Stoke City'nin Yeni Numarası

Arka kapıdan, olmadı bacadan...

QPR hocası Neil Warnock, üç hafta evvel Stoke deplasmanında geldiğinde yapılmamışı yaptı. Tıpkı Delap gibi, taç atmaya giden her QPR oyuncusu top toplayıcılardan havlu istedi. Oyuncular bıkmadan bu ritüeli tekrarladılar, sırf muhalefet olsun diye. Sonuçta kavga çıktı, Stoke fizyoterapisti kulübeden atıldı ve ilk yarı 1-2 QPR'ın üstünlüğüyle bitince, ikinci devre saha kenarındaki havlular kaldırıldı. Bu sefer de karşı hamle geldi. Neil Warnock, soyunma odasından kendi havlusuyla çıktı, QPR oyuncuları denk gelirse havlu kullanmaya devam etti.

Yani bir süredir Britannia Stadium'da top toplayıcıların elinde havlu yok. Ama Stoke City bu, hemen yeni formülü buldular. Üstelik deplasmanlarda dahi işe yarayabilir!

Görsellerde görüleceği üzere 'Küçük Delap' lakaplı Ryan Shotton, formasının altına bir havlu gizlemiş. Geçtiğimiz pazar günü Tottenham karşısında taç atmadan evvel havlu lazım olduğunda işini bu yeni aparat vasıtasıyla gördü, çok da işe yaramış olacak ki Stoke takımı galibiyeti getiren iki golü de taç atışlarıyla oluşan karambollerin devamında buldu.

Fakat bu net bir kural ihlali. Kural kitabında tanımlanan giysiler dışındakiler için FA ve her iki takımın onayı gerekiyor, nitekim Tottenham havlu kullanmadı. Sonuçta FA olaya el koydu, geçmişe dönük ceza da dahil yaptırım gündemde. Yasaklanacaktır. Yarınki maçın hakemi de umarım buna dikkat eder.

Stoke City ligde 4 maç üst üste kaybettikten sonra son iki lig maçında Everton ve Tottenham'ı mağlup etti. Haftada üç maç onlara ağır gelinde bir ay epey sallandılar, evlerinde dahi ağır mağlubiyetler aldılar fakat yine Beşiktaş'la oynanan ilk maçtaki seviyede görünüyorlar.

Arşivden: Quaresma ile Rugby Oynuyoruz

14.12.2011 - 20:00
Beşiktaş - Stoke City
Noat Samisa

13.12.2011

Yakubu 4 X 2

Yakubu bizim Tuncay Şanlı'nın Middlesbrough'dan takım arkadaşıydı. Sonra Everton'a gitti ve bu yaz lig başladıktan sonra Blackburn'e katıldı. Çıktığı ilk maçta Arsenal'e 2 gol birden attı, 4-3 kazanıp bu sezonki ilk galibiyetlerini aldılar. Sonrası galibiyetsizlik, ligin dibini gören Blackburn, taraftar protestoları...

Meğer Blackburn kazanmak için Yakubu'nun kendisini aşmasını bekliyormuş! Nihayet bu hafta sonu Yakubu abarttı, aynı maçta 4 gol birden attı ve Swansea'yi mağlup ettiler. İyi bir koşu sonrası yere düşerken çıkardığı müthiş bir şut, iki kafa golü ve bir penaltı serisi yapan Yakubu, haftanın kahramanı oldu. Blackburn'ü bitkisel hayattan çıkardı, Steve Kean'ın en azından bir gece rahat uyumasını sağladı!

Daha da önemlisi, Yakubu daha da önce bir maçta 4 gol atmıştı. Portsmouth formasıyla da bunu başardığı için Premier League tarihine geçti. Dimitar Berbatov'dan sonra iki farklı takımda ve aynı maçta 4 gol atan ikinci oyuncu oldu.

Blackburn 4-2 Swansea
Noat Samisa

05.12.2011

Olivier Giroud - Nolan Roux

Giroud - Roux

Ne Pastore, ne Bastos, ne de Hazard... Bir süredir Fransa Ligue 1 en büyük yıldızı Olivier Giroud. Lider Montpellier'nin golcüsü, bu haftayı da boş geçmedi. Takımı Lorient'ı 4-0 mağlup ederken, diğer 3 golün asisti de solak golcüden geldi.

Böylece son 7 maçta 8. gol sayısına ulaştı, sezon performansı da 12 gol - 5 asist oldu. Asistlerden biri 1.92'lik boyuyla indirdiği hava topu, diğeri sağ kenardan ters ayakla içeri gönderdiği gol ortası ve son asist, şık bir pas. Durdurulamıyor. Younes Belhanda'nın ince pasları sıklıkla ona pozisyon hazırlıyordu, ama Giroud son Lorient maçında neler yapabileceğini gösterdi. Onda her yol var. Yerden, havadan, geniş alan, dar alan... farketmiyor.

Olivier Giroud alt ligde, Tours'da gösterdiği performansla parlamıştı. Bir başka alt ligden parlayan Ligue 1 golcüsü ise Nolan Roux'ydu. Lens'tan Brest'e transfer olan oyuncu geçen sezon orta karar bir performans gösterse de potansiyeli anlaşılmıştı. Schalke onu çok istedi, o da Schalke'yi; fakat transfer gerçekleşmedi. Yeni sezon başladı, ama Roux kendini nadasa bırakmıştı.

Giroud ile benzer özelliklere sahip, yüksek potansiyelli bir santrafor olan Roux, bu sezon 14 maçta yalnızca 1 gol atabilmişti. Son St. Etienne maçında ise 2 gol birden attı, neredeyse takımını galibiyete taşıyordu. Neredeyse diyorum, çünkü yaşanan ilginç bir olay Brest'i galibiyetten etti.

Son dakikalarda aniden bastıran sağanak yağmur nedeniyle Brest'in veteran stoperi Zebina kramponlarını değiştirmek için kenara geldi. Akabinde hakem Zebina'yı dışarıda unuttu ve St. Etienne beraberlik golünü attı. Doğal olarak kenardaki Zebina ve Brest hocası Alex Dupont çıldırdı, ama sonuç değişmedi.

Alex Dupont, oyuncusu Roux'nun henüz yeterince motive olamadığından yakınıyordu. Bu goller belki de onun ayağındaki prangaları çözecektir. Nitekim bu sezon 16 maçta 10 kez berabere kalan Brest'in kazanabilmek için onun gollerine ihtiyacı var. O vakit tıpkı talipleri her geçen gün artan Giroud gibi, Roux'nun da ne denli özel bir oyuncu olduğunun farkına varılacaktır.

Montpellier 4-0 Lorient
Brest 2-2 St. Etienne

Noat Samisa

05.12.2011

Chelsea'de Ayrık Otlar

Hakem David Luiz'i oyundan atsaydı, sonuç farklı olurdu. Daha 4. dakikaydı ve Chelsea'nin o anda 10 kişi kalması demek, muhtemelen maçı kaybetmesi anlamına gelirdi. Son 10 resmi maçta yalnızca 4 kez kazanan Maviler, 0-3'lük galibiyetle kötü gidişe bir çözüm bulunmuş sayılmaz. Yalnızca problemler bir süre daha ertelenir ve yaptırımlar için küçük de olsa bir alan açılır. Öte yanda müdahale bekleyen sorunlar bekliyor.

Maçın devamında Newcastle da Chelsea gibi sürekli topa baskı yaparak, daha yaygın tabiriyle 'iyi kapatarak' oynayan (orijinali closing-down) bir takım olunca, bol pozisyonlu maç oldu. Sturridge - Ryan Taylor eşleşmesi Newcastle büyük sorunlar çıkardı, üstüne Coloccini sakatlanınca Drogba golü attı. Kaçan pozisyonlar, direkten dönen toplar derken Newcastle biraz da şanssızdı. Maç son 10 dakika farka gitti, Newcastle'ın evindeki yenilmezliği sona erdi.

Bu maçtan çıkan sonuçlardan biri, Chelsea'nin devre arası iyi bir stoper alması gerektiği. David Luiz çabuk bir oyuncu, kadrodakiler içerisinde Villas-Boas'ın en çok tuttuğu adam ama sahada yaptıkları sıklıkla facialara yol açıyor. Top ayağındayken sahadaki en yetenekli oyunculardan biri, ama bir stoper olarak epey zamana ihtiyacı olduğu ortada.

Villas-Boas'ın maç sonu açıkladığı üzere Anelka ve Alex yolcu. Her ikisi de gitmek istediklerini beyan etmişler, bir süredir takımdan ayrı idman yapıyorlar. Lampard da Newcastle maçında oyundan alınmasına umuma açık şekilde tepki gösterdi ve son olarak Drogba'nın açıklamaları, Chelsea kadrosundaki bölünmüşlüğü ortaya koydu:

"Zor günler yaşıyoruz, ama birlik olmak zorundayız. Sahaya çıktığımızda hepimizin hedefi aynı. Hocamız her türden baskıyla baş edebilir, fakat eğer iyi durumda değilseniz, ona yardımcı olamazsınız. Bazen kendi şansınızı kendiniz yaratırsınız, ama takım olarak doğru şeyleri yapmak, ancak pozitif ruh halinde mümkün. Eğer birlik olursak, güzel günler gelecektir."

Genelde bu tür durumlar, tavuk - yumurta meselesine döner. Chelsea'nin kötü gidişinin sebebi ayrık otlar mı, yoksa Chelsea kötü gittikçe mi bazı koyunlar sürüden ayrıldı? Bence ikincisi. Bu durumun çözümü ise yazması, söylemek basit bir kelime, ama yapması zor bir iş: Kazanmak!

Anelka ve Alex'in yanı sıra Bosingwa, Ferreira, Kalou da gidici, deniyor. Hafta içindeki Valencia maçı, Chelsea'nin rotasını çizecektir.

Newcastle 0-3 Chelsea
Noat Samisa

05.12.2011

Le Classique: OM - PSG

Fransa futbolunun en güçlü rekabeti, Kuzey ile Güney'in kapışması Marseille - PSG, bugün sahne alıyor. Ligue 1 maçlarının yeniden ülkemiz televizyonlarında yayınlanıyor olmasıyla bu maç, yani Le Classique daha bi' dikkate değer.

Takımları içerisinde bulundukları ruh hali ile tasnif edersek biri cinnetten bir adım geride, diğeri ise evham ile kendini eyler vaziyette. Daha kötü durumda olandan başlayalım. Marseille'de durum öyle kötü ki, kulüp bünyesinde bulunan hiç kimse kılını kıpırdatmasa dahi yeni bir kriz çıkabilir. Güney'in Foçalıları'nda bu haftanın sorun üreteci de bir türlü durulmayan Andre-Pierre Gignac oldu.

Hikaye der ki: Geçtiğimiz çarşamba günü, Marseille - Olympiakos maçından birkaç saat önce açıklanan kadroda adını ilk 11'de göremeyen Gignac, bu konuyu konuşmak üzere Deschamps'ın karşısına dikilir. Konuşma kısa zamanda tartışmaya dönüşür, sonra da seslerin tonu yükselir. Gignac'ın su şişesini duvara fırlatmasıyla içerisine seyreltik şiddet de eklenen bu olay, ertesi gün Gignac'ın özür dilemeyi reddetmesiyle basına yansır. Sonuçta Deschamps, Gignac'ı kadro dışı bıraktı ve hakkında konuşmayı reddederek, onu kendi cehenneminin dibine yolladı!
"Büyük Baskı Altında"
"Paris lider olarak geldi, ama..."

Geçen sezon Gignac için Toulouse'a 16 milyon avro ödemişlerdi, ama sezon boyunca oynadığı otuz maçta yalnızca sekiz gol attı. Sezon sonuna doğru kasığından sakatlandı, ameliyat oldu. Antreman yapamadığı günlerde programa uymadı, abur cubur yiyip beş kilo aldı. İdmanlar başlayınca mutlaka zayıflayacaktı ama ameliyat sonrası hasarlı adeleleri yormak risk olacağından, heyet kararıyla İtalya'daki zayıflama kampına gönderildi. Aradan geçti beş ay, bekleniyor ki hala Gignac form tutacak. Eh, ancak su şişesini tutmak da yetmiyor elbette...

Deschamps'ın sık sık sportif direktör Jose Anigo'yla tartışması, hatta bunun basın aracılığıyla gerçekleşmesi, Veledrome'un maraton tribününün tadilatta olması ve hafta aşırı gerçekleşen taraftar protestoları, kadro içi hiyerarşi problemi... derken Marseille'de işler fazlasıyla karışık. Bir ara lig sonuncusuydular, şimdilerde sıra 10'unculuğu buldu! Nispeten daha az baskın karaktere sahip olan oyuncular forma bulur oldu. Gignac, Valbuena, Lucho gibi oyuncular birer üstün yetenek olmalarına karşın takıma yeterince katkıda bulunamıyorlar. Bu yüzden Amalfitano, Cheyrou gibi oyunları içerisinde emek oranı yüksek olanlar tercih ediliyor ve tabii ki Ayew kardeşler.

