. Tüm bu zaman akışı içerisinde maçlarda aşırı heyecandan dişlerini sıkmaya devam etti ve 9 dişini kırmayı başardı. En az Sakaryaspor'un 2005 yazında yaşadığı kadar dramatik bir son hafta yaşadı, takımı Antalyaspor 39 puanla küme düştü. Bu kez kameralar ortalıkta yoktu ve Yılmaz Vural kafasına silah dayamıştı. En son Manisa'da iken gol sevinci yaşayan oyuncularını kaba kuvvetle ayırmış, hepsini acilen 1 gol daha atmak üzere görev yerlerine göndermişti. Lakin golü Gençlerbirliği bulmuş, sevecen dayak ters tepmişti!

Bir süredir Kasımpaşa'da oyundan çıkan her oyuncusunu kucaklayan ve bir süredir ülkemiz spor ortamının 1 numaralı gündemi olarak antrenörlük yaşamına devam eden Yılmaz Vural, sayısını kendisinin de bilmediği ayrılıklara geçtiğimiz gün bir yenisini daha ekledi. Geçen sezonun dördüncü maç haftası göreve gelişinin ardından Kasımpaşa'ya ivme kazandırmış, rüya gibi bir ikinci yarı yaşatmıştı. Her maçı aksiyon filmi tadında geçen Yılmaz Vural'ın Kasımpaşa'sı sezon başındaki futboldışı etkenlere dayanan revizyon sonucu dağıldı. Fantastik goller yemeye, garip mağlubiyetler almaya haftalar boyunca devam ettiler. Sonunda yönetimle anlaşarak ayrıldılar. Hoca bu 16 ayda her uzatılan mikrofona konuştu, her söylediği gündem oldu. Yalnızca 8 puanla devreyi tamamlayan takımı ve kendisi, Kasımpaşa Stadı'nda bir kez dahi protesto edilmedi.

Gerçek şu ki; Yılmaz Vural Türk Futbolu'dur, Türk Futbolu Yılmaz Vural'dır!

Noat Samisa

10.01.2010

İkinci Yeni

Beşiktaş büyük umutlarla girdiği sezonun ilk yarısında başarısız oldu ve üzerindeki dört takımın toplam otuz iki puan gerisinde kaldı. Oynadığı maçların yarısını dahi kazanamadı, içeride ve dışarıda ancak dörder galibiyet alabildi. Kupada iki alt lig temsilcisine karşı oynanan iki maçtan ancak üç puan alındı, ama Europa League grubundan alınan üst tur vizesi, kulübün daha önce elde etmediği bir başarı olduğundan apaçık şekilde önümüzde duran başarısızlık tablosunun üzerini kapatıyor. Tribünler sıradışı şekilde optimist, halinden memnun. Nispeten zayıf bir gruba düşülmesiyle artan puanlar, kritik zamanda Avrupa'dan gelen galibiyetler hem hocaya kredi sağlaması, hem de tribünün psikolojisini etkilemesiyle fazladan önem arz etti ve ligdeki kayıpların yarattığı infial ortamını yumuşattı.

Yekünde bugün elde Europa League son otuz ikisindeki Dinamo Kiev eşleşmesi, kupada devam umudu ve yeni transferlerle taraftarına yeniden heyecan zerk eden bir takım var. Fakat üç yeni Portekizli'den ikisinin Europa League'de oynamayacağı göz önüne alınırsa, yeni transferlerin yarattığı heyecanın Dublin yoluyla ilişkili olmadığı ayan beyan görülüyor. Ne amaçla transfer yaptığı belli olan Beşiktaş'ın mutlaka ama mutlaka lig performansının iyileşmesi gerekiyor. Peki bunun oluru nedir, ne olabilir? Bu yönde fikir beyanına başlamadan evvel Bernd Schuster'in önemli gördüğüm demeçlerinden birkaçına bakmak faydalı olabilir:

''Genele baktığım zaman takımdaki eksiğin takım halinde koşmak, takım halinde hareket etmek ve hem topsuz oyunda fiziken, hem de topla birbirini görebilmek ve ona göre davranmak olduğunu söyleyebilirim.''

(5 Ağustos 2010) 3-0 biten Viktoria Plzen maçı sonrası Schuster

“Biz maçları ciddiye alırız. Yine kendi futbolumuzu kendi oyun düşüncemizle oynayacağız. Bugüne dek bütün takımlar bize karşı kontra atak oynadı. Biz bugüne kadar oyun anlayışımızı değiştirmedik, değiştirmeyeceğiz ve ben asla (ne kadar ilerleme sağlanırsa sağlansın) memnun olmayacağım.''

(4 Kasım 2010) 1-1 biten Porto maçı öncesi Schuster

“Kalite eksiğimiz var. Ligin son sırasındaki takıma karşı değil, hangi takım olursa olsun birebirlerde sıkıntı yaşıyoruz. Takım hala istediğim seviyede değil. Çözüm konusunda da hiçbir fikrim yok.''

(9 Kasım 2010) 1-1 biten Kasımpaşa maçı sonrası Schuster

''İkinci yarıda rakibi oynatıp, kontra ataklarla çıkmak istedik; bunu da başardık. Uzaktan çekilen bir-iki şut haricinde pozisyon vermedik. Eski Beşiktaş’ı görmek beni en çok mutlu eden şeydi. Hırs, azim ve maçı kazanma isteğimiz çok önemliydi. Tam olarak mutlu değilim ama daha zamanımız var.''


(14 Kasım 2010) 0-2 biten Gençlerbirliği maçı sonrası Schuster


''Buraya geldiğimde rakiplerden 1960'ların futbolunu beklemiyordum. 2010'da böyle futbol oynanması beni şaşırtıyor. (...) Quaresma'nın olmaması, Guti'nin olmaması, Bobo'nun sakatlığı bizi normal bir takım haline getiriyor.''

(21 Kasım 2010) 2-2 biten Konyaspor maçı sonrası Schuster


Hocayı takım oyunu eksiği eleştirisinden, hakemler ve 60'lar futboluna ulaştıran süreçteki ana hatlara kısaca yeniden bakalım: Delgado-Ernst orta sahasıyla Viktoria Plzen dersi geldi, fakat ancak ikinci kura geçildiğinde (İBBSpor) bu yanlış yapı terk edildi. Delgado gitti, Necip ve Aurelio bu sayede takıma girdi. Holosko ve Nihat'ın Quaresma'nın ters kenarının uzak forveti olmak için tarz yönüyle uygun olmaları, ama formlarının berbat oluşu Hilbert'i sağ öne taşıdı. Sağ bekteki kanser, Hilbert'i geri çekerken Tabata'yı takıma soktu. Tabata-Hilbert işbirliği, sezon başından bu yana takımın sağ kanadının gördüğü en iyi bileşim oldu. Hilbert, Quaresma yokken kenar adamı işini iyi yapamadı, hücum bölgesindeki alternatifler arasından çıktı ve Quaresma'sızlıkta baklava orta saha - çift santrafor asli yol olarak belirlendi. Sakatlıkların bol olduğu süreçte bolca mağlubiyet alındı ve sonunda biraz olsun gerçekçi olundu.

İçerideki Porto maçıyla başlayan yeni bir süreçte takım santraforsuz bir oyunla nispten katı bir yerleşimle sahaya çıkmaya başladı. Lakin bu yapı, antitez niteliğinde futbol oynayan Kasımpaşa'ya karşı maçın ilk yarısında mağlup oldu. Maçın ikinci devresi ise sezon başındaki intiharın üçüncü bölümüydü. Gençlerbirliği deplasmanı, ilk kez bir lig maçında efektif oyuna yönelik hamlelerin görüldüğü maç oldu. Konyaspor maçı çok kötü idi. Bursaspor ve Galatasaray maçlarında Guti ve Holosko'dan gelen ekstra katkı kritik puanlar kazandırdı, fakat Eskişehir deplasmanında takımın bundan önceki mağlubiyetlerinde olduğu gibi ''çaresiz kaybedişi'' kasedi başa sardı. Pekiyi, tüm bu sorunların, sorunlara yeni çözümlerin ve bunları sahadaki ve tabeladaki görüntüsünün arkasındaki esas etmenler nedir? Maddelersek:

Sakatlıklar

Nasıl başarısızlık halinde baş antrenör görevden alınarak en hesapsız çözüm uygulanıyorsa, Beşiktaş gibi sahaya çıkartacağı on bir kişiyi bazen zor bulan bir takımın da kondisyoneri kovması makul sayılabilir. Hoca kovmak için futbolu bilmek gerekmez sıklıkla, dolayısıyla kondisyoner eleştirmek için de tıp eğitimi almış olmaya gerek yok! Yine de olan-bitene yakınlaşıldığında durumun bu kadar basit olmadığı görülüyor. Mesela Nihat'ın vücudu ve zihni zaten iyi durumda değil, yaşadığı her sakatlık normal. Holosko ayağında bir metal cisimle oynuyordu, aklı da epey karışıktı. Bobo'nun mevcut rahatsızlığı ilk geldiği sezon açıklanmıştı, biraz dikkat edilmesi, sürekli gözlenmesi gerekliliğinden başka sorun teşkil etmiyordu. Aurelio, Quaresma ve Guti son iki yılda bırakalım Beşiktaş'ın ilk yarıda otuz maçı aşan yüksek resmi maç temposunu, standart tempoda dahi oynamayan oyunculardı. Buna Ekrem gibi darbeye bağlı sakatlık yaşayanları eklersek, genel futbol gözlemi üzerinden bir sonuca ulaşılabilir.

Bir de şurada bahsedildiği üzere oyunu oynama biçiminin değişmesinin getirdiği idman metodu değişimi ihtimali var. Bunun Beşiktaş'ta da vuku bulduğuna dair elimizde herhangi bir açıklama yok. Şimdilik yalnızca bir tahmin, ama geçmişte Fenerbahçe'nin de Cascallana'yla benzer şeyleri yaşadığı düşünülürse ve takımın yüksek yaş ortamalası hesaba eklenirse bu olasılık dikkate değer.

Özveri Zaafiyeti

Kayseri deplasmanı ile Manisaspor ve Kasımpaşa maçlarında takımın skoru elde etmeye ve rakibin silahlarını sınırlandırmaya yönelik herhangi bir girişiminin görülememesi Schuster ve ekibine güven adına büyük hayal kırıklığıydı. Yalnızca kazanma yolu takip edildi. Bir önceki maçtaki yeni görevlerinde başarılı olan oyuncular, bir sonraki maçta da aynen sahaya çıktı. Kasımpaşa maçına Porto deplasmanıyla eş oyun planıyla çıkılması ve Konyaspor maçı bu açıdan iyi bir örnektir. Tabata, Nobre, Holosko ve Quaresma kariyer geçmişlerinden bambaşka görevlerde bir arada oynamışlardı. Bunun tek anlamı, Quaresma ve Nobre'nin bir önceki maçta bu görevlerde başarılı olmaları ve sakatlıklardı. Sürekli son kazanan kadro ve takım tertibinin bir sonraki maça taşınması, rakiplere yönelik herhangi bir çalışma yapılmaması bugün takımın 28 puanda kalmasına sebep oldu. Tüm noksanlara rağmen biraz özveriyle, skora yönelik ince ayarlar ile en az üç ya da dört puan kaybedilmiş maçı kazanmak mümkün olabilirdi.

Takım tüm bu başarısız maçlarda skoru alamadığı gibi, sezon başındaki coşkulu futbolunu oynayamıyordu. Takım tabelada kazanamadıkça hiçbir şey kazanmadı.

Defansif Organizasyon

''Top bizde olmadığında feci, korkunç bir takımız. Bu yüzden topa ihtiyacımız var.''


