Satacağı Malı Olmayan Naylon Markalar

Ülkedeki futbolun bir ürünü var, naylon olan kulüplerin yaklaşımı. Suni gündemlerin üzerini örttüğü gerçekler aslında çok yakınlarda olabilir...

Bu yazıya bir marka reklamını fotograf olarak seçmek, güzel bir ironi olur mu ki?

Futbolun manşete çıkanları, manşetin kendisinin diktasında. Mutlaka, bu yeni bir sorun değil, fakat kuşatma artıyor ya da nispeten izole kalanlar da aynı durumla karşı karşıya kalmaya başladılar. Futbolcuların kaçamaklarının artık hiç affı yok, tanındıkları anda cep telefonu, internet bağlantısı, twitter hesabı kombinasyonu, olan-biteni çabucak haber yapabiliyor. Üstelik bu bir ücretsiz habercilik. Tüm basın kuruluşları ajanslara nanik yaparak taze ve hit haberi kendilerine mal edebiliyorlar. Göz önünde olmamak artık imkansız, etrafı saran güvenlik kameralarından fazlası, devletçe suç kabul edilmeyenleri dahi aykırılık olarak gösterebilecek olan kameralı cep telefonlarında var. Son kaydadeğer örnek, Wayne Rooney'nin hafta sonu attığı gol sonrası tv kamerası önünde küfretmesi ve bu sebepten hakkında soruşturma açılması oldu. İki maçlık ceza kapıda.

Bu maçta Ryan Giggs'in ikinci devre boyunca sol bek oynaması ve gösterdiği muhteşem performans, maçın manşeti olmalıydı. Efsane 38'ini devirmek üzere, ama 90 dakika sahada kaldığı maçta kendi ceza sahası önünde top kaptı, rakibin ayağına kaydı ve maçın skorunu tayin eden golde müthiş bir koşu ve asist yaptığında dakika 84'tü. Cezası nedeniyle bu maçta da tribünde olan Alex Ferguson, yaptığı bu maç kazandıran zihnisinir hamleyle vaktiyle Veron transferini eleştiren muhabire söylediği sözü, ona ''şanslı'' olduğunu söyleyenlere tekrar ediyor gibiydi: ''Veron is a fucking great player, you're fucking idiots!''

Ama artık küfretmek bu kadar kolay değil. Alex Ferguson hakem eleştirisi (küfretmeden) nedeniyle -ertelenmiş cezalarının da eklenmesi sonucu- 5 maç ceza aldı. Gerçi tribündeki yerinde bulunan eski usul helezonik kablolu beyaz bir telefon yoluyla kulübedekilerle halen iletişim kurabiliyor. Ayrıca yıllardır süren BBC'ye konuşmama kararını da sonlandırmak üzere. Futbol dışı cezalandırmalar ise azalmak bir yana, çeşitleniyor. Saha dışında sınırlanan, her gün yaşam alanı daralan futbolcu ya da staff, artık saha içinde de kuşatma altında. Maçlar 35 kamerayla takip ediliyorken ve gol kaçıran ya da atan futbolcu yakın çekim gösteriliyorken, futbolcu ihtiyacını nasıl giderebilir? (Mesut Özil'in önceden ve geçenlerde yaptığı gibi)

Bizim gibi toplumlarda kasıklarına top gelen futbolcunun azabına hep acımışımdır. Çektiği acıdan öte, acıyı giderme çabasını rahatça sergileyemiyor oluşu üzücüdür. Hayatın merkezindeki varlığı keskin olan küfür de böyle. Otururken küfür etmezsiniz belki, takım elbise küfüre karşı olabilir; ama tribün ve forma böyle değil. Rooney maçtan sonra hemen özür dilemesine rağmen bir kısım medya konunun üzerine gitti ve maç boyu rakibe, zaman zaman hakeme, pas atmayan takım arkadaşına yönelen sıradan küfürlerin önemsenmediği İngiltere futbol ortamında ''maçı çocukların da izlediği'' gerekçesiyle cezalandırıldı. Günün hat-trick kahramanı, maçın yıldızı; ama sevincini ya da öfkesini yaşaması yasak. Çünkü kendi kendine ettiği küfür, milyonların gözetiminde ve Premier League bir marka.

