Guus Hiddink Röportajı

Guus Hiddink'in Türkiye ulusal takımının başına geçtiğinden bu yana sayısız röportajı yayınlandı. Ülke içinde verdiği röportajları sıcağı sıcağına okuduk, yabancı basına düşenleri ise ayrıca takip ettik. Bu seferki biraz başka. İngiltere'de yayın hayatına yeni başlayan, ücretli bir dergi olan The Blizzard'ın tanıtım sayısında yayınlanan, başka hiçbir yerde karşılaşılamayan bir röportaj. Soruları Eric Cantona üzerine yazdığı kitabıyla tanınan, yılların France Football muhabiri Philippe Auclair sormuş, tam zamanı belli olmayan yakın bir tarihte Hiddink cevaplamış. Birkaç soru epey ilginç, bazı cevaplar da öyle. Kaydadeğer bulduğum bu röportajı yayıncılarından izin alarak yayınlamak istedim, sonunda kısa zamanda yapılmasına rağmen fena sayılmayacak bir çeviri çıktı ortaya.

Yardımları için Hayat Yuvarlaktır Blog'un yazarı Güner kardeşime çok teşekkür ediyorum. Kopyalanarak başka yerlerde kullanılması diğer blog yazıları söz konusu olduğunda benim açımdan sorun teşkil etmese de bu seferki farklı. Buna dikkat çekerek, gerekli uyarıyı yaparak sizi Auclair - Hiddink sohbetine davet ediyorum...

**************

''İnsanların en yüksek seviyeye ulaşmak için yapması gereken ilk şey, kendilerini daha iyi anlamalarıdır.''

Guus Hiddink

2010 Türk Futbolu’nda sevecenlikle anılacak bir yıl değil. Üçüncü kez olmak üzere UEFA’yı Avrupa Şampiyonası’nın Türkiye’de düzenlenmesi gerektiğine ikna etmek için güçlü bir kampanya yaptılar ve milyonlar harcadılar. Ama sonunda Michel Platini’nin başını çektiği organizasyon yalnızca bir oyla 2016 Turnuvası’nın Fransa’da yapılacağına karar verdi. Bu sonuç, Türkiye Futbol Federasyonu ve bir yıl önce Türkiye ulusal takımını çalıştırmak için Chelsea’den ayrılan Guus Hiddink için beklenmeyen bir aksilikti.

Hollandalı, önceden dört farklı milli takımı idare etmişti. Hollanda (Euro 96 çeyrek finalisti ve 98 DK yarı finalisti), Güney Kore (2002 DK’da yine aynı seviyeye ulaşmıştı, yarı final), Avustralya (2006 DK’da ülkenin tarihinde ilk kez ikinci tur) ve Rusya (Euro 2008’de son dört). İstanbul’daki şık bir otelde verilen bu röportajda Hiddink, ‘’başarısızlıklarından’’ da bahsetti; 1982 yılında kariyerinin başladığı, üzerinde az çalışma yapılan De Graafschap günleri ve hepsi o zamanlar bilhassa -politik terimle- değişken (volatil) kulüplerde cereyan etmişti. (Fenerbahçe, Valencia, Real Madrid ve Real Betis) Hiddink, aslında sahip olduğu 14 kupanın 12’sini PSV’de ve 11’ini yerel şampiyonalarda kazanmış olmasına rağmen, jenerasyonun en önemli hocaları arasında sayılmaya hak kazandı. Doğrudur, 12. kupa 1988 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu idi ve Barcelona maçında şaşırtıcı derece yoğun yanlış hakem kararları dizisi olmasaydı, 08/09 sezonunda Chelsea ile birlikte kariyerine 13.’yü eklemiş olabilirdi.

Aralarında Chelsea’nin de bulunduğu çok sayıda kulüp peşinizdeyken nasıl ve neden Türkiye’nin hocası oldunuz?

