Futbol Yabana Doğru Giderken En Büyük Kapışma: Real Madrid - Barcelona

Barcelona ısrarla topa sahip olmak istiyor, Real Madrid ise bunu kendisi için avantaja dönüştürmeye çalışıyor. Zıtlıklar ve zekalar keskin ve artık favori yok. On sekiz günde dört El Clasico'nun son ikisi ve en vaatkar olanları, başlıyor...Alfredo Di Stefano'yu ben izleyemedim, bu yazıyı okuyanlardan da izleyebilen biri olduğunu sanmıyorum. Kendisi epey erken gelmiş bu dünyaya ve dönemini sallayıp, bizim gönül köşemizdeki pek hürmerperver koltuklardan birine oturuvermiş. Hocalığına ayrı saygılar; ama daha öteye geçiremiyorum kendisini ve onun gibi izleyemediklerimi, maalesef. Lakin şu maalesef, galiba biraz acabalaştı. Kendisi beş gün kadar önce Marca'daki köşesinden Jose Mourinho'nun Real Madrid'ine yönelik ''kişiliksiz takım, kedinin oynadığı fare'' yorumunu yapmışken, Copa Del Rey zaferi sonrası yine aynı köşeden ''Bu sonuç, Jose Mourinho'nun geldiğinden bu yana yaptığı çalışmaların ürünü, umarım uzun yıllar bizimle kalır.'' cümlesini yazdı. Onursal Başkanlık makamına hürmetler, İspanya halkı unutkan mı yoksa? Sanırım yaşlılarına çok saygılılar.

Di Stefano, sert U dönüşü yerine yumuşak bir geçişi seçebilirdi. Mesela, ''Şöför Mourinho yine kale önüne otobüsü parketti, muavin Ramos da kupayı otobüsün altına takoz olarak koydu.'' diyebilirdi. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olurdu. Hem gerçek otobüsün altında ezilen 18 yıllık hasretliğin onurunu, hem de kendisini kurtarmış olurdu! Kabul, her söylediği olay olan Di Stefano'ların yeniden onaylanmaya, görüşlerinin takdir toplamasına ihtiyaçları yok; ama bu halde değerleri kendinden menkule dönüşüyor ve fikirler bir noktadan iki paralık olup, antipati topluyor. Jose Mourinho'nun maç sonrası söylediği ''Geçenlerde biri benim futbolun değil, kupaların hocası olduğumu söylemişti. Teşekkürler, kupaların hocası olmayı seviyorum.'' sözünün muhatabı olan Johan Cruyff da bir süredir bir kesimin gözünde, Simon Kuper'in dediği gibi, ''sürekli bir şeylerden şikayet eden tv figürü'' olmuş durumda. Ama bu isimler kimileri için yarı-tanrı, ya da Ajax başkanı Uri Coronel'in dediği gibi ''tanrının ta kendisi'' ve bu büyük rekabetin köşetaşları, hatta gerçek yaratıcıları, şüphesiz.

Kontrast

On sekiz günde dört El Clasico'dan öncesiyle bugün serinin ortasında bulunduğumuz noktayı karşılaştırırsak, belki biraz olsun Di Stefano'nun durumunu anlayabiliriz! Arsene Wenger'in deyimiyle ezeli rakibine sezonun ilk yarısında beş atan kusursuz Barcelona dominasyonu, son haftalarda kendi standartlarının üzerinde olmayan bir formda seyrederek yarıştığı tüm kulvarlarda rakipleriyle arasına açık bi' mesafe koymuştu. Bir tek Arsenal aykırı biçimde karşı çıkmaya niyetlenmişti, fakat bugün onlar ellerindeki her şeyi kaybetmiş durumdalar. Muhtemel istisna, artık belli belirsiz bir yele dönüştü. Geriye erken kaybedenler ve kafa tutup kazanamayanlar ordusu kalıyordu.

Böyle bir ortamda Barcelona deplasmana gitti, maçı kazanmasa da ligi kazanarak Madrid'den ayrıldı. Tersten bakarsak Real Madrid o gün maçı kaybetmeyip, ligi kaybetti. Barcelona'nın sahada sekiz altyapı oyuncusu vardı, Real Madrid'in onbirinde ise altı oyuncu henüz kulüpte ikinci yıllarını doldurmamışlardı. Biri sürekli topa hakim oluyordu, diğeri cevap olarak topu ayağında istemiyordu. Böyle bir kontrast ortamında Copa Del Rey Finali'ne çıkıldı. Finalin atmosferinin yanında lig maçı, gazozuna gibi görünüyordu. Tek maçta kazanan her şeyi alır idi, aldı.
Makineyi Yağlayan Guardiola vs. Mentör Mourinho Kaptan

Artık psikoloji, bakış ve şartlar farklı. Öncesinde, sonrasında ve sahada neler olmuş olursa olsun, bir sonraki kapışmanın en büyük faktörü, bir öncekinin skoru. Xavi de World Soccer Dergisi'ndeki röportajında, ''Kazanmak omuzlarınızdaki yükü alıyor. Doğruları yaptığına kendini inandırmanı sağlıyor ve insanlar sizi yeniden değerlendiriyor.'' diyerek, başkalarını salt tabelacı olmakla suçlayanlarla hemfikir olmadığını ortaya koyarak, meselenin kendisi açısından çözülmüş olduğunu gösterdi. Aynı yaklaşım Guardiola'da da var ve Sid Lowe'ın sözleriyle, Cruyff'ün Barcelona makinesini Guardiola'nın pragmatizmi yağlıyor. Bu sezon başında geçtiğimiz yıldan dersler çıkararak yeni bir düzen oluşturan Guardiola, bu kararları alırken en çok şuna önem verdi: Topu geri kazanmak

Barcelona'nın pek çok pası dikine değil, alanı sürekli genişletmiyorlar ve yaptıkları her pas atağa yönelik değil; bunlardan ziyade ön alanda kazandığı her top, onların ''hücum futbolu'' amacı ve etiketinin ana dayanağı. Guardiola, rakiplerden öğrendikleri ışığında Messi'yi merkeze çekti, kenarlara topu kullanan değil, merkezden gelen topları değerlendiren oyuncular koydu. Böylece oyunu daha dar alanda oynamaya başladılar, oyun ağırlıkla ortadan oynanır oldu ve bu sayede kaybedilen topları geri kazanmak için daha kalabalık pres imkanı oluşturuldu. Artık onlar sadece en iyi pas yapan değil, aynı zamanda topu en çabuk geri kazanan takım. Artık eskisinden daha dirençli, daha güçlüler. Bu değişimle birlikte bugün dünyada taktik yenilik bayrağını onlar taşıyor, altındaki Guardiola imzasıyla... Lakin son iki maçın biri ezeli ve ebedi rakibe karşı kaybedildi.

Son karşılaşmalarında Pep Guardiola'yı mağlup eden Jose Mourinho'nun asla genel bir formülü olmadı, fenomeni yaratan onun bukalemun futbol fikri. Asla ve asla salt futbol üzerine bir uzman değil. Sergio Ramos'un ''Mourinho bu geminin kaptanı, onunla ölüme bile gideriz.'' sözü ve Didier Drogba'nın, ''Hayatımda üç kez ağladım. Biri çocukken, biri kız arkadaşımdan ayrıldığımda, diğeri ise Jose gittiğinde.'' sözü, onun yarattığı farkın gözlemle edinilemeyen kanıtları. Zira son iki Barcelona maçına baktığımızda, sahada özel bir plan gördüğümüz söylenemez. Farkı yaratan, yüksek konsatrasyon ve hedefe yönelik motivasyondu.

Motivasyon: Daha Sert, Daha Dinamik, Daha Dirençli


Yine de farklara dikkat çekmek gerekirse Mourinho, sezonun ilk yarısındaki intihar maç planından sonra saha içi yerleşimini bu kez esnek tutmuştu. Ayrıca ilk maçtaki 4-2-3-1 dizilişini 4-3-3/4-5-1 olarak değiştirmiş, savunma önüne koyduğu ekstra oyuncuyla rakibe yerleşim farkından oluşan doğal alan bırakmamıştı. Maç başında ön alanda pres uygulattı, kısa süre sonra bu presi yarı saha önünde etkin top kullanan Xavi ve Iniesta'yla sınırlayıp, savunma hattını kendi kalesine yaklaştırdı. Maçı parçalara bölerek oynadı, ama Bernabeu'da bir anlık ön alan presi eksikliği, kırmızı kart ve gole mal oldu; fakat maç, sonrasında çok farklı gelişti. Biraz da Barcelona'nın coşku eksikliğiyle birlikte son yirmi dakika Real Madrid, etkileyici bir futbolla 1 puanı kurtardı. Mesut'u kazandı ve günün yıldızı Pepe'ye yeni bir rol biçildi.

Valencia'daki finalde Pepe artık savunma önünde değil, sol iç pozisyonundaydı. Savunma önünü Xabi Alonso kapattı ve böylelikle daha dinamik bir orta saha oluştu. Pepe'nin fizik gücü, markaj yetisi ve hırsı, orta alanda Barcelona'yı daha fazla pas hatasına zorladı. Bunu dışında tercihler üzerinden bir fark yarattığını söylemek zor, Pepe'nin maçın yıldızlarında olması ise pek oyun kuralları dahilinde değildi. İlk yarıdaki oyun, Mesut farkıyla birlikte açıkça Barcelona'ya kafa tuttu. Barcelona sürekli top sahip olmasına rağmen devre boyunca bu sezonki A planı üzerinden gole gidecek bir yol bulamadı, rakibin hatları arasına giremedi. Üstelik kendi kalesinde tehlikeler yaşadı.Bir Yeni Yaklaşım: Jose ''Derrida'' Mourinho

Bir tercih, bir hamle, bir özel oyuncu değil, Mourinho'nun yaklaşımıydı tüm bu pozisyonları üreten. Her zamanki gibi. Mourinho takımlarının en iyi yaptığı iş, hücumdan savunmaya ve savunmadan hücüma geçişlerdir, genelgeçer terimle transitions. Onun oyunu geçişler üzerine kuruludur. Bu anlayışı daha iyi kavramak için şimdi bir an durup düşünelim: Xavi, Busquets'ten topu aldı. Iniesta'yı gördü. Pası alan Iniesta, topla birlikte sola doğru birkaç adım atıp, sağdan çapraz koşu yapan Villa'yı gördü. Topu araya doğru yuvarladı, ama Ramos bu pası sezdi ve top yolu yarılamışken, topun gittiği noktaya ulaştı. Bu anda zamanı durduralım. Şu anda kim atak yapıyor, kim savunma yapıyor?

