Neden Dekoder Almalıyız?

Haftasonu ülkemiz zirve ligi başlıyor, ama olabildiğince tatsız şekilde. Etrafta suni bir heyecan havası yaratma gayesi seziliyor ve galiba bunun adına pazarlama diyorlar. Reklamı yapılan şey futbol değil, başka bir şey. Kendi adıma heyecanı öldüren de birilerinin şike yapmış olması ihtimali değil. Daha çok sıkışık şartlar altında yürütülen süreç ve insanlarda çoklukla görülen, yer yer illallah dedirten adaletsiz adalet beklentisi heves kırıcı. Buna liglerin anlamsız ertelenişi ve gündemin bu sayede fazlaca spekülasyonlara odaklanması, daha da çok sıkıntı yarattı. Bir ihtimal, oynanacak futbol maçları bu sentetik havayı biraz olsun nemlendirebilir.

Bu sıradışı günlerde olağandışı olmayan şeylerden biri, yöneticilerin bolca konuşmasıydı. Heves kırıcı cümleler arıyorsanız, adresi genellikle futbol yöneticisi, özellikle de başkan zevatın iki dudağının arasıdır. Futbolcular sahada oynarken de çok konuştuklarına şahit oluyorduk. Transfer dönemleri ''yaz ligi'' olarak anılıyor ve burada takım elbiseliler mücadele veriyorlardı, ama fazlasını da gördük. Meydan tümüyle onlara kaldı, hep onlar konuştular. Bir ara milli maçlar vesilesiyle futbolcular konuşmaya kalktı, ortalık karıştı! Tüm bu garabet günlerinde bir özel açıklama vardı ki, benim sinirlerimi yerinden oynattığı kadar arka planıyla da adeta eşgüdüm içerisinde yürütülen ülkemiz futbol politikasının önemli bir ayağının irade beyanıydı:

''...Futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş olan futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin de birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır; herkesin dekoder alarak kulübüne sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.''

Yıldırım Demirören - 24 Ağustos 2011

Pekala bu sözlerin doğrudan doğruya sürece dahil olduğu iddia edilen ligin ticari haklar sahibi Digiturk'ün sözcüsü olarak söylendiği anlaşılabilir. 'Maçlar kirli şekilde kazanılıyor!' veya 'Bu ortamda maç falan izlenmez!' algısına karşı sorunun muhataplarından birinin kriz çözücü beyanatı olarak da yorumlanabilir. Nihayetinde yukarıdakiler futbolun oynanmasından maddi kazancı olanlar haricinde onaylanır, kabul edilir sözler değildir. Fakat bu kadar da değil, fazlası var. Yıldırım Demirören, federasyon binasında gerçekleştirilen kulüp başkanları toplantısından çıkarken yalnızca mağdur olarak addedilenlerin sözcülüğü yapmıyor, yıllardan bu yana süregelen ve artık ayyuka çıkan bir politikayı farkındalık içerisinde ortaya koyuyor.

Tüm Pastayı Kim Yedi?

Bu politika, çuvaldızı aniden kulüplere batan, vaktiyle burada şiddetle karşı çıktığımız Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Kanunu'na dair yapılan yeni düzenlemenin de temelini teşkil etmekte. Yeni naklen yayın ihalesi ve dünyanın multimedia hususunda geldiği nokta, geçen yüzyılda benzeri bir faaliyeti gerçekleştirmesi imkansız olan Türk kulüplerini artık bambaşka bir yörüngeye oturttu. Değişken ve istikrarsız yapılarıyla kendilerine kötü şöhret edinen kulüplerimizin bir stratejesi olabileceği pek kabul görmeyebilir, ama elde bazı bulgular var. Açıkça bir çerçeve çizilerek, pasif ve izole bir taraftarlık kurumu inşa etme emeli açığa vuruluyor. Bunun da dayanağı, kulüplerin gelir tablolarında gizli:

