CL Finali'nden Geriye Kalan 5 Şey

Barcelona üstün, çok üstün, en üstün

Muhakkak, yeni öğrenmedik bunu. Otuz yıllık geçmişi olan icraatlerin sonucu, yıllar boyu kovalanan bir idealin gerçek meyvesi. Cruyff'un Rüya Takımı'ndan fazlası, Guardiola'nın takıma eklediği bitmek tükenmek bilmez topu geri kazanma iştahı ve buna yardımcı olan saha içi konumlandırmalar, tiki-taka futbol, onları zamanın en iyi takımı haline getirdi. Belki de birkaç yıl sonra arkaya bakıldığında tüm zamanların en büyük, en güçlü dominasyonunu yaratmış olacaklar. Tüm zamanların şüphesiz en iyilerinden olan Alex Ferguson da maçta sonra onların hakkını teslim etti: ''Menajerlik kariyerimde karşılaştığımız en iyi takım. Kimse bizi böylesine tokatlamamıştı.''

United'ın maç planı Barça'ya yaradı

Barcelona'nın gücü bu denli fazlayken, karşısındaki takımların karşılık şansı sınırlı. Özellikle ikinci yarıda sahaya koydukları karşı konulamaz oyun çok etkileyiciydi. Onları böylesi bir maçta bu denli yüksek oyun seviyesine çıkardıktan sonra coşkularını dizginlemek imkansız. La Liga'daki Hercules ve benzeri maçlarla böylesi büyük maçların motivasyonu bir değil, sözkonusu kazanmak ise; hedef maçlar haricinde Barcelona'nın ligde yaşadığı puan kayıpları herhangi bir maçın başında yaşadığı kısa süreli sorun ya da sinek ısırığı hükmünde. Dün de Man United, maçın ilk 10 dakikasında Barcelona'yı ısırdı, fakat kanatamadı bile. Oyunun aynı seyirde, Barcelona yarı sahasında oynanmaya devam etmesi mümkün değildi, nitekim Barça pas ritmini bulduğunda United ikinci plana geçerek derinde kaldı, yerleşim korumaya çalıştı; ama dakikalar ilerledikçe işler kötüye gitti. Zira temel bir taktik problem nedeniyle aşırı yorgunluk ortaya çıktı.

Yandaki grafik, Xavi'nin topla buluştuğu noktaları gösteriyor. Arka alanda kaydadeğer bir ağırlık var, zira açık bir sebep - sonuç ilişkisi üzerine gelişen bir grafikle karşı karşıyayız. Maç başındaki ön alanda pres kırılsa da, Hernandez stoperlere pres yapmaya devam etti ve forvet arkası oyuncusu Rooney, Busquets'e top aldırmamaya, kullandırtmamaya çalıştı. Henüz maçın başında ortaya çıkan görüntü, Giggs de Xavi'yi sürekli takip etti. Stoperler rahatsız olup, Busquets de rahat konumda olmayınca, Xavi normalde olduğundan daha sık geri gelerek top aldı ve kullandı. Bu durum istatistiklere de yansımış durumda. Bu sezon CL'deki isabetli pas ortalaması 100.73 olan Busquets, final maçında ancak 83 kez topla buluşup, 76 olumlu pas yaptı. Bu sezonki maç başı pas ortalaması 106.25 olan Xavi ise dün, 136 kez topla buluşup (163 kez topa dokunmuş), 124 isabetli top kullandı.

Bu durumun sonucu olarak Giggs'in öne çıkarak Xavi'yi takip ettiği anlarda Iniesta ve geri gelen Messi'nin yakınında yalnızca Carrick kaldı. Sahanın en kritik bölgesi olan orta saha hattı - savunma hattı arası bölgede Messi defalarca topla buluşup, defalarca top taşıdı ve iki hat arasında tek pasla takım arkadaşlarını pozisyona soktu. Sözkonusu bölgede United'ın sayıca azınlıkta kalmasının sonucu olarak Barcelona oyunu hızlandırma imkanına çok kez sahip oldu ve rebound patlaması yaşadı. Sürekli atak tazelediler, Vidic ve Ferdinand dirense de Barça zorladıkça rakip daha çok yoruldu ve ikinci yarının başlamasından kısa süre sonra United artık yerleşimi oturtamamaya başladı. Barcelona ceza sahası dışından çok sayıda şut imkanı buldu, hatta Messi'nin golü öncesinde Giggs'in önde kalması durumu ve Park'ın can havliyle orta sahayı kapatma çabası iyi bir örnek. 37 yaşındaki Giggs'in temposu yaştaşlarının çok üzerinde olsa da orta sahada Xavi'yi kovalamaya yetmedi.

Barcelona'nın ikinci golünde United atağa çıkarken top kaptırıyor ve Giggs'in önde kalması, Messi'ye daha geniş alan veriyor. Üçüncü golde ise yine bir rebound, ceza sahası içerisinde kazandığı topu rakibe teslim eden Nani, David Villa'nın muhteşem golünde yardımcı oyunculuğu üstleniyor. Şüphesiz, Barcelona dominasyonu ipleri yalnızca Alex Ferguson'un seçimleri eline bırakmıyordu. Fakat sınırlı da olsa bir şans varsa eğer, Man Utd'ın kadro ve şablon seçimi bunu taca çıkardı. İşler bir kez kötü gitmeye başlayıp, aşırı yorgunluk baş gösterdikten ve Barcelona oyuncuları oynadıkları oyundan tarifsiz bir zevk almaya başlamışken, gidişatı değiştirmek neredeyse imkansız. Guardiola da maç sonu ''CL Finali'nde elbet bazı sorunlar yaşarsınız, ama Roma'daki finalden daha az problem yaşadık. Daha çok pozisyon ürettik, daha fazlasını yaptık.'' diyerek durumu özetledi.
Büyüleyici Messi

Pep Guardiola maçtan sonra onun için ''Lionel Messi izlediğim ve muhtemelen, izleyeceğim en iyi oyuncu.'' dedi. Onun bu mertebeye ulaşmasında pek çok kişinin payı var, ama bugün ilahlaşmasından en büyük pay sahibi, onun en etkin olacağı rolü bulan Guardiola. Rakip savunma ile orta saha arası bölgede topla buluştuğunda ve boş alan bulduğunda, onu durdurmak imkansız. Dün de United'ın oyun planı, Messi'ye istediği boş alan imkanlarını tanıdı. Yavaşlatamadılar, o da tüm yeteneklerini sergiledi. Geriye gelerek top aldıkça Man United'ı çaresiz bıraktı. Arkasında yer alan bu sezonun diğer iki yılın futbolcusu adayı Iniesta ve Xavi'nin desteğiyle muhteşem oynadı.

