İBBSpor 2-1 Beşiktaş

2011 model Beşiktaş, yıllardır çaktığı İBBSpor sınavını yine geçemedi. Üstelik en düşük puanlarından birini aldı, aynı suda bir kez daha yıkanmaya çalışıp çamura bulandı. İBBSpor ise tam da kendi karakterini yansıttı maçta Beşiktaş'ın antitezi oldu ve yine kazandı.

İBBSpor maça geçen haftadan üç değişiklikle başladı. Rızvan Şahin sağ beki devralmış, Gökhan Ünal ve İbrahim Akın ikilisi Gökhan Süzen ve İskender Alın'ın yerine takıma girmişlerdi. Özellikle bu tip maçlarda ideal görüntüsüne ulaşan reaktif 4-5-1 ile sahadaydılar. Beşiktaş ise Hilbert - Ekrem zorunlu sağ bek değişimi haricinde maça, hafif sakatlığı bulunan İsmail'in yerine sol bekte Üzülmez'le başladı. Şablon kazanan takımın devamıydı, Nobre'nin özel rolüyle melezleşen 4-4-2 oynadılar.

Ofsayt Almeida?

Kesinlikle sıradışıydı, ama mutlaka bir anlamı olmalı. Hugo Almeida maçın başından ikinci devrenin ortalarına kadar -ara ara geri gelip sırtı dönük top aldığı anlar haricinde- sürekli ofsayt halinde pozisyon aldı. Bunu bilinçli yapıyor gibiydi, zira onun gibi bir oyuncunun takım arkadaşları pas yaparken daimi olarak ofsaytta kalması saçma olurdu. Bunun anlamı muhtemelen takımın hücum setleriyle ilgiliydi. Merkezde iyi ve kalabalık şekilde kapanan İBBSpor'a karşı Beşiktaş kanatları kullanacak, Almeida ya sola kaçacak ya da pasif ofsayt üzerinden ön direk koşularıyla avantaj sağlayacaktı.
Bekler Anahtar

İBBSpor ilk yarı boyunca rakibini asla kendi savunma hattı ile orta saha arasına sokmayınca geri itilemedi. Böylece savunma hattını ceza sahalarından on-on beş metre önde kurabildiler. Almeida'nın ofsayt hali böylece anlamlı oldu, zira Nobre'nin pas trafiğinde zırvaladığını düşündüğümüzde Beşiktaş'ı merkezde tamamen sayıca azınlıkta bırakmayı başarmışlardı. Fakat bu çift taraflı bir durumdu, Beşiktaş da bir bakıma böyle olsun istiyordu.

Yarım saatlik ilk bölüme bakıldığında Beşiktaş'ın sol kenarı daha sık kullandığını, ama etkinliğin sağ kenardan, Quaresma üzerinden gerçekleştiğini gördük. Simao'nun ortasında Vinicius'un hatasını saymazsak ilk yarı sol kanattan sağdakinin en az iki katı orta yapıldı, ama bunlar hedefe ulaşmadı. Yine de son çizgi zorlamaları kornere dönüştü, fakat buradan da gollük bir aksiyon çıkmadı. Beşiktaş'ın ilk yarıdaki tek net gollük pozisyonu, Quaresma'nın ortasına Nobre'nin kafasıydı. Burada Quaresma'nın ekstra yaratıcılığından ve Nobre'nin uzan forvet rolünden bahsediyoruz, fakat ortada yine Guti ve bekler yok.

Son iki maçta Beşiktaş'ın en büyük farkı, özellikle maç başındaki müthiş coşkulu ön alan presiydi. Bugün orta sahadaki yetersizlik nedeniyle bunun oluşması imkansızdı, fakat baskı bir noktaya kadar vardı ve kenarlar çalışabilirdi. Olmadı. Sakatlıktan yeni dönen Ekrem ve Üzülmez hamlelerde ağır kaldılar, çok fazla sayıda ikili mücadele kaybettiler. Topları tekrar kazanmada sorun yaşandı, ayrıca ön oyuncularıyla etkileşim kuramadılar. Yapılamayan ve karavana giden ortalar, ağır hareketler Beşiktaş'ın tempo yapmasını imkansız hale getirdi. Guti'nin top kullanacak alan bulamadığı ortamda oyun Quaresma üzerine yıkıldı.

Koheziv İBBSpor

İlk yarı baskı yeseler de gol bölgesine çok az sayıda top getirdiler. Orta sahadaki üstünlük ve takım savunmasındaki direnci ortaya koymalarının yanı sıra kenarları kusursuza yakın savundular. Tevfik ve İbrahim Akın her Beşiktaş atağında bekleri kovaladı, gerektiğinde adam değiştirdiler. Beşiktaş bu bölgeye Guti'yi sokabildiğinde etkili oldu, lakin bu dalışların sayısı azdı. Rakibin coşkusunu kırdıktan, orta sahada Guti'yi iyiden iyiye sindirdikten sonra en iyi yaptıkları iş olan savunma - hücum geçişlerini başarılı şekilde uygulamaya koydular. Golde ilk kez korner kazanmışlardı. Her zaman iyi yaptıkları işi yaptılar, hata kovaladılar. Cenk elinden kaçırdı, dakika 35 olduğunda Vinicius tabelayı değiştirdi.
Kırmızı Kart ve İkinci Yarı

Maç sonu Tayfur Hoca, ''Aslında hafta içinde Belediyespor'un nasıl oynayacağını çok iyi biliyorduk pozisyon vermemek için çalıştık ama ikinci yarı bu pozisyonları verdik.'' dedi. Maçı izlerken böyle bir açıklamanın gelebileceğini düşünmüştüm, çünkü bu maçın ilk yarısında Beşiktaş'ın savunma fikrinde küçük farklılıklar vardı. Top İBBSpor'a geçtiğinde bazen pres yapılmadı, geri alanda çift dörtlü hat oluşturuldu. Skor berabere iken bu iyi bir önlem idi, maçın kalan bölümü için güvence ve sabır içeriyordu; fakat sahanın Beşiktaş adına en iyi oyuncusu (kısa sürede defalarca Üzülmez'in ve Guti'nin boşluğunu kapatan) Aurelio oyundan atılınca her şey tamamen değişti.

Schuster ikinci yarıya Nobre - Fernandes değişikliğiyle başladı. Oyuncu tipleri üzerinden yorum yapıldığında bu daha çok ''defansif etiketli'' bir hamleydi, fakat fikir bambaşkaydı. Beşiktaş ikinci yarı adeta gung ho düşüncesiyle oynadı. Savunma hattı orta sahanın ötesi geçti, rakip kenar oyuncular çok kez kendi yarı sahasından çıkarak, ofsayt ile alakaları olmadan kaleciyle karşı karşıya kaldı. Devrenin başındaki Hugo Almeida üretimi pozisyon kritikti, Quaresma bunu değerlendirebilmiş olsa Beşiktaş oyunun kalan uzun bölümünü daha dengeli oynayabilirdi.

Quaresma bu pozisyonun öncesinde ve sonrasında ikinci santrafor gibi oynadı. Takım bir kenarı hep boşladı, daha ilk yarı oyundan düşen Guti boşlukları kapatmaya çalışırken iyice helak oldu ve takıma ofansif katkı yapamadı. Son bölümde tek hücum planı Almeida'ya atılacak uzun toplar oldu. Simao kendi yarattı, topun başına geçti ve skoru dengeledi. Sonrası ise epey garipti. Gemileri yakarak oynayan Beşiktaş, 66'da beraberliği yakaladıktan sonra kenarda iyi silahları olmasına rağmen devre başındaki fikre yönelik hamleler yapılmadı.

Guti, Üzülmez, Ekrem... hepsi yetersiz durumdaydılar. Bunlardan birine yönelik tazeleme ya da Guti'nin rol değişimi, daha öne atılması mesela, bekledim. Ama hamle ancak 87. dakikada geldi. Giren adam da Ernst idi. İki dakika sonrasında da Necip girdi, Guti çıktı. Ben bu değişiklikleri anlamsız buluyorum, her şeyden önce çok geç. Eğer bir anlamı varsa da skoru korumak olabilir, fakat Beşiktaş bu iki değişiklik sonrası gol yedi ve maçı kaybetti.

Sonuç: Futbol Nedir Ki?

Yukarıdaki paragrafı boşverin. Bu benim ahkam kesmem, ukalalığım olsun. Fakat benim öğretmenim Bernd Schuster. Sene başından beri o anlatıyor, ben karşılaştırıyorum. Normatif fikirleri reddediyorum, yalnızca anlayışa yönelik varsa bir eleştiri, onu öne çıkarmaya çalışıyorum. Evet, benim Schuster'le derdim var. Çok net olarak kendisinden memnun değilim. Sene başındaki İBBSpor maçından sonra yazılan yazı burada, meraklısı okuyabilir. Bugün için o yazıdan bir bölüm almamız gerek, çünkü lazım oldu:

''Futbol oyunu, sadece insanla alakalı değildir. Futbol, diziliş, yerleşim ve boş alan yaratmaya ve alan kapatmaya dair amacı belli bir oyundur. Eğer bu oyunu konuşurken sadece insandan bahsederseniz, bugün Quaresma ve Guti'niz varken nasıl yenildiğinizi anlamlandıramazsınız. Robinho gelince yenilmeyeceğinizi sanırsınız, ama İBBSpor gibiler Beşiktaş'a her daim tokat atmaya devam ederler. Saha dışında bir şeyler yanlış gidiyor olsa bile, doğru yerleşim ve akıl ürünü konumlandırma bir takımı başarıya ulaştırabilir. Bunlar sistemden, felsefeden, ülkenin şartlarından, basından yayından daha önemlidir.''

Şimdi üzerine Simao'nuz var, Hugo Almeida'nız var. Kadronuz neredeyse tam, mazeret yok. Camidaki hava mükemmel. Peki ya sonuç? Evet, Nobre'nin kafası gol olmuş olsa belki bu maç kazanılacaktı. Schuster de demiş ki, ''Mehmet’in atılması ve üzerine glene negatif olaylardan da kaybettik.'' Ama her zaman maç dinamikleri lehinize işlemez. İkinci devre Cenk'in çıkardığı karşı karşıya pozisyonlar ne olacak peki, belki de maç 3-0 olmuştu. Bu, her zaman böyledir. Futbolda mutlaka bir denge olur. Bu maç olmazsa, bir sonraki maç ve hesap ortada. Beşiktaş yine ilk golü yediği bir maçı kazanamadı.

Beşiktaş'ın hocası yine kazanan takımı takip etti. Bu geçmişte de hep böyle oldu. Takım kaybettikçe şablon değişti, anlayış rötuşlandı, hatta fikir yenilendi. Ama Schuster hala ''Bugün maçın başından itibaren çok pasif bir takıma karşı mücadele ettik. bizim hatarlarımızı bekleyen bir takım vardı.'' diyebiliyor. İBBspor'un Beşiktaş'a attığı tokatları say say bitmez. Ertuğrul Sağlam döneminde, Mustafa Denizli döneminde, Schuster döneminde... hep mi tesadüf? Bu takım her maç, neredeyse bütün sezon aynı reaktif fikirle oynuyor ve siz onlara saygı duymak yerine, onları sözde kötüleyerek hatanızı örtbas etmeye çalışıyorsunuz. Reaktif oynamanın neresi kötü, üstelik yenilmişsiniz? Böyle bir bakış kabul edilemez. Kabul, yanılmışım. Schuster'in özveriyle problem çözücü vasıfları olan biri olduğunu sanıyordum. Fakat geçen zamanda sadece geçmişin tekrarını izliyoruz.

Bugün Beşiktaş'ın sahada üçüncü orta saha oyuncusuyla bulunması ve sabırla golü araması, geçmişte de örneği olan çok da doğru ve ulvi bir fikirdi. Diğer yandan başta Schuster olmak üzere yabancı hocaları eleştirmek zenofobik çağrışımlar yapar oldu insanlarda, kutsala dönüştürüldü. Gerçek şu ki, Schuster işini iyi yapmıyor. Teknik ekipteki tüm yerliler pasifize edildi, dışlandı. 6 ay içerisinde aynı takıma aynı şekilde yenildi Beşiktaş. Yıllardır olduğu gibi, aynı şekilde mağlup oldu. Kadrolar açıklandığında Beşiktaş mağlup oluyor. Ben bunu düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum, nasıl bir aymazlıktır bu?

Quaresma günün iyilerindendi. Cenk Gönen bir anda kaleyi devralmış bir genç kaleci olarak şimdiye kadar hiçbir maçta skor anlamında takımı yakmamıştı ki, bu süre çok uzundu. Büyük sürprizdi şu performansı, o yüzden bugünü cepten yemiş sayabiliriz. Cenk hala bu takımın en iyi kalecisi.

