Antalyaspor 0-2 Beşiktaş

Şubat ayının başında Gaziantep BBSpor'u mağlup eden Beşiktaş, bu maçtan sonra oynadığı 6 resmi maçta galibiyet yüzü görememişti. Ligde ikinci yarının ikinci galibiyeti gelirken, rakip Antalyaspor'un kazanamama serisi ligde 8, toplamda 11'e çıktı. Şifo'nun takımının tepetaklak gidişi sürüyor.

Ev sahibi Antalyaspor'da Mehmet Özdilek geçen haftanın takımında Ali Turan ve Sedat'ın yerine Necati ve Erkan'ı koymuştu. Yenal sağ beke geçmiş, Necati de her zamanki forvet arkası, hazırlayıcı rolüne geri dönmüştü. Çift merkez orta saha kullanarak 4-2-3-1 şeklinde dizildiler. Bernd Schuster ise hafta içi Dinamo Kiev'de sahaya çıkan takımdan Hilbert, Ferrari ve Ernst'i çıkarmış, yerlerine Ekrem, Toraman ve Simao girmişti. Şablon yeniden 4-3-3'e dönmüştü.
Beşiktaş Topun Arkasında

Bu sezon daha evvel Porto deplasmanı, Galatasaray ve Bursaspor maçlarıyla Gençlerbirliği maçının ikinci yarısı gördüğümüz görüntünün bir benzeri, bu maçın henüz ilk dakikalarından itibaren sahaya konuldu. Beşiktaş savunma hattı kendi ceza sahasının önünde pozisyon aldı, yalnızca Bobo ya da bir fazla oyuncu rakip sahada göründü. Top rakibe teslim edildi ve ilk devre tamamen monoton, yatay seyirde devam etti.

Beşiktaş'ın hücum planlarında Bobo'ya gidece uzun toplar ve Quaresma vardı. Quaresma maça sağda başladı, kısa süre sonra sola geçti ve takımın rakip kale önüne taşınmasını sağladı. Guti ise epey geride pozisyon aldığı bu maçta ilk dakikalardan itibaren bolca pas hatası yaptı, temposuzluğuyla takımın ileride çoğalamama sebeplerinden biriydi. Rakip kaleden uzakta yerleşen orta sahadan yardım alamayan ileri üçlü, kendi başına yaratmaya çalışıyordu ama oyuncu tipleri pozisyon üretmeye imkan tanımadı. Kaleden uzak iki kanat adamı ve başında iki kişi olan santraforla boş koşu ya da bir demarke oyuncu katkısı olmadan ancak bireysel hata üzerine gol atılabilirdi, nitekim Beşiktaş devre boyunca korner bile kazanamadı.

Hücumdaki etkisizliğe rağmen savunmada bir şeyler değişmişti ki son maçlarda artık bir klasik haline gelen maç başı yenen basit gol, bu kez gelmedi. Yine de bir kez Sivok'u dışarıda olması nedeniyle, bir kez markaj hatasıyla, bir kez de orta sahanın ceza sahasına fazla gömülmesi nedeniyle rakibe üç net gollük pozisyon imkanı verildi. Rüştü başarılıydı.
İkinci Yarı

Ekrem'in ekstra koşusu, rakibin ayağına çarpıp yön değiştiren Quaresma pasıyla ödüllendirildi ve Beşiktaş bu golle öne geçti. Bu dakikalarda yine Antalyaspor etkindi, Beşiktaş ise bireysel olarak yaratıcı olan, ama birliktelikleri aşırı uyumsuz ön üçlüsünün etkisizliğinde arayışlarına devam ediyordu. Korner bile kazanılamıyorken durum epey umutsuzdu, ama Ekrem geçen hafta olduğu gibi yapması gerekenden fazlasını yaparak skor değiştirdi.

Son bölümde Antalyaspor skoru aradı, hamleler yapıldı ama yeterli etkinlik sağlanamadı. Guti'nin Ömer'i avlamasıyla maç bitti.

Sonuç: Yakın Maç, Süper Sonuç

Maç iki tarafa da çok yakındı. Oyun merkezini geriye çeken Beşiktaş'ta uyumsuz hücumcuları, bu yeni planın ikinci adıma geçmesini sağlayamadılar. Antalyaspor'un sınırlı yaratıcılığı ise ilk yarı pozisyonları buldu, golü elde etseler çok büyük ihtimalle maçı kazanacaklardı. Ama olmadı, düşüşü durduramadılar. Beşiktaş'ın ilk golü ofsayt, Antalyaspor'un verilmeyen net bir penaltısı da var. Özellikle skor dengedeyken verilen bu yanlış kararlar, çok yakın giden, golü atanın kazanacağı bu aşırı temposuz maçın sonucuna direkt etki etti. Geçen haftalarda olur olmaz durumda yaygara koparanlar, umarım bu kez hakem hatalarının sezon sonunda terazinin kefelerine aşağı-yukarı eşit bastığını görürler.

Bernd Schuster maç sonunda ''Güzel futbol oynamaktan çok, kazanarak moral motivasyonu tekrar kazanmak istiyorduk, bunu başardık.'' dedi. Ben bu açıklamanın trajikomik olduğunu düşünüyorum. Beşiktaş'ın kaybettiği birçok maçtaki oyunu güzel değil, rezildi. Beşiktaş takımı topla oynamaya çalışınca kaybettiği topu geri kazanamıyorsa, elindeki oyuncuları hem mental, hem de fiziksel olarak bu yönde zayıfsa, rakibin topu kaybetmesini bekleyebilir. Öbür türlü sahaya çıkmaya gerek yok, zihnen çökmüş şu hal ile kazanabilmek mucize olurdu. Beşiktaş bugün başka bir şey yaptı, çok zor durumda olunmasına, yetersizliğe, kalitesiz oyuna rağmen işler iyi gitti, her şeyden önce gol yemedi ve kazandı.

Sadece iki çeşit (güzel-çirkin, iyi-kötü, önde-arkada, proaktif-reaktif vs.) futbol yok, çok çeşit futbol var. Schuster'den beklentim, en başından beri bir bugün örneğini gösterdiği hamlelerdi. Maç-maç farklılıklar, rötuşlar, günlük durum farklarında optimum verim almak için yapılacak çalışmalar, hamleler, uyarılar... Porto deplasmanı takımın en iyi maçıdır, Bursaspor ve Galatasaray maçları onca sakata rağmen kazanılmıştır. Bunların ortak özelliği fikri ve kurgusal farklılıklardı. Ama takım ve hoca epeydir asgari düzeyden uzak performans sergiliyorlar. Takım kadrolar açıklandığında, olmadı ilk dakikalarda ya da yediği ilk gol ile maçı kaybediyor. Bu akşam farklı bir şey oldu. Bu sonuç farklılığı umarım bireysel performansları yukarı taşır ve zamanla uyum artarak futbol seviyesi yükselir. Kazandıkça değişmek, gelişmek mümkün. Ama kaybetmekte ısrar ettikçe, hiç ama hiçbir şey olmaz.

Noat Samisa

28.02.2011

Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #2 - (1989) Milan 5 - 0 Real Madrid

Galatasaray'ın da yarı finalde olduğu 1989 senesi Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Real Madrid ve Milan arasındaki serinin ilk maçı 1-1 bitmişti. Galatasaray'ın Bükreş deplasmanından 4-0'lık mağlubiyetle dönüşü sonrası, kupanın finalistlerinden biri büyük ölçüde belli olmuştu, fakat ikinciyi kestirmek çok zordu. İddialı Real Madrid kafilesi, rövanş maçından bir gün önce Milano'ya gelmiş, kısa bir idman sonrası otellerinde istirahate çekilmişti. Futbolcular dinlenirken kurt hoca Leo Beenhaker boş durmuyordu ve bir plan yaptı. Sinsi bir plan. Günü boş geçiren Milan'ın, maç günü sabahı basına kapalı yaptığı idmanlar futbol çevrelerinde adeta mit olmuştu. Ne yapıyorlardı, kimse net olarak bilmiyordu. Hedef, bu idmanı bir şekilde izleyip, -muhtemelen taktik idman olan- çalışmayı gözlemleyerek rakibin maç planına ilişkin ipuçları elde etmekti. Gece kararlaştırdılar ve sabah olunca teknik ekibin pek tanınmayan yüzlerinden birini Milan tesislerine yolladılar.

Sonrasını dönemin Real Madrid santraforu Emilio Butragueno anlatıyor:

- Maç toplantısını yaptığımız sırada casus otele geri döndü. Biz heyecanla onun aldığı notları beklerken, o sadece şu cümleyi söyledi:

- ''11 kişi tam sahada maç yaptılar... ama rakip ve top yoktu!''

Futbol bugünlerde zirveyi zorluyor. Daha yukarısını, daha iyisini istiyor ve gösteriyor. Değişiyor, gelişiyor ve kendini bir kez daha yeniliyor. Futbol oynayanlar, futbol sevenler çalışıyor. Daha iyi olmak için, kazanmak için saha içinde ve saha dışında mücadele ediyor. Bu süreçte kazanma duygusu, şehvetin aşktaki olmazsa olmaz varlığı gibi, en güçlü itki olarak yan etkileriyle birlikte var olanı şekillendiriyor. Kaybedenler değişime kafa yorar iken, kimi puristler sahip oldukları fikre saplanıp eleniyor, kimileri ise yeniden yaratma gücüyle o kuvvetli duygunun peşinden bir kez daha koşuyorlar. Arrigo Sacchi de bir zamanlar bunlardan biriydi. Sahip olduğu futbol aklıyla dönemini ve sonrasına etki etti.

Babasının ayakkabı fabrikasında satış mağazası sorumlusu olarak Fusignano'da ayakkabı satan genç Arrigo, küçüklüğünden beri futbola çok meraklıydı. Lise günlerinde birkaç iyi takımda kendini denemiş, ama esas çocuklar arasına seçilememişti. Yeteneksizdi. Diğerleri gibi yapamıyordu. Ama futbolu çok seviyordu. Amatör takımlarda top oynamaya başladı, yıllarca aksatmadan devam etti. Bu arada babasının işi sayesinde İtalya'da evine televizyon giren ilk insanlardan olmuştu. Tv'deki maçları asla kaçırmıyordu. Farklılıkları görüyor, herkesten farklı heyecanlar duyuyordu. Bir yolunu bulup babasının iş seyahatlerine eşlik etmeye başladı ve -tahmin edileceği üzere- tüm seyahatlere bir futbol maçı sıkıştırıyordu. Bir gezi dönüşü, sonunda, kararını vermişti. Artık geri dönüş yoktu:

- ''Baba, ben ayakkabı satmayacağım. Ben, ben... antrenör olacağım!''

Profesyonel futbolculuk kariyeri olmayan yirmi altı yaşındaki bir genç antrenör olarak vaktiyle futbol oynadığı yerel kulüplerden birinde, Baracco Luco'da kariyerine başladığında takımın kalecisi yirmi sekiz, santraforu ise otuz iki yaşındaydı. Doğup büyüdüğü kuzeydoğudaki birkaç iyi kulübün altyapısında çalıştıktan sonra, önüne Parma'nın genç takımı fırsatı geldi. Floransa'dan sonra daha kuzeye gitmişti ve adım adım hedeflerine yaklaşıyordu. Parma'nın başına geçti ve ilk A takım deneyimini Serie B'de yaşadı. Üst lige ulaşamadılar, ama Coppa Italia'da Milan'ı iki maçta da mağlup ederek eleyince, Milan'ın taze başkanı Silvio Berlusconi kararını verdi: Arrigo Sacchi...

60'ların sonunda Nereo Rocco'yla yaşanan şaşaalı günlerden sonra yalnızca bir kez Scudetto kazanabilen Milan, artık yeni bir yola giriyordu. Nils Liedholm'un gidişi sonrası göreve gelen Fabio Capello, bir sezon sonunda yerini yaştası Arrigo Sacchi'ye bırakıyordu. Bu değişimin meyvesi, ilk sezon sonunda Maradona'lı Napoli'yi geçerek elde edilen Scudetto ile alındı. Ligin en çok gol atan ikinci takımı ve ligin en az gol yiyen takımı Sacchi'nin Milan'ı olmuştu. Sadece 14 gol yemişler, bu alanda en yakın rakipleri Roma'ya 12 gol fark atmışlardı. Berlusconi istediğini elde etmişti, ama aslında her şey yeni başlıyordu.
Milan 5-0 Real Madrid

19' - Ancelotti
25' - Rijkaard
45' - Gullit
49' - van Basten
60' - Donadoni

Kazanana 2 puan verilen, kaleciye geri pasın yasaklanmadığı, saygı duruşunun maç oynanırken, oyun durdurularak yapıldığı günler... Yeni hocası Leo Beenhaker yönetiminde son iki sezonun La Liga şampiyonu olan Real Madrid, sezon başında Barcelona'nın yıldızı Bernd Schuster'i kadrosuna katarak 20 yılı aşkın süredir erişemediği Avrupa Şampiyonu ünvanını kovalıyordu.