Yaş nedeniyle. (Hiddink 8 Kasım 2010’da 64’üne bastı) Kulüplerde çalışmayı seviyordum, Chelsea’de çalışmayı seviyordum, çünkü takıma ve oyuncularımın hayatlarına her gün doğrudan etki edebiliyordum. Sadece futbolcular da değil, ayrıca scoutlar ve diğerleri. Bu büyük bir şey, büyük sorumluluk. Ulusal takımla olmak ise farklı bir iş. Maç oynadığınız vakitler çok yoğun periyotlar var. Öte yandan duruma göre yapacağınız etki önemsenmeyebilir, kulüplerdeki gibi değil. Fakat sonra, büyük şampiyonların zamanı geldiğinde yapacağınız etki tekrar büyüyor ve şampiyonadan önceki 4-5 hafta en yoğun zamanlar oluyor. Ama itiraf etmeliyim ki kulüp takımı idare etmek, ulusal takım idare etmekten daha büyük bir meydan okuma, yarışmadır; tabii bugün benim olduğumdan daha gençseniz.

Öyleyse FA Cup Finali’ni kazandıktan sonra bile Chelsea’de daha uzun süre kalma şansınız yoktu?

Chelsea’de çalışmak biraz lükstü. Orada beş fantastik ay geçirdim... ama kendimi Rusya’ya adamıştım. Chelsea’de beni şaşırtan şey, insan ilişkilerindeki sıcaklıktı. Bunu yalnızca Frank Arnesen’le olan bağlantılarım için söylemiyorum, bu durumu kulübün tamamında gördüm. Futbolcularla hala temas halindeyim ve hatta onları zaman zaman ziyaret etmekteyim. İngiltere’de sevdiğim bir başka şey, orada işler yaptığınızda ki biz birlikte güzel işler yaptık, geri döndüğünüzde hoş karşılanıyorsunuz. Kimse size ''Burada ne işin var?'' diye sormuyor.

Didier Drogba’yla çok güçlü bir ilişkiniz vardı, değil mi?

Yaşlandıkça ufkunuzu genişletirsiniz. Vaktiyle AIDS hakkında farkındalık yaratmaya çalışan ''Educate and Medicate'' adlı bir kuruluş için Soweto’da çalışmıştım. Didier (Drogba) de futbolu eğitim için bir araç olarak kullanarak Afrika’da çok sayıda güzel iş yapılmasına önayak olmuştu. Didier Drogba’nın Afrika’daki etkisi muazzamdır, ki bu bizi ''futbol, futbolun ötesine gider'' fikrine yakınlaştırdı. 2002 Dünya Kupası’nda birkaç ay sonra Güney Kore’ye dönüşümü hatırlıyorum. Kuzey ve Güney Kore arasında bir maç organize edilmişti. Sonuç pek diplomatik bir 0-0’dı, fakat bu kimsenin umrunda değildi. Herkes futbolun insanları birleştirme gücüyle ilgileniyordu. Benim Güney Kore’deki teknik ekibimden bazılarının ailesi Komünist Kuzey’deydi, on yıllardır görüşmüyorlardı. Hatta telefonla konuşmaları bile mümkün değildi. Elbette, futbol tek başına hiçbir şeyi çözemez, ama (çözümde) büyük bir rol oynayabilir. Nijerya 60’ların sonlarında iç savaşla çalkalanırken, Pele’li Santos orada maç oynadı ve general dedi ki, ''Doğru, dün birbirimizi katlediyorduk, ama şimdi maçı izleyebilelim diye üç gün boyunca kimseyi vurmayacağız.'' Ama maç biter bitmez yeniden savaşmaya başladılar.

Türkiye’nin teklifinde başkalarında olmayan ne vardı?

