Türkiye 2-0 Avusturya

Türkiye'nin yarı yenilenmiş kadrosu, geneli itibariyle yatay seyirde oynadığı maçı kazandı ve yeni yolculuğuna galibiyetle başladı. Guus Hiddink'in dediği gibi, artık sürücü koltuğunda Türkiye oturuyor; tabii sol şeritten son sürat giden Almanya'nın arkasındaki arabada...

Avusturya'nın hocası Dietmar Constantini, son oynadıkları Belçika maçının kadrosunda üç oyuncuyu değiştirdi. Arnautovic, Junuzovic ve Janko'nun yerine Yasin, Scharner ve Maierhoffer oynadı. Ayrıca Arnautovic'in forvet arkasında oynadığı şablon değişmişti. Yasin savunma önündeki dar alanda oynadı, orta sahanın epey derininde pozisyon aldı. Geçen maçta orta sahada oynayan Alaba ise Scharner'ın sol iç bölgesine yerleşmesiyle sol kenarda oynadı. Rakip yarı sahada çok adamla bulunmaya çalışan, high-line kullanımıyla desteklenen bir 4-3-3'le dizildiler.

Türkiye'nin hocası Guus Hiddink ise eldeki malzemeyi rakibe dair yargılarla harmanlamıştı. Kısa zaman önce Şenol Güneş tarafından Gençlerbirliği deplasmanında santrafor olarak (bu maçta Umut Bulut sol kenarda oynadı) kullanılan Burak Yılmaz'a aynı görevi verdi. Arkasında sürekli yer değiştiren bir üçlü koydu ve orta sahaya Selçuk - Nuri ikilisini yerleştirerek Mehmet'in rolünün kilit olduğu, oyunun kanat üzerinden hızlandırıldığı agresif bir 4-2-3-1 kullandı.
Korner Bombardımanı

Türkiye maça agresif başladı. Kaptılan toplar ön alanda kazandırılarak çabucak yeni bir atağa dönüştürüldü. Dakika 11 olduğunda Türkiye'nin korner sayısı 5'ti. Çoğunlukla sağ taraftan olmak üzere art arda kornerler kullanıldı ve bunların dördünden aksiyon üretildi. Rakip Avusturya, tıpkı daha önce Kadıköy'e gelen Belçika gibi, tıpkı Almanya gibi kornerleri alan savunmasıyla karşılıyordu. Henüz ilk kornerde oyuncularımız paslaştılar, belli ki maç öncesi rakipten haberdar edilmişlerdi. Avusturya duruma uyandı, kısa paslaşmaları engelleyerek kornerleri direkt kullanmaya zorladılar. Fakat bu kez de ceza sahası ön çizgisi civarı boş kaldı ve oyuncularımız bu boşluğu kullandılar. Fakat gol çıkmadı. Rakip bu alanı da kapatınca kornerler çaresiz doğrudan altıpas'a yönlendirildi ve ilginçtir, kısa boylu oyuncularımızdan Arda kale ağzında gol vuruşunu yapmayı başardı; fakat topu üstten auta attı.

Oyun karakteri gereği Türkiye'nin geriden pasla oyun kurmasına izin vermeyen Avusturya, maç başında çift dörtlü hat (arasında Yasin) kurarak Türkiye'yi bozmak istedi, fakat bunu ön alanda bir nebze başarsalar da henüz oyun ritmini bulamadan Selçuk'u bir an boş bırakınca sistemleri çöktü. Maçın üçüncü dakikasında Burak kaleciyle karşı karşıya kaldı, top direkten auta gitti. Benzer bir pozisyon bir daha maç boyunca yaşanmadı. Savunmayı önde ve orta sahasına çok yakın kuran, ayrıca top orta saha ile savunma hattı arasına girdiğinde savunma hattı geri kaçmadan pasif alan savunması yapan Avusturya, dengeyi kurduktan sonra rakibine göbekten geçit vermedi.

Selçuk İnan Faktörü

Türkiye'nin La Masia'sı Hürser Tekinoktay'lı Çanakkale Dardanelspor'da yetişen Selçuk İnan, bugün adeta Avusturya'yı sirkülase etti. Merkezde kalabalık olan rakibe karşı maç boyu hareketli oldu, her zaman en boş noktayı bularak top istedi, sorumluluk aldı. Maç başındaki dikine savunma arkası pası sonrası Maierhofer bir daha onu boş bırakmadı, fakat bu kez de bulduğu en iyi açıdan en doğru yere müthiş pasla attı. Orta saha yuvarlağı civarında çapraza, çizgi üzerindeki beklere ve kanat adamlarına sayıları çift hanelere ulaşan uzun mesafeli pasla gönderdi. Oyun bu sayede sıkışmadı, rakibin orta sahadaki nicel üstünlüğü oyuna yeterince yansımadı.

Sağ içte oynayan Baumgartlinger'e göre önde oynayan sol iç Scharner, Nuri'nin olması gerekenden geride oynamasına sebep oldu. Takımımız oyun kurarken ilk toplar hem Selçuk'ta oluyordu, fakat top rakibe geçtiğinde sözkonusu çakışma nedeniyle Nuri daha geride oynuyor gibi göründü. Ön alandaki prese katılamadı, geride kaldı. Ayrıca düşük pas yüzdesiyle oynadı, sanırım gününde değildi. Ama Selçuk İnan attığı muhteşem paslarla Nuri'yi tolere etti.
Taçtan Gol

Burak'ın savunma arkası pozisyonu, iyi görünen oyun performansına rağmen takımın gol dakikasına dek maçın akışında yakaladığı tek pozisyondu. Başlangıçtaki kısa süreden sonra organizasyonunu oturan rakip sağlam durdu, fakat yine bir duran topta delindiler. Tacı Hakan kullandı, Arda iyi sıyrıldı ve güzel bir plase ile bitirdi. Golden sonra Türkiye'nin agresifliği git gide azaldı ve maç dengelendi.

İkinci Yarı - Değişiklikler

Constantini, ikinci devreye risk alarak başladı. Türkiye devre boyunca topa çok fazla sahip olmuştu ve pasların büyük bölümü, Selçuk'la stoper ikilimiz Servet - Serdar arasındaydı. Golden sonra bu bölgedeki paslaşmalarla oyunun kontrolde olduğunu net olarak ortaya koymuştu takımımız, fakat bu durum Baumgartlinger'in yerine Hoffer'e bırakması sonrası santraforun çiftlenmesiyle son buldu. Rakibin ön alandaki presi bu şekilde daha olumlu sonuç verdi ve oyun merkezini biraz daha geriye alarak artık etrafında bir oyuncu bulunan Maierhofer'e uzun toplar göndermeye başladılar. Akabinde Yasin - Ümit değişikliğiyle Alaba ortaya geldi ve böylece hem kenardaki, hem de ortadaki yaratıcılığı artırdılar.

Arda top kontrolü ve ilk hareketlerde başarılıydı, ama maç boyu ikinci hareketleri yapamadı. Pas trafiğine ve prese etkin şekilde katılsa da sakatlık dönüşü Arda kadar yaratamadı. Hatta ikinci devre ortalarındaki bir pozisyonda rakibi bir metre kadar ardında bırakmasına rağmen topa basması, henüz hazır olmadığının ve maç eksiğinin dışavurumu sayılabilir. Pozisyon savunmasında dik durmasına karşın toplu oyunda vasatın altında olan Nuri ve oyun tarzı gereği pas trafiğine hiç katılmayan Burak hücumda aksayan yanlarımızdı; fakat Hiddink'in oyuna müdahalesi hücuma iyi işler yapan Ekici'yi Topuz değişikliği oldu. Selçuk daha derine geldi, Nuri biraz öne çıktı ve üçlü orta saha kuruldu. Semih'in oyuna girmesine kadar geçen 10 dakika, maçın Türkiye adına en kötü periyoduydu.

Kısa Süreli Kriz

Arnavutovic'in de oyuna girmesiyle stoperlerimizin etrafında 3 oyuncu görünmeye başladılar ve buna cevaben Selçuk, adeta üçüncü stoper gibi oynamaya başladı. Nuri ve Topuz da pozisyon gereği kenarlara açılınca orta sahamızda devasa boşluklar oluştu. Yine bu sebepten kazanılan toplar ön alana aktarılamadı. Bu bölümde Avusturya maçın geri kalan bölümünde hiç olmadığı kadar çok pas yaptı, çok adamla Türkiye sahasına çöktü. Hatta orta sahamız o kadar geri yaslanmıştı, boşluklar o kadar fazlaydı ki, rakibin sağ stoperi Aleksandar Dragovic bu kısa periyotta iki kez topla birlikte dirbling halinde ceza sahamıza yaklaştı. Biri sağ kenardan tehlike yaratan orta, diğeri ise Fuchs'un kullandığı, Volkan'ın kurtardığı firikiği getiren faul. Semih'in Burak'ın yerine oyuna girmesi ve sırtı dönük top almak için geri gelerek pas trafiğine katılmasıyla kriz çözüldü. Sonrasında önde kazanılan topta Semih güzel bir pas attı, Gökhan Gönül'den Arjen Robben'vari süper bir gol geldi ve maç bitti... derken penaltı ve kapanışı Volkan yaptı.