Hocanın Ernst'i adeta silmesi, Fernandes'e yüklenmesi gibi birtakım anlamı dışarıdan görünmeyen kararları var, bunlar da eleştirilebilir fakat bugün bir anlamı yok. Zira ana sebep bunlar değil. Yine musibet üzerine takımda birtakım değişimler olacaktır, nitekim geçmişte hep böyle oldu. Fakat bu daha da yeni takım bir yeni problemle karşılaştığında yine çözüm yolu kovalanmayacak gibi görünüyor, en azından tecrübelerimiz bize bunu söylüyor. Dolayısıyla umut yok. Takım sezon sonunda 70 puana ulaşabilirse mucize olur. Hedef Türkiye Kupası ve Europa League'de Manchester City'i Dolmabahçe'de izleyebilmek.

Noat Samisa

30.01.2011

Beşiktaş 2-1 Trabzonspor

Yeni Beşiktaş, şimdiye kadarki en kritik sınavını ilk yarıdaki çok iyi oyunla aştı. Lider hoca zor dersin ilk sınavında biraz kolay sorsa da bu skorun her iki takım için de anlamı büyük. Beşiktaş kupada yoluna devam ediyor, kupanın son şampiyonu Trabzonspor ise elendi.

Bernd Schuster son Bucaspor maçındaki kadroyu aynen korumuş, Nobre'nin sahte 9 rolüyle esneye 4-4-2'yi değişiklik yapmadan sahaya sürmüştü. Şenol Güneş ise ideal Trabzonspor'dan yalnızca Onur ve Glowacki'yle sahadaydı. Takımın geri kalanı yedekler ve rotasyon oyuncularından oluşuyordu ve Alanzinho'nun oyun tarzıyla 4-2-3-1 olarak görünür haldeydiler.

Hücum - Savunma - Hücum Geçişleri

Beşiktaş'ın ilk yarım saat çok iyi, devrenin kalan bölümünde de en iyi yaptığı iş, tıpkı Bucaspor maçında olduğu gibi ön alanda kaptırdığı topları ivedi şekilde geri kazanmaktı. Ağırlıkla soldan gerçekleştirilen ataklarda kazandığı topları kenardan Yattara ve merkezden Alanzinho'yla ileri taşımak isteyen Trabzonspor'a karşı Aurelio ve İsmail çok sağlam ve net durdular. Yattara-İsmail mücadelelerini sürekli İsmail kazandı, kazanamadığında da Yattara'ya alan vermedi.
Golde de atak esnasında solda kaptırılan topu İsmail çabucak geri kazandı. Topu Simao'ya aktardı. Simao da bir çalım ve bir net gol pasıyla Almeida'nın ön direk koşusunu ödüllendirdi. Rakip takımı savunmadan hücuma geçerken önde ve gaflet halinde yakalayan Beşiktaş, agresif presin karşılığını savunmadan hücuma çok etkili şekilde geçerek aldı.

Quaresma ve Almeida

Beşiktaş takımı ikinci golde yeni silahını kullandı: Uzun top. Toraman'ın bilinçli şekilde hedef adam Almeida'ya gönderdiği uzun top, hakemin avantaj uygulamasıyla Quaresma'nın ayağına düştü. Santraforun yarattığı boşluğu kullanan Quaresma, muhteşem vurdu ve tabela bir kez daha değişti. Bu boşluğu son iki maçta Nobre doldurmuştu, fakat bugün hem fazla geniş alan vermeyen, hem de ceza sahası içine itilemeyen Trabzonspor bu etkinliği azalttı. Birkaç pozisyon hariç Nobre kaleden uzak kaldı, santraforun boşalttığı alanları -golün de moraliyle- Quaresma daha iyi doldurdu.

Almeida'nın takıma kattığı en önemli iki güçten ilki pres. Bobo ve Nobre'den çok daha tempolu bir oyuncu. Toplu oyunda sık sık hatalar ve yanlış tercihler yapsa da pres ve topsuz koşulardaki etkinliği kısa zamanda fark yarattı. Diğeri ise uzun boyu ve güçlü fiziğiyle hedef adam rolünü iyi becerebilmesi.

Quaresma ise bugün mükemmel bir gol atmasının haricinde kötüydü. Savunma yardımında sezonun ilk yarısındaki görüntüsünden uzak, sanki takımdan kopuk oynuyor. Sağ kanada geçişi ona daha fazla serbestiyet verdi ama maçın başında çok büyük silah olan Quaresma, ikinci yarı zaman zaman silahı takımın şakağına dayıyor. Onu böyle kabul etsek de bir yere kadar. Bu durumunun bir şekilde tolere edilmesi gerekiyor. Hele ki Simao'nun takımla tam uyumlu efektif oyununu gördükten sonra ve Simao sahadayken bu konu daha da önemli hale geliyor.
İkinci Yarı: Hamle Zamanı

İkinci devrenin henüz 19. saniyesinde Trabzonspor golü buldu. Serseri uzun top, Ersan'ın hatasıyla Sezer'in önünde kaldı ve onun boşalttığı alana giren Brozek, Alanzinho'yu gole götürdü. Yeni santra vuruşunun yine yaklaşık 20 saniye sonrasında bu kez Yattara sağdan çizgiye indi. İsmail solunu iyi kapatamayınca Yattara güzel bir orta yaptı, ama Brozek'in kafası direkte patladı. İki dakika içerisinde Beşiktaş'ın solu çöktü. Öncelikli sebep bu olmasa da devre başında Quaresma ve Simao kanat değiştirmişlerdi. İlk gole belki yapacak çok fazla bir şey yoktu, ama ikinci gol öncesinde Simao solda olsaydı, tehlikenin oluşmama ihtimali yüksekti.

Schuster'in ilk hamlesine kadarki müddette her takım da birer net pozisyondan yararlanamadı. Beşiktaş'ınki bir duran toptu, harika bir organizasyondu. (Simao-Almeida) Trabzonspor'da ise Alanzinho'nun kaleci Cenk'le karşı karşıya kaldığı pozisyon en geniş çerçevede ilk yarım saatten sonra oyundan düşen Guti'nin halen orta sahada ikinci adam olarak oynuyor olmasının sonucuydu. Günün etkisiz ismi Nobre çıkıp Fernandes girince merkezdeki boşluklar doldu ve risk alan Trabzonspor'a karşı daha dengeli bir oyun oynandı.

Bugün Guti'nin maçı tamamlamış olması gariptir. Bunun yanı sıra ilk hamle için 65'in beklenmesi de sorun olarak göründü. Sanki hamle biraz daha erken, belki de devre başında olmalıydı. Harika oynanan, sorunsuz ilk yarının akabinde oyunu öldürmek en iyi seçim olabilirdi, zira bir çeşit final maçıydı. Yarını olmayan, kazanılması gereken bir maçtı. Taktik sebeplerin yanı sıra mutlaka konsantrasyon eksiğinden de bahsedebiliriz, fakat rakibin de mutlaka soyunma odasında tasarladığı şeyler olmalı. Keza son hamlenin de Ersan'ın şanssız sakatlığına kadar beklenmesi ilginçti.

Sonuç: Hala Maçlar Final

Takımın son iki maçta gösterdiği en iyi şey, pres gücü. İnönü'de maç başlangıcında olanlar yıllardır arzuladığımız görüntü. Takım atak oyunu iyi oynuyor ve kaptırdığı topları da kendi yarı sahasının ortasına gelmeden geri kazanıyor. Fakat bu durumun yirmi dakika ya da yarım saati aşabilmesi mümkün değil. Kalan bölümde bazı oyuncuların ve kenar yönetimin yardımı gerekiyor. Bu durum sanırım bu şekilde sürecek. Hevesli olmak de acaba demek için de yeterince sebep var.

Son kupa şampiyonu Trabzonspor artık tamamen lige odaklanacak. Sezonun geri kalan bölümünde Beşiktaş'tan en az 4-6 maç daha az oynayacaklar. Bugünkü kadro, bu tablodan memnun olduklarını gösteriyor. Onlar hala bu ligin şampiyonluğunun bir numaralı adayı. Grupların yıldızları ise Kasımpaşa ve Gaziantep Belediyespor.

Ersan'ın ağır sakatlığı çok kötü oldu. Takımın mutlaka ama mutlaka bir yerli stoper alternatifine ihtiyacı var. Bu transfer acilen gerçekleştirilmeli, yoksa sonucu iflas olabilir.

İstikamet Olimpiyat Stadı!

Noat Samisa

27.01.2011

Geri Dönemeyen Takım

Son Bucaspor maçı ilk 20 dakikada 5 gollük pozisyonla birlikte 2-0 önde geçilinde devre arası tribünde kısa bir tartışma yaptık. Takımın bundan sonra maçı vermeyeceğinden, oynanan futboldan ve rahatlıktan dem vurarak sezonun ilk yarısındaki kötü anıları da kısaca anımsadık. Birbirimize sorduğumuz en ilginç soru şuydu: Şu kadroyla ilk golü atarsak gerisi gelir zaten de, peki ya ilk golü yiyen taraf Beşiktaş olursa?

Beşiktaş bu sezon, bugüne kadar 18'i ligde, 12'si Europa League'de ve 4'ü Türkiye Kupası'nda olmak üzere 34 resmi maç oynadı. Bu maçlarda;

21 galibiyet
6 beraberlik
7 mağlubiyet

aldı ve Beşiktaş'ın hiçbir maçı 0-0 bitmedi.

Her birinde en az bir gol olan bu 34 maçın 18'inde ilk golü atan tarafn Beşiktaş oldu, 16'sında ise ilk golü rakip takım attı. Bu verilere ilişkin grafik aşağıda:


Sözkonusu 16 maçın 10'u Süper Lig, 4'ü Europa League, son 2'si ise Türkiye Kupası fikstüründe gerçekleşti.

İlk golü Beşiktaş'ın yediği maçlarda alınan galibiyetler,

Süper Ligde: Karabükspor (1-4)
Europa League'de: Rapid Wien (1-2)
Türkiye Kupası'nda: Manisaspor (2-3)

şeklinde -tamamı deplasmanda olmak üzere- gerçekleşti.

Geri kalan 18 maçta, yani ilk golü atanın Beşiktaş olduğu tüm maçlarda ise Beşiktaş, yarıştığı tüm şampiyonalar dahil olmak üzere, puan dahi kaybetmedi.

Özetle: Beşiktaş bu sezon ilk golü atan taraf olduğu tüm maçları kazandı.

Sonuç olarak Beşiktaş takımı tıpkı Rapid Wien deplasmanında olduğu gibi maç içerisinde kenardan gelecek yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu yardım oyuncu katkısından ziyade amaca yönelik ve şartları dikkate alarak yapılacak doğru müdahaledir. Sezonun ilk yarından birkaç maç hariç bu yardım alınamadı. Takımın ilk golü yediğinde galibiyet ihtimali çabucak %20'nin altına iniyor ki bu kabul edilebilir bir durum değil.

Her maçın apayrı hikayesi olsa da istatistikler az-çok bir şeyler anlatıyor. Beşiktaş tam anlamıyla proaktif bir takım. Hem oyun biçimi, hem de maç planı yönüyle reaksiyon nedir, pek bilmiyor. Bu bir yandan çok iyi bir şey, ama her zaman olduğu gibi bir avantaj, peşinden dezavantaj getirir. Bunun çözümü de üçüncü bir dengeleyici unsurdur. Bu da Bernd Schuster'in futbol aklıdır.

Takımın belki de bu sezonki en büyük sınavı olan Trabzonspor maçını heyecanla bekliyorum.

Noat Samisa

24.01.2011

Paraspor Amigosu Darren Bent

Darren Bent'in geçtiğimiz hafta oynanan Tyne-Wear Derby'den saatler sonra Sunderland yönetimine takımdan ayrılmak istediğine dair yazı göndermesinin ajanslara düşmesinin akabinde Sunderland Echo'da art arda, biri diğerine cevaben yazılmış iki yorum görmüştüm:

- Neden gitmek istiyor?

- Sanırım beyni yok, ondan. Seneye Avrupa Kupaları'nda oynamak istemiyor ve kaybeden olarak kalmaya kararlı.

Aston Villa uzun zamandır iyi bir santrafor arıyordu. Heskey ve Carew'in sınırlı yetenekleri ön alanda aktif olmaya yetmiyor, Agbonlahor da tek başına takımın yükünü çekemiyordu. Hem gol atacak, hem de takımın geri kalanını gol bölgelerine sokacak komple bir oyuncuya ihtiyaçları vardı. Martin O'neill kalsaydı belki bu üçlüden yine verim alırdı, ama Kıta Avrupa'lı bir menajerin sıklıkla uzun top oyunuyla işi olmaz. Darren Bent'e önce £18 milyon önerdiler, Sunderland £24 milyon istedi ve ikilemediler. Çok kısa sürede taraflar anlaştı, Darren Bent bir kez daha transfer yaptı. Aston Villa hem onun yeteneklerine, hem yerli oluşuna, hem de çabucak katkı sağlayabilecek oluşuna para ödedi. Bunların yanı sıra Sunderland'in en iyi üç oyuncusundan biri ve zaman devre arasıydı, meblağ şişti.