Çeşitli vesilelerle Türkiye Futbol Federasyonu’nun temsilcileriyle tanıştım ve sadece milli takım için akıllarından geçenlerden değil, genel olarak Türk Futbolu’ndan ve yaklaşımlarındaki ciddiyetten etkilendim. Dahası, Türkiye’yi halihazırda biliyordum, 90/91 sezonunda Fenerbahçe hocası olarak Valencia’nın başına geçmeden evvel burada çalışmıştım. O zamanlardan bu yana Türk Futbolu’nda çok şey değişti. Elbette tutku hala var. Burası insanların sabahın birinde yapay çim sahalarda futbol oynamaya devam ettikleri bir ülke! Gerçekten futbol delisi bir ülke burası ve bu tutku, beni hakkında konuşturan şeylerden biri. Propagandacı gibi görünmek istemem, ama beni cezbeden yalnızca fırsatlar değildi, aynı zamanda onlarla kucaklaşmak isteyen insanların coşkusuydu. Bunu seviyorum.

Mevcut kadronuzun büyük bölümü Türkiye Süper Ligi’nde oynuyor. Bu durum kimilerince dezavantaj olarak görülüyor. Oyuncularınızın kendi ülkesinin liginde mi, yoksa dışarıda oynamasını mı tercih edersiniz?

Bir oyuncunun kariyerinde ülkesinde geçirmesi gereken bir aşama mutlaka vardır. Eğer düzgün, doğru kişilik sahibi ise, birçok genç oyuncuya rol model olabilir. Ama anlıyorum, sonrasında büyük liglerden birine katılmak - doğru takımı seçmek koşuluyla- cazip gelebilir. 96-98 yılları arasında Hollanda’da çalıştığım günleri hatırlıyorum da, bütün oyuncularımız 23-24 yaşlarına geldiklerinde İngiltere ve İtalya’ya gitmek için ülkeden ayrılıyorlardı ve bu durum, ülkemdeki insanları çıldırtıyordu: ''Bütün yetenekli oyuncularımızı kaybediyoruz!'' diye feryat ediyorlardı. Kabul, ama biz küçük bir ülkeyiz ve sürekli yeni yetenekler ortaya çıkarma sorumluluğumuz var. Bu da bizim başarımızın anahtarlarından biri: Bizim futbolumuzdaki sistem, bu yeteneklerin 6 ila 8 yaş aralığında tespiti ve yetiştirilmesine yönelik çalışır. Milan’a ya da Premier League’e göçten yakınanlara şunu söylüyordum: ''Bu iyi bir şey. Eğer oyuncularımız iyi kulüplerden teklifler alırlarsa, zor şampiyonalarda bolca tecrübe elde etme şansı yakalarlar ve ulusal takım için geri döndüklerinde bu durum elbet bizim lehimize olacaktır.''

Milli takımdaki performansınızın Türk Futbolu'nun büsbütün kalkınmasına etki edeceğini düşünüyor musunuz? Değişmeye meyleden bir şeyler görülüyor mu?

Tüm ülkeyi temsil eden milli takım, ülke futbolunun katalizörüdür. Ben bunu Rusya’da yaşadım. Euro 2008 öncesi dönemde ve şampiyona sırasında milli takım önemli aşamalar kaydediyordu. Bu durum ülkeye yepyeni bir heyecan getirdi. Futbolun her alanına yayılan ve yalnızca en üsttekileri değil, en alttakileri de (grassroots) kuvvetlendirmeye, zenginleştirmeye yönelik bir silah olarak kullanabileceğiniz türden bir heyecan. Bu çok önemli ve bu ilişki çift yönlü çalışır. Eğer başarı elde edilirse, bunun sonucunda futbolun alt seviyesi gelişme gösterir; bu da milli takımı besler. Bu süreçte birbirine bağımlılık yok, ama gelişim paraleldir.

Ancak Türkiye milli takımı 2000'lerin başındaki durumuyla karşılaştırırsak düşüşte gözüküyor...