(27 Mayıs 2009) Man Utd'la oynadıkları, 2-0 biten CL Final maçı sonrası Guardiola


Barcelona topa dünyadaki diğer tüm takımlardan daha iyi hükmediyor, fakat onları -uzak plandan bakışla- başarılı kılan ana etken, topu geri kazanma konusunda diğer topa sahip olma odaklı futbol oynayan takımlardan çok daha üstün olmaları. Bu uğurda nispeten başarısız geçen sezondan sonra kadrolarında ve saha içi yerleşimde yaptıkları rötuşlarla bugün yeniden çok daha güçlü konuma geldiler. En iyi takım, en iyi örneği de ortaya koyuyor. Ne olursa olsun, hiçbir futbol takımının değeri kendisinden menkul olamaz. Arızalarını rakipler gösterir, iyiye gidişi rakipler mümkün kılar. Bir bakıma 5-0 biten El Clasico'da büyüleyici bir oyun oynayan Barcelona canavarını yaratan, geçen sezonun Inter ve bu sezonun Real Madrid hocası Jose Mourinho'ydu. Beşiktaş ise rakiplerden ders alma noktasında, özellikle Kasım ayına kadar çok eksik kaldı.

Takımın fizik gücü ağır maç temposunu etkisiyle düştükçe ya da orta sahada taktiksel zaafiyet oluştuğunda Beşiktaş takımı birbirinin kopyası goller yedi. Bunun ana sebebini de basitçe açıklamak mümkün:

''Futbolda öncelik, yani tehlike, her zaman için topa sahip olan rakip oyuncu ve topu ondan alabilecek durumdaki diğerleridir.''

Hamdi Serpil Tüzün - Serencebey Gazetesi, Kasım-Aralık 2010

Stoper kolay top kullanırsa, orta saha oyuncularının boşa çıkması yeterli olur. Orta saha oyuncuları kolay top kullanırsa, forvetlerin koşuları anlamlı hale gelir. Forvet ceza sahasında kolayca vuruş yaparsa, kolayca gol atar. Bu üç tasvirden Beşiktaş'ı ilgilendiren esas durum, rakip hücumcuların Beşiktaş kalesine kolayca gol vuruşu yapabilmeleridir. Fakat bu, aslen stoperlerin yetersizliğinden değil, takımın oyunu önde oynamasıyla arkada kalan büyük boşluk nedeniyledir. Oyunu önde oynamaya çalışan Beşiktaş rakip beklere ya da stoperlere iyi baskı yapamaz ve onlar kolay top kullanırsa, orta sahalar topu kolayca alır. Rakip oyunu kurduktan, ön tarafına topu olumlu geçirdikten sonra savunmaya düşen geri kaçmaktır. Beşiktaş'ın yaşlı kadrosu, sakatlıklar sonrası düşen kalite ve fizik yetersizlikle birleşince oyun fikrinin gereklerini yerine getirememeye başladı. Porto deplasmanı bu açıdan milattır, takımın oyun fikri rötuşlandı ve biçimsel bir değişiklik yapıldı.

Fakat bu fikri değişim dahi uygulamada halen bir önceki maçın kazanma yolunun takip edilmesi nedeniyle yeterince efektif olamadı. Beşiktaş'ın topa ihtiyacı var, evet. Fakat eğer başlama vuruşunu yapan taraf değilse, daha ilk dakikada topu kazanmaya ihtiyacı var.
İster çizgi savunma, ister bir başka yol; her neyse. Ön alandaki pres gücü yeterli olmadığından sezonun devamındaki fiziki düşüşle birlikte sorunlar büyüdüğünden dolayı savunmanın, hücumun yalnızca bir parçası sayılmaması gerek.

Barcelona topsuz oyunda Guardiola'nın abarttığı gibi kötü değil, ama Beşiktaş gerçekten kötüydü.

Simao ve Almeida: İkinci Yeni


Simao bir kanat oyuncusu, fakat kariyerinin son bölümünü ters ayaklı kenar adamı (inverted winger) olarak geçirmiş bir oyuncu. Quaresma gibi Sporting çıkışlı, ama bir önemli fark ile:

''Ülkeme döndükten sonraki (Benfica) ilk altı ay, Portekiz futboluna yeniden adapte olmak açısından zor geçti. Çünkü Barcelona'daki ilk yılımda hocam olan Louis Van Gaal, oyunu oynama biçimimi değiştirmemi istemişti. Genç bir oyuncu olarak topu ayağımda istiyor ve sürekli birebirleri zorlamayı, çalım atmayı arzuluyordum. Fakat Van Gaal başka şeyler yapmamı istiyordu. Onun sayesinde top kontrolü (first touch), pas, şut ve takımla birlikte hareket etme hususlarında kendimi kısa zamanda çok geliştirdim. Ertesi sene Serra Ferrer geldi, daha serbest oynamaya başladım. Portekiz'e geri döndüğümde de serbestliğim arttı, fakat Van Gaal'den öğrendiklerim bana Atletico'da da çok yardımcı oldu.''

(Temmuz 2009) Simao Sabrosa'nın ABola.pt'ye verdiği tarihli röportajdan alıntı

Quaresma, Simao'nun yaşadığı dönüşümü gerçekleştiremediğinden dolayı geçen yıl Jose Mourinho tarafından idmanlardaki çift kale maçlarda dahi oynatılmadı. Sporting çıkışlı oluşları, Barcelona'ya transfer olmaları, kanat oyuncusu vasıfları ve Beşiktaş'ta buluşmaları kaydadeğer ortak özellikleri olsa da oyunu oynayış biçimlerindeki benzerlikler sınırlı. Simao'nun topla yapabildikleri Quaresma kadar fazla olmasa da ayağındaki topu gole yönelik kullanmada Quaresma'nın fersah fersah önünde. Ayrıca sağlam geliyor, son bir buçuk yılda 75 maç oynamış bir oyuncu.

Hugo Almeida ise bildiğimiz 9 numara, trend futbolun modern santraforu. Tıpkı Bobo gibi. Bu açıdan şablona entegrasyonu zor olmayacaktır, fakat Bobo'ya göre zayıf olan gol vuruşu, takımın çift kenar adamıyla oynayacağı yeni oyununda karşılaşılacak en önemli sorun olarak görünüyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, takımın sezon başındaki en büyük sorunu, sol kenarda oynayan Quaresma'nın ters kenarına onun servislerini destekleyecek bir uzak forvetin bulunamayışıydı. Holosko ve Nihat kötüydüler, Hilbert sağ beke geçti ve Bobo'nun üzerine çok ağır bir yük bindi. Aşağıdaki grafik, sezonun ilk yarısında olan-biteni sözkonusu bu sorun ve çözüm yolu noktasında bize fikir verebilir:
Yalnızca lig maçları baz alınarak hazırlanan bu grafikteki kategorizasyonda kornerler, duran toplar ve penaltılar da dikkate alındı, atakların gelişimi göz önünde bulundurularak ayrım yapıldı. Ağırlıkla kullanılan 4-3-3 şablonunda rakip savunma hattıyla - hücum hattı arasında bir oyuncu bulunmadığından, Guti'nin zaman zaman merkezden attığı ara pasları amaca yönelik bir tespit olmayacağından değerlendirilmedi, atağın gelişimine göre gol, sola ya da sağa yazıldı.

Beşiktaş sürekli soldan geldi, merkez forvetler Bobo ve Nobre bu sayede toplam 11 gol attı; fakat Guti'nin penaltı gollerini çıkardığımızda gol sayısını merkez forvetlere yakınsayan tek adam 2 gol atabilen Filip Holosko. Sezon başında görülenin toplama yansıması, hücumda topa hükmeden takımın hücumda yeterince efektif olmadığının kanıtı adeta. Gol yükü iki stoperin arasındaki, markaj altındaki santraforun üzerine binen takımın ilk devre oyunun akışında attığı 13 golden 8'inde merkez forvetler Bobo ve Nobre'nin imzası vardı:
Diğer bir deyişle Beşiktaş'ın çokça övgü alan, hocası ve yönetimi tarafından modern addedilen, kimilerince Hollanda ve İspanya futboluyla ortak noktada buluşturulmaya çalışılan oyunu, merkez forvetler haricinde yalnızca 5 gol atabildi. Simao'nun gol ortalaması sezon başına 10 gole yakın, fakat bunlarda doğrudan kaleye gönderilen duran topların ağırlığı fazla. Mutlaka ama mutlaka takıma katkısı olacaktır, ancak yine sahada uzak forvet nitelikli bir oyuncunun bulunmayışı, takımın kale önünde yetersiz kalmasına sebep olabilir.

Özetle, Simao çok değerli bir oyuncu. Onun transferiyle hocanın şikayetçi olduğu yetenek eksikliği giderilmiş olabilir, fakat bu hamlenin skora yönelik açılımında esas probleme henüz bir çözüm bulunabilmiş değil. Bobo - Almeida değişimiyle gol vuruşu başarısı nispeten zayıfladı. Şu durumda belki de bir modern santrafor değil, gerçek bir golcü (poacher) takıma daha uygun olabilirdi.

Sonuç: Sorunlar, Çözümler ve Yeni Sorunlara Yeni Çözümler

Artık sezon başındaki durumdan çok daha farklı bir yerdeyiz. Elde hiçbir mazereti kabul etmeyecek, her açıdan yeterli bir kadro var. Fernandes ve Sivok henüz yazıda bahsi geçmeyen, ama çok önemli iki yeni oyuncu mesela. Bundan böyle takımın daha iyi, daha efektif olması ve tabelada olabildiğince yükselmesi gerekiyor. Bunun da yolunu bize Arrigo Sacchi anlatabilir:

''Herhangi bir proje yoktu, işimiz vasıfları doğru kullanmak üzerineydi. Biliyorduk ki Zidane, Raul ve Figo geri dönmezler, bu yüzden savunma dörtlüsünün önüne savunma yapabilecek birini koyduk. (...) Aslında benim futbolumda oyun kurucu, topa sahip olan oyuncudur ve Makelele bu işi yapamaz. Zaten yapabilmek için de bir fikri yok. O, topu geri kazanmada ustalaşmış (özelleşmiş) biri.''

Real Madrid'in Sportif Direktörü iken yaptıkları üzerine, 2006


Simao'nun gelişiyle birlikte artık Quaresma'nın sağ kenara geçiş ihtimali kuvvetlendi. Maç içinde sürekli değişerek oynayacaklardır, fakat Quaresma ağırlıkla sağ kenarda görünebilir. Makelele'den yola çıkarsak, Quaresma maç boyu aktif şekilde oyun içinde olan bir oyuncu değil. Kendi kaybettiği topları hırsla geri kazanmaya çalışması dışında arka tarafa yardımcı olan bir oyuncu değil. Onun mümkün olduğunca serbestleştirmek ve bu zaafını tolere etmek adına arkasında takım hücumdayken savunmayı üçleyecek olan Toraman'ın konulması iyi bir çözüm olabilir.

Ters kenarda ise Simao'nun içe kaçışlarıyla sol beke alan açması, bu sayede atakların çeşitlenmesi silahı var artık. Bu şekilde kurgulanacak takımda Ernst'in sol içteki varlığı, bir bakıma İsmail'in çıkışlarının sigortası. Aurelio'nun savunma önündeki varlığı da öyle, takımın çekici ve efektif oyununun gereği. Aslında futbolun gerçeği. Rakipleri öğretmen kabul etmek gerekir ve Europa League'deki rakibimiz olan Dinamo Kiev'in efsane hocası Viktor Maslov'un futbol üzerine söylediği söz, çok iyi bir ders olabilir:

''Futbol tıpkı bir uçak gibidir. Hız arttıkça havanın direnci de artar ve bu durumda aerodinamiyi yeniden sağlamanız gerekir.''

Beşiktaş Quaresma'ya sahip, öyleyse hızlı. Artık Simao'ya sahip ve hücumda daha güçlü, daha hızlı. Ama bize hız değil, uçağın hızlı uçması gerekiyor. Uçak, yalnızca motorla uçmuyor ve yeni motorlar, yeni bir şase, iskelet; yeniden aerodinamik hale getirilmiş bir başka mimariye, mühendisliğe ihtiyaç duyuyor.