Premier League'de markadan beklediklerinizi sıklıkla alırsınız, hele ki düşük gelirli bir İngiliz ailesine mensup değilseniz ve maçları tv'den takip ediyorsanız. Pürüzsüz zeminler, dolu tribünler, yüksek atmosfer, kaliteli futbolcular ve daimi tempolu futbol... artık herkesçe bilinen özellikler. Onlar tek, dünya üzerinde eşi-benzerleri yok ve öyle kalmaya devam edecekler. Bugün geldikleri noktayı tartışabilirsiniz, doğru ya da yanlış; fakat İngiltere'deki futbolun yaşamın ürettiği bir kültür olduğunu ve bu markayı yaratanın (müsbet anlamda) bu gelenek olduğunu kabul etmelisiniz. Tıpkı gündemimizin revaçta tartışması Başkanlık Sistemi'nin örneğinin Amerika kabul edilmesinin garipliği (onlar kaçta yaptı anayasayı, ne zaman ve nasıl ayırdılar kuvvetleri; biz ne zaman?) gibi, ''futbolda marka olmak'' denilince biz hep İngiltere'yi baz alır olduk. Yayıncı kuruluş da EPL yayınını almış olması da bunda pay sahibi. 77'inci kanalda Rize'nin çamuru (Ailton'dan Kleberson'a), 78'de ise Upton Park'ın kusursuz zemini var; karşılaştırma yapmamak mümkün mü?

Bay Başkan demişti ki, Batı'nın ahlaksızlığını aldık. Bu önermesi tartışılıyor; ama futbol ortamımızın gerçeği, Batı'nın yanlışlarının peşinde olduğumuzdur. Bu tespitin artık tartışılır bir yanı kaldığını sanmıyorum. Adnan Polat'ın sözlerine dikkat çekmek, bu noktada uygun olabilir: ''Bu güne kadar futbol şubesiyle fazla ilgilenemedim. Şirket birleşmesi, riva, stadyum projesi, tüzük gibi çalışmalar bütün mesaimi aldı. Bundan sonra artık futbol şubesine harcayacak bol bol zamanım olacak. Sadece futbol ile ilgileneceğim.''

Şirket birleşmesi, gayrimenkul satışı, stadyum, tüzük... bunun Milan Baros'un performansına etkisini tartışacak mıyız? Saha kenarındaki teknik ekipler artık çift haneli sayılara ulaşmışken, kulüplerimizin devletimizden çok daha önce Başkanlık Sistemi'ne geçmiş olması da bizim Şark kafamız olsun, çünkü biz hep Şark'ın kötü yanlarını almışızdır; bunu da ben söylemiş olayım.

Adnan Polat'ın pek çok açıdan Galatasaray tarihinin en çok borç sahibi ve tabelada en kötü başkanı olduğu iddia ediliyor olabilir. Fakat icraatlarına bakıldığında (başta transfer olmak üzere), geçmişten daha kötü olduğunu söylemek mümkün değil. Bu ülkeye gelen Dominic Iorfa'dan bahsedilir, Sırp kamyon şöförünün Altay'a imza atması efsanedir. Bundan daha kötü saha içi durumu, daha kötü zeminler ve şikenin, teşviğin ayyuka çıktığı dönemler yaşandı. Dolayısıyla, gerçekte bir farklı değişkenin de işin içerisine girdiği gerçeğinden bahsetmek gerekir.

Artık Anadolu'da çok para var. Anadolu'nun kimi yerlerinde geçmişe göre çok daha yüksek standartlarda yaşam koşulları var. Son yayın ihalesi ile futbolcuların Anadolu'dan kazandığı parayla İstanbul'da kazandığı para arasındaki makas daralmaya başladı. Ayrıca kötü örnekler var. İstanbul'da kimliksiz futbol oynayıp, Anadolu'da coşanlar var. Manşetlerden haftalar boyu uzak kalıp, aylar sonra ligin en iyi oyuncularından olduğunu kabul ettirenler var. Artık kazanma ruhu daha güçlü ve daha vaatkar. Büyük bütçeli kulüplerin yeniden ''çok kötü yönetilmedikçe'' hep başta kalacağını düşünmek, doğru bir kabul değil. Zira büyük bütçeli kulüplerin derdi başka.