Bu noktada yakın zamanda Real Madrid'e attığı slalom golü hatırlamak anlamlı olabilir. Messi tüm yakın zamandaki Real Madrid maçlarında savunma önündeki ekstra oyuncu nedeniyle United karşısında olduğu kadar oyunu domine edemedi, fakat Real Madrid 10 kişi kalıp, savunma - orta saha arasındaki ekstra oyuncu iptal olunca, boş alanı kullanıp çabucak cezayı kesti. Alex Ferguson'un sözleriyle, ''Messi'yi maç boyu kontrol edemedik, diğer takımların da edemediği gibi.''

Güle Güle Van der Sar ve Scholes

Kariyerinde 13 kez CL yarı finali oynayan bir kaleci, üçüncü CL Kupası için dün sahadaydı. Zirve futbol sahnesinde 1311 dakika ile en uzun süre kalesini gole kapatan kaleci, CL Finali'ne çıkan en yaşlı oyuncu, buz tavşanı Edwin Van der Sar. Muhteşem kariyer geride kaldı. Kendi sözleriyle, ''Bir cumartesi öğleden sonrasu eşimle sahilde yürümek ve sonra ceket satın almak için mağazaya gitmek, kalecilikte yaptıklarımdan daha eğlenceli olabilir.'' Sezon içerisinde taraftar ve Ferguson yalvarsa da, sezon sonu bırakacağını ısrarla tekrarlamıştı. Hala üst düzey bir kaleci, ama reflekslerinin ağırlaşmaya başladığının farkında. İnsanların düşüşünü görmelerini istemiyor ve sezon içerisinde rahatsızlanan eşi ve ailesiyle daha fazla vakit geçirmek adına ısrarlı tekliflere rağmen artık futbol sahnesinden çekildi.

Bir başkası, Zidane'ın ve Xavi'nin ''jenerasyonunun en iyisi'' övgülerine mazhar olmuş olan Paul Scholes. Açık bir kapı bıraksa da artık onun da kariyer defteri kapandı. Muhteşem orta mesafe pasları, şutları, İngiliz'in Oyunu'na uygun şekilde sahay koyduğu sertlik ve liderlik, onu zirveye taşıdı. ''Seneye maçların son 15-20 dakikasında oyuna giren bir oyuncu olmak istemiyorum.'' diyor ve bir tercih yapıyor. Man Utd'a adanmış bir hayat, ama onun için de yol bitti.

Futbol Yabana Doğru Gidiyor

Sezon ortasında Messi'nin sahte dokuz numara rolü üzerinden Barcelona'yı yazarken, çözüm önerisi olarak ''Barcelona'yla oynamayın!'' sunulmuştu. Durum bugün de ilk öneriyle birlikte değişmedi. Barcelona, takıntısız Guardiola'nın futbol fikrini sürekli yenilemesi neticesinde karşı konulamaz, mağlup edilemez bir takıma dönüştü. Sergio Busquets'in bu takım içerisinde ışıldaması, Messi'nin yeni pozisyonu, oyunu merkeze sıkıştırıp bu sayede daha nitelikli pres yapma ve daha çok topa sahip olma fikri, Guardiola'nın imzasını taşıyor. Onlar mükemmelliğin sınırlarını zorluyorlar, bu doğrultuda gerçekçi olarak devamlı rakiplerinden öğreniyorlar. Rakipleri de onların karşısına çıktığında mağlup olsa, bu seviyeye geldiği için kendini başarılı kabul ediyor, tıpkı United gibi. Bu gelişim beraberinde açgözlülüğü de getiriyor ve kendime soruyorum: Barcelona'nın bir sonraki numarası ne olacak?

Barcelona 3-1 Manchester United

Fotograflar: Guardian

Görsel: Daily Mail
Stats: Uefa.com

Noat Samisa

29.05.2011

Fernandes Transferi Hakkında

Geçtiğimiz gün Sabah Gazetesi'nde bir haber yayınlandı. Fenerbahçe'nin şampiyonluğu ve hızlı başlayan transfer dönemi nedeniyle bu haber pek yankı bulmadı. Buna bir de Manuel Fernandes'in kısa sürede Beşiktaş taraftarı nezdinde kazandığı sempatiyi eklersek, onun transferine ilişkin detayların ilk planda ilgi çekici olmaması makul görülebilir.

Haberin çıkış noktası, Fernandes'in ilk Everton günlerindeki iyi performansı sonrası David Moyes'in onu transfer etmek istemesi sonrasında gelişen hadiseler. BBC kaynaklı şu haberde bahsedilen olay, Everton'ın oyuncunun %50 haklarına sahip olan Global Sports Agency'yle pazarlıkta olduğu sırada Valencia'nın Benfica'ya parayı bastırıp, Fernandes'i de masaya oturtup işi bitirmesi. Everton o sıralar Fernandes konusunda çok hevesli, fakat İngiltere'de parçalı alım - satım işi yapmak yasak. Bu yüzden Everton oyuncunun tüm haklarına sahip olmak için hem Benfica'yla, hem de GSA'yla görüşme halinde. Fernandes'in de bundan dört yıl önce çok daha iyi bir piyasası olması sebebiyle istenilen bedel yüksek, GSA'yla pazarlık uzuyor. Sonuçta Valencia transferi bitiriyor, Everton'sa her iki kulübe yönelik bir kınama metni yayınlıyor.