Sonuç: Daha Genç, Daha Umutlu

Hiddink maç sonunda, ''İlk 25-30 dakikalık süreci beğendim. Burak'ın kaçırdığı pozisyon oldu, şanssızlıktan atamadık. Gol de bu dakikalarda geldi. 3 puandan dolayı mutluyum. Bu golden sonra geriye çekilme durumumuz oldu. Bunun sebeplerini araştırmak lazım. İlk golü attıktan sonra rakip zayıf bir duruma düşmüştü. İkinci gol şansımız varken bunu yapmadık, geriye çekildik onlar da oyuna döndü. (...) Hala bu takımın öğrenme süreci içinde olduğunu unutmayalım. Biraz daha kontrollü olsak daha iyi şeyler olacak. İlk yarım saat ilerisi için önemli.'' demiş. Maçın ilk yarım saatindeki tempo, iştah, agresiflik, pas yüzdesi vs. pek çok şey yeterince iyiydi. Organize rakibe karşı gole kadar ısrar gerçekten değerli, fakat Hoca'nın çekincelerini paylaşmamak elde değil. Ayrıca ikinci devrenin ortalarındaki kısa kriz bölümü de geleceğe taşınacaktır, bu bölüme de dikkat çekilecektir.

Avusturya sıkı bir rakip, iyi bir testti. Belki kalemize güçlü biçimde gelebilen bir takım değildi, ama saha organizasyonları, oyun disiplinleri ve oyunu oynama biçimleri onları değerli kılıyordu. Sahadaki her oyuncu (kısmen Arda hariç) pozisyon savunmasında maç boyu yüksek konsantrasyonla başarı gösterdiler. Bu sayede oyun detaylar üzerine kaldı ve ayrıntılarda başarılı olduk. Nuri, Arda, Burak, hatta Gökhan gibi değerli oyuncularımızın ortalama performanslarının altında kalmalarına rağmen maç boyu endişe duymadan kazandık.

Guus Hiddink geçmişini aşarak her haftasını Türkiye'ye veriyor, çok yoğun bir mesai harcıyor. Skorlar ne olursa olsun, bu çabanın gözardı edilmemesi gerek. Hiddink metodlarıyla dünyanın en iyisi ve ortaya koyduğu çabayla da herkesin bir adım üzerine çıkıyor. Olursa, onunla olacaktır; olmazsa şanssızlık olmalı. Haziran'da Belçika maçı erken final. Son olarak:

Bu ülkenin halihazırdaki en yetenekli futbolcusu Arda Turan: ''Futbol benim en büyük tutkum. Arda gülmüyorsa bunun nedenini herkes kendine sormalı."

Herkes...

Arşivden:
Almanya 3-0 Türkiye
Türkiye 3-2 Belçika

Noat Samisa

30.03.2011

Raymond Verheijen: ''Olimpiyat'ta Yarışmıyoruz, Futbol Oynayacağız''

Türkiye milli takımının şimdiki kondisyoneri Arno Philips, fakat onun uzmanlığı turnuvalar üzerine değil. Euro 2012 yolunda yeni hocamız Raymond Verheijen olabilir.

Yaklaşan Londra Olimpiyatları öncesinde çok önemsenen Galler - İngiltere maçı oynandı, bitti; ama bir konu hala gündemdeki varlığını koruyor. Futbol takımı, yüzyıl başından bu yana ilk kez yaz oyunlarında Britanya olarak temsil edilecek. 1966'dan bu yana futbolda teneke bile kazanamayan Ada'lılar, evlerinde yapılacak olan bu organizasyonda Galli, İskoç ve Kuzey İrlandalı futbolcuların katılımıyla daha iyi bir grup oluşturarak zafere ulaşmayı hedefliyorlar. İngiliz'leri cezbeden ilk İngiliz olmayan oyuncu şüphe yok ki Gareth Bale, fakat genç sol kanat oyuncusu cumartesi günkü maçta sakatlığı nedeniyle forma giyemedi.

Harry Redknapp çıktı, epeydir faydalanamadığı oyuncusunun taze sakatlık haberine, ''Hafta sonu West Ham'e karşı oynadı ve bizden giderken hiçbir sorunu yoktu. Kimseyi suçlamıyorum ama bu hamstring (diz arkası kirişi) sakatlığı da nereden çıktı?'' sözlerini sarfetti. Aylardır bu maçı bekleyen medyanın hayal kırıklığı sayfalara taştı, Redknapp'ın sözleri üzerine Galler teknik ekibi suçlandı. Fakat Bale, ulusal takımla idmana çıkmamıştı bile. Düz koşu sırasında bir ağrı hissetmiş, bunu takımın antrenörüne iletmişti. Taramada sorun saptanması üzerine Bale'ın minor sakatlığı riske edilmemişti. Rivayete göre aksi mümkün olamazdı. Gareth Bale, ulusal takım idmanında sakatlanmış olamazdı. Çünkü Galler ulusal takımının kondisyoneri, Raymond Verheijen.

Verheijen ismi 2010 Dünya Kupası sürecinde epey popülerdi. Çalıştığı Güney Kore takımına ilişkin bilgileri kendisine ait twitter hesabı üzerinden her gün aksatmaksızın iletiyordu. İdmanda ne olmuş, ne çalışılmış, hangi oyuncu iyi performans göstermiş öğrenilebiliyordu. Teknik bilgilerle bezeli bu raporlarda çok çarpıcı veriler de yayınlıyordu. Her günün sabahı Verheijen'in raporları merakla beklenir olmuştu ve bu raporlar aynı zamanda Güney Kore basınında haber oluyordu. Turnuva bittikten sonra bir süre sessiz kalan Verheijen bu ara yeniden popüler oldu.

Henüz 17 yaşında bırakmak zorunda kalan bir Hollanda'lı antrenör, kalçasından yaşadığı ağır sakatlığın kendisini futboldan uzaklaştırmasına izin vermemiş. Amsterdam'da Spor Psikolojisi ve Spor Eğitmenliği üzerine üniversite okumuş, çeşitli kurs ve sertifika programlarıyla öğrenimini tamamlamış. Eğitimini sonlandırırken ''Futbolda Periyodizasyon'' üzerine tez yazmış ve yıllardır futbolun zirvesinde kendine has metodlarıyla sessiz sedasız çalışıyor. Bugün futbolun en özel ikinci adam'larından biri ve kendisinden sitayişle bahsedilmeyi sonuna kadar hakediyor. Muhteşem bir kariyeri var, bugüne dek çalıştığı sekiz büyük turnuvanın listesi aşağıda:

Çalıştığı Ulusal Takımlar - Süreç - Hoca

Hollanda (1998 DK) - Guus Hiddink
Hollanda (Euro 2000) - Frank Rijkaard
Güney Kore (2002 DK) - Guus Hiddink
Hollanda (Euro 2004) - Dick Advocaat
Güney Kore (2006) - Dick Advocaat
Rusya (Euro 2008) - Guus Hiddink
Güney Kore (2010 DK) - Huh Jung-moo
Galler (Euro 2012) - Gary Speed

''Turnuva öncesi Guus beni aradı ve Güney Kore için çalışmamı istediğini söyledi. 'Ben Koreli'lerin hep fit olduklarını ve yüksek konsantrasyonla çalıştıklarını duymuştum, dolayısıyla neden ben?' dedim. 'Sen buraya gel ve bir maç izle, neden olduğunu anlayacaksın. Evet, hepsi fit ve istekli, ama ilk 60 dakika her şeylerini sahaya koyup yoruluyorlar. Bunu çözeceksin.' dedi. Güney Kore'de çalışmaya böyle başladım.''

2002'de Guus Hiddink'le birlikte Güney Kore milli takımına enerjilerini verimli kullanmayı öğreten Verheijen, sonrasındaki iki Dünya Kupası'nda da Güney Kore ulusal takımında görev aldı. Ona Kore'de ''biçerdöver'' diyorlar. Sıradışı idman teknikleri ile her futbolcuyu bir şekilde hazır hale getirmeyi başardığından bu yakıştırma yapılıyor ve çok seviliyor. Son turnuva öncesi Güney Afrika'daki rakım meselesi tartışılıyordu ve çok farklı bir iklimden gelen Koreli'lerin adaptasyonu için özel bir program yapılmıştı. Önce Seul'de çalıştılar, sonra Avusturya'ya gittiler ve en son, turnuva öncesinde Güney Afrika'daki oksijen odası içerikli idmanın akabinde Verheijen halka müjdeyi verdi: ''Deniz seviyesinde yaptığımız 4'e 4 toplu idmanda her oyuncu ortalama 887 metre koşmuştu. Avusturya'da 606 metreye düştü, ama şimdi 1036 metre. Hazırız.''