Geçtiğimiz günlerde Yıldırım Demirören'in Jose Mourinho ve Cristiano Ronaldo'yla çekilmiş fotografları üzerine Serdal Adalı, ''Artık Cristiano Ronaldo ile bir telefonla görüşme imkanımız var. Bizim geldiğimiz nokta bu nokta.'' açıklamasını yaptı. Kendisine tavsiyem, çabucak bir twitter hesabı edinip Pique, Fabregas ve Wilshere gibi futbolcuların sıradan vatandaşın ekranında olduğunu görmesidir. Beşiktaş lansman ve danışmalık şirketi, müzesinde Ronaldo'nun fotograflarını ve butik oteli sergileyebilir, ama Beşiktaş Jimnastik Kulübü bunu yapmaz.

Bu açıklama bir başlangıç değil. Sezon başında da Bernd Schuster'in imza töreni sırasında Serdal Adalı'nın Goebbels'i olduğu Başkan Yıldırım Demirören, ''Beşiktaş'ımızın büyüklüğünü Beşiktaş'ımızın tarihi gösteriyor. Beşiktaş'ımızın büyüklüğünü plazalar gösteriyor.'' demişti. Sağ kanattan fuleli deparlarla giden plazalar... bari bir tanesini çok yüksek yapın da art arda açılan gökdelenlere rakip olsun, zira uzun boylu santrafor lazım! Ama Fulya'daki kulelerden en güdük olanı Beşiktaş'ın, diğerler müteahitin, ne hikmetse! Amatör şubelerde olan-biten çok daha başka bir boyutta, ''vurun kilidi gitsin'' boyutunda tartışılır halde. Nitekim kinayeler bir yana, aynı açıklamada Serdal Adalı, Beşiktaş'ın hedefini ''Avrupa Kupası getirmek'' olarak açıklıyor. Bunun anlamı nedir?

Geriye dönüp bakalım. 86-87 sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde efsane antrenör Valeri Lobanovski'nin Dinamo Kiev'inden iki maçta toplam 7 gol yiyerek, gol atamadan elendiğimizi göreceğiz. Biraz daha yakına gelirse 02-03'te Roberto Mancini'nin Lazio'suna kaybedilen UEFA Kupası çeyrek finalini göreceğiz. Son olarak da Europa League son 16'sında Lobanovski'nin mirasını taşıyan düşük bütçeli Dinamo Kiev'den iki maçta 8 gol yemiş olduğumuzu ve akabinde, ne tesadüf ki, aynı Dinamo Kiev'in mevcut Beşiktaş'la benzer bir fikir doğrultusunda kurulan Roberto Mancini'nin Manchester City'sini elediğini görüyoruz. Büyüyen Beşiktaş'ın bir yabancı gözünden Avrupa Kupası geçmişi budur, fazlası değil. Hal böyleyken, nasıl oluyor da hedef kısa ve orta vadede Avrupa Kupası olabiliyor? Üstelik yerel şampiyonada hiçbir kategoride en iyi değilken, nasıl böyle bir hedef, rasyonel olduğu iddiasıyla açıkça ortaya konabiliyor?

Bunun tek anlamı, Beşiktaş'ın icraatlarını artık manşetin kendisinin belirliyor olduğudur. Yazının başında bahsedilen kuşatılma durumu gibi, bu yeni bir mesele değil. Fakat gitgide taraftarları artıyor ve açıkça ortaya dökülme durumu ağırlık kazanıyor. Şükür ki sahadaki futbol bu hovardalığa izin vermeyip, işini kötü yapan hocasının da etkisiyle, Beşiktaş'ı zirveye değil ligin orta sıralarına yaklaştırdı. Diğer yandan koşulları daha ağır olan Galatasaray ise orta sırada değil, düşme hattının üzerinde değerlendirilecek kadar acı boyutta. İngiltere'nin Thatcherizm'le kavrulduğu günlerde kaç kulübün stadyum koşulları iyileştirme ya da stad yapım maliyeti uğruna yarışmacı vasfını kaybettiği, hatta battığı galiba bilinmiyor. Galatasaray buna mağruz kalmamasına rağmen bugün çok kötü bir durumda. Benzer bir süreç, eğer saha içine yönelik doğrular yapılmaz ise mevcut kadronun miadını doldurmasından sonra Beşiktaş'ı da bekliyor olabilir.

