Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #2 - (1989) Milan 5 - 0 Real Madrid

Galatasaray'ın da yarı finalde olduğu 1989 senesi Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Real Madrid ve Milan arasındaki serinin ilk maçı 1-1 bitmişti. Galatasaray'ın Bükreş deplasmanından 4-0'lık mağlubiyetle dönüşü sonrası, kupanın finalistlerinden biri büyük ölçüde belli olmuştu, fakat ikinciyi kestirmek çok zordu. İddialı Real Madrid kafilesi, rövanş maçından bir gün önce Milano'ya gelmiş, kısa bir idman sonrası otellerinde istirahate çekilmişti. Futbolcular dinlenirken kurt hoca Leo Beenhaker boş durmuyordu ve bir plan yaptı. Sinsi bir plan. Günü boş geçiren Milan'ın, maç günü sabahı basına kapalı yaptığı idmanlar futbol çevrelerinde adeta mit olmuştu. Ne yapıyorlardı, kimse net olarak bilmiyordu. Hedef, bu idmanı bir şekilde izleyip, -muhtemelen taktik idman olan- çalışmayı gözlemleyerek rakibin maç planına ilişkin ipuçları elde etmekti. Gece kararlaştırdılar ve sabah olunca teknik ekibin pek tanınmayan yüzlerinden birini Milan tesislerine yolladılar.

Sonrasını dönemin Real Madrid santraforu Emilio Butragueno anlatıyor:

- Maç toplantısını yaptığımız sırada casus otele geri döndü. Biz heyecanla onun aldığı notları beklerken, o sadece şu cümleyi söyledi:

- ''11 kişi tam sahada maç yaptılar... ama rakip ve top yoktu!''

Futbol bugünlerde zirveyi zorluyor. Daha yukarısını, daha iyisini istiyor ve gösteriyor. Değişiyor, gelişiyor ve kendini bir kez daha yeniliyor. Futbol oynayanlar, futbol sevenler çalışıyor. Daha iyi olmak için, kazanmak için saha içinde ve saha dışında mücadele ediyor. Bu süreçte kazanma duygusu, şehvetin aşktaki olmazsa olmaz varlığı gibi, en güçlü itki olarak yan etkileriyle birlikte var olanı şekillendiriyor. Kaybedenler değişime kafa yorar iken, kimi puristler sahip oldukları fikre saplanıp eleniyor, kimileri ise yeniden yaratma gücüyle o kuvvetli duygunun peşinden bir kez daha koşuyorlar. Arrigo Sacchi de bir zamanlar bunlardan biriydi. Sahip olduğu futbol aklıyla dönemini ve sonrasına etki etti.

Babasının ayakkabı fabrikasında satış mağazası sorumlusu olarak Fusignano'da ayakkabı satan genç Arrigo, küçüklüğünden beri futbola çok meraklıydı. Lise günlerinde birkaç iyi takımda kendini denemiş, ama esas çocuklar arasına seçilememişti. Yeteneksizdi. Diğerleri gibi yapamıyordu. Ama futbolu çok seviyordu. Amatör takımlarda top oynamaya başladı, yıllarca aksatmadan devam etti. Bu arada babasının işi sayesinde İtalya'da evine televizyon giren ilk insanlardan olmuştu. Tv'deki maçları asla kaçırmıyordu. Farklılıkları görüyor, herkesten farklı heyecanlar duyuyordu. Bir yolunu bulup babasının iş seyahatlerine eşlik etmeye başladı ve -tahmin edileceği üzere- tüm seyahatlere bir futbol maçı sıkıştırıyordu. Bir gezi dönüşü, sonunda, kararını vermişti. Artık geri dönüş yoktu:

- ''Baba, ben ayakkabı satmayacağım. Ben, ben... antrenör olacağım!''

Profesyonel futbolculuk kariyeri olmayan yirmi altı yaşındaki bir genç antrenör olarak vaktiyle futbol oynadığı yerel kulüplerden birinde, Baracco Luco'da kariyerine başladığında takımın kalecisi yirmi sekiz, santraforu ise otuz iki yaşındaydı. Doğup büyüdüğü kuzeydoğudaki birkaç iyi kulübün altyapısında çalıştıktan sonra, önüne Parma'nın genç takımı fırsatı geldi. Floransa'dan sonra daha kuzeye gitmişti ve adım adım hedeflerine yaklaşıyordu. Parma'nın başına geçti ve ilk A takım deneyimini Serie B'de yaşadı. Üst lige ulaşamadılar, ama Coppa Italia'da Milan'ı iki maçta da mağlup ederek eleyince, Milan'ın taze başkanı Silvio Berlusconi kararını verdi: Arrigo Sacchi...