Güney Kore'nin 2002 ve 2010'da daha önce ulaşamadıklarını başarmasında Verheijen'in payı olduğuna kuşku yok. Daha da ilginci ve önemlisi, şu ana dek çalıştığı yedi şampiyonanın hazırlığında ve turnuva sırasında birlikte çalıştığı hiçbir oyuncunun adele sakatlığı yaşamadığının, varolan sorunların tamamının darbeye bağlı olduğunu iddia ediyor. Söylediğine göre bu dalda bir rekora sahip, her ne kadar çetele tutan olmasa da. Bu doğru mudur, bilinmez; ama sağlam argümanları var ve aksini ispatlayabilen olmadı. Ayrıca daha evvel çalıştığı her hocanın mutlaka onunla tekrar çalışmak istemesi bu savı destekler nitelikte. Dört kez Guus Hiddink'le, üç kez Dick Advocaat'la (Hollanda, Güney Kore, Zenit), iki kez Frank Rijkaard'la (Hollanda ve Barcelona) birlikte çalışması, onun yarattığı farkın kanıtı. Chelsea sonrası Mark Hughes'la birlikte Manchester City'de devam etti ki, bu hikaye ona dair en çarpıcı öykü olabilir.

Aralık ortasında Mark Hughes'un ve ekibinin görevine son veren Manchester City, bu dönemi takip eden yılbaşı periyodunda sakatlık krizine girmişti. Tevez'in Mancini'yle ilk sürtüşmesi de bu dönemde başlar. Teknik ekip ve idman metodu komple değişince işler ters gitmeye başladı. Bu durumu Verheijen şöyle açıklıyor:

''Mancini ve ekibi göreve geldiğinde Manchester City takımı ligin en az sakatlık yaşayan ve en yüksek fizik kapasiteye sahip -ligin sprint (depar) lideriydik- takımı idi. Fakat Mark Hughes ve benim ayrılmamdan sonra 10 gün içerisinde De Jong, Lescott, Sylvinho, Ireland, Richards ve Santa Cruz art arda sakatlandı. Biz günde tek idman yapıyorduk, ortalama 75 dakika sürüyordu ve 90 dakikayı asla aşmıyordu. Ama Mancini her biri 2 saatten günde çift idman yaptırmaya başladı ki, bu tamamen zıt bir uygulamadır.''

Mark Hughes ve Raymond Verheijen takımdan ayrıldığında şimdilerde Cardiff'te oynayan Craig Bellamy ligin en değerli oyuncularından biriydi. Üstün formuyla ligi sallıyor, önüne geleni yıkıyordu. Takip eden ilkbaharda adeta Chelsea'nin üzerinden geçmişti. Bellamy anlatıyor:

''Başlarda Verheijen'in ne yaptığını anlamıyordum. Hatta tartıştık. Az çalıştırıldığımı düşünüyordum, kendimi yeterli hissetmiyordum. Ama ona inanıp devam etmemi, her şeyin daha iyi olacağını söyledi. Devam ettik ve ilk kez bir sezon öncesi kampında sakatlanmamıştım. Sanırım ligin sakatlık rekorunu elimde tutuyorum, her iki bacağımın her yerinden sakatlıklar yaşamıştım. Ama 09/10 sezonu inanılmazdı. Bunda en büyük pay Verheijen'e ait. Eskiden çok çalışırdım, yorulana kadar idman yapardım. Hatta kendimi iyi hissetmediğimde daha fazla çalışırdım. Artık eskisinin yarısı kadar bile çalışmıyorum, ama daha iyiyim, daha çok gol attım ve sakatlanmadım. Cardiff'e transfer olunca Verheijen'a 'benim için çalışır mısın?' diye sordum, kabul etti. Haftada iki gün beraberiz.''

Craig Bellamy her zaman sorunlu bir oyuncuydu. Hem psikolojik, hem de fiziksel olarak yaşadığı problemler nedeniyle çok yüksek olan potansiyelini asla sahaya yansıtamamıştı, ama yaptığı transferlerde yarattığı işlem hacmi çok yüksektir. Ondaki saf yeteneğin herkes farkındaydı; lakin bunun doğru yönlendirilerek dışarı çıkartılması gerekiyordu. Geçen sene Premier League'den iki oyuncu söyle derseniz, tereddütsüz Bellamy ve Bale derim ki, her ikisinin de Galli olması garip bir tesadüftür; belki de değildir!

Raymond Verheijen'in şimdilerde Galler ulusal takımında çalışıyor olmasının ana sebebi, Craig Bellamy'nin köyüne geri dönüş olması. Bu ikili çok iyi dost oldular ve Verheijen, Bellamy'nin kişisel antrenörü olma işini aksatmayacağı tam zamanlı bir iş buldu. Hollanda'lı kondisyoner bir fark yaratıyor ki bunca yüksek kariyerli teknik adam onunla çalışmak istiyor ve yukarıdaki hikaye gerçek oluyor. Bu farkı da kendisi anlatıyor:

''Geleneksel idmanlardaki ortam, en iyi olan yaşar ilkesinde olduğu gibi. Çok çalışılıyor, hafta sonunda en iyi olanlar oynuyor. Futbol bir güç (kısa süreli güç, 90 dakika) oyunu, idmanların niceliğine değil, niteliğine odaklanmalısınız.''

Hollanda'lı kondisyoner, idmanların yarışmacı bir ortama dönüştürülmesinden rahatsız. Bunun kesinlikle doğru olmadığını, futbolda sahip olunan tüm yetilerin gösterileceği yalnızca bir 90 dakika olduğunu ve oyunun karmaşık yapısının geleneksel kabullerle çözülemeyeceğini düşünüyor. Futbol idmanlarının maçlar öncesi sınav olarak görülmesini doğru bulmuyor. Ona göre aslolan maç:

''Pek çok kulüp sezon hedefine göre idman yapıyor, ama bu doğru değil. Aslolan, her maça en nitelikli 11 oyuncunuzla çıkmak olmalı. Birincisi, her maçı kazanmak istersiniz ve bu, bunun için gerekli. İkincisi, tribünler her zaman en iyi oyuncuları izlemek ister. Antrenörler oynanan her maçı, oynanacak bir sonraki maç için başlangıç noktası olarak görmeliler. Her idman bir sonraki maça en taze halde çıkılacak şekilde yapılmalı.''

Verheijen ilk olarak Rus sporbilimci Leo Matveyev'in ortaya attığı ''sporda periyodizasyon'' fikrinin kuvvetli savuncularından biri. Yüksek hedef üzerine tepeyi zorlamak yerine aşama aşama hedef koymak ve bu doğrultuda çalışmak, olması gereken. Hele ki futbolda. Ona göre geleneksel idman metodları ve süreçleri, futbolcuları yalnızca yoruyor:

''Sezon öncesi idmanlarında takımlarına yükleme yapan antrenörler, sıklıkla düzeyin yeterince iyi olmadığına inanıyorlar ve dozu daha da artırıyorlar. Hatta bazıları için bu durum takım organizasyonu üzerine yoğunlaşmayı gözardı etmeye kadar varıyor ve bilinçaltında takıntı halini alıyor. Sezon öncesi çalışmalarında ve sezon içerisinde günde çift idman yapmak futbolcuları sadece yorar, hiçbir işe yaramaz. Eğer çok değil, doğru idman yapılırsa Aralık ayı geldiğinde oyuncular, geleneksek idman metodlarını uygulayanlara göre çok daha fit olacaklardır.''

Bu gereksiz yorgunluk, Verheijen'e göre yalnızca boşa gitmiş zaman ve enerji değil, sakatlıkların büyük çoğunluğunun ana sebebi. Özellikle bağ ve lif sakatlıklarının en büyük sebebinin aşırı yorgunluk olduğu iddiasında. Vucüdun yorulduğunu anlayan beyin, vücuda yavaşlaması yönünde bir sinyal gönderiyor, fakat futbolcu buna ters şekilde ekstra bir güç ortaya koyduğunda koordinasyonunu kaybeden kasların bütünlüğü zayıflayarak sakatlıklara davetiye çıkarıyor. Kas sakatlıklarından muzdarip oyuncularının pek çoğunun sorunu, ona göre yorulduklarını anlayamamaları:

''Patlayıcı güce sahip, ani deparlarla atak oynayan oyuncular diğerlerine göre çok daha fazla yorulurlar. Tüm takım aynı idmanı yaparsa, bu oyuncular diğerlerinden daha fazla enerji harcayacaklardır. Bellamy bunu yaşıyordu. Eğer bu oyunculara farklı idman programları uygularsanız, sezon boyunca her maç yüksek verim alabilirsiniz. Arjen Robben'in cam adam olduğunu söylüyorlar, ama bence cam antenörlerle çalışıyor!''