Geçen haftalarda Veledrome'da açılan pankartlardan biri:
“Forma için oynamıyorsanız, en azından para için oynayın.”

Deplasmancı PSG ise kendi kendine evham yapıp gereksiz yere kendini kötü hissediyor. Son olarak Bordeaux deplasmanından 1 puan almışlardı, milli maç arası dönüşü de evlerinde Nancy'e yenilince tartışmalar yeniden başladı. Sezon başı "Bu sezonki hedefimiz CL bileti..." diyen Katarlı patronlar, Leonardo'nun akıl hocalığında fikir değiştirmiş görünüyorlar. Ligin üçte biri aşılmışken lider olduklarını görünce şu 'uyum-muyum' meselelerinin abartıldığı kanaatine varmış olacaklar ki, şu sıralar sanki "Bu takım her türlü şampiyon olur." düşüncesindeler.

Leonardo'nun ay başında Paris'te Carlo Ancelotti'yle buluşmasını önümüzdeki sezona hazırlık olarak yorumlayanların sayısı az değildi. Kombouare'yi asla ve asla hedefleri için yeterli görmedikleri kesin, ama aynı zamanda henüz 'bu iş' için yeterince cesur olmadıkları da kesin. Şu halde akıtılan paranın sonucu eğer menfi olursa, ya da kısa sürede sonuç veremezse, suçu atıp kendilerini kurtarabilecekleri biri var. O da 'kavruk' hoca Antoine Kombouare.
Bu kirli kumpanya pek tabii ilk değil. Yakın zamanda Ranieri ve Hughes gibi benzer yoldan geçen, haksızlığa uğrayan hocalar oldu. Burada korunması, kollanması gereken taraf bellidir. Ligue 1'ın için fazla bir takım olabilir PSG, ama bunu yalnızca hücum hattına bakarak söylemek mümkün. Orta sahada alternatifler fazla olsa da Gameiro'nun arkasındaki üçlüyle ne kadar uyumlu oldukları tartışılır. Keza bekler, bu kadro için epey hafif kalıyorlar. Hal böyleyken takımın maç kazanması da ilerideki dörtlünün formuna bakıyor. Menez oynamadı, Pastore ve Gameiro biraz sallandılar... sonucu puan kaybı oldu.

Yakın plan bakılabilecek bir diğer konu ise Diego Lugano. İlk oynadığı maçtan itibaren üst üste dört sarı kart gördü ve bu kartların bazıları benzer sebeplerdendi. Şöyle ki, bir ara pası ya da uzun top atılıyor, Lugano rakibin hızlı forvetinin arkasından koşarken görülüyor ve onu indiriyor. Bu sahnelerin sıklaşması can sıkınca, kaptan Sakho'nun da iyileşmesiyle Lugano kulübenin daimi müdavimi oldu. Sorunu hız ve çabukluk, ihtiyacı ise zaman. Leonardo da böyle düşündüğünden Uruguaylı stopere sahip çıktı. Bu hafta da oynaması beklenmiyor, ama farklı bir maç planında tecrübesi sebebiyle oynatılması da olası.

Toparlarsak, iki hoca da epey zorda. Marseille büyük krizde, onlar her geçen hafta CL yarışından dahi uzaklaşıyorlar. PSG ise bugün şampiyonluğun en büyük adayı olmasına karşın kendi ürettiği sorunlara takılıyor, ancak zamanın geliştirebileceği şeylere para yoluyla hükmedilebilineceği sanrısıyla boşuna yoldan sapıyor.

Her iki takımın geleceği için çok önemli karşılaşma, atmosferi itibariyle de vaatkar bir seyirlik. Ayrıca dün kazanan Montpellier puanını 33 yaptı ve PSG ile arasına 3 puan fark koydu. Bu maç, aynı zamanda lig liderini de tayin edecek.

Derbiye deplasman taraftarı alınmayacağını ekleyelim. Pazar akşamı, 22'de.

Marseille (4-4-2): Mandanda(c); Azpiculeta, Nkoulou, Diawara, Morel; Amalfitano, Diarra, Cheyrou, JAyew; AAyew, Remy.

PSG (4-2-3-1): Sirigu; Ceara, Bisevac, Sakho(c), Armand; Bodmer, Matuidi; Menez, Pastore, Nene; Gameiro.

Marsilya'daki taraftar protestoları ve daha fazlası için: Hayatım Futbol Sayı 6

Noat Samisa

27.11.2011

Younes Belhanda

Geçtiğimiz hafta sonu Montpellier'nin Güney Derbisi olarak da sözü edilen önemli maçta Marseille'i 1-0 mağlup etmesinde Younes Belhanda'nın önemli payı vardı. İyi bir maç oynadı, golü yaratan adam oldu. Ben de kendisine alıcı gözle bakma fırsatı buldum.

Faslı 10 numaraya dair algımı harekete geçiren, Montpellier'nin sıradışı başkanı Louis Nicollin'in Belhanda hakkındaki sözleri oldu. Oyuncuya Lyon'un ilgisi biliniyordu, sene başında onu transfer etme teşebbüs olmuştu. PSG dedikodusu da çıkmıştı, fakat 'Loulou' lakaplı, sivri dilli ama sempatik bir şişman olan başkanın onun hakkında söylediği sözlerden daha çarpıcı olanı zor bulunurdu:

"Belhanda'nın her bir ayağında iki tane Nasri, üç tane Ben Arfa var!"

Nicollin sürekli sıradışı açıklamalar yapan ve zaman zaman sözlerinden ötürü ceza alan bir başkan. Montpellier'in ligdeki konumu (lider PSG ile puanları eşit) nedeniyle her hafta Fransız basının manşetindeler ve Nicollin sürekli bir yerlere röportaj veriyor. Geçen hafta Eurosport'a söylediklerinde epey ilginç bir cümle vardı, "Lideri kovalamak beni strese sokuyor, eğer 7. sırada olsaydık daha iyi uyurdum." diyordu. Takımı geçen sezon 14'üncü olmuştu, zira takımın kaçıncı olduğuyla pek ilgilenmiyor.

Younes Belhanda'ya dair son çarpıcı haber ise L'Equipe'e söyledikleri. Geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada mealen diyor ki: "Eğer sezon sonunda CL'e gidersek Montpellier'de kalırım, şayet beni satmak isterlerse bile... Ama eğer bir yere gideceksem, orası Almanya; özellikle de Dortmund olsun isterim." Dortmund'un kendisine dair medyaya yansımış bir ilgisi yok, ama olsa hiç fena olmaz. Mario Götze'nin yerini dolduracak kadar iyi değil belki, ama oldukça ideal bir tercih olacaktır.

1990 doğumlu Younes Belhanda hızlı bir oyuncu. Atletik, oyun içinde hareketli. İnce işlerde kullandığı sağ ayağı dokunduğu topu parlatıyor. Şutları ve duran top becerisi üst düzey, özellikle de kornerlerde ne yapıp ediyor, takımın santraforu Olivier Giroud'nun kafasını buluyor. Bu kadar referanstan sonra şöyle seyre buyrun, Afrika Kupası'nda kendini parlatmadan evvel bir de kendiniz görün:


Ligue 1 sezonunun yıldızı Montpellier hakkında daha fazlası için adres:

Hayatım Futbol Sayı 3 - Tonton Amca ile Solak Golcü

Noat Samisa

22.11.2011

David Silva'ya Alışan Lig

Kış aylarına yaklaşırken, Premier League'de yaz sonu - sonbahar periyodunun yıldızı kim, dersek?

Cevap, tereddütsüzce: David Silva

Milli maç arasından önce QPR'a attığı golde yaptığı tek hamle top kontrolü inanılmazdı. Ancak Messi'de gördüğümüz kıvraklık, üst düzey öngörü ve zeka bu golde vardı. Bu hafta da 69'da oyuna girdi ve topa ilk dokunuşuyla verdiği pas, Micah Richards'ın koşusuyla takıma penaltı kazandırdı.

City, eğer Silva oyundaysa bambaşka bir takım oluyor. Animatör gibi, adeta takıma ruh üflüyor. Onun narin dokunuşlarıyla top küçük hareketlenmeler yapıyor ve sonunda, nihayet kendisini gole götürecek bir ayak buluyor. Mesela, 1-6'lık Manchester United zaferinin 6. golünde Dzeko'ya attığu şu inanılmaz pas gibi:
Pasın sertliği, hızı, yönü, doğrultusu, yerle yaptığı açı... kusursuzluk örneği. Dzeko topu sağıyla kontrol etmek adına azıcık vücut açısını değiştiriyor, kalan kısımda dosdoğru koşması yeterli. Şu an sezonun zirve karelerinden biri ve Manchester City, Silva'nın önderliğinde lider.

Ya da Everton'a karşı James Milner'a attığı şu pas. Dzeko'ya yaptığı asiste dair tüm parametreler, bu pas için de geçerli:


Silva sıklıkla sol kenarda oynuyor, ama ne yapmak istediğini kendisi belirleme özgürlüğüne sahip. Sürekli hareketli, ister geri gelip top alıyor, ister forvet arkasına geçiyor. Rakiplerin onun bu yer değiştirmelerini riske etme şansı yok. Her top bir şekilde onu buluyor, sanki güvenli bir liman gibi; dolaşımdaki topun mutlaka uğraması gereken yer gibi David Silva. Yaratıcı yönetmen, zoru basit gösteren ideal bir oyun kurucu.

Halen yaptığı 7 asistle bu dalda lig lideri. İngiltere'ye ilk geldiği aylarda onunla ligin frekansı uyuşur mu, David Silva lige uyum sağlar mı, tartışmaları vardı. Aradan geçen 1 yıl sonunda Premier League'e, kendini David Silva'ya uydurdu.

O da boş durmadı tabii. Futboluna artı katan Silva, artık İspanya milli takımının 11'ini de zorluyor. Manchester City'nin 12. maç haftası itibariyle 63/64'ün Tottenham'ından bu yana İngitere'deki en iyi sezon başlangıcını yapmış olmasındaki aslan payı, ona ait. Dünyanın en iyilerinden biri.

1 - Manchester City - 12 maç - 42 gol - 34 puan

Gol görüntüleri: whoateallthepies.tv

Noat Samisa

21.11.2011

Ashley Williams

Ashley Williams, Swansea City'nin Galli savunma oyuncusu. Bu hafta Manchester United karşısında da kaptan Garry Monk'un savunma tandemindeki partneriydi. Bu ikili uzun süredir birlikte oynuyorlar, öyle üst düzey oyuncular sayılmazlar, ki Ashley Williams zaten yirmili yaşlarının başında garsonlukla futbolu birlikte götüren bir futbolcuymuş. Onu buraya taşıyan, özel kılan ise başardığı mucizevi bir şey:

Ashley Williams, 2008 yılında geldiği Swansea'de formayı ilk giydiği günden bu yana üst üste 153 lig maçında oynadı.

Tek bir fire yok. Ne bir sakatlık, ne de kart cezası. Neyin rekorunu kırdığını henüz bulan yok, ama bir rekora sahip olduğu kesin.

Ayrıca Williams, ligin en çok topla buluşan futbolcusu. Geçtiğimiz ay oynanan Bolton karşılaşmasında top onun ayağına tam 112 kez değdi. Bu sayı, geçtiğimiz Mayıs'taki CL finalinde Xavi'nin yaptığı topla eşit. Bu pasların pek çoğu sağ bek Angel Rangel'le olunca, bir de üzerine 'aralarında en çok pas yapan iki oyuncu' sıfatını aldılar.

Bu sayılar nasıl oluştu, diyorsanız; cevabı farklı, özel futboluyla dikkat çeken Swansea'nin sırrıyla birlikte Hayatım Futbol'un 8. sayısında olacak. Her hafta olduğu gibi, dergimiz yine Salı günü yayında...

Swansea 0-1 Man Utd
Noat Samisa

21.11.2011

Ben Arfa Geri Döndü

Newcastle geçen sezon City of Manchester'a geldiğinde dakika henüz 3'tü ve bazen gitmesi gereken yer köpek kulübesi olan Nigel De Jong, Hatem Ben Arfa'nın sol ayağına gaddar bir makas atmıştı. Sonuçta Fransız oyuncunun hem kaval, hem de fibula kemiği aynı anda kırıldı. O vakitler Newcastle'ın kiralık oyuncusuydu, bu olaydan üç ay sonra kalıcı kontrat için Newcastle ile Marseille anlaştılar.