Yöneticisi markayı, anaakım medyası ceketin modaya uygunluğunu odak alan bir ülke futbolunun, ülkeye Avrupa Kupası getirmesi ihtimal dahilinde değildir. Paranın varlığı, tek başına hiçbir anlama gelmiyor. Merkantizm'in çöküşü'vari bir durum ortaya çıkarıp, yalnızca futbol ortamındaki değeri artıyor ve pek çok kişi (başta menajerler) müthiş bir gelir patlaması yaşıyorlar. Futbolcu çok kazansa da eğer şöhret sahibi ise, tıpkı Rooney gibi dört yanı kuşatılmış halde. Kazandığı para ne kadar çok olursa olsun, tıpkı kulüpler gibi, bunu doğru (futbolcu için istediği gibi desek daha doğru) kullanamıyor. Çünkü o bir marka, futbolcudan önce bir marka. Ne yazık ki Arda Turan örneğinde olduğu gibi...

Bu durumun aşılması, en azından akil futbol izleyicisinin işini kötü yapanların üfürdüğü ''60'lar futbolu oynanıyor'' safsatasını, zokasını yutmamasıyla başlayabilir. (Hakem ve federasyon komplolarını zaten saymıyorum) En azından küçük de olsa bir zümrenin bunları tartışması, çok uzak ihtimal de olsa, bir kıvılcım çakabilir. Hiç yoktan da varlık sebebidir. Ülkenin futbol geleneği, başarının önünde engel değil. Ağırlıkla İtalya'ya atfedilen olumsuzculuk gibi yaklaşımlar genelde ''günü kurtarmak'' ile özdeşleştirilir ve tarih boyunca anti-futbol etiketiyle eşleştirilmiştir. Fakat Türkiye'nin de etkilendiği üzere futbolun globalizasyonu, pek çok kabulü yeniden yazılmaya zorluyor. Bugün futbolun en büyük püristi olan Johan Cruyff'un yol göstericiliğine futbolu bambaşka mertebelere çıkaran Barcelona'nın başındaki ''kulübün ve şehrin has çocuğu'' Guardiola'ya yönelik kaleci Pinto'nun sözlerine bakmak gerekebilir:

''Guardiola obsesif biri değil. Her ufak detayı değerlendiririr. Her kararını rakibi değerlendirerek alır, her birini.''

Bu sözü geçtiğimiz haftalarda Sid Lowe köşesine taşıdı. Cruyff'un artık Hollanda'da dahi kabul görmemeye başlayan futbol pürizmi, oyuncu yetiştirme seviyesinde (tıpkı Luis Menotti ve Angel Cappa'nın durumu gibi) halen çok başarılıyken aynı sonucu maç skorlarına yansıtamıyor. Globalleşen dünyadan çok daha hızlı globalleşen futbol, artık detayları çok değerli kılıyor. Net olarak sonucu detaylar belirliyor. Bugünün en ''kendi oyununu oynayan takımının hocası'' Guardiola da sıklıkla pragmatik yaklaşımlar uyguluyor. Barcelona'da felsefe değişmese de sıklıkla taktik, hatta bazen strateji dahi değişebiliyor. Oyuncuların mevki ve görevleri sürekli yeniden tanımlanıyor. Fakat obsesif işler peşinde koşan ve transfer piyasasında hovardalık yapan Beşiktaş ve Galatasaray sürekli birbirinin kopyası, aynı golleri yedi ve ''marka'' antrenörler peş peşe bu ülkeden gitti.

Şu kabullenilmeli ki Türkiye Süper Ligi, kendine has özellikleri olan (tıpkı diğer ligler gibi), kolay olmayan bir lig. Oyuncu kalitesi ve başarılı bir A planı dahi bugünlerde başarılı olmak için yeterli değil. Futbol dünyasının en büyük pragmatistlerinden, en özel adamlarından Guus Hiddink'in ülkemize gelişi, yakından bakacak olursak bir rastlantı; ama uzak planda ortaya çıkan mevcut tabloya işaret ediyor olabilir. Sezonun ikinci yarısında sezon başı fikrini revize eden Aykut Kocaman, Bursaspor'la şampiyonluk yaşayan Ertuğrul Sağlam, futbol filozofu Şenol Güneş, son yıllara damga vuran Bülent Uygun... gibi yerli pragmatistler iyi işler çıkarıyorlar. Memleketteki nitelikli futbolcu eksiği gibi nitelikli antrenör sorunu da var, dolayısıyla yabancıya yönelim kaçınılmaz. Kabul edilebilir bir sonuçtur. Lakin tıpkı ıskarta yıldızlar gibi, çokça orta sınıf takımları yükselten yeni ekolün dışında kalmış ve büyük bütçeli takımlarda misyonunu tamamlamış hocalar olmamalı; uzak diyarlardan küçük Guus Hiddink'ler bulmak gerek. En azından iş disiplini sahibi, tutkulu, insan ilişkileri güçlü ve duruma göre çözüm üretebilenler araştırılmalı. Artık, eski metodların işlemediğinin farkına varılmalı. Çünkü siz, sözümona Avrupa Kupası getirebilmek için önce liginizde başarılı olmalısınız.