Kesin olan şu ki, Barcelona şu anda topu kaybetti. Fakat bu anda oyuncuların tamamı hücum pozisyonlarında bulunuyorlar. Real Madrid ise topu kazandı, ama oyuncuların tamamı şu anda savunma pozisyonundalar. Sahanın geneline baktığımızda an itibariyle atak ve savunma iç içe, bir bütün halinde. İşte bu tip, hücum-savunma ikili karşıtlığına girmeyen, arada kalan anlar üzerine Mourinho yıllardır kafa yoruyor. Kendi sözleriyle:

''Bu geçiş periyotları çok kısa sürer, aksiyonu tamamlamak için en fazla üç ya da dört saniyeniz vardır. Eğer yüksek kalitede oyunculara sahipseniz, hepsi aynı anda aynı şeyi düşünürlerse oyunda ve hareketlenmelerde duraksama olmaz. Sonuca ulaşırsınız. Maçlardaki belirleyici anlar, bu anlardır.''

Onun futbola getirdiği yenilik, ülkemizde sıklıkla Christoph Daum'a atfedilen ''futbolun geleceği kontra atak'' sözü üzerinden de okunabilir. Kontra atak bir reaktif yoldur ve doğası gereği bir proaktife ihtiyaç duyar. Fakat geçiş periyotları yaklaşımı, oyuna hücum-savunma karşıtlığına ek olarak üçüncü bir yön kazandırıyor. Barcelona'nın Camp Nou'da Arsenal'e attığı ilk gol (Fabregas'ın pas hatası) gibi, bazen topa sahip olmamak, olmaktan tehlikeli olabilir; ya da tam tersi.

Uygulamada ise Real Madrid'in sıklıkla Barcelona'nın sağ bek ve sol bek bölgesini hedeflediğini görüyoruz. Topu kazandıkları anda rakibin hücum pozisyonlarındaki iken en kırılgan olduğu bölgeler, öne kalan beklerin alanları. Sözkonusu boş alanda çabucak hızlanabiliyorlar. Bilhassa bir hücum oyuncusu olarak oynayan Dani Alves'i daimi çıkışları, son maçın yıldızı Di Maria tarafından Real Madrid adına silaha dönüştürüldü. Nitekim gol de bu bölgeden yapılan ortanın, ters kenardan koşuyla desteklenmesi sayesinde geldi. Tekrar vurgulamak gerekirse, bu yaklaşım rakibin Barcelona olmasına özgü bir tercih değil. Daha geniş ifadeyle Mourinho takımlarının her zaman en iyi yaptığı iş, çabucak savunma pozisyonu almak ve kısa sürede uzun mesafeler katederek gole ulaşmak olmuştur. Reaksiyon üzerine kurulu, olumsuzcu bir hoca olarak kötü şöhretlendirilse de, bu anlayış ona bir üstü kapalı proaktif nitelik kazandırıyor.
Plan A, Plan B...

Hocaların zihinlerinde bunlar olurken, sahada Pepe ve Arbeloa kırmızı kart görmüş olabilirdi. Barcelona'nın yavaşlatılan oyun planı, ikinci devre pres gücü düşen rakibine karşı yirmi dakikalık uzunca bir periyotta tekrar hızlanıp çok net pozisyonlar buldu, ama Casillas direndi. Maç boyunca sayısı beşi geçmeyen bu karar pozisyonlarından birinde olan-biten Barcelona'dan yana gelişse idi, tabela mutlaka farklı olurdu. Öyleyse ilk iki maçtan çıkacak sonuç üzerine Guardiola'nın bugün için bir karar vermesi gerek: Yavaşlatılmasına rağmen çalışan A planında ısrar mı, yoksa bir yeni opsiyon mu?

Oyunu merkeze sıkıştıran Barcelona'nın son finalde yaşadığı problem, oyuncuları birbirine çok yakın oynayan Real Madrid'e karşı çok dar bir alanda kalmaktı. Bunun sebebi, derinde kurulan savunmanın, takımın X-faktörü Alves'in savunma arkası koşularını engellemesi ve sahada oyunu kenarlara genişletecek, son çizgiye doğru top taşıyarak rakip savunmanın dengesini bozacak bir oyuncu bulunmayışı idi. Bu bilinçli tercih normalde bir güce dönüşüyorken, aşırı organize Real Madrid'e karşı hücumda eksiklik olarak ortaya çıktı. Guardiola, oyunun devamında Afellay ile bu sorunun üstesinden gelmek istedi ve biliniyor ki, eğer yazın Fabregas gelmez ise, Barcelona bir sol forvet alacak ve bu oyuncunun Gareth Bale olma ihtimali yüksek.

En Büyük Kapışma

Yarın Real Madrid'de Carvalho ve Khedira yok. Bu durumda Pepe'yi klonlamak gerek! Onun stopere dönüşü, son performanslarıyla uzak ihtimal. Savunma tandemine Albiol'un geçişi ve Diarra'nın orta sahaya konulması muhtemel. Mesut yine doksan dakika sahada kalmayacaktır; oyunun başında mı, sonunda mı kullanılacağı belirsiz. Barcelona'da ise Abidal ve Adriano yok, Maxwell'in durumu şüpheli. Eğer o da olmaz ise Mascherano'nun takıma girmesi beklenebilir. Diğer yandan bu hafta gol atsa da epeydir formsuz olan Villa'nın yerine Iniesta'nın alan yaratma problemini çözmek adına sağa çekilmesi ya da Messi'nin maçın devamında Villa'yla yer değiştirmesi düşünülebilir. Tahmin ediyorum ki Guardiola, son maçın ikinci yarısında iyi giden işler üzerine yine A planına güvenecektir. Oyunun devamı için de yeni planlarını şimdiden cebinde olmalı. (Bu yazı yazıldıktan sonra Iniesta sakatlandı.)

İki takımın da çok önceden yaptığı seçimler var, bugün yaptığı ve yapacağı seçimler var. Nihayetinde diyorlar ki, oynadığım bu futbol benim seçimim! Onları yargılamak yerine, ortaya konulana ve sebeplerine bakalım; bu bize gerçek yargıyı verecektir. Hepsinden önemlisi, çok keyifli ve heyecan dolu bir seri bizi bekliyor. Futbol, onlarla birlikte yabana doğru gidiyor.

Not: Jose Mourinho'ya Derrida adının yakıştırılmasının sebebi, görüşleri edebiyat, güzel sanatlar ve mimari gibi pek çok alanı etkilemiş olan Fransız filozof Jacques Derrida'nın içerisinde ''varolanı ayrıştırarak yıkıp, yeniden yapma'' düşüncesini barındıran yapıbozum (dekonstrüktivizm) fikrinin, modern futbola Jose Mourinho tarafından uyarlanıyor olmasıdır. Gençliğinde futbol oynayan Derrida'nın futbol üzerine söylenmiş sözler seçkisinde sıklıkla karşılaşılan ''Taç çizgilerinin ötesinde hiçbir şey yoktur.'' sözü, onun fikrinin mottosu olan ''Metnin ötesinde hiçbir şey yoktur.'' sözüne kaynak olan düşünceleriyle birlikte değerlendirilirse, kastedilen anlama yaklaşılması ve yukarıda bahsedilen Mourinho yaklaşımının daha iyi anlaşılması mümkün olabilir.


Kaynakça: Sports Illustrated, Marca, Critical Football

CL 2011 Yarı Final #1
27.04.2011 Salı - 21:45
Real Madrid - Barcelona
Noat Samisa

26.04.2011

Sinir Bozucu Logos'a Karşı Sevimli Kaos: Schalke - Man Utd

Yıllar boyunca yarışmacı olan ve öyle kalan bir takım, yıllarını büyük yarışma içerisinde geçirmiş bir oyuncunun siklet düşünce keşfettiği huzur ve sürpriz yarı final: Schalke - Man Utd... Bir yandan da eski tüfek, altı patlara karşı.Bu dünyada değişmeyen iki değil, üç şey var. Biri değişimin kendisi, diğeri Sermet Erkin ve son olarak Manchester United'ın geç gelen galibiyet golleri. Sinir bozucu, artık alışıldığından hayret verici değil... denilse de başka takımların Javier Hernandez'i bile yok. Bu hafta yine son dakikalarda attıkları galibiyet golüyle kazandılar, Arsenal kaybetti ve zirveyi bırakmaları mucizelere kaldı. Son on sekiz yıldaki on iki şampiyonlukları olacak, geçen haftaya kadar treble'a gidiyorlardı. Eğer mümkün olursa son üç sezonda ikinci kez CL Finali'ne çıkacaklar.

Alex Ferguson takımın başına geldiğinde takım yirmi ikinci sıradaydı, öyle şampiyonluktan şampiyonluğa koşuyorken ''haydi, bekleyelim'' demediler; ama tabii bir dahi ile karşılaşan herkes fazla düşünmeliydi. Öyle yaptılar ve bugün Manchester'ın kırmızı yakasına gerçek bir logos (düzen) hali hakim.

Schalke ise sezon başında, son beş yılda üç kez başardığı lig ikinciliği derecesini artık bir adım öteye götürmek istiyor, elli yılı aşkın süre sonra Bundesliga şampiyonu olmak istiyordu. Sezona bir kamyon adam gönderip, bir kamyon adam alarak başladılar. Yeni gelenler, mutlaka gidenlerden daha fazlasına sahip oyunculardı, fakat ilk beş hafta tek bir puan alamadılar. Bunalımdan çıkışı Şampiyonlar Ligi sağladı, ligde yavaş yavaş yukarılara tırmanırken CL'de grubu lider tamamladılar. Sonra karşılarına Valencia geldi ve Raul bu seriye dair, ''bu maça 'bakalım, iyi oynarsak ne olacak?' diye çıktık'' diyordu. İyi oynadılar ve Felix Magath gitti. Akabinde kupanın son sahibi, ama erozyonlu Inter'e beş attılar ve Milano'nun mavi yakasında bir heyelan yarattılar.