60'ların sonunda Nereo Rocco'yla yaşanan şaşaalı günlerden sonra yalnızca bir kez Scudetto kazanabilen Milan, artık yeni bir yola giriyordu. Nils Liedholm'un gidişi sonrası göreve gelen Fabio Capello, bir sezon sonunda yerini yaştası Arrigo Sacchi'ye bırakıyordu. Bu değişimin meyvesi, ilk sezon sonunda Maradona'lı Napoli'yi geçerek elde edilen Scudetto ile alındı. Ligin en çok gol atan ikinci takımı ve ligin en az gol yiyen takımı Sacchi'nin Milan'ı olmuştu. Sadece 14 gol yemişler, bu alanda en yakın rakipleri Roma'ya 12 gol fark atmışlardı. Berlusconi istediğini elde etmişti, ama aslında her şey yeni başlıyordu.
Milan 5-0 Real Madrid

19' - Ancelotti
25' - Rijkaard
45' - Gullit
49' - van Basten
60' - Donadoni

Kazanana 2 puan verilen, kaleciye geri pasın yasaklanmadığı, saygı duruşunun maç oynanırken, oyun durdurularak yapıldığı günler... Yeni hocası Leo Beenhaker yönetiminde son iki sezonun La Liga şampiyonu olan Real Madrid, sezon başında Barcelona'nın yıldızı Bernd Schuster'i kadrosuna katarak 20 yılı aşkın süredir erişemediği Avrupa Şampiyonu ünvanını kovalıyordu.

Geri dörtlüde 10 numaralı formasıyla stoper/libero Gallego, bugün pek rastlanmayan bir rolde, takımı ileri taşıyan özel rol sahibi oyuncu olarak sahadaydı. Savunma önündeki Vazquez ise sık sık Schuster'le yer değiştirerek topu santrafor ikilisine aktaran adam olmaya çalışıyordu. Maçın başında Gallego çok sayıda uzun top oynamak zorunda kaldı, fakat Milan savunmacıları hata yapmadılar. Üstelik, savunma hattını orta yuvarlakta kurmalarına rağmen rakibi ofsayta düşürmüye çalışmıyorlardı. Tüm uzun topları geri kaçarak topladılar ve hızla atağa çıkmaya çalıştılar. Kalelerinde yalnızca bir tehlike yaşadıktan sonra önde kazandıkları bir topta Ancelotti çalımlarla gitti, mükemmel vurdu ve Milan'ı 1-0 öne geçirdi. Tabela değiştikten sonra Real Madrid risk almaya başladı ve oyunun seyri, maç sonuna kadar aynı şekilde sürdü. Geriden iyi top çıkaramayan Real Madrid'de Gallego'nun uzun topları karavana gitti, Schuster ise Rijkaard'ın baskısında dağıldı. Sürekli öne alanda top kazanan Milan, birkaç pasta rakip kaleye indi. Duran toplarda etkinlikleri skoru artırdı ve ilk yarı bittiğinde Real Madrid dağılmıştı.

Maçın ilk saati geride kaldığında tabelada 5-0 yazıyordu. Milan oyunu rölantiye aldı, pres gücünü düşürüp rakibin oynamasına izin verdiler. Geride sağlam durup, Real Madrid'in sinirini bozacak kadar güçlü olan oyun disiplinini sürdürerek maçı tamamladılar. Leo Beenhaker, maç sonu ''Bu Milan'ı yenmek imkansızdı.'' dedi. Arrigo Sacchi de oyuncularına böyle derdi: ''Böyle oynarsak, bizi kimse yenemez.'' Bu maçtan sonra Avrupa futbolunda hiçbir şey, eskisi gibi olmadı. Yeteneğin prangasına tutulmuş futbol, uykusundan uyanarak yepyeni rotalara yelken açtı.

25 metreden daha dar bir alanda 10 Milan oyuncusu görülüyor...

Sacchi'nin ''böyle oynarsak'' sözünden kastı, daha sonraları açıkladığı üzere kendi futbol fikrinin en özel sırrıydı:

''Her şeyin sırrı, boyca kısa takım olmaktı. Eğer son adamımız ve en uçtaki santraforumuz arasında 25 metre olursa, buna yoğunlaşırsak, kimse bizi yenemezdi.''