Geri dörtlüde 10 numaralı formasıyla stoper/libero Gallego, bugün pek rastlanmayan bir rolde, takımı ileri taşıyan özel rol sahibi oyuncu olarak sahadaydı. Savunma önündeki Vazquez ise sık sık Schuster'le yer değiştirerek topu santrafor ikilisine aktaran adam olmaya çalışıyordu. Maçın başında Gallego çok sayıda uzun top oynamak zorunda kaldı, fakat Milan savunmacıları hata yapmadılar. Üstelik, savunma hattını orta yuvarlakta kurmalarına rağmen rakibi ofsayta düşürmüye çalışmıyorlardı. Tüm uzun topları geri kaçarak topladılar ve hızla atağa çıkmaya çalıştılar. Kalelerinde yalnızca bir tehlike yaşadıktan sonra önde kazandıkları bir topta Ancelotti çalımlarla gitti, mükemmel vurdu ve Milan'ı 1-0 öne geçirdi. Tabela değiştikten sonra Real Madrid risk almaya başladı ve oyunun seyri, maç sonuna kadar aynı şekilde sürdü. Geriden iyi top çıkaramayan Real Madrid'de Gallego'nun uzun topları karavana gitti, Schuster ise Rijkaard'ın baskısında dağıldı. Sürekli öne alanda top kazanan Milan, birkaç pasta rakip kaleye indi. Duran toplarda etkinlikleri skoru artırdı ve ilk yarı bittiğinde Real Madrid dağılmıştı.

Maçın ilk saati geride kaldığında tabelada 5-0 yazıyordu. Milan oyunu rölantiye aldı, pres gücünü düşürüp rakibin oynamasına izin verdiler. Geride sağlam durup, Real Madrid'in sinirini bozacak kadar güçlü olan oyun disiplinini sürdürerek maçı tamamladılar. Leo Beenhaker, maç sonu ''Bu Milan'ı yenmek imkansızdı.'' dedi. Arrigo Sacchi de oyuncularına böyle derdi: ''Böyle oynarsak, bizi kimse yenemez.'' Bu maçtan sonra Avrupa futbolunda hiçbir şey, eskisi gibi olmadı. Yeteneğin prangasına tutulmuş futbol, uykusundan uyanarak yepyeni rotalara yelken açtı.

25 metreden daha dar bir alanda 10 Milan oyuncusu görülüyor...

Sacchi'nin ''böyle oynarsak'' sözünden kastı, daha sonraları açıkladığı üzere kendi futbol fikrinin en özel sırrıydı:

''Her şeyin sırrı, boyca kısa takım olmaktı. Eğer son adamımız ve en uçtaki santraforumuz arasında 25 metre olursa, buna yoğunlaşırsak, kimse bizi yenemezdi.''

Sacchi'nin sözkonusu 25 metre ideali, daha önce görülmemiş bir yöntemdi. Rakibe ön alanda pas yapma fırsatı veriyorlardı, zira Gullit ve Van Basten'in rakip ceza alanı önünde pres yaptıkları görülmezdi. Orta saha yuvarlağı civarında kümelenen 10 oyuncu, asla rakibe pas yapma fırsatı vermeyip, onları uzun topa zorlardı. Uzun toplarda da rakibi ofsayta düşürmeyi amaçlamaz, topu çabucak kazanıp öne oynamaya çalışırlardı. Sacchi böyle istiyordu. Ona göre en önemli olan, hücumdan savunmaya, savunmadan hücuma geçişlerdi:

''Topa sahip olduğunuzda oyuna oyuna hükmetmelisiniz. Savunmaya geçtiğinizde ise alanı kontrol etmelisiniz.''

Alanı kontrol etmek, işte Sacchi'nin daha çocuk yaşlarından bu yana üzerine en çok kafa yorduğu konu buydu. İtalya'nın futbolundan memnun değildi, daha doğrusu İtalya'nın üzerine sinmiş olan olumsuzculuk fikrinden hoşnut değildi. Bir zamanlar Macaristan'ın, Hollanda'nın ve Brezilya'nın oynadıkları oyuna hayrandı ve bu üç ekibin ortak noktası, İtalyan'lara zıt olarak proaktif olmalarıydı. Gençliğinde dinlediği bir hikayeyi tersine çevirmeyi, kendine ideal bellemişti: Catenaccio'nun ilk uygulayıcısı olarak bilinen Nereo Rocco, farklı fikirlerini uygulamak üzere İtalya'ya gelen Helenio Herrarı'yı bir maçta öyle bir yenmişti ki, Herrera ortama ayak uydurmak zorunda olduğunu kanıksadı. Bütün maç topa sahip olan Herrera'nın takımı, Rocco'nun takımına gol atamamış, kalesinde yaşadığı iki tehlikeden ikisi de gol olmuştu. Adam markajının en geçerli doktrin olduğu ortamda Herrera yeni bir şeyler daha tasarlamış, ama ana fikri değiştirememişti. İtalya'da alan savunması deneyen ilk kişi, Sacchi'den iki yıl önce Milan'da çalışmış İsveçli Nils Liedholm olarak bilinir. Fakat Sacchi, buna da karşı çıkıyor:
''Liedholm'ün alan savunması, gerçek alan savunması değildi. Benimki ise farklıydı. Rakip hücumcu alan değiştirdikçe, markaj bir oyuncumdan diğerine geçer. Ama Liedholm'ünkinde bir alanda başlardınız ve bu alandaki rakibi kontrol ederdiniz.''

Yani bir bakıma yeni bir adam markajı yorumu yapmıştı Liedholm. Ama Sacchi, tüm bu eski alışkanlıkları ve geçerli kazanmak yolunu esnetecek bir futbol anlayışıyla oynatıyordu takımını. İlk sezonda Van Basten ve Gullit transferlerine ikinci sezon bir başka Hollanda'lı, Frank Rijkaard ekleniyordu. Hoca, bu oyuncularla sürekli istişareler yapıyor, daha iyi olabilmek konusunda görüş alış-verişinde bulunuyordu. Bazı kazanımlar mutlaka olmuştur, ama Sacchi ile Hollanda'lılar arasındaki ilişki, zamanla fena halde bozuldu. Bunun da sebebi, Sacchi'nin amaca hizmet eden ağır idmanları ve asla tatmin olmamasıydı. Çünkü:

''Topsuz oyun, toplu oyun kadar önemlidir. Pres yapmak, koşmak ya da çok çalışmak değildir, alanı kontrol etmektir.''

Sacchi'nin Milan'ının dünya üzerindeki diğer takımlardan en büyük farkı, topsuz oyundaki başarısıydı. 25 metre ideali etrafında şekillenen bu fikir, oyuncuların maç boyu çok yüksek bir ritmde oynamasını gerekli kılıyordu. Hatta dönemin Inter hocası Giovani Trapattoni, ''Milan'a karşı oynarken topa sahip olmak, köpekbalığının önünde kan akıtmak gibi.'' demişti. Rakiplerinin hücum silahlarını çaresiz kılıyorlar ve kolayca gole ulaşabiliyorlardı. Bunu yaparken de Sacchi'nin önem verdiği şey, doğru karar vermekti:

''Benim felsefem, yapabildiğim kadar futbolculara öğretmektir. Her gün, birlikte olduğumuz her zaman. Onlar olabildiğince fazlasını iyi bilmeli. Bu onlara sahada her senaryoda doğru kararı verme, bunu da olabilecek en hızlı şekilde yapma imkanı verir.''

''Pek çokları futbolun, oyuncuların kendini sahada ifade etmesiyle alakalı olduğuna inanır. Ama durum böyle değildir. Oyuncuların kendilerini antrenörün belirleyeceği parametreler içerisinde ifade etmeye ihtiyacı var. Bu yüzden antrenör oyuncularının zihnini olabilecek en fazla bilgi ve veriyle donatmalı ve oyuncular, sahada alacakları kararlarda bunlara dayanmalı. Bu sadece futbolcu olmakla ilgilidir, üstün yetenekli ya da atletik olmakla değil. (...) Robotlar ya da bireysellik istemiyorum. Beni ve söylediklerimi anlayacak, takıma hizmet ederken ruhunu ortaya koyacak insanlar istiyordum. Kısacası, futbolun nasıl oynanacağını bilen insanlar istiyordum.''

Sacchi, idman öncesi ve sonrası teorik dersler yapardı. Futbolcularıyla uzun uzun sohbetler eder, daha iyi olmak için yeni fikirler arardı. Saha çalışmaları ise her zaman yorucuydu. Özellikle Hollanda'lılar, takımın her maç rakiplerini ezip geçtiği günlerde Sacchi'nin hala tatmin olmamasına isyan ettiler. Bu kadar fazla çalışmanın, sürekli beraber olmanın, her gün kafalarına rakiplerle ilgili bilgilerin enjekte edilmesinin ve bazen anlamsız gelen fantastik çalışmaların (sahadaki yerleşimi mükemmelleştirmek adına rakipsiz ve topsuz maç yapmak gibi) sebebini sorguluyorlardı. Lakin Sacchi'nin verecek bir yanıtı vardı mutlaka:

''Onları ikna edebileceğimi söyledim. Tassotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve Ancelotti'den oluşan 5'liyi 4 + 1 şeklinde sahaya dizdim ve Van Basten ile Gullit'e 8 kişi daha çağırmalarını söyledim. Benim 5 oyuncum ve bir kalecim vardı, onlarsa 10 kişiydi. Bize ilk golü attıklarında maç bitecekti, ama tek farklı kural, topu kazandığımızda onların oyuna yarı sahadan başlamalarıydı. Yarım saat geçtiğinde hala gol yememiştik.''

Sacchi'nin kolektif, organize ve tek vücutmuşçasına hareket eden bir takım yaratma ve futbolu bu şekilde oynama hayali, bu müthiş denemeyle onaylanıyordu. Sacchi'ye göre topa sahip olmak çok da önemli değildi. Aslolan, akıllı oyunculardan oluşan organize bir takımın topsuz oyun başarısıydı ve topu kazandığında vereceği doğru kararlar ile en yakın yoldan gole ulaşma çabasıydı. Bu doğrultuda 4-4-2 şablonunu yeniledi ve idealin bu olduğuna karar verdi. Onun kullandığı diziliş bir tercih değil, sonuçtu.

Ama işler hep böyle güzel gitmedi. Art arda kazanılan iki Avrupa Şampiyonluğu'na rağmen kısa zamanda şartlar değişti. Maldini'nin sonradan söylediği ''Sacchi'nin istediği ritmde oynarsak hep kazanıyorduk, ama bu ritmi korumak çok zordu.'' sözü, bir itiraftır. Herkesten fazla çalışıyorlardı ve yıldız oyuncu egosu, bazen bu idmanları kaldıramıyordu. Oyuncular Sacchi ile ters düşmeye başladılar. Asla ve asla tatmin olmayan bu adam, tribüne gelenlerin paralarının karşılığını sonuna kadar almaları adına herkesten fazla çalışıyordu, sebep olarak bunu söylüyordu. Fakat şaşaalı Milan günleri pek de uzun sürmedi. Düşüşe geçen Milan, oyunculara nispeten serbestlik tanıma vaadi veren Fabio Capello'yla yeniden anlaştı ve yepyeni, kupalarla dolu bir dönem başladı.

Arrigo Sacchi, her şeyden önce bir tabuyu yıktı. Milan'a geldiği ilk günlerde profesyonel futbolculuk geçmişi olmaması nedeniyle İtalya basınınca karalama kampanyası başlatılınca ''Bir jokey, at olarak doğmak zorunda değildir.'' dedi ve tarihin gelmiş geçmiş en büyük ayarlarından birini verdi. Onun açtığı yolu Brezilya'dan Lazaroni ve Parreira takip etti ve sıradışı taktik becerileriyle fark yarattılar. Bugün profesyonel futbolculuk geçmişi olmayan Sven-Goran Eriksson, Gerard Houllier, Jose Mourinho ve Andre Villas-Boas üst düzey takımlarda çalışıyorlar. Bu da bize bireysel oynama zevki ya da yöntemlerinden farklı olarak, bir futbol teorisinin varlığını kanıtlıyor.

Nasıl bir dönem Milan'ın başına gelen en güzel şey idiyse, sonradan yerini Fabio Capello'ya bırakması da Milan'ın başına gelen en güzel şey oldu. Sacchi'nin püriten futbol görüşü, özellikle Milan gibi sürekli yüksek hedeflere oynayan ve daima transfer yapması gereken takımlarda uzun süre uygulanabilir değildi. Bugün de benzer disiplinle oynayan takımlar genelde orta sıralarda ya da düşük bütçeli liglerde. Zira Sacchi'nin kendi idealinde mükemmele ulaşma hayali, yetenek farkını arka plana iterek yalnızca kolektivizm üzerinden zafere ulaşmayı hedefliyordu. Fakat yetenek, bazen ve sıklıkla, üzerinde yeterli hakimiyet kurularak skora ulaşma yolu olmaktaydı. Sacchi'nin oyuncuları ise hem topsuz, hem de toplu oyunda özgür değillerdi; Valeri Lobanovski'nin maça dair düşüncesini söyleyen oyuncusuna verdiği ''Bunları düşünme, sadece dediğimi yap. Ben senin yerine düşünüyorum.'' cevabındaki gibi, o da her oyuncusunu eğiterek bir kalıba sokmaya çalışıyordu.

