Demirören'in Şartlı Adaylığı ve 3Y Modeli

Yine bir fırtına kopuyor ülkenin futbol ortamında. Hangisi daha şiddetli, daha yıkıcı ve neyi yıkıp, yerine ne kuruyor, pek bilinmiyor. Art arda gelen şoklara artık alıştık, ülkenin hızlı ve ateşli gündemini dahi sollayıp geçen bir futbol gündemine sahibiz. Şahsım adına bu haberlerden su yüzünde olmayanları pas geçiyorum. Bunun yerine periyodik yayın yapan mecmualardaki süreç derlemelerini ve nisbi ölçüde derinlik sahibi değerlendirmeleri takip etmek zamandan ve gerginlikten tasarruf sağlayabiliyor. Zira sürecin ilk günlerinden bu yana kendime belirlediğim fikri konum, sabitliğini korumakta. Fakat zaman zaman bana 'acaba' dedirten öze ilişkin sorular da yok değil. Mesela,

Fenerbahçe yöneticileri ve Aziz Yıldırım, ısrarla 'biz suçsuz olduğumuza inanıyoruz' dediler, diyorlar; öyleyse federasyon UEFA ile aylardır niye pazarlık yapıyor?

Muhakkak, bu soruşturmada başta Beşiktaş, Sivasspor ve Trabzonspor olmak üzere birçok kulübün adı geçiyor. Eğer bir suç varsa ve yaptırım uygulanacaksa, bu suçun tabiatı gereği hüküm giyecek insan ve kulüp sayısı birden fazla olacaktır. Ola ki bu soruşturma haksız olsun, bugün mahkeme önüne çıkmış olan insanlar aklanarak özgürlüklerine kavuşacak olsunlar. Arkada kalan tek yanlış, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmemesi mi olacaktır?

Temennim, samimiyetle, bu yönde. Hatta futbolu 2 Temmuz 2011 gününe geri döndürme ihtimali olsaydı eğer, bunu dahi seçebilirim. Nitekim usule ilişkin problemler ve skandallar konusunda -bu konuda epey dertli olan- Fenerbahçeliler ile çoklukla aynı fikirdeyim. Bugün insanların mahkeme önüne gitmesi dahil olmak üzere genel tepkiyi anlıyor, hak veriyorum. İnancım odur ki, başından bu yana çözümsüzlüğün ana sebebi, ülkedeki yargı düzenidir. Fakat oluşan hava, 'soruşturmadan 6 ay sonra başlayan mahkeme' garabetinin öne çıkmasına engel olmaya devam ediyor. Sürekli önümüzde gelen adli ceza - idari ceza farkı ise sanırım bir çeşit kakofoniye sebep oldu.

Şüphesiz, başta aynı okulun öğrencisi olmam hasebiyle yakından takip ettiğim Cihan Kırmızıgül davası olmak üzere Türkiye'de trajikomik hal alan pek çok politik dava var. TMK aşırılığı, düzmece deliller, kendini başka bir formda yeniden belli eden yargı vesayeti ve iktidarın sürdürdüğü siyasetin tüm bu başlıklarda belirleyici oluşu bir bütün.
Eğer benzer aşırılıkların görüldüğü şike soruşturmasındaki usulsüzlüklere karşı duruşun arkasında meseleyi bir bütün olarak ele alan benzer bir fikri altyapı varsa, bugün Çağlayan'da toplanan insanların aynı şekilde Cihan Kırmızıgül ve benzeri davalara aynı reaksiyonu vermesi gerekir. Tam tersi de düşünülebilir ve şike davasındaki usül sorunları, aynı sarmala eklemlenen bir halka olarak görülebilir. Lakin basın ve kamuoyunda parelel bir algı oluşmadı. Yoğunlaşılan faktörler, giyilen forma ve tümüyle suç ve ceza oldu. Ortaya çıkansa birden fazla paradokstan fazlası değil. Suçun mahkeme önünde kanıtlanması ve tüm temyiz yollarının kapanmış olması hariç, anlaşılan o ki şike soruşturması ve davası sürecinin defalarca çamura saplanmaması zaten olası değildi.