İşin buradan sonrası biraz daha ilginç. Everton yeniden kiralıyor Valencia'lı Fernandes'i, fakat bu kez performansından memnun olmayınca üstelemiyor. Sonuçta bu sezon da Fernandes Beşiktaş'a kiralanıyor. Geçtiğimiz günlerde de Valencia kaynaklı Superdeporte Gazetesi, Beşiktaş Manuel Fernandes'in yalnız %50'sini istiyor diye bir haber yapıyor. Haberde geçen iki isim var: Mariam Khadour ve Jorge Mendes. Mariam Khadour isimli kadın, Fernandes'in Benfica günlerinden bu yana menajerlik işlerini yürüten kişi. Bu haberler üzerine ve sonradan Khadour'un bağlantılarını bulmak adına bir dizi araştırma yaptım. Global Sports Agency firmasına ulaşarak, Manuel Fernandes'le varolan ilişkilerini sordum. Önce bilgi veremeyeceklerini, beni tanımak istediklerini söylediler. Sonra biraz üsteleyip yalnızca taraftar olduğumu dillendirince ikna oldular ve bugün İsveç kaynaklı, şöyle bir cevap aldım:

The answer is ”no, Mr. Fenandez doesn’t have any deal with Global Sport Agency”.

Sincerely,

B.Moghadam

Sözkonusu Babak Moghadam, şirketin baş menajeri. Net olarak oyuncuyla halihazırda bir sözleşmeleri olduğunu reddediyor. Anlaşıldığı kadarıyla Mariam Khadour'un da GSA'yle ilişkisi yok, adı irili ufaklı transferlerde geçen, kadın olması nedeniyle medyada nispeten ön plana çıkarılan biri. Ama son bir yılda adı sıklıkla Jorge Mendes'le yan yana yazılıyor ki, bu da muhtemelen beraber çalıştıklarını gösteriyor. Zaten Manuel Fernandes, Jorge Mendes'in şirketi Gestifute'nin oyuncusu.

Öyleyse soru belli: Bu bahsi geçen %50 hisse kimde?

Yazılıp çizilen, Beşiktaş'ın Manuel Fernandes'i 2.3 milyon avro ya da 3.1 milyon avro karşılığında alacağı şeklinde. Birkaç gündür ha bitti, ha bitecek yazılıyor; ama resmi sitedeki görüşmeler başladı açıklamasından sonra başka herhangi bir somut gelişme olmadı. Bir yanda da Sabah Gazetesi haberinde geçen ve Beşiktaş'lı bir yöneticiye ait olan ''Biz Fernandes'in transferini gerçekleştirdiğimizde bütün haklarını alacağız. Bu işin içinde fon falan yok." sözleri var. BBC haberi ve Valencia kaynaklı haber ortada. Ayrıca %50'sine 10 milyon avronun üzerinde (kimi kaynaklara göre toplam 18 milyon avro veren) Valencia'nın henüz 26 yaşında olan ve belli bir seviyesi olan oyuncusunu böylesi düşük meblağ karşılığında satması pek akla yatkın görünmüyor.

Tahmin yürütmek, kurgular oluşturmak mümkün. Oyuncunun yetileri, performansı apayrı bir konu. Burada önemli olan, Beşiktaş'ın nasıl bir ilişki ağı içine girdiği. Konuşmak için biraz daha beklemek gerek, pazarlıkların uzamasının kokusu elbet çıkacaktır. Bakalım Fernandes'in tamamı mı alınacak, yoksa olan-biten saklanmaya, sümen altı edilmeye devam mı edilecek? Fonla transfer ve Jorge Mendes'le kurulan bağ eğer Beşiktaş Futbolu'nu geliştirecekse, kulübün mali yapısını sağlamlaştıracaksa, hiçbir şeyi saklamanın anlamı yoktur. Öyle değil mi?

Durum bu, gelişmeler bekleniyor.

Noat Samisa

26.05.2011

#1 - Skandalın Gölgesi Üzerinde

Tıpkı Fransa Sosyalist Partisi'nin nüfuz sahibi liderlerinden Dominic Strauss-Kahn'ın otel odasında yaptıkları gibi, yakın zamanda ülke futbolunun geleceği üzerine yapılan bir toplantı da Fransa gündeminin merkezine oturmuştu. Beur, Blanc, Noir France'ın yalnızca ''Blanc'' olmaya niyetli göründüğü skandal şimdilik kapatıldı ve pek üstün nitelikli oyuncunun çıkış yaptığı sezonda Ligue 1 şampiyonluğunu skandalın gölgesinin uzağındaki güzel takım Lille kazandı.
''Fransa'nın gerçek yüzünü gördük. İnsanların gerçekte ne düşündüğünü öğrendiğimiz anlar çok zordu. İnsanlar 'Ribery, Gourcuff'e vurdu' diye yazdılar, bu noktaya kadar geldiler; çünkü Gourcuff iyi bir Fransız, Ribery ise müslüman ve biz farklıyız. (...) Fransa'da böyledir, biz kazanamadığınızda hemen ten renginden ve dinlerden konuşmaya başlarız.''

Bu cümleler Nicolas Anelka'nın Dünya Kupası kampında Raymond Domenech'e küfrettikten birkaç ay sonra verdiği bir röportajdan alıntı. Karşıt görüş olarak başarısız takımın omurgasını oluşturan Anelka ve çetesinin ''Kuzey'den gelen yeni beyaz çocuk'' diyerek takımdan dışladıkları iddia edilen Yoann Gourcuff de aslında Breton kökenli, fakat Fransa aşırı sağının ruhani lideri Jean-Marie Le Pen'in de Breton kökenli olması, ağırlıkla beyaz ve hıristiyan olan Breton halkının Fransa topraklarında herhangi bir kimlik sorunu olmadan yaşadığını ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle onlar, ''Fransız'' olmanın koşullarını sağlıyorlar. Uygun olmayanlar ise beurs (Arap kökenliler) ve noirs (siyahlar). Peçe yasağı, göçmenlerle ilgili düzenlemeler derken, önümüzdeki baharda yapılacak başkanlık seçimleri öncesi Le Pen'in Front National'i tıpkı on yıl önce olduğu gibi ikinci tura kalacak görünüyorken, federasyon yetkilileri ve ulusal takımın teknik ekibinin buluştuğu toplantıda konuşulanlar da tüm bu tartışmalardan maalesef etkilendi.