Basmakalıp manşetlere göre Sacchi, ''sıkıcı İtalyan'lara hücum oynatan adam'' idi. Fakat bu gerçek değil. Sacchi'nin yarattığı en büyük fark, topsuz oyunda oldu. En çok bunun üzerine kafa yordu ve İtalya milli takımında Roberto Baggio'yla yaşadığı sorun gibi, yeteneğe pek önem vermedi. Asgari yeterlilik düzeyine sahip akıllı oyuncular istedi ve gücünü takım savunmasından alan bir takım kurdu. Onun takımı bugünün Barcelona'sından ve 70'lerin Hollanda'sından çok sayıda farklı özellik barındırıyordu ve topa sahip olmak, Sacchi için pek önemli değildi. Ama şu doğrudur: Sacchi'nin oyun anlayışı, nispeten proaktifti. Her zaman toptan ileride 5 oyuncu olmasını isterdi ki, kolayca gole ulaşılabilinsin. Bir etiketten fazlasına ihtiyaç duyuyordu ve onun yaptıklarının kutsanma yönteminin, eminim daha farklı olmasını isterdi. Artan maç temposunun ve maç yoğunluluğunun da etkisiyle başka bir zamanda ya da ortamda Milan günlerini tekrarlayamamış ve tekrarlayamayacak olsa da Arrigo Sacchi, futbolu kesinlikle en üst mertebeye taşıyan adamdı.

''Futbolun bir senaryosu vardır. Aktörler, eğer iyi aktörlerse senaryoyu kendi yaratıcılıklarıyla canlandırırlar, ama daima senaryoyu takip etmek zorundadırlar.''

Futbol, Sacchi'ye göre bir alan yaratma ve alan kapatma oyunudur. Sadece 11 oyuncunun bireysel gösterisi değil. Bence de öyle.

Arrigo Sacchi, şimdilerde İtalya Futbol Federasyonu'nun eğitim merkezi Coverciano'nun başöğretmeni.

Kaynakça: Inverting the Pyramid (kitap), Calcio (kitap), Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (kitap), football-italia.net

Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #1 - Liverpool 4-3 Newcastle (1996)


Noat Samisa

24.02.2011

Beşiktaş 2-4 Fenerbahçe

Tepetaklak giden Beşiktaş, çıkış maçında yerden kalkmaya çalıştı; ama doğrulamadan yeniden kendini yerde buldu. Sezonun ikinci devresinde başkalaşan Fenerbahçe ise kazanarak bu sezon ilk kez, maç fazlasıyla da olsa liderliğe yükseldi.

Bernd Schuster hafta içi Dinamo Kiev'e kaybeden takımdan altı oyuncuyu değiştirmişti. Savunma tandeminde Sivok yerine Ferrari sürprizi vardı ve Toraman takıma döndü. Aurelio'nun yerine Necip, Hilbert'in yerine Ekrem, Nobre'nin yerine Simao ve Bobo'nun yerine Almeida konulmuş, takım ideal şablonuyla sahaya yerleşmişti. Aykut Kocaman ise geçen hafta Kayserispor'u mağlup eden takımdan Özer'i Emre'yle değiştirmiş, Mehmet Topuz'u yeniden sağ kenara çekerek ideal takım tertibine ulaşmıştı.
Fenerbahçe Presi ve Ekrem - Dia Savaşı

Savaş genelde iki taraflı olur ki Fenerbahçe'nin daha ilk dakikadan başlayarak Beşiktaş sağına yaptığı savaştan çok, imha saldırısı gibiydi. Dia henüz maçın ilk dakikalarında geniş alanda karşılaştığı Ekrem'i hızıyla zorladı. Biraz zaman geçtikten sonra maç başındaki yerleşimler doğal olarak bozulup boş alanlar artınca, sözkonusu Ekrem - Dia eşleşmesi, ''Andre Santos, Dia ve Niang'a tek başına direnen Ekrem'' şekline dönüştü ve Ekrem Dağ bu saldırıyı ancak üç adet net sarı kartlık müdahaleyle savuşturabildi. Şanslıydı ki sahada kaldı. Hakemin aynı dakikalarda Selçuk'a göz yumarak durumu eşitlediğini düşündüğü bölümde Ekrem'e kenardan bir müdahale gelebilirdi, hatta gelmeliydi. Çünkü Niang'ın geri gelerek pas trafiğine katılması, sola yaptığı dalışlar ve herhangi bir markaj olmadan ataklara katılan Andre Santos, Necip yardımına rağmen Ekrem'in posasını çıkarmıştı.

Ekrem'in yanlış şekilde sahada olduğu bu bölümde Fenerbahçe Alex ve Niang ikilisiyle Beşiktaş'ın stoperlerine top aldırmıyor, arka alandan topla çıkışı engelliyordu. Bu ön alan presi, ikili mücadelelerde ve boşta kalan toplarda da kendini agresif biçimde göstererek etkili oldu. Fenerbahçe orta sahada çok sayıda top kazandı ve bu topları ağırlıkla sol kenara aktararak etkili oldu. Gol ise oyunun akışında neredeyse hiç kullanılmayan sağdan kullanılan bir duran topta geldi. Alex'in sevdiği yerden kale içine gönderilen top, henüz maçın ilk dakikalarında ağları buldu ve zaten grogi haldeki Beşiktaş, golün moraliyle daha da agresifleşen Fenerbahçe presi karşısında dağıldı. Tribün tepkisi, özgüven eksikliği ve negatif enerjiyle birleşen hava, Beşiktaş'lı futbolcuları garip pas hataları na zorladı.

Ekrem'in Golü

Maçın 25. dakikasında Fenerbahçe yine soldan geldi. Alex'in bıraktığı topta Dia'nın gol vuruşu ve maç direkten döndü. Bu dakikaya kadar tamamen Fenerbahçe dominasyonunda geçen maç, sonra adım adım Beşiktaş'a geldi. Önce Quaresma üzerinden, sonra da cılız şutlarla rakip kale önüne ulaşan Beşiktaş, devrenin son bölümünde sabırla pas yaparak Fenerbahçe savunmasını geri itti. Bu bölümde Beşiktaş'ın topla oynama yüzdesi çok artınca Dia da geri gelip pozisyon almak zorunda kaldı ve maçın başına damga vuran eşleşmede roller değişti, ayrıca kontra tehdidi de azaldı. Ama gariptir, gol bir atak dönüşü, kontrayla geldi. O anda hem oyun kuralları gereği, hem de taktik olarak sahada bulunmaması doğru olan Ekrem Dağ, kaleye bakmadan vurdu ve top tavana gitti. Git gide değişen hava, maçı apaçık şekilde Beşiktaş'ın önüne getirdi.
Roller Değişti, ama Ferrari!?

İkinci devre tıpkı ilk devre gibi başladı, ama bu kez roller değişmişti. Agresif presle ortadaki topları kazanan ve yüksek yüzdeyle pas yapan taraf Beşiktaş'tı. Aynı şekilde daha beş dakika olmadan, kazanılan duran topta galibiyet golü de geldi. Sonrasında paralize olan, çok adamla hücum ediyor görüntüsüne rağmen etkili olmayan bir Fenerbahçe vardı, tıpkı maçın başındaki Beşiktaş gibi. Üst üste pozisyonlar bulan Beşiktaş, skorun avantajıyla çok adamla hücum etmek yerine biraz geride kalıp hata kovalamaya çalıştı. Rakibin merkezde ve geride bıraktığı atıl alanları kullanmak, ayrıca Dia'nın hızını kesmek adına iyi bir planla Ernst biraz sağa kaydı, böylece bir dörtlü hat oluşturup, Quaresma - Almeida ikilisi önde bırakıldı. Her ikisine de şans geldi.

Toraman topu kazandı, yerleşik halde görünen ama derinliği olmayan Fenerbahçe savunması arasına çok iyi bir top attı. Almeida koştu, aldı, ölçtü, biçti, düşündü ve kötü vurdu, Volkan kurtardı. Bu dakikada her şeyiyle maça hakim olan, adeta gümbür gümbür oynayan Beşiktaş için bu golün anlamı, belki de maçın kazanılması demekti. Öncesinde Necip'in de katıldığı ataklar serisi yapan takım, Ferrari'nin ihanetiyle birkaç dakika önce maçı kazanacakken, 63. dakikada maçı kaybetti.

2-2'den Sonra Beşiktaş'ın Sağ Kanadı

Maçın ikinci çeyreği ve ikinci yarı durdurulan Fenerbahçe solu, Necip'in (sonradan Aurelio'nun) savunma tandemine geçişiyle yeniden hareketlendi. Kırmızı kart ile Alex'in hat-trick'e ulaşmasını sağlayan gol arasındaki yaklaşık 10 dakikada tam 5 kez, en az iki Fenerbahçe'li oyuncunun olduğu, ama yalnızca Ekrem'in karşılık verdiği pozisyonlar oldu ve ilkinde kaçıran, mutlaka ikincisi, olmazsa üçüncüsünde atacaktı. Öyle de oldu. Quaresma'nın maç boyu kovalamadığı Andre Santos, Ernst'in artık merkeze yardım etmek zorunda olduğu bu anlarda yaptığı bindirmelerle Beşiktaş'ın fişini çekti. Maç 11-10'a döndükten sonra Beşiktaş'ın rakibine hiç ama hiç direnç gösterememesinin mutlaka, hele ki böylesi sayısız kırılma anıyla dolu maçta mental açıklaması var; ama kısa zamanda sağda oluşan boşluk maçın bu denli kolay kopmasına neden oldu.

Bu anda maçı yine iki oyuncu değişikliğiyle tamamlayan Bernd Schuster'den sağ öne Hilbert hamlesi gelebilirdi, Quaresma ya da Almeida'nın yerine. Fakat Beşiktaş için şu noktada beraberliğin mağlubiyetten pek farkı yok. Dolayısıyla Quaresma'yla devam etme düşüncesini anlayışla karşılıyorum. Bu noktada özveri Quaresma'dan beklenirdi, ama yine gelmedi. Son dakikalarda topla yaptıklarından ziyade gereken zamandaki katkı daha önemliydi.

Sonuç: Bukalemun Maç

Futbol bu kadar ucuz olmamalı. Akıl bu denli yok sayılmamalı. Bu akşam tam Türkiye usulü bir derbi izledik. İyiyle kötü incecik bir pamuk ipliğine bağlı şekilde varoldu ve çok çabuk yer değiştirdi. Sıradışı olaylar, yalnızca sıradışı bir pas, şut maçın hikayesini tekrardan, tekrardan ve sonra bir daha tekrardan yazdı. Aşırı duygusal, gergin, bir hakem kararıyla galibin belirlenebileceği bir maç oldu. Ekrem'i atsa, Selçuk'u atsa, golde faul, duran topta penaltı, orta sahada sarı kart, uygulanmayan sayısız avantaj... ve daha niceleri. Say say bitmiyor ki sırf Ekrem'in yarattığı mucize bile siyahla beyaz kadar fark oluşturuyorken bu maçta sahada olan biten her şey, belli ki sonuca etki etti. Bu noktada söyleyecek çok şey var belki , lakin bir fahiş olay var ki, dominasyonu tersine çevirdi; belki de tarihi değiştirdi.

Matteo Ferrari'nin bugünkü sorumsuzluğu, bana göre ihaneti, yerden kalkmaya çabalayan Beşiktaş'a doğrulamadan vurulmuş yumruktur. Affedilemez, onulamaz. Geçmişte, ki bu geçmişe maçın ilk 25 dakikası da dahildir, çok şey berbattı ama o anda Beşiktaş adına her şey mükemmel gidiyordu. Ferrari rakibine vurdu ve biz 25. dakikaya geri döndük, üstelik daha kötü hissiyat ile birlikte.

Beşiktaş son iki maçta toplam 8 gol yedi. Bunların 4'ü duran top, 2'si penaltı. Duran toplarda alan savunması yapan Fenerbahçe ise yan toplar ve kornerlerde bugün sorun yaşamadı, sene başından beri de pek yaşamıyorlar zaten. Beşiktaş yine geri düştüğü bir maçı kazanamadı, fakat bu maçın kendi içinde inanılmaz bir hikayesi var, değeri ancak istatistik olur. Sorunlar daha da ağır şekilde karşımızda. Bernd Schuster cephesinde ise bu maçta ne azalan var, ne de artan. Bekliyoruz.