Geçen sezonun Europa League şampiyonu Atletico Madrid, La Liga'yı 8. sırada, finalisti Fulham ise EPL'yi 12. sırada bitirmişti. Herhalde bunun sebebi, oralarda Konyaspor bulunması değildir! Önce kalite, atletizm ve saha içi organizasyon bu kötü şöhretlendirilen, anti-futbol ile nitelenen takımlar seviyesine gelecek ki, sonradan sorun teşkil eden abartılı sertlik ve hakem toleransına sıra gelsin. Fakat ürün ortaya koymadan marka yaratma huyumuz gibi, kapitalizmi bile kıçından anlamamız gibi, saha içine dair konuşulanlar da genel kabulleri aşmıyor. Birazcık, ama birazcık olan-biten üzerine konuştuğumuzda Simao - Quaresma birlikteliğinin faydasızlığı üzerine tartışıp, gerçek bir yargıya varabiliriz.

Markalar muhteşem futbol oynayan futbolcuya ceza veriyor, markalar asırlık takımları küme düşme hattına indiriyor. Beklentisini doğru ayarlayanlar, sahip oldukları parayı her zamanki gibi nispeten daha doğru kullanmaya devam edecekler. Ama şükür ki futbol, hala tek marka.

Noat Samisa

05.04.2011

12 yorum:

Asphalt Monkey dedi ki...

"Sırp kamyon şöförünün Altay'a imza atması" kismini daha önce duymamistim cok komik harbiden. Kimdir bu transfer, detaylari varsa memnun olurum.

aea dedi ki...

Son yıllarda futbola dair okuduğum en iyi yazı kesinlikle. Klavyenize sağlık.

hebenneka dedi ki...

Düşünen adamları seviyorum.

Yazıdan çok şey çıkar bize, buna dair söyleyecek çok sözüm de var. Tam da şu “financial fair play”in hikâyesini yazayım derken iyi gitti aslında… Sonra bir ara uzunca yazarım, hatta bu yazıyı konuşmak için ayrı bir toplantı da yapılır :)

Şu Rooney hikayesi, United tarihinden başka bir adamın hikayesini getirdi aklıma:

Docherty, Busby’nin son döneminde başlayıp kesilmeyen kargaşanın en akılda kalan adamı. Foulkes futbolu bırakmış, Charlton sezon sonu bırakacak, Best ile Charlton kavgalı(konuşmadığım adamın jübilesinde oynarsam ikiyüzlülük olur-Best). Docherty bu sezonun ortasında göreve geliyor. Ertesi sezon başı Dennis Law ile yolları ayırıyor, sezon ortasında George Best’i kulüpten kovuyor. Ve sezon başı Manchester City'ye satılan Dennis Law, son maçta golünü atıp Manchester United'ı 37 yıl aradan sonra ikinci lige gönderiyor. Docherty kovulmuyor.

Ertesi sezon çıkıyorlar, birinci ligde ilk sezonu üçüncü bitirirken FA Cup finaline de ulaşıyorlar. Ertesi sene bir FA Cup finali daha var, bu kez kazanıyorlar, üstelik dönemin dominantı Liverpool’a karşı. Bu arada Docherty kargaşayı yok etmiş, kadroyu da yepyeni bir nesilden oluşturma işini tamamlamış... Herkes umutlu.

Bu noktada Docherty, Misis Brown ile işi pişirdiğini, karısından boşanıp Misis Brown ile evleneceğini açıklıyor. Ancak şöyle bir durum var: Memleketin yabancı dil eğitimi müfredatında da sıkça geçtiği üzere bu Misis Brownlar, bir Mistır Brown ile evli oluyorlar. Bu hikâyedeki Mistır Brown da kulüp fizyoterapisti.

Ortalık karışıyor. Kulüp Docherty'den istifasını istiyor. Reddedince de Docherty'yi galiba "FA Cup finalinde bilet yolsuzluğu yaptığı için" kovduklarını açıklıyorlar. Sonrası sallantılı kariyer, başarısız. QPR’ın kendisini kovup birkaç gün sonra yeniden işbaşı yaptırması gibi komik bir hikâye de var arada.

