Bugünlerin Roman Kahramanı

Duncan Hamilton, yirmi yılını Nottingham Evening Post'a vermiş bir gazeteci. Kendi tabiriyle sıradan bir iş hayatı olmuş, ama ilk çalıştığı yıllar hiç de sıradan olmayan bir adamın peşinden koşarak geçmiş. Brian Clough'la ilk tanıştığı günü unutamıyor. Sabahın 9'una randevulaşmışlar ve Clough, misafirini bu saatte viski içmeye zorlamış. Sohbetin ardından idmanı izleyen Hamilton, akşam gazetesine ''Forest'ta moraller iyi değil.'' diye yazınca ertesi gün Clough'ın gazabına uğramış: ''Hey, buraya girmen yasak. Tesislere girişin sonsuza dek yasaklandı. Defol!''

Fakat aradan iki gün geçtiğinde Hamilton'ın gazetedeki masasında duran telefon çalmış. Telefonun diğer ucundaki ses: ''Nerelerdesin sen, bok herif? İlgini çekecek haberlerim var. Bir kadeh şampanyaya ne dersin? Öğleden sonra buraya gel.'' Bu şekilde başlayan ilişki, zamanla Hamilton'ı Clough'a en yakın gazetecilerden biri haline getirmiş. Viskiden sonra şampanya, zaten ona göre Brian Clough'ı anıp içkiden bahsetmemek, Moby Dick'in serüvenini balıklardan bahsetmeden anlatmak gibi bir şey. Birlikte geçirdikleri yıllar boyunca pek çok anıları olmuş, ama Hamilton bunlardan birini en öne koyuyor. Günlerden bir gün Clough, Hamilton'ın elinde Sigmund Freud'un ''Günlük Yaşamın Psikopatolojisi'' adlı kitabı görür ve kitap üzerine konuşmaya başlarlar. Hamilton kitaptan kazandıklarından bahsederken Clough araya girer:

''İnsanları anlamak için Freud'un yazdığı sıkıcı bir kitabı okumaya ihtiyacım yok. Birinin bakış açısını bir ya da iki sözle değiştirmem sadece saniyeler alır. Menajerliğimin ilk günlerinden beri yaptığım şey bu... Bak sana anlatayım. Mesela soyunma odasında rengi atmış birini görürsem, ki bu kişi hatunla kavga etmiş, karı dırdırından bezmiş ya da bir şekilde iyi gününde olmayan biri olabilir, farketmez. Kimin fırçalanması, kimin kendi haline bırakılması gerektiğini iyi bilirim. Bu, sadece ama sadece benim gibi çok ama çok iyi hocaların tarzıdır. Bu işin anahtarı, oyuncularınızı bilmektir ve tabii ki sağ ayağını solundan daha iyi kullanmasından falan bahsetmiyorum. Onları gerçekten tanımaktan bahsediyorum, elimde ne tür insanlar olduğunu bilmekten... Ha, bu arada şu da var. Freud'un Avrupa Şampiyonu olduğunu hatırlamıyorum.''

Ne zaman tepesinin atacağı, ne zaman yumuşayacağı, ne zaman tarihe geçecek bir aforizmayla futbol dünyasını şenlendireceği belli olmayan bu huysuz, aksi adamın en yakınındaki muhabire öğrettiği ilk şey, sürekli ses kayıt cihazını açık tutması olmuş; tabii ki Clough'ın alete el koymadığı zamanlarda. Bu cümleler de ansızın söylenmiş, ama şükür ki kayda alınarak bugüne kadar gelmeyi başarmış. Hamilton'a göre bu paragraf, en iyi Brian Clough özeti; bir nevi kısacık bir otobiyografi. Hayata bakışına, muzip kişiliğine, zekasına, oyuncularla olan ilişkisine, oyuna dair fikrine ve başarı yolunda kullandığı metodlara dair pek kısa ama fazlasıyla çarpıcı bir pasaj.