Bilmiyorum, hala keşfetme aşamasındayım. Bilgi topluyorum, maçlar izliyorum. Fakat aynı zamanda aşırıya kaçmamaya da özen gösteriyorum, zira fazla bilgi düşünmenizi kötü yönde etkileyebilir, bize engel olabilir. Olan-biteni kendi gözlerimle görmek istiyorum. Bana önerilerde bulunan, fikir veren iki-üç insan var; ama benim işimin çok önemli bir parçası da yeni oyuncular keşfetmek. Onları çıplak gözle ya da video vasıtasıyla izlemek ve onları takıma nasıl monte edeceğimi kavramak, ayrıca Euro 2012'ye katılmak. Geçmişe değil, kendi kararlarımı alarak geleceğe odaklanmayı tercih eden biriyim.

Euro 2012'ye katılmak söz konusu olduğunda göreviniz kolay olmayacak. Pek çoklarına göre en zor gruplardan birinde mücadele ediyorsunuz...

Almanya, her zamanki gibi! Onları herkes tanıyor. Lineker’in söylediği gibi, bazen, ''Futbol 11’e karşı 11 oynanan bir oyundur ve sonunda Almanlar kazanır!'' Ama doğru, zor bir grup. Almanya şu ana kadar her defasında grup aşamasını geçmeyi başardı. Savaşçılardan oluşan bir takım, bu yüzden bizim önceliğimiz de olabildiğince savaşmak olmalı. Ama yine de Belçika’nın da şansını azımsamıyorum. Çok yetenekli bir genç oyuncu grubuna sahipler. Avusturya da tehlikeli olabilir. Evet, bu gerçekten zor, zor bir grup; ama ben iyimserliğini asla zaman kaybetmeyen biriyim.

Sizce üzerine gitmeniz gereken ''Türk Stili Oyun'' diye bir şey var mı, yoksa (milli takımı) kendi futbol fikrinizce biçimlendirmekten yana mısınız?

Futbol artık daha global. Oynama biçimlerindeki farkları geçmişte olduğu gibi algılayamazsınız - belki hala kulüplerde mümkün olabilir. Yıllar, yıllar önce tipik İtalyan oynama biçiminden, İngiliz oynama biçiminden ya da Fransız stilinden bahsediyorduk. Üzerlerindeki formaya bakmadan, sadece izleyerek o takımı tanımak mümkündü. Bugünse -sadece birkaç istisnayla birlikte- yarı (quasi) evrensel, genel kabul gören bir futbol oynanıyor. İstisnalar her yerde var. Bazıları kontra atak ve savunmaya dayalı negatif bir oyun oynuyor ki, negatif futbolun bu türü, bugün de sonuca ulaşan bir futbol türü değil. Neyse ki!

Çalıştığınız mütevazı takımlarla hep beklentilerin üzerine çıktınız. Gerek sonuç, gerekse oynanan oyun açısından. Nedir bunun sırrı?

Bazı durumlarda ben de başarısız oldum. İçerisinde başarısızlık olmayan bir kariyer göremezsiniz. Ve bir sır yok. Yeni bir takıma geldiğimde, etrafıma bakarım. Etrafı koklarım, gözlemlerim yani ve çalışırım, bir oyuncudan maksimumu almak için çalışırım. Futbolda, herhangi bir sporda, hatta genelleştirirsek hayatta; bir insan yapabileceğini düşündüğünden daha fazlasını yapabilir. Birçok sebepten ötürü, aşırı güvenden ya da özgüven eksikliğinden kaynaklanan sorunlar olabilir. Ama yüksek seviyelere ulaşabilecek potansiyele sahip her birey %10, %15 oranında performansını arttırabilir. Bu noktada gelişmeyi tetikleyecek olanı saptayabilmek, anahtardır. Eğer oyuncular sahada ne yapmaları gerektiğini, takım içindeki misyonlarını anlayabilirlerse, o zaman başarılı bir kombinasyon elde edersiniz.

Pekiyi bu ''tetikleyici''yi nasıl tanımlamak gerekir?