O dönem ne televizyon böyle işin içinde, ne naklen yayınlanan bir maç 4,3 milyon Sterlin(ilk EPL sezonunun 7 katı) ediyor. Kulüp ikinci lige düştüğünde dahi Old Trafford ful çekmiş. Takım ikinci lige düştüğünde işini kaybetmeyen adam, başka bir olaydan işini kaybediyor. Üstelik cezayı kesen de kulübün kendisi. Olay da saha dışında bir olay(Misis Brown’la Docherty'nin, Beşiktaş’ın bir ara almayı düşündüğü Drpic’in Dinamo Zagrep stadının ortasında playboy güzeli sevgilisi ile yaptığı gibi, Old Trafford’un santra yuvarlağında sevişmediklerini varsaydım saha dışında derken, yoksa bilmem etmem nerede başlama vuruşu yaptıklarını. Bir de bu Drpic Almanya’ya transfer olmuş, 69 numaralı formayı giymek istemişti diye bir şey kalmış aklımda).

Docherty mesleğe Chelsea’de başlamıştı. Mavi şort-beyaz çorap kombinasyonunu getiren adamdı. O takımın kaptanının da takım arkadaşının sevgilisi ile ilişkisi yazıldı geçen sene. Bir ay sonra da millî takım kaptanlığı elinden alındı. Ama millî takımda oynamaya devam etti, hatırladığım kadarı ile kulüpten de ceza almadı.

Zamanları farklı da olsa Docherty’nin, Drpic’in, Terry’nin hikâyeleri saha dışında. Bu hikâyeleri bir yere bağlamak değil zaten derdim. Hepsini bir kantara koyup sonuçları tartmaya kalksak kantar sapıtabilir. Birini kulüp kovmuş, öbürünü bağrına basmış. Biri de santra yapma hikâyesinin yanı sıra rakip taraftara eyleminden kendi kulübü ile papaz olmuş, transferi de yatmış. Rooney’nin hikâyesi ise saha içinde. Kendisi dışında kimseye bir şey ettiği yok ama aslında bunun en olmaması gereken yer de orası kimilerine göre.

Uzunmuş, kızdı blog bana, böleyim buradan :)

hebenneka dedi ki...

Nasreddin Hoca’nın kuralı işliyor, parayı veren düdüğü çalıyor. Sahalar steril değil, oyuncu binbir ruh haline girebiliyor bir maçta. Parayı veren de “cık” diyor, “yapamazsın”. Para, işine yarayacağını gördüğü her yere girer, giriyor. Peşinden kendi kurallarını getiriyor. Bu güne kadar bunu durdurabilen bir şey de olmadı.(Bak çok fena Telegraph Road dinleyesim geldi).

Dananın kuyruğunun koptuğu yer belki de burası. Para, bir türlü kabul edilmek istenmese de hep bu işin içindeydi. Bugün Manchester United diye bir kulübün varlığından bahsedebiliyorsak, John Henry Davies parasını bu işe yatırmaya karar verdiği için. Liverpool’dan bahsedebiliyorsak, Houlding parayı yatırdığı için(Liverpool için dezenformasyon inanılmaz boyutta mesela, “liman işçileri” söylemi masalsı bir hâl almış, adam bira satmayı kafaya koymuş, kulübü kurmuş, parası neyse verip 10’u İskoç 13 oyuncu getirtmiş, hâlâ her şey liman işçileri romantizminden ibaretmiş gibi anlatılıyor). Blackburn EPL şampiyonluğu gördüyse Jack Walker parayı gömdüğü için… Ama geçmişte para, ortadaki şeye yatırılıyordu. Ortadakinin varlığı, kimliği kabul edilmişti. Kuralları para koymaya kalkmıyordu. Kendine özgü bir işti futbol.