Brian Clough, kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi hoca. Bu durum tartışmalı olsa da ikinci ligde geçen günler ile aynı takımla kazandığı ikinci Avrupa Şampiyonluğu arasında yalnızca dört yıl olmasının tartışılır yanı yok, bu apaçık bir gerçek ya da mucize. Bu asla tekrarlanamayan, eşi benzeri olmayan büyük başarı, onu futbol dünyasının kült kahramanlarından biri yapmaya fazlasıyla yetti. Ayrıca Justin Fashanu'ya karşı takındığı tavırla zıt olsa da onun Anti-Nazi Ligi'nin başkanlığını yapması, futbol dışındaki Clough figürünün en önemli parçalarından biri. Bu yönü de dahil, karizmatik antrenör Clough'a dair hemen hemen her şey bugünle karşılaştırılıyor, ama varılan yargılar koşullar değil, sonuçlar üzerine.

Bana göre Brian Clough en iyisi değil, ama listenin ilk beşinin, altısının dışına çıkması da mümkün değil. Harika geçen 70'ler sonunun ve 1980'deki Avrupa Şampiyonluğu'nun ardından çalıştığı yıllar boyunca yalnızca iki League Cup kazanabilmesi, onu iki parça şeklinde bir on yıla sıkıştırıyor. Bu on yıldan da ayrıca bahsedecek olursak, özellikle Nottingham Forest'ın üst üste iki sezon Avrupa Şampiyonu olduğu dönem, İngiliz Futbolu'nun tarihte gördüğü en üst noktadır. 77-82 yılları arasında, tam 6 sezon üst üste Avrupa Şampiyonu İngiltere'den çıkmıştır. (Üç kez Liverpool, iki kez Nottingham Forest, bir kez Aston Villa) Bir yıl aranın ardından Liverpool bir kez daha kupayı kaldırmış ve sonraki sezon gelen Heysel Faciası ile İngiltere, beş yıl boyunca UEFA Şampiyonaları'ndan men edilmişti. Bir sonraki Avrupa Şampiyonluğu için ta 99'a dek beklediler ve bir daha asla benzer bir dönem olmadı. 70'lerin sonu, 80'lerin başı hem maddi olarak İngiliz kulüplerinin Avrupa'nın önünde olduğu, imkanların genişlediği, hem de Shankly önderliğinde Ada'nın futbol geleneğinin dışına çıkan sabırlı futbolun hüküm sürdüğü yıllardı.

Bill Shankly, zamanla değişen oyun fikrini şu şekilde anlatır: ''Kıta Avrupa'lılar bize gösterdi ki, kazanmanın tek yolu arka alanda oyun kurarak oynamak. Bize top yapabilen savunmacılar gerekiyordu, bu yüzden sakatlanan stoper Larry Lloyd'un yerine aslen orta saha oyuncusu olan Phil Thompson'ı çektik ve işler değişti. Oyuncularımıza 'topun her bizde olduğu anda gol aramamamız gerektiğini' anlattık, hep birlikte bunun farkına vardık. Her şeyden önce ana hedefimiz takımdaki herkesin topu kontrol edebilmesi, basit pas işini yapabilmesi ve futbolun temelini uygulayabilmesi idi. Kontrol, pas... kontrol pas... gayet basit işliyordu.''

Devamı için Stuart Holden'la Uzun Top Oynuyoruz başlıklı yazıya bakılabilir. Charles Reep adında biri, zirvedeki İngiliz futbolunun altına yavaş yavaş dinamit yerleştirdi ve Heysel sonrasındaki boşluğun fitilini ateşlediği bomba patladı. Sonrası Premier League ve yabancı oyuncu - yabancı menajer bağımlılığı ve tabii Alex Ferguson. Brian Clough da aynen Shankly'nin fikirlerini benimsiyordu. Uzun top ya da kick-and-rush geleneğine karşı söylediği meşhur ''Eğer Tanrı futbolu gökyüzünde oynamamızı isteseydi, oraya çim saha koyması gerekirdi.'' sözü, bu hususta en değerli kanıttır. Yüksek bedellere nitelikli oyuncular alabilmesi ve özel bir dönemde çalışması ve tabii ki Peter Taylor'ın varlığı Brian Clough'ın yardım aldıkları olarak karşımızda duruyor. Diğer yandan, kuşkusuz o günler futbolun içerisine giren para bugünkü kadar çok değildi ve ayrıca, üst taraftakiler ile alt taraftakiler arasındaki makas bu denli açık değildi. Bugün Clough'vari bir başarı kazanmak neredeyse imkansız. Bunda maddi durum kadar, iletişim imkanlarının artmasıyla hızlıca gerçekleşen futbolun globalizasyonu da büyük etken. Artık bilgi zor ulaşılır bir şey değil.