Almanya Kupası'nda finaldeler. Raul'e sahipler, ama takımın en büyük starı ve kalecisi Manuel Neuer yeni sözleşmeye imza koymadı, geçtiğimiz günlerde sezon sonunda ayrılacağını açıkladı. Ruhr Derbisi'ni sarı yakası Dortmund kısa zaman önce dibe vurduktan sonra Schalke'nin niyetlendiği şampiyonluğa koşuyor, Schalke ligde orta sıralarda ve bu haftasonu da Kaiserslautern'e evinde kaybetti ama CL'de finale yürüyor!? Nasıl oluyor? Ama yine her galibiyeti tribünleriyle bütünleşerek kutluyorlar, el ele. Bu kaos (karışıklık) ortamı, yeni model ülke Almanya'nın futbol ortamının büyüsünün de etkisiyle pek sürprizli, pek sevimli görünüyor.

Football is coming home!!!

Daha iyi bir futbol şarkısı var mı ki? Şampiyonlar Ligi Finali sekiz yıl sonra yeniden İngiltere'ye dönüyorken Euro 96'nın resmi şarkısını bir kez daha hatırlamak iyi olabilir. Son iki yılda ana damarın Madrid - Barcelona eksenine kayması nedeniyle finalde iki İngiliz ihtimali düşüktü, ek olarak kura da buna izin vermedi. Şimdi sezonun finali, Nisan sonu - Mayıs başı periyodundayız ve sezon boyunca ortaya ne konulduysa, artık bir fazlası konulacak ve hasat toplanacak.

United geçen sezon bu dönemde tüm sezonu kaybetmişti. Wayne Rooney'nin on günlük yokluğu, hem CL'ye hem de lige mal olmuştu. Bu sefer de aynı tehlike kapıda ve Alex Ferguson uyarıyor: Yine Almanlar! İngiltere'de düzenlenen Euro 96'yı Almanlar'ın kazanması ve geçen sezon yarı finalde Bayern'in umulmadık iki maç sonunda Man United'ı saf dışı bırakması, Alex Ferguson'u ihtiyata sevk ediyor olmalı. Üstelik rakibin sağı solu hiç belli olmuyor. Yıllar boyu Güney Kore'de üç öğün yeşil soğan yemekten güdük kalan stoperlerin üzerinden bam bam kafa vuran Brezilya'lı santrafor Edu'nun Inter'e sürprizi gibi, tüm bu kaotik genel tablonun içinde hep garip ve iyi şeyler olmaya devam ediyor. Ayrıca Ralf Rangnick'i kulübede görünce, bir durmak gerekir.

- ''Hocam, saygılar! Ben müridiniz olmak istiyorum!''

Obsesif hocaları kerameti kendinden menkul şahısların elini eteğini öpenlere benzetebilir miyiz, bilmem. İnsafsızlık olur, her sebze mevsiminde güzeldir ve biraz delilik iyidir. Ralf Rangnick de futbolun şeyhleri sayabileceğimiz, ama okuyup üfledikleri takımları vaktiyle uçuran Lobanovski, Sacchi ve Zeman hayranı; tıpkı Sacchi ve Zeman gibi profesyonel futbolculuk geçmişi olmayan, aklını bu üç hocanın ortak takıntısı olan ön alanda presle bozmuş, Profesör lakaplı biri. Futbol teorisi üzerinden oyuna yeni bakış akımının mutlak idolü, ailesini tatile götürme vaadiyle Zeman'ın Foggia'sının idmanlarını izlemeye götüren kaçık bir futbol düşünürü.

Çalışmalarını rakiplerin ve maçların analizini üzerine yoğunlaştırmış olmasıyla müridi olduğu pürist'lerden ayrılıyor, böylece yeni çağa ayak uyduruyor. Bugün CL yarı finalini arefesinde, daha önce tatmadığı duyguları yaşıyor ve buraya kendi çabasından çok, bir fırsat üzerine geldi. Her ne kadar iki maç sözkonusu olduğunda çokça şans olabilir, ama bu seviye bambaşka bir seviye. Onun bugün yarı finale çıkışı, bir noktada kendi şansı; zira kimse Inter'e şansa beş atmaz!

Alex Ferguson O'ndan Öğrendi ve Öğretti: Raul Anlatıyor...

Kuşkusuz Schalke'nin Inter'e beş atmasında da, tüm bu kaos ortamında bir yandan iyi giden işlerde en büyük güç aldığı isim, burada da yıllardır oynadığı gibi oynayan Raul. Halihazırda CL tarihinin en çok maç oynayan ve en çok gol atan (71 gol) oyuncusu, 33 yaşında 385 gol sahibi bir efsane. Futbol tarihinde tartışılmaz bir yeri var, bunun yanı sıra vaktiyle Manchester'ın kalbinde açtığı bir yara ve gösterdiği yeni bir yol var...

Bir öncesi sezon treble yapan Manchester United, 99/00 CL çeyrek finalinde Real Madrid'le karşılaşıyordu. Bernabeu'daki ilk maç 0-0 bitmiş ve Raul, ''United beni korkutmuyor!'' demişti. Gerçi şimdi bunun abartılı bir söz olduğunu söylüyor, ama o gün Old Trafford'da iki gol atarak United'ı yıkmıştı. Deplasmanda 0-3 öne geçtiler. Birini Keane kendi kalesine attı, diğer ikisini Raul attı. Uzak köşeye plase ve Redondo'nun unutulmaz bacak arası çalımını tamamlayan arka direk koşusu... Alex Ferguson, bu maçın ardından bir daha asla sezonun A planı ve kupalar yolundaki ideal tertip olarak çift santraforlu takım kurmayı düşünmedi. Kırmızı'larda özgüven bakidir, değişmez. Üzerlerinde galibiyet gömleği vardır, kolay kolay çıkmaz. Ama Raul, bir bakıma o gömleğin nasıl giyileceğini değiştirdi. Ardından gollerine devam etti ve şimdi Schalke'de tavşanlara yem verip, fidan budayarak yaşıyor:

''Sene başında Man Utd'a gelebilirdim. Ferguson'la doğrudan görüşmedim, ama kulüple aramızda kontak vardı. Ama ben başka bir şey istiyordum, ve bunu Schalke'de buldum. İnsanlar sokakta yürüken beni durduruyorlar, 'teşekkür ederiz, buraya geldiğin için teşekkürler, bu kulüpte oynadığın için teşekkürler' diyorlar. (...) Real Madrid'de yükümlülüklerim vardı ve ayrıca kaptandım. Artık hiçbir ekstra sorumluluğum yok, sadece futbol var. Orada maç kazanmak bir yükümlülük idi, ama burada öyle değil. Her galibiyet bir partiye dönüşüyor, insanlar minnettar ve hep arkamızda.''

Schalke taraftarı gel-git'ler nedeniyle aklını kaçırmış olabilir mi? Almanya tribünlerini genel havası bu ve Veltins Arena'nın yeri, bu güzel, hakkında hep iyi şeyler söylenen kültür ortamı içerisinde şüphesiz yüksekte. Belli ki oradakiler, ''bu maçı kazanacağız da ne olacak?'' demiyorlar; yıllardır şampiyonluğunu gözledikleri takımları alt sıralardan kurtulurmaya çalışırken de haz alabiliyorlar. Boşuna futbolun -her açıdan- yeni model ülkesi değil, olumsuzculuk oralara pek uğramıyor. Ama bundan da önemlisi, tabii Raul açısından, Raul'e hastalıklı duyguların yanaşmıyor oluşu:

''Buraya gelmemde CL fırsatı tabii önemli bir sebep, ama asıl fark Magath'ın bana güveniydi. Bana sürekli oynama ve yarışma içinde kalma fırsatı verdiler, Schalke'yi bunun için seçtim. Ben bu işi, futbolu seviyorum. Futbol benim hayatım. (...) Futbolu bırakan bazı dostlarımla görüşüyorum, diyorlar ki günde iki saat spor yapıyoruz, on kilometre konuşuyoruz. Ama hala top oynuyor olsalardı günde on dakika koşmaktan şikayet ederlerdi! Eğer ağır sakatlıklardan kaçmayı başarmışsanız ve vücudunuz iyi durumdaysa oynamaya devam edebilirsiniz, tabii futbolu seviyorsanız.''

En son 8 yıl önce CL yarı finali oynayan Raul, aynı sezonun çeyrek finalinde toplamda 6-5 biten efsanevi Man Utd çeyrek final serisinin 3-1 biten ilk maçında da Man Utd'a iki gol atmıştı. Alex Ferguson, bu maçtan sonra Galacticos'u bir yana bırakmış ve Raul için ''dünyanın en iyisi'' demişti. İkinci maçta sakatlığı nedeniyle oynayamadı, ama boşluğunu hat-trick yapan Ronaldo doldurmuştu. 2003'te Old Trafford'daki finale gidememişti, bu kez de Wembley'e iki maç uzakta duruyor. Fakat karşılarında tastamam bir takım var.

Taktik: Man Utd'ın Aktif Savunma Yaklaşımı

Man Utd bu hafta, uzun süredir olduğu gibi yine düz dörtlü orta saha ve önünde Rooney - Hernandez ikilisinin olduğu 4-4-1-1 ile oyuna başladı. Fakat gol gelmeyince ilkin Evra girdi, O'shea çıktı. Sonra Owen girdi, Nani çıktı ve Rooney sola geçti. Bu hamle de kenarları yeterince hareketlendirmeyince, Gibson çıktı ve oyuna Giggs girdi. Rooney'nin yeni pozisyonu ise artık orta sahada Anderson'un partnerliğiydi. Sol kanat müthiş bir işlerlik kazandı, nitekim sola yığılan Everton savunma konsantrasyonu, sağı biraz savsakladı ve Valencia'nın art arda yaptığı iki gollük ortadan biri gol oldu.