Yukarıdaki grafik, Beşiktaş Futbol Şubesi'nin bir önceki sezon resmi kayıtlara geçen 58 milyon avroluk gelirini üçe bölünmüş halde gösteriyor. Deloitte'in Money League araştırmasında kullandığı yöntem de aynen bu şekilde, kulüp gelirleri üçe bölünmüş halde yayınlanır. Beşiktaş'ın bilançosunda ayrı bir kalemde değerlendirilen CL ve EL katılım hakkı gelirleri de yayın hakkı içinde değerlendilir. Ticari gelirlerse sponsorluk, isim hakkı ve lisanslı ürün satışı kalemlerini kapsarken, stadyum gelirleri ise loca, kombine bilet ve maç hasılatı gelirlerinin toplamı olarak gösterilir. UEFA da Financial Fair-Play Kuralları'nda bu yordamı kullanarak kulüpleri kategorize edecek.

Bu tabloda dikkate değer hususlar, kasada CL geliri olması ve henüz TSL yayın ihalesinin eski haliyle devam ediyor olması. Stadyum gelirinde ise bilet fiyatlarında 25 liradan 90 liraya kadar sezon içi dalgalanma yaşanmasıyla birlikte satılan 8 bin üzeri sezonluk bilet var. Bu halde tribüne gidenlerin Beşiktaş'a kazandırdığı bedel, takribi 9 milyon avro.

İkinci grafik ise henüz geçtiğimiz sezonun 12 aylık finansal tablosu açıklanmadığından, karşılaştırmalı şekilde verilen 9 aylık bilanço üzerinden oluşturuldu. Bu tabloya dair dikkate alınması gereken en önemli husus yayın gelirlerinde. CL gelirinin olmaması ve Europa League'den kazanılan 8.4 milyon avronun henüz yalnızca 1.5 milyon avroluk kısmının tahsil edilmiş olması ve ayrıca TSL yayın gelirlerinin artması. Bu üç etken, işi biraz karmaşık hale getiriyor. Elbette, hal buyken iki tabloyu kıyaslamak sağlıklı olmaz. Tüm veriler açıklandığında bir kez daha değerlendirmek gerek. Fakat şu halde dahi, yani geçen yıla göre CL - EL farkı olarak 8 milyon avro gelir farkı varken ve Türkiye içi yayın gelirleri, TSL'de daha iyi bir konum elde edilmemesine rağmen artmışken ve bir önceki sezona göre yaklaşık 5 bin fazla ve zamlı kombine bilet satılmışken, stadyum gelirlerinin toplamdaki payı ancak %22'ye ulaşabiliyor. Tahminen 12 aylık tablo açıklandığında bu oran da gerileyecek.

Fransa, İtalya ve Türkiye

Deloitte'in açıkladığı rakamlara baktığımızda, Beşiktaş'ın mevcut gelir pastasına birebir benzeyen yüksek kazançlı kulüpler Roma ve Marseille. Bu kulüplerin gelirlerinin yarısına yakını, Beşiktaş gibi naklen yayından. Stadyum gelirleri de aynı şekilde %15-%20 bandında seyretmekte ve bu bir tesadüf değil. Alman kulüpleri, Avrupa'nın kalanından farklı olarak ağırlıkla ticari gelirlerden büyük kazanç elde ediyorlar. Stadyumlar dolu ve gelirlerdeki payı mutlaka %30'un üzerinde. Bu da onları naklen yayın geliri bağımlılığından kurtarıyor. İspanya'da çok karmaşık bir durum, uçurum var. İki büyük tüm parsayı toplarken, aşağıdakilerin elinde fazla bir şey yok. Elde ettikleri gelirin kendi içindeki dağılımını tartışmak bu yüzden abes.

İngiltere'deyse stadyum gelirleri vazgeçilmez bir gelir kalemi. Hele ki United ve Arsenal gibi kulüpler için naklen yayın gelirinden dahi önde bir önem arz ediyor. Roma ve Marseille'in dahil olduğu Fransa - İtalya - Türkiye bandı ise benzer ekonomik yapılarla icraatlerini sürdüyorlar. Bu üç ülkede ortak özellik, stadyumların kulüplerin değil devletin olması ve bu sebeple stadlara yatırım sürecinin yavaş ilerlemesi. Mevcut yapıların eski olması. Fransa ve İtalya'nın yakın dönemde şampiyona alma isteklerinin arkasında, ki Fransa aldı, inşaatlar başladı, stadyumları tıpkı Almanya gibi topyekun yenileyerek arkada kaldıkları yarışta atılım yapma arzuları da önemli bir yer kaplıyordu. Aynısı bizim Euro 2016 adaylığımız için de söylenebilir. Fakat bir başka şerh de bu noktada koyulmalı. Çünkü sakil ortam, bizi bakış açımızı değiştirmeye zorluyor.