Daha önce de birkaç skandalı açığa çıkaran Mediapart isimli basın kuruluşu, geçtiğimiz Nisan ayı sonunda sözkonusu toplantıda nelerin konuşulduğunu ortaya koymasa, ülke gündeminin Fransa futboluna etkilerinden kimse haberdar olmayabilirdi. Sonradan sonuç üzerine tartışmalar yapılırdı, fakat muhtemelen geç kalınmış olurdu. Özetle, geçtiğimiz yılın Kasım ayında yapılan toplantı, öncelikle Fransa ulusal takımındaki kötü gidiş üzerine öne sürülen fikirlerle başlamış. Kampta yaşananlar, yasaklı oyuncular ve süregelen kötü sonuçlar, çözülmesi gereken yanlışlar olarak görünüyorken, ülke futbolunda bir şeylerin değişmesi gerektiği kanaatine varmış. Buraya kadar çok güzel gelen teknik ağırlıklı tartışma, bir noktadan sonra yanlış yollara sapmış ve koordinatör François Blaquart ortaya ''siyahi ve kuzey Afrika kökenli oyunculara ulusal eğitim merkezlerinde %30 kota uygulayalım'' fikrini koymuş. Bu sözlerin kamuoyunca duyulmasının ardından Blaquart hemen açığa alındı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

Blaquart'ın fikrinin vehametini kavrayabilmek için Fransa futbol sistemi hakkında bilgi sahibi olmak gerek. Şöyle ki, Fransa'nın çeşitli bölgelerinde federasyonun on iki adet eğitim merkezi var. Bunlardan en meşhuru, Henry ve Anelka gibi oyuncuları eğiten Clairefontaine. Ülke futbolunu bu merkezler besliyor, yüksek kalitedeki eğitim üstün yetenekleri çok iyi işleyerek -en azından eskiden böyleydi- üst düzey futbola sunuyor. Henüz 12-13 yaşında bu merkezlere gelen oyuncular, kendileri için en uygun takımı seçerek profesyonel oluyorlar. Yarışmacı bir ortamın kesinlikle olmadığı bu kurumlar, yalnızca oyuncunun gelişimine yönelik bir politika izliyor. Blaquart'ın önerisi de bu merkezlere seçilecek oyuncuları daha küçük yaşlarda ten rengi, dini ve kökeni üzerine ayırmayı içeriyor. Durumu daha da vahimleştiren, bu teklifin öncesinde ulusal takımın hocası Laurent Blanc'ın ağzından dökülen şu sözler:

''Aynı tür futbolcular çıkardığımız yönünde bir izlenim var: İri, sert ve güçlü oyuncular. Pekiyi kim bu iri, sert ve güçlü olanlar? Siyahlar. Gerçek bu. Tanrı bilir, akademilerde ve eğitim merkezlerinde bunlar çoğunluktadır. (...) Size İspanya'dan örnek vereceğim. Onların böyle bir problemi yok. Bana dediler ki, 'bizim böyle bir sorunumuz yok, çünkü bizde siyahlar yok.'''


Laurent Blanc önce bahsi geçen sözleri yalanlasa da sonradan özür diledi. Hakkında spor bakanlığı tarafından açılan soruşturma sonucunda ''ayrımcılık yaptığına dair net bir kanıt yok'' gerekçesiyle göreve devamına karar verildi. Yıpratıcı geçen süreçte istifasını bekliyordum, ama bir yandan da olaya teknik tartışmaya düşen gündem gölgesi şeklinde bakmak anlamlı olabilir. Esas mesele şu ki, Fransa ulusal takımı çok başarısız bir dönem geçiriyor. Bunun üstesinden gelmek için çözüm arayışları var. Bir yandan da son Dünya Kupası'nda Afrika ülkelerinin forma giyen dokuz oyuncunun Fransa Futbol Federasyonu'nun eğitim merkezlerinden mezun olmuş olması gerçeği var. Aynı görüşmede U-21 takımı antrenörü Erik Mombaerts'in ''Daha ne kadar Dünya Kupası'ndaki rakiplerimizin kadrosunu oluşturmaya devam edeceğiz?'' sorusu, önemli bir karın ağrısı. Bugün itibariyle tam 45 oyuncu, alt yaş kategorilerinde Fransa forması giymelerine rağmen (tam liste burada) A takım seviyesinde başka ülkelerin formasıyla oynamakta.
2002'de Avrupa Şampiyonu olan Fransa U-21 Takımı

Üst sıra - soldan sağa: Hassan Yebda (Cezayir), Jacques Faty (Senegal), Anthony Le Tallec, Stephen Drouin, Julio Colombo, Florent Chaigneau, Mourad Meghni (Cezayir) Alt Sıra - soldan sağa: Florent Sinama-Pongolle, Emerse Fae (Fildişi Sahili), Jeremy Berthod, Kevin Jacmot - parantez içi sonradan seçtiği ulusal takım

Blanc'ın sözlerini de Blaquart'ınkilerle birleştirdiğimizde başka, bu durumla birleştirdiğimizda farklı anlam çıkabilir. Şüphesiz başarısızlar ve başarılı olan takımlarla farklarını ortaya koyduklarında Afrika kökenli oyuncuların genel oyun karakterini bir sorun olarak görmeleri anormal değil. Üstelik, sözkonusu oyuncuların pek çoğu düzenli forma şansı bulduğu ülkeyi seçiyor. Sonradan açıkladığı üzere Blanc'ın bu tartışmada taraf olduğu konu, federasyon bünyesinde eğitilen oyuncuların uluslararası arenada kendilerine rakip olduklarında kendini aldatılmış hissetmesi. Ayrıca futbolun şartları bugün geçmişten farklı. Bu konuda Xavi bize yardımcı olabilir:

''Bundan altı yıl önce benim gibi oyuncuların soyu tükenmek üzereydi. Orta saha oyuncuları iki metre uzunluğunda, sert, güçlü oyunculardan seçiliyordu. Şimdi ise durum değişti, bundan mutluyum.''
Xavi'nin işaret ettikleriyle Blanc'ın işaret ettiği oyuncu grubu aynı. Birisi altı yıl öncesiyle karşılaştırma yaparken, futbola bir dönem hakim olan Claude Makelele ve Makelele'ler gerçeğine dikkat çekerken, diğeri bu oyuncuları üretmenin artık işe yaramadığını, çünkü artık zirve futbolda Xavi'lerin olduğunu ortaya koyuyor. Fark ise bunlara ''siyah'' demek ya da dememek, ama iki metre uzunluğunda, sert ve güçlü olup da beyaz olan bir orta saha oyuncusu bulmak zor.