Sacchi'nin sözkonusu 25 metre ideali, daha önce görülmemiş bir yöntemdi. Rakibe ön alanda pas yapma fırsatı veriyorlardı, zira Gullit ve Van Basten'in rakip ceza alanı önünde pres yaptıkları görülmezdi. Orta saha yuvarlağı civarında kümelenen 10 oyuncu, asla rakibe pas yapma fırsatı vermeyip, onları uzun topa zorlardı. Uzun toplarda da rakibi ofsayta düşürmeyi amaçlamaz, topu çabucak kazanıp öne oynamaya çalışırlardı. Sacchi böyle istiyordu. Ona göre en önemli olan, hücumdan savunmaya, savunmadan hücuma geçişlerdi:

''Topa sahip olduğunuzda oyuna oyuna hükmetmelisiniz. Savunmaya geçtiğinizde ise alanı kontrol etmelisiniz.''

Alanı kontrol etmek, işte Sacchi'nin daha çocuk yaşlarından bu yana üzerine en çok kafa yorduğu konu buydu. İtalya'nın futbolundan memnun değildi, daha doğrusu İtalya'nın üzerine sinmiş olan olumsuzculuk fikrinden hoşnut değildi. Bir zamanlar Macaristan'ın, Hollanda'nın ve Brezilya'nın oynadıkları oyuna hayrandı ve bu üç ekibin ortak noktası, İtalyan'lara zıt olarak proaktif olmalarıydı. Gençliğinde dinlediği bir hikayeyi tersine çevirmeyi, kendine ideal bellemişti: Catenaccio'nun ilk uygulayıcısı olarak bilinen Nereo Rocco, farklı fikirlerini uygulamak üzere İtalya'ya gelen Helenio Herrarı'yı bir maçta öyle bir yenmişti ki, Herrera ortama ayak uydurmak zorunda olduğunu kanıksadı. Bütün maç topa sahip olan Herrera'nın takımı, Rocco'nun takımına gol atamamış, kalesinde yaşadığı iki tehlikeden ikisi de gol olmuştu. Adam markajının en geçerli doktrin olduğu ortamda Herrera yeni bir şeyler daha tasarlamış, ama ana fikri değiştirememişti. İtalya'da alan savunması deneyen ilk kişi, Sacchi'den iki yıl önce Milan'da çalışmış İsveçli Nils Liedholm olarak bilinir. Fakat Sacchi, buna da karşı çıkıyor:
''Liedholm'ün alan savunması, gerçek alan savunması değildi. Benimki ise farklıydı. Rakip hücumcu alan değiştirdikçe, markaj bir oyuncumdan diğerine geçer. Ama Liedholm'ünkinde bir alanda başlardınız ve bu alandaki rakibi kontrol ederdiniz.''

Yani bir bakıma yeni bir adam markajı yorumu yapmıştı Liedholm. Ama Sacchi, tüm bu eski alışkanlıkları ve geçerli kazanmak yolunu esnetecek bir futbol anlayışıyla oynatıyordu takımını. İlk sezonda Van Basten ve Gullit transferlerine ikinci sezon bir başka Hollanda'lı, Frank Rijkaard ekleniyordu. Hoca, bu oyuncularla sürekli istişareler yapıyor, daha iyi olabilmek konusunda görüş alış-verişinde bulunuyordu. Bazı kazanımlar mutlaka olmuştur, ama Sacchi ile Hollanda'lılar arasındaki ilişki, zamanla fena halde bozuldu. Bunun da sebebi, Sacchi'nin amaca hizmet eden ağır idmanları ve asla tatmin olmamasıydı. Çünkü:

''Topsuz oyun, toplu oyun kadar önemlidir. Pres yapmak, koşmak ya da çok çalışmak değildir, alanı kontrol etmektir.''

Sacchi'nin Milan'ının dünya üzerindeki diğer takımlardan en büyük farkı, topsuz oyundaki başarısıydı. 25 metre ideali etrafında şekillenen bu fikir, oyuncuların maç boyu çok yüksek bir ritmde oynamasını gerekli kılıyordu. Hatta dönemin Inter hocası Giovani Trapattoni, ''Milan'a karşı oynarken topa sahip olmak, köpekbalığının önünde kan akıtmak gibi.'' demişti. Rakiplerinin hücum silahlarını çaresiz kılıyorlar ve kolayca gole ulaşabiliyorlardı. Bunu yaparken de Sacchi'nin önem verdiği şey, doğru karar vermekti:

''Benim felsefem, yapabildiğim kadar futbolculara öğretmektir. Her gün, birlikte olduğumuz her zaman. Onlar olabildiğince fazlasını iyi bilmeli. Bu onlara sahada her senaryoda doğru kararı verme, bunu da olabilecek en hızlı şekilde yapma imkanı verir.''