Pasif'ler, Aktif'e Karşı

Şurada bahsi geçen verilere göre Beşiktaş, geçen sezona göre yaklaşık 10 bin az sayıda kombine bilet satmış. Zamla birlikte değerlendirdiğimizde kazancın geçen yıla göre ancak 3'te 1 oranından biraz fazla olacağı öngörülebilir. Bu farkın da yarattığı eşitsizlik, yaklaşık 4 milyon avroya tekabül ediyor; yani Julio Alves'in bonservisinin yarısının biraz fazlasına! Konulan tepkilerin, serzenişlerin Beşiktaş'a maliyeti bu. Devasa paraların uçuştuğu futbol ortamında dahi hiç az bir para değil, hele ki nakit sıkıntısı/rahatlık sağlaması sebebiyle fonla ilişki kuran bir kulüp için hiç mi hiç az değil; fakat yayın gelirinin yanında devede kulak kalıyor. Üstelik protesto derdi yok, saha kapama derdi yok. Her şey gayet steril. İhale sonucu ortaya konulan garanti para kılçıksız, dertsiz, tasasız elde ediliyor. Bir sıra üstte bitirirseniz biraz fazla, alta inerseniz biraz az. Eh, Beşiktaş da ilk 10'un altına düşecek değil. Bir - beş bandında seyredeceği neredeyse garanti.

Zaman zaman yapılan ''futbolseverin gücü'' temalı tartışmalarda, eğer play-off sistemi de dahil, esas güç sahibi Digiturk ise muhakkak rakamlar ve tablolar gündeme gelmeli. Aktif futbolsever olarak adlandırılabilecek kesim, kombine bilet zamları üzerine kafa patlatırken, yurdun dört bir yanında dekoder satın alan pasif futbolsever olarak niteleyebileceğimiz zümrenin yanında artık azınlıkta kalıyor. Yerelliğin ülke futbolundan uzak olması, arabayı üç atın çekmesi, Kayseri'de 1 TL'ye satılan bilet, İBBSpor'un stadyumdan sıfır kazancı gibi ekler de bu yapıyı betonlaştırıyor. Tüm bu yapı, aynı zamanda Sporda Şiddet Yasası'nın da en temel dayanağı. Bugün gelinen noktada Yıldırım Demirören, kulüplerin mevcut yasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi isteğini dillendiriyor. Tabii ki bu maddeler, tribünlerle ilgili olanlar değil.

Aslında -neredeyse- her şey, önümüzde duran verilere uygun. Beşiktaş özelinde baktığımızda kombine bilet zammıyla kaybedilen para, sözkonusu mevcut yayın ihalesinin zarar görerek iptali ise tümüyle anlamsız. İhale ile vaat edilen garanti bedelin azalması ya da Fenerbahçe'nin olası küme düşmesi ile kartların yeniden karılacak olması, kulüplerin kasaları için tribünlerin tümüyle boşalması ihtimalinden daha önemli. Ülkedeki ortam ve taraftarlık konjoktürü, bunu işaret ediyor ve Demirören'ler de kombine satışları facia durumdayken ''dekoder alın'' diyorlar, ''kombine alın'' değil.

Sonuçlar

1- Futbolun aktörü taraftar, artık yerini ''futbolun aktörü tv başındaki taraftar''a bıraktı. Stadyumda bulunmanın zamlar, ortam, kanunlar ve uygulamalarla zorlaştırılması bir yana, stada gitmeyip evde maç izleyen küskünler bile aslında bu düzene hizmet ediyor. Kendilerinden isteneni yapmış oluyorlar.