Bu bir ilk değil. Giggs'i sol beke çekmek, aynı anda dört santraforla oynamak da dahil; Alex Ferguson gerektiğinde her riski alabiliyor. Oyunun son bölümünde çok sayıda hücumcu ile oynamaktan çekinmiyor, çünkü takımın sahip olduğu soyunma odası birlikteliğinin ve özgüvenin yanı sıra çok önemli bir güvencesi daha var. United arka alanında öyle bir direnç varki, rakipler tuzak kurmalarına rağmen özellikle Old Trafford'daki maçların son bölümünde Van der Sar'ı neredeyse hiç göremiyorlar. Cumartesi günü de aynısı oldu. Aşağıdaki video bu sezon ligde oynanan ve bu pozisyonların akabindee muhteşem Rooney golü sayesinde 2-1 United galibiyetiyle biten City maçından, izleyelim:




Görüntüdeki ilk City atağında Vidic önde hamle yaparak tehlikeyi önlüyor ve atak başlatıyor. United bu dakikalarda tümüyle atak halinde. Giggs, Berbatov ve Rooney sahada, hücumlarda rakip ceza sahasında en az beş kırmızı formalı oyuncu oluyor. Atak dönüyor ve City hücumu başlıyor. Vidic topa sahip olanı karşılıyor, O'shea arkadan gelen Dzeko'yu kovalıyor ve orta saha atıl pozisyonda iken Smalling, Silva'nın pas kanalını markajla kesip, atağı tazeliyor. Yine çok adamla çıkıyorlar ve bu kez dört kişi ileride kalıyor. Sol dipte iki orta saha oyuncusu Scholes ve Fletcher'ı ekarte ettikten sonra artık rakip savunma önündeki bomboş alan tamamen Tevez'e ait. Lakin dörde dört gelişen atakta, City tehlike dahi üretemiyor. Kadife ayaklara karşı savunma dörtlüsü öyle bir pozisyon almış durumda ki, tüm pas ve dribling kanalları tıkalı. Hem topa basıyorlar, hem pas kanallarını kontrol ediyorlar, hem de markaj yapıyorlar.

Bu ve benzeri sahneleri pek çok United maçında görebilirsiniz, bu video sadece bir örnek. Bu tür durumlarda pek çok takım ya yalnızca topa basar ya da kaleye en yakın oyuncuya göre pozisyon belirleyip, onu ofsayta düşürmeyi planlar. Man Utd'da ise ofsayt, savunmacıların umrunda değil. Mutlaka onlar da kendi takımları atakta iken alan daraltıyor, öne çıkıyorlar. Ama top rakipte iken hep aktif savunma halindeler. Topa sahip olana baskı yapıyorlar, aynı zamanda pas kanallarını da tıkıyorlar, gerektiğinde geri kaçıyorlar. Aynı yaklaşımın savunucusu ve çizgi savunma destekli ofsayt taktiği karşıtı Serpil Hamdi Tüzün Hoca'nın dediği gibi:

''...Öncelik, yani tehlike topa sahip alan oyuncu ile ondan topu alabilecek olan diğerleridir. Bunlara dikkat edilmelidir, sağındaki solundaki kendi takım arkadaşlarının konumuna değil!''

İçerisinde farklı savunma metodları arasında geçişi barındıran ve doğru karara dayana daimi aktif savunma yaklaşımı, Man Utd'ın başarısının anahtarlarından biri. Takım savunması arıza yapsa da arkadaki stoperler öylesine zeki, doğru yaklaşım sahibi ve üstün nitelikli ki, alan-adam geçişlerinde sıklıkla doğru kararı vererek orta sahadan katkı alamasalar bile tehlikeyi savuşturabiliyorlar. Toy stoperler Evans ve Smalling, Vidic ya da Ferdinand'ın yönetiminde parlıyor, sezon boyunca işi kotarıyorlar. El hareketleri, yönlendirmeler, liderlik ve topsuz - toplu muhteşem oyun becerisi... Vidic ve Ferdinand eşsiz, onların dünya çapında muadili sayılı. Bu ikili birlikte oynadığında United'ın galibiyet oranı %90'lara çıkıyor. Aktif savunma yapmak için de böyle oyunculara ihtiyacınız var ve Ferguson da bu oyuncuları buluyor, hazırlıyor, eğitiyor, oynatıyor.
Salı akşamı sinir bozucu logos'un menajeri Alex Ferguson'un ne oynatacağı büyük ölçüde belli, sorular sevimli kaos'un hocası Rangnick'e soruluyor. Profesör'ün mutlaka bir sürprizi vardır, fakat yeter mi? Bilinmez. Raul mutlaka herkes gibi Wembley'de olmak istiyor, fakat ondan önce bu maça dair bir ekstra motivasyonu var: Ryan Giggs ile forma değişmek. Onlar belki asla en iyi olamadılar, ama Raul ve Giggs, kesinlikle bugünün BÜYÜK futbolcuları. Siz hep oynayın, e mi...

CL 2011 Yarı Final #1
26.04.2011 Salı - 21:45
Schalke - Man Utd
Noat Samisa

25.04.2011

Burak Yılmaz: Beklenen, İstenmeyen, Şampiyon(luktan) Eden ve Öğrenen

Sezonun adamının hala kendisini kabul ettiremedikleri var, ama bunu umursadığını sanmıyorum. Bu sezon onun en çok umursadığı şey, şüphesiz gol atmak.
'' - Hocam, vallahi ben o zamanlar da iyi topçuydum! ''
'' - Futbolcu evladım, futbolcu...''

Galatasaray deplasmanında attığı golle Trabzonspor'u yeniden zirveye çıkaran genç adam, attığı golden sonra elleriyle kalp çizerek ''Anneee! Annee!'' diye bağırdı kameranın önünde. Hafta içi kendisi için endişelenen annesine hediye etti bu maç kazandıran golü; belki de ona kesintisiz destek olan tek insana. Çünkü Burak Yılmaz yıllarca beklendi, istenmedi, şampiyonluktan etti; ama artık öğrendi.

Beklenen

Burak Yılmaz denilince akla ilk olarak, -belki artık geçen sezonun son haftasında attığı gol geliyordur- bundan yaklaşık beş yıl önce Dolmabahçe'de olanlar gelir. Sezonun ikinci maç haftasında muhteşem bir futbol oynayan Burak Yılmaz, ''Ronaldo Burak'' yakıştırmalarıyla yeni bir heyecanla sezona giren Beşiktaş'ın umudu olmuştu. Fakat bunu pek kimse hatırlamaz, malum pozisyonu ise üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kare kare hatırlayan pek çok kişi olduğundan eminim. Hatırlamayanlara yardımcı olmak gerekirse, soldan İbrahim Üzülmez ortalamış ve Burak Yılmaz topu eliyle kontrol ederek Beşiktaş'ı öne geçirmişti.

Basit bi' futbolcu fırsatçılığı ve hakemlerin gözden kaçırması, olacak iken ve henüz sezon başı olmasına rağmen ortalık karışmıştı. Bir önceki sezondan kalma Konya'da AnELka vak'ası (kabul, pozisyonda faul var), yakın zamanda bir elle kontrol ve bir yalan penaltı olayından mimli Marcio Nobre'nin Beşiktaş'a transferi ve oluşan EL Değmemiş Temiz Lig Cephesi, henüz Ağustos ayında ülke futbol ortamının karışmasının sebepleriydi. Tüm bunlara Beşiktaş YK'sı ve taraftarının çokça elalem ne der kaygısıyla 21 yaşındaki futbolcusunu yok etme teşebbüsü eklenince, acı son biraz ertelense de, gecikmedi. Bir gece ansızın, bizim gibi onun da TV'den öğrendiği üzere, Burak Yılmaz takas sonucu Manisa'ya doğru yol aldı.

Burak Yılmaz'ın Manisa'ya transferi sürgünden çok, gecikmiş bir seyahattir. Zira Beşiktaş'a gelmeden evvel, o dönem Manisaspor'un başında olan Ersun Yanal'ca istenmiş, üstelik bir transfer dönemi öncesinde çok cazip bir teklif yapılmıştı. Aynı günlerde Richard Bettoni önderliğindeki Beşiktaş/Tigana scout'larının takibine giren Burak, eski Beşiktaşlı futbolcu olan babası Fikret Yılmaz'ın da etkisiyle, kafasına Beşiktaş'a gitmeyi koymuştu. Dönemin Antalyaspor antrenörü, sportif direktörü ve CEO'su olan Yılmaz Vural, ''Biz Burak'ı 2 milyon dolar + 4 oyuncu karşılığına Vestel Manisaspor'a vermedik. Sonradan Beşiktaş'a 1 milyon 750 bin YTL’ye gönderdik. Aslında maddi anlamda büyük bir kaybımız söz konusu. Ama biz Burak'ın önünün açılması için bunu yaptık. Çünkü burada kalmayı ve Manisa'ya gitmeyi istemiyordu. Biz onu 6 ay daha takımda tuttuk, milli takımlara kadar yolladık ve sonrasında Beşiktaş'a verdik.'' demişti.
İstenmeyen

Sözkonusu günlerde Burak Beşiktaş'ı, Beşiktaş Burak'ı istiyordu; ama aradan geçen zaman şartları değiştirmişti. Burak artık Dolmabahçe'de istenmiyordu. Kötü başlayan Manisa günleri, sonradan yeni bir yüksek form dalgasıyla devam etti ve Burak Yılmaz kısa zaman sonra yeniden İstanbul'a döndü. İstanbul'a transfer yapan parlak Anadolu genci sendromu, Burak üzerinden bir kez daha kendini tekrar ediyordu. İşler yine iyi gitmedi, hatta bu sefer iyi başlamamıştı bile:

''Fenerbahçe'de kesinlikle oynayacağımı düşünmüştüm. Ama Aragones'in böyle bir insan olduğunu tahmin edemezdim tabii ki. Fenerbahçe'deki en büyük şanssızlığım Aragones'le çalışmak oldu. Aragones hem beni, hem Fenerbahçe'yi, hem de kendisini bitirdi.''