Darren Bent sakatlanmadan evvel Sunderland'in en gözde oyuncusuydu. Sezona müthiş başladı, art arda goller attı. Ekim sonunda sakatlanınca yerine Asamoah Gyan'a bıraktı ve işler değişti. Yüksek pres gücüyle oyunu ön alanda, uzun toplarla oynamaya çalışan Sunderland'de Gyan-Welbeck ikilisi birbirlerini çok iyi tamamladılar. Bent geri döndüğünde takımın üçüncü tercihi olmuştu, formasını geri alması yeni bir çıkışa bağlıydı. Aslında bu çıkışı yapmadığını söyleyemeyiz, Sunderland formasıyla çıktığı son dört maçta iki gol atmıştı. Welbeck'in sakatlığında formayı geri aldı, ama geçmişte olduğu gibi yine bir başka çekim gücüne kapıldı:

Ipswich'ten Charlton'a (Haziran 2005): £5 milyon
Charlton'dan Tottenham'a (Haziran 2007): £16.5 milyon
Tottenham'dan Sunderland'e (Haziran 2009): £12 milyon (+ £4.5 milyon)
Sunderland'den Aston Villa'ya (Ocak 2011): £24 milyon

Darren Bent'in Toplam İşlem Hacmi: £57.5 milyon (+ £4.5 milyon)

İlk iki transferinde kariyer basamaklarını bir bir tırmanıyordu. Sonu Manchester United ya da Liverpool'a uzanabilecek bir çıkıştı bu, ama Tottenham'daki ilk sezonunda birkaç ay içinde yaşadıkları bu çıkışı baltaladı. Spurs geçmişte sıklıkla olduğu gibi sezona berbat başlamış, yapılan çok sayıda transfer mantar yaftasını yemişti. Ayrıca Berbatov'un telafisiydi Darren Bent ve onun gölgesini bir türlü aydınlatamadı. Ertesi sezon güzel geçse de Harry Redknapp maç sonu Bent'in kaçırdığı bir gol üzerine ''Bunu karım bile atardı.'' dedi. Sonradan özür dilese de White Hart Lane'de geçirdiği günlerde zihnen çöken Bent, daha sakin bir yere doğru yol aldı. Sunderland'deki ilk sezonunda toplam 30, ligde 24 gol attı; gol krallığı yarışında üçüncü sırayı aldı. Takım bu sezon başaltı sıraları zorluyor, Europa League bileti kovalıyordu, ama Bent daha önce hiç yapmadığını yaptı ve siklet düşmeyi tercih etti. Küme düşme hattı yakınlarındaki Aston Villa'ya gidişindeki dışarıdan görünür tek sebep para.
Aston Villa menajeri Gerard Houllier hafta içi, ''Bent’in geçmişine bakınca görüyoruz ki, iyi bir alışkanlığa sahip. Transfer olduğu kulüplerde çıktığı ilk maçlarda sürekli gol atıyor. Eğer oynarsa, yine atacaktır.'' dedi. Charlton'daki ilk lig maçında iki, Sunderland'deki ilk lig maçında bir gol atan Bent, hocasının kehanetini onayladı ve ilk maçında ağları havalandırdı. Yukarıdaki görselde Bent'in maç boyunca topa dokunduğu yerler imlenmiş halde görülüyor. Rakip ceza sahasında sadece bir kez topla buluştuğu görülüyor ve bu pozisyon Bent'in gol vuruşu. Match of the Day'de Alan Shearer bu veri üzerine:

''Maç boyu bir dokunuş, bir şans ve bir gol. İşte bu Bent'in neden £24 milyon ettiğini gösteriyor, çünkü o bir golcü.''

dedi. Biraz da kendisine pay çıkarmış olmalı. Sonuçta Bent bu hafta kendisine ödenen rekor bedele ilk cevabı verdi ve takımının Villa Park'ta Manchester City'i 1-0 mağlup etmesine galibiyeti getiren golü atarak yardımcı oldu.

Şu kesin ki Darren Bent kesinlikle çok iyi bir santrafordan önce çok verimli bir golcü. Oyun tarzı her takıma uyum sağlamayabilir, ama gol sezgileri ve son vuruş becerisi muazzam. Uygun bir takımda olduğunda (uzun süreli sakatlık yaşamazsa) sezonu 20 golün altında bitirmesi sürpriz olur. Şimdilik tam zamanlı Aston Villa FC golcüsü ve part-time paraspor amigosu; ama henüz 26 yaşında. Belki bir kez daha zirvedekilere gidişi şansı yakalar.

Noat Samisa

24.01.2011

Alex Song

Galiba yakında büyük hayranı olacak, onu dünyanın en iyileriyle birlikte anacağım.

Alex Song yıllar önce, yani Arsene Wenger'in Arsenal'inde üç Brezilya'lı birlikte oynuyorken stoper oynardı. Daha çok League Cup ve FA Cup maçlarında forma bulur, savunma tandeminde mücadeleciliği ve ayaklarının düzgünlüğüyle farkını belli ederdi. Vaktiyle ''bu çocuk büyük stoper olacak'' dedik, ama tabii o dönem Makelele'lerin ve stoper beklerin büyük prim yaptığı bir ara dönemin sonlarındaydık ve ayağı düzgün stoper, takımına çok katkı sağlıyordu. Refleks olarak bu tip oyunculara hakkından fazla değer yüklemeye başlamıştım ki, Song'un Charlton'da geçirdiği güzel günler sonrası Arsene Wenger konuştu:

''Bir oyuncuyu bir yere (pozisyon) koyduğumda bunu neden yaptığımı bilirim. Eğer Song'u stoper oynatıyorsam, bunun sebebi onun Arsenal için çok iyi bir stoper olacağına inanmamdır. Bana güvensin.''


Alex Song, savunma önündeki orta saha oyuncusu olarak Bastia'da çıkış yapmış ve buradaki oyunuyla fark yaratmış bir genç Kamerunlu'ydu. Charlton'da ve Kamerun ulusal takımının alt yaş kategorilerinde de bu rolde oynuyordu. Fakat Arsenal'in orta sahadaki şişkin rotasyonu ve halen sürmekte olan stoper sorunu, Wenger'i onu daha farklı açıdan gözlemeye, oyununu yeniden şekillendirmeye itti. Fakat geçen sene bir ara Song sakatlıktan dönmüştü ve stoperlerin de sakat olduğu bu günde Wenger bambaşka bir şey söyledi:

''Song'un stoper oynayacak kapasitesi var ama henüz refleksleri istediğim düzeyde değil. Uzun zamandır stoper oynamadığı için en az üç-dört haftalık ön hazırlığa ihtiyacı var.''

Geçen yıla kadar ki Song, dünyadaki en bilinen temsilcisinin Makelele olduğu, ülkemizde ise şu sıralar Aurelio'nun iyi yaptığı işi yapan adamdı. Savunma önünü kapatıyor ve stoper olabiliyordu. Stoper, ön stoper, önlibero, defansif orta saha... ya da benzer bir başka etiket. Şurası kesindi ki, Alex Song top kazanıyordu. En çok bu amaçla sahadaydı ve şimdilerin Barcelona hocası, futbola yeni bir şeyler sunan Josep Guardiola, 2004 yılında Al-Ahly'de oynuyorken bir soru üzerine şunları söylemişti:

''Benim becerilerim çaptan düşmedi. Sadece futbol şimdilerde biraz farklı oynanıyor. Yüksek tempoda ve daha fiziki. Taktikler de farklı. Geri dörtlünün önünde oynuyorsanız, top kazanma beceriniz yüksek olmalı. İyi tackle yapmalısınız, Vieira ve Davids gibi. Eğer pas yapabiliyorsanız, bu bonus olur. Şunu vurgulamalıyım ki, orta saha oyuncuları git gide defansif işçiliğe yönleniyor.''

Guardiola'yı zirve futbolun dışına iten dönemin zirve turnuvası Euro 2000'de yarı finalist dört takımın tamamı, sahada bir adet klasik 10 numara bulunduruyordu. Aynı yıl Galatasaray Hagi'yle UEFA Kupası'nı kazanmıştı. Real Madrid, liberolu takımda Raul'ü rakip savunma hattıyla orta saha arasında konuşlandırarak CL Kupası'nı kaldırmıştı.

Sonrası çok basit bir prensip üzerine devam etmiştir: Etkiye tepki ya da diyalektik. Başarılı olan 10 numaraları marke etmek ya da onların bölgesini doldurarak onlara top aldırmamak, kaleden uzaklaştırmak veya iyi top kullanmalarını engellemek adına savunma önü oyuncuları türedi ve bir dönem bu oyunculara çok yüksek bonservis bedelleri ödendi, zira takımlarını şampiyon yapabilme kudretine sahiptiler. Böylece önce Guardiola gibi oyuncular yerlerini bu akımın destekçilerine bıraktı. Sonra da bu trend başarılı olarak klasik 10 numaraları zirve futbolun dışına itti. Tek santraforun arkasında ikinci forveti oynayan daha dinamik oyuncular ve Jose Mourinho'nun yeniden yükselişinin önünü açtığı 4-3-3 zirve futbola hakim oldu.

Daha da sonrası, futbol tarihinde her zaman olduğu gibi yeniden etkiye tepki süreciyle bir kez daha şekillenmiştir. Klasik 10 numaraların azalmasıyla varoluş sebeplerini kaybeden Makelele'ler, yavaş yavaş zirve futboldan uzaklaştı ya da başka bir forma girerek varolmaya başladı. Artık savunma önü oyuncusu için esas önemli olan Guardiola'nın yıllar önce vurguladığı tackle değil, pas arası (interception) oldu; zira onların doğrudan marke edeceği ya da eşleşeceği bir oyuncu artık sahada yok.

İstisnalar her yerde, her ülkede var elbette. ''Yok'' ya da ''bitti'' iddialı kelimeler olsa da muğlak ifadeler inandırıcılığı baltalasın istemem. Hala klasik 10 numara kullanan ve başarılı olan takımlar var, keza hala Makelele'ler de var. Ama zirve şampiyonalara ve zirve takımlara baktığımızda çok belirgin benzerlikler görürüz. Top yapan, diğer bir deyişle nitelikleri kompleks orta saha oyuncuları bir süredir yeniden yükselişte. Bizim ülkemizde bu tip oyuncuların en genel tabiri ''çift yönlü'' biçiminde, fakat bu oyuncular kendi içlerinde de birtakım gruplara ayrılıyorlar. Ve gariptir, bu sezonki Alex Song sözkonusu grupların hiçbirinde yer almıyor!

Alex Song geçen sezon ihtiyaç olduğunda stoper oynadı, ama orada oynayacak biri bulunduğu zaman hemen orta sahaya geçti. Savunma önündeki rolünü devraldı ve 08/09'daki kadar maç oynamasa da çok daha iyi bir sezon geçirdi. Lakin bu yaz yeni bir şey oldu. Arsene Wenger fikirlerini revize etti ve Arsenal başka şekilde oyun kurmaya, başka şekilde atak yapmaya ve başka şekilde savunmaya başladı. Fransız menajer geçtiğimiz Aralık ayında bu sezonun şampiyonluk yoluna ve geçen yıllarla farkına ilişkin bir soru üzerine:

''Benim futbol felsefemde bir sorun yok, (artık) rakiplerimizi tuzağa düşürerek onlara arıza çıkarıyoruz. Takımlar bize (oyun kurma aşamasında) önde basıyorlar, çünkü merkeze doğru oynayacağımızı biliyorlar ve orayı kapatıyorlar. Ben de (geriden oyun kurarken) orta saha oyuncularımı biraz ileri gönderiyorum ki, oyun kurarken bize daha geniş alan versinler. (...) Song şüphesiz biraz önde oynuyor, çünkü ben öyle olmasını istiyorum.''


dedi. Arsenal geçen yıllarda oyun kurarken iki bekini de ileri gönderir, üçlü orta sahada savunmaya yakın olan oyuncu üzerinden atak başlatırdı. Başlangıçta zaten rakip sahada olan bekler her set hücumuna birlikte katılır, sigorta görevini savunma önündeki oyuncu yapardı. Ama artık bekler atak başlangıcında eskisi kadar önde değiller. Yukarıdaki alıntıda anlatıldığı üzere orta sahalar ileri gönderilince bekler biraz geri çekilerek denge sağlandı ve bu şekilde oyun kurmaya başladılar. Set hücumlarında iki bekin ataklara birlikte katıldığı artık çok nadir görülüyor. Hücum - savunma geçişlerinde ise (tıpkı bu sezonun Barcelona'sı gibi) arka alanda üç kişiyle bekliyor durumda oluyorlar. Savunma tandemi yine sallantıda olsa da bu sezon takım savunması daha güçlü.