Bu konuda İbrahim Altınsay'ın 8 Ocak 2012 tarihli ve Elif Key imzalı röportajındaki sözleri dikkate değer:

"Bizim futbol, kapitalizmin kurallarına göre de işlemedi. Feodal bir yapının içinde, ağalar, ağabeyler var. Bu feodal yapıya havadan para da gelince, her türlü kolay yoldan kazanç ve başarı peşinde koşan, egosu tatmin olmamış insanlar buraya geldi."

Ülkede tarihin tersten işlemesi tezinin futbola yansıması, bu cümleler üzerinden okunabilir. Kulüp başkanlığına gelirken kullandığı yol, uyguladığı siyaset çokça benzer olan 'takım elbiseli futbol insanları' grubundan nasıl olur da hak, hukuk, adalet üzerine vicdani bir uzlaşı çıkabilir ki? Sonuçta Mehmet Ali Aydınlar da bu grubun görüş birliğiyle o koltuğa oturtulmuştu, tıpkı daha öncekiler gibi. Şimdi de sanık sandalyesinde otura kulüplerden birinin başkanı, sorunu çözmek için iş başına geçiyor!

Çünkü burada suçlu veya suçsuz olmanın bir önemi yok, zaten yıllardır bu çarpıklığın bir çeşit cerahat olduğunu kabul ederek yaşıyorduk. İçerisinde bulunduğumuz dönem, bunun ayyuka çıkması olarak okunabilir ve bir anlam ifadecekse, kendimize bir konum belirlemek için önemsenmelidir.

Şu yaşadığımız dönem, suçun kendisinden daha çirkin; galiba beni yaka silktiren de bu durumdur. Belki bu süreç bir şekilde, az ya da çok hasarla aşıldıktan sonra yeni fikirler önem arz edebilir, dikkate alınabilir. Bu hususta benim bir fikrim var. Bunu yarın 21. Sayısı yayınlanacak olan Hayatım Futbol Dergisi'nin 2. Sayısı'nda yazmıştım. Tekrarı gerek görüyorum:

11 Ekim 2011 tarihli,

Futbola 3Y Modeli

Ceyhanspor ve Mezitlispor, yaklaşık iki yıl kadar önce TFF Yönetim Kurulu kararıyla küme düşürülmüştü. Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2007 yazında, yine bir Temmuz günü başlattığı ‘organize suç örgütü ve çete oluşturmak’ ile ilgili soruşturma, gözaltıları takip eden tutuklamalarla devam etmiş, nihayet 2009 yılının Nisanı’nda iddianamenin hazırlanıp seksen iki kişi hakkında dava açılmasıyla basına yansımıştı. Zira Mersin’de öldürülen 3 kişinin faillerinin izinin sürülmesi amacıyla başlayan soruşturmada tele kulak ağına takılan şike sohbetleri vardı.

Davanın medyada haber olmasından evvel TFF, dönemin -şimdiki Etik Kurul muadili- kanaat organı Şike Tahkik Komisyonu’na iddianame üzerinden bir çalışma yaptırmıştı. Akabinde adı geçen kişilere haklarındaki deliller sunulmuş, savunmaları alınmış ve nihayetinde TFF YK’ya bir rapor sunulmuştu. Bu rapor üzerine her iki takım da küme düşürüldü(1). Karar sonrası Tahkim’e yaptıkları itiraz da reddedildi.

Yalnızca iki yıl sonra, yine bir Temmuz günü ve yine bir ‘organize suç örgütü ve çete oluşturmak’ kapsamında özel yetkili savcı tarafından başlatılan soruşturma, daha ilk günden TFF’yi doğrudan ilgilendiren ‘şike suçu vb.’ etiketli tutuklamalar ile başladı. Soruşturmanın süreci, yukarıda anlatılan dava ile neredeyse aynı. İzi sürülen bir mesele, genişleyen çember, tele kulak ağına takılan telefon görüşmeleri…

Şu nokta önemli ki, Tarsus’taki soruşturmada şike meselesi içeriğe başlangıçtan yaklaşık bir yıl sonra dahil olmuştu ve o zamanlar şike yasalarca suç sayılmıyordu. Burada ise -tartışmalıdır- şike konusu ilk aylardan itibaren soruşturmanın merkezine oturmuştu ve henüz ilk tutuklamanın yapıldığı gün, bu soruşturma artık TFF’nin de meselesi olmuştu. Sebep, araya giren 6222 sayılı ‘Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi’ne dair kanun ve iki olay arasındaki tek fark bu. Nitekim Ceyhanspor ile Mezitlispor’un şike yaptığına kanaat getirilen maç, 4 Mayıs 2008 tarihliydi ve TFF’nin maça ilişkin kararı, iddianamenin hazırlanıp, soruşturma üzerindeki gizlilik kararının kalkmasını takiben 10 Haziran 2009 tarihinde, yani söz konusu maçtan bir sezon sonra verildi.