Futbolda yenilik ve başarı arasındaki bağın en güzel tarifi budur. Schuster bize başka, çok daha iyi bir şeyler gösterebilir ve biz yepyeni şeyler öğrenebiliriz. Ama bugün için benim Beşiktaş'ım budur:
İkinci yarı güzel maçlar izleyeceğiz. CL vizesi ve Man City'i Dolmabahçe'de izleyebilmek, benim bu sezonun geri kalanına dair dileklerimdir ve umarım, üç yeni Portekiz'liyle başlayan ''İkinci Yeni'' dalgası, sadece ''futbol için futbol'' ile anılmaz.

Blog Arşivinden İlgili Yazılar:
Biz Ayrı Gollerin Dünyası'ndanız
Uzak Forvetin Yükselişi
Neden Bursaspor? 4-2-3-1 Zirve Yolu

Noat Samisa

27.12.2010

Taxi for Benitez

Kasım ayı başında White Hart Line tribünleri keyifle bağırıyordu: Taxi for Maicon! Taç atmak için topu isteyen Maicon'a nanik yapıyorlar, skorun keyfini çıkarıyorlardı. Gruptaki ilk maçın son bölümünde Javier Zanetti'yi sol kanada paspas yapan, geride bırakmak üzere olduğumuz yılın en formda oyuncusu Gareth Bale bu kez Maicon'la eşleşmişti ve maç boyu Brezilya'nın üzerinden tren gibi geçti. Inter'in İspanyol hocası Benitez 3-1 biten maçtan sonra ''Eğer Ferrari'niz varsa ve ben bir Volvo'ya sahipsem, beni geçersiniz. Volvo iyi bir araba, zira o bizim sponsorumuz. Ama Ferrari daha hızlı.'' demişti. Geniş ve düz bir yol için bu önerme doğru, fakat ya sokak arasında?

Rafael Benitez (henüz resmen onaylanmasa da) artık Inter'in hocası değil. Güçlü sözleşmesi süreci uzattı, ama sürpriz ihtimali yok gibi görünüyor. Yazının başında bahsedilen Tottenham maçları onun Inter'de yaşadığı sorunların özeti gibiydi adeta: Yüksek tempoya direnemeyen, savunamayan bir takım.

Inter'in Scudetto, Copa İtalia ve CL Şampiyonluğu'yla bitirdiği rüya sezonun ardından başarı garantisi Jose Mourinho'nun yerine gelen Rafael Benitez'den yeni sezona dair beklentiler şu şekilde sıralandı: Öncelikle Supercoppa Italiana, UEFA Super Kupa; sonra Club World Cup Şampiyonluğu. CL'de geçen sezona yaklaşılmalı. Scudetto olmazsa olmaz zaten, eh işte bir de araya Copa Italia sıkışırsa fena olmazdı! Elde zaten üç kupa kazanmış bir takım ve kadro vardı, dolayısıyla kimse yetersizlikten bahsedemezdi. Eğer yeni bir şeyler aranıyorsa, eldeki genç oyuncuların yaşlı kadroya yavaş yavaş karıştırılması gereği yerine getirilebilirdi. Mourinho geçen sezon transfere 80 milyon avro harcamıştı, Benitez'e tek kuruş sarfetme izni verilmedi.

Boş geçen transfer sezonuna ek olarak Dünya Kupası'yla birlikte geçtiğimiz sezon 60 maç ve üzerinde oynayan oyuncular art arda sakatlandı. Julio Cesar, Milito, Maicon, Samuel, Cordoba, Motta kısa sayılamayacak sürelerde sakatlıklar yaşadılar. Yakın zamanda Cambiasso stoper oynamak zorunda kaldı. Geçen sezonun aslarından yalnızca dört oyuncu (Zanetti, Sneijder, Eto'o ve Lucio) tüm maçların dörtte üçünde oynayabildi. Sakatlıkların, oyuncuların üzerine binen aşırı yükle birlikte değişen idman programıyla da yakın alakası vardı. Geçen yıl Inter'in kondisyonerliğini yapan Rui Faria bir dönem çift hanelere ulaşan sakatlar listesine yönelik ''Oyuncular sıkılacak portakal değildir. Onların da bazı özel hasletleri ve alışkanlıkları var. Inter çok iyi idman tesislerine ve muhteşem bir sağlık ekibine sahip. Oyuncular aynı, doktorlar aynı; İtalyan futbolu her zamanki gibi. Değişen tek bir şey var, o da belli.'' demişti.

Jose Mourinho'yla sezon içi idmanların %90'ında topla oynayan Inter oyuncuları, Benitez'le birlikte idmanların önemli bir kısmını spor salonunda geçirmeye başladı. Onun idmanlarının standart ya da standart üzeri metodlardan farkını Liverpool'daki ilk günlerinde Danny Murphy anlatmaya çalışmıştı: ''Her şey başka. İdmanlar sonrası kaslarımızı sanki daha önce hiç kullanmamış ve bundan sonra da kullanamayacakmışız gibi hissediyoruz.'' İspanyol Hoca bu idman metodunu elbette futbolculara işkence etmek için değil, bir amaç doğrultusunda benimsemişti. Belirleyici olan şuydu ki Coverciano'da eğitim görmüş ender yabancılardan biri olan Rafael Benitez, sıklıkla söylediği ve sürekli sahada gösterdiği gibi Arrigo Sacchi'nin mürididir.

Şimdilerde Coverciano'nun başında olan Sacchi'nin futbolunun üç ana ögesi vardır: Pres, önde yerleşen takım ve evrensellik. Bu üç ögeyi de Benitez'in takımlarında görmek mümkündür, fakat uygulaması çağdaş şekilde (4-2-3-1) yapılır. Mourinho ise Inter'deyken, özellikle iç sahada savunmayla orta sahayı geride (kendi ceza sahasına daha yakın şekilde) yakın konuşlandırıp, savunmacı-hücumcu şekilde bölünen bir oyun oynatıyordu. Rakibe geride top yapma imkanı veriyor, oyunu bölümlere ayırarak kısa süren baskılar oluşturup kalan zamanda katil futbol oynatıyor; tek ya da iki farklı standart iç saha galibiyetleri alıyordu. Inter'in savunmacılarına baktığımızda hepsi teke tekte çok iyi, havadan üstün ve iyi son hamle oyuncularıydı. Mourinho'nun bukalemun futbol fikri, bu takıma uygun olanı ortaya koymuş ve hücumcuları parlatmıştı. Benitez ise Valencia ve Liverpool günlerinde hep daimi bir idealin peşinde olmuş, fakat hedef maçlarda sihir yapmayı da başarmıştı.

Üçüncü bölgeden başlayarak daimi pres ve bunun ihtiyacı olan yüksek tempo Benitez'in takımlarının imzasıdır. Bugünün futbolunda artan tempoyla birlikte bu etkin presi tüm maça yaymak imkansız olsa da Benitez'in takımları etkin alan kapatma becerisiyle çok güçlü takım savunmasını sahip olurlar. Fakat (tıpkı 2005 CL Finali'nin ilk yarısında olduğu gibi) üçüncü ve ikinci bölgede topa baskıda sorun yaşanırsa, alan daraltmak üzere orta sahaya yaklaşan savunma hattının arkasındaki atıl alan, rakip için kolayca gole dönüşebilirdi. Tottenham maçlarında Gareth Bale'ın yaptığı da buydu. Zira muhteşem oynadığı iki Inter maçının arasında EPL takımlarınca dar alanda durdurulmuştu.

Bu fikri değişim, kadroyla uyuşmadı. Hele ki sakatlar sonrası elde kalan yetersizlerle hiç uyuşmadı. Pres yeterli olmayınca, takımın önde pozisyon alması (high-line) zaafa dönüştü. Oyuncular idman metodlarına, sonuç alamayan sahadaki oyuna karşı reaksiyon gösterdiler. Benitez, oyununa uygun atletik genç oyuncuları kullanmaya çalıştı; ama sıklıkla savunmadaki değil, ön bölgedeki defansif zaaftan söz etti. Geçtiğimiz günlerde kazanılan Dünya Şampiyonluğu sonrası Benitez ''Ya bana devre arası 5 futbolcu alın ya da beni kovun'' dedi. Kendi futbolunu oynatabilmek için Kuyt'lara, Riera'lara, Arbeloa'lara ihtiyacı vardı.

Evrensel (çok yönlülük idealine göre) futbolculardan Dirk Kuyt ne forvet, ne kanat adamı; ama muhteşem bir pres gücü sahibi ve golcü. Riera dar alanda sıradan sayılabilir, ama daimi arka direk koşuları yapıyor ve sürekli geri dönüş yetilerine sahip. Arbeloa asla bir Maicon değil; ama biraz stoper, sürekli hücuma gidip gelen, taksiye ihtiyaç duymayacak bir sağ bekti. Bütünden parçaya giden anlayış, sahadaki oyuncuların karekteristik özelliklerini tamamen diğerlerinin ihtiyaçları üzerinden belirliyordu. Aynı zamanda genç ve atlet oyunculardı bunlar. Yüksek tempoda oynayabiliyorlardı. Pres iyi olursa, önde basmak avantaja dönüşüyor ve sürekli önde kazanılan toplarla sürekli atak halinde bir takım hedefleniyordu. Fakat ana ögelerden biri çalışmazsa, tüm sistem çöker.

Tüm bunlar Benitez özelinde gerçek, fakat mevcut durumu her hoca değişiminden sonra yaşanacak olan geçiş süreci olarak değerlendirmek de mümkün. Rafa Benitez, Mourinho sonrası Inter için seçilebilecek en iyi, en yüksek potansiyelli hocaydı. Lakin aynı başarılı sürecin bambaşka bir futbol fikri ve onun etrafında şekillenen yan etkenler ile tekrarlanması, eldeki malzeme aynı iken kolay değil. Nitekim Inter henüz hiçbir şey kaybetmiş değil. Benitez şu vakte kadar müzeye 2 kupa daha koydu, birini kaçırdı. CL'de yola devam ediliyor ve ligde eksik maçlar tamamlandığında Milan'a yaklaşmak zor değil. Tüm bunlardan da önemlisi, Inter doymuş bir kulüp. Sabırsız olmak için hiçbir nedenleri yok ve Benitez haricinde kim olursa olsun, daha iyisini vaad edemez.

Son 6 yılda CL Şampiyonluğu, UEFA Kupası, iki kez Kulüplerarası Dünya Şampiyonluğu kazanan Rafael Benitez'in de futbola dair fikirlerinin global futbol ortamında ne kadar işler olduğunu bir kez daha ispatlamasına gerek yok. Rafa bu zamanın, trend futbolun hit hocalarından biri ve Jose Mourinho'yu en çok mağlup eden adam. Kabul, onun futbol fikrinin uygulanması ve uzunca süre (Alex Ferguson ya da Fabio Capello misali) aynı kulüpte ya da farklı kulüplerde art arda, sürekli başarılı olması kolay değil. Ama çok da zor değil; nitekim yalnızca ''bana uygun 5 oyuncu'' diyordu ki, bu iskelet kadrosu yaşlı olan Inter için lüks sayılmazdı.

Ama her zamanki gibi Moratti istedi, böyle oldu. Rafael Benitez taksiye bindi. Bakalım bu mülayim İspanyol'un bir sonraki meydan okuması nerede olacak?

Noat Samisa

22.12.2010

Fenerbahçe 1-0 Sivasspor

Geçen hafta Anakaragücü deplasmanındaki mağlubiyetle sezonun ilk devresindeki son kredisini de tüketen Fenerbahçe, Alex'le kazandı. Son dört maçta kaybetmeyen ve 8 puan toplayan Sivasspor ise puana çok yaklaştığı maçı kaybederek devreyi 15 puanla tamamlamaya razı oldu.