''Pek çokları futbolun, oyuncuların kendini sahada ifade etmesiyle alakalı olduğuna inanır. Ama durum böyle değildir. Oyuncuların kendilerini antrenörün belirleyeceği parametreler içerisinde ifade etmeye ihtiyacı var. Bu yüzden antrenör oyuncularının zihnini olabilecek en fazla bilgi ve veriyle donatmalı ve oyuncular, sahada alacakları kararlarda bunlara dayanmalı. Bu sadece futbolcu olmakla ilgilidir, üstün yetenekli ya da atletik olmakla değil. (...) Robotlar ya da bireysellik istemiyorum. Beni ve söylediklerimi anlayacak, takıma hizmet ederken ruhunu ortaya koyacak insanlar istiyordum. Kısacası, futbolun nasıl oynanacağını bilen insanlar istiyordum.''

Sacchi, idman öncesi ve sonrası teorik dersler yapardı. Futbolcularıyla uzun uzun sohbetler eder, daha iyi olmak için yeni fikirler arardı. Saha çalışmaları ise her zaman yorucuydu. Özellikle Hollanda'lılar, takımın her maç rakiplerini ezip geçtiği günlerde Sacchi'nin hala tatmin olmamasına isyan ettiler. Bu kadar fazla çalışmanın, sürekli beraber olmanın, her gün kafalarına rakiplerle ilgili bilgilerin enjekte edilmesinin ve bazen anlamsız gelen fantastik çalışmaların (sahadaki yerleşimi mükemmelleştirmek adına rakipsiz ve topsuz maç yapmak gibi) sebebini sorguluyorlardı. Lakin Sacchi'nin verecek bir yanıtı vardı mutlaka:

''Onları ikna edebileceğimi söyledim. Tassotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve Ancelotti'den oluşan 5'liyi 4 + 1 şeklinde sahaya dizdim ve Van Basten ile Gullit'e 8 kişi daha çağırmalarını söyledim. Benim 5 oyuncum ve bir kalecim vardı, onlarsa 10 kişiydi. Bize ilk golü attıklarında maç bitecekti, ama tek farklı kural, topu kazandığımızda onların oyuna yarı sahadan başlamalarıydı. Yarım saat geçtiğinde hala gol yememiştik.''

Sacchi'nin kolektif, organize ve tek vücutmuşçasına hareket eden bir takım yaratma ve futbolu bu şekilde oynama hayali, bu müthiş denemeyle onaylanıyordu. Sacchi'ye göre topa sahip olmak çok da önemli değildi. Aslolan, akıllı oyunculardan oluşan organize bir takımın topsuz oyun başarısıydı ve topu kazandığında vereceği doğru kararlar ile en yakın yoldan gole ulaşma çabasıydı. Bu doğrultuda 4-4-2 şablonunu yeniledi ve idealin bu olduğuna karar verdi. Onun kullandığı diziliş bir tercih değil, sonuçtu.

Ama işler hep böyle güzel gitmedi. Art arda kazanılan iki Avrupa Şampiyonluğu'na rağmen kısa zamanda şartlar değişti. Maldini'nin sonradan söylediği ''Sacchi'nin istediği ritmde oynarsak hep kazanıyorduk, ama bu ritmi korumak çok zordu.'' sözü, bir itiraftır. Herkesten fazla çalışıyorlardı ve yıldız oyuncu egosu, bazen bu idmanları kaldıramıyordu. Oyuncular Sacchi ile ters düşmeye başladılar. Asla ve asla tatmin olmayan bu adam, tribüne gelenlerin paralarının karşılığını sonuna kadar almaları adına herkesten fazla çalışıyordu, sebep olarak bunu söylüyordu. Fakat şaşaalı Milan günleri pek de uzun sürmedi. Düşüşe geçen Milan, oyunculara nispeten serbestlik tanıma vaadi veren Fabio Capello'yla yeniden anlaştı ve yepyeni, kupalarla dolu bir dönem başladı.