Son üç ayda olan-biteni, söylenenleri göz önüne getirip, iki yıl öncesine dair anlatılan bu olaya uyarlamak mümkün.

Tutarsızlık İklimi

Süreç yönetimi ve alınan kararlar konusunda TFF’yi ağır şekilde eleştirenlerden biri olan CAS hakimi Kısmet Erkiner (2) diyor ki, “…Tabii ki federasyonun doğru yaptıkları da var. Savunma almadan, yargılama yapılamaz.’’ Öyle ki, mensubu olduğu CAS kurumunun emsal davalara düştüğü ‘makul şüphenin ötesi’ şerhi mevcut. Yetkin spor hukukçusu, sözlerine şöyle devam ediyor: “…Ancak bunun (savunma alınamamasının) farkına elinize belge ve bilgi geldikten 25 gün sonra mı varıyorsunuz? Eğer aynı kararlar 25 gün kaybedilmeden, soğukkanlılıkla alınmış olsaydı, UEFA ve kulüpler tarafından karşı çıkılması mümkün olurdu.”

Erkiner’in bahsettiği nokta, tam da TFF’nin çuvalladığı yer. Liglerin anlamsızca ertelenmesiyle oluşturulan algı ve -gayri hukuki şekilde- bir ‘kozmik oda’ kurulması ile başlayan süreç, peşi sıra sayısız tutarsızlıkla devam etti. Halbuki tepede duran problem, soruşturma üzerindeki gizlilik kararıydı ve bunun çözümü, doğrudan TFF’nin insiyatifinde değildi(3). Nihayetinde Fenerbahçe’nin UEFA’nın azmettiriciliğiyle TFF tarafından UEFA Şampiyonaları’ndan men edilmesi ve ligin play-off sistemi ile oynanması kararları, gizlilik kararı nedeniyle oluşan sıkışıklık ve hukukun işleyişi ilgili arızaların arka plana atılmasına sebep olarak, eleştiri oklarını tümüyle TFF’ye yöneltti. Fenerbahçe de, Trabzonspor da, futbolsever de, son açıklamalar ile yayıncı kuruluş da TFF’nin tutumlarından memnun değil.

Bunun nedeni, TFF’nin çatışan güçler arasında kalması. Bir yanda soruşturmadaki gizlilik kararı, diğer yanda UEFA’nın tehdidi. Bir yanda yayıncı kuruluşun talepkarlığı ve kulüplerin tutumu, bir yanda kamuoyundan yükselen ‘hukuka riayet’ beklentisi. Ortaya işleyişe dair bir fikir yahut fut-politik söylem koymayıp, ‘ahlakçılık’ yapanlar da cabası.

Çözüm Yolu

Günümüze ekonomik düzeninin projesini ortaya koyan, iktisat biliminin kurucusu İskoç düşünür Adam Smith, 1776 yılında yazdığı “Ulusların Zenginliği” isimli kitabında, şöyle bir cümleye yer vermiştir: “Aynı işi yapan insanlar sıklıkla bir araya gelirler. Bir araya gelmelerinin amacı eğlenmek bile olsa bu sohbet, kamu aleyhine bir kumpas ya da fiyatları yükseltme planlarıyla son bulur.”

Kulüpler Birliği toplantılarından çıkan sonuç bildirgeleri, tam da bu şekilde değil mi? Belki zam yapmıyorlar, ama değeri düşen bir metayı eskisiyle aynı değerde göstermeye çalışıyorlar. Şüphesiz, bu durum çok da anormal değil. Onlar ligin TV yayın haklarından gelecek kılçıksız parayı koruma derdindeler, bu parayı sağlayan kurum da yatırdığı bedelin geri dönüşünün ve azalan karının peşinde. TFF de bu ligin pazarlayıcısı, paydaşlarının korunması için çaba harcadığı ihaleyi açan kurum olduğunda göre yaptığı ihaleyle çelişen bir tutum sergileyebilir mi ki?

