Türkiye - Güney Kore: İki Halk, İki Takım, İki İnsan

Güneşli bir cumartesi gününün en sıcak saatleriydi. Kadroları gördüğüm anda o günkü akıma katılarak Hakan Şükür'ü yine sahada görmenin üzüntüsü ve hezeyanı içerisinde karşıdaki kahvehanede bağıra bağıra Şenol Güneş'i eleştiren mahallemizin abisinin hislerini paylaşıyordum. Bir yandan da aklıma evvelsi gün okuduğum mektupta yazanlar geliyordu:

''Hakan Şükür'ün şimdiye kadar gol atmaması büyük bir sorun değil. Çünkü Türkiye onun gol atmadığı maçlarda da kazanmasını biliyor. Düşünün bir de Hakan Şükür formda olursa, Türkiye neleri başarabilir? Bizim takımda da Diouf, Afrika'da Yılın Futbolcusu seçildi. Ancak turnuvada henüz gol atamadı. Hem Diouf, hem de Hakan iki takım için çok şey ifade ediyor.''


Mehmet Demirkol'un Radikal'e yazdığı, tekrar tekrar okumaktan hala keyif aldığım mektupların içerisinden o gün için anlamsız gelebilen, ama değeri sonradan anlaşılan bir alıntıydı bu. Senegal'in mağrur hocası Bruno Metsu, çeyrek finaldeki maç öncesinde bu sözleri sarfetmişti. Senegal'li futbolcular da ağız birliği etmişçesine ''Önce Hakan Şükür, onu durdurursak kazanabiliriz.'' diyorlardı. Gerçi maç başladıktan sonra Hakan Şükür yine saldığı korkuyla kaldı ve maçın 67. dakikasında yerini İlhan Mansız'a bıraktı. Ve Arif düştü, Ümit ortaladı, İlhan attı.

Gol sonrası merdivenleri nasıl indiğimi hatırlamıyorum, ne için indiğimi de. Şimdi geriye baktığımızda bunun Türkiye'nin futboldaki zirve noktası olduğunu görebiliyoruz ve o gün, gerçekten en büyük mutluluğumuzmuşçasına sevindiğimizi hatırlıyorum. Sonrası Brezilya maçı, ''bu kez yenebiliriz'' demiştik çok kez. Ama olmadı. O kötü günden geriye, aklımda maçın ortasında yağan yaz yağmuru sonucunda lağımdaki kurumuş dışkıların çözelti oluşturarak etrafa yaydığı tahammül edilemez koku kaldı. Güzide memleketimizin metropolünde bu koku ara ara hissedilir ki, ikinci Brezilya maçının tıpkı kokunun kaynağı gibi boktan bir maç olduğu ölene dek hatırımda kalacaktır.

Üçüncülük maçını o günlerde çok da önemsediğimi söyleyemem, ama maçı ve sonrasında oluşan güzel görüntüleri fazlasıyla sahiplendim. Hakan Şükür sonunda gol atmıştı ve turnuvanın başından beri Şenol Güneş'in dilemması, ulemanın muamması ancak üçüncülük maçında çözüme ışık yakıyordu: İlhan - Hakan birlikte oynar mı?

Kazandık, 2002 Dünya Kupası'nı 3. olarak tamamladık. Rüyadaydık ve maç sonu rüya kardeşimizle el ele tutuşarak birbirimizin zaferini kutsuyorduk. Dünya Kupaları tarihinin en başarılı iki takımı Brezilya ve Almanya ertesi gün şampiyonluk için kapışacaklardı, ama daha önce bu noktaya hiç ulaşamamış iki ülke olan Güney Kore ve Türkiye, üçüncülük maçı bittiğinde Alman'lar ve Brezilyalı'lardan mutlaka daha mutluydu.