Noat Samisa

21.02.2011

Kornerde Ketenpere

Hayır, dün akşam Beşiktaş'ın yediği birbirinden kötü (Dinamo Kiev tarafı içinse birbirinden basit) üç kornerden yine bahsetmeyeceğim. Konumuz dün akşamın çok önemli maçlarından Young Boys - Zenit maçında Nicolas Lombaerts'in attığı gol. Video'su aşağıda:


Bu gol, size mutlaka yakın geçmişten benzer bir pozisyonu hatırlatmıştır. Hatırlatmadıysa da video'su aşağıda. Manchester United iki sezon evvel Chelsea'yi 3-0'la dağıtmış, Luis Felipe Scolari bu ağır mağlubiyetle kredisini tüketmişti. Henüz maç 0-0 giderken aşağıdaki vak'a yaşanmış ve yardımcı hakem nizami gole teamülen müdahale ederek, geçersiz saymıştı. Gerçi tekrarlanan köşe vuruşu da gol oldu ama bu pozisyon, golden daha çok ilgi toplamıştı:


Esas video ise sonda. Zenit'in Yarı Tanrı'sı Luciano Spalletti, bundan üç yıl önce Roma'nın hocasıydı ve Roma, tıpkı Zenit gibi kornerde aynı planı uygulamaya çalışmıştı:


İngiliz hakemler gibi İtalyan hakemler de topun oyuna girmediğine kanaat getirip, ilk dokunuşu dikkate almadılar ve Roma'nın bu taktiği tıpkı Man United gibi işe yaramadı. Haydi diyelim ki Rooney ve Giggs akıl ettiler, Roma'da da Totti ve Pizarro, ama ortak kümede Luciano Spalletti var ve İtalyan hoca bu kez başardı.

Spalletti, Zenit'e geldiğinden bu yana transfere yaklaşık 50 milyon avro harcadı. Tüm bu harcamaları yaparken ona güvenilmesinin gerekçesi, onun sadece bu transferlere güvenmeyip, kendi aklını, azmini de takımına koyacağının bilinmesidir. Lig şampiyonluğu, kupa ve İsviçre'de kaybetseler bile Europa League'in en büyük iki favorisinden biri onlar: Spalletti ve Zenit.

Rusya Premier Ligi 12 Mart'ta başlıyor.

Kaynakça: Redcafe.net

Noat Samisa

18.02.2011

Beşiktaş 1-4 Dinamo Kiev

Bugüne dek ligdeki berbat performansını Europa League'deki başarıyla nötrlemeye çalışan ve arada geçen zamanda hemen hemen her konuda EL'deki konumunu referans alan Beşiktaş, Doğu Avrupa'nın mevcut kadrosu sıradan sayılabilecek, ama her şeyden önce disiplinli, organize ve futbolunda en geçer akçenin birliktelik üretimi bir mamül olduğuna inanan takımı Dinamo Kiev'e ağır bir skorla mağlup oldu ve Avrupa macerasına havlu attı.

Bernd Schuster uzun zaman sonra (Gaziantep Bld. kupa maçı) orta sahada üçgeni oluşturmuş, Ernst'i sahaya sürmüştü. Hafta içi takımla ilişiği kesilen Üzülmez'in yerine İsmail geçmiş, Toraman da kulübeye çekilmişti. Hilbert ve Ferrari'yle birlikte son maçta savunma dörtlüsünde yer alan dört isimden üçü yeniydi. Hücumda ise 4-3-3 şablonunu esneten, sürekli görev yeri ve rol değiştiren üçlü vardı. (İçerideki Porto maçına benzer)

Dinamo Kiev'de ise takımın yeni hocası Yuri Semin, Marbella kampında oynadıkları dört hazırlık maçının üçünde aynen bu akşamki ilk 11'le oynamıştı, sürpriz yapmadı. Shevchenko'nun Milevsky'nin arkasında olduğu, top rakipteyken çift dörtlü hat oluşturan 4-4-1-1 ile sahaya yerleştiler.
Dinamo Kiev Presi

Dinamo Kiev maça savunma hattını yarı saha ortalarında kurup, onun önündeki dörtlü orta saha hattını da yarı saha çizgisi civarına yerleştirerek başladı. Öndeki ikili ise Beşiktaş stoperlerine baskı yaparak Hakan'ın oyunu pasla başlatmasını engellediler. Uzun topa zorlayarak Beşiktaş'ın setlerini kolayca bozdular. Orta sahada ise sıkı presle Guti'ye alan vermediler ve oyunu kenarlara sıkıştırmayı başardılar. Quaresma birkaç kez savunmanın arkasındaki atıl alanı dribling ile kullandı ve buradan etkili ortalar yaptı, ama içeride çoğalmak mümkün olmayınca yeterince etkinlik sağlanamadı. Merkezi çok iyi kapatan Dinamo Kiev, oyunu Quaresma üzerine yıkılmaya zorladı.

Beşiktaş'ın Solu

Bunda Beşiktaş'ın asimetrik formasyonu da etkiliydi. Nobre'nin sürekli içe kaçarak oynamasıyla İsmail adeta kanat beki gibi oynadı, tüm koridoru tek başına kullandı. Böyle olunca da alan bulamadı, takım o taraftan hızlanamadı. Guti'nin merkezde alan bulamamasıyla tek hücum opsiyonu olarak kalan Quaresma'ya da sürekli üçlü - dörtlü koordine pres gelince, Beşiktaş'ın temposu ağır kaldı. Topu Beşiktaş'a verip rakibin takım savunmasındaki arızayı kullanmak isteyen Dinamo, güçlü pres ve iyi savunma yaptı ve sabırla şans bekledi.
Orta Gol Oyunu ya da Sefil Duran Top Savunması

Dinamo Kiev ilk kez çabuk bir kontra şansı yakaladı ve sonucunda korner kazandı. Bu kornerde altıpas'a inen topta paralize olan Beşiktaş savunması, ikinci yarıda dünya futbol tarihinin parmakla gösterilen golcülerinden Shevchenko'yu devşirme sağ bek Hilbert'le tutmaya çalışıp, İsmail'in boş bıraktığı direk dibinden golü yedi. İsmail'in yaptığı temel bir hata, ama Sheva ön direğe koşuyor ve markajı arkasında kalıyorsa, darbeli kafa vurabiliyorsa, burada öncelik markaj hatasıdır. Üçüncü golde ise uzaydan gelen topta yine markajlar şaştı, amatör takımların yemeyeceği golle maç 1-3'e geldi.

İkinci Yarı

Beşiktaş çok güzel, çok efektif bir Bobo - Nobre - Quaresma kombinasyonuyla beraberlik golünü buldu. Oyun ilk yarı boyunca dengede gitmiş, Beşiktaş rakip kale önünde çok etkili olamamasına rağmen arkada da sağlam durmuştu. Devre bitmeden gelen beraberlik golüyle birlikte oyun yeniden dengelenmiş, iki takımın da sabırla hata kollamaya devam edeceği bir durum oluşmuştu. Sıkışık maçta dengeyi yine bir duran top bozdu. Sonra Schuster prensi Erhan Güven'i sağ beke koyup, Hilbert'i öne attı ve Ernst'i kenara alarak Nobre'ye son üç maçta takıma toplam 1 puan getiren rolünü geri verdi. Bu değişim olduktan saniyeler sonra yine bir duran topta maçı 1-3'e getiren gol geldi ve dağılan Beşiktaş, artık koşmamaya, pres yapmamaya başladı. Can havliyle, bireysel beceriyle yakalanan birkaç pozisyon sonucunda gecenin finali bir penaltıyla yapıldı ve Beşiktaş fena oynamadığı maçta duran topları hiç ama hiç savunmayarak oyunun ederinden çok ağır bir mağlubiyet aldı ve havlu attı.

Sonuç

Avrupa'da böyle maçlar oynayabilirsiniz. Hele ki yılların geleneğinin sahibi, disiplinli bir Dinamo Kiev karşısında. Bu maçtan galibiyet çıkmayabilirdi, ne olursa olsun elden gelen yetmeyebilirdi. Fakat daha asgari şartlar sağlanamıyor ve takım geçmişteki kadar kötü savunma yapıp, üzerine geçmişten daha kötü duran top savunması yapıyor olunca, tabela hezimeti yazdı. Schuster de mağlubiyet üzerine yaptığı hamleler ve açıklamalarla tüy dikti. Maçta işler yolunda gitmiyorsa, takım kati suretle kenardan yardım alamıyor. Sezon başından beri bu durum değişmedi. Hatta kenardan gelen hamleler çokça işleri daha da kötü, çözümsüz hale getiriyor. Bu akşam da öyle oldu.

Beşiktaş böyle goller yiyemez. Bir kez olur, ama böyle üç gol yiyemez. Böyle bir hakkı yok. Artık bu noktada hocanın Beşiktaş'a verebileceği bir şeyi olduğunu sanmıyorum. Takım teoride yapmayı planladıklarını, birçok sebepten ötürü pratikte uygulayamıyor. Uygulayabilecek yeterlilikte değil zira ve şu an takımda bir kaos var ve her şey birbirine girmiş durumda. Quaresma'nın maç sonunda yaptığı normalde ağır bir cezayı hakediyor, ama kaptanların birbirini dövdüğü bir takımda çıkacak sonuca şaşmamak gerek. Tribünler zaten ayrı bir alem olmuş durumda, takım arkadaşlarını satıp oyundan alınan futbolcu alkışlanıyor, bugün suçsuz olan Hakan sabıkası hatrına yuhalanıyor; anlamak imkansız.

Üç aydır resmi maç yapmayan rakip, Türkiye Ligi'ndeki sertlik, hakemler, olumsuzculuk üzerine kurulu Anadolu futbolu... bugüne kadar mazeret olanların hiçbiri, bu akşam yok. Beşiktaş YK'sının ve Schuster'in elinde artık skorlardan başka hiç ama hiçbir şey yok. Üç gün sonra yeni bir skor maçı var ve eğer hoca kendine hareket alanı yaratmak, bu sayede de değişmek istiyorsa, yine ve mutlaka kazanmak zorunda.

Notlar:

Soru: ''Bobo ve Nobre bugün neden pozisyona giremediler?''
Schuster: ''Bunu onlara sorun.''


Beşiktaş tarihinde İnönü'de oynanan Avrupa Kupası maçlarında sadece Ajax, 93/94 sezonu Kupa Galipleri Kupası'nda Beşiktaş'a 3'ten fazla gol atabilmişti. Dinamo Kiev, daha önce İzmir'de 5 atan takım olarak bu kez de İnönü'de bir ilki gerçekleştirdi, 4 gol attı. (UEFA Kupası ve CL'de ilk)

Beşiktaş son 15 lig maçında sadece 5 kez kazandı.

Beşiktaş bu sezon ilk golü atan taraf olduğu 20 maçta 20 galibiyet aldı. İlk golü yediği 20 maçta ise sadece 3 kez kazandı.

Noat Samisa

18.02.2011

Barcelona vs. Arsenal Önbakış

Geçtiğimiz sezon Emirates’teki ilk 20 dakikayı unutmak mümkün mü? Barcelona, Arsenal’i resmen sahadan silmiş, sayısız gol pozisyonuna girmişti. Üstelik kuralar çekildiğinde beklentiler çok yüksekti. Avrupa futbolunun iki parlak yüzü, proaktif ve akışkan futbolun en iyi iki temsilcisinin maçında yüksek rekabet düzeyiyle birlikte iyi futbol bekleniyordu. Benzerlikleri çoktu. Her iki kulüp de altyapılarından güç alıyor, genç yaştan itibaren birlikte oynayan futbolcuların kurduğu güçlü etkileşimle yenilmez olmanın peşinde koşuyordu. Barcelona bugünün ezici gücüydü, vaktiyle Arsenal’in de futbola hükmettiği zamanlar olmuştu. Ama o gün, bu özel maçın ilk 20 dakikasında olanlar yolları aynı olan Barcelona’yla Arsenal arasındaki güç farkını sıradışı çarpıcılıkta ortaya koymuştu. Evet, Barcelona takımı Arsenal’e göre topa çok daha iyi hükmedebiliyordu, ama bu, maçın ilk çeyrek saati geçildiğinde Barcelona’nın %78’lik topa sahip olma yüzdesi elde etmiş olmasını açıklamaya yetmiyordu.

Açıklamasını kısa zaman sonra İngiliz gazeteci-yazar Jonathan Wilson yaptı. Hem çıplak gözle sahaya, hem de sonradan grafiklere, diyagramlara bakıldığında net olarak görülen bir şey vardı ki, Barcelona sadece topa çok iyi hükmetmekle kalmıyor, aynı zamanda topu geri kazanma konusunda da Arsenal’e fark atıyordu. İki takım arasındaki temel fark, ön alandaki pres gücüydü. Maçın devamında işler Arsenal adına iyi gitmiş, ama Nou Camp’taki acı son pekala tahmin edilebilmişti. Arsenal bu maçtan bazı dersler aldı, ve bu sezon başkalaştı. Barcelona da devamındaki turda Inter’den öğrendikleriyle bu sezon ortaya çok daha yeni şeyler koyuyor. Her iki takım da artık daha güçlü.