Arsene Wenger'in bu sezon ''ileri gönderdiği'' Alex Song, takım için manevi önemi çok büyük olan Chelsea maçında oyunun akışında rakip ceza sahasına dalmış, takımını 1-0 öne geçiren golü atmıştı. Onun bu sezonki oyununa dair en güzel örnek, belki de Arsenal için sezonun en önemli maçında yaptığı bu ekstra katkıydı. Fakat bu bir tesadüf değildi. Song her maç bu şekilde oynuyor. Yüksek pas yüzdesi ve üstün oyun görüşüyle fark yaratıyor.








by Guardian Chalkboards

Dünkü Wigan maçının pas diyagramı.

Defansif orta saha? Diyagramda beyaz okla gösterilen, ilk golde Robin van Persie'ye yaptığı asist. Ceza sahasına attığı paslardan biri de sonucu penaltı olan pas. Gerçi Robin van Persie penaltıyı üstten auta attı, ama maç onun attığı üç golle 3-0 bitti. Arsenal'in baş döndürücü pas trafiğinde bir hedef adama sıklıkla ihtiyaç olmadığında RVP sürekli kenarlara kaçarak oynuyor ve dün, üç golü de sol iç koridorda yaptığı koşular sayesinde attı.

Futbolun değişmez kuralıdır. Taktiksel bir avantaj, peşinden mutlaka bir dezavantaj getirir ve üçüncü bir dengeleyici unsura ihtiyaç duyar. Arsenal ataklarında üç orta saha oyuncusunun da kendi savunma hattından epey uzakta oynaması, bu sezonki Arsenal'i daha güçlü kılan etkenlerden biriyken aynı zamanda Arsenal'in bir dönem ''Disiplin Tablosu'' sonuncusu, şimdilerde ise 18.'si olmasının sebebi. Topu kaptırdıklarında eğer rakip takım boş alan bularak hızlı şekilde atağa çıkıyorsa, savunma - orta saha arasındaki büyük boşluğu kullandırtmamak için taktik faul yapıyorlar. Bunlar da sıkça ''umut vaad eden atağı kesmek'' olarak değerlendiriliyor ve sarı kart alıyorlar.

Arsenal'in şablonu bu sezon -Fabregas'ın hibrit rolüyle- 4-2-3-1 ile 4-3-3 arası bir formda görülüyor ve aynı zamanda içerisinde çok ilgi çekici ve radikal ögeler barındırıyor. Song ileri gidince rakipler de onunla birlikte geri gelmek zorunda kalıyor ve başta bu farklılık olmak üzere yenilenen Arsenal, bu sezon gerçekten şampiyonluk yarışında daha iddialı. Yakında aynı ekolün temsilcisi Barcelona'yla iki maç oynayacaklar, yine heyecan verici maçlar bizi bekliyor ve onlar şunu iyi biliyorlar: Barcelona olmaya çalışıyorlar, ama asla olamayacaklar. Çünkü onların elinde ''Katalunya Kazanacak!'' yok. Endişeliler. Alex Song'un bu yeni oyun tarzı ve yüksek formuyla iki sene daha Arsenal'de kalacağı şüpheli. Belki de Barcelona alır, kim bilir?

Rigobert Song'un kuzeni olan 24 yaşındaki Alex Song, kesinlikle şu zamanın en iyi oyuncularından biri. Yaz aylarında masa başında onu Türkiye'ye getirmeye çalışanların ise yatacak yeri yok.

Noat Samisa

23.01.2011

Beşiktaş 5-1 Bucaspor

Beşiktaş'ın görkemli kadrosu, işleri çok da zorlaştırmayan zayıf rakibi Bucaspor karşısında sezonun en etkili oyununu oynadı. Muhteşem ilk yarım saat, fevkalade ilk yarı ve tabelada harika sonuç.

Sivok'un sakatlığında Ersan ve Toraman yeniden savunma tandemine geri dönmüştü. Takımın geri kalanı ise son Manisaspor kupa karşılaşmasındakiyle aynıydı. Nobre'nin özel rolüyle (sahte 9 numara) esneyen 4-4-2 ya da 4-2-4 yine sahaya konulmuş, radikal high-line kullanımıyla desteklenmişti.

Bucaspor'da ise kalede ve en uçta yeni transferler Beto ve Londak oynadı. Merkezde birbirine yakın üçlü, maç sonu Samet Aybaba'nın söylediği gibi ''rakibe alan vermemek amacıyla'' kurgulanmıştı, ama istenen olmadı.

Guti ve Diğer Guti'ler

Beşiktaş maça çok agresif, çok coşkulu başladı. Henüz maçın başında Quaresma'nın dört Bucalı'yı art arda oyundan düşüren kombine çalımları, zaten atmosferi yüksek olan tribünleri iyiden iyiye coşturdu. Akabinde tribünün her aksiyona gösterdiği reaksiyonla takım çok yüksek pres gücüne ulaştı. İlk yarım saatte esas farkı yaratan buydu, zira Bucaspor bir şekilde top kazanıyordu ve Beşiktaş başta stoperlerden çıkan toplar olmak üzere hiç de azımsanmayacak kadar pas hatası yaptı. Ama esas faktör, bu önde kaybedilen topları çabucak ve kaleden uzaklaşmasına izin verilmeden geri kazanılmasıydı. Beklerin bu bölümdeki agresif performansı, orta sahadaki boşlukları tolere etti.

Kazanılan toplarda ise Guti'nin sürekli kendine pozisyon yaratarak attığı muhteşem paslar, Buca'nın İnönü'ye gelen diğer takımlara oranla biraz daha önde kurduğu savunma hattını yıktı, geçti. Dolmabahçe sanki haz havuzuna düşmüştü, bazen tribünden garip sesler çıkıyordu. Buca'nın orta sahadaki presi zayıf kalınca, Guti top kullanacak alanları buldu ve savunmaları arkadaki atıl alan, Beşiktaş'ın hızlı kenar adamlarınca kullanıldı. Set hücumlarında ise Nobre de dahil olmak üzere ilk yarım saat çok efektif paslar yapıldı, üçgenler kuruldu. Bu sayede kornerler kazanıldı ve ilk iki gol, duran toplardan geldi.

Hugo ve Tolga Abi

Beşiktaş sezon başında da çok iyi hücum oyuncularına sahipti, elbette mevcut oyuncular çok daha iyi. Basitçe daha iyi hücumculara sahip takımın, daha çok gol attığı ve daha etkili bir oyun oynadığı sonucuna ulaşabiliriz. Fakat futbol bu şekilde açıklanabilen bir oyun değil. Bugün Nobre'nin ilk golü ve Guti'nin penaltı golünün gelişimine baktığımızda pozisyonların öncesinin hızlı ataklar olduğunu, ama gollerin oyunun akışında değil, duran toplardan (Guti'nin penaltı golü öncesi korner) geldiğini görürüz. Sezon başından beri çok kez değindiğimiz üzere takımın hücum hattında demarke durumda top alacak bir uzak oyuncunun eksikliği vardı. Son Manisaspor maçındaki Nobre, bu duruma yönelik yeni bir çözüm önerisiydi. Bu önerinin işlerliği, artıları ve eksileri dün akşam çok daha belirgin şekilde ortaya çıktı. Maçın 45. dakikasında son vuruşunu Nobre'nin yaptığı atak iyi örnek:


Görsel No. 1: Bucaspor rakip yarı sahada topu kaptırıyor ve topu alan Guti, soluna doğru iki adım atıp sanki tenekeye çöp atıyormuşçasına topu rahatça soldan kaçan Quaresma'nın önüne atıyor. Hugo Almeida bu sırada (Quaresma - Simao mevki değişimi) pozisyon gereği olarak sağda. Top terse açılınca içeri doğru direkt koşusuna başlıyor. Kadrajda 2'ye 2 durumu var, ama bir Bucalı da hemen Almeida'nın arkasında.




Görsel No. 2: Pozisyonun sonu. Quaresma'nın driblingi ve Almeida'nın koşusuyla kale içine kadar itilen savunma hattı, Quaresma'nın şut açısını ve Almeida'nın topla buluşma ihtimalini azaltıyor, ama arkalarında devasa bir boşluk var. Nobre metreler öncesinden eliyle ve sözlü olarak topu istiyor. Demarke pozisyonda topu alıyor, ama boş sağ köşe yerine soldan auta vuruyor.

Bir başkası, Guti'nin maçı 5-0'a getiren golü. Yine benzer bir atak, fakat bu kez roller değişik. Topu taşıyan Almeida, arka direğe koşan Quaresma'ydı ve Nobre oyunda değildi; onun yerine yeni kurulan orta üçlünün ileri ittiği adam Guti, savunmadan dönen topu önünde buldu ve iyi bitirdi. Burada iki iyi ders var. Sezon başında Guti - Quaresma ikilisiyle ağırlıkla soldan atak yapan Beşiktaş, sağ kenarda bir uzak oyuncuya ihtiyaç duyuyordu. (En iyisi Hilbert idi.) Bu ihtiyaç yine var, ama Simao'nun farklı oyun tarzı, bambaşka bir çözüm yolu sunuyor ve ataklara sınırsız çeşitlilik katıyor. Nobre'nin son iki maçta bu denli parlamasının sebebi, bu kurulan yeni yapı. Hugo Almeida'nın dün ilk yarıdaki toplu oyunu kötüydü. Hatta takımın geri kalanıyla senkronu bozuk tek adamdı. Fizik üstünlüğünü kullanamadı, duvar olma işini de iyi yapamadı. Kötü gününde olsa bile oyun temposu ve doğru koşularıyla faydalı oldu. Koşu hızı ve refleksleri Bobo'dan iyi, bunun Nobre'ye sağladığı katkıdan da bahsetmek mümkün.

Beşiktaş'ta uzak oyuncu, oyunun akışında her şekilde santrafordan daha fazla gol atacaktır. Sezonun ilk yarısında -oyunun akışında- santrafor harici oyuncuların ancak 5 gol atabildiği Beşiktaş'ta dün Simao ve Guti'nin golleri bu sayıyı 7'ye çıkardı.
Guti'nin Telkini ve Fernandes

Maçın 60. dakikasında Beşiktaş ön alanda top kaptırdıktan orta sahada devasa, aşırı bir boşluk oluştu. Aurelio ve Guti'nin birbirinin el işaretiyle yönlendirmesiyle savunma geri kaçtı ve sorun çözüldü. Atak bittiğinde Guti önce Nobre'ye döndü, bir şeyler söyledi. Sonra da kulübeye elleriyle bir sağını, solunu, önünü işaret etti. Hemen Fernandes kela arkasından çağrıldı, Nobre maçın 4. golünü atmasının hemen ardından oyundan alındı. Nobre ya da bir başka santrafor nitelikli oyuncu farketmez, bu anda sorun sahadaki yerleşim idi. Agresif ön alan presinin tüm maça, onu bırakın tüm devreye yaymak imkansız. Bu gerçek, bugünün değil; yirmi-otuz yıl öncesinin gerçeği. Beşiktaş dün bu sorunu çok az yaşadı belki, bir ya da iki kez böylesi büyük boşluk oluştu. Ama bunu daha çok bulacak ya da sınırlı sayıda bulsa bile değerlendirecek olan çok takım var. Oyun farklı şekilde Beşiktaş lehineyken dahi bu sorun görüldü ve sezonun ilk yarısında yaşananlar yeniden karşımıza geldi. Soruna çabuk müdahale edilirse sorun yok, ama edilmediği, hatta durumun daha da kötüleştiği (İBBSpor ve Kasımpaşa maçları) maçlar aklımızda.

Fernandes idare etti, herkesin çok iyi oynadığı bu maçta sahada kaldığı yaklaşık yarım saatte etkili bir orta ve bir pasla iyi sayılabilecek bir başlangıç yaptı. Son bölümde oyuna Bobo ve Ernst dahil oldu, nazar boncuğu Musa golüyle maç bitti.

Sonuç: Çarşamba Büyük Gün

Geleceğe dönük umut verecek, takımın CL ya da şampiyonluk iddiasına yardımcı olacak yeni bir şey görüldüğünü söylemek iyimserlik olur. Fernandes - Nobre değişiminin zamanlaması iyiydi, hocaya dair fikirlerde belki buna yönelik bir olumlu tavır alınabilir. Oyuna girenlerin, sahadakilerden eksiğinin olmaması çok büyük artı; keşke bu durum sezon başında olsaydı.