Fenerbahçe'de geçen hafta cezalı duruma düşen Emre'nin yerine orta sahada genç oyuncu Gökay, sol bekte Caner'in yerine Andre Santos ve yabancı sorununu çözmek adına Lugano'nun yerinde sağ stoperde Bekir oynadı. Alex'in merkez forvet Niang'ın arkasında ikinci forvet / sahte 10 numara'yı oynadığı 4-2-3-1 yine sahaya konulmuştu.

Sivasspor'da geçen hafta cezalı duruma düşen Sedat ve Mehmet Yıldız'ın yerine Diallo ve Keita sahadaydı. Kenarlar sabit tutulmuş, Keita savunmanın önüne konulmuştu. Onun önünde dörtlü hat ve 4-1-4-1 yerleşiminde en önde Pacheco Pedriel vardı.

Cristian'ın Yeni Rolü ve Keita

Sahadaki en ilgi çekici rol Cristian'a aitti. Son birkaç maçtırgeçmişte olduğu gibi savunma önünde değil, orta ikilideki partnerinden çok daha önde oynadı. Fenerbahçe topa sahipken Gökay derine gelerek top alıyor, ilk topları kullanıyordu. Cristian ise sürekli kenarlara doğru yönlendirilen oyunda merkezdeki boş alanlara girmeye çalışıyor, ön alanda kaptırılan toplarda şok prese katkı sağlamaya çalışıyordu. (Geçen haftalardan iyi bir örnek, İBBSpor deplasmanında Alex'in golünde yaptığı pres olabilir.) Geçtiğimiz sezonu Selçuk'la savunma önünde geçirmişti, fakat bir süredir başka bir oyuncu izliyoruz. Arkasında Selçuk, Gökay ya da bir başkası olan Cristian için bu rol daha uygun görünüyor.

Diğer yandan bugün görevini iyi yapan Gökay'ın yetileri, savunma önündeki çapa rolü için çok uygun görünmüyor. Çok az sayıda top çalabiliyor ve yaşı henüz sahadaki en kritik alan olan tavşan deliği'ni kapatmak için genç sayılır. Fakat daha önceki Mehmet Topuz denemesinde olduğu gibi, Aykut Kocaman'ın orta sahadaki oyuncu tercihleri, kesici oyunculardan yana değil.

Sivasspor'da ise savunma dörtlüsü ile orta saha dörtlüsü arasına Keita konulmuştu. Alex'in alanlarını kapattı, Niang'ın geri gelişlerinde öne çıkan stoperlerin kademesini aldı. Önünde oynayan Kadir ve Mehmet ile pek koheziv göründüler, Fenerbahçe orta sahada boş alan ve adam bulamadı.
Uğur Kavuk - Issiar Dia Eşleşmesi

İlk 15 dakika, Issiar Dia sol kenarda istediği alanları buldu. Biliyoruz ki Mehmet Topuz'u uzak savunmak, sol bekin yerini terketmemesi sorun sıklıkla yaratmaz; hatta yerleşim korunduğu için daha etkin bir savunma yolu olabilir. Fakat Dia ya da benzeri, alan buldukça hızlanan ve hızlanınca çok çabuk yön değiştirebilen oyuncuları yakın savunma gerekir. Fakat bu da öncelikle bir avantaj sağlarken, peşinde dezavantajlar getirir.

Dia orta çizgiye yaklaşıp top almaya geldikçe, Sivasspor'un sağ beki Uğur da peşinden geldi. Maç boyu derinde kurdukları savunma hattı, böylece sağ kanadında; sağ stoperle sağ bek arasında bir boşluk bıraktı. Alex'in bu bölgeye dalışları, Ivanovs'un iyi oyunu ve Dia'nın Uğur tarafından teke tekte mağlup edilişiyle etkisiz kılındı; fakat ilk devrede penaltı itirazlarına sebep olan son çizgideki Dia - Ivanovs mücadelesinin sol iç koridora dalış yapan Alex'in pasıyla gelişmiş olması bu duruma iyi bir örnekti. Sivasspor'un sağ iç koridorundaki bu boşluk, oyunun devamında Andre Santos tarafından da kullanıldı, fakat sonuç vermedi.

Geniş, Yayvan Fenerbahçe

Fenerbahçe'nin kendi yarı sahasına sağlam yerleşen Sivasspor'a ve benzeri rakiplerine karşı hücumda yeterince etkin olamaması ve kaptırdığı toplarda rakip hücumcuların kolayca Fenerbahçe savunmacılarıyla ikili mücadele haline gelebilmeleri oyuncu kalitesinden ve karakterinden öte ilk bakışta soyut görünen birtakım etkenlere dayanıyor olmalı. Bu maç iç sahada olması nedeniyle bir istisna oldu, fakat Fenerbahçe'nin deplasman performansında açık şekilde görülen bazı ortak noktalar var. Özellikle maçların ikinci yarılarında (Gaziantep ve Ankaragücü deplasmanları iyi örnekler) ön alandaki pres çok zayıflayınca (buna fiziki düşüş de diyebiliriz) maç boyu orta sahaya yaklaşmayan savunma hattıyla ön alan arasında devasa boşluklar oluşuyor. Bu yalnızca boyuna da değil, aynı zamanda enine; ve bu ence aşırı genişlik, merkezdeki zaafiyetin de esas sebebi.

Cristian ve Gökay'ın varlığı nicel bir sıkıntı oluşturmuyor, keza Sivasspor'un çok adamla hücum etmemesi de bu akşam için büyük sorun oluşturmadı. Emre varken de çok farklı değildi. Lakin yine de Ceyhun oyuna girdikten sonra dikkat çekilmesi gereken bir bölüm var. Dia ve Mehmet Topuz, farklı karakterde oyuncular olsalar da neredeyse aynı rolü oynuyorlar. İkisi de taç çizgisinde, her ikisi de merkezden olabildiğince uzakta oynuyorlar. Evet, bu organize savunma yapan takımlara karşı iyi bir yol olabilir; fakat Fenerbahçe için götürüsü, getirisinden fazla oluyor sıklıkla. İlk problem sürekli merkezde uzak oynamaları sebebiyle orta sahadaki ikilinin sıkça atıl kalması. Sol kenarda ters ayaklı oyuncuların oynatılması bu açıdan -nispeten- artı sağlıyor, ama hele ki bir de Cristian'ın (ya da Emre'nin) hücumcu oyununu eklersek, Fenerbahçe savunmasına geri kaçmaktan başka seçenek kalmıyor. (1-1 biten Bursaspor maçının ikinci yarısı çok iyi örnektir.)

Bu konunun diğer açılımı ise hücumda. Kenar oyuncularının kaleden çok uzakta oynamasının etkisiyle Fenerbahçe'nin kenar adamlarının arka direk koşularıyla gol atamıyor. (Devre boyunca Burak Yılmaz ile bugünkü Ömer Şişmanoğlu ve Sercan Yıldırım performansları gibi) Stoch, Dia ve Mehmet Topuz üçlüsü sezonun ilk devresini toplam 2 golle tamamladılar. Merkez oyuncuları Alex, Niang ve Semih ise toplamda 28 golü buldu. Elbette bu üçlünün hücum gücü çok daha fazla, fakat arada bu kadar fark olması doğal değil. Sivasspor gibi merkezi iyi kapatan, savunma - orta saha arasını bir ekstra oyuncuyla dolduran bir takıma karşı skor sıkıntısı yaşanması bu tabloya göre gayet doğal. Hücumlar ağırlıkla teke tek'te sınırlanan oyuncular üzerinden kenarlardan gelişse de Niang'ın geri gelip top alışları engellenince, Fenerbahçe'nin gol yükü tamamen hücumda sınırlandırılan Alex'in üzerine biniyor. Kaptan bu akşam yine işini yaptı, fakat bu golün evvelindeki Niang - Semih - Dia hücum üçlüsü, bahsedilen bu soruna uzun vadede iyi bir çözüm olabilir.
Sol Bek Krizi

Andre Santos bugün ortalama bir performans gösterdi. Sorun çıkarmadı, fakat epeydir berbat oynuyor. Takımın farklı kazandığı Bucaspor maçındaki performansı korkutucuydu, sanki maça sarhoş çıkmış gibiydi. Caner ise sol bekte çok kez yenilmesi gereken bir oyuncu. Burada oynamaya uygunluğunu geçtim, sol bekte oynamayı hiç sevmiyor. CSKA Moskva'da hocası Gazzaev'le bu yüzden kapışmıştı. Sol ön için, hatta orta saha için iyi bir alternatif olabilir; fakat Fenerbahçe sol beke iyi bir yerli koymak zorunda. Takım her maç bu bölgeden pozisyon yiyor ve bu maçta bile Ceyhun oyuna girdikten sonraki kısa bölümde sorun üretti.

Sol kenar Fenerbahçe'nin aktif hücum kanadı. Aynı zamanda da en büyük zaafı, tıpkı Everton'ın bu sezon attığı ve yediği gollerin 5'te 3'e varan oranda sol kanattan gelmesi gibi; her güç içerisinde bir zaaf barındırıyor. Orta sahada çift hücumcu kenar adamı kullanımında olduğu gibi, savunma dörtlüsünde de çift dış bek kullanmak zayıf proaktivite halinde rakibe geniş boşluklar bırakabiliyor.

Sonuç: Anlamsız Tartışmalar

Dizilişler ve şablonlar futbolda mutlak öneme sahiptir. Onlar olmadan yarışmacı oyun içerisinde varolmak imkansız. Hatta bana göre sistemleri dikkate almadan futbol konuşmak mümkün değil. Fakat dizilişler birer çözüm ya da sorun değiller. Fenerbahçe bir süredir 4-2-3-1 oynuyor, fakat şu anda Aykut Kocaman'ın ideali olduğu söylenen 4-3-3 uygulansa da yukarıda bahsi geçen sorunlarda büyük değişimler olmayacak. Üstelik içerisinde Alex olmadığından (geçmişte de tecrübe edildiği gibi) takımın hücum kalitesi zayıflayacak. Aynı şekilde Dia ve Stoch'un etkinliği aratacaktır, fakat bu uğurda nelerden vazgeçildiği önemli; tıpkı Cristian'ın bir süredir artan aktivitesi gibi. Bir artı, peşinde bir başka eksiyi getirecektir. Önemli olan terazide baskın tarafın artılar olması ve bu fazlalığın galibiyet eşiğine ulaşmasıdır. Optimuma ulaşmak için biraz hücumdan ya da savunmadan feragat edilebilir; yansıması mutlaka tabelada görülür.

Aykut Kocaman atletik oyuncularla oynayabileceği bir oyun düşlüyor, bu uğurda yüksek fizik kapasiteye sahip Dia ve Niang'ı transfer etti. Orta sahada versatil oyuncular kullanıyor. Ama henüz Alex meselesini kendi açısından tam olarak çözebilmiş değil. Alex takıma bir oyunu dayatıyor ve bu oyun hep sonuç aldı. Sadece TSL'de değil, CL'de de verim alındı. Fakat kenarların merkezden uzak olduğu ve santraforun gezgin oynadığı mevcut görüntüde Alex'ten de takımın geri kalanından da tam verim alınamıyor, ama sahada görünende ve sonuçlarda her zamanki gibi Alex ağır basıyor.

Bakalım Aykut Hoca'nın devre arası hamleleri neler olacak? İlk devre iki hocayla çalışan Sivasspor'da artıları ve eksileri konuşacak ortamın olması için bir transfer döneminin geçmesini beklemek lazım. Bugün geçen dört haftanın ve son hafta 10 kişiyle alınan müthiş galibiyetin de özgüveniyle disiplinli, etkin bir oyun oynadılar. Ama bir duran top puan umutlarını bitirdi. İkinci yarı mutlaka bulundukları noktanın üzerine çıkacaklardır, küme düşmeleri uzak ihtimal görünüyor.