Sorun şu ki, bu tip orta saha oyuncuları ve onlara uygun yapıyı oluşturarak oynayan takımlar artık kazanamıyor. 98 DK ve Euro 2000 zaferleriyle milli futbol karakterini çeşitlilik üzerine temellendiren Fransa, bu fikrin bugün işlemediğini görmenin hezeyanını yaşayan birkaç adamın iyi giden toplantıda yanlış yola sapan tartışmalarıyla dinazor usulü ırkçılık tartışmalarına bulandı. Aslen ''eğitim merkezlerindeki idman metodlarının fizik ve güç ağırlıklı olması yerine, teknik beceri ve yaratıcılığa daha çok önem verilmesi'' şeklinde olan fikir, yanlış kelimelerle amacını aştı ve adeta uçurumdan aşağı yuvarlandı.

Teyit edildiği üzere tüm bu sözler yalnızca fikir olarak kalmış, kesinlikle uygulamaya konulmamış. Buna mutlak inanan yok tabii; ama şu mutlak bir gerçek ki, Fransa ulusal takımı ve Fransa futbolunun mutfağı zor bir dönemden geçiyor. Ulusal eğitim merkezlerinde eskisi kadar hit oyuncular çıkaramıyorlar ya da bunlar eskisi kadar rağbet görmüyor. Çok daha esnek olan kulüp akademileri, bir süredir revaçta. Anelka'nın da dediği gibi, Fransa'da başarısızlık halinde konu bir şekilde renklere geliyor. Başarı halinde ise ''farklılıkların birleştirdiği Fransa'' oluveriyorlar. Nasri, Benzema, Malouda gibilerden yararlanmaya devam ederken tüm bu fikirlerin, önerilerin sonuca ulaştıracak bir yanı görünmüyor. Tek ilaç zaman ve çalışmak, her zamanki gibi.

Ülkenin ve futbolun gündemi parelel gidiyorken, Kuzeydoğu'dan çıkan bir takım tüm bu olan-biten üzerine birer fikir beyan ederek, bir duruş ortaya koyarak şampiyon oldu. Bu takımın golcüsü, alt yaş kategorilerinde Fransa için oynamış, olan ama sonradan köklerine dönen Moussa Sow, en yetenekli oyuncuları kendi bünyelerinden çıkardıkları Eden Hazard ve Yohan Cabaye, kaptanları siyahi Rio Mavuba ve oynadıkları futbol Katalan-esk, İspanya'vari. Bu takım Lille, hocası Rudi Garcia ve bu sezonun peri masalı onlara ait. Onların yol göstereciliği, ulusal takımın açmazlarına da yardımcı olabilir. Fransa serisinin ikinci bölümü, onların hikayesi olacak.

Kaynakça: L'Express.fr, L'Equipe, Le Parisien, James Horncastle, FFT

Noat Samisa

24.05.2011

Andre Villas ''Şüphesiz Special'' Boas ve Gölgenin Ardındaki Porto ya da Shit One!

Sezonun en iyi takımlarından Porto, sıradışı futboluyla başından beri favorisi olduğu Europa League'i kazandı. Etkileyici takımı ve muhteşem sezon seyrini yaratanın ilgi çekici kariyer hikayesi, bu güçlü, pürüzsüz başarıyı daha da ilham verici kılıyor. Karşınızda Andra ''Şüphesiz Special'' Boas ve Porto...
Utangaç çocuk okuldan dönerken yaşlı adam evden çıkmak üzereydi. Kır saçlı adam, merdivendeki patırtıları duyunca meraklandı. Kapısının önüne gelmekte olan çocuğu izledi, kendisine bakmasını umarcasına başını kaldırdı. Bekledi, nefeslenen çocuk tıpkı geçen günkü gibi selam verdi. Komşu amca gülümsedi, her zamanki gibi selamı aldı. Çocuğa gününün nasıl geçtiğini sordu, bir süre lafladılar. Sonra bir sessizlik oluştu. Tam bu anda çocuk bir şeyler söyleyecek gibi oldu, ama yeni komşusunu bir kez daha selamlayarak hızla merdivenleri çıkmaya devam etti. Kapıdan girince, başını uzatarak mutfaktan dış kapıya bakmakta olan annesine gülümsedi ve odasına gitti. Hızla bilgisayarını açtı, yazmaya başladı...

Yaşlı adam işinden eve döndüğünde bilgisayarını açtı, mail kutusuna baktı. Gördüğü şey, bir Porto taraftarının takımın santraforu Domingos'un daha fazla süre alması ve düzenli oynaması isteğinin metne dökülmüş haliydi. Yazan kişi bu isteğini düzgün bir İngilizce'yle anlatmış ve gerekçeleriyle açıklamaya çalışmıştı. Aslında bu cümleleri muhatabının yüzüne söylemek istediğini, ama cesaret edemediğinden bu yolu tercih ettiğini de metnin altına eklemişti. Bitirirken de şunları yazmıştı:

''Sir Robson'a saygılarımla, üst kat komşunuz Andre...''