Güney Kore'yle sözkonusu maçtan önce üç kez karşılaşmıştık. Biri tam da Dünya Kupası'ndan önceydi, turnuvaya hazırlık dönemindeydi. Turnuvaya ilişkin umutsuzluğumuzu perçinleyen bir maç olmuş, 6 yıllık hazırlık maçı kazanamama serimizi devam ettirerek berabere kalmıştık. Öncesindeki kırk yıl ise boştur, ta 60'ların başına dek. Yine bir özel maç oynayıp, bu kez kazanmışız. İlk karşılaşmamız ise çok daha ilginç bir hikayedir.

1954 Dünya Kupası: Türkiye 7-0 Güney Kore
1961 Özel Maç: Türkiye 1-0 Güney Kore

2002 Özel Maç: Türkiye 0-0 Güney Kore

2002 Dünya Kupası: Güney Kore 2-3 Türkiye

2004 Özel Maç: Türkiye 1-2 Güney Kore

2004 Özel Maç: Güney Kore 0-1 Türkiye


1954 İsviçre Dünya Kupası Elemeleri'ne katılan Güney Kore, henüz savaştan çıkan ve varlığını hakim ulus devlet anlayışının da üzerinde bir fikirle sağlayan sıradışı bir devlet olarak, ülkeyi yurtdışında temsil eden her birey ve oluşum üzerine devletin varoluş hükümlerini yüklüyordu. Dönemin devlet başkanı Yi Seung-man, Asya Elemeleri'nde Japonya deplasmanına gidecek olan Güney Kore milli takımına ''Yenemezseniz, denize atlayın. Geri dönmeyin.'' tehdidini savurmuştu. Zira dönemin emperyalist gücü Japon İmparatorluğu, yıllar boyunda Doğu Çin, Mançurya ve Kore'yi işgal etmiş, burada pek çok insanlık suçu işleyerek ancak II. Dünya Savaşı'nı bitiren atom bombası saldırıları sonrasında geri çekilmek zorunda kalmıştı. Kore Savaşı'nın da sebebi de bir bakıma Japonya'ydı ve asırlardır süren düşmanlık, bu maçı henüz emeklemekte olan Güney Kore devletinin varoluş gösterisine dönüştürüyordu.

Güney Kore deplasmanda Japonya'yı 5-1 yendi ve futbolcuların hayatı kurtuldu! Çin'in çekilmesiyle üç takımlı grupta yalnız kaldılar ve Asya'dan Dünya Kupası'na giden ilk takım olarak İsviçre vizesi almayı başardılar. Kurada 2. gruba düştüler, DK'daki rakipleri Almanya ve Türkiye olmuştu. Bizim de ilk Dünya Kupası yolculuğumuzdu. Türkiye, Dünya Kupası tarihindeki ilk maçını Almanya'ya karşı oynadı, ilk galibiyetini ise oynadığı ikinci maçta Güney Kore'yi 7-0 yenerek aldı.

Bizim bundan sonraki ikinci Dünya Kupası serüvenimiz ancak 2002'de Güney Kore yolculuğuyla gerçekleşti, Güney Kore ise 1986'dan bugüne tüm turnuvalarda yer almıştır. 2002 yılı bizim için bir milat oldu, Galatasaray'ın 2000'de kazandığı UEFA Kupası'yla birlikte bizim futbola, dünyanın bizim futbolumuza bakışı değişti. Güney Kore için ise 2002 yılı sadece futbolda değil, toplumsal bir milattır.