Noat Samisa

19.12.2010

Stuart Holden'la Uzun Top Oynuyoruz

Yandaki görseller yazıyla birlikte aşağıya geledursun, biz bu arada Stuart Holden'la uzun top oynamaya çalışacağız. Burnley'nin masal kahramanı Owen Coyle'ın bir süredir Bolton'da yaptıklarından feyz aldık, kalbi kırık bir Amerikalı çocuğun Coyle sayesinde geri döndüğü Ada'da bir süredir yaptığı iyi işleri keyifle takip ediyoruz.

Modern zamanların oyunları savaşların ehlileştirilmiş halidir, diyenlere hak veriyorum. Hele ki oyunların arka planını anlamlandırmak için Sun Tzu okumanın (Mehmet Demirkol'a gıyaben selamlar) önerilmesine de katılıyorum ve ekliyorum: Futbol oyununu daha iyi anlamak için go oynayın! Çünkü Sun Tzu oynardı. İngiliz futbolunu şekillendiren adamlardan Charles Reep de Sun Tzu gibi savaşçı, ya da daha ehil terimle ''asker'' idi. İngiliz Hava Kuvvetleri'ne gönüllü olarak katılmış, bir süre orduya hizmet etmişti. Futbola meraklıydı, ordu takımını güçlü kılmak için varolandan fazlasını nasıl elde edebileceğini düşünüyordu. Apoletini kullanarak 30'ların hit takımı Arsenal'in sırlarını elde etmeye başlamış, Herbert Chapman'ın değişen ofsayt kuralı üzerinden ürettiği WM dizilişiyle yarattığı farka hayranlık beslemeye başlamıştı. Fakat sıcak savaş zamanlarının asker olması, onu dönemsel taktiklere değil; sonuç veren ana stratejiye ilişkin meraka sevk etti.

Interwar döneminde savaş teknolojisinin alıp başını yürümesi, gündelik hayatta kullanılan teknolojilere fark atmasından mütevellit, bir ordu mensubu olarak II. Dünya Savaşı sonrasındaki hayatına daimi sivillerden birkaç - sıfır önde başlıyordu. Kullandığı metodlar, değişen teknolojiyi ilk kullananlardan biri olması sebebiyle muadillerinden epey farklıydı. 1950'de ilk kez kendi metodlarına dayanarak yazdığı bir maç analizini yayınladı. Bu yazı, o güne kadar ana akım medyada çıkan yazılardan çok farklıydı. İçerik ve metoddan öte, Reep'in istatistikler üzerinden ulaştığı bir futbol teorisi vardı: ''Gollerin yüzde sekseni 3 ya da daha az pas sonucu atılır.''

Bu teoriyle İngiliz'lerin yıllardır oynadığı kick-and-rush (vur ve koş) odaklı, diğer bir deyişle direkt pas futbolu, ''bilimsel düzeyde'' onaylanmış oluyordu. Aradan fazla zaman geçmeden Macar'lar Wembley'den 6-3'lük galibiyetle dönüyor, İngiltere futbolu tarihin ilk ve en büyük travmasını yaşıyordu. Daha önce görmedikleri, görseler de kabul etmedikleri, hor gördükleri futbol karşısında ağır bir mağlubiyet yaşamışlardı; zira futbolun oynanış biçimine ilişkin aykırı fikirleri Ada'da kabul görmeyen Jimmy Hogan, yeni yüzyılın başından itibaren Orta ve Doğu Avrupa'yı dolaşmaya başlamış; Avusturya ve Macaristan'da çalışmıştı. Bi' nevi sürgündeydi; ama tarihi değiştiriyordu. Nitekim Macaristan'ın efsane hocası Gustavo Szebes sonraları, ''Biz futbolu Jimmy Hogan'ın bize öğrettiği gibi oynadık.'' diyecekti.

Charles Reep bu ağır yenilgi sonrası dahi revaçtaydı; zira Macaristan'ın galibiyeti sahip oldukları Reep-vari analizlere değil, başka sebeplere dayanıyordu. Ya da hiçbir çaba sarfetmeden, kolayca akla gelen fikir kabul görüyordu: Günün koşulları, onlar bizden daha çok istedi, yeterince mücadele etmedik... gibi zırvalar. Wolves'in menajeri Steve Cullis ise Macar'lardan bir şeyler öğrenmenin peşindeydi. Geçen sezon maç analizleri ve maç öncesi planlarıyla Brendtford'un ligde kalmasına yardım eden Reep'ten kendisi için çalışmasını istedi. Sonucunu kısa zamanda aldılar, dostluk maçı için İngiltere'ye davet ettikleri Macaristan şampiyonu Honved'i mağlup ederek İngiliz Futbolu'nun kırılan onurunu tamir etmeye çalıştılar. Bu sayede ''tamamen İngiliz ürünü'' olan ''direkt pas oyunu'' yeniden doğrulanıyordu. Reep ise kısa bir süre Sheffield Wednesday'da çalıştıktan sonra ilk günlerdeki popülaritesini yitirdi. Gazete yazıları saçma olarak değerlendirildi. Emekliliğin keyfini çıkararak serbest şekilde maç analizleri yazmaya başladı.

Tam da farklı fikirlerin İngiltere futbol ortamında yeşermeye başladığı günlerde gelen 1966 Dünya Kupası zaferi, İngiliz Futbolu'nun başına gelen en kötü şey oldu. Bu noktada es verip, ''futbolda pragmatizm'' tanımı yapmak istiyorum. Anglo-sakson icadı pragmatizm, futbolda kendini ''sonuç vereni iyileştirme'' olarak gösterir. Bu noktada maç - maç bakıldığında kazanmayı en öne koymak değil, zaman içerisinde gerçekleşen ve teorik altyapıya dayanan değişime direnme durumu, pragmatizm olarak görülmeli. Zira ortada bir oyun var ve kimse, kaybederek oyundaki geleceği kazanamaz. Ezcümle, yenilik ve başarı arasındaki bağlantıya ulaşmanın önündeki engeldir futbolda pragmatizm; kazananın kayıtsız şartsız kutsanmasını sağlayan bir sihir değil.

Alf Ramsey varolan üzerinden iyileştirmelere gitti ve klasik İngiliz futbolu, ilk ve son Dünya Kupası zaferini yaşadı. Daha önce başarı gelmemişti, Macar'lar ağır bir tokat atmıştı; ama 66'daki gibi olabiliyordu demek ki. Fakat sonra yine olmadı. 70'lerdeki başarısızlık dönemi sonrası İngiliz Futbolu yeniden Charles Reep'e döndü. Reep'in Norveç'e ihraç edilen fikirleri, orada da performans analizleri ve direkt pas futbolu olarak kendini gösteriyordu. Teori basitti. Gol atmak için, topun kaleye yakın olması gerekliydi. Bu da topu en kolay şekilde kale önüne ulaştıracak olan uzun mesafeli bir pasla mümkündü. Kıta Avrupa'sı ve Yeni Kıta'da revaçta olan bol paslı oyuna karşı duran bu teorinin pratikteki açıklamasını 82 DK başarısızlığı sonrası dönemin Watford, 90 DK sonrasının İngiltere antrenörü Graham Taylor yapıyordu: ''Topa sahip olma ve sabrın futbolda önemli olduğu uydurmadır. Goller hatalar sonucunda atılır.''

Reynolds, Hogan, Meisl, Maslov, Michels ve daha pek çok ayak izleri takip edilen, blueprint'leri kendinden sonraki döneme aktarılan hocalar ise bambaşka bir fikrin peşindeydiler. Bireysel bir hatanın değil, rakibin çalışır düzenini mekanik şekilde bozacak ve galibiyetini kendi oyunuyla elde edecek bir futbolun peşine düşmüşlerdi. Kimisi bunu çok radikal uygulamalar üzerinden yaparken, kimi maç - maç düşündü; ama sahaya konulan oyundaki kazanma fikrinin uygulaması, Graham Taylor'ın düşündüğünden çok farklıydı. Taylor o sıralarda Charles Reep'le birlikte çalışıyordu. Bu birliktelik, Taylor ve Reep'in fikirlerinin yılmaz savunucularından Charles Hughes'ün FA'in antrenör eğitim departmanının başına gelmesiyle anlam kazandı. Hughes, müridi olduğu Reep'ten kendi futbol teorisi üzerinden bir ''antrenörlük müfredatı'' yazmasını istedi. İngiliz futbolunun altyapısı artık Reep'in ''en kısa yoldan gol nasıl atılır?'' sorusuna göre futbol oynayan futbolcular yetiştirmeyi artık örgün eğitimin metodu olarak kabul ediyordu. 80'lerde yetişen antrenörlerin tamamı, daha önce informal şekilde dahil oldukları geleneksel oynama biçimini, artık bir doktrin olarak kabul ediyor ve uyguluyorlardı.

Heysel ve Hillsborough faciaları İngiltere'nin futbolunun somut kısmını yeniden şekillendirince 90'lardan itibaren sisteme dahil olan Kıta Avrupa'sı menşeili menajerler, bu ağır baskıyı kırdılar. Premier League'in zirvesi şimdilerde bambaşka bir oyunu temsil ediyor, fakat ligin kökleri ve ulusal takımın tümü, halen Reep'in futbol teorisinin boyunduruğunda yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Öte yandan, temelde ters giden bir şeylerin varlığından haberdar olanlar 2002 DK öncesinde ulusal takımın başına ilk non-British menajer olan Sven-Goran Eriksson'u getirdiler. Aynı yıl Charles Reep hayatını kaybetti ve Eriksson, Reep'in 50 yıl önceki teorisini hatırlatıp, kendisini bunun üzerinden eleştirenlere, ''Bu doğru değil. İstatistiklere bakarsanız, büyük maçlar ve uluslararası turnuvalarda gollerin yüzde sekseni 5 ve daha fazla pasla geliyor.'' diyecekti.

Charles Reep, oyundaki etmenleri ayrıştırıp bütüne yeniden ulaşmayla modern taktik düşüncenin Ada'daki ilk savuncusu olmuştu. Fakat oyunun oynanış biçimine ilişkin bir tabu içerisinde yaşayınca, hem kendini hem de bir ulusu içinde bulunduğu yanlıştan daha büyük yanlışlara sevk etti. Teorisindeki sayılar doğru değildi. Değerlendirmesi duran topları da kapsamıştı ve oyun akışında gerçekleşenlerin duran toplardakilerle alakası yoktu. Bu da bir kenara, başlarda dribling oyunu olan futbolun neden uzun top - direkt pas oyununa evrildiğini ve futbolu, başlangıçtaki sosyolojik süreçleri yaşayarak oynamaya başlamayan Kıta Avrupası ve Güney Amerika'nın yarattığı farklılığı, kazanılan başarılardaki ortak noktaları ya da farkları hiç dikkate almadı. Sofistike görünen, ama yalnızca varolan skor sonuçları üzerinden bir teori geliştirmişti; fakat Ada'nın oyunu zaten informal şekilde bu noktaya ulaşmıştı.

En üstte fotografı görülen Bolton'ın Amerika'lı orta saha oyuncusu Stuart Holden'ın hikayesi ilginç. Öğretim görevlisi babasının işi nedeniyle İskoçya'da doğmuş, Sunderland'de büyümüş biri. Yetiştiği ortam itibariyle vatandaşlarından farklı olarak soccer olan futbola ilgi duymaya başladı ve ailesiyle birlikte Amerika'ya döndükten sonra da bu eğilimi devam etti. 20 yaşındayken Sunderland ile sözleşme imzaladı, yeniden Britanya'ya döndü. Fakat, Newcastle'da arkadaşlarıyla birlikte olduğu bir gece sokak ortasında saldırıya uğradı. Göz yuvası kırıldı, görme kaybı yaşayacağı korkusuyla ameliyat olmaktan imtina etti. Sonunda her şey yoluna girdi, Holden'ın kafatası da gözü de eski haline döndü; ama artık İngiltere'nin Kuzeydoğu'sunda kalmak istemiyordu. Amerika'ya geri döndü. Houston Dynamo'da geçen üç yılın sonunda İngiltere'ye Bolton formasıyla geri döndü. Bu yaz Amerika ulusal takımıyla Güney Afrika'ya gitti, şimdilerde Bolton'ın çıkışındaki en etkin adamlardan biri.