Dönemin Porto hocası Bobby Robson, birkaç gün sonra üst kattaki komşularının kapısını çaldı. Andre'yi evine davet etti ve ikili, Domingos üzerine konuştular. Sonunda Robson, Andre'ye bir teklif yaptı. İsteği, Porto maçlarında Domingos'u izlemesi, sahada yaptıklarını not alması ve sonra tekrar Domingos üzerine tartışmaktı. Çocuk denileni yaptı, yeniden buluştular. Bu görüşmeler sonucunda Robson, Andre'yi Porto altyapısındaki hocalarla tanıştırdı. Artık genç takım oyuncuları hakkında notlar alıyor, fikirlerini üstlerine sunuyordu. Bir yandan da akıcı İngilizce'si sayesinde Robson'la doğrudan iletişim kuruyor, üzerindeki etkisini sürekli artırmayı başarıyordu.

Sonunda kendini Sir Bobby Robson'ın ellerine bıraktı ve onun ayarladığı torpille İskoçya'ya antrenörlük eğitimi almaya gittiğinde henüz 17 yaşındaydı. Zira İskoçya'nın Largs Akademisi, ki Jose Mourinho da burada eğitim almıştır, 18 yaşın altında öğrenci kabul etmiyordu. Ama dönemin Ipswich Town menajeri İskoç George Burley, Robson'ın telkiniyle genç Andre'nin koruyucusu, kollayıcısı ve öğretmeni olmuştu. C Lisans ile bir süre Burley'nin yol göstericiliğinde çalıştı, sonra Porto'ya döndü. Gereken bir yıllık çalışma süresini Porto altyapısında doldurdu, yeniden İngiltere'ye dönerek üç haftalık B Lisans kursuna yazıldı. Yine Burley'den yardım aldı ve kursun sonunda tekrar ülkesine dönüp, A Lisans için gereken müddet kadar çalıştı ve üç yılın sonunda, yani henüz 20 yaşında zirve takımları çalıştırma yetkinliğine sahip bir antrenör oldu. Bir yandan da maç ve performans analizi yetkinliğini sürekli artırıyordu. Sonrası Virgin Adaları, Porto, Jose Mourinho'yla kurduğu takım ve bugün...
Andre Villas-Boas, dün akşam Porto'yla kazandığı Europa League Şampiyonluğu'yla Avrupa'da majör kupa kaldıran en genç antrenör oldu. Aynı zamanda Portekiz Ligi'nde sezonu yenilgisiz tamamladı, bu ligde şampiyon olan en genç üçüncü hoca oldu. O'nun Porto'su, Portekiz lig tarihinin en çok puan toplayan ve üst üste en çok maç kazanan (16) takımı. Avrupa Kupaları'nda en çok maç kazanan ve en çok gol atan Portekiz takımı yine onlar. En çarpıcı olanı ise eski ekip lideri Jose Mourinho'ya ait olan Porto'nun 33 maçlık yenilmezlik serisini 36 maça çıkarmasıydı. Tüm bu muazzam başarıya giden yolda Andre Villas-Boas'ı sürekli Jose Mourinho'nun gölgesi takip etti, ama artık güneş tepeye çıktı.

Birlikte uzun yıllar çalıştığı Jose Mourinho'nun Special One'ına atfen Villas-Boas'a Special Two deniyor, fakat genç teknik adam bu konuda farklı düşünüyor: ''Ben Inter'den ayrıldıktan sonra, Academica'dayken sık sık konuşurduk ama artık Jose'ye konuşmuyoruz. Ayrılmamızın tek sebebi, benim hedeflerimi gerçekleştirmek istememdi.'' Bu noktada akla gelen, ikilinin eski takım arkadaşı olması, profesyonel futbolculuk geçmişlerinin olmaması ve kariyerlerinde sıçradıkları yerin Porto olmasından doğması muhtemel rekabet. Lakin aralarında asla bir yarış olamayacağını söyleyen Villas-Boas diyor ki, ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Ona göre Mourinho, bir antrenörün sahip olması gereken her şeye sahip. Oyuna dahil olan her etkene ayrıca önem veriyor ve her detaya özen gösteriyor. Nitekim Mourinho da hem Porto'da, hem de Chelsea'de detaylar konusunda en büyük yardımcısı olan Villas-Boas için vaktiyle ''o benim gözüm ve kulağım'' diyerek, aldığı övgüye karşılık vermişti.
Yine de kendisini Mourinho'ya denk görmeyen ve kıyaslanmaktan hoşlanmayan Villas-Boas'ın Mourinho'yla benzerlik oluşturan yönlerinin varlığı yadsınamaz. Her ikisi de antrenörlük becerilerinin gücünü maç hazırlığı, rakibe ve detaylara önem gibi çalışkanlık, hırs ve şevk isteyen metodlardan alırken, oyuncu grubuyla kurdukları fevkalade iyi ilişkiyle bu gücü besliyorlar. Bu konuda Porto kalecisi Helton, ''Andre'nin takım arkadaşımızdan farkı yok.'' diyerek aralarındaki ilişkiyi özetliyor. Mourinho'yla zıtlık oluşturan yanlarından biri ise mütevazi ve ketum karakterini yanı sıra, oyuna bakışı. Villas-Boas, Mourinho'ya göre saha içinde daha fazla serbestiyet yanlısı: ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Mourinho saha içi ve dışındaki hemen hemen her şeyin kontrolünde ve hükmü dahilinde olmasını isterken, Villas-Boas oyunu doğrudan sahip olduğu futbolcular ve onların yetileri üzerine yıkıyor. Yaratacağı esas farkın, oyuncuların sahip olduğu her şeyi saha içerisinde açığa çıkarmak noktasında olacağında ısrarcı. Mourinho kendine has metodlarıyla oyuncularının, sıklıkla kendisi ne istiyorsa onu yapmalarını sağlarken Villas-Boas, oyunculara serbestiyet tanıyarak onlar için en uygun olanın peşinde koşuyor.