Bunun beklentisi dahi anlamsız, lakin diğer taraftan federasyona yüklenen bir diğer görev de yarışmacı ortamı gözetmesi, bu doğrultuda iç hukuka dayanan kararlar alması. Aynı Adam Smith’e göre, ki kendisi endüstri devrimi sonrası dönemin doktrinlerini savunuyordu ve futbol da herkesçe vurgulandığı üzere, ama miladı belli olmayan şekilde kendi ‘endüstri sonrası’ dönemini yaşamakta, devlet denilen kurum, karlı olmadığı için halkın sürdüremeyeceği, ama kamu düzenini gözetecek işleri üstlenir. İşte tam bu nokta, varolan düzenin daha fazla vahşileşmemesi için ihtiyaç duyulan öneri.

Sporda Şiddet Yasası ve yayın gelirinin paylaşımında, ülkemizdeki söz sahibi insanların örnek aldığı ülke İngiltere’ydi. Bu konuda da yine İngiltere’den kopya çekilebilir. İngiltere Ligi’nin örnek alınması gereken çift başlı yapısı, ta yüz yirmi yıl öncesine dayanıyor. Football League ve Premier League yönetimlerini tümüyle kulüpler üstlenmiş vaziyette. Ülkenin federasyonu FA ise milli takım, altyapılar ve spor hukuku konularında söz sahibi.

Blog'dan: Neden Dekoder Almalıyız?

3Y modeline uyarlarsak, futbolun Yasama organı IFAB ve FIFA. Yürütme organı Premier League yönetimi, Yargı ise FA. İhtiyaç, korunması elzem olan iki şeyin de güçlü biçimde savunulması. Premier League yönetimi ligin iştirakçilerine maksimum kazanç vaat ederken, FA yönetimi ise adil ve hakça bir yarışı garanti ediyor. Herhangi bir sorun halinde biri savcı olurken, diğeri avukat oluyor ve mahkeme kuruluyor. TFF’nin mevcut yapısında ise şike soruşturması sözkonusu olduğunda hem avukat olundu, hem de savcı; ama ikisi de olunamayıp mübaşirlikle yetinildi!

Çift taraflı baskıya maruz kalan bu yapı lağvedilip, dengeli bir birliktelik kurulmalı. Bu halde eskiden yaşanan problemlerin birçoğu yaşanmayacak, arapsaçına dönen süreç, sorunun çözümünü geciktiren esas problemleri öne çıkaracaktır. Hepsinden önemlisi ortaya çift kutuplu, gerçek bir irade koyulabilecektir.
Referanslar:
(1) : 22 Temmuz 2011 tarihli, Kenan Başaran imzalı Radikal Gazetesi haberi.
(2) : Serencebey Gazetesi, Eylül-Ekim 2011 Sayısı, Kısmet Erkiner Röportajı.
(3) : 8 Ağustos 2011 tarihli, “Bilirkişi Raporu!” başlıklı Milliyet Gazetesi’nin Spor Hukuk Entitüsü Derneği üyelerinin görüşlerini derlediği haber.


Devam, Son ve Sonuç

Yıllardan bu yana futbola ilişkin idari kararları alanlar, aynı zamanda futbolu idare edenler değil miydi? Bu ortamda Demirören'in TFF Başkanlığı'na aday olmasında bir sürpriz yok. Gemiyi yürütenler onlardı, sadece kaptan köşküne kukla birini oturtuyorlardı. Bazen bir kulübün kuklası, bazen bir başkasının; genelde tek değişken buydu. Şimdiki durumsa kulüp başkanının soyunma odasına inmesinden farksız.

Kulüp yöneticisi olmak için herhangi bir yetkinlik gerekmediği gibi, TFF Başkanlığı için de gerekmiyor. Demirören'in 8 yıldır Beşiktaş'ta nasıl olup da başkan kaldığına yetkinlik ve başarı çerçevesinde bir cevap verebiliyorsanız, TFF'ye başkan olmasına şaşırmamalısınız. Aksi halde kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da öldüğüne niye inanmıyorsunuz?

Bir Beşiktaşlı olarak Demirören'in Beşiktaş'tan ayrılma ihtimalini olması gerekenden fazla iyimser karşılıyor olabilirim. Ama 'Yerine sanki Seba gelecek!' diye burun kıvıranları de izana davet etmeyi kendimde hak görüyorum. Bu yazının başından sonuna dek bahsettiğim üzere, ülke futbol ortamının mevcut durumu ortadadır. Hal buyken Seba'lar gelmez ve kendisinin Ezgi Başaran'a verdiği röportajda söylediklerini okuyunca ortaya çıkan şudur ki, hakikatle muhatap olmak bir bedele tabidir ve bugün muhabbetle yad edilen günler, öyle zannedildiği kadar pak değildir.