Sonra De Jong defalarca özür dileme teşebbüsünde bulundu, ama Ben Arfa hiçbirini kabul etmedi. Nihayet geçtiğimiz cumartesi günü Man City - Newcastle maçı öncesi Ben Arfa'dan af sinyali geldi. Maç öncesi otelde bulaşacaklardı De Jong'la, ama Alan Pardew'ün telkiniyle (maç konsantrasyonu ile ilgili) buluşma maç sonrasına ertelendi. Kolay değil, Ben Arfa'nın tam 1 yılını çalmıştı De Jong.

Eylül sonunda sahalara dönen Ben Arfa, bu hafta sonu tam 13.5 ay sonra ilk kez ilk 11'de çıktı. Bunun bıraktığı yerde, City of Manchester'da gerçekleşmesi ilginç. Çok iyi bir sezon geçiren Newcastle'da yeri hazırdı, 8 golü olan Demba Ba'nın arkasına, Tiote'nin sakatlığıyla oluşan Cabaye - Guthrie orta sahasının önüne yerleşti. Çok güzel iki pozisyon hazırladı, ki biri gol oldu, bir de kendisi top taşıdı ama direk geçit vermedi. Onun varlığı, bundan böyle Newcastle'ı daha güçlü bir takım yapacak.

Eğer sol bek Ryan Taylor çok kötü gününe olmasa ve Micah Richards ipini koparan azgın bir boğa gibi oynamasa, bu hafta da namağlup vasıflarını muhafaza edebilirlerdi. Korkutucu City'e zorluk çıkardılar, yedikleri 3 gole rağmen hala ligin en az gol yiyen takımı durumundalar ama artık bu ünvanı iki takımla (Man City ve Liverpool) paylaşıyorlar.

Onların savunmasının gücünün arkasındaki etken, sezon başından bu yana oynadıkları 12 lig maçına da aynı savunma dörtlüsü ve kaleciyle çıkmış olmaları:

Tim Krul

Simpson - STaylor - Coloccini - RTaylor


Hedef, olabildiğince çabuk şekilde Newcastle'ı yeniden Avrupa Kupaları'na taşımak. Olursa, bu sezon. Olmadı seneye. Bu yüksek grafiğin ardındaki etkenler ise Hayatım Futbol arşivinde:

Müzmin Bunalımsever Newcastle Artık Gülüyor!

Man City 3-1 Newcastle
Noat Samisa

21.11.2011

Beşiktaş 0-0 Galatasaray

Ülkenin futbol ortamının özeti hükmünde bir maç oldu. Her iki takım da geçen sezonu bu maça taşıdı, birer 'tarz sahibi takım' görüntüsü sahaya konulamadı.

Carlos Carvalhal, mağlubiyetle biten Gençlerbirliği maçına çıkardığı kadrodan yalnızca Mustafa'yı Almeida'yla değiştirmişti. Fatih Terim ise milli maç arasından önceki Mersin karşılaşmasındaki takımdan Sabri ve Riera'yı yanına alıp, Ayhan ve Engin'i sahaya sürmüştü.

Dar Alana Sıkışan Oyun

Maçın ilk çeyrek saati, Galatasaray'ın oyun üstünlüğünde geçti. Her iki takım da savunma hattını kendi yarı sahasının ortasına yakın kurmuştu, bu nedenle oyun orta yuvarlak civarındaki dar alana sıkıştı. Pas becerisi nispeten yüksek oyunculardan kurulu bir takım olan Galatasaray, topu daha iyi kullanıp Beşiktaş'ı geri itti.
Aynı zamanda Beşiktaş'ın öndeki üçlüsüyle orta sahasının bağ kurmasını engellediler. Fakat oyunun gidişatı bu şekilde sürdükçe ve konsantre Beşiktaş savunması fahiş hata yapmadıkça ibre Beşiktaş'a döndü. Galatasaray çok adamla Beşiktaş sahasına gittikçe oyun daha geniş alanlara taşındı ve takribi 20. dakika dolaylarında oyunun rengi değişti.

Hücum Yöntemi Farkları

Farkı yaratan, Beşiktaş'ın patlayıcı güç sahibi kenar oyuncuları oldu. Geçen sezondan kalma bir veridir, Beşiktaş'ın ilk golü atan taraf olduğu maçları kaybetme yüzdesi çok ama çok düşüktür. Sebebi, takımın hücum oyuncularının geniş alanda oynamaya çok yatkın olmaları. Terim'in planları, Beşiktaş'ın Portekizli'lerine gerekli kullanılabilir alanları oyun 0-0 iken de sağladı.

Galatasaray ise aynı şekilde alan daraltan rakibine karşı maç boyu benzer bir üretim gösteremedi. Quaresma'nın geri dönüşlerdeki zaafını değerlendirmek adına Ayhan ile Engin birbirlerine yakın oynuyorlardı. Merkezden çıkan topların hızı ve kalitesi düşük olunca bu plan işe yaramadı. Sol kenarda oynayan Engin'in meziyetleri böylesi bir taktik ortamda işlevsel değildi, oyunu hızlandırmaktan yoksundu. Yalnızca mücadele gücü takıma artı kattı. Sağ kenarda pozisyon alan Kazım ise epey formsuzdu, aynı zamanda onu besleyecek paslar yetersizdi.
Sezon başından bu yana kenarlardan hızlanamayan, oyunu orta saha merkezli oynayan Galatasaray'ın Aurelio ve Ernst'ten oluşan güçlü orta sahayı aşıp savunma hattı - orta saha hattı arasına adam sokarak hızlanabilmesi mümkün olabilirdi, fakat bu iş tümüyle Elmander'e kaldı. İsveçli oyuncu, sırtı dönük aldığı topları kenarlardan gelecek dalışlara servis yapmaya çalıştı, fakat yeterli etkinliği sağlayamadı.

Değişiklikler

Önce Terim, Sabri'yi oyuna alarak kenarları ve ön alandaki presi aktifleştirme hamlesi yaptı. Lakin Sabri'nin dizinden sakatlanmasıyla bu fikir çöp oldu ve Galatasaray maç başındaki düzene geri döndü. Sonra Carvalhal bir hamle yaptı. Necip, oyuna girişiyle birlikte kısa bir periyot içinde iki kez kritik yerde top çaldı, takımı atağa kaldırdı. Fakat onun da oyundaki ömrü kısa oldu, ağır bir sakatlık yaşayarak sahayı terketmek zorunda kaldı. Kalan bölüm için Mustafa oyuna girdi ve Simao forvet arkasına geçti.

Dakikalar ilerledikçe iki takımın da orta sahadaki direnci düştü. Hücumcuların pres gücü çok azaldı, hele ki Beşiktaş'ta Almeida ve Quaresma oyunun son yarım saatinde çok edilgen bir oyun oynadılar. Galatasaray ise Riera ve Baros ile nispeten tazeydi ve daha aktif görünmesine karşın dikkatli Beşiktaş savunmasına karşı aksiyon yaratamadılar. Her iki takımın da pres gücünü artırarak oyunu hareketlendirme planları, böylece yalan oldu.

Beşiktaş'a artı katabilecek ekstra biri varsa, bu Holosko'ydu. Savunma arkasına yapacağı koşularla, yıpratıcılığıyla bilhassa son bölümde çok etkili olabilirdi. Almeida tükenmişti, Carvalhal'se maçı iki değişiklikle tamamlamayı seçti.

Sonuç

Beşiktaş'ın yapabildiklerine ve yapadıklarına ilişkin bir başka açıklayıcı maç izledik. Fatih Terim'in Ayhan tercihi hariç herhangi bir hedef maç planı yapmış görünmemesi, oyunun büyük bölümünde Beşiktaş'ın etkin olmasına sebep oldu. Yeter ki kullanılabilecek geniş alan olsun, bu şartlar altında Beşiktaş korkutucu bir takım. Maccabi'ye 5 atabilir, Fenerbahçe'ye karşı skorda öne geçtikten sonra pek çok pozisyon bulabilir.

Ama golü atamazsa, maçı öldüremezse gerisi teferruat. Bugün şanssızlıklar da oldu, diğer yandan Sivok'un çıkardığı top gibi şans anları da yaşandı. Sonuçta takım yine rakipten iyi göründüğü, daha çok pozisyon bulduğu bir derbiyi kazanamadı.

Noat Samisa

20.11.2011

Buca'lar Arası Guti

Beşiktaş'ın Lale Devri'nin en görkemli iki ithalatından biri olan Guti, artık yok. Kendisini son olarak Kayserispor karşısında izlemiştik. Yarışmacı bir takımda sahada yürüyerek futbol oynanmayacağından, doğal olarak bir daha Beşiktaş formasını giymedi. Gerçek bu, Guti şu sıralar tümüyle bitik bir vaziyette.

Aslında Guti dokuz aydır böyle. Geçen sezonun tüm umutları Olimpiyat Stadı'na gömülürken, Guti de futbolu orada bıraktı. Bu maçta bir an pas atacakken rakip oyuncu araya girdi, Guti de sağ ayağını rakibe vurup sakatlandı. Nitekim bu maçtan sonra bir süre oynamadı. Kanlı canlı şahit olduğum bu kare hep aklımdadır, o an kontağı kapattı. Sahada gezdiği maçların sayısı geçen sezonun ikinci devresi de hiç az değildi, ama ha bu maç, ha bir dahaki diye bekliyorduk.

Sezon öncesi öngörülerinde Guti'den geçen yılın altında bir performans bekliyordum. İlk sezonunda 22 lig maçı oynamıştı, bu yıl bu sayının 15'i aşmaması doğal olacaktı. Yani Guti, sezonun neredeyse yarısında oynamayacaktı, bunların bir kısmında da kadroya alınmayacaktı. Henüz yalnızca 1 lig maçında oynamış olması ise tabii ki öngörülebilir bir şey değildi. Seçenekler belli: Ya çok kötü yaşıyor, ya da doğru dürüst idman yapmıyor. Eğer sakatlığı yoksa ki yok, kendi etti, kendi buldu.

Guti'yi "...ama Real Madrid'de de alemciydi!" diye savunmak doğru değil. Bunun ölçütü dünyanın her yerinde 'bir birim alem' midir? Kayserispor maçında sahadaki halini görmemiş olsak kabul, ama bu vaziyet kesinlikle kabul edilebilir değil. Sezon öncesi idmanlarının bir kısmını kaçırdığından (zaten tatilden geç dönmüştü) geç form tutması bekleniyordu, ama Kasım 15 olmuşsa hala beklemenin anlamı yok.

Memleketin reel politik siyaset düzleminde yakın döneme dek "Hükümet oldu, ama iktidar olamadı." şeklinde yaygın bir deyiş vardı, hepimiz bu tabiri biliriz. Guti meselesinde suçlanan Carlos Carvalhal'in Beşiktaş'taki durumu da tam olarak bu. Kulüpteki Portekiz vesayetini kıramasa da Guti'ye hakkınca muamele etmesi, sahada başı kesik tavuk gibi dolaşan Fernandes'i eve göndermesi olumlu kararlardır ki, bu kararların sonuçlarını gördük. Daha fazlası için Carlos Ç. olması lazım, fakat bunu ondan talep etmek insafa sığmaz.

Yüce pasör Hz. Guti diye hatırlayalım ve bitsin bu hikaye. İlk resmi maçı Buca deplasmanıydı, Bobo'ya şık bir asist yapmıştı. Resmi olmasa da fiili kapanışı da Buca'yla yaptı. Dolmabahçe'deki 5-1'lik maç unutulmazdır, ilk yarım saatte en az 10 tane muhteşem pas atıp tribünleri kendinden geçirmişti. Anılar orada kalsın.

Noat Samisa

17.11.2011

Benjamin Corgnet'nin Çok Tuhaf Hikayesi

Ligue 1'ın yeni takımı Dijon'un pek sesi çıkmıyor olabilir. Zaten bu sezon bu lige bir haller oldu, büyükler zirveyi çabucak ele geçiriverdi! İstisnası Montpellier ve Marseille, tabii bir de Bordeaux var ama artık onların durumunu yabancılayan yok. Yeni yükselen Ajaccio en dipte, Evian da kendini düşme hattından uzak tutmanın derdinde. Bir adam var ama, hem hikayesi, hem de sahada yaptığı işler çok acayip.