Clough'ı bugünden uzaklaştıran, tarihe iten bir başka konu da zamane hocalarının onun zıttı olmaları. Yetmişinden sonra evde Fransızca çalıştığını söyleyen Ferguson bir yanda, İskoçya'daki hocasının Andre Villas-Boas hakkında söylediği, ''Eline geçirdiği her şeyi okurdu, özellikle psikoloji ve fizyoloji kitaplarını...'' sözleri diğer yanda duruyor. Zaten Duncan Hamilton da Clough hakkında yazdığı kitabı 'eğer muhatabı görebilseydi, tepkisi ne olurdu' sorusuna ''Sanırım okumak istemezdi, ya da okur ama hiçbir şey söylemezdi.'' diyerek durumu ortaya koyuyor. Şüphesiz burada farkı yaratan, dünyanın ve futbol dünyasının değişen koşulları. Daima karşılaştırıldığı Jose Mourinho'nun belki de onunla tek ve en çok benzeyen yanı, oyuncularını iyi bilmesi. Dediği gibi, bu tam da en iyilerin kullandığı ya da bu sayede en iyi olmaya yaklaştığı bir yöntem. Tabii bu yöntem 70'lerde tek başına yeterli olurken, bugün çok daha fazlası gerekiyor.
Elbette tüm bunlar Brian Clough'ın futbol tarihindeki yerini değiştirmiyor, değerini azaltmıyor; ama gerçeğe yaklaşmayı sağlıyor olabilir. Vaktiyle istifa mektubunu Daily Mail'e satacak kadar ali cengiz oyunu müptelası Don Revie'nin zıttı olan bu özel adam; tarzı, kişiliği, söylemleriyle futbol dünyasında tevatür olmuşken, yetmedi; bir de roman oldu. Sonuçta onun gibisini başaran biri yok ve onun gibisini başarırken onun gibi davranan başka birinin de olması mümkün değil. Her ne kadar Clough ailesi David Peace'in aynı adlı romanından uyarlanan The Damned United filmi vizyona girmek üzereyken hikayeyi protesto etse de, ortaya etkileyici bir şey çıktığı kesin. Romanın film uyarlaması kanımca tatmin edici, ama yazar Peace'i okuduktan sonra fazlası için heyecanlanmamak elde değil.

Yıllar önce ülkemizde İngilizce öğretmenliği yapan David Peace uzun yıllardan bu yana Tokyo'da yaşıyor. Buradan aldığı destekle bir üçlemeye girişti ve bu serinin ilk romanı olan Tokyo, Sene Sıfır!'ı Sel Yayıncılık sayesinde Türkçe okumak mümkün oldu. Peace'in ilgi çekici, türünün nadir örneklerinden biri olabilecek bir anlatımı var ve seçtiği konu ziyadesiyle enteresan. Bu okuma Peace'e dair merakımı artırdı ve aynı kitapta The Damned United'ın da yakın zamanda Türkçe'ye çevrileceğine dair bir müjdeyi görmem büyük sürpriz oldu. İngilizce olarak ancak bir kaynak kitap gibi okuyabilmiştim, fakat sahih bilgiler içermediğinden pek anlamı olmadı.

Nihayetinde bu bir roman ve David Peace iyi bir yazar. The Damned United'la daha önce denenmemiş bir şey yaptı. Kurgulanmış sportif başarı öykülerindense gerçek tarihi yeniden detaylandırarak yeni bir yol açtı. Türünün ilk örneği olan bu kitabın Türkçe'si ne zaman çıkar bilinmez, ama muhatapları bilsinler ki merakla bekleyenler var. Üç şehirde heykeli bulunan, gerçek bir futbol kahramanı olan Brian Clough'ı bir roman kahramanı olarak okumak, muhakak heyecan verici bir deneyim olacak.