Burak'ın bu demecinden ilk bakışta çıkan şu olabilir: İstanbul'a transfer yapan parlak Anadolu genci sendromu, başarısızlıklarını başkalarına yükleyen birinin histeri krizlerine mi dönüştü? Bu soruya cevap vermek için biraz beklemek gerekecektir; takriben bugüne dek! Devamında, takip eden Eskişehir günlerine dair ben pek bir şey hatırlamıyorum. Engin Baytar transferi ve Fenerbahçe'nin fazladan bir santrafor ihtiyacı... Aynı vakitlerde Şenol Güneş, uzak diyarlardan ayrılarak Trabzon'a geri dönüyordu.
Şampiyon(luktan) Eden

Burak'a göre, geçen sezonun son haftasında Kadıköy'de attığı gol ve bu golün anlamı, ona Fenerbahçe'de yapılan haksızlıkların bedeli: İlahi Adalet. Benzer şekilde, bu sezon tepki gördüğü Dolmabahçe'de kırık burnuyla attığı maç kazandıran gole de ilahi adalet yakıştırması yapabilir, eğer sorulursa. Belki çok eskilerden kalma bir müsbet hissiyatı olabilir Beşiktaş'a karşı, ama artık huzuru bulduğu ve futbolunu büyüttüğü yer olan Trabzon'a sevdalı olduğuna şüphe yok, en azından işler bu şekilde iyi gittiği sürece. Nihayetinde bu iki golün hikayesinin sonucu ve sorusu aslında şu ki, Burak Yılmaz gerçekten haksızlığa uğramış mıydı? Beşiktaş taraftarı ve Aragones, Burak'ı bugünden çok daha toy iken hatalarıyla kabul edememişlerdi. Büyük bütçeli kulüplerdeki buhranlı günlerin pusu, yeni yetme ümidin üzerine inmişti. Burak'ın dediği gibi;

''Beşiktaş'a gelirken aksini düşünüyordum, ama futbolun sadece sahada oynanmadığı, belirleyici olanın sadece sahadaki performansım olmadığını gördüm. İkili ilişkilerin ön plana çıktığını gördüm. Kamuoyuyla ilişkilerin önemini gördüm. Medyayla, taraftarla ilişkilerin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Bunların hepsinin bir bütün olduğuna inanıyorum.''

Burak Yılmaz'ı Manisa'ya götüren, Filip Holosko'yu İstanbul'a getiren süreç malum Konyaspor maçıyla başladı. Sezona fırtına gibi giren bir genç oyuncu, gündemin ağırlığı altında ezilerek kurban edildi. O günden sonra da her zaman olduğu gibi ısrarla gol koşuları yapıyordu, sürekli deniyordu, her daim çaba sarfediyordu; hatta Beşiktaş'a sakatlık kıranı girdiği bir dönem, takımın tek hücum silahı olarak sahada yer alıyordu ve ıslıklar altında da olsa başına en az iki stoper konulduğundan, takıma faydalı oluyordu. Saha içinde olan-biten'le doğrudan ilişkisi olmayan bir çöküştü onunkisi, yeniden yükselişi de öncelikle saha dışında başladı.
Öğrenen

Burak Yılmaz, artık sabıkalıydı. Futbolun ahlakını ayaklar altına almış, umarsızca çiğnemiş ve bundan mutlu olmuştu; elle kontrol ederek attığı gole sevinmişti. Tartışmanın harlandığı günlerde babası Fikret Yılmaz, oğlunu anlatıyordu: ''Burak'ın yenilgi kabul etmeyen, agresif yapısı vardır. Belki de futbolcu olmasını gerektiren sebeplerden birisi de bu. Hep en iyisi olmak ister. Bazen bu özellikleri kendisine eksi yönde de etki yapıyor. Agresif yapısını hırsıyla birleştirip, sahada futbol kuralları çerçevesinde kullanması gerekir.'' Oğlunu mutlaka herkesten iyi tanıyordu ve işlerin neden yolunda gitmediğini de ne şekilde yoluna gireceğini de iyi biliyordu. Anlaşılıyor ki meselenin Burak tarafı biraz heyecan, hırs ve biraz da öfke kontrolüydü. Fakat Burak'ın dışında gelişen olaylar, artık etki edilemez bir hal almıştı:

''Konyaspor maçında topu elimle kontrol edip golü attıktan sonra en büyük hatam, yaptığım yanlışı bile bile Konyaspor taraftarından, hatta tüm futbol camiasından özür dilemememdir. Golden sonra hakeme gidip 'Hocam golü elle attım!' dememi beklemek ne kadar gerçekçi olurdu, bilemiyorum. Çünkü o zaman 20 yaşındaydım ve büyük bir camiaya yeni gelip ilk golümü atmıştım. Ama sonrasında bu hatadan dolayı özür dileyebilirdim. İşte bu hatadan sonra insanların bana bakışı çok değişti.''

Burak, sahada aynı Burak'tı. Yalnızca beklentiler, istenenler ve nisbi hoşgörü ortamı değişmişti. Çok futbolcudan duyulur ki, özgüven ve paradan gayrı bir şeyler için oynamak, sahaya en iyisini koymanın anahtarıdır. Bugün zirve futbolun büyük hocalarının tamamı, insan iletişimi konusunda ihtisas yapmış insanlardan oluşur. Oyuncuyu kaosun içerisinde çekip sahaya koymak, hareket alanı yaratmak herkesin çok iyi yapabildiği, yapabileceği bir iş değildir. Kısa sürede aşağıdan zirveye çıkmış, psikolojik yıkımla birlikte sert düşmüş; ama tekrar ayağa kalkmış, ardından bir kez daha tökezlemiş ve artık kimsenin umrunda değilken önüne çıkan şansı yeniden yukarı çıkmak için kullanmaya niyetlenmiş biri, tahammül eşiğinin en düşük olduğu yerlerden biri olarak bilinen Trabzon'a geliyordu. Ama bu kez yalnız değildi:

''...En önemlisi Şenol Güneş faktörü. Allah ondan razı olsun. Benim Trabzonspor'da kötü oynadığım maçlar olmadı mı? Oldu ama o beni başka yerlerdeki gibi silip bir kenara atmadı. Bazen kızarak, bazen bağırarak, bazen çok sert konuşarak ama her zaman arkamda durarak beni kazanmaya çalıştı. Ben çok sert konuştuğu zamanlarda bile onun beni sevdiğini ve kazanmaya çalıştığını hissediyordum.''

Hayatında yalnızca üç kez ağlayan Didier Drogba'nın son gözyaşını kimin için döktüğü, taş kalpli Marco Materazzi'nin geçen yaz kimin için ağladığı ve bazen annesinden - babasından çok antrenöründen etkilenen futbolcuların varlığı, Burak Yılmaz - Şenol Güneş ilişkisini izafi bir kabulden çıkararak, bugün ligimizi şekillendiren bir somut etkiye dönüştürür. Öğrenmeye devam eden Burak Yılmaz, açıkça bu sezon lige damga vurdu, vurmaya devam ediyor:

''Futbolla alakalı bazı görüşlerimin değiştiği de doğru. Doğru bildiğim bazı şeylerin yanlış olduğunu yavaş yavaş öğreniyorum. Hem yaşadığım tecrübelerle hem de hocalarımın ve arkadaşlarımın bana yardımcı olmasıyla öğreniyorum. Bu değişiklikler inşallah bundan sonra da olumlu yönde devam edecek.''
Taktik: Uzak Forvet Burak Yılmaz

Bugün ligin gol krallığı yarışının zirvesinde Fenerbahçe'nin ikinci forveti/10 numarası Alex de Souza (19) ve santraforu Mamadou Niang (15) var. Bu iklinin takipçisi ise 14 golle Trabzonspor'un sağ kenar oyuncusu Burak Yılmaz. Son maçlarda santrafor olarak kullanıldığı olsa da Galatasaray maçındaki golü gibi, ağırlıkla gol bölgesine yaptığı topsuz koşularla bu istatistiğe ulaştı. Trabzonspor'un forvet arkası, ayrıca hücum merkezi olan Jaja, ceza sahası önünde top kullanacak alan bulduğunda Umut ve Burak'ın dikine ve çapraz koşuları, onun etkinliğini tamamlıyor. Her ikisi de yaratıcılığı zayıf olan ve gol vuruşları çok iyi olmayan bu ikili, toplam 24 olan gol sayılarının büyük kısmını derinden gelerek yaptıkları gol koşularıyla ve kaleciye karşı karşıya pozisyonlarda yaptıkları basit gol vuruşlarıyla gerçekleştirdiler.

Bu sezon Burak'ın en iyi sezonu olduğuna şüphe yok ve gol katkısında bir kenar oyuncusu olarak ligin önemli santraforlarını geride bırakmış durumda. Biraz geçmişe gidersek, Antalyaspor'da Yılmaz Vural'ın alamet-i farikası baklava orta sahalı yapıda çift santraforun arkasında oynayarak parladı. Yılmaz Hoca'nın Beşiktaş'a transferi sürecinde yaptığı, ''Burak bana sürekli forvet oynamak istediğini söylüyordu. Ama ben onu ikilinin arkası denen, yani orta saha ile hücum oyuncularının arasında köprü olarak kullandım. Çünkü çabuk, hızıyla adam geçebilen, uzaktan şut atabilen bir yapısı var. (...) Eğer 4-4-2 oynuyorsanız hücumun sağ tarafında da başarılı olur. Burak'ın çok önde oynarsa bir takım vasıflarını yeterince gösteremeyeceği kanısındayım.'' açıklaması, bugüne ışık tutacak nitelikte.

Bir fazlası, onu 06/07 sezonu başında orta üçlünün sağında, sonradan ikinci santrafor ve sağ kenar adamı olarak kullanan Jean Tigana'nın Burak Yılmaz üzerindeki etkisidir: ''Teknik direktörümüz Jean Tigana'nın da söylediği gibi defansif yönüm zayıf. Burada daha önce hiç oynamadığım bir mevkide oynuyorum, gereklerine uymam gerek. Hocam sağ kanatta oynamanın benim futboluma çok şey katacağını söylüyor.''

Burak Yılmaz'ın 2006 yılında verdiği bir röportajdan alıntılanan yukarıdaki cümleler, onun bugünle geçmişi arasındaki farkı ortaya koyar nitelikte. Burak artık rakip beki kovalıyor, orta saha ikilisiyle aynı hatta yerleşiyor ve daima pres yapıyor. Hırsıyla kovaladığı toplar da ekstra kazanç getiriyor. Çalıştığı antrenörlerin mayasını yoğurduğu, gelişmeye açık bir oyuncu; fakat hala, bu sezonki gol patlamasını tam olarak açıklayamıyoruz. Bu noktada Burak yine bir başka röportajda soyunma odasında konuşulan çok özel bir şeyden bahsediyor; Şenol Güneş'in ona biçtiği yeni rolden:

''Geçen sezondan bu yana ne değişti derseniz, geçen sezon biraz daha kanat oyuncusu gibi oynuyordum. Bu sezon ise biraz daha Umut'a yakın, tamamlayıcı forvet gibi oynamamı istedi. Taktik anlamda bu değişiklik söz konusu ve dolayısıyla daha fazla gol atabiliyorum.''