Futbolcuları kurban edenin gereksiz yorgunluk olduğunu düşünen Verheijen'e göre kondisyonerin büyük çoğunluğunun alaylı değil mektepli oluşu ve okullarda verilen antreman eğitiminin futbola yönelik olmayışı büyük bir sorun. Verheijen'in iddiasına göre mektepli antrenörler futbolun ruhundan ve amacından bihaberler, futbolculara performans sporcusuymuş gibi idman yaptırıyorlar. Fakat ona göre bazı oyuncuların aerobik yetileri çok kuvvetli olmalıyken, kiminin oyundaki rolü gereği atletik vasıflarının yükseltilmesine gerek yok. Hepsinin çok hızlı koşmasına, en yükseğe zıplamasına ihtiyaç yok. Sadece bu da değil, tüm takımın yaş, fiziksel durum, hedef gibi kriterleri; ayrıca ülkenin kültürü de dikkate alınarak idman programı belirliyor:

''Antreman metodu birinin isteğine ya da tecrübelerine göre şekillenmez. Bugün her takımda farklı kondisyonerler var, hepsinin farklı fikirleri var. Bu arada olan futbolculara oluyor, pek çoğu gereksiz sakatlıklarla kurban ediliyorlar. Futbol idmanı kişiye özel olmalıdır, onun sahada en iyi şekilde yeteneklerini sergilemesine hizmet etmelidir. (...) Altyapıdan yeni yükselen gençlere, veteran savunmacılara, santraforlara ayrı idman programları uygulanmalı.''
Hollandalı kondisyonere göre sakatlıkların %80'i önlenebilir. Geri kalan kısmın %15'i ise darbeye bağlı ödem ve kemik sakatlıkları, bunlar için önleyici idman metodları maalesef mümkün değil. Yaşantısına dikkat eden bir oyuncunun, Verheijen'e göre yaşadığı her adele sakatlığı, idman metodundaki yanlışlardan ileri geliyor. Geceden kalma şekilde idmana gelen oyuncu için de ayrı bir program uygulanabileceğini iddia eden bu adam için futbolcu her ne durumda olursa olsun onu sahaya hazır bir şekilde çıkaracak ve sezon boyu kaslarından, liflerinden, bağlarından sorun yaşatmayacak bir formül var. Sakat listesi çift hanelere ulaşan takımlardaki hocalar için ''işbilmez amatörler'' tabirini kullanıyor ve bunun çalıştığı takımda mümkün olamayacağını söylüyor.

Sanırım tüm söylediklerinde haklı görünüyor, fakat pek çok hoca futbol fikri doğrultusunda onun metodlarını henüz tam olarak doğru bulmuyor. Yüksek pres gücüyle oynayan takımlar için onun idmanları hafif. Fakat Inter'de Benitez'in, Beşiktaş'ta Schuster'in yaşadığı gibi yaşlı ve atletik olmayan oyunculara atletizm ve güç odaklı ağır idmanlar yaptırmak, ters etki yapıyor. Ne idmanlardan sonuç alınıyor, ne de sahaya olumlu bir yansıması oluyor. Dolayısıyla Verheijen'in varlığı tek başına anlamsız, birlikte çalıştığı hoca da onun gibi şartlara göre tercihler yapabilen biri olmalı. Bu açıdan bakıldığında Guus Hiddink'in has adamı olması sürpriz değil.

Hiddink'le birlikte Rusya'da çalıştıktan sonra Chelsea'de de beraberdiler. Ona ilk büyük fırsatı veren adam, sonraki zamanlarda da gerektiğinde Verheijen'i çağırdı. Her zaman iyi bir ikili oldular ve Verheijen geçenlerde ''Guus Hiddink için oyuncuları ve onların kültürü mercek altına alınmalıdır. Onun antrenörlük tarzı, oyuncularını ve takımını geliştirmek için esnek bir araçtır.'' sözleriyle Hiddink'e dair nefis bir özet yaptı. Bugün Türkiye milli takımının kondisyonerliği görevinde Arno Philips var. Hollandalı antrenör, yazın Verheijen'le birlikte Güney Kore için de çalıştı. (Yalnızca Avusturya kampındaki birkaç idmanda) Aslında Verheijen'le ekip olarak çalışıyorlar, 2002 DK'da da beraberdiler. Verheijen metod uzmanı iken Philips'in uzmanlığı güç ve dayanıklılık idmanları üzerine.

Geçtiğimiz aylardaki bir röportajda Guus Hiddink, nabzın normale dönmesi, geçiş reaksiyonu süresinin Hollanda'lı futbolcularda yaklaşık 15 saniye, Güney Kore'li futbolcularda (başlangıçta) 45 saniye ama Türkiye'de bundan da fazla olduğunu söylemişti. Ona göre bunun psikolojik sebepleri var, fakat Güney Kore'li futbolcular bu açıdan gelişebildiklerine göre Türk futbolcusunun da aşama kaydetmesi mümkün. Bunun takım oyunu için önemi büyük ve bugünkü Avusturya maçı öncesinde Hoca'nın uyarısı, oyuncularının iç saha atmosferinin büyüsüne kapılmamaları gerektiği yönünde. Tıpkı Güney Kore'de olduğu gibi enerjiyi verimli kullanamama ve motivasyonu doğru yönlendirememe sorunlarımız var.

Şu kesin ki Galler Euro 2012'ye gidemeyecek. Kim bilir, belki de sonrasına enkaz bırakan Amerikalı kondisyonerler vakasından sonra olur da Euro 2012'ye gidersek, takımın idmanları aynı zamanda scouting raporları da hazırlayabilen, ''futbol için idman'' savunucusu, kısa süreli şampiyonların uzmanı, sıradışı antrenör Raymond Verhijen'a emanet edilir.

29.03.2011 - 20:30
Türkiye - Avusturya
Noat Samisa

29.03.2011

Beşiktaş 4-2 Kayserispor

Yeni hocası Tayfur Havutçu yönetimindeki Beşiktaş ligde iki maç, iç sahada ise üç maç sonra kazandı. Bu galibiyetle son ligde oynanan son 11 maçta (EL ile birlikte 13) alınan galibiyet sayısı 3'e yükseldi ve Beşiktaş bu sezon ilk golü yiyen taraf olduğu 22'nci maçta 4'üncü galibiyetini aldı. (Ligde Karabük deplasmanı, EL'de Rapid Wien deplasmanı, kupada Manisa deplasmanı ve lig fikstürü dahilinde İnönü'de Kayserispor)

Tayfur Hoca ilk maçında geçtiğimiz haftadan dört oyuncuyu değiştirdi. Doğukan, Aurelio, Fernandes ve Hilbert'in yerine İsmail, Ernst, Necip ve Quaresma takıma girdi. Ayrıca formasyon değiştirilmişti. Sezon başından bu yana oynadığı düzeni koruyan Kayserispor'da ise geçen haftaya göre Hamza, Kujovic ve Ömer yoktu; yerlerine Serdar, Mehmet ve Zalayeta konulmuştu.

Yeni Şablon: 4-2-3-1

Beşiktaş maçın ilk dakikalarında sezon başındaki agresif görüntüsünde idi. Ön alandaki sıkı baskı ilk anlarda epey etkili oldu, fakat çok kısa süre içinde kırıldı. Kayserispor Selim'i pres dışına çıkararak öne doğru top kullanmaya başladı ve Amrabat ile oyunu hızlandırdı. Yatay seyirde geçen, özellikle ilk yarım saat itibariyle coşkusu olmayan maçta Beşiktaş'a dair göze çarpan birkaç fark vardı. Bunlardan ilki, Guti'nin santrafora yaklaştırılmış olması ve arkasındaki çift merkez orta sahalı yeni yapıydı. Guti ve Bobo stoperlere pres yapıyorlar, Ernst'in nispeten daha derini kontrol ettiği, stoperlerden gelen ilk topları aldığı görüntüde Necip ondan biraz daha önde oynuyordu. Savunmada ise bu ikili tek hat üzerinde kalarak pozisyon korumaya çalışıyorlardı. Bu yapı, yani 4-2-3-1 şablonu, sezonun geri kalan bölümünde herhangi bir maçta A planı olarak denenmemişti.
Tayfur Hoca henüz ilk maçtan yapısal bir değişikliğe gitti, lakin bu değişimin bir yıkım-yapım olmasından ziyade, bazı oyuncuların rollerini iyileştirmeye, verimi artırmaya yönelik olduğu söylenebilir. Sözkonusu oyunculardan ilki Ernst, diğeri ise Guti'ydi. Bir başka konu, şablon değişimiyle ön alanda pres uygulaması değişen takımda stoperlerin geçmişe oranla nispeten az sayıda öne hamle yapması ve sıklıkla geri kaçarak aktif savunma yapmalarıydı. Tüm bunların uygulama aşaması ilk yarı itibariyle herhangi bir artı getirmese de oyunun ve bundan sonrasının gidişatı için farklara dikkat çekmek önemli. Ayrıca takımın korner savunması da değişmiş, artık takımın ileri üçlüsü ceza sahasına gelmeyip orta saha civarında kalıyorlar; böylece rakip dört oyuncusunu geride bırakmak zorunda olduğundan maksimum beş oyuncuyla atak yapabiliyor. Schuster'in metodu ise tüm takımın adam paylaşarak aktif ceza sahası savunması yapmasıydı.