Bu maçta geçmiş eksiklikleri test edemedik. Savunma hattı, takım savunması ve oyunun ilk bölümünden sonra düşen pres gücü mevcut koşullarda hala büyük sorun. Ama oyun çok keyifli, ama kimse kaybetmeye oynayamaz. Oynamamalı. Bu oyunun ruhu, kazanma duygusudur ve futbol, çokça bu gerçeğin etrafında güzelleşir. Trabzonspor maçını heyecanla bekliyorum, bu maçtan sonra çok daha net konuşabiliriz. Muğlak kalanları da İBBSpor deplasmanı doldurur.

Fotograf: Haberturk

Noat Samisa

22.01.2011

Alex Oxlade-Chamberlain

League One ekibi Southampton geçtiğimiz hafta Oldham deplasmanındaydı. Bu maç, zirveyi zorlayan takım ile play-off kovalayan takım arasındaki sıradan bir alt lig maçı gibi görünse de Oldham şehrinin konumu, Southampton'ın da sahip olduğu bir özel oyuncu nedeniyle normalden fazla ilgi gördü. Greater Manchester içerisinde yer alan Oldham şehri, Manchester'a çok yakındı, dolayısıyla da Liverpool'a. Bunu fırsat bilen üç önemli adam, o gün Boundry Park tribünlerindeydi. Alex Ferguson, yardımcısı Mike Phelan'la birlikte Oldham'a gelmişti; fakat yalnız değillerdi. Liverpool'un yeni futbol direktörü Damien Comolli de aynı amaçla tribündeydi. Maç 0-6 bitti, Southampton kazandı ve önemli adamların Oldham'a gelme sebebi olan çocuk, Alex Oxlade-Chamberlain maçın açılış golünü attı.


Yukarıdaki videoda yalnızca 6 ay içinde yaptıkları görülen Alex Oxlade-Chamberlain, Southampton altyapısının yeni ürünü. Henüz 18'inde değil, 1993 doğumlu. Akademi'ye yedi yaşında iken o dönem kulüpte antrenör olarak çalışan babası sayesinde ayak basmış. Baba Mark Chamberlain eski İngiltere milli futbolcu, oğlunu da kendisi gibi kanat oyuncusu olsun diye yetiştirmiş. Alex on altı yaşına kadar yeteneğiyle yaştaşları arasında kolayca sivriliyormuş, ama bu döneme kadar maç performansı zayıf kalmaya devam etmiş. Babası oğlunu erken yaşlarda ağırlık altına sokmak yerine uygun zamanı beklemiş ve bir buçuk yıldır idman sonrası spor salonunda uzun vakitler geçiren Alex, kısa zamanda adeta çiçek gibi açmış. Geçen yılın Mart ayında şimdilerin Newcastle hocası Alan Pardew ondaki gelişime kayıtsız kalamamış ve ilk kez A takımda forma vermiş. Bugün gelinen noktada sezonun ilk yarısı düzenli şekilde oynadı ve 6 gol attı. Premier League'in devleri peşinde. Alex Ferguson bizzat üzerine düşüyor ve Liverpool'un ilgisi de netleşmiş durumda. Arsenal, Chelsea ve Tottenham ise sırada, Southampton yönetiminin onun için istediği paraysa şimdiden £10 milyon.

Southampton Akademisi geçmişte Alan Shearer ve Matthew Le Tissier gibi dönemlerinde ülke futbolunun bir numarası mertebesine yükselen adamlar çıkarmıştı. Bu seri Wayne Bridge'le, Chris Baird'le, Scott McDonald'la sürdü. Theo Walcott'la bir kez daha sıçradılar ve son olarak Gareth Bale'la Southampton Akademisi'nin adı Ada Futbolu'nun zirvesinde yeniden gür sesle duyuldu. Ama son iki önemli mezunu ucuza kaptırmışlardı, zira yakın zaman önce içine düştükleri mali buhran onları kuruluşunda yer aldıkları Premier League'in dışına bırakmıştı.

Southampton'ın yaşadıkları Premier League'in kuruluşu ve devamını sağlayan dinamiklerin bir özeti gibidir. Kulüp yeni yüzyılın başında yıllardır maçlarını oynadığı The Dell'den ayrıldı ve yeni yaptırdıkları St. Mary's Stadium'a taşındı. Modern stadyum gelirleri artıracak, kulüp uzun vadede daha çok kazanacaktı. Ama olmadı, stadyuma harcanan para borç dağını büyüttü. Çok katılımlı sermaye ortaklığıyla yönetilen kulüp, Harry Redknapp'ın Güney'in rekabetine çomak sokması sonucu zirve ligin dışında kalınmasıyla yeni stada harcadığı parayı geri döndüremedi ve kısa zamanda onulmaz duruma düştü. Yönetim kayyuma devroldu, kulüp kepenk kapatmak üzere olduğunu duyurdu. Defalarca FA'den ceza aldılar, vergi borçları nedeniyle puanları silindi ve sonunda League One'a kadar gerilediler. İsviçre'li işadamı Markus Liebherr imdada yetişti, kulübü satın aldı; ama tek kuruş ekstra yatırım yapmadı. Aslında kulüp bu düşüş döneminde yeni mezunları Theo Walcott'ı, Gareth Bale'ı ve önemli oyuncusu Kenwyne Jones'ı satmıştı, yeniden çıkışa geçmeleri bu tabloda mümkün görünmüyordu. Yeni patron futbolcu ya da hoca almak yerine İtalya'dan finans uzmanı getirdi. Kulübün politikasını onun ellerine, futbolu ise kulübün halihazırdaki futbol aklına bıraktı. İtalyan yöneticinin aşağıdaki açıklamaları ders niteliğindedir:

''Kulüpler sahip olmadıkları paraları harcıyorlar. Gelecek yılın gelirini harcıyor ve iki yıl boyunca kasaya hiç para koyamadıktan sonra şöyle diyorlar: 'Başarılı olmamız lazım ve bu düşüş sürecini telafi etmek için nakite ihtiyacımız var.' Bu kabul edilemez. Ayrıca yaşadığınız güzel günlerde sonraki kötü günleri de düşünmelisiniz. (...) Şu anda diğer kulüpler bizim yeni durumuzu biliyorlar, artık paramız var. Bundan böyle genç yıldızlarımızı ederlerinin altında satmayacağız.''

İngiltere'de sahip olmadığını parayla stadyum yapan onlarca kulüp var ve birçoğu, işlerin kısa bir süre kötü gitmesine maddi açıdan tahammülleri olmadığında yıllardır bellerini doğrultmak için savaşıyorlar. Yabancı yatırımcıya ihtiyaç duyan alt lig takımlarının sayısı çok fazla. Ancak geçen yıl bu konuda bir iyileştirme sağlandı ve alt lige düşenlere ödenen parachute payments'ın hem süresi, hem de miktarı artırıldı. Southampton ehil ellerde olması nedeniyle şanslı ve şimdilerde League One'da zirveyi zorluyor. Kulübe en zor zamanda yardım eden Markus Liebherr geçtiğimiz aylarda vefat etti ve kulüp artık bir şahsın olmaktan çıkıp yeniden eski konuma geri döndü. Liebherr'ın varisleri kulüpte söz sahibi, fakat işleyiş aynen babalarının sağlığındaki gibi sürüyor. Geçen yıl 125. yaşını kutlayan kulüp, ayağını yere sağlam basarak üç yıl içerisinde Premier League'e dönmeyi hayal ediyor.

Alex Oxlade-Chamberlain'ın hocalarından biri, onun çıkışının Bale'a benzediği görüşünde. Bale da küçük yaşlardan beri okulunda yetenek farkını gösteriyormuş, ama çıkışını spor salonunda geçirdiği uzun vakitler sağlamış. Çalışmaya devam ettiği takdirde üst düzey futbolda bir sıçrama daha yapacağını ve ulusal takımın sağa kanadını tapulayacağını düşünüyor. En çok Walcott ile karşılaştırıyor. Onun kadar hızlı olmasa da teke tek'te çok etkili. Sağ ayağı çok iyi ve topla kurduğu münasebet Walcott'tan daha güçlü. Farkı gol bölgelerinde daha sık görünen, ikinci forvete rolüne de yatkın bir oyuncu olması.

Aylar önce Football League Show'da iki maçının özetini izlediğimde oyun görüşünün Walcott'tan daha iyi olduğunu düşünmüştüm. Galiba Alex Oxlade-Chamberlain'i Southampton'dan önce Premier League'de göreceğiz. Eğer Bale'ın yapıp, Walcott'ın yapamadığını yaparsa yıllar boyunca onun adını zikrederiz.

Arşivden:
Southampton Denize Dökülürken
Southampton Denize Döküldü

Noat Samisa

18.01.2011

Manisaspor 2-3 Beşiktaş

Beşiktaş'ın görkemli kadrosu, oynadığı ilk resmi maçta galibiyetle tanıştı. Savunma tandemi üçüncü ve dördüncü tercihlerden oluşan ve en önemli oyuncusunu uzun süreliğine kaybeden Manisaspor rakibini zorladı, maç içinde artan sıkıntılara rağmen son dakikalara kadar puan umudunu korudu.

Hikmet Karaman formundan memnun olmadığı oyuncuları yanına almış, Murat Erdoğan'ın tek eksik olduğu ortamda sürpriz şekilde Bekir, Yiğit Gökoğlan, Hüseyin ve Kahe'yi tercih etti. Göreve geldiğinden bu yana olduğu gibi yine orta saha ikilisinin önündeki oyuncuyu merkeze yakın görevlendirmiş, 4-2-3-1 dizilişi üzerinden takımını kurdu. Bernd Schuster ise yeni transferlerden lisans sahibi olanları sahaya sürdü. Simao ve Almeida ilk kez bir resmi maçta Beşiktaş forması giydiler, Tomas Sivok da aylar sonra takıma geri döndü. Formasyon ise uzun zaman sonra -Nobre'nin özel rölüyle esneyen- bir 4-4-2 idi.
Radikal High-Line

Tıpkı sezon başındaki gibi Beşiktaş orta sahasının merkezinde iki oyuncu ve bu ikilinin önünde hücumcularla bağlantı kuran özel rol sahibi bir oyuncu vardı. Aurelio daha önce yıldızlaştığı santra-haf (önstoper) görevinde değil, hücuma çıkış sıklığı Guti'den az olan oyuncu rolündeydi. Geçmişte olduğu gibi, yine aynı problem baş gösterdi. Oyunu ön alanda oynamaya çalışan Beşiktaş'ta merkez oyuncularından herhangi biri öne ya da kenarlara yanaştığında merkezde büyük boşluklar oluştu. Bu duruma etkiyen bir diğer faktör orta saha ikilisinin yeterince atletik olmaması olabilir, fakat maç başı için birincil sebep değildi. Yandaki görselde Manisaspor'un ilk golünün gelişimi görülüyor. Beşiktaş orta sahasını aşan top, savunma-orta saha arası bir yerde yüzü dönük santraforun ayağında. Beşiktaş savunması kalabalık gelen rakibe karşı geri kaçmak yerine olduğu yerde durmayı seçiyor ve tek bir pasla üç oyuncu oyundan düşüyor.

Bu ve buna benzer pozisyonlar mutlaka ön taraftaki oyuncuların dinamizmi ve savunma reaksiyonuyla da ilgili, fakat burada üç radikal bileşeni bir arada görüyoruz: Takım oyunu önde oynuyor. Orta saha ikilisinden Guti sürekli ön tarafa dahil oluyor, böylelikle merkezde çok büyük boşluklar oluşuyor ve savunma, top merkezdeyse asla geri kaçmıyor. Bunun anlamı, Beşiktaş arka alanda kırılgan, zayıf ve pasif. Rakiplerin bunu hedef alarak oynaması çok doğal. Golde Guti hatalı bir pas verdi, Yiğit İncedemir çabuk davranıp araya girdi ve kötü yerleşim halindeki Beşiktaş savunmasını ara pasıyla bitirdi. Simpson attı.

Sağ Kanat Adamı Quaresma

Bu maç, Ricardo Quaresma'nın Beşiktaş kariyerinde en uzun süre sağ kenarda oynadığı maç olabilir. İlk devrenin büyük bölümünde sağda pozisyon aldı, özellikle goller öncesindeki bölümde efektif olmasa da etkili bir oyun ortaya koydu. Bir ara maç tamamen sağ kanat üzerine yıkılmıştı, fakat Quaresma'nın sağ kenarda bekiyle kurduğu etkileşim çok sınırlı olduğundan ataklar genelde ham haldeyken orta, pas ya da şut'la sonlandı. Bu bölgede kazanılan duran topların birinden de gol geldi. Maçın geri kalan bölümünde Simao'yla sık sık yer değiştirdi, maçı solda tamamladı.