Villas-Boas'ın Porto'su sezon boyunca Jesualdo Ferreira'nın mirasını aynen devam ettirerek ön alanda presi ve sahayı en iyi şekilde kullanmayı amaçlayan atak bir 4-3-3 üzerinden oynadı. Geçtiğimiz sezon Emirates'te Arsenal'den beş yiyen takımın ileri üçlüsü (Hulk - Falcao - Varela) dünkü finalde aynen sahadaydılar, fakat artık bambaşka birer oyuncu olmuşlardı. Takımın kaptanı Bruno Alves, sezon başı Zenit'e gitti. Orta sahanın önemli oyuncusu Raul Meireles de Alves'ten kısa bir süre sonra Liverpool'a doğru yol aldı, ama yerlerini doldurmak Porto için zor olmadı. Finalde Rolando'nun partneri Otamendi, orta sahadan hücuma destek veren oyuncu ise Guarin idi. Sezonun ikinci yarısı Moutinho'nun rolünü çalan Kolombiya'lı Guarin, son ayları muhteşem oynadı ve finalde Falcao'ya muhteşem bir asist yaptı. Müthiş golcü Falcao sezon boyunca, tank misali kanadı kullanan Hulk dönem dönem uçtu; önlerine geleni ezip geçtiler. Yüksek tempoda oynadıkları prese dayalı atak oyunun karşısında kimse duramadı, tüm Avrupa'yı geçip sonunda bir başka Portekiz takımı olan Braga'yla finalde buluştular. Müthiş bir başarıyla buraya gelen Braga, finalde Porto'yu derinde bekledi ve önde kazanacağı toplarla gol aradı. Şablonu Porto'yla eşleyip, rakip kenar oyuncularının oyunu genişletmesine izin vermeyince oyunun büyük bölümünde Porto'yu bozdular. Atağa çıkarken yapılan bir anlık hata skoru değiştirdi; yerleşemediler ve Guarin - Falcao ikilisi cezayı kesti. Aksiyon dozu düşük geçen final yalnızca cila sayılırdı Porto için, zira onlar esas sükseyi sezon boyu oynadıkları futbol ve aldıkları skorla zaten yapmışlardı. Kupa, bu muhteşem sezonun beklenen ödülü oldu.

Andre Villas-Boas'ın yalnızca gidenlerin yeri doldurulan takıma yaptığı katkı, açıkça geçen sezon ile bu sezon arasındaki dev kontrastın sebebini oluşturuyor. Neredeyse aynı oyuncularla bambaşka bir takım yarattı. Şablon aynı kalmış olsa da takımın oyun stiline ve oyuncuların oyun becerisine katkı yaptı, bunun yanı sıra oyuncularına rakipler hakkında sürekli bilgi akışı sağlayarak sahaya daha donanımlı çıkmalarını sağladı. Kontra atak ve duran top gollerinde teorik ve pratik idmanların izleri görüldü, fakat esas farkı yaratan, kendi sözleriyle, çok başka: ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' Claude Makelele'nin Mourinho'ya dair söylediği ''Başarıda tüm payı kendisine alıyor, oyuncuları unutuyor.'' sözüne sanki bir karşıt yanıt gibi, Andre Villas-Boas başarıyı kulübe ve oyunculara dağıtıyor. Bu yalnızca Mourinho'yla değil, futbol dünyasındaki tek adam algısıyla da nisbi karşıtlık oluşturacak bir söylem. Sıradışı, şaşırtıcı bir mütevazilik ya da gerçek... kim bilir?
Sanırım şuna inanmak gerekir ki, Hoca'nın da söylediği üzere bu bir kolektif başarı. Porto'nun bugün muhteşem bir sezon seyri sonrası rekorların üstünü altına getirerek Europa League Şampiyonu olması, stabil yönetim yapısından oturmuş scouting sistemine, süper menajer Jorge Mendes'in yaratımı olan ''fon'la transfer'' sayesinde kurulan güçlü mali yapıya ve Portekiz'in Brezilya ağırlıklı olarak Güney Amerika'yla kurduğu dinamik bağa kadar pek çok etmenin başarısı. Şüphesiz takım sahaya çıktıktan sonra öncesinde olanlar anlamını yitiriyor, ama kaliteli oyuncuların ve Andre Villas-Boas'ın gölgesinin ardındaki Porto, yıllardır nev-i şahsına münhasır kulüp yapısıyla aykırı kalmaya ve kazanmaya devam ediyor. Yine de tüm bunların çimentosu olan Villas-Boas'a kendisine verdiğinden biraz daha fazla pay vermek gerekli.

Porto bir süre dubleyi kutlayacak, ama biz uzaktan bakan olarak soracağız: Peki sonra? Oyuncularının içlerindeki gücü tümüyle dışarı çıkaran ve sahip oldukları tüm yetileri sahada sergilemelerini sağlayan Andre Villas-Boas'ın sonraki işi ne olacak? Porto'nun yolu belli, bu kolektif başarının yanına eklemlenen futbol aklıyla bir de CL tecrübesi yaşamak ister mi, yoksa Daha Büyükler'in çağrısına mı uyacak? Yine bu hususta kendisinden ipucu alalım: ''CL'de grupları geçersek, çeyrek final oynayabileceğimizi düşünüyorum. Bu benim için yeni bir tecrübe olacak. (...) Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''

Yine diğer etkenlerin uygun olmasına vurgu yapıyor. Kendisine bir kariyer yolu çizmiş durumda, ama belki de umduğundan hızlı, belki de yavaş gelişti bazı şeyler. Zira bu yaşında 17 yıllık antrenörlük deneyimi sonrası şimdiden biraz yorgun görünüyor: ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yok. Mourinho sonrası daha dinamik bir oyunun ve CL Şampiyonluğu'nun hayalini kuran para babası Abramovich, bugünden sonra Andre Villas-Boas'ı ilk sıralara yazmış olabilir. Boynuz kulağı geçecek mi, yoksa Villas-Boas -kendi sözleri doğrultusunda- şartların iteklediği bir kahraman mı, yoksa bu eşsiz, ilham verici kariyer kendi yolunda akmaya devam edecek mi? Hep birlikte göreceğiz, umarım şans da yanında olur.
Andre Villas-Boas'ın vaktiyle Bobby Robson'a hakkında telkinde bulunduğu, üzerinde tartıştığı ve bir bakıma ona bugünlerin yolunu açan dönemin Porto santraforu, sözkonusu Domingos kim miydi? Dün akşam Dublin'deki finalde Braga'nın antrenörü olan Domingos Paciencia'ydı.