2- Mevcut naklen yayın ihalesi ve benzeri ihaleler, ''futbolun değeri'' değildir. Böyle bir değeri ancak çok çeşitli normlar ölçebilirsiniz ve objektif bir yöntemi yoktur. Sportif başarı en iyi ölçek olabilir, fakat ortaya konulan para, tümüyle ticari bir sonuçtur.

3- Aktif - Pasif Taraftar ayrımı önemli. Aktif taraftarın kafası eziliyor, çünkü Pasif'e göre Aktif'in getirdiği kazanç hem az, hem de bu kesim sıklıkla baş ağrıtıyor. Taraftar örgütlenmesi olmayaşına ya da muktedirlerin tahakkümü altına girişlerine bir de buradan bakılabilir, hele ki bu çağda. Bu vaziyet sürerken, sesini duyuran taraftarın dikkate alınmasını beklemek hayalcilik.

4- Örgütlenmenin çok zayıf olduğu ülkemizde tüm bu olan-bitenin mağdurları olan futbolcu ve taraftarların bir birliğinin olması, muhakkak pek çok şeyi bundan daha kötü yapmazdı. Kabul, gaz verecek değilim ve hayal satmaya da niyetim yok. Futbolcular umarım bu örgütlenme işini becerecekler, fakat Türkiye'de futbol takipçilerinin bunu yapabilme ihtimali neredeyse sıfır. Nitekim yerleşik futbol kültürü kutuplar, karşıtlıklar üzerinden ilerliyor. Zaten taraftar örgütlenmesinden evvel, mevcut ortamın esas aktörü artık aktif taraftar değil; bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor.

5- Şu halde Aktif Taraftar'ın çıkış yolu, Fransa - İtalya - Türkiye bandı meselesi üzerinden pazar üzerindeki hakimiyetini artırmak olabilir. Son ihaledeki artışın bir kötü yansıması da budur. Dünyanın en pahalı bileti satılan stadlarımızın modernleşmesi halinde sanırım daha fazla zam mümkün olamaz. Bunu Beşiktaş'ın kombine satışlarında görebiliyoruz, bu piyasanın da bir eşiği var. Stadyuma gitmenin bir cazibesi olması, her ne kadar yaptırım noktasında umut verici olmasa da mevcut durumu iyileştirebilir. Kapasite artışıyla gelir patlaması yaşanması orta vadeli bir sürece gereksinim duyuyor ve zaten halihazırdaki tavır, kesinlikle buna hizmet etmiyor.

6- Kombine almamak, bilet almamak kulübe yönelik iyi bir protesto gibi görünse de kulüp yönetimlerince dikkate alınmaması, vahşi düzenin destekçileri işbaşında olduğundan anormal değil. Zira gerektiğinde, sözkonusu şov ise Demirören çat diye 4.3 milyon doları ortaya koyabiliyor.

Bana, bize düşen, TV'de görünenin çıplak gözle seyredilen futbolun imitasyonu olduğunu anlatmak olabilir. Bu ülkede çok güçlü bir sessiz çoğunluk var, başlıktaki ''Neden Dekoder Almalıyız?'' sorusunun cevabını da onlar veriyorlar. Demirören'ler bilinçli cümleler kuruyorlar, biz de Cesur Yeni Futbol Dünyası'nda kendimize belirlediğimiz konumda yaşıyoruz.

Bu tatsız yazıyı Sait Faik bitirsin isterim:

''Öyle hayaller kurardı ki, hakikat olmamaları için hiçbir sebep yoktur. Kendi kendine derdi ki:

Bu kurduklarımı hakikat yapmak için insanların biraz daha iyi olması yetmez mi?''

Noat Samisa

09.09.2011

9 yorum:

varol döken dedi ki...

sistemi, sistemi işleten en temel iletişim araçlarını kullanarak eleştirmek de bu kısırdöngünün bir parçası değil mi sevgili noat? lafım sana değil bilirsin ama işin o kadar içindeyim ve çarkların nasıl yavaş yavaş ama ne güçle döndüğünü görüyorum ki mevcut düzenin alternatifsiz olduğu hissine kapılmaktan kendimi alamıyorum. ne zaman konu hakkında fikir teatrisi yapsam, şu meşhur dünya üstündeki herkes 7 adımda birbirini tanır teoremi gibi bir anda tanıdığım, sevdiğim, samimiyetine inandığım insanların da bu çarkların arasında kayboluşunu görüyorum.

derin tahlilini sana bir ara mersin şalgamı ısmarlarken yaparız:)

Noat Samisa dedi ki...