Uzak Oyuncu Nobre

Nobre topsuz oyunda Almeida'nın zaman zaman stoperlere yaptığı prese katılmadı. Onun hemen arkasında, rakibin top almak üzere geri gelen orta saha adamını kovaladı. Hücumda ise özellikle ilk yarı sağ kenara yıkılan oyunda sık sık bu bölge yakınlarında sırtı dönük top alarak (sahte dokuz numara) geriden çıkan topları rakip yarı alana taşıdı. Ataklar olgunlaştığında ise takımın tavşan deliğindeki oyuncusu olarak atakları yönlendirmeye çalıştı, bir kez de Almeida'ya asist yaptı. Fakat oyundaki asıl etkinliği, kenarlardan gelişen ve Guti'nin katıldığı ataklarda demarke oyuncu olarak ceza sahasına yaptığı koşulardı. Golü de böyle attı. Maç boyunca başında iki stoper bekleyen santrafor Almeida'dan çok daha fazla gol şansı yakaladı ve takımın bugün için en etkin oyuncusu oldu.
Yiğit'in Sakatlığı ve Ömer Aysan'ın Golü

Maça esas adamlarıyla çıkmayan Manisaspor, bir de maç içerisinde günün adamını kaybetti. Yiğit İncedemir'in sakatlanarak oyunu terketmesi sonrası merkeze aslında oranın adamı olmayan Ferhat geçti ve Beşiktaş orta sahada daha rahat top yapmaya başladı. Günün etkisiz adamı Bekir'in çıkıp, Isaac'in oyuna girmesiyle işler değişti. Güçten düşen Beşiktaş orta sahası top kayıpları sonrasındaki preste aksamaya başladı. Peşinden gelen Makukula hamlesiyle birlikte Manisaspor kazandığı topları ön alanda tutmaya başladı. Bu bölümde art arda İsmail ve Toraman taktik faullerle sarı kart gördüler.

Yukarıda Ömer Aysan'ın attığı beraberlik golünden bir kare görülüyor. Bu anda Kahe'nin partneri, çift santrafordan biri olan Makukula, al-ver'i yapıyor ve sola doğru bir boş koşu yapıyor. Beşiktaş'ın sol stoperi Toraman'ı peşinden sürükleyerek onu da yanında ıssıza götürüyor. Boşalttığı alana Isaac giriyor, Toraman'dan boşalan alana da savunma önünü kapatmakta olan Aurelio. Bir verkaç, iki boş koşu ve sıradan iki çalım ve bir şutla gol geliyor. Ömer Aysan'ın İsmail'e ve Aurelio'ya attığı iki çalım da boş koşular destekli ve bu ligdeki her sağ bek bu işi yapabilir. Bu golü mümkün ve özel kılan, tüm bu yer değişimleri; yani mekanik yaratıcılıktır.

Simao & Hilbert

Maçın ilk devresi Beşiktaş'ın sağ kenarında olanlar, ikinci yarı yine sağda ama misliyle daha efektif şekilde oldu. Quaresma solda bolca top ezdi, Simao ise sezonun ilk yarısında bir ara takımın en etkili hücum silahı olan Tabata - Hilbert ikilisinin yaptığı işleri anımsatırcasına Hilbert'i oyuna soktu. Üstelik çok daha etkili biçimde oldu bu ve takım bu sayede penaltı kazandı. Simao sağ ayaklı bir oyuncu olsa da her çeşit kenar oyuncusunun yaptığı işleri yapabiliyor. Penaltı pozisyonunda da kendisini içeri çekti ve rakip stoper - sol bek arası boşluğu kullanabileceği pozisyonu yarattı.

Sonuç: Simao = 5 X Quaresma

Bu maçta Quaresma'nın oynadığı oyun ne kadar eğreti, şımarık, gerçekdışı görünüyorsa, Bernd Schuster'in bu denli radikal ögeleri bir arada kullanması da aynı hükmü gerektirir. Biz bu filmi daha önce gördük. Keza bugün öndeki üçlü topu kaptırdığında öncelikli pres yapması gereken ekibin yaşları toplamı 100'dü. Bu durum başlı başına üzerine kafa yorulması ve iyileştirilmesi gereken bir durumdur.

Sivok'un dönüşü savunma tandemine güven katarken, Toraman'ın yıllardan bu yana sürdürdüğü hatalarda gözle görülür değişmeler olmaması beni şaşırtmamakla birlikte, üzüyor. Nobre takımın sezon başından beri arayıp da bulamadığı ''uzak forvet'' işini yaptı. Bu demarke forveti sezon başından beri bulamamıştı takım, hala daha arıyor. Üçlü orta saha olduğunda gol yükü -ilk yarıda olduğu gibi- sadece santraforun üzerine yıkılıyor, fakat bugünkü yapı da orta sahada ve doğal olarak tüm takıma oyununa zaaflar getiriyor. Yabancı sınırlamasıyla harmanlanan bu muamma, yeni deneme-yanılma, yani ''yeniden kaybederek öğrenme'' sürecinde beraberinde getirebilir. 17'de 15 hayaliyle umut satmak kolay, ama ben bu maçtan sonra bir hafta kadar önce beklediklerimi bulamadım.

Hilbert'in önündeki oyuncuyla kurduğu yeni birliktelik dahil, bu maçtan lige ve Europa League'e dair umut verici yeni bir şeyler çıkmadı. İlk devreden bugüne kalan sorunlardan hocanın seçimi olan ''yetenek zaafı'' hariç hepsi aynen varlıklarını sürdürecek gibi görünüyor. Hocanın oyuna geç müdahalesi bu akşamdan kalan bir başka sorun, oyun gitgide elden kaçıyorken bitime üç dakika kalana kadar dinamizm tazeleyecek hamle gelmedi. Takım coşkulu, izlediği her maçtan keyif almasını bilmeyenlere ya da futbol ile pek alakası olmayanlara da kendini izlettirecek kadar eğlencelik işler yapıyor ve yine aksiyon filmi tadında maçlar bizi bekliyor. Önce Buca, ama Trabzonspor maçı hem maç olarak, hem de psikolojik eşik olması yönüyle şimdiden heyecan verici.

Bitirirken ilk yarı değerlendirmesindeki Simao alıntısını tekrar edeyim:

''Ülkeme döndükten sonraki (Benfica) ilk altı ay, Portekiz futboluna yeniden adapte olmak açısından zor geçti. Çünkü Barcelona'daki ilk yılımda hocam olan Louis Van Gaal, oyunu oynama biçimimi değiştirmemi istemişti. Genç bir oyuncu olarak topu ayağımda istiyor ve sürekli birebirleri zorlamayı, çalım atmayı arzuluyordum. Fakat Van Gaal başka şeyler yapmamı istiyordu. Onun sayesinde top kontrolü (first touch), pas, şut ve takımla birlikte hareket etme hususlarında kendimi kısa zamanda çok geliştirdim. Ertesi sene Serra Ferrer geldi, daha serbest oynamaya başladım. Portekiz'e geri döndüğümde de serbestliğim arttı, fakat Van Gaal'den öğrendiklerim bana Atletico'da da çok yardımcı oldu.''

(Temmuz 2009) Simao Sabrosa'nın ABola.pt'ye verdiği tarihli röportajdan alıntı

Peki ya Quaresma? Geçen sezon Inter'de Jose Mourinho tarafından idmanlardaki çift kale maçlarda bile oynatılmadı.

Noat Samisa

13.01.2011

Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #1 - Liverpool 4 - 3 Newcastle (1996)

Premier League'de 95/96 sezonu, Brian Little'ın Aston Villa'sının Manchester United'ı 3-1 mağlup etmesinin şokuyla açılmıştı. Geçen sezon küme düşmekten son haftalarda kurtulan Villa'nın EPL'nin ilk 2 sezonunun şampiyonunu mağlup etmesi başlı başına bir sürprizdi, fakat United'ın içerisinde bulunduğu durum bu skoru daha anlamlı kılıyordu. Herkesin kulak aşinalığı olan hikayedir, bir evvelki sezon son hafta kaçan şampiyonluk ve FA Cup finalinin kaybedilmesi sonrası Alex Ferguson, takımın üç önemlisi oyuncusu Paul Ince, Andrei Kanchelskis ve Mark Hughes'a yol vermişti. Aynı yaz ligdeki takım sayısı 22'den 20'ye inmiş, yeni bir dönem başlamıştı. Villa Park'a çıkan Man Utd takımının kadrosu şöyleydi:

Man Utd: Peter Schmeichel (31), Paul Parker (31), Denis Irwin (29), Gary Pallister (30), Gary Neville (20); Lee Sharpe (24), Nicky Butt (20), Roy Keane (24), Phil Neville (18); Paul Scholes (20), Brian McClair (31)

Yedekler: John O'Kane (20), David Beckham (20), Simon Davies (21)

Bunun üzerine o zamanlar 40 yaşında olan taze Match of the Day yorumcusu ex-Liverpool Alan Hansen ''Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız.'' demiş ve bu yanlış öngörüsü, bugün dahi önüne getirilir. Halbuki 1996 yılının 20 Ocak'ında Alan Hansen haklı görünüyordu. Manchester United her ne kadar sezonun ilk haftasındaki mağlubiyetin ardından 10 maç art arda yenilmese de yılbaşı geçildiğinde Kevin Keegan'ın ilgi çekici futbol oynayan güçlü takımı Newcastle United, eşit puandaki Liverpool ve Man United'ın 12 puan önünde zirvedeydi. Zirveyi zapt etme hakkını daha ilk haftada ele geçirmişler, sonrasındaki 28 maç haftası boyunca elden kaçırmamışlardı. Ama Şubat ayı geldiğinde bu büyük fark, hızlı erimeye başladı. Man Utd muhteşem bir seriyle sürekli kazanarak geliyor, Newcastle ise deplasmanlarda tekliyordu. İç sahada ise yenilmezdiler, sezonun 27. maç haftasına gelen kadar St. James' Park'ta oynadıkları 13 maçın 13'ünü de kazanmışlardı. Sıradaki rakip Man Utd idi, şampiyonluktaki rakiplerine kaybettiler. 12 puanlık fark Mart ayı başında erimiş, lideri deplasmanda yenen Man Utd maç fazlasıyla zirvenin 1 puan yakınına kadar gelmişti. Sonrasındaki zamanda Newcastle durumu toparladı, eksik maçın güvencesiyle hala zirveyi ellerinde tutuyorlardı. Şampiyonluk yolundaki en kritik maç, takipçi Liverpool'a karşı olandı ve 3 Nisan 1996 günü, hafta içi fikstürü dahilinde Anfield'da oynanacaktı. Takımlar başlama vuruşunu yaptığında puan tablosu aynen şöyleydi:

Premier League - 3 Nisan 1996
1 - ManUtd - M/32 - GD/29 - P/67
2- Newcastle - M/
30 - GD/27 - P/64
3 - Liverpool - M/31 - GD/33 -
P/59

İki maç eksiğiyle halen zirvenin hakimi olan Newcastle United, 69 yıllık şampiyonluk hasretini dindirmeye yakındı ve önündeki en büyük engel Roy Evans'ın Liverpool'uydu. Liverpool ise az kalan şampiyonluk umudunu sürdürmek ve evinde güçlü rakibine geçit vermemek istiyordu.

Kevin Keegan maça standart kadrosu ve takımı zirveye taşıyan oyun planıyla çıkmıştı. Klasik 4-4-2 üzerinden oynuyorlardı. Atletik bir takıma sahipti, orta sahadaki üç İngiliz oyuncu ve siyahi santraforlar, yüksek pres gücüyle rakibi kendi yarı alanına hapsetmeyi iyi beceriyorlardı. Bu maça da yoğun presle başladılar. Kazandıkları toplarda çabucak kaleye gitmeye gayret ediyorlar, set hücumlarında ise Les Ferdinand'ı pivot olarak kullanıp, uzun toplarla rakip yarı sahaya çökmeye çalışıyorlardı. Esas amaç ise topun bir şekilde sol kanattaki David Ginola'nın ayağına değmesiydi.
Liverpool menajeri Roy Evans ise İngiltere'de dönemin sıradışı trendiyle futbol oynamayı seçmişti. Diziliş 3-5-2'ydi, forvet arkası oyuncusu McManaman'ın özel rolü vardı. Arkada ence geniş, boyca uzun üç stoper, onların önünde top tekniği yüksek orta saha ikisi Redknapp ve Barnes bulunuyordu. Kenarlar ciğersiz ve tutkuyla futbol oynayan iki adama emanet edilmişti. Fizikli santrafor Stan Collymore hedef adamdı, Robbie Fowler ise her zamanki gibi golcü. Kıta Avrupası'ndaki -Hollanda hariç- üçlü savunma örneklerinden çokça farklı olarak savunma savunma hattı derin değil, high-line oynuyordu.
İlk gol, Liverpool'un topu kaptıran Newcastle'ın çok adamla ön alandaki şok presini hızlıca atlatması sayesinde geldi. Geniş alanı Fowler kullandı, top sola kaçan Collymore'a aktarıldı ve onun ortasına arka direkte Fowler kafayı vurdu. Henüz 2. dakikada Liverpool öne geçiyor, şampiyonluk hayalleri kuran Newcastle ise şok yaşıyordu. Les Ferdinand'ın cevabı gecikmedi, 10. dakikada skor eşitlendi. Dakikalar 14'ü gösterdiğinde ise şok dalgadı bu kez Anfield tribünlerine yayılıyordu. Önde aciz yakalanan Liverpool savunmasının arkasına sarkan Ginola, güzel bir plaseyle Newcastle'ı deplasmanda 2-1 öne geçirdi. Liverpool devre sonuna kadar çok net iki pozisyondan Fowler ile yararlanamazken, halen devam eden Newcastle presi Barnes'ı hataya zorluyor, penaltı - kırmızı kart şüphesi olan pozisyon hakemce devam olarak yorumlanıyordu. Devre bitene kadar başka gol olmadı ve iki takım da soyunma odasına gitti.