Benjamin Corgnet, Dijon'un orta saha oyuncusu. Bu sezon şu ana dek 11 lig maçında oynadı, 5 gol attı. Bir de asisti var. Takımının toplam 13 gol attığı düşünülürse, Fransız orta saha oyuncusunun takıma yaptığı etki daha net anlaşılabilir. Sezonun geri kalan bölümünün en değerli oyuncularından, hatta Fransız basını şu sıralar onun adını ulusal takıma yazıyor. Ama...

Bahsettiğimiz oyuncu, yani Corgnet bugün 24 yaşında. Profesyonel futbol oynamaya başladığı yaş ise 23, yazıyla yirmi üç. Diğer bir deyişle geçen sene.

Şöyle ki, Corgnet 2009'un Aralık ayında bir amatör takımın seçmelerine girer. Tesadüfen onu izleyen Ghislain Anselmini, o sıralar Ligue 2'de mücadele eden Dijon'un hocası Patrice Carteron'un yakın arkadaşıdır. Bu ikili birlikte Lyon'da futbol oynamışlardır, dostlukları o günlere dayanır. Gün gelir, tavsiye edilen çocuk Dijon'un idmanlarına çıkar. Üç günün sonunda hemen önüne kontrat konulur ama oyuncunun bir şartı vardır:

"Şimdi olmaz, izin verin okulumu bitireyin. Haziran'da yeniden görüşelim."

Doktor olmak için girdiği okuldan BTS ile mezun olan Corgnet, artık üniversite mezunudur; ama işini yapmayacaktır. Çünkü futbolcu olmuştur. Amatör takımlarda keyif için, spor amaçlı oynadığı oyun, artık mesleğe dönüşür. Olaylar çok hızlı gelişmiştir, fakat arka planı boş değildir. Corgnet 10 yaşındayken Lyon'un seçmelerine girmiş, fakat yeterli görülmemiştir. Ailesi onu eğitimi için yönlendirir, futbol artık epey arka plandadır. Ta ki 2010 yazına kadar...

Hocası onun için, "Elinde çantayla idman sahasına geldiğinde futbolcudan başka her şeye benziyordu, ama sahada bambaşka." diyor. Aslında sahada da pek ideal görünmüyor. Topu ayağına aldığında hiç çalım atabilecek gibi durmuyor, şut stili biraz garip ama birlikte Ligue 1'a çıktığı Dijon'un ona biçtiği fiyat 6 milyon avro.

Kaynakça: Sofoot, football.fr

Noat Samisa

05.11.2011

Olivier Bernard

Vaktiyle Newcastle'ın sol bekiydi, Bobby Robson'lı zamanlarda. Vatandaşı Laurent Robert ile sol kanatta iyi bir birliktelik kurmuşlardı. Arsenal'in en cafcaflı zamanlarında Highbury'nin solundan tren misali geçip tavana çaktığı gol unutulmazlardandır. Ama kendisi unutulmuş bir adam, hikayesi pek ilginç.

Newcastle'a transferine sebep olan kişi, dönemin Lyon hocası Paul Le Guen. Henüz 20 yaşında olan Olivier'ye, "Bu kilolarla seni oynatmam." diyor ve mücadele başlıyor. Bizim Olivier, dört haftada sekiz kilo verince güçten düşüyor ve formayı ebediyen kaybediyor. Oradan ver elini Newcastle, anlaşılacağı üzere bu kulübün en kötü huyu olan 'saçma transferler'e bir yenisi daha ekleniyor.

Fakat bozuk saat bu kez doğruyu göstermiş ve takım sırasıyla ligde 4'üncü, 3'üncü ve 5'inci olurken Bernard sol beki tapulamıştı. Sonrası tufan. Robson gidiyor, Souness geliyor.

Olivier Bernard'ın hikayesinin devamını öncelikle İlyas Salman özetlesin: Video

"Bok ettin Souness!", diyor Bernard. Daha ilk gün odasına çağırdığı Bernard'a bir yazılı kağıt uzatmış ve senden bunları bunları... istiyorum, demiş. İmkansız isteklermiş, Bernard'a göre. O sıra kulüple kontrat görüşmeleri yapıyormuş, yine Souness girmiş devreye. Ya bunu imzalarsın, ya da gidersin demiş. "Sonra da Celestine Babayaro'yu transfer etti zaten!" diyerek anlatmaya devam ediyor.

Souness için söyledikleri bitmiyor: "Beni sevmezdi, genç oyuncuları sevmezdi, kulüpte iyi giden ne varsa hepsini harap etti."

Asıl büyük problem ise bundan sonrası. Kalçasından sakatlanan Bernard, ağrılarına rağmen futbol oynamaya devam ediyor. Ameliyatı sürekli erteliyor ki, Souness'la yaptığı savaşta pes etmiş görünmesin; zira kaybedeceği kesin. Kısa Southampton ve Rangers maceralarında tutunamıyor ve Souness kulüpten ayrılınca, yeniden Newcastle formasına dönüyor. Henüz yaşı 27 iken. Yeniden başlamak istiyor, ama...

Bir kez daha kalça sakatlığı, üstelik ameliyat olduğu yerden. Önce İngiltere, sonra Kanada, Fransa, Amerika... kim ona yeniden futbola dönmeyi vaat ediyorsa oraya uçuyor ve doğruca bıçak altına yatıyor. "Bu haldeyken bırakın Newcastle takımını, futbol maçı izlemek bana azap oluyordu." diyerek, o dönemki psikolojisini anlatır. Tek bir amacı vardır, Newcastle'da yarım kalan işi tamamlamak. Olmuyor, daha 28'indeyken Bernard futbolu bırakıyor.
'Suçu ispatlanan kadar masum' Terry, gör bunu!

Sayısı çift hanelere ulaşan kalça ameliyatlarının ona geri dönüşü, asla koşamamak. Ömrünün geri kalanını bir bacağı aksak olarak devam ettirmek zorunda ve futbola dönmek için o doktor senin, bu ülke benim koştururken neredeyse tüm birikimini harcamış. Newcastlelı eşiyle birlikte halen Newcastle'da yaşıyor, hayatını scouting işleri ve part-time çevirmenlik ile kazanıyor. Ayrıca ırkçılık karşıtı kampanyalar düzenleyen Show Racism the Red Card kuruluşunda gönüllü olarak çalışıyor. Tüm bu hikayesinin gündeme gelme sebebiyse Yohan Cabaye ile olan ilişkisi.

Bernard, Cabaye'ın Newcastle'daki önemli destekçilerinden. Transfer olduğu ilk günden bu yana onunla birlikte. Her platformda ona olan desteğini ve inancını yineliyor. Kültür değişimi şokunu atlatmasında yardımcı, fakat Cabaye, sahanın içi konusunda biraz çekingen:

"Henüz en iyi performansımı göstermedim. Adaptasyon sürecim devam ediyor. Bu ligin temposu benim futbolumdaki bazı iyi şeyleri alıp götürüyor, tamamen adapte olduğumda daha iyi olacağım."

EPL'nin temposundan şikayet eden Cabaye, bu sezon ligin en çok mesafe kat eden oyuncusu. Tezat, ama belli ki Cabaye'ın zirvesini daha göremediğimiz doğru. Şu haliyle de ligin en iyi pasörlerinden, en değerli orta saha oyuncularından biri. Zekası, şutları ve duran top becerisi de cabası. Newcastle'ın muhteşem formunda en büyük pay sahip oyuncu olabilir ve onun mükemmel bir oyuncu olduğuna Lille günlerinde kanaat getirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Velhasıl, Olivier Bernard deyince akla artık başka şeyler gelir, ama önceleri hep bu video gelirdi:


Laurent Robert'in ne yapmak istediğini anlayan beri gelsin!

Arşivden:
Bir ay evvel Hayatım Futbol Dergisi'nin 1. sayısında yayınlanan Newcastle yazısı:

Müzmin bunalımsever Newcastle, artık gülüyor!

Kaynakça: Guardian, Times, Chronicle Live

Noat Samisa

05.11.2011

Alex Ferguson'ın 25. Yılı


"Babam 65'ine kadar çalıştı, 66'sında öldü. İnsanlar diyor ki, '45 yıl çalıştım, artık emekli olmalıyım.' Hayır, ben Govan'a dönmeyeceğim. Sağlığım elverdikçe, yaşadığım hayattan keyif aldıkça çalışmaya devam edeceğim."

Patrick Barclay anlatır. Kanserden vefat eden bir arkadaşının cenaze töreninde merhumun ailesine taziyelerini bildirirken, hastaneye ziyaret için en sık gelen kişinin Alex Ferguson olduğunu öğrenir. Evvelden uzun süre birlikte çalışmışlardır merhumla, fakat aynı şehirde yaşamalarına rağmen çok az görüşmüşlerdir. Hastaneye de yalnızca iki kez gidebilmiştir Barclay, fakat Ferguson farklı şehirde yaşamasına karşın defalarca ziyarete gelmiştir. Üstelik söz konusu kişi ile aralarında derin bir hukuk yoktur, yalnızca bir kez Ferguson'a araba satmıştır bu şahıs.

Denir ki, Aralık'ta 70'ine basacak olan Alex Ferguson her şeye vakit bulur. At yarışlarına, rakip takımların maçlarına, ailesine, Alastair Campbell ile siyaset sohbetine, golfe, şaraplara... Etrafındaki her şey üzerinde tam kontrolü olan biri ve derler ki, antrenör olmasa, dünyanın en iyi ressamı ya da çağı değiştiren bir mühendis olabilirdi.

Menajer olarak Manchester United'da kazandığı 37 kupa, toplamda 48 kupa onun adının yanına eklenir. Kendini kaç kez yenilediği, kimlerden neler öğrendiği ve kimlere neler öğrettiği ise ansiklopedik bir çalışma gerektirir.

Öyle ki, Alex Ferguson pazar günü Manchester United'da 25. yılını deviriyor. 6 Kasım 1986'dan beri görevinin başında. Soruyorlar ve cevaben diyor ki:

Man United'ın başında 25 yıl?

"Masal gibiydi."

Peki ya emeklilik?

"Bu konuda söyleyeceğim tek şey, sonraki 25 yılı sabırsızlıkla bekliyor olduğum."

Gelmiş geçmiş en iyi, kesinlikle... Çeyrek asır kutlu olsun!

Noat Samisa

04.11.2011

Beşiktaş 2-2 Fenerbahçe

Son zamanlarda şahit olduğum en güzel şey, bu maçtı. Sahadaki keyifli futbolun yanı sıra ilk dakikada stüdyodan stada giren Fenerbahçe taraftarı ve maç sonundaki atkı organizasyonu gibi gösteriye ilginçlik ve hoşluk katan diğer unsurlar da vardı. Ayrıca sahada çok da iyi bir hakem vardı. Maç, tümüyle futbol içi unsurlarca şekillendi, nefis bir taktik savaş oldu.

Carlos Carvalhal, Necip hariç Mersin'de kazanan takımı aynen sahaya sürmüştü. Sakatlıklar dolayısıyla zorunlu yapılan Cenk ve Hilbert tercihlerine Ernst ve Veli'nin takıma girmesi eklenmiş, gün geçtikçe güçlenen Mustafa kadrodaki yerini almıştı. Diziliş, Aurelio'nun savunma önünde yer aldığı 4-1-4-1 şeklindeydi. Yerleşim birbirine yakın çift dörtlü hatla yarı sahanın ikinci yarısını merkez alıyordu ve daha önceki maçlarda çizgi halinde kaldığı gözlenen savunma hattı, bu kez araya yapılan koşuları kovalıyordu.

Aykut Kocaman'sa iki adımlı maç planının ilkinde Caner ve Topuz ile orta ikiliye yakın, enerjisi ve oyun disiplini yüksek kenarları tercih etmişti. En uçta ise Bienvenu, daha çok merkezden önüne atılan toplarla etkili olabilen bir oyuncu olarak Alex'ten pas bekliyordu. Fenerbahçe'nin standardı olan 4-2-3-1 sahadaydı, yerleşim geniş alanda savunma yapan arka dörtlüye uygun olarak rakibe nazaran daha yayvan görünüyordu.
En Önemli Fark

Fenerbahçe Beşiktaş'a göre çok daha organize bir takım. Bunu biraz açarsak Fenerbahçe takımı, oyunu daha uzun süre aynı ritmde götürebiliyor. Maç içerisinde yaşadıkları inişler ve çıkışlar kısa süreli, belli bir düzeydeki oyunu neredeyse maç boyu devam ettirebiliyorlar. Beşiktaş'taysa bi' beş dakika, peşinden gelen beş dakikayı tutmuyor.