Varol Döken,

Lafın bana olsa da kötü değildi ve zaten ben de şu yazdıklarını anlatmaya çalıştığımı sanıyorum.

Burada yalnızca bir demeçten ve değişmesi istenen bir şeyden bahsetmediğimi düşünüyorum. Sistem bu, evet çarklar çok güçlü ve vardiya değişiminde atılan her çentik bir diğerini besliyor. Bu çentiklerden birini, dediğim gibi sistemi kendi araçlarından biriyle besleyerek ben de atıyor olabilirim. Tut ki dedim ama demiyorum ki dekoder almayın. Sadece biz çocuktuk ve işlerin pek böyle olmadığına inanıyorduk; yoksa günler birbirini kovalarken değişen pek bir şey yok ve hiçbir şey diğerinden bağımsız değil.

İşte şu 'pek bir şey' vurgusu, bu yazıda odakta. O değişen şey, pastada yayın geliri payı artarken, stadyum gelirlerinin azalması ve bunun sistemi yönetenleri getirdiği yeni nokta. Bunu anlatmak istedim, çözümsüzlüğe de bir çentik, belki de.

Kabul, ben de çarkların arasında kaybolmuş olabilirim. Ama son 10 gündeki gezide gördüm ki, mazot ve çapari bedelini bir şekilde karşılayabilirsem, ömür boyu Karadeniz'de olta balıkçılığı yapabilirim. Gerçi teknenin motoru da çarkla dönüyor, öyleyse söz olsun sakin havalarda kürek çekerim. :)

hebenneka dedi ki...

İnterneti nihayet bağlattık,artık rahat rahat gevezelik ve zevzeklik edebiliriz :)

Adım adım gideyim:

1- İhale: Yanlış olduğunu düşünüyorum. En basitinden, tüm maçları yayınlamak futbola "git intihar et, kendini gömmenin de bir yolunu bul ki cesedin ortalığı kokutmasın" demek.

2- Gelirin dağılımı: Şiddetle itiraz ettiğim bir model. Üç büyüklerin sırtından geçinen 15 takım yaratılıyor her sene. Bu adamlar yattıkları yerden hiç haketmedikleri paraları, daha da acısı birazını olsun haketmek için parmaklarını dahi oynatmadıkları çuvalla parayı kazanıyorlar. Bu ligde bir şeyler yapmaya çalışan 6-7 takım var. Diğerlerinin tek derdi ligde kalıp bu "havadan parayı" cebe indirmek. O yüzden takımların yarısından fazlası düşmemeye oynuyor. Sonra gelsin altmışların futbolu...

Ayrıca bu durum, diğer takımların seyirci çekmek gibi bir dertlerinin olmaması durumunu doğuruyor ki bu, futbolun dibini dinamitlemektir. Ama bu çabalarının olmaması da doğal. Çünkü seyirciyi, elde ettirdiği gelirin düşüklüğünün de etkisiyle risk olarak görüyorlar. Ya bu seyirciler gelmeleri gereken asıl maç olan Fener maçı öncesi bir densizlik yapıp o maç için "seyircisiz oynama" cezasına sebep oluverirseler? Mazallah efendim, gidiverir gelirin önemli kısmı. Bir de üstüne para kaybettirirler. Olmasınlar daha iyi efendim. Nasıl olsa büyüklerin seyircisine bileti efsanevi fiyatlardan satıp sezon hasılatını çıkarırlar.

Amaç bu havadan parayı elde etmek olduğu için de "aman Fener'in/Galatasaray'ın/Beşiktaş'ın başına bir şey gelmesin derdindeler. Çünkü mevcudiyetlerinin yegâne temeli bu. Bu takımlardan biri kazara ligden düşerse kendi varlıkları da tehlikeye girer.