Aradığımız cevap bu. Bir ayrıntı, yalnızca küçük bir telkin belki; fakat mental yardımla zincirleri çözülen, yaşının ilerlemesiyle olgunlaşan Burak'ı bugün ligimizin zirve oyuncularından biri, milli takımımızın ilk 11 oyuncusu haline getiren farkı yaratan sebep, tam olarak bu. O güçlü, atlet, çabuk ve hızlı. Ayrıca agresif ve biraz mızıkçı. Top ayağındayken yapabildikleri sınırlı, fakat top ona geldiği ilk anda yapacağı kontrol - vuruş ya da tek vuruş, buna imkan sağlayan gol koşularıyla birlikte onu çok değerli kılıyor, ligin zirvesine taşıyor. Kendisinin tek başına bir anlamı yok, ama Şenol Hoca'nın 4-2-3-1 şablonunda Jaja'nın da tek başına bir anlamı yok. Bu ikili (hatta üçlü) birbirilerini mükemmel şekilde tamamlayarak Trabzonspor'u zirveye taşıdılar.

Vaktiyle Ersun Yanal'ın Manisaspor'unun kapısından dönen ama Ersun Hoca'nın yapılandırdığı Şenol Güneş destekli Trabzonspor takımının çok önemli bir parçası olan Burak Yılmaz'ın artık futbola dair yeni doğruları var. Tribünle hala ara ara takışsa da, Şenol Hoca'nın desteği onun sahadaki performansını daim kılıyor. Sahip olduğu vasıflar, onu bu ligin en iyi uzak forveti, çok değerli bir rol adamı haline getirdi. Biraz Dirk Kuyt'vari, üstelik tıpkı Kuyt gibi orta yapmaya çalışırken gol atabiliyor! Tamamlayıcı, destekleyici, ağır işçi, hırslı, inatçı (beyin kanaması riskine rağmen oynuyor), çabuk ve sıklıkla arka direkte... Bundan böyle okey masası muhabbetlerini mezesi ''cacık olamayan adam'' değil. Bu Burak Yılmaz, Türkiye futbolunun çarpıcı bir gerçeği. Ligin en iyi, en değerli futbolcularından biri ve geçen sezon Şampiyonluktan Eden idi, bakalım bu sezon Şampiyon Eden olacak mı?

Burak Yılmaz: Sezon - Kulüp - Gol

2004-2005 Antalyaspor 8
2005-2006 Antalyaspor 9
2006-2007 Beşiktaş 5
2007-2008 Beşiktaş/Manisaspor 10
2008-2009 Fenerbahçe -
2009-2010 Eskişehir/Trabzonspor 4
2010-2011 Trabzonspor 14
(Devam Ediyor)

Kaynakça: Tam Saha Dergisi, TFF.org.tr, Turksportal.net, Tayfun Bayındır, Beşiktaş Dergisi, Sabah, Milliyet ve Vatan gazeteleri...

Görseller: burakyilmaz.net.tr

Noat Samisa

14.04.2011

Satacağı Malı Olmayan Naylon Markalar

Ülkedeki futbolun bir ürünü var, naylon olan kulüplerin yaklaşımı. Suni gündemlerin üzerini örttüğü gerçekler aslında çok yakınlarda olabilir...

Bu yazıya bir marka reklamını fotograf olarak seçmek, güzel bir ironi olur mu ki?

Futbolun manşete çıkanları, manşetin kendisinin diktasında. Mutlaka, bu yeni bir sorun değil, fakat kuşatma artıyor ya da nispeten izole kalanlar da aynı durumla karşı karşıya kalmaya başladılar. Futbolcuların kaçamaklarının artık hiç affı yok, tanındıkları anda cep telefonu, internet bağlantısı, twitter hesabı kombinasyonu, olan-biteni çabucak haber yapabiliyor. Üstelik bu bir ücretsiz habercilik. Tüm basın kuruluşları ajanslara nanik yaparak taze ve hit haberi kendilerine mal edebiliyorlar. Göz önünde olmamak artık imkansız, etrafı saran güvenlik kameralarından fazlası, devletçe suç kabul edilmeyenleri dahi aykırılık olarak gösterebilecek olan kameralı cep telefonlarında var. Son kaydadeğer örnek, Wayne Rooney'nin hafta sonu attığı gol sonrası tv kamerası önünde küfretmesi ve bu sebepten hakkında soruşturma açılması oldu. İki maçlık ceza kapıda.

Bu maçta Ryan Giggs'in ikinci devre boyunca sol bek oynaması ve gösterdiği muhteşem performans, maçın manşeti olmalıydı. Efsane 38'ini devirmek üzere, ama 90 dakika sahada kaldığı maçta kendi ceza sahası önünde top kaptı, rakibin ayağına kaydı ve maçın skorunu tayin eden golde müthiş bir koşu ve asist yaptığında dakika 84'tü. Cezası nedeniyle bu maçta da tribünde olan Alex Ferguson, yaptığı bu maç kazandıran zihnisinir hamleyle vaktiyle Veron transferini eleştiren muhabire söylediği sözü, ona ''şanslı'' olduğunu söyleyenlere tekrar ediyor gibiydi: ''Veron is a fucking great player, you're fucking idiots!''

Ama artık küfretmek bu kadar kolay değil. Alex Ferguson hakem eleştirisi (küfretmeden) nedeniyle -ertelenmiş cezalarının da eklenmesi sonucu- 5 maç ceza aldı. Gerçi tribündeki yerinde bulunan eski usul helezonik kablolu beyaz bir telefon yoluyla kulübedekilerle halen iletişim kurabiliyor. Ayrıca yıllardır süren BBC'ye konuşmama kararını da sonlandırmak üzere. Futbol dışı cezalandırmalar ise azalmak bir yana, çeşitleniyor. Saha dışında sınırlanan, her gün yaşam alanı daralan futbolcu ya da staff, artık saha içinde de kuşatma altında. Maçlar 35 kamerayla takip ediliyorken ve gol kaçıran ya da atan futbolcu yakın çekim gösteriliyorken, futbolcu ihtiyacını nasıl giderebilir? (Mesut Özil'in önceden ve geçenlerde yaptığı gibi)

Bizim gibi toplumlarda kasıklarına top gelen futbolcunun azabına hep acımışımdır. Çektiği acıdan öte, acıyı giderme çabasını rahatça sergileyemiyor oluşu üzücüdür. Hayatın merkezindeki varlığı keskin olan küfür de böyle. Otururken küfür etmezsiniz belki, takım elbise küfüre karşı olabilir; ama tribün ve forma böyle değil. Rooney maçtan sonra hemen özür dilemesine rağmen bir kısım medya konunun üzerine gitti ve maç boyu rakibe, zaman zaman hakeme, pas atmayan takım arkadaşına yönelen sıradan küfürlerin önemsenmediği İngiltere futbol ortamında ''maçı çocukların da izlediği'' gerekçesiyle cezalandırıldı. Günün hat-trick kahramanı, maçın yıldızı; ama sevincini ya da öfkesini yaşaması yasak. Çünkü kendi kendine ettiği küfür, milyonların gözetiminde ve Premier League bir marka.

Premier League'de markadan beklediklerinizi sıklıkla alırsınız, hele ki düşük gelirli bir İngiliz ailesine mensup değilseniz ve maçları tv'den takip ediyorsanız. Pürüzsüz zeminler, dolu tribünler, yüksek atmosfer, kaliteli futbolcular ve daimi tempolu futbol... artık herkesçe bilinen özellikler. Onlar tek, dünya üzerinde eşi-benzerleri yok ve öyle kalmaya devam edecekler. Bugün geldikleri noktayı tartışabilirsiniz, doğru ya da yanlış; fakat İngiltere'deki futbolun yaşamın ürettiği bir kültür olduğunu ve bu markayı yaratanın (müsbet anlamda) bu gelenek olduğunu kabul etmelisiniz. Tıpkı gündemimizin revaçta tartışması Başkanlık Sistemi'nin örneğinin Amerika kabul edilmesinin garipliği (onlar kaçta yaptı anayasayı, ne zaman ve nasıl ayırdılar kuvvetleri; biz ne zaman?) gibi, ''futbolda marka olmak'' denilince biz hep İngiltere'yi baz alır olduk. Yayıncı kuruluş da EPL yayınını almış olması da bunda pay sahibi. 77'inci kanalda Rize'nin çamuru (Ailton'dan Kleberson'a), 78'de ise Upton Park'ın kusursuz zemini var; karşılaştırma yapmamak mümkün mü?

Bay Başkan demişti ki, Batı'nın ahlaksızlığını aldık. Bu önermesi tartışılıyor; ama futbol ortamımızın gerçeği, Batı'nın yanlışlarının peşinde olduğumuzdur. Bu tespitin artık tartışılır bir yanı kaldığını sanmıyorum. Adnan Polat'ın sözlerine dikkat çekmek, bu noktada uygun olabilir: ''Bu güne kadar futbol şubesiyle fazla ilgilenemedim. Şirket birleşmesi, riva, stadyum projesi, tüzük gibi çalışmalar bütün mesaimi aldı. Bundan sonra artık futbol şubesine harcayacak bol bol zamanım olacak. Sadece futbol ile ilgileneceğim.''

Şirket birleşmesi, gayrimenkul satışı, stadyum, tüzük... bunun Milan Baros'un performansına etkisini tartışacak mıyız? Saha kenarındaki teknik ekipler artık çift haneli sayılara ulaşmışken, kulüplerimizin devletimizden çok daha önce Başkanlık Sistemi'ne geçmiş olması da bizim Şark kafamız olsun, çünkü biz hep Şark'ın kötü yanlarını almışızdır; bunu da ben söylemiş olayım.

Adnan Polat'ın pek çok açıdan Galatasaray tarihinin en çok borç sahibi ve tabelada en kötü başkanı olduğu iddia ediliyor olabilir. Fakat icraatlarına bakıldığında (başta transfer olmak üzere), geçmişten daha kötü olduğunu söylemek mümkün değil. Bu ülkeye gelen Dominic Iorfa'dan bahsedilir, Sırp kamyon şöförünün Altay'a imza atması efsanedir. Bundan daha kötü saha içi durumu, daha kötü zeminler ve şikenin, teşviğin ayyuka çıktığı dönemler yaşandı. Dolayısıyla, gerçekte bir farklı değişkenin de işin içerisine girdiği gerçeğinden bahsetmek gerekir.