Kayserispor Golü

Ekrem - Amrabat mücadeleleri devreye damga vurdu. Zaman zaman güreşe dönen eşleşmeden sıklıkla galip çıkan olmadı. Henüz maçın başında Beşiktaş'ın Quaresma etkisiyle kırılgan olduğu sağ bek bölgesini zorlamaya çalışan Kayserispor, Beşiktaş orta ikilisi kolay kolay yerini kaybetmeyince Beşiktaş savunması arkasındaki atıl alanı kullanacak işleri pek yapamadı. Birkaç kez soldan tehlikeli geldiler. Oyun temposuzca ilerlerken sağ dipten kullanılan taç atışı, artık alışılmış Toraman ve Ekrem işbirliğiyle Beşiktaş kalesine gol oldu.

Bobo, Simao, Quaresma ve Guti'nin pas isabet yüzdesi diplerde geziyor, oyunu kenarlardan hızlandırmak bir yana birbirini takip eden pasların sayısı bir türlü atağı olgunlaştıracak seviyeye çıkmıyordu. 35'ten sonra bir şeyler oldu. Tribünün hakem kararlarına tepkisini takip eden bölümde takım uyandı ve pres gücünün artışıyla birlikte önde kazanılan topaların sayısı arttı. Rakibi hataya zorlayan ekstra çabalar gördük.

Fabian Ernst - Necip Uysal Etkisi

Takımın çift merkez orta saha oyuncuları Ernst ve Necip, ikinci yarının başlamasıyla birlikte devre sonunda bıraktıkları yerden devam ettiler ve yüksek pres gücüyle ön alanda rakip stoperlerin top kullanmasına izin vermeyen takım arkadaşlarıyla iyi bir etkileşim kurup, Kayserispor'un orta saha - hücum hattı bağlantısını kestiler. Ayrıca Guti'nin önde oynaması, son maçlardaki gibi yine çok sayıda pas hatası yapsa da bu hataların tehlikeli bölgenin uzağında gerçekleşmesini sağladı. Necip ve Ernst takım topa sahipken yüksek yüzdeyle pas yaptılar, topu rakip savunma - orta saha hattı arasına taşırken ve kenarlara aktarırken başarılı oldular.
Kronik Kaybeden Olmaktan Kurtuluş

Bu ikilinin dinamizmi ve direnci, artan moral-motivasyon ile beraber takımı itti ve uzun süredir görmediğimiz bir coşkuyla oynayan bir Beşiktaş gördük. Son maçlarda oyunun üçüncü çeyreğinde kontak kapatan, ruhu çekilmişçesine sahada dolaşan takımın yerini iştahlı oyuncu grubu almıştı. Bobo'nun, Guti'nin etkisiz oyununa rağmen Beşiktaş devre başından itibaren İsmail ve Simao'dan oluşan sol kenarı etkili kullandı. Bu etkinlik bir duran top golü getirdi. Diğer yandan günün vasat adamlarından Quaresma, hiç bekletmeden müthiş bir orta yaptı ve henüz pozisyon alamayan rakip savunmayı gafil avladı. Bobo'nun yerine oyuna giren Almeida, topla ilk buluşmasında golü attı. Quaresma'nın Beşiktaş kariyerindeki muhteşem gollerine bir yenisini eklemesiyle skor 3-1'e geldi ve artık maç koptu.

Son bölümde gelen penaltı son iç saha maçındaki tecrübelere binaen ''acaba'' dedirtse de takım dirayetini korudu ve riskler alan rakibine karşı kontra atak düzenine geçti. Sağ bekte çok aksayan Savaş'ın yerine Ömer ve Zalayeta'nın yerine Kujovic hamleleri Kayserispor'u nispeten etkin kılsa da maçın geride kalanında olduğu gibi son bölümde de ritm tutturamadılar. Quaresma'nın sıklık olduğu gibi önde kalıp sol bek Hasan Ali'yi kovalamaması, dördüncü golün gelmesini sağladı. Bu dakikaya kadar tahminen 10-11 top çalan Necip, (yalnızca maçın özet görüntülerinde bile 4 adet ''Necip top çalması'' görünüyor) topu kaptı ve Quaresma'nın önüne yolladı. Sağını kapatan kaleciye soluyla gol yapmak, Almeida için zor olmadı ve maç bitti.

Sonuç: Tabut Kapağı Açıldı

Futbolun değişmez gerçeğidir, ilk kez ya da yalnızca Beşiktaş'ın başına gelmiyor. Hoca değiştiren takımlar, genellikle ilk maçlarını kazanırlar. Küskünler takımla barışır. Bu akşam da böyle oldu, Beşiktaş kazandı. Sadece kazanmadı, ikinci devre uzun zamandır görülmeyen bir dirayet ve ısrarla oynarak kazandı. Mağlubiyeti kabullenmedi. Kenardan aldığı yardım tam yerine rast geldi ve düşük form durumundaki oyuncuların anlık parlamaları, işin savunma kısmınca denge tutulunca skoru getirdi.

Quaresma'nın Beşiktaş kariyerindeki nadir asistlerden birine şahit olduk. Topla ilişkisini sıklıkla bu pozisyonda olduğu gibi kurar ise, eminim o da biz de daha mutlu olacağız. Bobo ve Guti'nin durumu iyi değil, ön taraftaki parçaların uyumsuzluğu formsuzlukla birleşince takımın üretkenliği büyük yara alıyor. Tüm olan-biten bir kenara, ortaya farklı bir şeyler koyulmuş olması yoluyla takımın üzerindeki ölü toprağını atması günün en önemli olayı.

Oyunun ve skorların düzelmesi gereğinden önce işini iyi yapmadığı için giden Bernd Schuster'in mirası bugün itibariyle rötuşlanarak devam ettiriliyor. Çöpe giden sezonun geri kalanında epey rahat bir ortamda çalışacak olan Tayfur Hoca'nın yolu açık olsun. Çalışmalar yapılmalı, ama ne olacağına sezon sonu bakılır.

Bu arada stad kayıyor efendim, durduramıyoruz...

Noat Samisa

20.03.2011

Alex de Souza: Gerçek Gücünü Sona Saklayan Süper Kahraman

Eğer gençlere yönelik (shonen) bir anime serisi izlemişseniz, ki buna Tsubasa da dahildir, mutlaka kurgudaki benzerliği farketmişsinizdir. Esas oğlanın ya da kızın mücadelesinde düştüğü, kaybetmek üzere olduğu anların peşinden yeni bir motivasyon dalgası ya da arkadaş yardımı gelir ve bu böyle sürüp gider. Bildik dramadan farklı olarak bu devinim sanki göze sokulurcasına aksamaksızın devam ettirilir ve en son, sıklıkla da her bölümde farklı maceralarda, bi' gerçek gücünü sona sakalama durumu oluşur.

Esas çocuk, henüz büyük numarasını yapmamıştır. Rakipler artık karşısında duramaz ve kahramanımız, canını kurtarıp yolundaki engelleri temizleyerek yola devam eder. Türkiye'ye gelen en özel oyuncu, -yıllardır insanlık kadın-erken ilişkilerini çözemedi, Hagi - Alex kavgasını çözebilecek muktedir değilim, bir kavga çıkarmayalım - tıpkı bir kahraman gibi dün akşam yine takımını kurtardı. Gerçek gücünü yine sonda kullanarak, arkadaşlarına yol açtı.