Demirören'in TFF Başkanı olması olasılığı sonrasında ülke futbolunun geleceğine dair öngörü ve beklentim, bu büyük krizin Demirören sonrasında bir ara dibe vurma ile sonuçlanması ve o sırada esmesi muhtemel olumlu rüzgarların farklılık yaratması. Aynı şeyleri Beşiktaş için de düşünüyorum: İflas

Noat Samisa

20.02.2012

12 yorum:

demarke pozisyon dedi ki...

Futbolun İngiltere'dekine benzer çok başlı bir şekilde yönetilmesi gerektiği açık. seçen de, seçilen de, denetleyen de, pazarlayan da, oynayan da aynı olunca, üstelik sermaye ile ilişkiler böylesine haşır neşirken, yeşil sahadan kötü kokular gelmemesi tuhaf olurdu zaten.

İşin içine bu kadar paranın girmesine "romantik" bir tavırla külliyen karşı olmak, gerçekleşmeyecek bir rüyanın peşinden gitmek gibi..."Libya'ya demokrasi geliyor" ne kadar angutça bir sayıklamaydı. Adamlar daha 40 sene önce krallık ile yönetilirken, Kaddafi general olarak darbe yapıyor ve diktatörlüğe "level" atlıyorlar. Şimdi onlardan demokratik cumhuriyet kurmalarını beklemek düpedüz aptallık. Futbol için de durum böyle. Hem oynanış, hem yorumlanış, hem de öznel şekilde içinde varoluşumuz itibariyle henüz çok gerilerdeyiz.

İlk elden yapılması gereken bence, kravatlı,ceketli ve futbola oyuncak muamelesi yapan bu güruhun sahne önünden uzaklaştırılması. "Masaya yumruğumuzu vuracağız!" diye saçma sapan konuşan takım elbiseli adamlar görürseniz koşarak uzaklaşın diye salık veriyorum ben yakın çevreme. Olağanüstü Genel Kurul gördük 26 Ocak'ta. Eski savcılar, Eski içişleri bakanları, Holding sahipleri ve yakın akrabaları, tüccarlar, çok uluslu şirket CEO'ları.. "Futbolu yöneten adamlar" olarak anılan bu güruhun içerisinde sahadan gelen kaç kişi var? hadi, işin içine ekonomi bu kadar dahil olunca, paradan anlayan adamların da harmanlanması gerekti diyelim. Ama kardeşim bu oynanan oyunun maddem dini-kitabı bu kadar paraydı, bize neden senelerce sahte rekabet masalları sattınız? Siz alayınız, kardeşmişsiniz meğer! Payda bir olunca, yan yana durup futbolu kurtaracağız" diye basına poz vermek ne kadar da kolay oluyor. Ötekileştirildiğini, çarkın dışına itildiğini gören (bu denklemde Fenerbahçe) bağırmaya başlıyor. Suyun öte tarafında duranlar "temizlik"leriyle gururlanıyor. Galatasaray gibi koca kulüp Olağanüstü Genel Kurul'a dalga geçer gibi MEHMET AĞAR'ı yolluyor. Resmen beyin tutulması!..

Demirören'in TFF Başkan adayı olmasına sevinmek nasıl bir ruh hali anlayabiliyorum. Ben de seviniyorum ama bu uçak korkusu olan bir adamın düşen uçakta koltuğuna tutunmasına benziyor. Kardeşim, tutunsan n'olur; Zaten tutunduğun şey düşüyor. 8 senede Beşiktaş'ı yerle yeksan eden adam, şimdi komple organizasyonun başına geçiyor. Bence korkudan dört bir yana savrulmalıyız.