Açıkçası bunu ben de bilmiyorum. Ben insanlarla... insanlarla ''oynamayı'' seviyorum. Onlarla mücadele etmeyi... Kişiliklere bağlısınız, bel bağlamak zorundasınız elbette. Karakter olarak ne tip bir oyuncuyla karşı karşıya olduğunuzun tahlilini iyi yapmanız gerekir. Her takıma, takımdaki herkese uyguladığım önde gelen bir genel yaklaşımım yok. Mesela, bir adam kendini beğenmiş birine benziyor. Eğer kendini buradaki en değerli adam gibi göstermeye çalışırsa onunla mücadele etmem gerek. Ama belki başka özellikleri vardır, bunların farkında olmayabilir. O halde ben onun buna odaklanmasını sağlamalıyım. İnsanların en yüksek seviyeye ulaşmak için yapması gereken ilk şey, kendilerini daha iyi anlamalarıdır. Bana gelince, benim işim onları analiz etmek, ve aynı zamanda yeri geldiğinde yardımcılarımla ters düşmeye hazır olmaktır. Bazen ''Hey patron, yaptığın doğru değildi!'' diyebilirler. Bu daima devinim içinde olan bir süreçtir.

Öyleyse bunun anlamı, sıklıkla kontrolünüz dışında gelişmiş durumların içerisinde yer alıyorsunuz, taktiksel gelenekler takımlarda halihazırda yerleşmiş durumda ve bir hocanın öncelikli görevi oyunun teknik yanı üzerinde çalışmaktan ziyade oyuncular ve teknik ekip arasındaki ilişkileri kurmak, pekiştirmek mi, yani?

Bu bir tamamlayıcılık meselesidir, bir ögeyi hariç tutma değil. Kulüp takımlarında olduğu gibi milli takımda da görevimin özellikle oyunun teknik yönüyle alakalı olan kısmı, benim daha iyiye ulaşma arayışımın bir bölümünü oluşturur. Takımınızın kendi istediğiniz futbolu oynamasını istersiniz. Bana göre bu, izleyicilerin izlemekten, oyuncuların oynamaktan keyif aldığı oyun biçimidir. Barcelona ve Messi söz konusu olduğunda neden bu kadar heyecanlanıyoruz? Çünkü Messi bir çocuk gibi oynuyor. Sanki evden çıkarken annesine, ''Futbol oynamaya gidiyorum. Akşam 8’de döneceğim!'' diyen bir çocuk. Stadyumda 100.000 kişi ve televizyonda onu izleyen milyonlar olsa da bunlar onun futbola yaklaşımını ve sahadaki duruşunu değiştirmiyor. Messi oyuna yabancı olan unsurlarca kirletilmemiş. Biz antrenörler bunun üzerine düşünmeliyiz. Bizim görevimiz Messi'nin ''gerçekten en iyiyi oynayabileceği'' ortamı yaratmaktır. Bu söylediklerim, açıkça taktikler ve stratejinin oyunun bir parçası olduğu anlamına geliyor. Özellikle de milli takımların durumunda. Bir turnuvanın ilk turunu geçmeniz rakibinizin organizasyonundaki bir zayıflığı tespit etmenize bağlı. Düşünür, düşünür, çok düşünür... kafanız patlayana dek düşünürsünüz: ''Onları nasıl yenebilirim?'' Bu sizi akıntıya karşı gelmeye hazırlar.

Pekiyi öyleyse Barcelona’ya karşı nasıl hazırlandınız?

Onları Chelsea’deyken 2009'da elemeye çok yakındık, öyle değil mi? Peki o yarı finalde neler olduğunu hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum! (Hiddink kahkahayı patlatıyor) Kazanamadığım için çok ama çok büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Ama sonra, Liverpool’la ve Barcelona’yla mücadele etmenin keyfini hatırlıyorsunuz. Bunlar hep güzel bir oyunun kötü sonları. Her zaman en iyi olan takım kazanmaz. Belki Barcelona bu yıl direkten dönüp dışarı giden bir top yüzünden elenecek. Ama onlar gibi oynarsanız, yarı finale ulaşırsınız, finale ulaşırsınız; ve kazanamasanız bile bilirsiniz ki futbolunuzla insanlara keyif verdiniz.