Dakika - Gol Sayısı
00-15 - 16
16-30 - 25
31-45 - 20
46-60 - 7
61-75 - 19
76-90 - 26

Yukarıdaki tablo, Alex de Souza'nın Fenerbahçe kariyerinde attığı 113 golün oyunun 15'er dakikalık dilimlerine göre dağılımını gösteriyor. Flying Dutchman Blog'dan aldım, üzerine Dutchman'ın değerlendirmeyi yaptığı günden sonraki Alex gollerini de ekledim. Bu akşam Galatasaray'a attığı gol, maçın 87. dakikasında geldi 75-90 dilimine eklendi. Tablo bu haliyle açıkça bir şeyi işaret ediyor. Bu noktada pası geçtiğimiz ay Bağış Erten'in yazdığı Alex'ten Ryan Giggs olur mu? başlıklı yazıya atmak gerekiyor:

''Maç içerisinde konsantrasyon düşüklüğü yaşadığımı hiç düşünmüyorum. Her oyuncunun iyi ve kötü günü vardır. Ama ben her durumda konsantrasyonumu düşürmem. Attığım gollerin büyük bölümü maçların sonuna denk düşer. Bir sürü oyuncunun ''artık maçı döndüremeyiz, bu iş burada biter'' dediği noktada oyuna asılırım. Bu sezon da hep öyle oldu. Bu da konsantrasyonumu ne kadar üst seviyede tuttuğumun bir göstergesi değil mi?''

Alex de Souza yukarıda bu sezondan bahsetmiyor. Bu cümleleri söylerken tarih 2004 yılı Kasım ayıydı. Yani bundan yaklaşık 6 buçuk yıl önce. Tam Saha Dergisi'nin ilk sayısında Bağış Erten ve Zeki Çol ikilisine bu cevabı veriyordu. Devamlılığı tartışılıyordu, bu sezonun başını hatırlarsak hala tartışılıyor.

Alex'in sıklıkla son 15'te ortaya çıkması, en çok bu bölümde etkin olması kendi sözleriyle açıkça mental sebeplere dayanıyor. Bugünkü tabloyu henüz Türkiye'ye ilk geldiği günlerde kendisi çizmiş zaten. Alex kendini bu doğrultuda yetiştirmiş, sağlam karakter sahibi biri; burası kesin. Fakat futbol oyununun yalnızca ama yalnızca insan ile alakalı olmadığını dikkate alırsak, bir uzman görüşü de başka bir noktayı açıklayabilir. Aşağıdakileri -yanılmıyorsam- geçen sezonun ilkbaharında, Gürcan Bilgiç köşesinde yazdı; Alex'in yine son anlarda ortaya çıkıp, takımını ipten aldığı günlerden biri sonrası:

''...Alex ile birlikte beş sezon geçiren Önder Özen‘in ilginç bir yaklaşımı vardı. Özen, Alex’in maç sonuna kadar oyunda tutulması gerektiğine inanıyor ve ''Çünkü son bölümlerde fizik gücü rakiple aynı seviyeye geliyor ve daha etkili oynuyor.'' diyordu.''

Şurada çok güzel bir röportajı olan Önder Özen Hoca, Alex ile 5 sezon geçirmişti ve ortaya çıkan tabloyu dışarıdan bakarak açıklıyordu. Fiziki güç anlamında sürekli eşleştiği defansif orta saha oyuncularından güçsüz olmaya devam eden Alex, fizik gücün diğer anlamı olan atletizm noktasında zaman ilerledikçe ekonomik kullandığı gücünü sahaya koyma fırsatı buluyor ve aynı zamanda tasarruf ettiği enerjiyle beynini de kullanabiliyor. Daha çabuk, daha hızlı ve daha zeki...

Dün akşam attığı goldeki koşusu, yaptığı kafa vuruşundan çok daha önde idi. Bu bağlamda yalnızca gol istatistikleri değil, asist ve pas verileri de ortaya konduğu takdirde durum daha net anlaşılacaktır. Ayrıca çıplak gözle yapılan gözlem de fikirleri genişletebilir. Onun devamlılığıyla ilgili hala kafalarda soru işareti olanlar var; ama o daha ilk geldiği günlerde bunun doğru olmadığını sözle anlatmış. Sonra ise hep sahada konuştu, hala da konuşmaya devam ediyor.

Hakkındaki tüm yanlış düşünceleri yalanlayan adam, gerçek gücünü sona saklayan süper kahraman Alex de Souza, bu topraklara gönderilen futbol peygamberi olabilir. Alex varsa, önce Alex oynar!

Galatasaray 1-2 Fenerbahçe
Noat Samisa

19.03.2011

Guus Hiddink Röportajı

Guus Hiddink'in Türkiye ulusal takımının başına geçtiğinden bu yana sayısız röportajı yayınlandı. Ülke içinde verdiği röportajları sıcağı sıcağına okuduk, yabancı basına düşenleri ise ayrıca takip ettik. Bu seferki biraz başka. İngiltere'de yayın hayatına yeni başlayan, ücretli bir dergi olan The Blizzard'ın tanıtım sayısında yayınlanan, başka hiçbir yerde karşılaşılamayan bir röportaj. Soruları Eric Cantona üzerine yazdığı kitabıyla tanınan, yılların France Football muhabiri Philippe Auclair sormuş, tam zamanı belli olmayan yakın bir tarihte Hiddink cevaplamış. Birkaç soru epey ilginç, bazı cevaplar da öyle. Kaydadeğer bulduğum bu röportajı yayıncılarından izin alarak yayınlamak istedim, sonunda kısa zamanda yapılmasına rağmen fena sayılmayacak bir çeviri çıktı ortaya.

Yardımları için Hayat Yuvarlaktır Blog'un yazarı Güner kardeşime çok teşekkür ediyorum. Kopyalanarak başka yerlerde kullanılması diğer blog yazıları söz konusu olduğunda benim açımdan sorun teşkil etmese de bu seferki farklı. Buna dikkat çekerek, gerekli uyarıyı yaparak sizi Auclair - Hiddink sohbetine davet ediyorum...

**************

''İnsanların en yüksek seviyeye ulaşmak için yapması gereken ilk şey, kendilerini daha iyi anlamalarıdır.''

Guus Hiddink

2010 Türk Futbolu’nda sevecenlikle anılacak bir yıl değil. Üçüncü kez olmak üzere UEFA’yı Avrupa Şampiyonası’nın Türkiye’de düzenlenmesi gerektiğine ikna etmek için güçlü bir kampanya yaptılar ve milyonlar harcadılar. Ama sonunda Michel Platini’nin başını çektiği organizasyon yalnızca bir oyla 2016 Turnuvası’nın Fransa’da yapılacağına karar verdi. Bu sonuç, Türkiye Futbol Federasyonu ve bir yıl önce Türkiye ulusal takımını çalıştırmak için Chelsea’den ayrılan Guus Hiddink için beklenmeyen bir aksilikti.

Hollandalı, önceden dört farklı milli takımı idare etmişti. Hollanda (Euro 96 çeyrek finalisti ve 98 DK yarı finalisti), Güney Kore (2002 DK’da yine aynı seviyeye ulaşmıştı, yarı final), Avustralya (2006 DK’da ülkenin tarihinde ilk kez ikinci tur) ve Rusya (Euro 2008’de son dört). İstanbul’daki şık bir otelde verilen bu röportajda Hiddink, ‘’başarısızlıklarından’’ da bahsetti; 1982 yılında kariyerinin başladığı, üzerinde az çalışma yapılan De Graafschap günleri ve hepsi o zamanlar bilhassa -politik terimle- değişken (volatil) kulüplerde cereyan etmişti. (Fenerbahçe, Valencia, Real Madrid ve Real Betis) Hiddink, aslında sahip olduğu 14 kupanın 12’sini PSV’de ve 11’ini yerel şampiyonalarda kazanmış olmasına rağmen, jenerasyonun en önemli hocaları arasında sayılmaya hak kazandı. Doğrudur, 12. kupa 1988 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu idi ve Barcelona maçında şaşırtıcı derece yoğun yanlış hakem kararları dizisi olmasaydı, 08/09 sezonunda Chelsea ile birlikte kariyerine 13.’yü eklemiş olabilirdi.

Aralarında Chelsea’nin de bulunduğu çok sayıda kulüp peşinizdeyken nasıl ve neden Türkiye’nin hocası oldunuz?

Yaş nedeniyle. (Hiddink 8 Kasım 2010’da 64’üne bastı) Kulüplerde çalışmayı seviyordum, Chelsea’de çalışmayı seviyordum, çünkü takıma ve oyuncularımın hayatlarına her gün doğrudan etki edebiliyordum. Sadece futbolcular da değil, ayrıca scoutlar ve diğerleri. Bu büyük bir şey, büyük sorumluluk. Ulusal takımla olmak ise farklı bir iş. Maç oynadığınız vakitler çok yoğun periyotlar var. Öte yandan duruma göre yapacağınız etki önemsenmeyebilir, kulüplerdeki gibi değil. Fakat sonra, büyük şampiyonların zamanı geldiğinde yapacağınız etki tekrar büyüyor ve şampiyonadan önceki 4-5 hafta en yoğun zamanlar oluyor. Ama itiraf etmeliyim ki kulüp takımı idare etmek, ulusal takım idare etmekten daha büyük bir meydan okuma, yarışmadır; tabii bugün benim olduğumdan daha gençseniz.