Şike oldu mu, fener düşer mi, bize ne olur bilmem. Su hala çok bulanık. Ama iddianamenin dayanakları noktasında hemen herkesin zihninde ciddi soru işaretleri var. Son yıllarda devasa davalarla gayya kuyusuna dönen adliye koridorları, bir takım güçlerin hesaplaşma yeri gibi. Herkesin burnuna hemen her davada kötü kokular geliyor. "Darbeye psikolojik zemin hazırlamak" diye bir suçtan müebbet hapis istenebiliyorsa birileri için, elbette "şikeye psikolojik zemin hazırlamak" diye bir suç icat edilir ve birileri içeride çürüyebilir. Temsil ettikleri takımlar amatöre kadar düşebilir. Bu ölçekli durumlar, insanları elbet ürkütüyor.

Kısa vadede çözüm imkansız gibi. Uzun vadede uçuruma gittiğimizi hepimiz biliyoruz zaten. Sorun kişilerde, işgal ettikleri makamlarda değil. Konunun odağı yanlış yerde. Napolyon'un ruhuna rahmet, "para,para,para"...

Ayrıca, Noat Samisa;Hayatım Futbol dergisine konsantre oldun sanırım. Başka özel durumlarını bilmiyorum,(iş,güç..) seni şahsen tanımıyorum çünkü. Ama topa daha çok girmeni temenni edebilirim sadece. Yazılarını, analizlerini daha sık görmek hiç fena olmaz.

Futbol adına herkes konuşurken, egemen medyanın umurunda olmasa da, blog aleminin not düşmesi gereken çok şey var bana kalırsa. Ayrıca bu güzel oyunu yeniden sahanın içine çekebilmek adına bunu futbol tanrılarına borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Tanrılar kurban istiyor, evet. Ama haksız da sayılmazlar. Bunca pisliğin içinde kaç zaman yaşanabilirdi ki?...

Fly like an eagle dedi ki...

Sevgili Noat, bu kadar karamsar olmana gerek yok.. Özellikle de Demirören bey'in başkanlığı bırakması sonrası dönem için.. Hiç gerek yok hem de.. Yaşayalım ve görelim. Bu camia akil insalara hala sahiptir. Yeter ki gelen kişi de vizyon geniş ama yürek amatör olsun..

rakiteri dedi ki...

Şu ''Uefa baskısı'' kavramından vazgeçin.Gram inandırıcılığının olmadığını artık çocuklar bile biliyor, sürekli tekrarlayınca da gerçeğe dönüşmüyor.İktidar yanlısı muhabirlerden bir farkımız olsun.
Uefa'ya gelip şöyle bir görünmesi istendi, onlar da geldi.Gerisi yazıda bahsedilen Türkiye komedisi.

sacitkose dedi ki...

önce bir fenerli -MAA- feneri cezalandıran adam olup kıyamete kadar küfür yememek ve tuttuğu takıma ceza verecek yüreği olmaması nedeniyle istifa etti. sonra babalar dedi ki yeni biri olsun taze olsun hele ki iddianamede adı geçen bir takımdan olmasın esmer olsun renkli gözlü olsun falan filan..şu an neredeyiz peki iddianamede adı geçen bir takımın faal başkanı en büyük aday ve arkasında da 14 tane STSL kulubünün desteği var. YD nin adaylığına sevinen sadece beşiktaşlı akil taraftarlar çünkü kurtuldular. YD nin taraftarlık bazında MAA dan ne farkı var MAA nın yapamadığı neyi yapacak sonuçta kendi başkanlık yaptığı takımın adı geçiyor MAA ile paralel bir durum. MAA yeterince rezillik çıkaramadı rezillik çıkartma kapasitesinin ne kadar büyük olduğunu başkanlık yaptığı takımı milletin gözüne baka baka kendi takımı haline getiren bu sayede zenginliğine zenginlik katarak gösteren YD nin gerçekten 14kulup desteğini alarak başkan olma ihtimalinden tiksiniyorum.sağolun zengin çıkarcı iş adamları futbolumuzun tek sevgimizin içine ettiniz ama rahat olun decoder alırız biz.

Celal Abbas dedi ki...

ama burası türkiye. Kendimize özgü üstün pratik zekamızla(nedense bu zeka gelişmemiş ülkelerde en yüksektir) bu yapıyıda kendimize benzetir ,çarpıtmanın bir yolunu buluruz.

karar mercileri beki öyle olabilir ama gerçekten muhalefet edecek karra alıcıların ürekeceği ,korkacağı çekineceği utanacağı toplumsal ,sosyal ,medya ,basın gibi başka itiraz kurumlarınında olması ve iyi işlemesi lazım. Öyle bir ülkeyizki güce biat etmeyi seviyoruz toplum olarak.

böyle bir ortamda yıldıırm demirörenin başkan adayı olması etik değilken bunun hiçmi hiç itiraz görmemesi akıl alır gibi değil. Ben böyle bir ülkede yaşamaktan utanmaya başladım.