Artık Anadolu'da çok para var. Anadolu'nun kimi yerlerinde geçmişe göre çok daha yüksek standartlarda yaşam koşulları var. Son yayın ihalesi ile futbolcuların Anadolu'dan kazandığı parayla İstanbul'da kazandığı para arasındaki makas daralmaya başladı. Ayrıca kötü örnekler var. İstanbul'da kimliksiz futbol oynayıp, Anadolu'da coşanlar var. Manşetlerden haftalar boyu uzak kalıp, aylar sonra ligin en iyi oyuncularından olduğunu kabul ettirenler var. Artık kazanma ruhu daha güçlü ve daha vaatkar. Büyük bütçeli kulüplerin yeniden ''çok kötü yönetilmedikçe'' hep başta kalacağını düşünmek, doğru bir kabul değil. Zira büyük bütçeli kulüplerin derdi başka.

Geçtiğimiz günlerde Yıldırım Demirören'in Jose Mourinho ve Cristiano Ronaldo'yla çekilmiş fotografları üzerine Serdal Adalı, ''Artık Cristiano Ronaldo ile bir telefonla görüşme imkanımız var. Bizim geldiğimiz nokta bu nokta.'' açıklamasını yaptı. Kendisine tavsiyem, çabucak bir twitter hesabı edinip Pique, Fabregas ve Wilshere gibi futbolcuların sıradan vatandaşın ekranında olduğunu görmesidir. Beşiktaş lansman ve danışmalık şirketi, müzesinde Ronaldo'nun fotograflarını ve butik oteli sergileyebilir, ama Beşiktaş Jimnastik Kulübü bunu yapmaz.

Bu açıklama bir başlangıç değil. Sezon başında da Bernd Schuster'in imza töreni sırasında Serdal Adalı'nın Goebbels'i olduğu Başkan Yıldırım Demirören, ''Beşiktaş'ımızın büyüklüğünü Beşiktaş'ımızın tarihi gösteriyor. Beşiktaş'ımızın büyüklüğünü plazalar gösteriyor.'' demişti. Sağ kanattan fuleli deparlarla giden plazalar... bari bir tanesini çok yüksek yapın da art arda açılan gökdelenlere rakip olsun, zira uzun boylu santrafor lazım! Ama Fulya'daki kulelerden en güdük olanı Beşiktaş'ın, diğerler müteahitin, ne hikmetse! Amatör şubelerde olan-biten çok daha başka bir boyutta, ''vurun kilidi gitsin'' boyutunda tartışılır halde. Nitekim kinayeler bir yana, aynı açıklamada Serdal Adalı, Beşiktaş'ın hedefini ''Avrupa Kupası getirmek'' olarak açıklıyor. Bunun anlamı nedir?

Geriye dönüp bakalım. 86-87 sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde efsane antrenör Valeri Lobanovski'nin Dinamo Kiev'inden iki maçta toplam 7 gol yiyerek, gol atamadan elendiğimizi göreceğiz. Biraz daha yakına gelirse 02-03'te Roberto Mancini'nin Lazio'suna kaybedilen UEFA Kupası çeyrek finalini göreceğiz. Son olarak da Europa League son 16'sında Lobanovski'nin mirasını taşıyan düşük bütçeli Dinamo Kiev'den iki maçta 8 gol yemiş olduğumuzu ve akabinde, ne tesadüf ki, aynı Dinamo Kiev'in mevcut Beşiktaş'la benzer bir fikir doğrultusunda kurulan Roberto Mancini'nin Manchester City'sini elediğini görüyoruz. Büyüyen Beşiktaş'ın bir yabancı gözünden Avrupa Kupası geçmişi budur, fazlası değil. Hal böyleyken, nasıl oluyor da hedef kısa ve orta vadede Avrupa Kupası olabiliyor? Üstelik yerel şampiyonada hiçbir kategoride en iyi değilken, nasıl böyle bir hedef, rasyonel olduğu iddiasıyla açıkça ortaya konabiliyor?

Bunun tek anlamı, Beşiktaş'ın icraatlarını artık manşetin kendisinin belirliyor olduğudur. Yazının başında bahsedilen kuşatılma durumu gibi, bu yeni bir mesele değil. Fakat gitgide taraftarları artıyor ve açıkça ortaya dökülme durumu ağırlık kazanıyor. Şükür ki sahadaki futbol bu hovardalığa izin vermeyip, işini kötü yapan hocasının da etkisiyle, Beşiktaş'ı zirveye değil ligin orta sıralarına yaklaştırdı. Diğer yandan koşulları daha ağır olan Galatasaray ise orta sırada değil, düşme hattının üzerinde değerlendirilecek kadar acı boyutta. İngiltere'nin Thatcherizm'le kavrulduğu günlerde kaç kulübün stadyum koşulları iyileştirme ya da stad yapım maliyeti uğruna yarışmacı vasfını kaybettiği, hatta battığı galiba bilinmiyor. Galatasaray buna mağruz kalmamasına rağmen bugün çok kötü bir durumda. Benzer bir süreç, eğer saha içine yönelik doğrular yapılmaz ise mevcut kadronun miadını doldurmasından sonra Beşiktaş'ı da bekliyor olabilir.

Yöneticisi markayı, anaakım medyası ceketin modaya uygunluğunu odak alan bir ülke futbolunun, ülkeye Avrupa Kupası getirmesi ihtimal dahilinde değildir. Paranın varlığı, tek başına hiçbir anlama gelmiyor. Merkantizm'in çöküşü'vari bir durum ortaya çıkarıp, yalnızca futbol ortamındaki değeri artıyor ve pek çok kişi (başta menajerler) müthiş bir gelir patlaması yaşıyorlar. Futbolcu çok kazansa da eğer şöhret sahibi ise, tıpkı Rooney gibi dört yanı kuşatılmış halde. Kazandığı para ne kadar çok olursa olsun, tıpkı kulüpler gibi, bunu doğru (futbolcu için istediği gibi desek daha doğru) kullanamıyor. Çünkü o bir marka, futbolcudan önce bir marka. Ne yazık ki Arda Turan örneğinde olduğu gibi...

Bu durumun aşılması, en azından akil futbol izleyicisinin işini kötü yapanların üfürdüğü ''60'lar futbolu oynanıyor'' safsatasını, zokasını yutmamasıyla başlayabilir. (Hakem ve federasyon komplolarını zaten saymıyorum) En azından küçük de olsa bir zümrenin bunları tartışması, çok uzak ihtimal de olsa, bir kıvılcım çakabilir. Hiç yoktan da varlık sebebidir. Ülkenin futbol geleneği, başarının önünde engel değil. Ağırlıkla İtalya'ya atfedilen olumsuzculuk gibi yaklaşımlar genelde ''günü kurtarmak'' ile özdeşleştirilir ve tarih boyunca anti-futbol etiketiyle eşleştirilmiştir. Fakat Türkiye'nin de etkilendiği üzere futbolun globalizasyonu, pek çok kabulü yeniden yazılmaya zorluyor. Bugün futbolun en büyük püristi olan Johan Cruyff'un yol göstericiliğine futbolu bambaşka mertebelere çıkaran Barcelona'nın başındaki ''kulübün ve şehrin has çocuğu'' Guardiola'ya yönelik kaleci Pinto'nun sözlerine bakmak gerekebilir:

''Guardiola obsesif biri değil. Her ufak detayı değerlendiririr. Her kararını rakibi değerlendirerek alır, her birini.''

Bu sözü geçtiğimiz haftalarda Sid Lowe köşesine taşıdı. Cruyff'un artık Hollanda'da dahi kabul görmemeye başlayan futbol pürizmi, oyuncu yetiştirme seviyesinde (tıpkı Luis Menotti ve Angel Cappa'nın durumu gibi) halen çok başarılıyken aynı sonucu maç skorlarına yansıtamıyor. Globalleşen dünyadan çok daha hızlı globalleşen futbol, artık detayları çok değerli kılıyor. Net olarak sonucu detaylar belirliyor. Bugünün en ''kendi oyununu oynayan takımının hocası'' Guardiola da sıklıkla pragmatik yaklaşımlar uyguluyor. Barcelona'da felsefe değişmese de sıklıkla taktik, hatta bazen strateji dahi değişebiliyor. Oyuncuların mevki ve görevleri sürekli yeniden tanımlanıyor. Fakat obsesif işler peşinde koşan ve transfer piyasasında hovardalık yapan Beşiktaş ve Galatasaray sürekli birbirinin kopyası, aynı golleri yedi ve ''marka'' antrenörler peş peşe bu ülkeden gitti.

Şu kabullenilmeli ki Türkiye Süper Ligi, kendine has özellikleri olan (tıpkı diğer ligler gibi), kolay olmayan bir lig. Oyuncu kalitesi ve başarılı bir A planı dahi bugünlerde başarılı olmak için yeterli değil. Futbol dünyasının en büyük pragmatistlerinden, en özel adamlarından Guus Hiddink'in ülkemize gelişi, yakından bakacak olursak bir rastlantı; ama uzak planda ortaya çıkan mevcut tabloya işaret ediyor olabilir. Sezonun ikinci yarısında sezon başı fikrini revize eden Aykut Kocaman, Bursaspor'la şampiyonluk yaşayan Ertuğrul Sağlam, futbol filozofu Şenol Güneş, son yıllara damga vuran Bülent Uygun... gibi yerli pragmatistler iyi işler çıkarıyorlar. Memleketteki nitelikli futbolcu eksiği gibi nitelikli antrenör sorunu da var, dolayısıyla yabancıya yönelim kaçınılmaz. Kabul edilebilir bir sonuçtur. Lakin tıpkı ıskarta yıldızlar gibi, çokça orta sınıf takımları yükselten yeni ekolün dışında kalmış ve büyük bütçeli takımlarda misyonunu tamamlamış hocalar olmamalı; uzak diyarlardan küçük Guus Hiddink'ler bulmak gerek. En azından iş disiplini sahibi, tutkulu, insan ilişkileri güçlü ve duruma göre çözüm üretebilenler araştırılmalı. Artık, eski metodların işlemediğinin farkına varılmalı. Çünkü siz, sözümona Avrupa Kupası getirebilmek için önce liginizde başarılı olmalısınız.