Fenerbahçe ağırlıkla kısa pas oynayan, tüm sahayı kullanarak pas trafiği kurabilen bir takımken, Beşiktaş bundan yoksun. Fenerbahçe'nin maçın büyük bölümünde topa sahip olmasının nedeni bu. Beşiktaş'ta bazı oyuncular diğer takım arkadaşlarına göre topu ayaklarında daha uzun süre tutuyorlar ve onların patlayıcı gücü, çalımları, sprint ve deparları Beşiktaş'ın ana hücum silahını oluşturuyor. Maç içinde sık gerçekleşen iniş-çıkışların ana sebebi bu, hücum oyuncularının birebirler ve geniş alana ihtiyaç duyan reaktif yapısı.

Alex - Aurelio

Üçüncü stoper ya da ideal bir santra-haf olarak oynayan Aurelio, maç boyu Alex'i marke etti. Onunla birlikte sağa açıldı, sola gitti ve çok sayıda top kazanarak Alex'i epey yavaşlattı. Yalnızca bir pozisyonda arkada kaldı ve Alex rakip orta saha ile savunma hattı arasında topu aldığında her zaman yaptığını yapıp gollük bir pozisyon yarattı: Bienvenu'nun savunma arkasına sarktığı, Cenk'in kurtardığı pozisyon. Bunun haricinde Alex'e oyunu yönlendirme şansı -neredeyse- verilmedi.

Quaresma Problemi

Maçın kilidi ise burada. Fenerbahçe'nin maç boyu geliştirdiği tüm tehlikeli akınlarda (bir istisna var, o da yukarıda anlatılan Alex - Bienvenu pozisyonu) başrolde Ricardo Quaresma vardı. Maç boyu doğru şekilde pozisyon almadı ve geçen sezonki Fenerbahçe maçında Ekrem'in başına gelen, bu kez Hilbert'in başına geldi. Gerçi Alman sağ bek ezilmedi, ayakta kaldı ama sıklıkla çaresizdi.

Quaresma sağdayken oradan, Quaresma soldayken oradan... Fenerbahçe oyunu tamamen bu şekilde oynadı. Özellikle Ziegler ve Caner, sürekli 2'ye 1 geldiler ve muhakkak bir orta ya da etkili bir pas üreterek takımlarını gole yaklaştırdılar. Alex'in girdiği pozisyon, attığı gol, öncesi ve sonrasında yaşananlar, tümüyle Beşiktaş'ın bir kanadındaki savunma zaafının eseriydi.

Quaresma zaman zaman kendini orta saha oyuncularıyla aynı hizaya getirdiğinde ise Yobo top taşıdı ve sıklıkla bir şey olmadı. Beşiktaş'ın Alex markajı destekli, orta yuvarlağa yakın konuşlanmış çift dörtlü hattı, Fenerbahçe'nin set oyununu bozdu, orta sahalarına oyun kurdurmadı, Alex'i sık sık geri gelip top almak zorunda bıraktı, fakat bu durumun kendini ayan beyan göstermesine gerek kalmadan Fenerbahçe üretken olmayı başardı. Kenarlardan yapılan sayısız akında Quaresma'nın bıraktığı boşluğu kapatmaya çalışan Ernst ve Veli çok efor sarfettiler, hatta son yarım saat Beşiktaş'ın sahadaki görüntüsü 4-4-2 gibiydi ve bu bölümde boşluklar bulmaya başlayan Alex de sahne aldı.
Kritik Noktalar

- Alex'in pasifize edildiği ortamda Fenerbahçe'nin kanatlar harici yapabildikleri, uzaktan şutlarla sınırlıydı. Bunun da nedeni, savunma önünde oynayan Aurelio, markajına verildiği Alex'le birlikte hareket edip, Beşiktaş savunması önündeki alanı boşaltınca rakibe şut şansları doğdu. Cenk bu şutlarda başarılıydı.

- Aykut Kocaman beraberlik golünün sonrasında kenarları yeniledi. Özer'in kanadında kusursuz bir maç oynayan Simao olunca Beşiktaş oradan sıkıntı yaşamadı, fakat diğer yanda Stoch, direğin az farkla yanından dışarı giden kesme vuruşu da dahil, Quaresma'nın vurdumduymazlığını iyi kullandı. Caner'se maçın en iyisi olmasına karşın, hocanın maç planı nedeniyle oyundan çıkmak zorunda kaldı.

- Beşiktaş'a oyunu öldürme fırsatı iki periyot halinde geldi. İlki, Simao'nun golünden sonrası, 25. dakikaya kadar. İkinci bölüm ise 45 ve 55. dakikalar arasıydı. Bu aralıklardan birinde Beşiktaş golü bulup, farkı 2'ye çıkarsa, elindeki oyuncu yapısına çok daha uygun bir oyun oluşacak ve skor beraberlik ihtimaline değil, farkın açılmasına meyledebilecekti.

- Cenk Gönen, yaptığı önemli kurtarışlarla günün adamlarından biri, fakat Cristian'ın golüne yol açan frikikte barajı yalnızca 2 kişiyle kurması, büyük hata. Cepheden kazanılan bir serbest vuruştu ve Alex orta yapmaya niyetli olsa bile, barajı çok cılız kurarak Cristian'ı cesaretlendirdi.

- Henri Bienvenu, maç boyu kenarların aktif olduğu bu Fenerbahçe takımında pek bir varlık gösteremedi. Daha çok önüne atılan toplarla, topsuz koşularla etkili olan ve top taşıyabilen bir oyuncu. Bugün kenar ortalarda ve Alex'e yardımda yetersiz kaldı.

Sonuç

Beşiktaş yüksek pas yüzdesiyle oynadığı bu maçı kazanmalıydı. Planlar tuttu, işledi; fakat bir yerde sıkıştı kaldı.

Quaresma bu maçın kaderini çizdi. Hatta Holosko oyuna girdiğinde Fenerbahçe'nin artık duran toptan başka şansı kalmamıştı. Belki bunu maçtan sonra söylemek kolay görünebilir, ama maç boyunca Beşiktaş sahaya doğru yerleştiğinde, Fenerbahçe asla oyun kuramadı. O böyle bir oyuncu, tüm maç berbat oynadıktan sonra nefis bir asistle tribünleri yıkabiliyor.

Fakat mesele, kantarın topuzunun ortada durması ya da en azından ortaya yaklaşması. Caner iyi bir sezon geçiriyor, ama bugün bu denli parlamasının en büyük sebebi Quaresma'nın boş bıraktığı alanlar.

Quaresma eğer maç boyu bıraktım beki kovalamayı, öylesine dahi geri dönmüyorsa, rakip kale önünde yapacaklarıyla maçı öldürmek zorundadır. Fırsat da gelmedi değil, Mustafa'nın direkten dönen topu öncesinde kendisinden bekleneni yapıyordu, ama olmadı ve bir deneme yetmedi.

Görülmüştür ki Veli, Ernst ve Mustafa bu maçtaki oyunlarıyla Portekizlilere bir şeyler söylüyorlar. Tabii bize de. İyi bir maçta iyi bir Beşiktaş vardı, umarım iyiye gidiş sürer.

Simao'nun golü muhteşem, Fenerbahçe ise bu ligin en iyi takımı.

Foto: Ajansspor

Noat Samisa

27.11.2011

Semboller

Kaddafi'nin öldüğü haberi dün geldi, meşhur heykelinin parçalandığı zamansa henüz Ağustos ortasıydı. Yahut Irak işgalinin ve Saddam rejiminin bitişinin en vurucu fotografı, boğazına halatlar geçirilen heykelin alaşağı edilmesi değil miydi? Şu vardır, bu heykeller gücün, güç sahibinin sembolleridir. İktidardan önce bunlar yıkılır, çünkü soyut bir şeyi kesin olarak yıkmış olmak için karşı eylem gerekir. Beşiktaş ve Portekizli'ler ilişkisi de budur. Onların varlığı gelinen noktada bir sembol.

Şu inanışa hep karşı durdum, durduk: "Demirören iyi niyetli, ama beceriksiz." Hayır, kesinlikle bu doğru değildi, hala da değil. Kar elde etmenin piyasa normlarına dayandığı yerde Demirören ve ailesi gayet işbilir, pekala 'oyunu kuralına göre' oynayan bir ailedir. 2003'ten önce bu ailenin elinde Azerbaycan petrolleri ile ortaklık ve M-Oil firması yoktu. Sonra Beyoğlu'nun orta yerinde bir AVM ve gazeteler, bir de Cristiano Ronaldo'yla ortak otel. İDO'yu da alıyorlardı da, nefesleri yetmedi. Üç yıl önce 83'üncü, önceki sene 77'nci, bu yıl da ülkenin 62'nci en zengin ailesi oldular. Holdinglerinin servet artışı da -Forbes'e göre- şöyle oldu: 2009/350 milyon dolar, 2010/400 milyon dolar ve 2011/650 milyon dolar.

Aynı dönem Beşiktaş'ın gelirleri de %80 büyüdü. Ama giderleri de %130 arttı. Dört yıl öncesinde seneyi 1 milyon TL zarar ile kapatan kulübün geçen yılki bilançosunda yazan zarar 120 milyon TL. Tartarsak, bir yanda iki yılda servetini ikiyle çarpan bir holding, diğer yandaysa aynı holdingin güdümündeki kulübün zararını 120 ile çarpması, ki yüzde hesabı falan değil bu. Eh, Beşiktaş kar açıklasın, diyecek kadar insafsız değilim ama biliniz ki Real Madrid her sene kar açıklıyor. Gerçekten, oraya buraya para saçıyor, alın size onlar da Jorge Mendes'le çalışıyor, denilen kulübün kasasında her sene fazla çıkıyor.

Beşiktaş, Real Madrid mi? Değil ya zaten, mesele de bu. Beşiktaş'ta önce sembollerin yıkılması gerek. Ne menem bir ilişki olduğu tam anlamıyla çözülemeyen Jorge Mendes - Demirören ilişkisi, tümüyle bu kulübün zararınadır. Tüm bu transferler birinin işine yarıyorsa da o kişi Demirören. Siz, onun elinden parasını alabilir misiniz?

Hayır.

Öyleyse gelin, sembolleri yıkalım. Beşiktaş'ta yıllardır pek çok şey çirkindi, ama insan bugün bir buçuk yıl öncesini bile özlüyor. Çünkü halen iyi şeyler vardı, en azından saha içine bakınca iyi niyetinden sual olunmayan bir topluluk görünüyordu. Kimisi çok çabalıyordu, kimisi azdı ama şu durum dingonun ahırıdır. Bahsi geçen şey tümüyle bir politika ve Demirören'in kötü niyetinin dışavurumu. Geçmişi 1.5 yıl öncesinden bir politika, Beşiktaş'ın neo-liberalizm dönemi ve bunun da sembolleri belli: Portekizli'ler.

Kim geldiyse oradan, gitmeli. Buna Guti de eklenmeli. Bunlar başkanın adamları, şu rezil vaziyetin ve kafa yapısının sembolleri onlar. Özel zamanlarda heykel yıkmak, nasıl sanat düşmanlığı anlamına gelmiyorsa, bugün kulüpteki Portekiz çetesine cephe almak da ne futbolla, ne de Portekiz'in güzide bir memleket olup-olmayışıyla ilgilidir. Buna Fernandes'i de, Carvalhal'i de dahil.

İkinci adımsa, şurada. Yapacağınız şey, Beşiktaş hissesine sahip olmak. Sembolik de olsa...

Noat Samisa

21.10.2011

Quaresma ile Rugby Oynuyoruz

Günlerden bir gün, henüz on yedisindeki William Webb Ellis, yerdeki topu eline alır ve koşmaya başlar. Mite göre, koşu o koşu; bugün milyonlar bir topun peşinden koşmakta. İngiltere'nin Rugby isimli kasabasında gerçekleşen bu koşu, sonrasında kendini kuralları olan bir oyuna dönüştürür ve adına da Rugby Football denir, şehrin adından gelen isimle. Kuralları daha 19. yüzyılın ortasına gelmeden yazılmıştır ve onun yazılı kuralları, futbol oynayanlara ve Ellis'in vaktiyle kurallarını ihlal ederek yeni bir oyun icat ettiği esas futbol oyununun kurallarını yazmak isteyenlere esin kaynağı olur.

Dünyanın faal durumdaki en eski ikinci futbol kulübü olan Stoke City, halen o günlerde yaşıyor. Rugby'nin yazılı kuralları futbola adapte edilmiş ve yan sahadaki rugby maçında kadroya giremeyenler, Britannia Stadium'da nispeten yumuşak bir oyun olan futbol oynuyor. Nitekim kadrolarında 7 -yazıyla yedi- adet 1.90 metre ve üzerinde oyuncu var.