Şükrü Demiray dedi ki...

bir çeşit konferans usulü ile yönetilmesi gerekiyor türk futbolu'nun ama bu durumda yayıncı kuruluşun yarattığı "tekel" tehlikeye girer.

yani boş hayal!

ayrıca neyin ve kimin hakkını savunuyoruz?

kahvehane ve birahanelerde maç seyreden forma müşterilerinin mi yoksa her hafta sonu BAL, 3. lig, spor toto 2. lig ve bank asya maçlarında tribünleri dolduran yüz binlerce futbolseverinkileri mi?

delgado dedi ki...

hayır noat, üzgünüm. o insanlar cihan kırmızıgül davasında binanın dışında destek olmak için beklemez. çünkü şike davasında milletin umrunda olan yok şu takım şikeciymiş, yok şu başkan şerefsizmiş. aşağılamaya ve milletin aşağılanmasından inanılmaz mutluluk duyan garip bir milletiz biz. bir insanın eşkal fotoğrafını her yere yaymaktan ve o insanın haliyle dalga geçmekten utanmayan insanlarımız var, oldukça fazla sayıdalar. iddianamelerde davayla ilgisi olmayan özel konuşmaların bulunmasına itiraz edemeyen, süreçte erken tahliye olan insanların neden boşu boşuna aylarca yattığını umursamayan ve düşünmeyen insanlarımız var, oldukça fazla sayıdalar. sonra poşu takan, saçını kestiren, anadil istiyoruz diye bağıran insanlara bölücü derler bunlar.

Noat Samisa dedi ki...

Demarke Pozisyon,

Futbola giren yüklü para meselesinde katılıyorum, aksini düşünenlerin futbolu yaşamdan bağımsız, izole bir alan sandıkları fikrinin arka planı ile bir süredir ilgileniyorum. Güç ya da para sahibi insanlar nasıl olup da bugün ülke siyasetinde söz sahibi olma savaşındalarsa, daha doğrusu dönemsel olarak bu kavganın tarafları değişebiliyorsa, futbolun kendi iç siyaseti de aynı durumu yaşayacaktır. Tüm bu yaşananlar şikenin babasıdır zaten, fakat yeni de değildir.

Bu oyun, kökünü insandan ve dünyanın son iki yüzyıldaki dinamiklerinden alıyor; kökü en az fabrikalar kadar insanlık tarihine yakın ve insanla alakadar. Libya konusunda ise farklı düşündüğümü şerh düşeyim, bu kadar ile kalsın.

Mehmet Ağar - Genel Kurul konusu ise Türkiye'de futbol okuması yapmak için harika bir tablo kesinlikle. Sürecin başından bu yana en 'beyaz' yanda yer aldığı iddiasını sürdüren Galatasaray ile bu ülkede işlenen bir çok büyük insanlık suçunun arkasında adı olan biri, aynı safta yer almıştır. Bunun sonrasında her iki taraf da birbirini nasıl ciddiye alabilir? Aziz Yıldırım'ın tahribatlarla dolu savunması mı, Ünal Aysal'ın cevabı mı?

Blogların misyonu konusunda yakın yaklaşık bir fikirdeyim. Bu ülkenin futbol külliyatına, futbol fikrine katkı yapmak, her şeyin önünde. Ama bu, hakiki bir çaba gerektiren bir şey. Biz de bunu Hayatım Futbol'da yapmaya çalışıyoruz. Benim tarafımda ise yazdan bu yana hayatım çok daha dolu, okumaya ve yazmaya ayıracak daha kısıtlı vaktim var. Hal buyken dergi ciddi mesai alabiliyor, geriye kalan zaman maalesef bloga yeterli değil.

Noat Samisa dedi ki...

Fly like an eagle,

Aksine, geçen gün kulübün kasasına yıllık 150 milyon lira girdiğini ve işbilir bir ekibin, üç yıl içerisinde varolan borcu sürdürülebilir hale getirebileceğinden bahsetmiştim. Ancak öncesinde bir iflas durumu bence gereklidir. Atılması gereken bir irin var Beşiktaş'ta, en azından bir kısmını akıtacak ortamı gerçek bir dibe vuruş sağlayabilir diye düşünüyorum.