Öyleyse FA Cup Finali’ni kazandıktan sonra bile Chelsea’de daha uzun süre kalma şansınız yoktu?

Chelsea’de çalışmak biraz lükstü. Orada beş fantastik ay geçirdim... ama kendimi Rusya’ya adamıştım. Chelsea’de beni şaşırtan şey, insan ilişkilerindeki sıcaklıktı. Bunu yalnızca Frank Arnesen’le olan bağlantılarım için söylemiyorum, bu durumu kulübün tamamında gördüm. Futbolcularla hala temas halindeyim ve hatta onları zaman zaman ziyaret etmekteyim. İngiltere’de sevdiğim bir başka şey, orada işler yaptığınızda ki biz birlikte güzel işler yaptık, geri döndüğünüzde hoş karşılanıyorsunuz. Kimse size ''Burada ne işin var?'' diye sormuyor.

Didier Drogba’yla çok güçlü bir ilişkiniz vardı, değil mi?

Yaşlandıkça ufkunuzu genişletirsiniz. Vaktiyle AIDS hakkında farkındalık yaratmaya çalışan ''Educate and Medicate'' adlı bir kuruluş için Soweto’da çalışmıştım. Didier (Drogba) de futbolu eğitim için bir araç olarak kullanarak Afrika’da çok sayıda güzel iş yapılmasına önayak olmuştu. Didier Drogba’nın Afrika’daki etkisi muazzamdır, ki bu bizi ''futbol, futbolun ötesine gider'' fikrine yakınlaştırdı. 2002 Dünya Kupası’nda birkaç ay sonra Güney Kore’ye dönüşümü hatırlıyorum. Kuzey ve Güney Kore arasında bir maç organize edilmişti. Sonuç pek diplomatik bir 0-0’dı, fakat bu kimsenin umrunda değildi. Herkes futbolun insanları birleştirme gücüyle ilgileniyordu. Benim Güney Kore’deki teknik ekibimden bazılarının ailesi Komünist Kuzey’deydi, on yıllardır görüşmüyorlardı. Hatta telefonla konuşmaları bile mümkün değildi. Elbette, futbol tek başına hiçbir şeyi çözemez, ama (çözümde) büyük bir rol oynayabilir. Nijerya 60’ların sonlarında iç savaşla çalkalanırken, Pele’li Santos orada maç oynadı ve general dedi ki, ''Doğru, dün birbirimizi katlediyorduk, ama şimdi maçı izleyebilelim diye üç gün boyunca kimseyi vurmayacağız.'' Ama maç biter bitmez yeniden savaşmaya başladılar.

Türkiye’nin teklifinde başkalarında olmayan ne vardı?

Çeşitli vesilelerle Türkiye Futbol Federasyonu’nun temsilcileriyle tanıştım ve sadece milli takım için akıllarından geçenlerden değil, genel olarak Türk Futbolu’ndan ve yaklaşımlarındaki ciddiyetten etkilendim. Dahası, Türkiye’yi halihazırda biliyordum, 90/91 sezonunda Fenerbahçe hocası olarak Valencia’nın başına geçmeden evvel burada çalışmıştım. O zamanlardan bu yana Türk Futbolu’nda çok şey değişti. Elbette tutku hala var. Burası insanların sabahın birinde yapay çim sahalarda futbol oynamaya devam ettikleri bir ülke! Gerçekten futbol delisi bir ülke burası ve bu tutku, beni hakkında konuşturan şeylerden biri. Propagandacı gibi görünmek istemem, ama beni cezbeden yalnızca fırsatlar değildi, aynı zamanda onlarla kucaklaşmak isteyen insanların coşkusuydu. Bunu seviyorum.

Mevcut kadronuzun büyük bölümü Türkiye Süper Ligi’nde oynuyor. Bu durum kimilerince dezavantaj olarak görülüyor. Oyuncularınızın kendi ülkesinin liginde mi, yoksa dışarıda oynamasını mı tercih edersiniz?

Bir oyuncunun kariyerinde ülkesinde geçirmesi gereken bir aşama mutlaka vardır. Eğer düzgün, doğru kişilik sahibi ise, birçok genç oyuncuya rol model olabilir. Ama anlıyorum, sonrasında büyük liglerden birine katılmak - doğru takımı seçmek koşuluyla- cazip gelebilir. 96-98 yılları arasında Hollanda’da çalıştığım günleri hatırlıyorum da, bütün oyuncularımız 23-24 yaşlarına geldiklerinde İngiltere ve İtalya’ya gitmek için ülkeden ayrılıyorlardı ve bu durum, ülkemdeki insanları çıldırtıyordu: ''Bütün yetenekli oyuncularımızı kaybediyoruz!'' diye feryat ediyorlardı. Kabul, ama biz küçük bir ülkeyiz ve sürekli yeni yetenekler ortaya çıkarma sorumluluğumuz var. Bu da bizim başarımızın anahtarlarından biri: Bizim futbolumuzdaki sistem, bu yeteneklerin 6 ila 8 yaş aralığında tespiti ve yetiştirilmesine yönelik çalışır. Milan’a ya da Premier League’e göçten yakınanlara şunu söylüyordum: ''Bu iyi bir şey. Eğer oyuncularımız iyi kulüplerden teklifler alırlarsa, zor şampiyonalarda bolca tecrübe elde etme şansı yakalarlar ve ulusal takım için geri döndüklerinde bu durum elbet bizim lehimize olacaktır.''

Milli takımdaki performansınızın Türk Futbolu'nun büsbütün kalkınmasına etki edeceğini düşünüyor musunuz? Değişmeye meyleden bir şeyler görülüyor mu?

Tüm ülkeyi temsil eden milli takım, ülke futbolunun katalizörüdür. Ben bunu Rusya’da yaşadım. Euro 2008 öncesi dönemde ve şampiyona sırasında milli takım önemli aşamalar kaydediyordu. Bu durum ülkeye yepyeni bir heyecan getirdi. Futbolun her alanına yayılan ve yalnızca en üsttekileri değil, en alttakileri de (grassroots) kuvvetlendirmeye, zenginleştirmeye yönelik bir silah olarak kullanabileceğiniz türden bir heyecan. Bu çok önemli ve bu ilişki çift yönlü çalışır. Eğer başarı elde edilirse, bunun sonucunda futbolun alt seviyesi gelişme gösterir; bu da milli takımı besler. Bu süreçte birbirine bağımlılık yok, ama gelişim paraleldir.

Ancak Türkiye milli takımı 2000'lerin başındaki durumuyla karşılaştırırsak düşüşte gözüküyor...

Bilmiyorum, hala keşfetme aşamasındayım. Bilgi topluyorum, maçlar izliyorum. Fakat aynı zamanda aşırıya kaçmamaya da özen gösteriyorum, zira fazla bilgi düşünmenizi kötü yönde etkileyebilir, bize engel olabilir. Olan-biteni kendi gözlerimle görmek istiyorum. Bana önerilerde bulunan, fikir veren iki-üç insan var; ama benim işimin çok önemli bir parçası da yeni oyuncular keşfetmek. Onları çıplak gözle ya da video vasıtasıyla izlemek ve onları takıma nasıl monte edeceğimi kavramak, ayrıca Euro 2012'ye katılmak. Geçmişe değil, kendi kararlarımı alarak geleceğe odaklanmayı tercih eden biriyim.

Euro 2012'ye katılmak söz konusu olduğunda göreviniz kolay olmayacak. Pek çoklarına göre en zor gruplardan birinde mücadele ediyorsunuz...

Almanya, her zamanki gibi! Onları herkes tanıyor. Lineker’in söylediği gibi, bazen, ''Futbol 11’e karşı 11 oynanan bir oyundur ve sonunda Almanlar kazanır!'' Ama doğru, zor bir grup. Almanya şu ana kadar her defasında grup aşamasını geçmeyi başardı. Savaşçılardan oluşan bir takım, bu yüzden bizim önceliğimiz de olabildiğince savaşmak olmalı. Ama yine de Belçika’nın da şansını azımsamıyorum. Çok yetenekli bir genç oyuncu grubuna sahipler. Avusturya da tehlikeli olabilir. Evet, bu gerçekten zor, zor bir grup; ama ben iyimserliğini asla zaman kaybetmeyen biriyim.

Sizce üzerine gitmeniz gereken ''Türk Stili Oyun'' diye bir şey var mı, yoksa (milli takımı) kendi futbol fikrinizce biçimlendirmekten yana mısınız?