Tek fark, 1925 yılında futbolun ofsayt kuralının değiştirilmesi olabilir. Bu tarihten önce uzun top doğru ve anlamlı bir şey değildi ve zaten hiç işe yaramıyordu. Oyun aşırı dar alanda oynanıyor, kısa pas ve top sürmeye dayanıyordu. Ofsayt kuralı üç oyuncu'dan, iki oyuncu'ya düşürülünce mertlik bozuldu, kullanılabilir alan arttı ve topu ileri vurmak, artık işe yarar oldu. Stoke City de Premier League'ki üç yılında ligin en az yerden pas yapan takımı sıfatını kimseye bırakmadı.

Arsenal tüm bu sezonlarda maçı başı 500'e yakın kısa pas sayısıyla zirveyi bırakmazken, maç başına 200 kısa pas sayısını zor geçen Stoke City'e her sezon en az bir kez mağlup oldu. Geçtiğimiz hafta sonu Man Utd, maçı ceza sahasına 12 orta ile tamamlarken, Stoke City'de bu sayı 35'ti. Son üç maçta yaptıkları toplam pasın 5'te 1'inde topu Peter Crouch'a yolladılar. Carlos Carvalhal'ın Stoke City'e dair ''Türk Havayolları'ndan yardım isteyeceğiz.'' sözünun arka planı, bu sayılardır.
Diğer yandan, haftasonu Man Utd maçının ilk beş dakikasının bilançosu şu şekilde idi: Dakika iki, Hernandez müdahale sonucu sakatlanarak oyundan çıktı. Dakika dört, sağ dipte topu atıp rakibini geçmek üzere olan Nani'nin ayağından tak! diye bir ses geldi. Dakika beş, sol kenarda rakibini geçen Evra, müdahale sonucu havada takla attı, elini yere koymasa kafası üzerine düşüyordu. Eh, bunlar da rugby zamanlarından kalma sayılır. Yer yer gaddarca, yer yer kontrolsüzce (Ramsey'nin ayağını kıran Shawcross'tu), ama her zaman olabilecek en sert şekilde o topu almak, topu alamıyorlarsa da atağı sonlandırmak istiyorlar.

Evleri Britannia Stadium'daki serileri ise şu şekilde: Yılbaşından bu yana 18 maç oynadılar, yalnızca 1'ini kaybettiler. Bu mağlubiyet de ligin son maç haftası, Wigan'a karşı gerçekleşti. 11 kez kazandılar, 6 kez berabere kaldılar. 32 gol attılar, sadece 10 gol yediler. Söz konusu 18 maç içerisinde Chelsea ile iki kez berabere kaldılar, Liverpool'u ve Arsenal'i mağlup ettiler, Tottenham ve Man Utd'a birer kez kaybetmediler. Yani şu zamanda, onları sahalarında yenmek için adı anılan bu takımlardan biri olmak yetmiyor, yetmedi.

Evlerinde fazladan ne yapıyorlar? Britannia Stadium'daki atmosfer, İngiltere'de aranıp bulunamayan cinsten. Hatta stadın beleş tepesi bile var! Her pozisyona koro halinde tepki, her duran topta yükselen ses, takımın her ekstra hareketinde tribünden çıkan sıradışı bir uğultu... Koro halinde yapılan tezahüratların az olduğu, tamamen sahadaki oyunla bütünleşik bir tribün var orada. Ayrıca top toplayıcı çocukların hepsinin ellerinde havlu var, Rory Delap taç atarken topu kurulayabilsin diye.
Merasimle kuruladığı topu, sanki bir Charlie Adam korneriymişçesine kale içine gönderen Rory Delap'ın şanını artık duymayan kalmadı. Onun işini kolaylaştırmak için reklam panoları sahadan uzağa konuluyor. (Birmingham deplasmanında vaktiyle tam tersi yapılmıştı.) Aslında onun kullandığı taçlarda topun gol olma yüzdesi, takımın kullandığı kornerlerden düşük. Ama gol olmasa bile taçlar işe yarıyor. İçerideki mücadele rakibi yıldırıyor, seken top korner oluyor, faul oluyor; rakibi hem fiziksel, hem de psikolojik olarak zorluyor. Bir başka acayip adam, Matthew Etherington da duran top kullanırken son ana kadar hep topun başında bekliyor. Önceden nereye atacağı kestirilemesin diye. Aniden gerilip, topu içeri gönderiveriyor. Zaten takım topu kanada taşıyınca, rakip kaleye gitmeye değil, faul ya da taç almaya çalışıyorlar.

Tablo bu. Stoke deplasmanı, Europa League'deki, hatta belki de Avrupa futbolundaki en acayip deplasman. Onlar bizim bildiğimiz oyunu oynamıyorlar, böyle bir çabaları da yok. Üç sezon önce ne oynuyorlarsa, artık bu oyuna daha yatkın oyunculara sahip olmak kaydıyla, aynısını oynuyorlar. Hocaları Tony Pulis, 19 yıldır menajerlik yapıyor ve onun takımları bir kez dahi küme düşmedi. Premier League kariyerinde ise en kötü 13'üncü, en iyi 11'inci oldu. Çalıştığı en yüksek bütçeli takım Stoke City ve geçen sezon çıktıkları FA Cup Finali, kulüp tarihinin zirvesine yazıldı.

Stoke City her takımı bozuyor. Onlara karşı asla kendiniz olamazsınız, hele ki deplasmanda. Hızlı oyuncular bir işe yaramaz, usturuplu bir tekme ile icaplarına bakılır. Hava topları tümüyle geçersiz, binde bir büyük hata şansını kovalarsanız belki. Ceza sahasındaki itiş kakışla yıldırırlar, yıkılmazlar. Hele bir de skorda öne geçtiler mi, dönüşü ancak mucize olur. Zira bu zamana kadar hep böyle oldu. Ayrıca formda bir kalecileri ve Etherington ve Pennant gibi oyun içi silahları var. Bunlara da önlem almak zorundasınız.
Fakat bir yol var: Evvelki hafta Sunderland'in yaptığını yapmak, erken bir gol bulmak. Ya da punduna getirip erken dakikalarda kırmızı kart aldırmak. Tabii bu maç Stoke City'nin Kiev dönüşü oynandı ve uzun uçak yolculuğuna bağlandı. Menajer Pulis ise 4-0 kaybedilen maçtan sonra şunları söyledi: ''Bu bir mazeret olamaz. First-class'ta uçuyoruz ve oyuncuların her istekleri karşılanıyor. Bizler futbolun içerisinde bir rüyada yaşıyoruz. Şehrimizdeki madenciler ailelerine para götürebilmek için her gün çok ama çok çalışmak zorundalar. Onların bir yılda kazandığı parayı bizim futbolcularımız bir haftada kazanıyor ve sonra 'seyahat ettik ve bu yüzden kötü oynadık' diyorlar. Böyle bir şey olamaz.''

Bizse Quaresma ile rugby oynuyoruz. Tümüyle emek, fiziksel güç ve hırs üzerine kurulu organize bir takıma karşı uzaktan kurbanlık koyun gibi görünüyoruz. Sorun şu ki, bu deplasmanda her şeyiyle ideal bir futbol takımı olmak da yetmeyebilir. Çokça şansa ihtiyaç var. Puan için olduğu kadar, erken bir gol yenilmesi halinde skorun artmaması için de öyle.

Skor ne olursa olsun, tüm oyuncular için iyi bir tecrübe olacak. Tüm Türkiye de gerçek 60'lar futbolu, hatta 1860'lar futbolu neymiş, görecek. Maçın hikayesinin tümüyle Beşiktaş lehine gelişmesi, hakemin kolay faul çalabilen biri olması ve ceza sahasındaki şarjlara müsamaha göstermemesi ve ertesi gün İngiliz basınında artık bir efsaneye dönüşen ''Bir salı akşamı, yağmurlu Stoke deplasmanı...'' klişesinin kırıldığına ilişkin yazılar okumak dileğiyle...

Muhtemel, Stoke City (4-4-2): Begovic; Huth, Upson, Shawcross, Wilkinson; Etherington, Delap, Whelan, Pennant; Walters, Crouch.

Noat Samisa

28.09.2011

Trabzon'un İlk Ağır Misafiri: Lille

Tarihte ilk kez, bir Şampiyonlar Ligi grup maçı Trabzon'da oynanacak. Her ne kadar misafirler kapıya gelmeden haber vermeseler de, çat kapı bir ziyaret olsa da Trabzonspor elindekileri ikram ederek Inter deplasmanından üç puanla dönmeyi başardı. Hazırlıksız yakalanmış olmak, (mesela Selçuk ve Jaja gitmeyebilirlerdi) hem Trabzonspor'un, hem de bizlerin umduğunu değil, bulduğunu yemesini gerekli kılıyor. Fakat CL'e üç puanla başlanılması, Trabzon'un algısını iyice karıştırdı.

Ligde yaşanan puan kayıpları ve neredeyse yeniden kurulan takımın zamana duyduğu ihtiyaç, sözkonusu galibiyetin geleceğe taşıyacaklarına dair biraz ihtiyatlı davranmayı gerektirebilir. Mesela, Trabzonspor bu grupta kalan beş maçında puan dahi alamayabilir. İhtimal dahilindedir, ya da tıpkı Inter maçında olduğu gibi günün getirdikleri ya da rakibin vaziyeti, onları üç-dört galibiyetle dahi sevindirebilir. Yarınki rakip Lille de sezon başından bu yana istediklerini elde edebilmiş değil ve yaşadıkları sorunlar, Trabzonspor ile benzer.

Fransa'da geçen sezonun şampiyonu Lille, aynı zamanda çok çarpıcı bir araştırma sonucunda görüldüğü üzere Avrupa'nın en istikrarlı yükselen takımı. Onlar kadar iyi yönetilen, onlar kadar akılcı ve verimli büyüyen, güçlenen bir kulüp daha bulmak zor. Üstüne üstlük önümüzdeki yıl yeni stadyumlarına geçecekler ve bu sayede gelirleri daha da artacak, daha da büyüyecekler ve Fransa'nın büyük bütçeli kulüplerinin yanına yerleşecekler. Bir bakıma bunlar iyi zamanlar, halen Lille'in mağlup edilebirliği fazla. Bundan birkaç yıl sonra bu şans azalabilir. Özellikle bugünlerdeyse durum hiç fena değil, tabii Trabzonspor adına.

Ligue 1'da sezonun sekizinci maç haftası tamamlanırken Lille takımı 13 puanla altıncı sırada. Geçen sezon ise aynı maç haftasında üçüncü sıradaydılar. Bu farkı yaratan, geçen sezonun aynı döneminde kalelerinde 5 gol görmüşken, bu sezon bu sayının 10 olması. Bir adet Fransa Super Kupası ve bir adet de CL maçı olmak üzere bu sezon toplam on resmi maç oynadılar ve tamamında gol yediler. Geçtiğimiz hafta sonu da Lorient karşısında maçı 1-0 önde götürüyorken, uzatmanın son anlarında yine gole engel olamadılar ve üst üste ligde üçüncü, toplamda dördüncü beraberliklerini aldılar. Sochaux ve CSKA karşısında da aynısı oldu.

En büyük sorunları, skoru tutamamak.

Bunun öncelikli sebebi, yenilenen savunma hattı ve sakatlılar, cezalar. Sezon sonunda savunmanın has adamı Adil Rami'yi Valencia'ya yollarken, yerini Karadağlı savunmacı Marko Basa ile doldurdular. Kiralık oynayan Rozenhal'in bonservisini alıp alternatifleri çoğalttılar, ama hem Basa, hem de partneri Chedjou ilk maçlarda sakatlıklar yaşadı. Üzerine sol bek Beria'nın da sakatlığı ve sağ bek Debuchy'nin kırmızı kart cezası gelince, ideal savunma hattını bir türlü sahada göremedik. Bu hafta sonu da savunma dörtlüsü Beria - Rozenhal - Basa - Bonnart şeklindeydi, zira Debuchy'nin kart cezası sürerken, Chedjou halen sakat.