Arrigo Sacchi, her şeyden önce bir tabuyu yıktı. Milan'a geldiği ilk günlerde profesyonel futbolculuk geçmişi olmaması nedeniyle İtalya basınınca karalama kampanyası başlatılınca ''Bir jokey, at olarak doğmak zorunda değildir.'' dedi ve tarihin gelmiş geçmiş en büyük ayarlarından birini verdi. Onun açtığı yolu Brezilya'dan Lazaroni ve Parreira takip etti ve sıradışı taktik becerileriyle fark yarattılar. Bugün profesyonel futbolculuk geçmişi olmayan Sven-Goran Eriksson, Gerard Houllier, Jose Mourinho ve Andre Villas-Boas üst düzey takımlarda çalışıyorlar. Bu da bize bireysel oynama zevki ya da yöntemlerinden farklı olarak, bir futbol teorisinin varlığını kanıtlıyor.

Nasıl bir dönem Milan'ın başına gelen en güzel şey idiyse, sonradan yerini Fabio Capello'ya bırakması da Milan'ın başına gelen en güzel şey oldu. Sacchi'nin püriten futbol görüşü, özellikle Milan gibi sürekli yüksek hedeflere oynayan ve daima transfer yapması gereken takımlarda uzun süre uygulanabilir değildi. Bugün de benzer disiplinle oynayan takımlar genelde orta sıralarda ya da düşük bütçeli liglerde. Zira Sacchi'nin kendi idealinde mükemmele ulaşma hayali, yetenek farkını arka plana iterek yalnızca kolektivizm üzerinden zafere ulaşmayı hedefliyordu. Fakat yetenek, bazen ve sıklıkla, üzerinde yeterli hakimiyet kurularak skora ulaşma yolu olmaktaydı. Sacchi'nin oyuncuları ise hem topsuz, hem de toplu oyunda özgür değillerdi; Valeri Lobanovski'nin maça dair düşüncesini söyleyen oyuncusuna verdiği ''Bunları düşünme, sadece dediğimi yap. Ben senin yerine düşünüyorum.'' cevabındaki gibi, o da her oyuncusunu eğiterek bir kalıba sokmaya çalışıyordu.

Basmakalıp manşetlere göre Sacchi, ''sıkıcı İtalyan'lara hücum oynatan adam'' idi. Fakat bu gerçek değil. Sacchi'nin yarattığı en büyük fark, topsuz oyunda oldu. En çok bunun üzerine kafa yordu ve İtalya milli takımında Roberto Baggio'yla yaşadığı sorun gibi, yeteneğe pek önem vermedi. Asgari yeterlilik düzeyine sahip akıllı oyuncular istedi ve gücünü takım savunmasından alan bir takım kurdu. Onun takımı bugünün Barcelona'sından ve 70'lerin Hollanda'sından çok sayıda farklı özellik barındırıyordu ve topa sahip olmak, Sacchi için pek önemli değildi. Ama şu doğrudur: Sacchi'nin oyun anlayışı, nispeten proaktifti. Her zaman toptan ileride 5 oyuncu olmasını isterdi ki, kolayca gole ulaşılabilinsin. Bir etiketten fazlasına ihtiyaç duyuyordu ve onun yaptıklarının kutsanma yönteminin, eminim daha farklı olmasını isterdi. Artan maç temposunun ve maç yoğunluluğunun da etkisiyle başka bir zamanda ya da ortamda Milan günlerini tekrarlayamamış ve tekrarlayamayacak olsa da Arrigo Sacchi, futbolu kesinlikle en üst mertebeye taşıyan adamdı.

''Futbolun bir senaryosu vardır. Aktörler, eğer iyi aktörlerse senaryoyu kendi yaratıcılıklarıyla canlandırırlar, ama daima senaryoyu takip etmek zorundadırlar.''

Futbol, Sacchi'ye göre bir alan yaratma ve alan kapatma oyunudur. Sadece 11 oyuncunun bireysel gösterisi değil. Bence de öyle.

Arrigo Sacchi, şimdilerde İtalya Futbol Federasyonu'nun eğitim merkezi Coverciano'nun başöğretmeni.

Kaynakça: Inverting the Pyramid (kitap), Calcio (kitap), Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (kitap), football-italia.net

Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #1 - Liverpool 4-3 Newcastle (1996)


Noat Samisa

24.02.2011

18 yorum:

Okan Akan dedi ki...

O Milan'ı hatırlıyorum. Bugünün Barca'sı gibi görkemli bir oyun oynuyorlardı. Farkları ise, aynı mentalitede bir rakip çıkmıyordu karşılarına.

Bir de şu cümleye takıldım: Futbol, Sacchi'ye göre bir alan yaratma ve alan kapatma oyunudur.

Bu tabir, ister istemez futbolu, go tahtasıyla ilişkilendirecek bir bakış içeriyor ve futbola (neredeyse) sonsuz taktik varyasyon imkanı tanıyor-ki bu gözle futbol izlemek başbaşka bir deneyim.