Stuart Holden'ın bu hikayede işi ne, der gibiyim. Evet, siz değil; ben. Açıklayayım. Holden yalnızca bir örnek. Futbol sevgisini Ada'da, eğitimini Amerika'da almış ve ilk düzenli profesyonel futbol tecrübesini Amerika'da yaşamış bir orta saha oyuncusu olarak British model (box-to-box) orta saha oyuncularından farklı, çok daha versatil bir oyuncu. Tek bir kazanma yoluna inanmıyor, takımına esneklik kazandırıyor.

Yazının başından itibaren sağda görülen grafikler ise uzun topu başarılı şekilde oynayan ve oynayamayan takımları gösteriyor. Grafikler kalecilerein maç boyu yaptıkları paslara (aut ve kaleci atışları dahil) ait. Sezonun takımlarından Bolton Wanderers'ta Kevin Davies ve Newcastle United'ın tam bir Ada'lı özellikleri taşıyan santraforu Andy Carroll'ın yarattığı fark ortada. Gerçtiğimiz hafta sonu Bolton ve Newcastle'ın rakipleri Blackburn'ün ve Liverpool'un gerçek bir hedef santrafora sahip olmayışı, uzun topların rakibin güçlü fizikli stoperlerinin kafasından geri dönmesine neden oldu. Ama bu her şeyi açıklamıyor, uzun topların tamamını karavana atıp da maç kazanabilirsiniz; fakat uzun topu iyi oynayan takımların halen bir noktaya kadar başarılı olmaya, Premier League'in baş altına yaklaşmaya devam etmesi de yadsınamaz bir gerçek. Uzun top iyi oynanırsa halen İngiliz'lerin futbol pragmatizmini temsil ediyor. Keza Fulham'ın geçen yılki başarısı da neo-İngiliz oyununun son güzellemesi. Tottenham'ın süren çıkışı ise fikir olarak yerel, fakat uygulamada Kıta Avrupası'yla melezleşme emareleri gösteriyor. Geleneksel İngiliz oyun tarzının zirvenin futboluna, kupalara etkisi ise hala sıfır; hele ki ulusal düzeyde sıfırın da altında.

Helenio Herrera'nın dediği gibi ''İngilizler değişimi yine ıskaladı.''

Ama uzun top bazen, yine de iyidir. Konuya ilişkin bir sonraki yazı ''Bizim bile gördüğümüzü İngiliz'ler göremiyor mu?'' sorusuna cevap vermeye çalışacak ve bunun üzerinden ülkemiz futbolunda olan bitene bir yeni, küçük açılım getirmeye çalışacak.

Kaynakça: When Saturday Comes, How to Score - Ken Bray, Inverting the Pyramid - Jonathan Wilson


Noat Samisa

16.12.2010

Blackburn Madrid !

Alex Ferguson anlatıyor:

- Dostum Sam, pazartesi günü saat üç gibi beni aradı. ''Akşama bir fincan çayını içebilir miyim?'' dedi, maça (Man Utd - Arsenal) gelecekti. Sonra saat dört buçukta bir daha aradı. ''Kovuldum'' dedi. (...) Hayatım boyunca bu kadar aptal bir karar duymamıştım, kesinlikle saçmalık.

Blackburn Rovers, geçtiğimiz pazartesi günü menajeri Sam Allardyce'ı kovdu. Geçen hafta Newcastle'ın patronu Mike Ashley ile akıl hocası Derek Llembias'ın verdiği kararda olduğu gibi, Blackburn'ün Hintli patronlarının da gerekçesi ''vizyon uyuşmazlığı'' oldu. Halbuki geçen ay ''övgüye değer menajerimiz Allardyce'a devre arası harcaması için iyi bir bütçe vereceğiz'' demişlerdi. Hintli patronlar tavuk işi yapıyor. Şirketin başında bir kadın var. Kendisi Ewood Park'a misafir olmadan önce daha önce hiç futbol izlememiş, iyi bir kriket seyiricisiymiş. Kulübü satın almaları sonrası futbol kurallarını öğrenmeye başlamış, ama hızlı öğreniyor belli ki! En son takımın santrafor ihtiyacı üzerine anlamsız sözler söylüyordu. Son olarak da ''bu takımın dördüncü ya da beşinci olmasını olmasını, hatta daha iyisini istiyoruz'' diyerek bombayı patlattı.

Bu ve benzeri açıklamalar Mike Ashley saçmalıklarından da beter. Hintli patronun futbol hakkında neredeyse hiçbir fikri yok. İşleri vaktiyle Man City'e çöken devrik lider Shinawatra'ya akıl hocalığı yapan menajer - yönetici Jerome Henderson idare ediyor. Muhtemelen devre arası transferde fena işler yapmayacaklar, fakat göz önünde kalarak Avrupa'da daha fazla iş yapmayı hedefleyen patronlar her açıklamalarında, her röportajlarında basına makara malzemesi veriyorlar. Bundan önce futbolsever olup da iş dünyasında yapamadığı fantezileri sahada denemeye kalkan çok patron gördük, ama Blackburn'ün Hintli'leri safi reklam amaçlı burada gibiler ve bunu açık etmekten de çekinmiyorlar.

Sam Allardyce, bu takımı dipte almıştı. Önce kümede kalmayı sağladı. Düşme stresi kalbini etkiledi, ameliyat olmak zorunda kaldı. Sezon sonu para harcamadı, şimdiki konumları düşme hattının beş puan üzerinde 13. sıra. Tıpkı Chris Hughton'ın gönderilişi gibi sorun tabela değil. Her şeyi belirlediği gibi Allardyce'ın geleceğini de beklentiler belirledi. Orta sıralarda yer alması başarı olacak takımın patronları CL vizesi istedi, Big Sam kovuldu. Hocanın beklentileri ise en başından çok farklıdır:

''Bolton ya da Blackburn'e uygun değilim. Inter ya da Real Madrid benim için daha uygun olurdu. Bu kulüplerde menajerlik yapmak benim için sorun olmayacaktır, zira duble yapabilirim ya da her yıl ligi kazanırım. Bana Manchester United'ı ya da Chelsea'yi verin, aynısını yaparım. Sorun olmaz. Olmam gereken yerde değil, uzun zamandır olduğum yerdeyim. Şampiyonlar Ligi ya da Premier League'in yükseklerinde mücadele etmek benim için problem olmayacaktır.''

Yukarıdaki sözler bizzat Sam Allardyce'a ait. Tanıdık geldi mi? Geçen Eylül'de Mark Hughes'a Man City'nin yeterince şans vermediğinden bahis açmış, konuyu kendi durumuna getirmişti. Newcastle'da olduğu gibi yine işi tamamlayamadan görevden alındı. Fantastik savunma taktikleri, abartılı uzun top oyunu, stoper Samba'yı maçın herhangi bir bölümünde santrafor oynatabilmesı; bunun yanı sıra Phil Jones'u henüz 18 yaşındayken sürekli stoper oynatmasıyla ve tabii Bolton günleriyle ilginç adamdır. Kalbi teklemiyorken saha kenarında çok ateşliydi, ama artık maçların büyük bölümünü tribünden seyrediyor.

Yerine Ada'lı menajer düşünülüyormuş. Margaret Thatcher'a onursal aşbaşkan ünvanı vermiş olan Blackburn Rovers, bakalım bir başka kadınla nereye gidecek?

Bolton 2-1 Blackburn
Noat Samisa

14.12.2010

İBBSpor 1-3 Trabzonspor

Lider Trabzonspor kazanmaya, kazanırken rakiplerine gözdağı vermeye, son üç maçında galibiyet alamayan İBBSpor ise form ve sıra düşmeye devam ediyor.

Görünürde ev sahibi olan İBBSpor'da geçen haftaya göre iki değişiklik vardı. Efe ve İbrahim'in yerine Kus ile Ekrem takıma girmişlerdi. Böylelikle Cihan orta sahaya geçmiş, Kus da sağ beke geri dönmüştü. Yıllardan bu yana oynadıkları 4-5-1 ile sahaya yerleştiler.

Trabzonspor'da ise geçen haftaki cezasını tamamlayan Burak takıma, Alanzinho da kulübeye geri dönmüştü. Geçtiğimi haftalarda Şenol Güneş'le yaşadığı tartışma sonucu ilk 11'deki yerini kaybeden Engin yine yedekti. Yattara maça sağ kenarda başladı. Jaja'yla Umut'u yakın konumlandırarak 4-4-2 dizilişiyle sahaya yayıldılar.
Şok: Ön Alanda Pres

Bundan evvelki dört maçta attığı 7 golün 3 tanesini ilk 15 dakikada bulan Trabzonspor, bu maça da erken gol hedefiyle başladı. Henüz ilk dakikada Giray topu ileri vurdu. İBBSpor savunması indirdi ve topun olduğu yerde saniyeler içinde beş adet Trabzonlu bitiverdi. Şok pres golü getirdi, Burak topu ulaşılamaz noktaya gönderdi.

Bu maçta, daha önce Bursaspor maçında dikkat çektiğim konunun bir sonraki adımını gördük. Trabzonspor savunması yuvarlak yakınlarına yaklaştı, kontrol halinde pozisyon aldılar. Hareket halindeki atlet forvetler Umut ve Jaja'nın pres gücüne kenardaki çizgi oyuncuları da katıldı. Savunma hattıyla aralarında büyük bir boşluk oluşturma riski göze alarak ilk 15 dakikada rakibi adeta sahadan sildiler. İki stoper Mahmut ve Serhat art arda hamle gecikmelerinden kaynaklanan sakatlıklar yaşadı.

Merkeze Yakın Kanatlar

Alttaki görselde ilk gol öncesi görülüyor. Pozisyonun devamında Colman topu kapacak ve Burak golü atacak. Kadrajda altı adet bordo-mavi formalı var, hem de her bölgeden. Trabzonspor'un kenar oyuncularının (uzak forvet Burak ve çizgi oyuncusu Yattara) merkeze yakın oyunları ise esas dikkat çekilmesi gereken nokta. Bu ikili akabinde, devrenin devamında sürekli kenar değiştirdiler; alan açmak için orta saha bölgesine kadar gelerek eşleşme problemleri yaratmaya çalıştılar. Maç başında radikal şekilde görülen bu önemli ayrıntı, oyunun devamında da aynı şekilde sürdü.
Orta sahanın merkezinde görüntüde 3'e karşı 2, ya da sahanın toplamında 4-5-1'e karşı (Jaja'nın sahte 9 rolüyle melezleşen) 4-4-2 savaşı vardı. Zirve futbolun trendi, böylesi maçlarda orta sahayı, dolayısıyla da oyunu merkezde fazla olana kayacağını işaret eder. Fakat nicelik tek başına anlamsızdır. Bu farkın ortaya çıkması için sahadaki oyuncuların nitelikleri yakın olmalı ki, boş alanlar fark yaratsın. Bugün Trabzonspor'un kenar oyuncularının (başta ters ayakla solda oynayan Burak olmak üzere) zaman zaman bu amaçla kenarda pozisyon alan Colman ya da Engin gibi merkeze yakın oyunları, Jaja'nın derine gelerek oynamasının da katkısıyla Trabzonspor'un ilk yarıdaki bariz oyun üstünlüğünün ana etkeniydi. Bu sayede orta sahada eksik kalmadılar.

İkinci Devre: Araf

İlk devre rakibin net ve iştahlı oyunu karşısında varlık gösteremeyen İBBSpor, devre sonunda ilginç bir duran top golüyle beraberliği yakalayınca oyunda yeniden hak iddia etme fırsatı buldu. Trabzonspor skora göre (maçın başlangıcından sonuna doğru azalan şekilde) çok daha coşkulu oynuyordu, tabelanın daha fazlasını yazması gerekirdi; fakat skoru artıramayınca ikinci devre yeni bir başlangıç oldu.