Arada bir de "futbolu bunlar yönetiyor, kayırılıyorlar" diye yalandan demeç verirler. Halbuki bu durum hepsinin işine gelmektedir, kimse yalan söylemesin.

Şöyle bir senaryo düşünelim: Son hafta ligde kalmak için bu üç takıma da deplasmanda galibiyet şart olsun. Rakipleri de iddiasız orta sıra takımları olsunlar. Sizce rakip takım oyuncuları için bu maçları kazanmak mı daha hayırlı olur, kazanmamak mı? Kulüplerden ya da yöneticilerden bahsetmiyorum bile. Sahadaki futbolcu, biraz bu çarkı anlamışsa bu takımları yenmek için uğraşır mı? Gelecek yılki ücretini riske atar mı? Bu takımlar bu maçları ellerini kollarını sallayarak mı kazanırlar, yoksa rakipleri mi yenilirler?

Bu da ligi "şike bedeli peşin ödenmiş lig" durumuna getirir mi getirmez mi? Hadi bakalım.

hebenneka dedi ki...

Bu arada bir şey daha var: Galiba yayıncı kuruluş "madem parayı asıl üreten ben oldum, düdüğü de ben çalacağım" dedi.

Sezon öncesi oynanan TSYD kupası "gerilimi arttırıyor" diye kaldırılmıştı, sezon sonuna play-off koyuldu. Üstelik Play-off'u oynayacak olanlar da bu "gerilimi tırmandıran" TSYD'yi oynayanların olmasının çok yüksek olduğu bir düzende. TSYD'yi kaldırırken mi yalan söyleniyordu, şimdi mi yalan söyleniyor, yoksa insanları gerizekalı yerine koymak yerleşmiş bir alışkanlık mı?

Yayıncı kuruluş "100 milyon dolar zarar ettim" dedi, play-off konuldu. Zirve lige play-off koymak bence lig kavramının canına okumaktır, ayrı mesele. Biraz hesap yapalım... TCMB verileri zararın 93,6 milyon dolarlık kısmının "kur hareketleri"nden kaynaklandığını söylüyor hesap makinesi kullanmasını bilene, asıl bomba bu değil midir?(Ki burada bu sezon için yapılmış olması gereken %10 artışı da ihmal ederek hesapladım. Yalnızca ihale tarihindeki kur ile bugünkü kur arasındaki farkın üzerinden gittim. Onu da eklersek kur farkı ile oluşan tutar, bahsedilen zararı geçiyor gibi geldi bana). Zarar ettim diye play-off talep etmek bence aymazlıktır. Zarar devam ederse ekstra bir play-off daha mı icat edeceğiz? Mesela play-off şampiyonu ile normal sezon şampiyonuna ekstra 7 maçlık bir seri daha mı yaptıracağız. "Spor Toto Süper Lig hiç bitmesin" mi olacak?

İtalya'da şike skandalı ile sallandı. Ülkenin en çok taraftara sahip olduğu istatistiklerle tartışmasız belli olan takımı Juventus küme düşürüldü, diğer ceza alanlar arasında da Milan, Fiorentina, Lazio gibi ligin diğer ağır topları vardı. İtalya play-off mu oynadı?

Bir de şu var: Meydana çıkan durum, futbolun içinde olabileceği kabul edilmiş, yasalarla da öngörülmüş ve cezası da belirlenmiş bir durumdur. Bence ortadaki durum, "olağanüstü durum" sıfatına uygun değil. Mesela Ankaraspor ligden düşürüldü, ligdeki maç sayısı azaldı. Ama bu yasalarda yer alan bir durumdu ve yayıncı kuruluşun maç sayısı açığını kapatmak için ekstradan maçlar oynanmasına gerek görmedi kimse. Ya da birtakım olaylar nedeniyle oynanamayan ve sonucu masa başında tescil edilen maçlar olabiliyor. Bunlar da futbolun içinde yer alan durumlardır ve yayıncı kuruluş "ben falanca maçı yayınlayamadım" diye para ya da başka bir talepte bulunamaz. Bir de tersten gidelim: Diyelim ki bir derbi maçı için tek maçlık abone olduk. Ancak olaylar nedeni ile maç oynanamadı, ya da 9 dakika oynanıp tatil edildi. Yayıncı kuruluş bana paramın tamamını ya da %90'ını iade eder mi?