Keyifle okuduğum blogdan, çok zihin açan bir yazı. Zihnine sağlık...

Noat Samisa dedi ki...

Okan Akan,

Şaşırdım. İnternette o kadar araştırmama rağmen GO oyunuyla futbolu ilişkilendiren birine, bir yazıya rastlamadım. Ama GO oynamayı çok seven biri olarak hep futbola yakın bulmuşumdur, hatta;

http://noatsamisa.blogspot.com/2010/12/stuart-holdenla-uzun-top-oynuyoruz.html

şu yazıda kendimce kurduğum bir teoriyle GO - Futbol ilişkisinden bahsetmiştim. Bu konuda yalnız olmadığıma çok sevindim.

Teşekkürler.

Gökhan AKSOY dedi ki...

Bu jokey ve at muhabbeti Mourinho'ya atfedilirdi sürekli, Sacchi'ninmiş demekki... Benim bildiğim "Jokey olmak için at mı olmak gerekiyor?? idi. Orjinali ''Bir jokey, at olarak doğmak zorunda değildir.'' sanırım :)

Yazı süper bu arada.

Okan Akan dedi ki...

Futbol konusunda ahkam kesecek düzeyde bilgili değilim, sadece meraklı bir izleyiciyim. Ama go alan kullanımı ve sahiplenilmesi üzerine fikir üretmeye el veriyor.

Futbol da bazen rakiple değil alanla oynanabilen bir oyun. Bunu özellikle yazılarınızda okuduğumda keyifle gözlemliyorum. Uzak forvet oyunu, sahte 9 gibi kavramlar, boşlukların ve baskınların düzenlendiği bölgeleri ve bu bölgelerin hedefe (kaleye) ulaşma mesafesine etkisini ilginç bir açıdan analiz ediyor.

Sacchi'ye dönersek; topsuz ve rakipsiz bir antrenman öncelikle sahadaki tüm oyuncuları go taşıymışçasına pozisyon hatası yapmayacak şekilde bir bütünsellik içerisinde koordine etmeyi getirmiş olmalı.

Milan o dönem, rakiplerine oyun tahtasının sınırlarını değiştirdiğini stratejisiyle dayatıyor, daraltılmış alan üzerine strateji ödevlerini çalışmış, varyasyonlarını geliştirmiş olarak istediğini baskın bir şekilde alıyordu.

Bu dar alan oyununu Hollandalılar gibi 4-3-3 üzerine kurup ilerletenler oldu o dönemden beri (günümüz Barça'sı, dönem dönem Ajax ve Psv) veya Sacchi gibi bir striker ve bir 10 numara üzerinden oynayanlar oldu. ama temel prensipler hala geçerli.

Go'ya dönersek. Go oyununun futbolla ilişkisini direkt kurmak belki mümkün değil. Ama Go üzerinden futbola dair fikirler geliştirmek mümkün. Amacın kazanmak olduğu her oyuna dair Go üzerinden taktik geliştirmek mümkün aslında. Yoksa futbolu 4-2-3-1 lerin tavlası gibi izlemek de bir alternatif:)

Birgün denk gelirsek, go oynamak dileğiyle.

xanetia dedi ki...

aynı cümleyi okur okumaz benim de aklıma direk GO oyunu geldi. Hikaru no go yu izledikten sonra içimde bir go sevgisi yeşermişti futbolla da ilişkilendirince daha bir güzel oldu sanki.

hebenneka dedi ki...

Sağolasın Noat,

Yine güzel yazı,bunun üzerine konuşulacak çok şey var. Alan daraltmanın geçmişi(o ofsayt dökümanında bununla ilgili ipuçları var notunu düşeyim), Zubeldia ile Sacchi'nin yaklaşımlarındaki temel fark, memlekette Rocco'ya yapılan haksızlık(100 kişiye sorduk 99'u Catenaccio'yu Herrera bulmuştur dedi), "futbolu bilmiyor" denen Rijkaard'ın "futbolu en iyi bilen" takımın bir parçası olması vesaire, vesaire... İnşallah bir gün...

Bir de kişisel ilgi düzeyi nedir bilmem ama Reti'nin Türkçe'ye "Satrançta Büyük Ustalar Modern Görüşler" ismiyle çevrilen bir kitabı vardır. Burada Reti'nin görüşlerini anlattığı bölümler, özellikle "kareler mantığı" kısmı bence okunmaya değer. Satrançta Hipermodern teorinin temelidir, ukalalık sayılmazsa naçizane tavsiyem olsun.