İkinci devreye başlarken toplu oyunda varlık gösteremeyen Yattara, Engin'le değişti. Artık orta sahadaki görünür 2'ye karşı 3 de değişmiş, orta saha oyuncusu karakterli kenar adamı Engin'in oyuna dahil olmasıyla Trabzonspor'un dinamizmi tazelenmeye çalışılmıştı. Yüksek tempoda geçen ilk yarının ardından 60'tan sonra oyun değişti. Orta sahalar düşmeye, savunmalar daha sık geri kaçmaya başladı. İlk hamle yine Şenol Güneş'ten geldi. Sezon başındaki Super Kupa maçında görüldüğü üzere merkezde yeterli boşluk olduğunda hatlar arasındaki bağı çabucak koparabilen, çok hızlı mesafe alan bir Alanzinho vardı. Orta sahayla arasındaki bağlantı zayıflayan Jaja çıktı, merkezdeki boş alanlar için Alanzinho oyuna girdi. Karşılık Abdullah Avcı'dan geldi. Zeki çıktı, Gökhan sol önden merkeze çekilerek yerine İbrahim konuldu.
Can Alıcı Hakem Kararları

İki takım da ilk dakikadan itibaren sert oynadı. Trabzonspor'un agresif başlangıcı, İBBSpor'un aşırı sınırlandırılmaya tepkisi ile birleşince ilk yarı tempo arttı ve maç, hakem için git gide zorlaştı. Hoca standardı maça göre belirledi, pekala sarı kart çıkabilecek pek çok pozisyonu maçın atmosferinde doğal karşıladı. Bu sayede ortaya çıkan maçın toplamına bakılırsa kıran kırana, sahadaki kazanma ruhunu ekran başındaki dahi hissetirmeyi sağlayan çok iyi bir futbol maçı vardı; fakat çok sayıda faul yapan Colman'ın geç kart görmesi, Holmen'in sarı karı aşan müdahalesi oyuncuların futbol konsatrasyonu az da olsa etkiledi.

Tam saat geçildikten sonra iki hoca da hamleleriyle oyunu kazan-kazan'a çevirmişlerdi. Yorulan stoperler ve orta sahalar, ilk devredeki aşırı eforun sonucu olarak hataya meyilli hale geldiler. Belki oyunun devamı çok şeye gebeydi, ama Bülent Yıldırım açık oyunu doğrudan Trabzonspor'a çeviren ucuz penaltıyı çaldı. Burak attı, o dakikalarda çok yakın giden maç bitti. Alanzinho harika işler yaptı, ölçtü, Umut'un kafasını buldu ve Umut Bulut skoru tayin etti. İBBSpor maçı 10 kişi tamamladı, son bölümde havlu attılar, üstelik rakibi baskı altında tuttular.

Sonuç: Sporcu Futbolcular

Orta sahadaki savaş, Trabzonspor'un oyun başlangıcı, ikinci devre başında maçın Araf'a düşmesi, dozajında sertlik, tempo ve atmosfer maçı çok keyifli kıldı. Trabzonspor çok iyi oynadığı ilk yarıyı berabere bitirdi, fakat maç o an bitmiş olsaydı oyunun karşılığını alamadıklarını bilerek önümüzdeki haftalara ilişkin umutlarda ve sahip olunan bilinçte değişme olmazdı, olmamalıydı. İkinci devre maç yeniden bir hikaye yazdı, penaltı maçı yeniden lidere getirdi. Başlangıçtaki 15 dakika muhteşem, orta çeyrekte çok iyi ve devre sonunda iyi oynadılar. İBBSpor ise pek varlık gösteremediği ilk yarıdan sonra skorun motivasyonuyla direnç gösterdi. Bekledikleri gol pozisyonunu da buldular, fakat skoru elde edemeyince ilk yarıdaki Trabzonspor durumuna düşerek maç dinamiklerine yenildiler. Sakatları yine fazla, savunma tandemine 5. ve 6. alternatifleri oynatıyorlar. İkinci devre bu maçta gösterdiklerinden fazlasını sahaya koyacakları kesin.

Trabzonspor'un maç başında yaptığı şok pres ilk değil. Sahip oldukları ön oyuncuları genç ve atletik. Oyunu belli parçalara bölerek oynuyorlar. Agresif ön alan presini maç geneline yaymak en iyi takım için bile bugün imkansız olduğundan oyunun devamı için B ve C planları, bunun yanı sıra duran top silahları var. Gol için ve kalelerini savunmak için günü gününe değişen, yenilenen taktikleri var. Sezon başına göre artık daha cesurlar, savunma hattını daha önde kurabiliyorlar. Fakat hedef maçlar için hazırladıkları (2010'da oynadıkları hedef maçların tamamında yenilmediler) sürprizler halen cepte duruyor. Bu maçlarda başka bir şey oynuyorlar ve skoru genelde başlangıçta değil, son bölümde elde ediyorlar. Sahada ayrıntıları, farkları, gelişen oyuncuları, başkalaşan adamları görmek zor değil.

Trabzonspor'un devre biterken 40 puan barajına yaklaştıktan sonra 30'lu haftalara yarışın dışında girmesi ancak futboldışı sebeplerle mümkün görünüyor.

Noat Samisa

13.12.2010

GoodBye Manchester

Carlos Tevez'in futbol öyküsü Buenos Aires günlerinden ve boynundaki yanık izlerinden başlar. Zor geçen çocukluk, bir kaza ve başarı öyküsü. Ailesince korunan, yeteneğinden en başından beri sual olunmayan ve en sonunda zirveye ulaşan bir Arjantinli. İlk durak Brezilya, Kia Joorabchian'ın boyunduruğuyla ilk tanışma. Corinthians'ın dibe vuruşu ve patronun nüfuz çalışmalarının en önemli adımı olarak West Ham'a transfer. Sezonun son haftasında Man Utd'a attığı golle takımı kümede tuttuktan sonrası Manchester. Kritik gollerin adamı olarak çok sevildi, Alex Ferguson'un has adamı oldu. Ama hala patronun ipine bağlıydı. Ferguson ''çok para'' dedi, Tevez şehrin karşı yakasına geçti. Şehre ilk geldiğinde billboard'lar kırmızı ''Welcome to Manchester'' afişleriyle donatılmıştı, yeni sahipler bunun altında kalmadı. Tekrar ''Hoşgeldin'' dediler Tevez'e; ama o artık tüm şehre ''Good Bye'' diyor. Carlos Tevez, Mancester City yönetimine resmen ''gitmek istiyorum'' dedi.

Olayların gelişimine bakarsak gelinen nokta sürpriz değil. İki yıl evvel, ''Dört ya da beş yıl içerisinde idolüm Riquelme'yle birlikte oynayabilmek için Boca'ya döneceğim.'' demişti. Ardından ''Arjantin'le Dünya Kupası'nı kazanırsak, tamamen bırakabilirim. Futboldan bıktım.'' sözleri gündem olmuştu. Kısa zaman sonra City'nin yeni menajeri Roberto Mancini'yi ilk kez eleştirdi. Sebep, Mancini'nin yoğun idman programıydı. Ağır maç temposu, ağır idmanlarla birleşince City'nin bolca sakatı olmuştu; Mancini EPL'yi çözene kadar bu durum böyle sürdü. Sezonun bitimine yakın Tevez yeniden konuştu, memnuniyetsizliğini dillendirdi. Şampiyon olmak istiyordu. DK 2010 sonrası Mancini'yle görüştüler. Tevez ikna oldu, ama fazla sabredemedi.

Sezonun başlamasıyla birlikte sürekli sürtüşmeye başladı. Ekim ayı başında en büyük kavga patlak verdi. Newcastle maçının devre arasında Tevez, Mancini'nin defansif ağırlıklı oyun planını küfürler savurarak eleştirdi. Olay kısa sürede dışarı sızdı. Ardından ikili arasında yeni bir ateşkes imzalandı. Ama Tevez, oyundan alındığı her maçta Mancini'ye gider yaptı. Elini sıkmadı, yüzüne bakmadı, boyun bandını fırlattı. Tüm bunlara rağmen hala takımın en önemli oyuncusuydu. Her maç adeta topu yemeye devam etti, takımın zayıf hücum gücüne rağmen şimdiden 10 lig golüne ulaştı.

Tevez'in durumunu en iyi şekilde özetleyen kişi, Güney Amerika'lı takımdaşı Roque Santa Cruz, ''Tevez kendisi gibi insanların arasında yaşamak istiyor. Kardeşleri ve kızları da Arjantin'de, onları çok özlüyor. Eğer memleketinizin sizi geri çağırdığını hissediyorsanız, buna engel olan her şeyi bir kenara bırakıp dönersiniz.'' demişti. Homesick hastalığına yakalanan ilk Güney Amerika'lı değil Tevez. Hepsinin futbol tanrısı olan Maradona ne zaman başı sıkışsa doğduğu topraklara dönerdi. Geç dönerdi, her şey düzelince geçmişi çokça unutur; ama başı çıkışınca çıkışı yine aynı yerde bulurdu. Onun da karanlık insanlarla ilişkisi pek iyiydi. Kendisi kaptırır, farkından olmadan onlara hizmet ederdi; ama tıpkı Tevez gibi çok kereler her şeyden bıkmıştı.

Futbolcular ne kadar büyük paralar kazanıyorsa kazansın, sahadaki oyun serbest piyasa kurallarıyla yürümüyor. Oyunun kendi kuralları, kazananı belirleyen özdinamikleri ve gerçekleri var. Hepsinden de önemlisi, sahada olmaktan nefret edecek duruma gelen bir adam ve onun -galiba- sahte gol sevinçleri var. Kaptan Carlos Tevez, City yönetimine ''Kızlarımı çok özlüyorum. Eğer buradan gitmezsem, futbolu tamamen bırakacağım.'' dedi. (Yeni istikamet muhtemelen İspanya) Yine bir bunalım anı mıdır, dönüşü mümkün mü? Bilinmez. Tek bildiğim City formasıyla çıktığı 50 Premier League maçında 33 gol atan Tevez'in çok ama çok iyi, izlemesi çok büyük keyif veren bir oyuncu, zamanın en iyi santraforlarından biri olduğudur.

Noat Samisa

12.12.2010

Eskişehirspor 2-0 Beşiktaş

Oynadığı son dört maçı kaybetmeyen Eskişehirspor, iç sahadaki yenilmezlik serisini beş maça çıkararak yine gol yemeden kazandı. Geçen hafta kırmızı kartın şekillendirdiği maçta skoru elde eden Beşiktaş, bu kez kırmızı kart ile mağlup oldu.

Eskişehirspor'da geçen hafta Kayseri'de sakatlanan Volkan'ın yerine oynatılan Veysel, kaptan Sezgin'le yer değiştirerek konumlandırılmıştı. Batuhan'ın dönüşü ön tarafı yeniden şekillendirmiş, Sezer'in yakın oyunu şablonu Bülent Uygun'un idealine yaklaştırmıştı.

Beşiktaş'ta ise geçen hafta Bursaspor karşısına çıkan aynı oyuncular sahadaydı. Diziliş ve görevler değişmemişti, yine sahada santrafor yoktu. Uçtaki oyuncular kenarlara yakın oynuyorlar, baklava orta sahanın en ucunda yine Guti pozisyon alıyordu.
Sıkışık Yarım Saat

Maçın başında Eskişehirspor parladı. İlki çabuk kullanılan bir duran topta Beşiktaş savunmasının uyuması sonucu, diğeri ise önündeki doğal alanı kullanarak Beşiktaş savunma arkasına top gönderen stoper Diego'nun pasıyla gerçekleşti. Batuhan ve Burhan son vuruşu kötü yapınca skor değişmedi ve Beşiktaş bu kısa süreli şok dalgasını kayıpsız atlattı. Guti'nin geri gelerek öne aktardığı topların sayısı artınca oyun Beşiktaş'ın kontrolüne geçti. Pas sayısı arttı, pek çoğu geri alanda olsa da ''top bizdeyse, rakip gol atamaz'' prensibinden hareketle takım savunması bu anlarda maç başına göre iyileşmişti. Zaten halihazırda top rakibe geçtiğinde 9+1 kişiyle topun arkasına geçen bir Beşiktaş vardı ve Necip'in iki acemi müdahalesi hariç sorun yaşanmıyor, top ön alanda fazla kalmadıkça ve dikine pasların isabet yüzdesi düşük oldukça oyun git gide sıkışıyordu.