Şimdilerde “paranın rengi” değişti. Futbolu o “kendine özgü” hâlinden çıkarıp “diğerlerinden biri” hâline getirmeye başladı para. Ortadaki şeye değil, dönüştürüleceği şeye yatırılıyor. Tottenham ve peşinden diğer kulüpler madde 34’ün getirdiği kısıtlamadan kurtulmak için borsaya açılmışlardı. Sonra United bunu değiştirdi, para kazanmak için borsaya açıldı ve lambadaki cini serbest bıraktı. Büyük transfer kavramını uzunca süre kendisi şekillendirdi. Sonrası şaka gibi… Bir Amerikalı gitti kredi aldı. Bir Alman bankasına emir verip o hisseleri topladı, kulübü kendi servetine servet katmak için kullanmaya başladı. Nasıl ki kulüp bir zamanlar sıradan insanların parasını borçları halledip büyümek için kullandıysa, o da şimdi futbolun ürettiği parayı kendi borcunu ödeyip servetini büyütmek için kullanıyor. Kulüp ödeyecek kadar kazanamazsa mı? New York merkezli üç Hedge Fon’a geçecek hisseler. Her şey kitaba uygun. Böyle adamlara nazaran Abramovic de Araplar da bin kere evlâdır gözümde.

Rooney’e ceza verilmesi mi? Bir “olimpiyat şampiyonu”na finiş çizgisini göğsünü yumruklayarak geçerken, Korint İdealleri’nin peşine düşüp ilk olimpiyatların düzenlenebilmesi için var güçleriyle çalışmış o insanları mezarlarında ters döndürdüğünde alkışlandığı bir dünyada mı? Best’in ikiyüzlülük tanımını beğenmeyen bunu kullansın.

Çok şey var ama çok uzun sürer, iki haftadır vakitsizim, şu yazıyı görünce dayanamadım. Bir ara toparlarım inşallah ben bunu.

Sahaya bakmak kısmı atlanıyor sıkça. Halbuki en gerçek gösterge o. Öte yandan saha dışına da sağır kalmamak gerek, genişliği elli santim olan kapıdan her buzdolabı geçmez.

(Yahu geçen akşam Erman ve Ahmet Hocalar ileri al, geri al yaptırıyorlar. "Bu kanalda TSL görüntüsü yok, ne yayınlıyorlar böyle" diye merak ettim... Adamlar GS kongresi görüntülerini ileri-geri aldırıyorlar... Efendim kural ihlali var mı, yapılan kongre geçerli mi onu söyleyeceklermiş. Kanım dondu.)

Noat Samisa dedi ki...

Hebenneka,

Böyle yazıları, fikirleri yorum bölümünde ziyan edip yine üzüyorsun beni abi, bilesin. :)

Canına okuduğumun Glazer'ı dua etsin ki Ferguson hala orada ya da sapık Tottenham patronları -sen sevmezsin, haha :)- Redknapp'e; anca öyle anlam kazanıyor paraları işte, diyip yazının ana fikrindeki ısrarımı yineleyelim.

Yoksa çıkar parayı, Conference Division'daki takımı EPL şampiyonu yapacak değil Ferguson. Bira'sına, Liverpool'una da buradan gider. Gerisi de buraya aşar, aşmadığında sen yazarsın biz okuruz olmadı. :)


Asphalt Monkey,

Adını hatırlamıyorum, epey zaman önce bir futbol gurusundan dinlemiştim.

AFO dedi ki...

@Noat,

Geçtiğimiz günlerde Yıldırım Demirören'in Jose Mourinho ve Cristiano Ronaldo'yla çekilmiş fotografları üzerine Serdal Adalı, ''Artık Cristiano Ronaldo ile bir telefonla görüşme imkanımız var. Bizim geldiğimiz nokta bu nokta.'' açıklamasını yaptı. Kendisine tavsiyem, çabucak bir twitter hesabı edinip Pique, Fabregas ve Wilshere gibi futbolcuların sıradan vatandaşın ekranında olduğunu görmesidir.

Markanın ve markalaşmanın öneminin vurgulandığı bu yazıda bu kısmın koca bir şaka olduğunu söyle bana lütfen. Futbolculara twitter'dan ulaşma kısmının...

Noat Samisa dedi ki...

AFO,

Futbolculara twitter'dan ulaşılmalı, anlamı mı çıkıyor buradan? Sanmıyorum. Cristiano Ronaldo'nun telefonunu ben bile bulurum, yeter ki ona verecek paranız ve bu iş için bana verecek paranız olsun, gerçekten sorun değil.

Yazıda aslında suni markalaşmadan ve aslolalın futbol olduğundan bahsediyordum, ama algı farklı olabilir tabii.

AFO dedi ki...

Bulursan bana da özel mesaj olarak atar mısın? Ciddiyim.