Rakiteri,

UEFA da TFF ile benzer yapıda bir kurum, lakin elbette ki Batı'nın geleneği ve kurumlardaki işleyiş, bizden çok daha demokratik durumda olması olasıdır. Ancak futbolun iç siyaseti yine değişmiyor, bana göre UEFA da bu süreçte iki yüzlü bir tutum sergilemiştir. Onların da kaygıları Demirören'den farklı değil. Bence büyükler de henüz bilmiyor.


Celal Abbas,

Tüm bunlar da tümüyle sivil toplum meselesidir bana kalırsa ve bu ülkenin tüm çarpıklığının da en büyük karın ağrısıdır bu yoksunluk. Üzerine yazılmış tezler var, bizim gördüğümüzse bir yeni sonuç.

Noat Samisa dedi ki...

Şükrü Demiray,

Her ikisinin de hakkını savunmak zorundayız bana kalırsa.


Delgado,

Bileşim kümesi içerisinde çoğunluğu oluşturan küme konusunda haklı olabilirsin, fakat ben kesişim kümesine hitap ettiğim kanısındayım.


Yorumlarıyla katkıda bulunan herkese teşekkürler.

Övünç dedi ki...

"Gerekirse avrupaya gitmeyelim."

Bu cümleyi kurmuş bir adam Tff başkanlığının en büyük adayı.Bu ortamda karamsar olmayıp ne yapabilirsiniz ?

Benim başıma da utanılacak olaylar geldi ama hayatımın hiç bir döneminde , Yıldırım Demirören'in , Beşiktaş JK Başkanı olarak yaptığı açıklamalar , sergilediği tavır gösterdiği omurgasızlık kadar beni utandıracak bir şey yaşamadım.

Arkadaşlarım bu mevzuyu şaka yollu dile getirdiklerinde bile başımı öne eğiyorum , yerin dibine geçiyorum resmen.

Yani yazıp yazıp siliyorum içimde kalanları ama Altay Başkanını o kurultayda kimse dinlemediği gibi istediğimiz kadar çemkirelim , her ortamda dile getirelim bizi de kimse dinlemiyor.Parayı veren biz kapı dışında bırakılan yine biz.Adamlar bunun üstünden hem para kazanıyor hem son sözü söylüyor istediği gibi at koşturuyor.

Güzel bir tanım da bulmuşlar :

İleri demokrasi ...

Alın futbolunuzu başınıza çalın diyebilecek kadar ortak duruş sergileyebilecek bir halk olsak keşke ...

Şükrü Demiray dedi ki...

@Noah

Ben ilk grubu ne bilinç ne de samimiyet açısından yeterli bulmuyorum.

cahil basın, avantacı yöneticiler ve ahlaken arızalı futbolcular köklerini bu gruba yerleştirmiş durumdalar.

kalben de müşterinin ve taraftarın ayrı kefelerde ele alınması gerektiği kanaatindeyim. Beykoz taraftarı, İzmirspor taraftar veya ne bileyim Tarsus İ.Y. taraftarı ile senede iki maça gitmeyen onu da geçtim 3 dakkalık maç özeti bile seyretmeyen bir kitle var. Sadece derbi maçların attı/tuttu, yendi yenildi atmosferinin paralı, formalı, kombineli ama ruhsuz destekçileri.

Emin olun Fenerbahçe ve Beşiktaş sadece camialarına, semtlerine bırakılsa bugünkünden daha iyi durumda olurlardı. Galatasaray tabanı ayrı bir hadise onu ayırmak lazım. Çoğunluğu 90'lar sonrası ve belirgin bir etnik tabandan besleniyor (istisnalar tabii ki var)

Superbowl benzeri bir maskaralığa doğru gidiyoruz yayıncı kartel yüzünden türkiye Kupası zaten düzenleme açısından rezillik. Ülke içi kupa eşleşmelerinde seri başı bilemedin 2 tur olur bizdeyse sadece 4 takım yarı final oynasın diye düzenleniyor. Ayrıca BAL takımları da dahil her takımın kupada olması lazım. Bu kısmı da hatalı profesyonel takımların dahi bir ksmı kupaya katılamıyorlar sonra bunun adı da Türkiye Kupası oluyor.