Futbol artık daha global. Oynama biçimlerindeki farkları geçmişte olduğu gibi algılayamazsınız - belki hala kulüplerde mümkün olabilir. Yıllar, yıllar önce tipik İtalyan oynama biçiminden, İngiliz oynama biçiminden ya da Fransız stilinden bahsediyorduk. Üzerlerindeki formaya bakmadan, sadece izleyerek o takımı tanımak mümkündü. Bugünse -sadece birkaç istisnayla birlikte- yarı (quasi) evrensel, genel kabul gören bir futbol oynanıyor. İstisnalar her yerde var. Bazıları kontra atak ve savunmaya dayalı negatif bir oyun oynuyor ki, negatif futbolun bu türü, bugün de sonuca ulaşan bir futbol türü değil. Neyse ki!

Çalıştığınız mütevazı takımlarla hep beklentilerin üzerine çıktınız. Gerek sonuç, gerekse oynanan oyun açısından. Nedir bunun sırrı?

Bazı durumlarda ben de başarısız oldum. İçerisinde başarısızlık olmayan bir kariyer göremezsiniz. Ve bir sır yok. Yeni bir takıma geldiğimde, etrafıma bakarım. Etrafı koklarım, gözlemlerim yani ve çalışırım, bir oyuncudan maksimumu almak için çalışırım. Futbolda, herhangi bir sporda, hatta genelleştirirsek hayatta; bir insan yapabileceğini düşündüğünden daha fazlasını yapabilir. Birçok sebepten ötürü, aşırı güvenden ya da özgüven eksikliğinden kaynaklanan sorunlar olabilir. Ama yüksek seviyelere ulaşabilecek potansiyele sahip her birey %10, %15 oranında performansını arttırabilir. Bu noktada gelişmeyi tetikleyecek olanı saptayabilmek, anahtardır. Eğer oyuncular sahada ne yapmaları gerektiğini, takım içindeki misyonlarını anlayabilirlerse, o zaman başarılı bir kombinasyon elde edersiniz.

Pekiyi bu ''tetikleyici''yi nasıl tanımlamak gerekir?

Açıkçası bunu ben de bilmiyorum. Ben insanlarla... insanlarla ''oynamayı'' seviyorum. Onlarla mücadele etmeyi... Kişiliklere bağlısınız, bel bağlamak zorundasınız elbette. Karakter olarak ne tip bir oyuncuyla karşı karşıya olduğunuzun tahlilini iyi yapmanız gerekir. Her takıma, takımdaki herkese uyguladığım önde gelen bir genel yaklaşımım yok. Mesela, bir adam kendini beğenmiş birine benziyor. Eğer kendini buradaki en değerli adam gibi göstermeye çalışırsa onunla mücadele etmem gerek. Ama belki başka özellikleri vardır, bunların farkında olmayabilir. O halde ben onun buna odaklanmasını sağlamalıyım. İnsanların en yüksek seviyeye ulaşmak için yapması gereken ilk şey, kendilerini daha iyi anlamalarıdır. Bana gelince, benim işim onları analiz etmek, ve aynı zamanda yeri geldiğinde yardımcılarımla ters düşmeye hazır olmaktır. Bazen ''Hey patron, yaptığın doğru değildi!'' diyebilirler. Bu daima devinim içinde olan bir süreçtir.

Öyleyse bunun anlamı, sıklıkla kontrolünüz dışında gelişmiş durumların içerisinde yer alıyorsunuz, taktiksel gelenekler takımlarda halihazırda yerleşmiş durumda ve bir hocanın öncelikli görevi oyunun teknik yanı üzerinde çalışmaktan ziyade oyuncular ve teknik ekip arasındaki ilişkileri kurmak, pekiştirmek mi, yani?

Bu bir tamamlayıcılık meselesidir, bir ögeyi hariç tutma değil. Kulüp takımlarında olduğu gibi milli takımda da görevimin özellikle oyunun teknik yönüyle alakalı olan kısmı, benim daha iyiye ulaşma arayışımın bir bölümünü oluşturur. Takımınızın kendi istediğiniz futbolu oynamasını istersiniz. Bana göre bu, izleyicilerin izlemekten, oyuncuların oynamaktan keyif aldığı oyun biçimidir. Barcelona ve Messi söz konusu olduğunda neden bu kadar heyecanlanıyoruz? Çünkü Messi bir çocuk gibi oynuyor. Sanki evden çıkarken annesine, ''Futbol oynamaya gidiyorum. Akşam 8’de döneceğim!'' diyen bir çocuk. Stadyumda 100.000 kişi ve televizyonda onu izleyen milyonlar olsa da bunlar onun futbola yaklaşımını ve sahadaki duruşunu değiştirmiyor. Messi oyuna yabancı olan unsurlarca kirletilmemiş. Biz antrenörler bunun üzerine düşünmeliyiz. Bizim görevimiz Messi'nin ''gerçekten en iyiyi oynayabileceği'' ortamı yaratmaktır. Bu söylediklerim, açıkça taktikler ve stratejinin oyunun bir parçası olduğu anlamına geliyor. Özellikle de milli takımların durumunda. Bir turnuvanın ilk turunu geçmeniz rakibinizin organizasyonundaki bir zayıflığı tespit etmenize bağlı. Düşünür, düşünür, çok düşünür... kafanız patlayana dek düşünürsünüz: ''Onları nasıl yenebilirim?'' Bu sizi akıntıya karşı gelmeye hazırlar.

Pekiyi öyleyse Barcelona’ya karşı nasıl hazırlandınız?

Onları Chelsea’deyken 2009'da elemeye çok yakındık, öyle değil mi? Peki o yarı finalde neler olduğunu hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum! (Hiddink kahkahayı patlatıyor) Kazanamadığım için çok ama çok büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Ama sonra, Liverpool’la ve Barcelona’yla mücadele etmenin keyfini hatırlıyorsunuz. Bunlar hep güzel bir oyunun kötü sonları. Her zaman en iyi olan takım kazanmaz. Belki Barcelona bu yıl direkten dönüp dışarı giden bir top yüzünden elenecek. Ama onlar gibi oynarsanız, yarı finale ulaşırsınız, finale ulaşırsınız; ve kazanamasanız bile bilirsiniz ki futbolunuzla insanlara keyif verdiniz.

Barcelona’nın İspanya Milli takımından daha iyi olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Sizce de kulüpler düzeyinde Şampiyonlar Ligi’nin seviyesi Dünya Kupası’nın seviyesinin üzerinde mi?

Olaylara derinlemesine, geniş bakmaya çalışıyorum. Barcelona’nın bugün en yüksekte olduğu doğru. Aynı şekilde Arsenal’in geçmişte olduğu gibi - ve bana göre, işler Şampiyonlar Ligi’nde yolunda gitmese de - şimdi olduğu gibi. Geçmişte milli takımlar, kulüp takımları da dahil olmak üzere, diğerlerine ilham kaynağı oluyorlardı. Kalite standartlarını belirliyorlardı. Michel Platini’nin Fransa’sını düşünüyorum da; ilgi çekici, etkileyiciydiler. Sonra, benim Hollanda Milli takımını çalıştırdığım dönemler... 96 ila 98 arasında Hollanda. Euro 96 hezimetinden sonra pek çok şeyi değiştirmiştik. O günlerde milli takımlar taktiksel yenilik ve oyunlarının güzelliği açısından zirvedeydiler. Günümüzdeyse Şampiyonlar Ligi’nin üzerine odaklanmış durumdayız ve ''oyun felsefesi' açısından da Barcelona herkesin önünde. Bu trendin - atak oynama, sürekli öne doğru oynama - futbolu dünya çapında etkilemiş durumda olduğunu düşünüyorum. Kendi yarı alanında bekleyip, kontra atakla gol arayan takımları nadiren görüyorsunuz. Futbol değişti. Artık atak çok daha fazla düşünülüyor ve uzun zamandır olduğundan daha ilgi çekici.

Barcelona futbolunun şekillenmesinde Hollanda'lıların katkısı büyük, özellikle Johan Cruyff'tan sonra. Bir yakınlık hissediyor musunuz?

Kesinlikle. Biz Hollandalılar böyle oynamayı seviyoruz. 60'ların sonlarında dahi, ön alanda pres yapmayı (pressing high-up the pitch) severdik ve topu rakibin yarı sahasında geri alma konusunda çok agresiftik. Bu strateji aynı zamanda yüksek bir risk barındırıyor. Bu yüzden zaman zaman kaybedebilirsiniz. Ama eninde sonunda başarılı olursunuz. Tıpkı Hollanda futbolunun başarılı olduğu gibi, bugün de Barcelona başarılı. Bu futbol için iyi bir şey.

Noat Samisa

06.03.2011