Şöyle tarif etmişim kendimce:

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=7+ekim+2007+river+plate+boca+juniors+ma%C3%A7%C4%B1&a=sr&kw=river&au=hebenneka

Noat Samisa dedi ki...

Gökhan Aksoy,

Mourinho çok okuyan bir adam, bu kesin. Bizim ülkede Tanıl Bora sayesinde hit olan Menotti sözü, Avrupa'da Mourinho'nun sözü olarak bilinir: ''Who knows only football, knows nothing about football.''

Keza Charles Barkley'e ait, bizim işimiz mi zor, asgari ücretle çalışıp akşam eve ekmek götüren adamın işi zor, sözünü de kendine mal etmişti. Bu jokey - at meselesi de böyle. Aforizmaları okuyor ve kullanıyor. Bilmeyen de Mourinho'nun sözü diye yazıyor. :)


Okan Akan,

Evet, benim bu bloga dair bir amacım varsa, insanları sahip olduğum futbol bakışını aktarabilmektir. Bahsettiğiniz kavramlar da bunun için varlar, bir farklılığı işaret ettikleri ve sahada farklı şeyler gösterdikleri için farklı bir terimle anılıyorlar. Bu farkları anlamlandırabilmek, bence futbol seyrine keyif üstüne keyif katıyor.

GO oyunu kesinlikle, yemek yerken bile kullanılabilecek felsefi değerler barındırıyor. İnsanın hayata bakışını yeniden yorumlamasını sağlayacak gücü olduğunu düşünüyorum. Birilerinin hala futbolla olan bağlantısını gür sesle söylememesine şaşırıyorum açıkçası.

Umarım, bir gün. :)

Teşekkürler.

Noat Samisa dedi ki...

Xanetia,

Genelde ülkemizda ya Şibumi'yi okuyan ya da Hikaru no Go'yu izleyen oyunu bir yerinden yakalıyor. Başka türlü olması da zor zaten, zira bize epey uzak değerler barındıran bir oyun. Şu başlık altında iki GO oyuncusu gördüğüme sevindim. :)


Hebenneka,

Aynı kişiler 3-5-2'yi Sepp Piontek bulmuştur, diyor değil mi? :)

Alan daraltmanın geçmişi çok uzun konu, sen yazarsan belki bir ince yol bulup konuşuruz. Ama en radikali ve özeli sanıyorum Sacchi'ninkiydi, en azından bugüne kadarki gözlemim bu yönde.

Dediğin gibi Rijkaard'dan gidersek, resmen okul gibiymiş Sacchi dönemi. Herkes mutlaka yüksek profilli takımlarda iş buldu, bazıları çok başarılı oldu.

Satrança pek ilgim olduğu söylenemez, ama satranç üzeri faydalı bilgiler ve görüşler içeriyorsa okuma listesine almakta sakınca yok.

Estağfurullah, teşekkürler.

serpil dedi ki...

vayy benim çocukluğumun milan'ı ne takımdı ama.. bence o takım bugünkü barca dan daha iyi bir takımdı.. bu güzel yazı için çok çok teşekkürler..

borasahin dedi ki...

Bu guzel yazi icin tesekkurler, eline saglik.

Cocuklugumuzun Milan'i gercekten bambaska bir takimdi. Gerci surec icerisinde surekli basari kazanan Milan'a gicik olmaya baslamistik ama orayi ayri :)

Bu maci hatirliyorum, o zamanlar babamdan ve belki de daha oncelerde seyrettigim ilk Avrupa Kupasi macinda Real Madrid'in oynamasindan dolayi onlari tutardim ama Milan ve Bayern kendilerine surekli gerekli ayari verirdi.

Milan'dan sadece 3 oyuncuyu hatirlamiyorum.

Real Madrid'de Gallego gercekten cok farkli bir oyuncuydu, biraz kellik vardi, kisa boylu bir oyuncuydu ama butun pas dagitiminin merkezindeydi. Savunmanin hemen onunde pozisyon alirdi. Hugo Sanchez'in akrobatik golleri, Buyo'lar, Cendo'lar, Sanciz'ler, Michel'ler, Butro Gueno'lar, sonradan giren kisa boylu Santilyana'nin -ki bir zamanlar Besiktas onu bayagi almaya calismisti- kafa golleri guzeldi gercekte :)

Can dedi ki...

Harika yazı.