Arsene Wenger bu sezon da büyük transfer yapmadı, ama eldekiler farklı bir harman yarattı. Kale ve savunma tandemi dün olduğu gibi bugün ve yarın da takımın en büyük sorunu olmayı sürdürüyor, ama her ne olursa olsun eksikleri zaman içerisinde idare etmeye, geliştireceklerine inanmaya devam ediyorlar. Yine 4-3-3 oynuyorlar, fakat iki oyuncunun rolü sıradışı. Savunma önünde görünen Alex Song, radikal şekilde önde oynuyor. Ataklara çok sık katılıyor, hücum-savunma geçişlerinde ön alandaki prese dahil oluyor. Bu sebepten Arsenal, Premier League’in en çok kart gören takımı durumunda. Onların sert oynamak bir yana, buna savaş açmış oldukları biliniyor; nitekim bu kartların büyük çoğunluğu orta saha oyuncularının sürekli atak oyunu sonucu oluşan boşlukları rakibin kullanmasını engellemek adına yapılan taktik fauller. Ayrıca geçmiş sezonlarda olduğu gibi iki kanat bekini de aynı anda hücumlara dahil etmiyorlar, hele ki hedef maçlarda bu görüntü daha da netleşiyor. Fabregas sezonun geri kalanında ortalama bir performans gösterdi, ama Samir Nasri muhteşem oyunuyla onun açığını kapattı. Orta üçlüde, Fabregas’ın yerinde, sol kanatta ya da sağ kanatta oynuyor ve farketmeksizin gol atıyor, asist yapıyor. İhtiyaç olan her anda sorumluluk alıyor. Bu eşleşmede Arsenal’in kesinlikle en büyük kozu olacak.

Barcelona da Pep Guardiola’nın yol göstericiliğinde bu sezon başka bir takım oldu. Zaman zaman üçlü savunma ve varyantlarını denediler. Genele bakıldığında ise tıpkı Arsenal gibi, hatta daha belirgin şekilde toplu oyunca savunmayı üçlüyorlar. Sol bek Abidal ya da savunma önünde modern santra-haf gibi oynayan Busquets bu işi yapıyor, takım bu sayede geride daha sağlam duruyor. Kontra ataklarda bir ekstra oyuncu bulunması, Barça’yı daha efektif bir takım haline getirdi. Hücum hattında ise Messi merkeze geçti, sürekli geri gelip top alarak oynuyor. (Sahte 9 numara) Kenarlarda ise bu sezon golcü nitelikli adamlar var. Messi’nin onlara göbekten atacağı paslar ana hücum silahı oldu. Aynı zamanda Messi’nin orta sahaya yaklaştığı anlarda sürekli rakipten bir kişi fazla oluyorlar, zira rakibin çift stoperinin bu anda eşleşeceği herhangi bir oyuncu olmuyor. Bu atıl eşleşmeler çok iyi değerlendirip rakiplerini çaresiz bırakıyorlar. Oyunu nispeten daha dar alanda oynuyorlar, ama gole ulaşma yolları artık daha çeşitli. Daha az maceracı ve daha efektifler.

Geçen sezondan ders alarak değişen, kendisini güncelleyen ve güçlenen iki takımın eşleşmesinin vaadi yine sınırsız. Aynı oyunu oynamaya çalışan iki taraftan Arsenal’in mutlaka daha iyi pres yapması gerekiyor, zira onların da kendi oyunlarını oynamaktan başka şansı yok. Barcelona ise çok ama çok güçlü. Karşılarında bu sezon daha önce karşılaşmadıkları bir oyun görmedikleri takdirde tura şimdiden yakınlar.

Not: FourFourTwo Dergisi'nin Şubat 2011 Sayısı'nda yayınlanan yazının orijinalidir.

Noat Samisa

16.02.2010

Zemanlandia

''Ancelotti ve Zaccheroni'yle görüştük, ama ısrarla bize Zeman'ı tavsiye ettiler. Önce Scala'ya gitmiştik, ama iki yıllık kontrat isteyince kongre öncesi risk almak istemedik. Sonunda takıma istediğimiz futbolu oynatacak bir hocayla anlaştık.''

Aziz Yıldırım, kendi dönemindeki dördüncü antrenör olan Zdenek Zeman'ı göreve getirirken mikrofonlara bunları söylüyordu. 1999 yılı sonbaharında, takımın UEFA Kupası'nda MTK'ya erken elenmesi sonrası ligdeki ilk beş maçta üç galibiyet, iki beraberlik alan Rıdvan Dilmen ile yollar ayrılmış, telaşla yeni heyecan arayışına girilmişti. Hani şu meşhur kebapçıda Mourinho - Bayram Tutumlu fotografının çekildiği zamanlar... Bugünün Chelsea menajeri Ancelotti ve Japonya hocası Zaccheroni, ''Zeman sizin istediğiniz atak, bol gol pozisyonlu futbolu oynatır.'' diyince taze başkan Aziz Yıldırım çok heyecanlanmış, ''Artık kulübün başkanı Zeman'dır.'' demiş ve yine hata yapmıştı.
Görsel No.1: Zeman'ın Fernabahçe'deki idmanlar öncesi yaptığı teorik derslerden bir kare. Tam karşıda oturan Sergen Yalçın tahmin edileceği üzere dinlemiyor, gözleri yerde. Ama henüz bu fotografın çekildiği günlerde Zeman, bir Sergen hayranı. Milli takımda izlediği Sergen'i takımının en büyük silahı yapacağını söylüyor, ama gel gör ki Zeman'ın görevde olduğu ilk ay boyunca Sergen'in katıldığı idman sayısı yalnızca beş oluyor. Zeman'lı ilk üç idmana katılan Sergen, geri kalan idman zamanlarında masajda. Hoca önce Sergen'le konuşuyor, ama durum değişmiyor. Sergen sağ kanatta oynamak istemiyor ve Zeman'ın idmanlarının temposundan çok şikayetçi. Zeman, ''Sergen çalışmayı sevmiyor. Teknik olarak en iyi oyuncum, ama takımı taktik olarak anlayamıyor.'' diyerek basın yoluyla da oyuncusunu eleştirmesine rağmen Sergen yine idmanlara katılmıyor, ilk 11 oynamıyor ama sonradan oyuna girip maç çeviriyor. Basının ve taraftarın kendisinden yana olduğu günlerde hocaya cevap veriyor.

Fenerbahçe'nin başında 11 maça çıkan Zdenek Zeman, liderin 1 puan gerisinde aldığı takımdan ayrılırken liderin 13 puan gerisindeydi. Ligde 3 galibiyet, 5 beraberlik ile Trabzonspor ve Galatasaray mağlubiyetleri alan Zeman'lı Fenerbahçe, kupada ise Pendikspor'a elenmişti. Kötü gidişin sonunda Zeman, Başkan'a haber vermeden basın toplantısı düzenliyor ve istifasını açıkladıktan sonra şöyle diyordu:

''Futbolcularla aynı yolda buluşamadık. Belki de hata bendeydi. Ama ben bu futbolu çok seviyorum ve bu sevgiyi futbolcularıma da vermeye çalıştım. Ancak onlarda bu hevesi göremedim. Dün idmanı iptal ettiğimi açıkladığımda aralarında havaya sıçrayanlar vardı. Hepsi antremanlardan şikayetçi. Oyuncularım beni istemediler.''

Fenerbahçe taraftarının unutmak istediği, lanet okuduğu bu dönemden bir kesit yukarıdakiler. Bu dönem belki de Fenerbahçe'linin hafızasında silik, başarısız ve değersiz bir dönem ve Zeman da bu kötü günlerin mimarlarından biri. Fakat başta Twitter olmak üzere dünya üzerindeki kronik futbol hastalarının buluştuğu ortamlarda çok sayıda Zdenek Zeman hayranı var. 30 yılı aşkın süredir antrenörlük yapıp, tek bir kupa kazanamayan, yaşattığı mucizeler hariç gittiği her takımdan kısa sürede kovulan bir adam, kimilerince çok ama çok seviliyor. Çünkü o gerçek bir kült figür, futbol dünyasında eşi benzeri olmayan bir insan.

Çünkü o Zdenek Zeman!

Onun futbol içerisinde ne denli farklı bir adam olduğuna ilişkin 15 yıl sonra yeniden döndüğü Foggia'nın bu sezon -eski adıyla- Serie C1'deki durumundan fikir edinerek başlayalım:
Klasik İtalya alt ligi görüntüsü... diyip geçebileceğimiz bir tablo var yukarıda. Lideri maç başına 1.5 gol ortalamasını ancak aşabilmiş. Tabelanın dibindekilerde ise atılan - yenilen gol durumu, tepedekilerin tam tersi. Ama bir önemli bir istisna var. Liderden 12 gol fazla atan, sonuncudan 19 gol fazla yiyen Zdenek Zeman'ın 9. sıradaki Foggia'sı...

Çekoslovak (sonradan Çek) teknik adamın Türkiye günlerinden geriye hiçbir şey kalmamış olsa bile o dönemi hatırlayanlar mutlaka ''dörtüçüç'' diyeceklerdir. Zeman da zaten Türkiye'deki imza töreninde ''Takımı 4-3-3 oynatacağım. Her zaman hedefim rakipten daha çok gol atmaktır.'' demişti. O dönemin gazete eleştirilerini okuduğunuzda, hocanın bu şablonu asla değiştirmemesinin eleştirildiği kolayca ve sıklıkla görülür. Fakat bu dizilişin Zeman'ın futbol fikrine göre esneme, değişme imkanı yoktur. Futbolcular buna uymak, onun futboluna adapte olmak zorundadır.

Zeman, Türkiye'ye gelmeden önce Roma'dan kovulmuştu. Fakat bu tam olarak saha içi sonuçlar sebebiyle değil, başta Vialli ve Del Piero gibi ligin önemli oyuncularını doping yapmakla suçladığı gerekçesiyledir. İtalya'dan adeta sürülür. O günlerde artık Çizme'de çalışamayacağını anlayınca Fenerbahçe'nin teklifini kabul eder. Türkiye'ye ilk gelişi ise Lazio'nun hocası olarak 1994 yılında gerçekleşmişti. Casiraghi, Signori, Gascoigne ve Boksic'li Lazio, UEFA Kupası'nda Trabzonspor'u elemiş, ama bir sonraki turda Dortmund'a elenmişti. Bu serüven öncesinde Zeman'ın alamet-i farikası, mucizesi ve Zemanlandia'sı olan Foggia günleri vardır.

1991-1992 sezonunda yıllar sonra Serie A'ya dönen Foggia, Zdenek Zeman yönetimindeki genç takımla zirve ligdeki ilk sezonunu 9. sırada bitirir. Bu başarının yanı sıra ortada sıradışı bir tablo vardır. Foggia, sezon boyunca 58 gol atmış, 58 gol yemiştir. Şampiyon Milan'dan sonra ligin en çok gol atan, sonuncu Atalanta'dan sonra en çok gol yiyen takımı olmuşlardır. Bir bakıma bu sezonun Foggia'sının Lega Pro Prima B'deki performansının neredeyse aynısıdır.

Büyük Futbol Anarşisti: Zdenek Zeman

Çünkü Coverciano'da Arrigo Sacchi'yle aynı dönemde eğitim alan ve tıpkı Arrigo Sacchi gibi profesyonel futbolculuk geçmişi olmayan Zdenek Zeman, kendisini, olumsuzculuk (cynicism) üzerine kurulu İtalyan Futbol düzenini yıkmaya adamıştı. İkisi de mezun olurken pres ve alan savunması odaklı makeleler yazmışlar, bu iki ögeyi futbol anlayışlarının merkezine yerleştirmişlerdi. Sacchi bir döneme damga vuran büyük başarılar kazanırken, futbol fikri Sacchi'ye göre kat be kat radikal olan Zdenek Zeman, Foggia mucizesi hariç hiçbir şey kazanamadı.
Onun futbol anlayışı temeli, kendi sözleriyle;

''Dörtlü savunma, yarı saha çizgisine yaklaşmalı. Fakat blok halinde bulunmak yerine en yakın boşlukları doldurmalı. Orta saha oyuncularım sürekli ataklara katılmalı, hiçbir oyuncu belli bir alanı kontrol etmemeli, sürekli hareket halinde olmalı. Aynı zamanda kenarlara yardım etmeli.''

şeklindedir. Üç adet santraforla oynar, kanat adamı kullanmaz. (Fenerbahçe'de Boliç - Moldovan - Preko) Onun için fizik kalite, yaratıcılıktan daha önemlidir. Hızlı koşan ve sürekli koşan oyuncular ister. İdmanları bu amaç üzerine tasarlandığından eşsizdir. (Sözkonusu dönemin Foggia'sının en özel oyuncularından, şimdilerin Kuban Krosnodar hocası Dan Petrescu, ''Zeman'ın Foggia'daki idmanlarını kendi takımımda uygulasaydım, oyuncularım beni üç idman sonra kovdurmak isterdi!'' demiştir.) Zeman'ın takımları aldıkları her topta golü düşünürler. Bu amaçla topu ileri oynadıktan sonra alanlarını terk edip, çabucak ileri hareketlenirler. Topa sahip oyuncu topu kaptırdığında çok adamla topa pres uygularlar. Rakip ceza sahası önünde bazen beş, altı kişi pres yaparlar. Gollerin pek çoğunu bu güçlü presle, rakibi gafil avlayarak atarlar ama aynı şekilde arka alanda kalan büyük boşluklar sebebiyle attıkları kadarını yerler.