Yok, yazının genelinde anlatılmak istenene bir itirazım yok, ama Beşiktaş'ın 1 yıldır yürütmüş olduğu politika son zamanlarda şahit olduğum en büyük markalaşma başarılarındandır. Serbest atış yapan Hedo'ya "Türkiye mi? Duymuştum galiba, Yunanistan'ın yanındaki ülke miydi o?" diye soran Shaq'lardan geldik bugünlere. Tüm İspanya'nın adını bildiği, kadrosundaki dünya yıldızları sayesinde tüm Avrupa'nın takip ettiği bir takımdan bahsediyoruz. En önemlisi de Avrupa'da elle tutulur hiçbir başarısı olmamasına rağmen gerçekleşmiş bunlar.

Büyük başarı. C.Ronaldo'yu da "Go CR9! Encouragement! We gonna win this game!!!" demek için(!) aramaktan bahsetmiyor adamlar. Yönetimin izlediği genel politikalar yanlış diye yapılan doğru işleri görmezden gelemeyiz.

Noat Samisa dedi ki...

AFO,

Çarpıtmayalım. Ronaldo'nun telefonunu bulurum, demedim; eğer Ronaldo'yu alacak paranız ve bana bu iş için verecek paranız varsa, bulurum dedim. İddialıyım, bulurum; bulursam da bloga koyarım. :)

Öte yandan Ronaldo'nun telefonunun Demirören'in iphone'unda olması ne işimize yarayacak? Beşiktaş'a ne faydası olacak? Adamı alma imkanın yok, marka bunun neresinde? Herkes bahsediyor da bunun faydası ne? İspanyol adam kulübün olmayan web store'undan alış-veriş mi yapıyor? Bugün başta Brezilya olmak üzere tüm dünya, Machackhala diye bir şehrin varlığını biliyor, çünkü Roberto Carlos orada oynuyor. Bizim durumumuz da bundan çok farklı değil. Futbolu başa koymayan bir dolu hamleler, sonunda elde kalan gazozuna maçlar; mesela bu akşamki gibi.

AFO dedi ki...

Tamam abi, bloga koyarsan okuruz o zaman. :)

"Machackhala" şehrinin -doğru yazmak için senin yazından kopyaladım- tüm dünya tarafından bilindiğine katılmıyorum, orada "Straw man fallacy"ye kaçmışsın fazlasıyla.(Türkçe bir karşılığını araştırdım, ama genel kabul gören bir terim bulamadım. O yüzden İngilizcesini yazmak durumunda kaldım, çok özür.) Bir Roberto Carlos transferiyle Beşiktaş'ın son 10 ay içerisinde girişmiş olduğu marketing politikası çok çok farklı kulvarlarda incelenmeli.

Lütfen yazdıklarımı ve özellikle bu paragrafı okuyunca alınma, futbol konusunda diğer platformlarda edinebileceğimden çok daha farklı şeyler edindiğimden ve değişik bakış açıları kazanmama yardım ettiğinden yazıyorum bunları.Futbol konusunda bana katkılarına karşılık küçük bir katkı da ben yapayım istedim sana.

Marka konusunda kavram kargaşası yaşıyorsun ve hâlâ C.Ronaldo'ya bir telefonla ulaşılabilinmesini "Takımımda olmadıktan sonra Demirören'in iphone'unda olsa ne olur?" olarak değerlendiriyorsun. Bu konuda Türkiye'nin en büyük marka uzmanlarından Güven Borca'nın kitaplarını önerebilirim sana. Ben hepsini okudum ve hâlâ üyesi olduğum mezunlar grubuna düzenli olarak gönderdiği makaleleri de takip etmekteyim. Marka konusunu daha iyi anlamana yardımcı olacaktır.

Keyifli günler.

Noat Samisa dedi ki...

AFO,

Pekiyi, bir kitap tavsiyesi almak çok sevdiğim şeylerden biridir. Okuyacağım ve sonra, umarım tekrar tartışırız bu konuyu.

Ben şunda ısrarcıyım: Saha içine dair iyi işler yapmadan, yani takım sahada kazanmadan, etiket-marka tümüyle anlamsız. Bugün Braga takımı EL'de yarı finalde, oyuncuları tüm scoutların dikizinde. Ama başkanlarında Ronaldo'nun ya da muadil bir büyük yıldızın telefonu olduğunu ve bunun bir şekilde bir başarı sayıldığını sanmıyorum.

serdark dedi ki...

Gencler cok pardon da (affiniza siginarak!):

Bi tv'den izledigim lige bak, bi de burdaki postlarin/yorumlarin kalitesine bak..way aq..