Takımın forvet oyuncularından Obraniak'a göre dört maç üst üste berabere kalmaları ve yaptıkları -nispeten- kötü sezon başlangıcı, yalnızca savunma hattındaki problemlerden kaynaklanmıyor. Lille'in bu sezon kolay gol yediği bir gerçek, ama hücum oyuncuları da bu durumdan sorumlu. Polonyalı Obraniak'ın deyimiyle, hücumcular maçı öldüremiyorlar. Öne geçiyorlar, ama maçı kazandıracak skoru elde etmeye imkan veren pozisyonları kolay harcıyorlar. Yeterince dirençli değiller. Zamanla bu durumu düzelteceklerine şüphe yok ve şampiyonlukta çok büyük katkısı olan bazı önemli oyuncuları kaybetmelerine rağmen, geçen sezondan daha güçlü görünen, daha geniş bir kadroları var.
Transferde ne kaybettilerse, yerine muadilini koydular. Newcastle'a giden ve şimdilerde takımı taşıyan Yohan Cabaye'ın yerine ülkenin en iyi orta saha oyuncularından Benoit Pedretti'yi aldılar. Arsenal'e giden, çok iyi bir tamamlayıcı forvet oyuncusu olan Gervinho'nun boşluğunu St. Etienne'in yükselen yıldızı, forvet Dmitri Payet ile doldurdular. Yedek santrafor Frau gitti, Auxerre'de harika işler yapan Ireneusz Jelen, aynı role yerleşti. Bir süredir kendini nadasa bırakan Joe Cole, transferin son gününde takıma katıldı ve şimdiden bir gol (Lorient'a attığı süper gol), iki asist ile formayı kaptı. Ve tabii ki Eden Hazard, kaldığı yerden devam ediyor. Hocası Rudi Garcia'nın ''Eğer Gervinho'dan sonra Hazard da giderse, ben de giderim.'' diye yönetime ultimatom verdiği adam, şimdiden dünyanın en iyi futbolcularından biri.

Lille her zamanki gibi topa sahip olmak, oyuna hükmetmek isteyecektir. Onları bunu yapmaktan alıkoymak kolay değil. İki sezondur Ligue 1'da topa en çok sahip olan ve rakip kaleye en çok isabetli şut atan takım onlar. Çok kolayca pozisyon üretebiliyorlar. Geçen sezonun gol kralı Moussa Sow'un sırrı, Burak Yılmaz gibi sürekli doğru koşu yapması ve devamlı iyi pas almasıdır. Lakin aslında Sow, çok iyi bir bitirici değil. Net pozisyonları dağlara taşlara vurduğu sık görülür, ama savunması geçen sezonki gibi sağlam olan bir Lille takımında onun kaçırdıklarına pek bakılmaz, nitekim birkaç dakika sonra yine benzer bir pozisyon yakalanacaktır.

Normal şartlar altında Lille'in bu maçın favorisi olması gerekiyor, ama değil. Mağlup edilebilirler. Erken bir gol yenilmesi de (tabii bu bir kötü senaryo olsa da) umutları kırmasın. Onlar bu maçtan bir puan alırlarsa çok sevinmeyecekler, hele ki CSKA kazanırsa. Trabzonspor ise bir puana üzülmeyebilir, Inter deplasmanında gelen üç puan bu krediyi veriyor. Vitesi beşe takan Burak'ın yokluğu büyük kayıp olsa da Trabzonspor'un bu maçta bir şekilde gol bulacağını düşünüyorum. Bu da en az puan ve olası galibiyet inancını güçlendiriyor.

Lille de sıkışık bir fikstürden gelmenin etkisiyle hafta sonu bazı önemli oyuncularını dinlendirdi. Kaptan Mavuba ve Pedretti, bunlardan en önemli ikisi. Hafif bir sakatlığı bulunan Sow da yedek başladı, oyuna sonradan dahil oldu. Bu oyuncular yarın Trabzon'da sahada olacaklardır.

Muhtemel, Lille (4-3-3): Landreau; Debuchy, Rozenhal, Basa, Beria; Mavuba, Balmont, Pedretti; Hazard, Joe Cole, Sow.

Futbolu Ligue 1'ın Ötesinde - Şampiyon Katalan-esk Lille!

Noat Samisa

26.09.2011

Phil Jones: Üzerinde ... Gölgesi Var!

Manchester United'ın sezon başından bu yana devam eden sıfır kayıp serisi, hafta sonu Stoke City deplasmanında sona erdi. (1-1) Bu durum, onların geçen haftalarda oynadığı futboldan daha büyük bir sürpriz olmadı. Zira orası garip bir yer ve sahada oynayanlara hiç tanımadıkları bir şehirde beş parasız halde dolaşma hissi veriyor olmalı. Üstelik şehrin serserilerinden sıklıkla dayak yiyorsunuz. Herkesin gözünde korkutucu bakışlar ve anlam verilemeyen ritüeller...

Neyse ki sezonda iki kez!

Takımın muhteşem sezon başlangıcının kaldıracı olan üçlüden Welbeck, Rooney ve -ilk üç dakikadan sonra- Hernandez sahada olmayınca, sonuç iyiden iyiye 'kazanılan 1 puan' olmaya meyletti. Maçtan bir önceki gün de Jonny Evans sakatlanmıştı ve yılların sağ kanat oyuncusu Antonio Valencia, bazen sonradan yaptığını bu kez ilk dakikadan itibaren yaptı ve maç boyu sağ bek oynadı. Sağ bek oynaması beklenen Phil Jones ise Vidic ve Evans'ın yokluğunda Ferdinand'ın partneri oldu; ama... stopere pek benzemiyordu!

Alex Ferguson anlatır, ancak böylesine özel bir yeteneğin futboluna tanık oluyor olmanın verebileceği, nadir bulunan keyfi yaşamıştır. Ertesi gün yakın arkadaşı Sam Allardyce'ı arar. Blackburn ile Man Utd reserv takımları arasında oynanan maçta izlediği ve büyülendiği bir çocuktan bahseder. Big Sam'in cevabı önce bir kahkaha, sonra da tok tonlu bir ''Evet, bahsettiğin çocuk yarın ilk 11 başlıyor.'' olur. Blackburn, League Cup'ta Nottingham Forest ile oynuyordur ve ancak 17'sinde olan bir çocuk, Rovers'ın savunma tandeminde yer almaktadır. Hemen sağında oynayan Salgado ise o günlerde 34'ünü devirmişti!

Haziran başında Man Utd onu transfer ettiğinde, Blackburn'e ödediği para £16 milyondu ve pazarlık yapılmamıştı. Jones'un bir yıl evvel imzaladığı kontratta yazan ''£16 milyona serbest kalır.'' maddesi, iki taraf için de ticareti hızlandırmıştı. Yakın tarihte Liverpool'un gerçekleştirdiği Henderson transferinin, Jones'a ödenen bedelle birleştirildiğinde şişik pazar algısını körüklemesi normaldi ama Alex Ferguson'un Jones'ta ısrarcı olması, sual olunmayacak kadar bariz sebeplere dayanıyordu. İki yıl kadar önce izlediği çocuk, dünya üzerinde eşine çok az rastlanır bir yetenekti ve aradan geçen zaman, Jones'un omuzlarını ve baldırlarını genişletti, yaştaşlarına zaten fark atıyor olan özgüveninin de maç oynadıkça artmasını sağladı. Bugünlerde bir Man Utd maçını izlediğinizde görünen pek çok şey ilgi çekici olabilir, ama bir de özellikle 4 numaralı Phil Jones'u izleyin.

Tank gibi. Sağ bek, stoper ya da orta saha. Farketmiyor. Bilekleri çok yumuşak, ama bir o kadar da kararlı. Topla birlikte çok kolayca mesafe katebiliyor. Çevik, keskin. Atik. Chelsea maçında rakip ceza sahasına dalıp ortalığı nasıl karıştırdığına bir bakın. Stoper iken de farklı değil, duvar paslarıyla sanki bir bekmişçesine rakip ceza sahasına inebiliyor. Soğukkanlı, arka alanda duvar gibi sağlam. Bugün 19 yaşında, ama sanki 29 yaşında ve asla bunu farkedemezsiniz.

Belki duran top savunmasında eksikleri olabilir, nitekim bu hafta Crouch'u kolay bıraktı. Eh, ama o da Crouch ve zaten duran toplar da bu oyun içerisinde ayrı bir uzmanlık alanı. Phil Jones, kesinlikle önümüzdeki yıllara damga vuracak bir oyuncu. Bunu stoper olarak mı yapacak, yoksa sağ bek ya da orta saha mı; bu henüz belirsiz. Ama yapacak. Hem Man Utd kaptanlığı, hem de İngiltere ulusal takımı kaptanlığı dahi olası. Bu fikri Jones'u birkaç kez izleyerek, röportajlarından fikir alarak da edinebilirsiniz belki, ama daha büyük bir otorite, Bobby Charlton onun için gerçekten özel bir şey söylüyor:

''Phil Jones'a bakınca Duncan Edwards'ı görüyorum.''

Dudley'nin incisi, Manchester United'ın ve İngiltere'nin yıldızı, sol-haf Duncan Edwards, vaktiyle Allardyce-Jones'vari bir kararla sahaya çıkan Bobby Charlton için çok ama çok özel biridir. Küçük Bobby, Man Utd altyapısına girdiğinde Duncan Edwards altyapıdan A takıma çıkmış ve Busby'nin Bebekleri'ne katılmıştı. Geçen üç yıl boyunca Bobby'nin olmak istediği kişi Duncan'dı ve Münih'te olanlar sırasında da -Bobby kazadan sağ kurtulurken de- bu değişmedi. 19 yaşında İngiltere milli takımı forması giymeye başlayan Duncan Edwards, o elim kazadan on beş gün sonra, yani 21 Şubat 1958 günü, kaza sonrası kaldırıldığı hastanede henüz yirmi bir yaşındayken hayatını kaybetti.
Bugünse, Phil Jones da tıpkı Duncan Edwards gibi 19 yaşında ulusal takım için davet aldı. Ama Londra'da yaşananlar sonucu Hollanda maçı iptal edilince formayı giymesi ertelendi. Vuslat uzak değil, yakında o forma Phil Jones'un, 21 Şubat 1992'de, yani Duncan Edwards'ın ölümünün otuz dördüncü yıldönümünde hayata gözlerini açan Phil Jones'un... üzerinde olacak.

Kaynakça: Daniel Taylor


Noat Samisa

26.09.2011

Neden Dekoder Almalıyız?

Haftasonu ülkemiz zirve ligi başlıyor, ama olabildiğince tatsız şekilde. Etrafta suni bir heyecan havası yaratma gayesi seziliyor ve galiba bunun adına pazarlama diyorlar. Reklamı yapılan şey futbol değil, başka bir şey. Kendi adıma heyecanı öldüren de birilerinin şike yapmış olması ihtimali değil. Daha çok sıkışık şartlar altında yürütülen süreç ve insanlarda çoklukla görülen, yer yer illallah dedirten adaletsiz adalet beklentisi heves kırıcı. Buna liglerin anlamsız ertelenişi ve gündemin bu sayede fazlaca spekülasyonlara odaklanması, daha da çok sıkıntı yarattı. Bir ihtimal, oynanacak futbol maçları bu sentetik havayı biraz olsun nemlendirebilir.

Bu sıradışı günlerde olağandışı olmayan şeylerden biri, yöneticilerin bolca konuşmasıydı. Heves kırıcı cümleler arıyorsanız, adresi genellikle futbol yöneticisi, özellikle de başkan zevatın iki dudağının arasıdır. Futbolcular sahada oynarken de çok konuştuklarına şahit oluyorduk. Transfer dönemleri ''yaz ligi'' olarak anılıyor ve burada takım elbiseliler mücadele veriyorlardı, ama fazlasını da gördük. Meydan tümüyle onlara kaldı, hep onlar konuştular. Bir ara milli maçlar vesilesiyle futbolcular konuşmaya kalktı, ortalık karıştı! Tüm bu garabet günlerinde bir özel açıklama vardı ki, benim sinirlerimi yerinden oynattığı kadar arka planıyla da adeta eşgüdüm içerisinde yürütülen ülkemiz futbol politikasının önemli bir ayağının irade beyanıydı:

''...Futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş olan futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin de birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır; herkesin dekoder alarak kulübüne sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.''

Yıldırım Demirören - 24 Ağustos 2011

Pekala bu sözlerin doğrudan doğruya sürece dahil olduğu iddia edilen ligin ticari haklar sahibi Digiturk'ün sözcüsü olarak söylendiği anlaşılabilir. 'Maçlar kirli şekilde kazanılıyor!' veya 'Bu ortamda maç falan izlenmez!' algısına karşı sorunun muhataplarından birinin kriz çözücü beyanatı olarak da yorumlanabilir. Nihayetinde yukarıdakiler futbolun oynanmasından maddi kazancı olanlar haricinde onaylanır, kabul edilir sözler değildir. Fakat bu kadar da değil, fazlası var. Yıldırım Demirören, federasyon binasında gerçekleştirilen kulüp başkanları toplantısından çıkarken yalnızca mağdur olarak addedilenlerin sözcülüğü yapmıyor, yıllardan bu yana süregelen ve artık ayyuka çıkan bir politikayı farkındalık içerisinde ortaya koyuyor.

Tüm Pastayı Kim Yedi?