Bir de bu hesabı böyle yapmak doğru mudur şu an emin değilim ama yine düz mantıkla gidelim: Zarar 100 milyon dolarsa, 466657000-100000000= Yaklaşık 370 milyon dolar bu işten doğrultulmuş durumda(kur farkını katmadım). Önceki sezon yanlış bilmiyorsam 94 milyon dolar karşılığında yayınlandı. Çok iyiniyetli olalım ve bu sezon olanlardan müşteri kaybedilmediğini ve kazanılması planlananların kazanılamadığını var sayalım(yersem). Yani KDV ile birlikte 115 milyona malolan ligden 370 milyon dolar kaldırılmış Yayıncı kuruluş "ben bir koyup karşılığında üçten fazlasını aldım, buyrun size de biraz ekstra ödeme yapayım" dedi mi ki kimseye şimdi "ben zarar ettim" diye ortalığı ayağa kaldırma hakkını kendinde buluyor? Ticarettir bu, böyle şeyler olabilir denmeliydi ama herkes paranın derdinde olduğundan play-off istendiğinde kimseler itiraz etmedi.

Bunu da not düşelim.

hebenneka dedi ki...

Bir de son bir not: Yazıda da belirtilmiş. Kulüplerüstü bir taraftarlar birliği bu işin olmazsa olmazı. Bölük pörçük yapılarla hakları savunabilmek mümkün değil. Maça giden insanlar her türlü abuk sabuk muameleye maruz kalabiliyorla ve yapabilecekleri hiç bir şey yok. Bugün orospuya vesika zorunluluğu gibi maça giriş için özel kart(vesika) zorunluluğu geldi -ki bence aşağılayıcı bir muameledir- yarın ne geleceği belli olmaz. Uygulamayı alkışlamayan da neredeyse kalmadı.

Yasa koyucu da futbolu yönetenler de en temel sorun olarak şiddeti gösteriyorlar ancak şiddetin tek kaynağının taraftar olduğu gibi hatalı bir başlangıç noktasından yola çıkıldığı için yasa zırt pırt yenilenmesine, her seferinde daha da sertleştirilmesine karşın sonuç alınamıyor.

Bu yasa konusu da yayın konusu da çok uzun. Şimdilik böyle bırakalım dağınık kalsın.

Noat Samisa dedi ki...

Hebenneka,

Birkaç fikre konuştuklarımıza da ek olsun ve burada yer alsın diye şerh düşeyim:

''Ayrıca bu durum, diğer takımların seyirci çekmek gibi bir dertlerinin olmaması durumunu doğuruyor ki bu, futbolun dibini dinamitlemektir. Ama bu çabalarının olmaması da doğal. Çünkü seyirciyi, elde ettirdiği gelirin düşüklüğünün de etkisiyle risk olarak görüyorlar.''

Kesinlikle, benim anlatma gayretinde olduğum ve aktif - pasif diye bir niteleme koyduğum meseleye dair iyi bir özet. Tüm maçların yayınlanıyor olması da evvelinde var olan problemi büyüttü, buna da katılacağım. Ama bir yandan da farkındalık yaratarak futbola doğrudan ilgi duyan insan sayısının artma ihtimali olabilir. Maç yayını pasif'leri aktif yapabilir(di), ama mevcut durum ve mevcut politikas kesinlikle pasif'leri daha pasif kılıyor; hatta kendini geriye çeken, sıfırlayan bir küme de var, her ne kadar az sayıda olsa da.

TSYD için ''sezon başı sakatlık üretiyor'' denildi sürekli. Tabii bu da gerginlik kaynaklı, yoksa sezon başında sakatlık yaşanması riski, sezon ortası ve sonuna göre daha düşük olmalı. Darbeye bağlı olanlar ayrı konu ki, bu da gerilimin sonucu olarak sahaya yansıyor olabilir. Play-off doğrudan yarışmacı, bu fark ile biraz yalanı yumuşatıyor olabilirler.