Çift dörtlü hatla derinde alan kapatan rakibine karşı Beşiktaş'ın Guti'nin haricinde bir de taktik silahı vardı. Hilbert, sınırla alanda da olsa üç kez son çizgiye koşu yaptı; ama hiçbirinde iyi pas - yeterli alan bileşimi tutturulamadığında Hilbert üzerinden aksiyon üretilemedi. Guti pasında Ali Kuçik uygun pozisyonu kötü bitirince ve Necip çok müsait pozisyonda topa darbeli bir kafa vuruşu yapayınca tabela yine 0-0'a takıldı.

Bir Kırmızı'yla Değişir Çok Şey

Guti önce Bülent'e bir tekme savurdu, ardından basit bir faule -geride kalan dört ayda iki kez daha yaptığı gibi-yasaklı tepkiyi gösterdi ve oyundan atıldı. Bu dakikadan sonra Beşiktaş'ın sınırlı hücum imkanları iyiden iyiye azaldı, duran toplar da liste dışına çıktı.

Schuster ikinci yarıya Ali - Erhan değişikliğiyle başlayarak Hilbert'i sağ, Necip'i sol öne çekti ve en uçta Holosko'yu tek bıraktı. İleride top tutamama sorunu daha büyümüş, Holosko'nun iki güçlü stoper arasında kaybolmasıyla iyiden iyiye çözümsüz bir hal almıştı. Sayıca eksik olunması da savunmayı zayıflattı ve Beşiktaş kolayca sindi, baskı yedi. Cenk ve Ersan'ın kritik müdahaleleri skor geciktirse de Tello'nun pasıyla ceza sahasına sızan Veysel Sarı, Necip'in adam değişiminde geç kalmasını müthiş bir gol vuruşuyla değerlendirdi. Maç o dakikada bitti, Erskişehirspor rölanti oyunla kolayca 2-0'ı buldu.
Sonuç: Sahte Futbol

Eskişehirspor'un Bülent Uygun'la edindiği yeni oyun karakteri ve bunun yansıması olan sonuçlar maçın başındaki taktik mücadeleye ilişkin fikir veriyordu. İki takım da çok adamla topun arkasındaydılar ve hücumdaki yaratıcılıkları, savunmalara diş geçirmekten uzaktı. Erkan ve Sezer ikilisi ön alandaki aktiviteyi daha geniş alan yayarken, Beşiktaş'ta Guti yoğun şekilde tehdit oluşturuyordu. Bir bakıma güçlü savunmalar, karşılıklı şekilde sınırlı yaratıcılığı nötrlüyordu. İki takım da kilidi çözecek pozisyonları duran top kaynaklı buldular, ama iyi son vuruş gelmeyince oyun sıkışmaya devam etti. Bu gidişi Guti bozdu, sorumsuzca gördüğü iki sarı kart ile maçı Eskişehirspor'a getirdi. Maçın son 50 dakikası yarışmacı değildi, misafir takımın gardı çoktan düşmüştü.

Beşiktaş dün maçın başından itibaren sahte futbol oynadı. Doğru dürüst top çalmadan maçı tamamlayan Ernst'in bütün pasları rakibe gitti. Guti zaten üzerine binen ağır yükün etkisiyle topun ayağında olduğu anlarda yaptıklarıyla yetiniyordu. Sonuçta dün akşam orta sahadaki dörtlü, kuru kalabalıktı. Pres yoksunu bir Beşiktaş vardı sahada. Oyun 11-10'e geldikten sonra ise orta saha hayalete dönüştü. Takımda dinamizmiyle fark yaratan adam yine Hilbert oldu, ikinci yarı ayakta kaldı.

İkinci yarı Toraman'ın stoper olarak, insiyatif alıp sağ bek bölgesine yaptığı pek çok dalış var. Buradan hareketle hocanın Erhan Güven'i hala sağ bek oynatmasına akıl erdiremiyorum. Ayrıca kenarda bir de sola İsmail, sağ kenara Tabata ve merkeze Fink alternatifleri vardı; fakat fiziken zaten bitik durumdaki takıma 10 kişi olunmasına rağmen ikinci bir takviye yapılmadı. Bu teslimiyet üzücü.

Eksiklere eklenen fiziki düşüş ve kırmızı kart sonrası doğal bir mağlubiyet. Bundan sonra devreyi 27 ya da 30 puanla bitirmek çok da farketmez. Takımın CL'e gidebilmesi için ikinci yarı oynayacağı 17 maçtan en az 13'ünü kazanması gerek. Yaz ligi şampiyonu olan takım, şimdi de kış ligi şampiyonu olmayı bekliyor; ama başkaları baharda gülecek.

Noat Samisa

11.12.2010

Christian Noboa

Rusya Premier Ligi'nde sezon Yarı Tanrı Spalletti'nin Zenit'inin şampiyonluğunu ilan etmesi sonrası ay sonunda oynanan son hafta maçlarıyla sona ermişti. Hafta içinde Barcelona'yla oynayan Rubin dahil, Europa League grubunda son bir maçı kalan Zenit ve CSKA Moskva (her ikisi de 5'te 5 ile yola devam ediyorlar) hariç tüm takımlar tatile çıktılar. Bu seferki sondan bir önceki kış tatili, tatil bitince bir buçuk yıl sürecek bir geçiş sezonu oynayacaklar; zira Rusya'da futbol 2012'den itibaren tüm Avrupa'da olduğu gibi sonbaharda başlayacak.

2011 Mart'ında başlayacak geçiş sezonu Aralık'a kadar oynandıktan sonra takip eden baharda 8'erden 2 adet play-off grubu kurulacak. Normal sezonu yukarıda bitiren ilk sekiz sıra şampiyonluğa ve UEFA Şampiyonları'na katılım hakkına oynarken, diğer sekiz sonbaharda başlayacak yeni sezonda zirve ligde oynama şansını kaybetmemeye çalışacak. 2012 Sonbaharı'nda itibaren ise RPL'nin fikstürü diğer Avrupa Ligleri'yle eşitlenecek. Geçen sezonlarda farklı fikstürde oynayarak 2 kez UEFA Kupası kazanmış olmalarını yeterli görmüyorlar, amaç daha fazlasını elde edebilmek için fikstürü Avrupa'nın geri kalanıyla eşitlemek. Ama özellikle Kafkaslar'daki ve Doğu'daki kulüplerin kış şartlarını nasıl tolere edeceği muamma.

Ağırlıkla ülkenin Batı'sındaki şehirlerde dönen ligin nispeten Doğu'da sayılabilecek temsilcilerinden biri de bundan önceki iki sezonun şampiyonu Rubin Kazan. Yine Barcelona'yla eşleştikleri CL Grubu'nda bu sezon da geçen yıl olduğu gibi altı puanla üçüncü sırayı aldılar. Yola Europa League'de devam edecekler ve hedefleri Zenit'le aynı: Dublin'deki Final. Kurban Berdiyev komutasında ilgi çekici bir futbol oynuyorlar ve oyunlarındaki en özel adam, aynı zamanda takımın kaptanı olan Christian Noboa.

Yaklaşık 10 yıldır Rubin Kazan'ın hem asbaşkanı, hem başantrenörü olan Kurban Berdiyev, bundan üç yıl önce futbolcu izlemek için İspanya'ya gider. Tesadüf bu ya, Ekvador ulusal takımı da yakınlarda kamp yapmaktadır. Hoca menajerlerden aldığı referansla bir başka Ekvador'lu oyuncuyu izlerken, gözü takımın genç forvetine takılır. Kısa zamanda oyuncuyla görüşür ve Noboa'yı Pasifik kıyısındaki Guayaquil'den çıkıp, Tataristan'ın başkenti Kazan'a gelmeye ikna eder. Berdiyev'i etkileyen, henüz ilk görüşmede Noboa'da farkettiği azim ve maceraperestlik hasletleridir. Henüz 22 yaşında olan Güney Amerika'lı bir futbolcu, bambaşka insanların, bambaşka bir iklimin ve bambaşka bir futbol anlayışının olduğu Rusya'ya gelmek için fazla düşünmemiş, sadece ''Bu macerayı denemeliyim.'' demişti.

Noboa'nın Rubin kariyeri, eski kulübü Emelec'te profesyonel futbola başladığı yaş olan 16'yı kendisine forma numarası olarak seçmekle başlar. Akabinde hayatında ilk kez kar yağışına tanık olur ve kısa zamanda bronşit hastası olup günler boyunca yorgan döşek yatar. (Sonradan ''Kazan'daki ilk altı ay zordu, donup öleceğimi sandım.'' diyecekti.) Soğukla mücadelesi sürerken iletişim probleminin ilk günkü umutsuzluğu değişmemiştir. Yeni takımında aynı dili konuştuğu tek kişi hala tercümanıdır. İletişim sorunu bir yandan Noboa'yı karamsarlığa sürüklerken, diğer yandan Kurban Berdiyev'le yaptığı yüz yüze görüşme, yeni bir serüvenin başlangıcı olmuştu. Artık orta sahada oynayacaktı. Daha kuvvetli olması, daha çok koşması; eskiden olduğu gibi golü atan değil, öncelikle attıran ve takımı yöneten adam olması gerekiyordu.

Futbol oynamayı çok seven Noboa çalıştı, çok çalıştı. Önce takıma katılan Güney Amerikalı'lardan yardım aldı, ardından iki yıl önce tanıştığı Rus kız arkadaşı Olga Romanova sayesinde Rusça öğrenerek iletişim sorununu çözdü. Soğuğa alıştı ve her sezon bir öncekinden fazlasını sahaya koydu. Daha çok süre aldı, daha çok asist yaptı, daha çok gol attı. Geçen yıl evlendi, öncesinde Ekvador ulusal takımına dört gün içerisinde oynadığı iki kritik maçta attığı iki golle çok önemli iki puan kazandırmıştı. DK 2010'a gidemediler ama Noboa artık ulusal takımın vazgeçilmez oyuncusuydu. Diğer yandan şehre ve kulübe bağlanmıştı ve sonunda genç yaşta Rubin Kazan'ın kaptanı oldu.

Rubin Kazan'ın saha içindeki patronu Christian Noboa henüz 25 yaşında. Her iki ayağını da kullanabiliyor. Orta sahanın ortasında, daha defansif görev alan partnerinin yanında oynuyor. Duran topları kullanıyor, penaltıları mütemadiyen gol yapıyor. Şut becerisi üst düzeyde, hücum oyuncusu geçmişinden kalma son pas ve son vuruş yetileri de bir orta saha oyuncusu için fazla. Gol bölgelerine koşular yapabiliyor, akan oyunda ceza sahası içerisinden pek çok golü var. Gösterdiği gelişim sonucunda geçtiğimiz yaz Valencia'dan aldığı transfer teklifinin Rubin'ce reddedilmesine tepkisi, ''Burada mutluyum. Rubin bana CL şansını veriyor, bu da yeterli.'' şeklinde olmuştu. Şimdi yine talipleri var, ama Noboa'nın kriteri belli: Düzenli oynayabileceği ve CL oynayan bir takım.

Bu sezon hem ligde, hem de CL'de büyük oynayan Noboa'nın ulaştığı bu noktada Kurban Berdiyev'in payı büyük. Ekvadorlu oyuncu geleceğini hocasının eline bırakmış durumda, yalnızca futboluna bakıyor ve oyununa hayran bırakıyor.

Kaynakça: Rambler Sports, FIFA.com, Gazeta.ru

Noat Samisa

10.12.2010