"Futbol bir alan yaratma ve alan kapatma oyunudur." Bana göre de öyle. Hatta Sacchi'nin bunu söylediğini bilmeden blogda birkaç kez kullanmışlığım var; kulağıma çalınmıştır daha önce muhakkak.

İlgimi çeken başka bir nokta da, beraber çalıştığı, şimdinin popüler teknik adamı olan oyuncular. Ancelotti ile ilgili bir yazı yazmıştım ama genel fikir olarak her birinin farklı şekilde etkilenmiş olması ilgi çekici.

Ne zamandır benim de aklımda bir Sacchi yazısı vardı, bu yazı iyi bir motivasyon oldu. Eline sağlık tekrardan.

Çağrı Siretli dedi ki...

Harika bir yazı, ellerinize, futbol zevkinize sağlık...Özellikle dar alandaki başarılı oyunlarını fotoğrafla aktarmanıza hayran kaldım. O dönemki Milanın en önemli özelliklerinden birisi savunmayı ileride kurup tek bir blok halinde hareket etmeleriydi.

Noat Samisa dedi ki...

Bora Şahin,

Gallego bu maçta savunma dörtlüsünün içerisinde, eski tip libero gibi bir rolü oynuyor. Bütün ataklar onunla başlıyor. Savunma önünde ise bizim Schuster var. :)


Can ve Çağrı Siretli,

Teşekkürler.

borasahin dedi ki...

Dogrudur, cocuk yaslarda seyrettigimden aklimda kalan onun orta sahada savunmanin hemen onunde oynadigi :)

Ayni Milan bir sonraki yil Real'e hem Ispanya'da hem de Italya'da 4, 5'er tane atmisti diye hatirliyorum.

Shareef dedi ki...

Madjer'li Porto, Boniek'li ve Platini'li Juve, Santillana'lı R.Madrid ve tamam Van BAsten'de var ama Sacchi'li Milan izlediğim ilk TD'ydi.. Bugün Rafa'yı bu kadar seviyorsam, Sacchi'yi o zaman o kadar sevdiğimdendir. Küçüktüm ve bir türlü adlandıramıyordum neden bu kadar şahane oynuyor bu takım, kolları bağlı ayakta duran Sacchi'den mi, topu çıkardığında elleriyle çıkın çıkın diye işaretler yapan Baresi'den mi? Yoksa Van Basten her bulduğu topu gol yaptığından mı.. Yıllar sonra öğrenebildik.

Ama bunun uzun süre devam etmesini sağlayacak bir fikir daha olmalı henüz uygulanmamış.

Rafa'da Liverpool'dan ayrıldıktan sonra futbolcuların çok sıkıldığına dair yazılar çıkmıştı.

Bana öyle geliyor ki bu sistemde bir Rafa yada bir Sacchi'ye daha ihtiyaç var..

AFO dedi ki...

Şu takımın yorgunluğuyla alakalı sorulan soruya "Yorgun mu? Günde 16 saat çalışıp birkaç yüz euro kazanan adam yorgun olur, biz değil." diye Sporx'in yaymaya çalıştığı bir söz vardı, daha önce de Aceto yayınlamıştı. Yorumların birinde "Yılların Charles Barkley'e ait sözü ne zamandan beri Mourinho'ya atfediliyor?" denmişti. Ben de ufak çapta bir araştırma yapmış ve sonuçta sözün ne Barkley'e ne de Mourinho'ya ait olduğuna dair yabancı basından bir alıntı bulabilmiştim. Sen Barkley'e ait diyorsan, kaynak gösterebilir misin?

Antırparantez, milletin lafını alıntılamadan dile getiriyorsa g.tün önde gideniymiş Mourinho.

Noat Samisa dedi ki...

AFO,

Ben sanırım bu alıntının orijinali football-italia.net'te okumuştum. Orada Barkley'den bahsediliyordu, ama şimdi bakınca bulamadım bir daha o haberi. Türkçe olarak aratınca birkaç sonuç çıkıyor, ama emin olamadım ben de.

Bulursam ekleyeceğim bilahare.

AFO dedi ki...

Tamamdır abi, bulursan paylaşırsın. Ben de şunları paylaşayım:

http://www.dailymail.co.uk/sport/football/article-1252777/DES-KELLY-Inter-Milan-boss-Jose-Mourinho-happiest-role-panto-villain-.html

http://www.goal.com/en-us/news/88/spain/2010/09/22/2131672/jose-mourinho-admits-his-players-are-tired

Sence bunları söyleyen adam utanmadan "Bilmem kaç yüz euro için saatlerce madende çalışan..." bikbikbik şeklinde konuşmuş olabilir mi?