Bu politika, çuvaldızı aniden kulüplere batan, vaktiyle burada şiddetle karşı çıktığımız Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Kanunu'na dair yapılan yeni düzenlemenin de temelini teşkil etmekte. Yeni naklen yayın ihalesi ve dünyanın multimedia hususunda geldiği nokta, geçen yüzyılda benzeri bir faaliyeti gerçekleştirmesi imkansız olan Türk kulüplerini artık bambaşka bir yörüngeye oturttu. Değişken ve istikrarsız yapılarıyla kendilerine kötü şöhret edinen kulüplerimizin bir stratejesi olabileceği pek kabul görmeyebilir, ama elde bazı bulgular var. Açıkça bir çerçeve çizilerek, pasif ve izole bir taraftarlık kurumu inşa etme emeli açığa vuruluyor. Bunun da dayanağı, kulüplerin gelir tablolarında gizli:

Yukarıdaki grafik, Beşiktaş Futbol Şubesi'nin bir önceki sezon resmi kayıtlara geçen 58 milyon avroluk gelirini üçe bölünmüş halde gösteriyor. Deloitte'in Money League araştırmasında kullandığı yöntem de aynen bu şekilde, kulüp gelirleri üçe bölünmüş halde yayınlanır. Beşiktaş'ın bilançosunda ayrı bir kalemde değerlendirilen CL ve EL katılım hakkı gelirleri de yayın hakkı içinde değerlendilir. Ticari gelirlerse sponsorluk, isim hakkı ve lisanslı ürün satışı kalemlerini kapsarken, stadyum gelirleri ise loca, kombine bilet ve maç hasılatı gelirlerinin toplamı olarak gösterilir. UEFA da Financial Fair-Play Kuralları'nda bu yordamı kullanarak kulüpleri kategorize edecek.

Bu tabloda dikkate değer hususlar, kasada CL geliri olması ve henüz TSL yayın ihalesinin eski haliyle devam ediyor olması. Stadyum gelirinde ise bilet fiyatlarında 25 liradan 90 liraya kadar sezon içi dalgalanma yaşanmasıyla birlikte satılan 8 bin üzeri sezonluk bilet var. Bu halde tribüne gidenlerin Beşiktaş'a kazandırdığı bedel, takribi 9 milyon avro.

İkinci grafik ise henüz geçtiğimiz sezonun 12 aylık finansal tablosu açıklanmadığından, karşılaştırmalı şekilde verilen 9 aylık bilanço üzerinden oluşturuldu. Bu tabloya dair dikkate alınması gereken en önemli husus yayın gelirlerinde. CL gelirinin olmaması ve Europa League'den kazanılan 8.4 milyon avronun henüz yalnızca 1.5 milyon avroluk kısmının tahsil edilmiş olması ve ayrıca TSL yayın gelirlerinin artması. Bu üç etken, işi biraz karmaşık hale getiriyor. Elbette, hal buyken iki tabloyu kıyaslamak sağlıklı olmaz. Tüm veriler açıklandığında bir kez daha değerlendirmek gerek. Fakat şu halde dahi, yani geçen yıla göre CL - EL farkı olarak 8 milyon avro gelir farkı varken ve Türkiye içi yayın gelirleri, TSL'de daha iyi bir konum elde edilmemesine rağmen artmışken ve bir önceki sezona göre yaklaşık 5 bin fazla ve zamlı kombine bilet satılmışken, stadyum gelirlerinin toplamdaki payı ancak %22'ye ulaşabiliyor. Tahminen 12 aylık tablo açıklandığında bu oran da gerileyecek.

Fransa, İtalya ve Türkiye

Deloitte'in açıkladığı rakamlara baktığımızda, Beşiktaş'ın mevcut gelir pastasına birebir benzeyen yüksek kazançlı kulüpler Roma ve Marseille. Bu kulüplerin gelirlerinin yarısına yakını, Beşiktaş gibi naklen yayından. Stadyum gelirleri de aynı şekilde %15-%20 bandında seyretmekte ve bu bir tesadüf değil. Alman kulüpleri, Avrupa'nın kalanından farklı olarak ağırlıkla ticari gelirlerden büyük kazanç elde ediyorlar. Stadyumlar dolu ve gelirlerdeki payı mutlaka %30'un üzerinde. Bu da onları naklen yayın geliri bağımlılığından kurtarıyor. İspanya'da çok karmaşık bir durum, uçurum var. İki büyük tüm parsayı toplarken, aşağıdakilerin elinde fazla bir şey yok. Elde ettikleri gelirin kendi içindeki dağılımını tartışmak bu yüzden abes.

İngiltere'deyse stadyum gelirleri vazgeçilmez bir gelir kalemi. Hele ki United ve Arsenal gibi kulüpler için naklen yayın gelirinden dahi önde bir önem arz ediyor. Roma ve Marseille'in dahil olduğu Fransa - İtalya - Türkiye bandı ise benzer ekonomik yapılarla icraatlerini sürdüyorlar. Bu üç ülkede ortak özellik, stadyumların kulüplerin değil devletin olması ve bu sebeple stadlara yatırım sürecinin yavaş ilerlemesi. Mevcut yapıların eski olması. Fransa ve İtalya'nın yakın dönemde şampiyona alma isteklerinin arkasında, ki Fransa aldı, inşaatlar başladı, stadyumları tıpkı Almanya gibi topyekun yenileyerek arkada kaldıkları yarışta atılım yapma arzuları da önemli bir yer kaplıyordu. Aynısı bizim Euro 2016 adaylığımız için de söylenebilir. Fakat bir başka şerh de bu noktada koyulmalı. Çünkü sakil ortam, bizi bakış açımızı değiştirmeye zorluyor.

Pasif'ler, Aktif'e Karşı

Şurada bahsi geçen verilere göre Beşiktaş, geçen sezona göre yaklaşık 10 bin az sayıda kombine bilet satmış. Zamla birlikte değerlendirdiğimizde kazancın geçen yıla göre ancak 3'te 1 oranından biraz fazla olacağı öngörülebilir. Bu farkın da yarattığı eşitsizlik, yaklaşık 4 milyon avroya tekabül ediyor; yani Julio Alves'in bonservisinin yarısının biraz fazlasına! Konulan tepkilerin, serzenişlerin Beşiktaş'a maliyeti bu. Devasa paraların uçuştuğu futbol ortamında dahi hiç az bir para değil, hele ki nakit sıkıntısı/rahatlık sağlaması sebebiyle fonla ilişki kuran bir kulüp için hiç mi hiç az değil; fakat yayın gelirinin yanında devede kulak kalıyor. Üstelik protesto derdi yok, saha kapama derdi yok. Her şey gayet steril. İhale sonucu ortaya konulan garanti para kılçıksız, dertsiz, tasasız elde ediliyor. Bir sıra üstte bitirirseniz biraz fazla, alta inerseniz biraz az. Eh, Beşiktaş da ilk 10'un altına düşecek değil. Bir - beş bandında seyredeceği neredeyse garanti.

Zaman zaman yapılan ''futbolseverin gücü'' temalı tartışmalarda, eğer play-off sistemi de dahil, esas güç sahibi Digiturk ise muhakkak rakamlar ve tablolar gündeme gelmeli. Aktif futbolsever olarak adlandırılabilecek kesim, kombine bilet zamları üzerine kafa patlatırken, yurdun dört bir yanında dekoder satın alan pasif futbolsever olarak niteleyebileceğimiz zümrenin yanında artık azınlıkta kalıyor. Yerelliğin ülke futbolundan uzak olması, arabayı üç atın çekmesi, Kayseri'de 1 TL'ye satılan bilet, İBBSpor'un stadyumdan sıfır kazancı gibi ekler de bu yapıyı betonlaştırıyor. Tüm bu yapı, aynı zamanda Sporda Şiddet Yasası'nın da en temel dayanağı. Bugün gelinen noktada Yıldırım Demirören, kulüplerin mevcut yasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi isteğini dillendiriyor. Tabii ki bu maddeler, tribünlerle ilgili olanlar değil.

Aslında -neredeyse- her şey, önümüzde duran verilere uygun. Beşiktaş özelinde baktığımızda kombine bilet zammıyla kaybedilen para, sözkonusu mevcut yayın ihalesinin zarar görerek iptali ise tümüyle anlamsız. İhale ile vaat edilen garanti bedelin azalması ya da Fenerbahçe'nin olası küme düşmesi ile kartların yeniden karılacak olması, kulüplerin kasaları için tribünlerin tümüyle boşalması ihtimalinden daha önemli. Ülkedeki ortam ve taraftarlık konjoktürü, bunu işaret ediyor ve Demirören'ler de kombine satışları facia durumdayken ''dekoder alın'' diyorlar, ''kombine alın'' değil.

Sonuçlar

1- Futbolun aktörü taraftar, artık yerini ''futbolun aktörü tv başındaki taraftar''a bıraktı. Stadyumda bulunmanın zamlar, ortam, kanunlar ve uygulamalarla zorlaştırılması bir yana, stada gitmeyip evde maç izleyen küskünler bile aslında bu düzene hizmet ediyor. Kendilerinden isteneni yapmış oluyorlar.

2- Mevcut naklen yayın ihalesi ve benzeri ihaleler, ''futbolun değeri'' değildir. Böyle bir değeri ancak çok çeşitli normlar ölçebilirsiniz ve objektif bir yöntemi yoktur. Sportif başarı en iyi ölçek olabilir, fakat ortaya konulan para, tümüyle ticari bir sonuçtur.

3- Aktif - Pasif Taraftar ayrımı önemli. Aktif taraftarın kafası eziliyor, çünkü Pasif'e göre Aktif'in getirdiği kazanç hem az, hem de bu kesim sıklıkla baş ağrıtıyor. Taraftar örgütlenmesi olmayaşına ya da muktedirlerin tahakkümü altına girişlerine bir de buradan bakılabilir, hele ki bu çağda. Bu vaziyet sürerken, sesini duyuran taraftarın dikkate alınmasını beklemek hayalcilik.

4- Örgütlenmenin çok zayıf olduğu ülkemizde tüm bu olan-bitenin mağdurları olan futbolcu ve taraftarların bir birliğinin olması, muhakkak pek çok şeyi bundan daha kötü yapmazdı. Kabul, gaz verecek değilim ve hayal satmaya da niyetim yok. Futbolcular umarım bu örgütlenme işini becerecekler, fakat Türkiye'de futbol takipçilerinin bunu yapabilme ihtimali neredeyse sıfır. Nitekim yerleşik futbol kültürü kutuplar, karşıtlıklar üzerinden ilerliyor. Zaten taraftar örgütlenmesinden evvel, mevcut ortamın esas aktörü artık aktif taraftar değil; bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor.

5- Şu halde Aktif Taraftar'ın çıkış yolu, Fransa - İtalya - Türkiye bandı meselesi üzerinden pazar üzerindeki hakimiyetini artırmak olabilir. Son ihaledeki artışın bir kötü yansıması da budur. Dünyanın en pahalı bileti satılan stadlarımızın modernleşmesi halinde sanırım daha fazla zam mümkün olamaz. Bunu Beşiktaş'ın kombine satışlarında görebiliyoruz, bu piyasanın da bir eşiği var. Stadyuma gitmenin bir cazibesi olması, her ne kadar yaptırım noktasında umut verici olmasa da mevcut durumu iyileştirebilir. Kapasite artışıyla gelir patlaması yaşanması orta vadeli bir sürece gereksinim duyuyor ve zaten halihazırdaki tavır, kesinlikle buna hizmet etmiyor.

6- Kombine almamak, bilet almamak kulübe yönelik iyi bir protesto gibi görünse de kulüp yönetimlerince dikkate alınmaması, vahşi düzenin destekçileri işbaşında olduğundan anormal değil. Zira gerektiğinde, sözkonusu şov ise Demirören çat diye 4.3 milyon doları ortaya koyabiliyor.

Bana, bize düşen, TV'de görünenin çıplak gözle seyredilen futbolun imitasyonu olduğunu anlatmak olabilir. Bu ülkede çok güçlü bir sessiz çoğunluk var, başlıktaki ''Neden Dekoder Almalıyız?'' sorusunun cevabını da onlar veriyorlar. Demirören'ler bilinçli cümleler kuruyorlar, biz de Cesur Yeni Futbol Dünyası'nda kendimize belirlediğimiz konumda yaşıyoruz.

Bu tatsız yazıyı Sait Faik bitirsin isterim:

''Öyle hayaller kurardı ki, hakikat olmamaları için hiçbir sebep yoktur. Kendi kendine derdi ki:

Bu kurduklarımı hakikat yapmak için insanların biraz daha iyi olması yetmez mi?''

Noat Samisa

09.09.2011