Diğer konu ise ticari iş konusunda. Digiturk ligi satın almış olsa da biliyoruz ki Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın haklarını satın alıyor. Biraz da Trabzonspor, diğerleri bonus. Olsun olsun Eskişehir'e, Bursa'ya satabilsin, biraz Mersin, Samsun... İBBSpor'a kadar yolu var. Onların havadan kazandığı paradan evvel zaten piyasa değerleri yok. Bu çarpık vaziyet biraz şuna benziyor: Okul müsameresine gitmek, üstelik buna bilet parası ödemek. Anne-baba olarak oraya gidersiniz, çünkü çocuğunuz oynuyordur. Halbuki rezil bir oyundur, oyunculuklar berbattır, hikaye ezberdir. Ama -denildiği gibi- çocuğunuzun orada olması priceless'tır. Gençlerbirliği de arkada görünen kukuletalı çocuk.

Noat Samisa dedi ki...

Bir de şunu garipsiyorum. Gerçekten mağdur kim? Bir ''tat kalmadı'' meselesidir gidiyor.

Şansal Büyüka, ''vallahi biz gündeme getirmeden evvel Mehmet Ali Aydınlar söyledi play-off'u, yemin billah bizim projemiz değil'' diyor. Doğru da saysak, yalan da olsa çok önemli değil. Ligler başladı, ceza sene sonuna kaldı ve ekstra maçlar ile yayıncı kuruluşun varsa bir problemi, giderildi. Bundan sonra ağlamaya zerre hakları yok.

E ama bu ilk mi? Sen de yazmışsın, bu adamlar bir zaman epey bir kar ettiler. Tüm olay bu noktaya geldi, yeri geldi bokun üzerine beşamel sos döküp tabağa koydular. Şimdi de meşreplerince davranıyor gibiler. Allayıp pulluyorlar. Ama diğerleri için pek öyle düşünmüyorum. ''Bu ortamda futbol konuşulmaz'' diyenlerin pek çoğu zaten daha önce de futbol konuşmuyordu ki. Olan-bitenin etrafında tur atılıyordu, o kadar.

Şike vardı bu ülkede, hepimiz biliyorduk. Düzen vahşiydi, bilmemek için ya köşkte oturmak lazım, ya da tembel yahut saf olmak. Acaba insanlar saf mıydı da aksini düşünyorlardı da tüm bu olan-bitene benim anlamlandıramadığım reaksiyonlar gösteriyorlar? Yoksa sorun ben de mi, bilemedim.

Mağduru futbolcu, hoca vs. ve aktif taraftar kesimi olarak addediyorum. O da içinde parçalara ayrılabilir tabii. Digiturk'ün play-off çığırtkanlığı da senin deyiminle ''orospu vesikası'' hükmündeki taraftar kart olayı, aslında bir bütün. Ben yazıyı bunun üzerine kurdum. Gerçekten sıkı tartışacaksak, sanırım meseleye balkondan değil, Çamlıca'dan bakmamız daha iyi.

varol döken dedi ki...

@hebenneka
alper öcal bir süre misafirim, noat da karadeniz'den dönmüş, bu tarafa yolun düşerse gel çarkın işleyişi hakkında bildiklerimizi paylaşalım...

bozukparaustu dedi ki...

Hepsine kabulüm,Hersey bir yere kadar doğrudur. ama Şurası biraz çelişkdir..Nevzat demir,Fulya Plazaları,satsa ödeyemez dediğiniz cümle çelişkiden ibarettir..

O fulya rezidanslar,kötü pazarlanmıştır,kötü bir anlaşma yapılmıştır hepsine eyvallah ama sandığınız kadar değersiz değil o araziler..

Tabiki kimse arazi satmamamalıdır. Ama sizin dediğiniz gibi satılırsa 18 takımın borcunu öder Fulya Rezidans,Nevzat demir'ide 18 takıma kulup başına 40-50 milyon $ transfer bütcesi bırakır.. Şan ökten ve Benzin istasyonu aynı zamandada Akaretlerdeki kulüp binalarını saymıyorum..