Guus Hiddink'in henüz işin başında takımın, Kore'nin geleneksel saygı anlayışı çerçevesinde belirlenen sofra düzenini değiştirmesi, sonraları bu değişimin en büyük adımı sayılacaktı. Takımın veteranları ayrı masada oturuyor, gençler ayrı masalarda yemek yiyorlardı. Hiddink iki masayı birleştirdi ve grupları kendi aralarında karıştırdı. Bu karar takımın ağabeylerince hoş karşılanmadı ve hocayla aralarındaki bir gerginlik oluştu. Bu süreç, Hiddink'in 6 veteran futbolcuyu bir daha ulusal takıma çağırmamasıyla sonuçlandı. Zira bu iki kutuplu yapı sahada da sürüyor, veteranlar genç futbolculara pas atmıyor, sürekli onları azarlıyorlardı. Bu da hiyerarşide aşağılarda yer alan futbolcuların sorumluluk almasını engelliyordu. Bu karar üzerine ülke basını Hiddink'i yerden yere vurmaya başladı. En çok eleştirilen konu, hocanın kız arkadaşıyla uzun tatillere çıkması ve Seul'de maç haftaları hariç çok sınırlı zaman geçiriyor oluşuydu. Ama işler bir süre sonra değişti. Okul takımlarından gelen genç oyuncularla Hiddink aylar boyu doğrudan, birebir ilgilendi ve Güney Kore ulusal takımı evindeki Dünya Kupası'nda devleri yenerek yarı finale ulaştı.

Guus Hiddink, Güney Kore vatandaşlığına kabul edilen ilk yabancı. Aynı zamanda devlet tarafından kendisine ''ulusal babamız'' ünvanı atfedilmiştir. Hakkında Korece yazılmış 30'a yakın kitap ve onun futbol sayesinde önayak olduğu toplumsal değişime yönelik sayısız tezler, çalışmalar var. Hiddink sonrası Güney Kore'de yaş odaklı saygı, ünvan ve liyakat anlayışı esnedi. Özellikle devlet daireleri ve iş dünyasında hak etmediği konumda bulunanlar büyük baskı altına girdi. Futbol ise Hiddink sonrası kendi yolunu çizdi ve bulduğu arktan çağlayarak akmaya devam ediyor.

Şimdi Guus Hiddink bizim başımızda, bizim sahip olduğumuz kaynakları kullanmaya, şekillendirmeye çalışıyor. Onun burada olmasının en büyük sebebi, Güney Kore'de yarattığı mucize. Bizim buna teşekkürümüz ise güzel insan Şenol Güneş üzerinden oldu. Seul'de üç yıla yakın süre çalışan şimdilerin Trabzonspor hocası, halkın çok sevdiği bir figür olmayı başardı. Görev yaptığı kısa zamanda Güney Kore'nin futboluna çok büyük katkılar yaptı. Ulusal takımın mevcut iskeletini şekillendirdi, genç oyuncular onun yol gösterciliğinde futbollarını geliştirdiler ve şimdilerde Avrupa'da top koşturuyorlar.

Kore Savaşı'nda Birleşmiş Milletler ve Amerika komutasındaki 15 müttefik güçten biri olan Türkiye, vaktiyle Kuzey Kore güçlerinin Güney ordusunu Ulsan yakınlarında denize dökmesine engel olarak ideolojik soykırıma mani olunmasına katkıda bulunmuştu. Oraya gidenlerden biri de benim dedemdi. Bu tarih, birincil muhatapları için iki halk arasında çok güçlü bir bağ oluştursa da durumun toplama yansımasının Koreli'lerde yüksek bir Türkiye sempatisi oluşturduğunu söylemek zordur. 2002'de futbol yoluyla, iki takımın da çok ama çok mutlu olduğu o günde gerçekleşenler belki de savaş tarihi yoluyla oluşan bağdan çok daha güçlüdür. Bu yakınlaşma Şenol Güneş - Guus Hiddink bağlantısıyla arttı ve bu maç çok doğru bir kararla Trabzon'a verildi.

Kaynakça: Tae Han Min Guk - Mehmet Demirkol (Kitap), Chosun Ilbo (Gazete) ve TFF.org.tr

İkinci bölümde Güney Kore'nin bugünkü futboluna bakacağız.

09.02.2011 - Saat 20:00
Türkiye - Güney Kore
Noat Samisa

07.02.2011

1 yorum:

wrathful dedi ki...

Çok güzel bir çalışma ve yazı olmuş =)