Zeman'ın futbol fikri Rinus Michels'ten, Johan Cruyff'tan, Arrigo Sacchi'den, Valeri Lobanovski'den çok daha radikal, çok daha anarşist ve idealisttir. Foggia'sına ilişkin internette yeterince görsel materyal olmasa da Lecce günlerindeki birkaç maçın tamamını izlemek mümkün oldu. İnanılmaz hızla alan değiştiriyor, sürekli mevkilerini terk ederek topa ve topun yakınındaki oyuncuların alanını kapatıyorlar. Asla geri kaçmadan, gerekirse tüm takım rakip yarı sahada oynuyorlar. Zeman'ın oyuncularının sihir yapmasına, fazla yaratıcı olmasına gerek yok; asgari yeterliliği sağlasalar kafi. Çünkü yaratıcılığa fazla ihtiyaç duymadan gol atabiliyorlar. Pres, tekrar pres ve daha iyi pres yapmaya çalışıyorlar. Bu yüzden Zeman'ın takımları hep bol gollü maçlar oynamışlar ve sezonun belli bölümlerinde muhteşem skorlar alırken, dönem dönem tepetaklak gitmişlerdir. Bunun sebebi, oyun sisteminin fizik güç ve pres odaklı olmasıdır. Zeman yine bu yüzden her zaman yıldız futbolcularla, üstün yeteneklerle çatışmıştır.

Sergen'le yaşadıkları yalnızca bir örnek. Çalıştığı takımlarda veteranların, yeterince pres yapmayanların biletini hemen kesmiştir. Günde iki paket sigara içen, basına konuşmaktan nefret eden, disiplinli çalışmasıyla bilinen bir adam olarak nice önemli oyuncuların üzerini kolayca çizmiştir ve bazen de yöneticiler bu kararları sonrası Zeman'ın üzerini çizdiler. Bunun geri dönüşümünü ise futbola hediye ettiği onca iyi genç oyuncu üzerinden sağlamıştır:

Signori, Petrescu, Di Vaio, Chamot, Di Biaggio başlangıç döneminde olmak üzere Alessandro Nesta onun en büyük keşiflerinden biridir. Francesco Totti, onun döneminde başkalaşmış, özel bir oyuncu haline gelmiştir. Lecce'de esas oğlan olarak Mirko Vucinic'i seçmişti ve bir başka taktik deha Spalletti, yıllar sonra Vucinic ve Totti'yi çok sıradışı şekilde kullandı. Zeman, tereddüt etmeden atletik genç oyunculara formayı veren, onlarla yükselmeye çalışan bir hocadır ki bugünlerdeki Foggia kariyerinde de büyük takımlardan gelen 10'un üzerinde genç oyuncuyla çalışıyor.

Klişeleri ve kulaktan dolma kabulleri bir kenara bıraktığımızda Zeman'ın futbol dünyasındaki varlığı daha büyük bir anlam kazanıyor. Zeman, içerisinde Sergen ya da Gascoigne olmayan bir hücum futbolu peşindeydi. Böyle baktığınız zaman ezber bozan, anarşist ruhlu bir arıza adamdır. Gerçek manasıyla Total Futbol'un peşindeydi ve bu ideale ilişkin Hollanda & Orta Avrupa & Sovyet Rusya'sındaki fikirleri kendi zihninde tekrar tasarlamıştı. Geçmişteki tüm skor odaklı taktik fikirlerden sonra İtalya'ya, dünyaya, asla içerisinde yer alamadığı futbola ders vermek istiyordu. Otuz yılı deviren kariyerinde birkaç yıl bu dersi vermeyi başardı, ama öncesinde ve sonrasında teknik, kaliteli futbolcuların gazabına uğrayarak futbol idealini sahaya koyamadı. Yine bu sebepten asla ve asla yüksek hedefleri olan bir takımda başarılı olamadı.

Rafael Benitez'in Inter'de başına gelenler hala taze. Aynı oyun idealinin yandaşı olmasına rağmen Sacchi ve Zeman'a göre çok daha çağdaş, çok daha geniş futbol fikrine sahip olan Benitez, bugün Inter'li oyuncular tarafından ''iyi ki de gitti'' mealindeki demeçlerle anılıyor. Benzeri, her iki yönde de daha ağırı Fenerbahçe'de Zeman'ın başına gelmiştir. Fenerbahçe'nin yıldızları Zeman'ın idman metodlarını beğenmemiş, ağır bulmuşlardır ve Zeman da futbol dünyasındaki en radikal futbol düşüncesine sahip adamlardan biridir. Aziz Yıldırım'ın işin başındaki Zdenek Zeman kararı ise yalnızca ''Hücum oynatıyor.'' etiketi üzerinedir. Adını ilk kez Ancelotti'den duyduğu bir adamı, sırf hücum oynatıyor diye getirmiş ve sonuçta tesislerde yatıp-kalkan Zeman istifa etmiştir.

Pekiyi kim suçluydu? Zeman mı? Kimse Zeman kadar anarşist ruhlu, radikal ve biraz kaçık değil şu futbol dünyasında, ama kısa zamanda Schuster'in ve Rijkaard'ın bu ülkede yaşadıkları ve yaşattıklarına Zeman üzerinden bakmak faydalı olacaktır. İkisinin de özveri yoksunu olduklarını dikkate almak zorunda olsak da etiket, geçmiş, kupa ya da kariyer sözkonusu başka bir yerde başarı ise hiçbir şeydir. Gerçekten hiçbir şey. İkisi de sözümona atak futbol oynattıkları, böyle bir etikete sahip oldukları için arşa yükseltildiler, ama hiçbiri Zeman kadar kaçık olamazdı. Bugün etiket de hiçbir şeydir, önemli olan ''iyi hoca olanı'' değil, doğru hocayı seçebilmektir. Çünkü iki değil, sonsuz çeşit futbol vardır.

Zemanlandia, bir süredir yeniden Foggia'da. Fenerbahçe günlerine dair anektodu olan varsa, yorum bölümüne beklerim.

Kaynakça: Calcio - John Foot (Kitap), Gabriele Marcotti, La Gazetta dello Sport

Noat Samisa

16.02.2011

Ankaragücü 1-0 Beşiktaş

Seyircisiz maçta Beşiktaş, daha önce defalarca denediğini yeniden denedi ve yine, her zamanki gibi yine kazanamadı. En son Aralık ayı ortasında Fenerbahçe'yi yenen, sonrasında oynadığı 7 resmi maçı kazanayan Ankaragücü ise uzun süre sonra galip gelerek düşme korkusunu bertaraf etti.

Her iki takım da geçtiğimiz haftaki kadrolarından yalnızca birer oyuncu değiştirmişlerdi. Nobre'nin özel rolüyle esneyen 4-4-2 üzerinden futbol oynayan Beşiktaş'ta orta sahada Ernst'in yerini Aurelio aldı, 4-2-3-1 takımı Ankaragücü'nde ise sağ bekte Uğur Uçar'ın yerine Mehmet Çoğum oynadı.
İlk Yarı

İbrahim Üzülmez'in ayakları ağır kaldı, Gabric'ten kısa mesafede kolayca fark yedi. Toraman, Sestak'ın peşinde pozisyonunu kaybetmişti ve savunma hattı neredeyse topun hizzasındaydı. Ekrem ise Toraman'ın yerine doldurmakla arkayı kollamak arasında kaldı. Gabric'te iyi orta geldi ve Serdar Özkan henüz maçın ilk dakikasında Ankaragücü'nün 1-0 öne geçirdi.

İbrahim Üzülmez'in son üç yılda bu ve benzeri sebepten yedirdiği golün haddi hesabı yok. Aynı şekilde Toraman'ın hatalarının da. Sağ bek Ekrem ise geçen sezon Gaziantep deplasmanındaki ilk golde ve Kasımpaşa deplasmanında yenilen gollerde sağ beki anca idare edebileceğini göstermişti. Böyle bir ortamda elde ''savunma yapabilen'' tek oyuncu Aurelio destekli Sivok ve o da uzun süreli sakatlık sonrası yeni yeni ısınıyor. Üzerine bir de kurgusal yanlışlık eklenince, Ankaragücü'nün Beşiktaş'a göre epey hafif kalan hücum gücü, rakibinin zaafı üzerinden kolayca golü buldu. Daha da fazlasını bulabilirdi, fakat günün etkisiz ismi Sestak, Hakan'a takıldı.

Devrenin geri kalan kısmında iyi alan kapatan Ankaragücü'ne karşı uzun top oynayan, etkisiz, dağınık ve dengesiz bir Beşiktaş izledik. Takım kötü bile oynamadı.
İkinci Yarı

Savunmada çok kötü, hücumda etkisiz Üzülmez'in yerine İsmail'in girmesiyle oyun değişti. Buna karşılık Ümit Özat'ın hamlesi, ilk yarı savunma önünde oynayan Rajnoch'u stopere, Zewlakow'u sağ beke çekip, Mehmet Çoğum'u orta sahaya kaydırmak oldu. Simao ve İsmail'den oluşan sağ Beşiktaş soluna böylece bir üçgen koruma koydular. Bir süre çalışan çizgi, sonra durdu ve İsmail ancak sol iç koridoru kullanabildi. Kısa süreli heyecanla tüm takım kıpırdanınca pas yüzdesi arttı ve Beşiktaş ilk yarıdaki görüntüsünden sıyrılarak uzun top oyununa son verdi. Bundan Almeida'nın pasif oyununun yerini yerden iyi çalışan Bobo'nun almasının de önemli payı vardı. Fakat Nobre'nin yetersizliği, yine orta saha-hücum hattı bağlantısını sağlamaya engel oldu.

Maç boyu farkını ortaya koyan, takımın kopuk hatlarını birbirine bağlayan adam Fernandes oldu. Uzak oynayan kenar adamlarını ve rakip stoperlerle kucak kucağa oynayan Almeida'yı zor da olsa topla buluşturdu. Bobo sonrası etkinliği arttı, Ernst'in girişiyle takımın lider oldu. Son bölümde Schuster Ernst, Aurelio ve Fernandes'le bir üçlü kurup, Ankaragücü'nün önlemi karşısında git gide etkinliği düşen Simao'yu forvet arkasına, Hilbert'i sağ beke attı. Takım en derli toplu ve en bilinçli oyununu bu bölümde oynadı, bu bölümde pozisyonlar üretildi. Ama yetmedi.

Sonuç

Geçtiğimiz yıl Şubat ayında Beşiktaş'ın yönetimsel durumu ve sorunlarından uzak kalmaya, bu konuda pasifist davranmaya karar vermiştim. Bu doğrultuda yalnızca kombine bilete para ödeyip, bir yılı aşkın süredir store'lardan alış-veriş yapmadım. Kulübün iyiliği için bu kötü adamlarından gitmesi haricinde yapılabilecekler olduğuna karar verip, kendime Beşiktaş içerisinde yeni bir konum belirledim. Bu konumun en büyük güvencesi geçen sezon Mustafa Denizli, bu sezon başında ise Bernd Schuster'di. Kendisine yaz aylarında çok güveniyordum, ama sezonun ilk yarısı geride kaldığında kendisinden tek bir şey istemiştim: Özveri

Aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum, fakat şuna inanıyorum ki birazcık özveri, birazcık olan-biten üzerine çalışma, biraz çaba bize şu birbirinin kopyası, daha kadrolar açıklandığında anladığımız puan kayıplarını, mağlubiyetleri izletmemeye yeterdi. Ama Schuster bunu da aştı. Sezonun ilk yarısı en azından kaybettikçe değiştiriyordu, ama artık kaybettikçe ısrar ediyor. Beşiktaş kulübü içerisinde kalan son tutunacak dallardan biri olan Bernd Schuster, epeydir bana, bize ayıp ediyor. Bugünkü mağlubiyetin tek bir mazereti dahi yok. Hele ki ilk yarıdaki rezil futbolun hiçbir açıklaması yok, hele ki hoca da ''Mağlubiyetin Guti ve Quaresma'nın yokluğuyla hiçbir alakası yok.'' demişken. Neyle alakası varmış, gerçi onu da söylemiyor ve bu tavır fena halde sinir bozucu.

Devre arası kaleci antrenörü bile değişti takımda. Yeterince transfer yapıldı, iki transfer dönemi geçti ama ortada ileriye dönük pozitif emare kalmadı. Takım skor alamadığı gibi sahaya her seferinde daha kötü bir oyun koyuyor. Hocanın kadro seçimlerine de rotasyon yöntemine de akıl ermiyor. Bugün sahaya çıkan kadronun yaş ortalaması 30.09 idi, maçı bitiren kadronun ise 28.6 oldu. Geleceğin takımı böyle olamaz. Beşiktaş bu sezon skor almaya çalıştı, ama alamıyor. Ligde oynadığı son 15 maçta sadece 5 kez kazanan bir takım var ortada.

Europa League'deki iyi performans Bernd Schuster'in elinde kalan son koz. Artık sahadaki futbolun umut vericiliği bitti, yalnızca skorların gerçeği var. Dinamo Kiev - Fenerbahçe - Dinamo Kiev formulası sonucunda eğer Manchester City'i Dolmabahçe'de izleyemeyeceksek, Schuster'in kulüpteki geleceğine ilişkin net bir karar verilmeli. Hocadan muhtemelen son kez rica ediyorum: Birazcık özveri, lütfen şu turu geçelim! Sonrasına hep birlikte bir kez daha bakarız.