Kaynakça: Indenpendent, Leftion.co.uk, Inverting the Pyramid (kitap), Clough: The Autobiography (kitap)
Görseller: whoateallthepies


Noat Samisa

19.07.2011

6 yorum:

Ali Ece dedi ki...

Senin gibi parlak bir kalemden tarihin en parlak futbol zekalarından Clough'ı okumak güzel...

ZH dedi ki...

Dün gece benim için Brian Clough gecesiydi. Önce ikinci kez The Damned United'ı izledim, ardından senin bu yazını okudum, sonra sözlüğe baktım, diğer bloglardaki yazıları okudum, İngilizce kaynaklara biraz baktım ve var olan bilgilerimi güncelleyip, arttırdım. Ve şunu söyleyebilirim ki Clough büyük adam, çok büyük adam.

Şaaşalı Derby ve ilk sezonlardaki Nottingham Forrest başarılarının ardından kariyeri vasata düşmüş olabilir ama geçmişteki o muazzam başarıları, tüm kariyerini tepeye çıkartmaya yetiyor da artıyor bile.

Türkiye'de 70'li 80'li yıllardaki bir ikinci lig takımının önce birinci lige çıkmasını, sonra hemen şampiyon olmasını, ardından şampiyon kulüpler kupası'nı kazanmasını, ertesi sezon yine aynı başarıyı göstermesini hayal edelim.. Ne kadar ütopik geliyor değil mi? İşte bu adam bunu başarmış, helal olsun..

Bir de senin ilk 5 teknik direktör listeni merak ediyorum ben. Tahminime göre Sacchi 1. sırada, ya diğerleri? :)

Bu arada yazı için teşekkürler, eline sağlık. Diğer efsane İngiliz hocaların da benzer yazılarını beklemiyor değilim..

Noat Samisa dedi ki...

ZH,

Tam olarak ''bunu'' başarmış diyemeyiz. Yazıda bahsettiğim üzere, o dönem İngiltere futbolu için farklı bir iklim dönemi. Bunları anlatınca sanki adamın başarısını küçültmüş oluyoruz sanılıyor, ama alakası yok. Neden gerçeği bilip, bunun üzerine konuşmayalım ki.

Ama insanlar etiketi daha çok seviyorlar, kabul ediyorum. Clough'ı sevmek, tüm Clough imgesiyle alakalandırılıyor ve insanlar buna zarar gelmemesine gayret gösterebiliyorlar. Bunları sizin için söylemiyorum yalnızca tabii.

Benim ilk 10'umda Sacchi yok. O gönül listemin lideri. Alt posttaki Menotti de takriben ilk 30'a giremez. Birinci ise kesinlikle Alex Ferguson, bir ara değinebilirim buna da.

ZH dedi ki...

"Abartıldığı kadar müthiş bir hoca değil, biraz da koşulların yardımıyla başarılara ulaşmış bir hoca"

Bunu anladım ben üstteki mesajdan. Yanlış mı anladım?

Noat Samisa dedi ki...

ZH,

Kesinlikle yanlış. Ben buraya koşulları yazıyorum, bir bakıma gerçeği. Bunları Clough'ın hikayesine eklemek, onu hipergerçeklikten esas gerçeğe çeker, o kadar. Abartılmış biri yapmaz. Clough muhteşem bir adamdır, inanılmazı başarmıştır. Tüm bunlar bunu değiştirmiyor ki.

hebenneka dedi ki...

İki lafı vardır ki okuduğumda çok gülmüştüm, hâlâ da gülümsetiyor. Top takıntısı geçmişin Ajax'ı ve şimdinin Barcelona'sından da yüksekmiş galiba(!)

- I can't even spell spaghetti never mind talk Italian. How could I tell an Italian to get the ball - he might grab mine(EPL'ye yabancı futbolcu akınının başladığı dönemde düşüncesi sorulduğunda).

- For all his horses, knighthoods and championships, he hasn't got two of what I've got. And I don't mean balls!(Alex Ferguson "Sir" ilan edilince)