Daha çok pozisyon bulan taraf Liverpool'du. Fowler'ın ve Collymore'ın kenarlara açılarak yarattığı boş alanlar ve eşleşme problemleri McManaman tarafından kullanılıyor, kenarlardan gelen iyi destekle gol pozisyonuna dönüşüyordu. Yine de McManaman ilk yarı yeterince etkili olamamış, ön tarafı iyi besleyememişti. İkinci yarı bu duruma müdahale edildi. Roy Evans, artık McManamadan sağ kenara yakın oynamasını, Collymore'dan ise sola yaklaşmasını istiyordu.

İki takım da atak oynamaya çalışıyor, saha içi yerleşimlerindeki farklılıklar sonucu ortaya çıkan doğal boş alanlar kullanıyordu. Önce Fowler attı, skor eşitlendi. Sağdan McAteer uzun oynadı, McManaman çalımlarla içeri girdi ve pasını verdi. Fowler için zor olmadı. Ama beraberlik golünden sadece iki dakika sonra Liverpool, Ginola'dan yediği golün aynısını bu kes Asprilla'dan yedi. Ön alandaki şok presi hızlıca aşan Newcastle orta sahası, topu savunma arkasına koşu yapan Kolombiyalı'yla buluşturdu, o da nefis bir gol vuruşuyla takımını yeniden öne geçirdi. Her zamanki gol sevincini yaptı elbette, taklayı attı. Dakikalar 68 olduğunda Liverpool baskısı artık iyiden iyiye artmıştı. Yine sağdan geldiler, bu kez ortayı McAteer yaptı. arka direkte Collymore dokundu; Newcastle United savunması kombine hataların bedelini beraberlik golüyle ödedi. Tabela 3-3'ü yazıyordu ve artık maçta kayış kopmuş, her şey rayından çıkmıştı. Liverpool saldırıyor, kalan dakikaları sadece galibiyet için oynuyordu.

Sözkonusu zamanda Premier League'de kulübede yalnızca 3 yedek oyuncu bulunabilirdi, bu yüzden hocaların oyuna müdahale seçenekleri kısıtlıydı. Sıklıkla bir stoper, bir orta saha ya da kanat adamı, bir de santraforu yanlarında tutuyorlardı. Stoperler sakatlık olmadıkça kolay kolay oyuna girmezler, diğer iki oyuncu da maçın skoruna göre değerlendirilirdi. Roy Evans'ın hamlesi 81. dakikada geldi, veteran Galli golcü Ian Rush oyuna girerken, stoper Howey oyundan alındı. Artık klasik dörtlü savunma hattına geçtiler ve Collymore açıkça sol kanat oynuyordu. Galibiyet golü bu sayede geldi.

Maçta artık uzatmalar oynanıyordu. Ian Rush ve John Barnes kısa paslarla Newcastle orta sahasını merkezden aştılar, ama ceza sahasına girdiklerinde çarpıştılar ve top ayaklarına dolandı. Garip ve komik bir hal almıştı bu güzel atak, ama muhteşem bitti. Barnes kafasını kaldırdığıda sol kanattan ceza sahasına dalmış durumdaki Collymore'u gördü, topu hemen ona gönderdi. Newcastle'ın sağ beki Watson o anda anlamsızca çok içeriye kaçmıştı ve Collymore topu aldığında önü açık, etrafı bomboştu. Yakın köşeye vurdu, Anfield yıkıldı. Uzatmalarda gelen golle Kızıllar kazandı, maç bitti.

Liverpool 4 – 3 Newcastle United

Fowler 2',
Ferdinand 10'

Ginola 14'

Fowler 55'

Asprilla 57'

Collymore 68'

Collymore 90+2


Kevin Keegan kırmızı ceketiyle Liverpool'un Spice Boys'una nazire yapıyor!

Liverpool bu epik galibiyetin ertesinde Coventry deplasmanında kaybedince yeşeren umutlar soldu. Newcastle ise sonraki maçını kazanarak bir önceki hafta kaybettiği pozisyonu geri aldı, fakat şampiyonluk yarışı artık averaj hesabına kalmıştı. Liverpool maçından iki maç haftası sonra son şampiyon Blackburn'e de kaybettiler ve işler değişti; artık kozlar tamamen Manchester United'ın eline geçmişti. Man United ise sürekli kazanmaya devam ediyor, Ocak sonundan beri teklemiyordu. Bitime dört hafta kala Southampton'a kaybetmeleri Newcastle'ı yeniden heyecanlandırdı. Eksik maçlarını tamamladılar ve umutlar son iki haftaya taşındı. Fakat bitime iki hafta kala Nottingham Forest deplasmanındaki beraberlikle her şey bitti. Manchester United, 12 puan geriden gelerek 4 puan fark attı ve 82 puanla şampiyon oldu.

Newcastle United sezon sonunda elinde geçen sezon PFA Yılın Futbolcusu ödülünü alan Les Ferdinand ve Faustino Asprilla varken Alan Shearer'ı transfer etti. Blackburn Rovers'ın ve Euro 96'da İngiltere ulusal takımının yıldızına dönemin dünya çapındaki en yüksek bonservis bedelini ödediler. Shearer'ın diğer güçlü talibi Alex Ferguson'u £15 milyonla ancak eleyebilmişlerdi ve bu transfer, bir bakıma Newcastle United'ı iki sezon önce küme düşmeye kadar götüren sürecin sembolü oldu. Kevin Keegan aynı sezonun yılbaşında takım ligde dördüncü ve lider Liverpool'un 5 puan gerisindeyken istifa etti, yerine tıpkı 20 yıl önce Hamburg'a transfer olduğunda onun Liverpool'daki formasını sırtına geçirdiği gibi, Kenny Dalglish geçti. 96/97 sezonu sonunda Manchester United yine şampiyon olmuştu, Newcastle United ise transferlere ve hoca değişimine rağmen bir kez daha ikincilikle yetinmek zorunda kaldı. Ertesi sezonlarda yine Kuzeydoğu'ya şampiyonluk getirmek, ülke futbolunu Liverpool - Man Utd rekabetiyle Kuzeybatı eksenine kayan rekabeti Tyneside'a taşımak istiyorlardı. Ama olmadı, asla mümkün olmadı. Her sezon hırsla bir öncekinden daha çok para harcadılar. Her sezona zirveye oynama parolasıyla başladılar ve sonunda küme düştüler. Doksanlar'ın ortasındaki bu rüya dönemin mimarını bugün King Kev olarak anıyorlar.

Liverpool ise 95/96'dan önceki sezonda League Cup'ı kazanmış, ama zirvenin çok uzağında kalmıştı. Geçen yıla göre dört maç az oynamalarına rağmen 95/96 sezonunda bir önceki yıla göre daha az puan topladılar. Başarısız geçen bu sezonun tolerasyonu FA Cup üzerinden yapmaya çalıştılar, ama finalde lig şampiyonu Manchester United'a 1-0 kaybettiler. Steve McManaman sezonu 25 asistle tamamladı, ama bir sezon daha kupasız geçti ve iki yıl sonra kulübün kapısından ilk Kıta'lı menajer, Gerard Houllier girdi. Aradan geçen zamanda bolca kupa kazandılar ve epik galibiyetler almaya devam ettiler, ama lig şampiyonluğu hasreti hala sürüyor. Bugünlerde dibi gördüler ve 20 yıl sonra yeniden Kenny Dalglish'e döndüler.

David Ginola sonradan ''Eğer oyunu bizim istediğimiz şekilde yönlendirebilseydik ve skoru 3-2'de tutubilseydik, hiç kuşkusuz şampiyon olurduk.'' diyecekti. Belki de gerçekten öyle olacaktı, fikstürün en zor maçını kazandıkları takdirde sonraki maçları psikolojik üstünlükle oynayacaklardı. Ama Liverpool'un hocası Roy Evans onların tekerine maç içinde defalarca çomak sokmuştu ve en sert darbe ikinci yarının başlamasından kısa süre sonra gelmişti. McManaman'ın sağa geçişiyle Jason McAteer - Steve McManaman ikilisi maçın ikinci yarısında Newcastle'ın solunu çökerttiler. İlk yarı boyunca kenarlarda oluşan 2'ye karşı 1'ler sorunu böylece çözüldü. Ginola'nın defansif zaafından yararlanan Roy Evans, Newcastle'ın beklerinin çakılı oynaması nedeniyle kanat savunmasında zaten sıkıntı yaşamıyordu. Son bölümde arkada sağlam durdular, şans da yanlarındaydı. Ian Rush'la risk aldılar ve karşılığını gördüler. Collymore'u merkezden uzaklaştırmak sonuç vermişti, Vaktiyle Ada'daki en pahalı transferi yapan Stan Collymore, bir asist iki golle oynadığı maçta tarihin akışını değiştirdi.

2002 yılında Premier League'in 10. yıl kutlamaları çerçevesinde bu maça ''10 Yılın En İyi Maçı'' ödülü verildi. Hem eğlencesi, aksiyonu, hem taktik yönü, hem o günü, hem de sonrasındaki yılları doğrudan etkilemiş olması sebepleriyle liyakatinden sual olunmazdı.

Stan Collymore attı ve Alex Ferguson çoluk çocukla şampiyon oldu. Newcastle United küme düştü, Liverpool ise bugünlerde dibi gördü.


Noat Samisa

08.01.2011

Mandalina Rüyası: Holloway'in Hikayesi

''Bunu erkekçe tanımlamak gerekirse, eğer bir gece dışarı çıkmışsanız geceyi birlikte geçirmek için bir genç kadın ararsınız ve birini kaldırırsınız. Bu kadın bazı haftalar çok güzel olur, ama bazı haftalar çok da güzel olmaz. Bugünkü performansımız da pek güzel olmayan bir kadın gibi olabilir, ama en azından onu taksiye bindirdik. Bu seferki belki eve götürdüğümüz en güzel kadın değil ama çok canayakın ve hoş, bu yüzden ona teşekkür ederim. Haydi, bir kahve alalım!''

Blackpool menajeri Ian Holloway yıllar önce QPR'ın başındayken kazandıkları Chesterfield maçı sonrasında takımının performansını yukarıdaki gibi değerlendirmişti. İşbu yazı ince kabuklu İzmir mandalinası gibi olmayabilir, içerisinden koca koca çekirdekler çıkabilir; ama bir kere buraya yazmış olacağımdan dolayı çürütüp ziyan etmek olmaz. Tam mevsimi, biz de birer mandalina alalım ve hikayemize başlayalım.

İngiltere'nin Kuzeybatısı'nda yer alan ve bir sahil şehri olan Blackpool'un İngiltere futbolunda söz sahibi olduğu zamanlar bundan çok önce, II. Dünya Savaşı sonrasına rastlar. Stanley Matthews önderliğindeki takım, 1953'te kulübün ilk ve tek büyük kupasını Wembley'de kazanır. Kısa zamanda iki kez final oynadıktan sonra üçüncüde talihleri döner ve FA Cup'a ulaşmayı başarırlar. Mayıs ayındaki finali kazanan takım, sonradan ''Yüzyılın Maçı'' olarak adlandırılacak olan aynı yılın Kasım ayındaki İngiltere - Macaristan maçına dört oyuncusunu gönderir ve bunların tamamı ulusal takımın ilk 11'inde görevlidir. Bilindiği üzere maç 3-6 biter, İngiltere gibi Blackpool'un da şaşalı günleri sona yaklaşmaya başlar. Son olarak bundan 40 yıl önce zirve ligde olan kulübe 2006 yılında bir Litvanyalı gelir ve yeni transferler için bütçe oluşturmak amacıyla kulübün yüzde yirmi hissesini devralır ve bir hedef koyar: Beş yıl içerisinde Premier League!