Son olarak: Beşiktaş bu sezon ilk golü atan taraf olduğu 20 maçta 20 galibiyet aldı. İlk golü yediği 19 maçta ise sadece 3 kez kazandı.

Noat Samisa

12.02.2011

Rory Delap'ı Durdurmak

Stoke City bu hafta sonu 90'da yediği golle Birmingham deplasmanından eli boş döndü. Geçen hafta Sunderland karşısında ikisi duran top ve ikisi ofsayttan, biri de taçtan olmak üzere üç duran top golü bularak kazanmışlardı, fakat bu kez nadiren de olsa Stoke City duran topları, rakip kalede yeterince etkili olamadı. Stoke City bu sezon da uzun boylu ve geniş oyuncularla, 1.90 m üzerindeki boy ortalamasıyla savunma yapmaya, her topu uzun oynamaya ve duran toplarla gol atmaya devam ediyor. Tuncay - Carew değişimiyle artık takımda Tony Pulis'in oyun fikrini esnetecek adam kalmadı, Europa League hayalini kurarak başarıyı sürdürüyorlar. Garip bir takım onlar. Topu kanatlara geçirdiğinde orta yapmayı değil, taç kazanmayı düşünüyorlar. Eğer çok güçlü değilseniz, onları mağlup etmek için normalden farklı yollar izlemelisiniz. Mesela:

Soru: Stoke City'i mağlup etmek mi istiyorsunuz?

Cevap: Öyleyse öncelikle Rory Delap'ı durdurun.

Soru: Pekiyi nasıl?

Çözüm:

No.1: Rakibe kendi yarı sahanızda taç kullanma şansı vermeyin.

No.2: Eğer 1 numaralı öneriye çok zor, hatta imkansız diyorsanız, kenarda ısınan oyuncularınızda biri Delap'ı taciz etsin. Dean Windass zamanında denemişti, ama bu taktiği uygulamak epey zor ve karşılığı genelde sarı kart olur.

No.3: Delap'a topu kurulaması için havlu vermeyin, en azından kendi sahanızda avantajlı olursunuz. Ama o gün yağmur yağmıyorsa formasına siliyor, yine sorun.

No.4: Birmingham City'nin yaptığını yapın. Reklam panolarını sahaya yaklaştırıp Rory Delap'ın hızlanmasını engelleyin. Böylece menzilini düşürün.

Önce taç atıcı, sonra futbolcu olan Rory Delap bu hafta taç atarken iki adımdan fazlasını atamadı ve rakip ceza sahası önünde yeterince karambol oluşturamadı. Ama haftaya Britannia Stadium'da acısını çıkarır.

Birmingham 1-0 Stoke
Noat Samisa

13.02.2011

Futbolun Yeni İcatlar Alanı

Dün Guardian'da Sid Lowe imzasıyla muhteşem bir Xavi röportajı yayınlandı. Bugünün çok ama çok özel futbolcusunun, geleceğin Barcelona hocasının her röportajı ayrı güzeldir, ama bu sefer soruyu soran da özel biri olunca ortaya bambaşka, doyumsuz bir sonuç çıkmış. İngilizce'si yetmeyenler şuradan güzel bir Türkçe çeviriye de ulaşabilir; bense röportajdan kısa bir bölümünü buraya alacağım:

Sid Lowe: ''Oynama biçiminin başarının üzerinde olduğundan bahsediyorsun ama bunlar sadece birlikte gitmekle kalmamalılar; birlikte gitmek zorundalar, değil mi? Arsenal muazzam futbol oynuyor, Arsene Wenger olağanüstü derecede saygı duyulan bir hoca ama yıllardır hiçbir şey kazanmadılar. Bu durum Barcelona'da da olabilir mi?''

Xavi: ''Neredeyse olanaksız. İki yıl kazanamadan giderseniz, her şey değişmek zorundadır. Ama isimler değişir, kimlik değil. Felsefe kaybedilemez.''

Felsefe, anlayış, oyuna bakış... ya da her neyse. Xavi burada mutlaka çok önemli bir şeyden bahsediyor, ama bahsettiği şey ne? Çokça söylenir, ''Barcelona yıllardır aynı oyunu oynuyor.'' denir ki burada gerçekten felsefeden bahsedilir. Onlar için yıllar önce de en önemli idman 5'e 2 çalışmasıydı, hala öyle. Fakat her dönem, her sene sahip oldukları oyuncuları aynı kalıba sokmaya çalışmadılar. Xavi'nin dediği gibi, her zaman kaybedince bir şeyler değişti. Bazen az, bazen çok şey değişti. Hala da değişiyor. Bugünün Barcelona'sının iki sezon önce CL'yi kazanan takımdan da geçen sezon kendini başarısız addeden takımdan da çok belirgin farkları var.

Bu duruma sezon başında değinmiş, Dünya Şampiyonu İspanya ulusal takımının ve Jose Mourinho'nun Inter'inin Barcelona üzerindeki etkisinden bahsetmiştim. Takımın yeni savunma taktiği ve yeni kazanma yolu odaklı bir yazıydı. Kısa süre sonra da 5-0'lık Real Madrid galibiyeti geldi ve bize yeni hücum güçlerine dair muhteşem bir gösteri sundular. Belki de bugünün Barcelona'sı futbol tarihindeki en güçlü konumda duruyor. Çok ama çok güçlüler, aşırı güçlüler; karşılarında durmak neredeyse imkansız. Lionel Messi her maç ayrı bir sihir yaratıyor, daha doğrusu bir süredir geçmişte olduğundan daha fazlasını yapabiliyor. Nasıl mı? Şöyle:

Sahte 9 Numara Lionel Messi

Tanım: Geri gelerek top alan, sırtı dönük oynayabilen ikinci santrafor ya da en uca konulan serbest oyuncu. Aslen kanat oyuncusu olan Messi ve aslen forvet arkası, trequartista olan Totti bu rolün en radikal örnekleri iken bir tek santraforun da (en iyi örnek Eto'o) bu rolde oynaması mümkündür.

Görsel No.1: Kırmızılar üç savunmacı, sarılar ise aşağıdan yukarıya Alves, Pedro ve Villa. Merkezdeki siyah dörtlü, görüldüğü üzere bir dörtgen, baklava dilimi oluşturmuş durumda. Top şu anda Xavi'de ve takımın en uçtaki oyuncusu, yani santraforu Messi geri gelerek Xabi Alonso'nun önüne geçmiş halde. Di Maria ise Alves'i takip etmiş. Real Madrid savunma hattı, high-line biçiminde beşli bir hat olarak açıkça görülüyor. Her iki takımın dizilişlerine ne desek acaba?

Bu görüntü anlık bir pozisyon değişimi değil, Barcelona'nın en iyi hücum seti. Messi geri geldiği anda sahada klasik bir santrafor olmadığından rakibin iki stoperinin markajında herhangi bir oyuncu kalmıyor ve Messi'nin eşleştiği adam, orta sahadan biri oluveriyor. Bu sayede Barcelona orta sahasından biri boşa çıkıyor ve orta sahada 4'e karşı 3 durumu oluşuyor. Fakat bu pozisyonda Real Madrid santraforu Benzema'nın konumu, Pique'yi boşa çıkarmış. Arka alanda toplamda 4'e karşı 2 durumu var ve bu durum Real Madrid'in ön alanda presle top kazanmasını neredeyse imkansız hala getiriyor. High-line daha burada kırılıyor.

Görsel No.2: Bu görsel geçtiğimiz hafta içi oynanan Arjantin - Portekiz maçından. Lionel Messi bu maça aynen Barcelona'daki rolüyle, takımın en ilerideki oyuncusu olarak başladı. Bunda Tevez'in tekniik ekibin disiplin kararıyla oynatılmamasının da payı var, fakat Messi aynı Messi'ydi ve Arjantin, geçtiğimiz yazdan çok daha farklı, çok daha güçlü göründü.

Bu karede yine aynı şekilde Messi geri gelmiş durumda ve rakibin iki stoperi oldukça geniş bir alanda, etraflarında herhangi bir oyuncu olmadan sadece savunma çizgisini ve yerleşimi korumaya çalışıyorlar. Bütün Portekiz takımı bu anda kendi yarı sahasında, ama Mascherano ve (veya) kadraja giremeyen Zanetti bomboş durumdalar.

Görsel No.3: Burada inanılmaz bir Messi pası var mutlaka, fakat o pasa anlam kazandıran koşular incelemeye değer. Bu gol, tam bir sahte 9 numara golü. İki stoper yine boşta, Messi'yle birlikte yine bir orta saha oyuncusu geliyor. Ama Messi kendisiyle 3'e 1 durumdaki oyunculardan atıl pozisyondaki 2'sini hiç muhatap almadan, içe kat ederek ters kanattan muhteşem bir koşu yapan Di Maria'yı görüyor. Lavezzi'nin çapraz koşusuyla desteklenen atak, Messi sihriyle birlikte ''uzak forvet'' rolünü adeta kutsuyor.

Görsel No.4: Üsttekinin bir benzeri. Bu kez Messi'nin eşelştiği bir orta saha oyuncusu yok ve stoperler atıl durumda değil. Ricardo Carvalho, yüzü dönük şekilde ilerleyen Messi'yi durdurmak için dörtlü savunma yerleşimindeki yerini terk ederek öne çıkıyor. Sol stoperin öne çıktığını gören sağ stoper Pepe ise adım adım Carvalho'nun boşluğunu doldurarak kendine iki bekiyle simetri oluşturacak bir konum belirliyor. Sonuçta Messi çalımı atıyor ve Pepe'nin boşalttığı alanı görüp, topu oraya yolluyor. Uzak forvet David Villa da tıpkı Dünya Kupası'nda olduğu gibi sağ kanattan yaptığı topsuz koşu sonucundan Barcelona'yı 4-0 öne geçiriyor.

Toparlarsak, sahte 9 numara Messi'yi eğer stoperler kovalamaz ve orta saha oyuncularıyla eşleşirse, arka alanda bir fazladan stoper ya da bir orta saha oyuncusu mutlaka boşa çıkıyor. Messi'yi kontrol edeyim derken Xavi boşta, düşünebiliyor musunuz? Düşünülemiyor işte, hemen gol oluveriyor. Ya da Pique. Onun önündeki boş alanı kullanarak topla ileri çıktığını düşünmek yeterince ürkütücü. Bekleri sınırlandırsanız da hareketli uzak forvetler Villa ve Pedro, sırf boş koşularla savunmacıların başını döndürüyor. Yetmezse topla kat eden bir Iniesta...

Diğer seçenek gerçekleşir, yani stoper Messi'yi kovalarsa, bu kez tek şans var. Messi'nin topla birlikte kesinlikle kaleye yüzünü dönmemesi gerekiyor. Ayrıca sırtı dönük halde pas trafiğine katılmaması da gerekiyor, zira duvar olduğu bir pas, Xavi ya da Iniesta'yı boşa çıkarabilir ve kenar forvetlerin çapraz koşuları, geride kalan tek stoperi tamamen çaresiz bırakacağından dinamiti beklerin kucağına koyuverir. Sonuç da genelde gol olur.

Yani her ne olursa olsun, bir şekilde gol oluyor. Günümüzde çok kullanılan diziliş ve şablonlarda sahada gerçek bir santrafor olduğunda stoperlerin 2'ye karşı 1 durumu oluşur. Yani biri santraforu markaja alırken, diğeri onun süpürücülüğünü yapar. Sahanın diğer her alanında doğal boşluk olmaz, yalnızca aynı şekilde rakip stoperlerle santrafor arasında 2'ye 1 durumu oluşur ve o stoper yerini kolay kolay terketmeyeceği için sahanın hiçbir yerinde normal olarak boşta olan bir başka oyuncu olmaz. Ama 4-6-0'da, yani santraforsuz yapıda işler böyle gitmiyor:

Pekiyi, ne olacak?

Çözüm Önerisi No.1: Birincisi, Barcelona'ya karşı asla Real Madrid ve Espanyol gibi radikal high-line oynamayın. Birbirinin benzeri golleri çaresizce yiyip 5'lik oluyorsunuz. Zira yeni ofsayt kuralı, önde kurulu savunmalar için sayısız tuzak içeriyor. Ofsaytta diye sallamadığınız bir oyuncu, ters kanada atılan onsayt bir pasın sonucunda topun gerisinde kalıp boş kaleye gol atabilir. Villa pas, Pedro gol; mesela. Geride dört kişi bekleyip, iki oyuncudan gol yersiniz.

Çözüm Önerisi No.2: Barcelona'yla oynamayın.

Durum şu an için bu denli vahim! Ciddi bir maçta Barcelona'ya yenilmemenin yolu, teoride onlarla oynamamaktan geçiyor. Fakat bu durum böyle sürmeyecektir. Tarihte olduğu gibi değişim sürüyor. Barcelona altyapısından güç aldığı için hükümranlığı tarihteki muadillerinden daha uzun olacaktır, fakat bugün Messi'yi kanatta merkeze alarak oynadıkları yeni oyuna mutlaka bir çözüm önerisi sunulacak. Bu önerinin de ''futbolun yeni icatlar alanı'' olan dörtlü savunma üzerinden gerçekleşmesi pek olası.