Barcelona’nın İspanya Milli takımından daha iyi olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Sizce de kulüpler düzeyinde Şampiyonlar Ligi’nin seviyesi Dünya Kupası’nın seviyesinin üzerinde mi?

Olaylara derinlemesine, geniş bakmaya çalışıyorum. Barcelona’nın bugün en yüksekte olduğu doğru. Aynı şekilde Arsenal’in geçmişte olduğu gibi - ve bana göre, işler Şampiyonlar Ligi’nde yolunda gitmese de - şimdi olduğu gibi. Geçmişte milli takımlar, kulüp takımları da dahil olmak üzere, diğerlerine ilham kaynağı oluyorlardı. Kalite standartlarını belirliyorlardı. Michel Platini’nin Fransa’sını düşünüyorum da; ilgi çekici, etkileyiciydiler. Sonra, benim Hollanda Milli takımını çalıştırdığım dönemler... 96 ila 98 arasında Hollanda. Euro 96 hezimetinden sonra pek çok şeyi değiştirmiştik. O günlerde milli takımlar taktiksel yenilik ve oyunlarının güzelliği açısından zirvedeydiler. Günümüzdeyse Şampiyonlar Ligi’nin üzerine odaklanmış durumdayız ve ''oyun felsefesi' açısından da Barcelona herkesin önünde. Bu trendin - atak oynama, sürekli öne doğru oynama - futbolu dünya çapında etkilemiş durumda olduğunu düşünüyorum. Kendi yarı alanında bekleyip, kontra atakla gol arayan takımları nadiren görüyorsunuz. Futbol değişti. Artık atak çok daha fazla düşünülüyor ve uzun zamandır olduğundan daha ilgi çekici.

Barcelona futbolunun şekillenmesinde Hollanda'lıların katkısı büyük, özellikle Johan Cruyff'tan sonra. Bir yakınlık hissediyor musunuz?

Kesinlikle. Biz Hollandalılar böyle oynamayı seviyoruz. 60'ların sonlarında dahi, ön alanda pres yapmayı (pressing high-up the pitch) severdik ve topu rakibin yarı sahasında geri alma konusunda çok agresiftik. Bu strateji aynı zamanda yüksek bir risk barındırıyor. Bu yüzden zaman zaman kaybedebilirsiniz. Ama eninde sonunda başarılı olursunuz. Tıpkı Hollanda futbolunun başarılı olduğu gibi, bugün de Barcelona başarılı. Bu futbol için iyi bir şey.

Noat Samisa

06.03.2011

4 yorum:

ulash dedi ki...

çok sey yazmak istedim, biraz karaladım da ama olmadı beceremedim hissettiklerimi anlatmayı ama iyi ki varsınız.. futbol üzerine güzel,samimi bi sohbet olmuş gecenin bu saatinde futbolun güzellikleri hala var ve beni heyecanlandırabiliyor dedim sırıta sırıta elinize sağlık gerçekten.. güner arkadasa teşekkürü de borç bildim kendimden...

Flying Dutchman dedi ki...

Röportajın özellikle son bölümü mükemmel, özellikle Türk Stili Oyun sorusuna verdiği cevapla içimi okumuş, hatta seninle tartışmalarımızda hatırlarsan tamemen ayı şeyleri söylerdim...

ha Euro 2012'ye gidemezsek Volkan Şen niye alınmadı haaa Volkan Şen diye yine harcarız bu adamı o ayrı :)

zenn dedi ki...

Hiddink gibi bir futbol adamını daha çok konuşturmamız, daha çok dinlememiz gerektiğini gösteren -sorularıyla da- iyi bir röportaj..

BG dedi ki...

Hiddink futbolumuz icin buyuk bir sans umarim tecrubelerini en iyi sekilde degerlendirebiliriz. Tabi Erman T gibi dinazorlar varken bu is biraz zor.