İlk sezon takım League One'ı aşar ve üç yıllık Championship süreci başlar. Valeri Belokon, sahip olduğu hisse miktarını yerel yatırımcı Owen Oyston'la eşitler ve kulübü eşgüdüm içerisinde, daha iyi imkanlarla idare etmeye başlarlar. 2009 yazında bambaşka güzel bir şey olur ve Ian Holloway, artık takımın yeni menajeri olmuştur. Her şey değişir:

''Sadece bir kez yeni atak oyun düşüncemden şüphe duymuştum. Ama o gün eşim yanıma oturdu ve şöyle dedi: ''Şimdi değiştiremezsin. Buna inanıyorsan, bunu yapmalısın.'' Takımımı tıpkı İspanya milli takımı ve Barcelona gibi oynatmak istiyordum. Çünkü yıl boyunca -08/09- onları gıptayla izlemiştim. Bu planın başarılı olacağını umuyordum ve aynı zamanda eğlenceli olacağını da biliyordum ve Kim (eşi) bunun benim için ne kadar önemli olduğunu biliyordu.''

Blackpool'un başındaki ilk maçında amatör bir takım karşına çıkmış ve -kendi sözleriyle- kaybetmeyi hakeden bir oyunla 0-0 berabere kalmışlardı. Eşi Kim'le yaptığı bu kısa süreli, ama çok önemli konuşma da bu maçın ertesinde geçmişti. Daha önce çokça aykırı, ama temelde klasik İngiliz futbolu üzerine temellenen futbol fikriyle antrenörlük yapan Holloway, izleyerek ve araştırarak öğrendiği, sevdiği yeni oyun biçimini o günden beri tereddüt etmeden uyguluyor. Sıradışı oyunlarıyla yükselmeye devam ediyorlar. Gerçi bu konuşmanın bugün Blackpool'un başarısını doğrudan etkilediği tezi biraz garip, kabul ediyorum. Fakat temelsiz değil. Her ne kadar Holloway ''nahoş galibiyet'' yorumunu çapkınlık tecrübeleri üzerinden yapsa da eşi Kim'le arasındaki bağ epey güçlü.

Geçmiş zaman olur ki, okulun güzel kızı ve popüler çocuğu 14 yaşında otobüste tanışmış ve güzel kız, popüler çocuğun maçlarını tribünden izler olmuş. Zamanla birlikte daha çok vakit geçirir olmuşlar ama gel zaman git zaman, işler yolunda gitmemiş. Popüler çocuk artık profesyonel olmuş, güzel kıza birlikte Wimbledon'a gitmeyi teklif etmiş ama kendine yeni bir erkek arkadaş bulan kız, bu teklifi reddetmiş. Popüler çocuk, ne olursa olsun güzel kızı unutamıyormuş. Wimbledon'daki arkadaşları ''vazgeç'' demişler, istemeyerek de olsa denileni yapmış. Fakat bir gün, annesinden gelen telefon her şeyi değiştirmiş:

''Kim'e olanları duydun mu? Gerçekten çok hasta olduğunu biliyor musun?''


Ian o gün arkadaşından ödünç aldığı arabayla doğruca Bristol'e dönmüş. O günden itibaren işi-gücü bırakmış, futbolu rölantiye almış ve bizzat Kim'in hemşireliğini yapmaya başlamış. Doktorlar üçte bir yaşama şansı vermişler, ama Kim'in erkek arkadaşı buna pek şans vermeyince nişan bozulmuş. Eski aşıklar, Ian ile Kim birlikte kanseri yenmişler. Kısa zaman sonra evlenmişler ve William adında sağlıklı bir erkek çocukları olmuş. Ardından aileye ikizler katılmış, fakat sağır olarak. Holloway, sağır ikizlerini okula götürmek için her gün Bristol - Londra arasını arşınlamaya başlamış. Akabinde doktor onayıyla aileye altıncı üyeyi katmaya karar vermişler, fakat Harriet de aynı engel ile doğmuş. Holloway sonradan ''Dört çocuktan üçünün sağır olması çok ender görülen bir durum. Bize dördüncü çocuğumuzun sağır olma ihtimalinin lotoyu beş kez kazanmakla eş olasılığa sahip olduğunu söylediler, ama oldu.'' diyecekti. Ian Holloway ve eşi azimle işaret dili öğrendiler. Artık çocuklar büyüdü, iyi bir eğitim aldılar ve bu sayede aciz durumda değiller. Babaları onlardan, onlar da babalarından razı.

''Canımın içi, böyle şeyler sadece romanlarda olur.'' diye bilirdik, ama yukarıdaki hikaye doğru ve bitmiyor. Ian Holloway, ilk bölümü çok beğenilen hayatının ikinci ve yine masalsı bölümünü yazıyor:

Mandalina Rüyası

Blackpool takımı yeni yıl fikstüründen -üç maç eksiğiyle- 25 puanda ve 11. sırada çıkmayı başardı. Dipteki takımların son sıçrayışlarıyla düşme hattıyla aralarında beş puan fark kalsa da ilk yarıyı 30'a yakın puanla bitirmek, yeni yükselen bir takım için hem büyük başarı, hem de kümede kalma garantisi olmalı. Yakın zamanda Reading, Hull City ve Burnley benzer ilk devre performanslarıyla yukarılara tırmanmış, fakat ikisi ikinci sezon sendromuyla olmak üzere üçü de zirve ligde üçüncü sezonu görememişlerdi. Blackpool'un akıbeti benzer olur ya da olmaz, ama şu zamana kadar yaptıkları dahi bambaşka, çok özel.

Her şeyden önce takımdaki hiç kimse 10 bin sterlinden fazla haftalık almıyor. Bunun anlamı, takımındaki tüm futbolcuların yıllık - vergi hariç- £500K'dan fazlasına oynamıyor olması ki, bu bedel bazı Premier League futbolcularının yalnızca bir ayda kazandıkları para. Holloway ne olursa olsun bu barajı aşmadı ve transfer politikasını kiralık ve boşta oyuncular üzerine kurdu. Üstelik elde borç yok, ufukta üç yıl boyunca kasayı girecek olan garanti £50 milyon vardı, zira Ian Holloway play-off finaline yükseldikleri maç sonrası ''Premier League hayali çok güzel. Neden 4 yıl boyunca parachute payments'ı almayalım?'' diyerek daha baştan küme düşmeyi kabul etmişti. Parayı stok yapmayacaklar elbet, stadların yeni tribün yapacaklar ve Leeds United olmamaya çalışacaklar; ama bunu yaparken de başarıyı arka plana atmıyorlar. Tabii ki Holloway sayesinde. Hoca sezon başında:

''İspanya gibi Tiki-Taka oynatmak istiyorum. Takımımı İspanya gibi oynarken görmek istiyorum. Nasıl pas yapıyorlar, nasıl top tutuyorlar, baksanıza. Kısa bacaklılar nasıl koşuyorlar ve paslaşıyorlar, muhteşem. Neyimiz eksik, neden biz de onlar gibi oynamayalım?''

demişti. Championship'ten bu şekilde gelmişlerdi, sürpriz şekilde son haftalarda play-off'a girip, yine sürpriz şekilde finali kazanmışlardı; lakin Premier League bambaşka bir yarışmaydı. Holloway geri adım atmadı. Ama sezonun ikinci maç haftasında Arsenal'den 6 gol yediler ve çok sert bir ''Premier League'e hoşgeldiniz'' hediyesi aldılar. Oyunları sorgulandı, Derby County benzetmeleri yapıldı. Holloway ise bu maçın sonrasındaki düşüncesini şöyle anlatmıştı:

''Arsenal'den 6 yemiştik ve bir sonraki hafta oynayacağımız Chelsea maçında neler olabileceği hakkında bir fikrim yoktu. Ama eğer bir boksörseniz, yumruk atmadan ne olacağını tahmin edemezsiniz. Ya da bir dağcı, risk almadan zirveye ulaşamaz. Sadece neler olacağını görmek istedim ve bir yumruk atmak zorundaydım.''

Chelsea'den de 4 yediler, fakat bu Chelsea sezon başındaki play-station futbol oynayan takımdı. Bildikleri yoldan devam ettiler. Savunmayı önde kuruyor, önde presle bol pas yaparak oynamaya çalışıyorlar. Bekler sürekli ataklara katılıyor, onların son çizgiye ulaştığı anlarda ceza sahasında dört ya da beş turuncu formalı mutlaka oluyor. Doğal olarak arkada sıkıntı yaşıyorlar, kaybettikleri maçlar genellikle farklı oluyor.
4-3-3 üzerinden kurguladıkları esnek bir orta sahaları var. Zaman zaman Elliot Grandin merkezdeki ikilinin önünde oluyor, bazen ise düz üçlü oluşturuyorlar. Bol pas yapıyorlar, oyunu sürekli genişletmenin peşindeler. Bazen Taylor-Fletcher'ı sağ kenarda hedef adam olarak kullanıp, onun uzun boyunun yardımıyla sıkışık anlarda topu ileri taşıyorlar. Çok coşkulu ve sadece keyif alarak, kaybedecek hiç ama hiçbir şeyleri olmadan, kaygısızca oynuyorlar. Hatta bunu öylesine saf, naif yapıyorlar ki, sıradışı bir ara hikaye daha yazmayı başardılar:

''Oyun durduğunda hakem Howard Webb'e bir önceki pozisyon için itiraz etmeye gittim. Ama o bana, hatalı olanın aslında biz olduğumuzu söyledi. Sürekli ayakta kalarak çok dürüst oynuyormuşuz, ama bu sefer de o zor durumda kalıyormuş. Bana 'eğer düşerseniz, benim için de işler kolaylaşır' dedi.''

Blackpool'un stoperi ve aynı zamanda Premier League'de sezonun yıldızlarından olan Ian Evatt, Manchester City maçından sonra mikrofonlara bu cümleleri sarfetti. Ne çok faul yapıyorlar, ne de kendilerine faul yapıldığında topu düşünmekten vazgeçiyorlar. Bu yüzden gol de yediler, ama Ian Holloway hala dersine çalışmaya, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan kaygısız takımını oynamaktan en çok keyif alacakları şekilde sahaya çıkartmaya devam ediyor. Bu yüzden hakkında FA soruşturma açtı, sıkışık fikstürde bir sonraki maça tüm takımı değiştirerek çıkması sonucunda oluşan şaibeyi ''Eğer kulüp bir yaptırımla karşılaşırsa, istifa ederim.'' diyerek bertaraf etti. Aynı dönemdeki Wayne Rooney krizinde Alex Ferguson'dan yana tavır aldı ve Bosman kuralının futboldaki en büyük sorunlardan biri olduğundan yine kendine has, yarı küfürlü cümlelerle bahsetti.

Tottenham'ın menajeri Harry Redknapp'e göre Ian Holloway'in Blackpool'da yaptığını Jose Mourinho'nun yapması imkansız. Şüphesiz ki öyle, Blackpool'da olan bitenin kolayca açıklanması mümkün değil. Hoca sadece deniyor, futbolcular da öyle. Neler olacağını bilmiyorlar hala, ama denemeye devam diyorlar. Takımın yıldızı Rangers çıkışlı Charlie Adam. Muhteşem bir sezon geçiriyor, harika oynuyor. Orta sahada takımın lideri. Geri kalan oyuncuların hemen hemen hepsi alt ligde o şehir senin, bu şehir benim gezmiş oyuncular. Santrafor DJ Campbell'ı geçen sezon Leicester'dan kiralamışlardı, onun sayesinde Leicester'ı altlarına aldılar. Yabancılar sıradan, bunlardan bize tanıdık isim Richard Kingson. Ama ortaya çıkan bileşim, sahanın her bölgesinde birlikte hareket eden ve gücü ölçüsünde gole gitmeye çalışan, topu savaşarak kazanan, yine gücü ölçütünde akıcı ve futboldan bihaber insanlara bile keyif veren bir takım.

Hayatı masal olan adam, Premier League'de bir peri masalı yazıyor ve Mandalina'lara oynattığı futbolla kimilerine göre Sam Allardyce'a, Alan Pardew'a, Mick McCarthy'e nanik yapıyor. İkinci yarı nerede olacaklar, düşecekler mi, kalacaklar mı; bilinmez elbette. Ama bu ilham veren bir öykü ve aklıma şu iki soru ister istemez takılıyor:

Acaba herkes Holloway ve takımı gibi kaygısız olsa, futbol oyunu bugün nerede olurdu?

''Futbolda taktik, zayıflığın diğer adıdır.'' diye düşünenler acaba bu hikayeden kendilerine bir pay çıkarırlar mı?

Her şey bir yana, aşağıdaki videoda Blackpool'un attığı ikinci gol, bu yazının özetidir.


Blog arşivinden, farklı futbol akımlarının yazdığı eski masallar:

N Forest 3-4 Blackpool
Blackpool - Cardiff
Blackpool 3-2 Cardiff
Mandalina Sezonu

Efsunlu Kaleler
Masal Kahramanı Owen Coyle
Masaldan Sıkıldın Mı?

Kaos Deplasmanları

Şehrimiz Reading

Noat Samisa

04.01.2011