Futbolun Yeni İcatlar Alanı

Yakın zamanda zirve futbolda en çok orta sahayla uğraşıldı. Merkezdeki oyuncu tipleri yenilendi, dönüştü. Sayısı azaldı, arttı; eşitlendi. Tekrar değişti ve tekrar dönüştü. Fakat artık Barcelona'nın yeni kazanma yolu durdurulamadan ilerliyor ve mevcut reçeteler işe yaramıyor. Buna geçtiğimiz sezonun kahramanı Jose Mourinho'nunkiler de dahil! Mutlaka bir şeyler değişecektir. Ben bu değişimin şu anda arıza çıkarıyo görünen stoper mevkisindeki oyuncularda, savunma dörtlüsünde olacağını düşünüyorum.

Başta Jonathan Wilson olmak üzere pek çok kişi, uzun zamandır libero'nun geri döneceği iddiasında. Yakın zamana kadar ben bu fikre sıcak bakmıyordum, fakat son olarak Arjantin milli takımının da sahte 9 numarayla oynaması, bu düzenin uluslararası platformda da görülmesi fikrimi değiştirmeme sebep oldu. 50'lerden bu yana futbol sahnesindeki varlığını güçlü biçimde sürdüren dörtlü savunma ve onun ortasındaki, futbol oyununun en eski mevkisi olan stoperler şu durumda (yeni ofsayt kuralının da etkisiyle) atıl, çaresiz kalıyor.

Modern santra-haf, yani bugün orta sahadan savunma içine giren oyuncu (Busquets, Lucas, Marco Aurelio) yakında pek çok takımda savunma hattı içerisinden hücumlara katılabilir. 2000 yılında CL'yi kazanan Real Madrid'de Ivan Helguera, aynen bu rolü oynuyordu. Üçlü ya beşli savunma, önümüzdeki yıllarda görülme sıklığı artacak olan 4-6-0 ve türevlerinin, sahte 9 numara'nın antitezi olabilir. Çözüm konusunda yalnızca bir ihtimalden bahsediyoruz, zira bu yapı uzun süre geçerli olmaya devam edebilir. Yavaş yavaş her ülkede, her ligde görülüyor. Mesela Luciano Spalletti vaktiyle Roma'da oynattığı bu şablonu Zenit'te farklı şekilde uyguluyor. Bu sezonun Beşiktaş'ı da bir dönem aynen bu şekilde, fakat bu yapıyı defansif ağırlıklı olarak, topsuz oyunda oynamıştı. Görülüyor ki illa Messi'niz olması gerekmiyor, nitekim Barcelona yalnızca Villa - Ibrahimovic değişimiyle bu denli güçlü olmadı. Esas büyük farkı yaratan saha içi yerleşimdeki değişimle birlikte boş ya da atıl oyuncular ve ekstra boş alanlardır. Böylece topa daha çok sahip oluyor ve top kullanacak daha fazla boş alan bulabiliyorsunuz. Zaten Barcelona ve birçok takım için bu kadarı yeterli.

Sonuç: Daha Güçlü ve Kazanan Barcelona

Bir süredir 90 dakika Barcelona maçı seyretmedim. Pek çoğunda ilk çeyrek saatten sonrasını izlemiyorum, zira maç o anda sıklıkla ve kolayca 1-0'a gelmiş oluyor. Bundan sonrası, ortada yarışmacı vaziyet olmadığından benim için seyre değer değil. Sonradan özetler ve goller yoluyla olan-bitenin geri kalanında gerçekten sıradışı olan bir şeyler var mı diye kovalamayı tercih ediyorum. Geçen senelerde ise durum böyle değildi. Az da olsa her maç bir cevap ihtimali vardı, ama yeni Barcelona bu ihtimali de yıkıp geçti. Sezon başındaki kısa geçiş süreci sürprizlerine tanık olduk, fakat uzun sürmedi. Çünkü bizler için değil, kendileri için oynuyorlar ve bu oyundaki en güçlü duygu kazanmak. Geçen sene kaybeden ya da yeterince kazanamayan Barcelona, bu doğrultuda sahip olduğu futbol değerlerini yeniden gözden geçirdi ve Pep Guardiola'nın yol göstericiliğinde oyunun savunma tarafında çok daha sağlam duran, hücumda ise artık daha durdurulamaz olan bir Barcelona ortaya çıktı.

Bir bakıma geçtiğimiz Kasım'da Jose Mourinho'ya 5 atan Barcelona canavarını, geçen sezon Barcelona'yı CL'den eleyen Jose Mourinho yarattı. Futbol tarihi böyle hikayelerle doludur. Dominant takıma çelme takan, her ne şekilde olursa olsun kazanan bir takım tarihi değiştirme gücüne sahiptir. Xavi'nin dediği gibi, kazanamazsanız değişirsiniz ve Barcelona değişti. Artık merkezden oynuyorlar, alanı daha az genişletiyor; ama bu sayede top rakibe geçtiğinde alanı daha kolay daraltabiliyorlar. Artık topa daha fazla, daha çok sahipler. Geçen sezondan kendine dersler çıkararak daha güçlü, daha fazla kazanan olmak için değiştiler. Onlar kazandıkça diğer kaybedenler değişecek ve böylece futbolun daha da yeni icat alanları oluşacak. Çünkü hep böyle olmuştur.

**********

Not 1: Uzak Forvet nedir, kimdir?

Not 2: Eto'o da sahte 9 numara oynardı: Video

Not 3: Messi geçmişte sağ kanatta oynardı, kanat oyuncusuydu. Ama artık Ronaldo'dan farklı bir rolün adamı. Futbolu da istatistikleri de yeni rolüyle çıldırdı.

Not 4: İlk kez 4-6-0 adında yeni bir şablonun geleceği şekillendireceğini iddia eden kişi, (Fenerbahçe'yle de şampiyonluk kazanan) Brezilya'nın efsane hocalarından Carlos Alberto Parreira'dır. Kendisinin profesyonel futbolculuk geçmişi yoktur, aslen beden eğitimi dersi öğretmenidir.

Not 5: Barcelona felsefesi ya da formulası,

...kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu, kontrol, pas, boş alana koşu...

şeklinde özetlenebilir.

Noat Samisa

12.02.2010

Türkiye - Güney Kore: Kimleri İzleyeceğiz?

Güney Kore takımı, 2011 Asya Kupası'nda oynadığı 6 maçta 13 gol attı. Gol bulmakta pek zorlanmadılar, ama bundan önemlisi bu golleri atanlardı. Yarı finaldeki Japonya maçının uzatmalarında takımın tecrübeli stoper Hwang Jae-won'un attığı golü saymazsak, geri kalan 12 golü atanların en büyüğü 1989 doğumluydu. Son dönemde Avrupa'ya çok sayıda oyuncu ihraç ettiler. Park Ji-sung'un araladığı kapıyı Park Chu-young ardına kadar açtı ve ulusal takım başarılı oldukça ihraç sürüyor. Gidenlerin yerini aşağıdan gelenlerle doldurmaya, draft'ı pas geçip Avrupa'ya gidenleri milli takıma monte etmeye devam ediyorlar. Trabzon'a gelen 22 oyuncudan 10'u ülke dışında top koşturuyor, pekiyi neden?

Guardian'dan Mike Adamson bu durumu, ''Kore'li futbolcuların Avrupa'daki etkisinin ana sebebi, onların taktik açıdan çok parlak oyuncular olmaları. Bir kere çok disiplinliler. Mesela Park Ji-sung ya da Lee Chung-yong. Her iki kanatta da oynayabiliyorlar, her zaman rakip beki kovalayarak geri dönüyorlar ya da çabucak santraforun arkasında pozisyon alıp rakip savunma ile orta saha arasına veya gol bölgelerine girebiliyorlar.'' şeklinde yorumluyor.

Güney Kore'li bir spor yazarı olan Kim Se-hoon ise ülkesinin futbolcularının tasvirini yapıyor:

''Pek çok Kore'li futbolcu, özellikle de genç olanlar, yüksek seviye futbolda yer almak için kendilerini aç hissediyorlar. Hocalarına kayıtsız - şartsız, her zaman itaat ederler. Bizden pek çokları çaba güdüsünü içselleştirmişizdir, bu yüzden gösterileni yapmak için mutlaka ellerinden geleni yaparlar. (...) Kore futbolunun en güçlü yanı ne derseniz, takım oyunudur. Takım oyunu oynamak için her şeyiyle hazır olan futbolcularımızdır.''

Şenol Güneş de Güney Kore günlerine ilişkin röportajlarında idmanlardaki yüksek performanstan ve öğrenmeye açlıktan sürekli bahsetmişti. Yaklaşık 10 yılda bu noktaya geldiler ki, ülkede henüz iki tane profesyonel lig var. Belki bugün korku salacak durumda değiller, ama akşam çok iyi oyunculardan oluşan, disiplinli ve başarıya aç bir takımla oynayacağımızı bilmeliyiz.

Fırsattan istifade bir bilgi verelim. Güney Kore'lerin soyadları başa yazılır ve bu sıklıkla ilgi çeker, zira pek çoğunun soyadı Park, Kim ya da Lee'dir. (Gerçi milli takım sadece Seul odaklı olmadığından kadronun soyadı çeşitliliği epey fazla.) Nüfusun büyük bölümünün aynı soyadını taşımasının sebebi, hepsinin gerçekten birbiriyle akraba olması. Evet, tüm Kim'ler ve Park'lar birbiriyle akrabadır. Şöyle ki, Güney Kore'de ilk soyadı örnekleri milatta öncesine kadar gidiyor. Yani çok uzun zaman önce az sayıdaki nüfusa soyadı verilmesi, Kore'nin izole bir coğrafya olması nedeniyle zamanla garip bir durum ortaya çıkardı. Eski soyadlarının bir kısmı erkek çocuk üzerinden devam anlayışı nedeniyle elenince, kalan büyük aileler savaşlar neticesinde ülke geneline yayılarak bugün 50 milyonu aşan nüfusu Park, Lee ve Kim'lerden oluşur hale getirdiler. Bugün takımda olup da aynı soyadı taşıyanların belki 80. kuşaktan dedeleri ortak, ama mutlaka var bir ortaklık. Neticede eğer ilk insanlar soyadı almış olsaydı, bugün hepimiz aynı soyadını taşıyor olurduk. Kore'deki durum bunun bir örneklemesi.


Özel ilgi gösterilmesini ve takip edilmesini önereceğim oyuncular aşağıda:

Park Chu-young (1985 - Monaco): Santrafor ya da ikinci forvet olarak oynayabiliyor. İki ayağına da hakim, teknik bir oyuncu. Takımın yeni kaptanı. Dünya Kupası'nda tek santrafor olarak çok iyi bir oyun ortaya koymuştu, fakat sakatlıktan yeni çıktı.

Ki Sung-yong (1989 - Celtic): Müthiş bir pasör. İyi fiziğiyle birlikte ideal orta saha oyuncusu. Yanında bir fazladan orta saha oyuncusu olursa takımın oyun kurucusu rolünü de üstlenebiliyor. Ayrıca kullandığı her duran top büyük tehlike.

Lee Chung-yong (1989 - Bolton): Park Ji-sung'un sağ kanatta oynayanı. Yüksek iş disiplini, müthiş oyun bilgisi ve kararınca teknik beceri. Umulmadık anda çok ilginç işler de yapabiliyor.

Koo Ja-cheol (1989 - Wolfsburg): Ki Sung-yong kadar olmasa da çok iyi bir pasör ve aynı zamanda topla kat etme becerisine sahip. Bu yetisi sayesinde orta sahanın her yerinde, kenarlarda da oynayabiliyor. Gol becerisi yüksek.

Yoon Bit-garam (1990 - Gyeongnam): Kenar forvet. Her iki ayağını da kullanıyor, içe - dışa çalım atabiliyor. Uzaktan şutları epey etkili. K-League'in yeni yıldızı.

Yoon Suk-young (1990 - Chunnam): Ulusal takımın yeni sol bek adayı. Bu sene profesyone oldu, ama kısa zamanda çok iyi performansla ulusal takıma yükseldi. Lee Young-pyo'nun veliaht gösterdiği oyuncu.

Son Heung-min (1992 - Hamburg): Beckenbauer'in deyişiyle ''Kore'li Gerd Müller''. Hamburg onu draft'ten kaçırdı, şimdiden ara ara forma veriyor. Müthiş bir fiziği var, hücum hattının her yerinde oynayabiliyor. Zamanla çok iyi bir santrafor olacak, henüz iyi bir golcü.

Ji Dong-won (1991 - Chunnam): Takımın yeni santraforu. 30'una yaklaşmış ya da geçmiş olan eski golcüleri elediler ve bu oyuncu öne çıktı. Tek santrafor işini çok iyi yapıyor. Zamanla fiziken aşama kaydedecek ve kendine Avrupa'da yer bulacaktır.

Kaynakça: Korea Times (Gazete), JoongAng Daily (Gazete), Footkorean.net, Chosun Ilbo (Gazete)

09.02.2011 - Saat 20:00
Türkiye - Güney Kore
Noat Samisa

09.02.2011