Geçen sezonun Europa League şampiyonu Atletico Madrid, La Liga'yı 8. sırada, finalisti Fulham ise EPL'yi 12. sırada bitirmişti. Herhalde bunun sebebi, oralarda Konyaspor bulunması değildir! Önce kalite, atletizm ve saha içi organizasyon bu kötü şöhretlendirilen, anti-futbol ile nitelenen takımlar seviyesine gelecek ki, sonradan sorun teşkil eden abartılı sertlik ve hakem toleransına sıra gelsin. Fakat ürün ortaya koymadan marka yaratma huyumuz gibi, kapitalizmi bile kıçından anlamamız gibi, saha içine dair konuşulanlar da genel kabulleri aşmıyor. Birazcık, ama birazcık olan-biten üzerine konuştuğumuzda Simao - Quaresma birlikteliğinin faydasızlığı üzerine tartışıp, gerçek bir yargıya varabiliriz.

Markalar muhteşem futbol oynayan futbolcuya ceza veriyor, markalar asırlık takımları küme düşme hattına indiriyor. Beklentisini doğru ayarlayanlar, sahip oldukları parayı her zamanki gibi nispeten daha doğru kullanmaya devam edecekler. Ama şükür ki futbol, hala tek marka.

Noat Samisa

05.04.2011

Sivasspor 1-0 Beşiktaş

Beşiktaş bu sezonki 10'uncu yenilgisini Sivasspor deplasmanında aldı. Böylelikle dış sahada oynadığı son 6 maçın 4'ünü kaybetmiş oldu. Bir diğer bakışla oynadığı son 11 deplasman maçındaki galibiyet sayısı 3'te kaldı. Sivasspor ise bu galibiyetle düşme hattıyla olan bağını iyiden iyiye kopardı ve lige tutunmak için çok büyük bir adım attı.

Bugün sahada, bir önceki maç haftasında Bucaspor'u farklı mağlup eden Sivasspor takımından yalnızca bir farklı oyuncu vardı. Mehmet Nas'ın yerine Kadir konulmuş, diğer oyuncuların rolleri aynen muhafaza edilmişti. Erman'ın orta ikilinin biraz önünde, fakat sola yakın oynadığı kurguda Pedriel sağ kanadı kontrol ediyordu. Orta sahayı kalabalık tutan bir 4-3-3 üzerinden futbol oynadılar. Beşiktaş'ta ise ısınırken sakatlanan Ferrari'yi saymazsak, kart cezalılarının yerine Aurelio ve Cenk; Guti'nin yerine ise Fernandes oynadı. Bobo'nun yerine Almeida'nın tercih edildiği yapı, tıpkı geçen haftaki gibi 4-2-3-1 olarak görünüyordu; ama Fernandes, Guti'ye göre orta sahaya daha yakın oynadı.

Quaresma Etkili

Schuster dönemine göre savunma hattını biraz daha geride kuran, böylelikle oyun merkezini geriye çeken Beşiktaş'ta oyun kurarkenki görüntü değişmişti. Takım artık çok adamla rakip yarı sahada değil, başlangıç itibariyle çok adamla kendi sahasında bulunuyordu. Fernandes'in de ikinci topları kullanarak trafiğe katılmasıyla Beşiktaş orta sahada nicel sorun yaşamadı ve alan buldu.
Halihazırda orta sahaya yakın oynayan Fernandes'in Aurelio - Ernst ikilisinin arasına girdiği anlarda Beşiktaş oyunu hızlandırma fırsatı buldu. Bu bazen Aurelio'nun atak katılımıyla, sıklıkla da Quaresma'nın Almeida - Fernandes arasındaki büyük boşluğu topla birlikte kullanmasıyla gerçekleşti. İlk yarım saat Quaresma yarattı, pozisyona girdi ve gollük paslar attı. Asistini Almeida gole çeviremedi. Bir de kornerden gelen pozisyonla devre bitti. Sivasspor ise önde kazandığı topları derin kullanmaya çalışmış, ama Cenk'in başarılı çıkışları sonucu üretken olamamışlardı.

Kırmızı Kart

Fernandes'in aşırı düşük pas yüzdesi, Almeida'nın hem santrafor oyununda başarılı olamaması, hem de ona yükseltilen toplarda etrafında kati suretle hiçbir oyuncunun bulunmaması, Beşiktaş'ın oyununu çıkmaza soktu. Bu çıkmaz hali, rakip yarı sahada az adamla bulunması nedeniyle çekilmez boyutta olsa da geçmişe göre arkada sağlam duran bir takım olması, başa baş giden oyunda 0-0'ı Beşiktaş'ın cebine koyarken, 0-1 kovalamacasının son dakikaya kadar süreceğini gösteriyordu. Fakat planları Sivok bozdu. Kritik yerde topla fazla oyalanınca oyuna yeni dahil olan Cihan'ı indirdi ve geri kalan bölüm (Bobo'nun kendi yarattığı bir akın hariç) tümüyle Sivasspor ataklarıyla geçti.
Sağ Bek Ekrem Dağ

Koskoca, 10 milyona yaklaşan nüfusun barındığı Avusturya diyarından çıkan en nitelikli sağ bek olan Ekrem Dağ, geçtiğimiz hafta içi ulusal takımıza karşı oynadı ve sakatlıktan yeni dönen Arda'ya karşı yine vasat altı bir performans gösterdi. Öncesindeki Belçika maçında da rakibin sağ kanattan yaptığı ortalara arka direkte vurulan kafalar Avusturya'nın mağlubiyetine sebep olmuştu. Geçen sene Gaziantep ve Kasımpaşa deplasmanları dün gibi hatırımda. Pek çok oyuncu vardır böyle, basmakalıp futbol görüşü bu tip adamların (Kuyt, O'shea vs.) neden vazgeçilmez olduklarını anlamlandıramaz. Ekrem'de de böyle bir şey olabilir, diye düşünüyorum; fakat bulamıyorum. Ekrem Dağ değerli bir oyuncu olabilir, ama yeterli bir sağ bek olmadığı kesin. Bugün faul vardı ya da yoktu, bir şekilde içerisinde Ekrem Dağ olan bir gol daha yedi takım. Pek tabii golün sorumluluğu ona bırakılamaz; Fernandes'in maç boyu sürdürdüğü derin uykusundan gol pozisyonunda da uyanmıyor oluşu acı verici. Ama şunu önemsemek lazım: Gelecek sezon planlarından takımın bir sağ beki olmalı. Bu oyuncu Hilbert olabilir, fakat yabancı sınırı sözkonusu olunca üzerini çizeceğiniz ilk adam sağ bek olmayacaksa...

Sonuç: Çarşamba'y(ı)a Az Kaldı ya da Sel Aldı

Sivasspor dirençli orta sahası ve patlayıcı güç sahibi yaratıcı kenar oyuncusu Grosicki'nin etkinliğiyle sezonun ikinci devresinde vites yükselten performansının karşılığını görmeye devam ediyor. Mevcut kadro bulunduğu sıradan daha fazlasına oynayabilecek potansiyele sahipler. Bu noktadan sonra lige veda etmeleri büyük sürpriz olur.

Tekeri patlak Ferrari artık hurdaya çıktı, bundan sonra bir şekilde yollar ayrılmalı. Sivok'un hamle zamanlaması ve ikili mücadele başarısı, sakatlık dönüşü eskisi gibi değil. Versatil bir oyuncu olması nedeniyle kadroda kalabilir, ama asli stoper olup-olamayacağı üzerine düşünülmeli. Sivok konusu gibi pek çok konunun Beşiktaş'ta rasyonel değerlendirmeye ihtiyacı var. Yalanlar içerisinde sahte gerçekler üzerine konuşuluyor ve buradan çıkan sonuç yeni bir uydurma doğru oluyor. Simao ve Quaresma'nın bir arada sahada yer almasının toplamda bir fayda getirmiyor oluşu, bunlara Almeida eklendiğinde durumun çokça daha çözümsüz bir hal alması... Sezonun ikinci yarısının başında peydah olan Nobre'nin rolüne uygun bir oyuncunun bulunamaması ve bu özel oyuncunun şu Simao-Quaresma'dan oluşan iki uzak oyunculu yapıda neden zorunlu oluşu... Guti özelinden başlayarak sezon performansının değeri ve atletizmin önemi... Her biri başlı başına değerli parçalar iken ortaya çıkan uyumsuzluk üzerine düşünülmeli, çünkü hammadde ile hiçbir şey çözülmüyor. Lakin bunları tartışmaya yer bırakmayacak verilerle, güçlü argümanlarla ortaya koyma şansımız yok ve futbol ortamımızdaki genel kabuller, işin mutfağındaki insanların düşünce yapısını da şekillendiriyor.

Beşiktaş'ın mevcut kadrosunun (ağırlıkla yabancıların) sahip oldukları yetenek düzeyi çok yüksek, ama bu yalnızca ham yetenek olarak kalıyor. Savunma hattı biraz geri atıldığında öndeki üçlünün kopukluğu ve etkisizliği daha çok sırıttı. Guti'nin bu trioyu birleştiren çimento olacağını düşünmüyorum, üstelik önümüzdeki yıl 35'inde olacak. Sahada ederinden bu denli düşük bir değer ortaya koyan takımın öncelikle bu sorununun halledilmesi gerek. Çok iyi, lider bir yabancı stoper ile ya da komple özellikleri olan, uzak forvet oyununu bilen özel bir kenar adamı ya da en ideal örneği Rafael Van der Vaart olan bir orta saha önü oyuncusu/ikinci forvet bugünden görünen en kritik iki hamle. Gerisi rotasyon eklemeleri ile çözülebilir. Bu sayede eldeki değerlerden bazılarının performanslarının arttığı gözlenecektir.

Tayfur Hoca'nın göreve devamı, ancak galibiyetlerin izini takip ederek mümkün. Bugün yüksek atmosfer - düşük motivasyon ortamında sıradan sayılabilecek bir mağlubiyet alındı, gelecek sezona ilişkin bir karar verilecekse mutlaka Gaziantep serisinde verilecektir.

Noat Samisa

03.04.2011