Porto 1-0 Braga

Kaynakça: Jason Burt, Dominic Fifield, Alex Hayes (röportajlar) ve FIFA.com
Görseller: Daylife


Noat Samisa

19.05.2011

Belediye'nin Geçmişteki Büyük Rantı - Türkiye Kupası Final: Beşiktaş - İBBSpor

Beşiktaş'ın kötü geçen sezonda tutunduğu tek dal, -turnuvanın ilk dört yılından sonraki sezonlar dikkate alındığında- tarihteki en iyi dönem performansını ortaya koyarak son 5 yılda 3 kez kazandığı Türkiye Kupası. İBBSpor ise zirve ligdeki dördüncü sezonunda, kuruluşunun yirminci yılında sakin ilerleyen projesinin ilk büyük meyvesini toplamak üzere Beşiktaş karşısında. Şansı tutmuyan ile 60'lar futbolu mu, yoksa sahada olan-biten'in bir anlamı var mı? Belki de reçete, hiç yoktan bir eleştiri ve kısa geçmişe yolculuk ya da geleceğe dönüş; buyrun...
Bir futbol maçını şekillendiren faktörleri sayabilir misiniz? Oynayan insan sayısı fazla, alan çok büyük, top yuvarlak ve onu yönlendirecek olan da beyinle arasındaki mesafe bir buçuk metrenin üzerinde olan ayak olunca etki kalemleri kendiliğinden çoğalıyor. Bir de buna zemin koşullarını, hava durumunu, maçın önem derecesini, hakemi, iyi şansı ve kötü şansı, maç öncesi kız arkadaştan gelen telefonu, tribünleri ve daha onca kaydadeğer ögeyi eklediğimizde ortaya kendi değerini aşan, her bilim dalının bir şekilde bulaşabildiği bir oyun çıkıyor. Fakat futbolun özü, her zaman olduğu gibi, hele ki üst düzey futbolda, oyunun başat faktörü olmayı sürdürüyor. Aynı zamanda en kolay değiştirilebilir etken olmayı da...

Denir ki, formasyonlar yerleşik birer kalıp, birer nötr bir değişkendir; belirleyicinin ''iyi yapmak - kötü yapmak'' olduğuna inanmak gerekir. Ama futbolu bir alan yaratma / alan kapatma oyunu olarak görenler, bu önermeye şiddetle karşı çıkarlar. Bir oyun olan futbolda taktik, gözlemin yorumu sonrası ortaya çıkan sebep üzerine işleme konulan farklılıkları içerir. Bir oyuncunun güçlü ve zayıf yanları, o günkü ruhsal durumu, rakibin vaziyeti... hepsinden de önemlisi, oyuncunun topu sahanın neresinde kullandığı ve karşıladığı; yani akli bir değerlendirme üzerine gösterilen sahadaki yeri ve rolüdür. Yine de kabul etmek gereki ki, bir gerçektir, sezon ya da maçlar serisi doğrudan girdi - çıktı şeklinde taktik sebepler üzerine bir sonuç göstermez. Her zaman karşılığını alamayabilirsiniz ya da tam tersi. Sözkonusu sonuç olduğunda yan etkenler normalde olduğundan daha fazla hak iddia edebilir. Ama galiba Beşiktaş - İBBSpor maçları, bu hususta bir istisna. Bu iki takım arasındaki maçlar, şaşırtıcı şekilde doğrudan taktik sebeplerle şekilleniyor.

Beşiktaş bugüne dek İBBSpor'la 8 kez lig maçı oynadı. Bunlardan ancak 2'sini kazanabildi, 3'ünde berabere kaldı ve 3 kez yenildi. Bu süreçte Beşiktaş dört farklı hocayla çalışırken, zirve lige Abdullah Avcı'yla çıkan İBBSpor, ilk sezonunda 12'nci olduktan sonra takip eden sezonlarda sırasıyla 9'uncu ve 6'ncı oldu. Aradan geçen dört yılda, zirve ligdeki ilk günlerindeki kadrolarıyla bugünkü kadro arasında bir kalite uçurumu yok. Ancak aynı hoca, aynı oyuncu grubu ve aynı oyun sistemi (formasyon ve stil) üzerine çalışarak toplam performanslarını iyileştirdiler. Bu süreçte oyun fikri, oyuna bakışı, özverisi ve tecrübesi farklı hocalarla çalışan ve kadrosu hep daha güçlü olan Beşiktaş ise bu takımdan sürekli tokat yemeye devam etti. Aşağıda sözkonusu sekiz maçın skorları ve maça çıkan Beşiktaş kadrolarının orta saha yapısının dökümü var:

2007-2008
Beşiktaş 0 - 0 İBBSpor = Cisse - Delgado
İBBSpor 2 - 1 Beşiktaş = Tello - Delgado

2008-2009
İBBSpor 1 - 1 Beşiktaş = Cisse - Delgado
Beşiktaş 2 - 1 İBBSpor = Ernst - Tello - Delgado

2009-2010
İBBSpor 1 - 1 Beşiktaş = Fink - Ernst
Beşiktaş 2 - 0 İBBSpor = Fink - Necip - Ekrem

2010-2011
Beşiktaş 0 - 2 İBBSpor = Ernst - Delgado
İBBSpor 2 - 1 Beşiktaş = Aurelio - Guti

Beşiktaş'ın İBBSpor'u mağlup ettiği her iki maçta da Mustafa Denizli imzası var. Bu durum bize belki ''Seneye takımı korkak oynatma!'' tezahüratını hatırlatıyor olabilir, zaten buna aşağıda değineceğiz. Aldığı üç mağlubiyetin ikisinde ise Bernd Schuster imzası var. Ertuğrul Sağlam'ın yenilgisinde şüpheli bir kırmızı kart, sonraki galibiyetlerin birinde bir ofsayt gol; mutlaka doğrudan girdi - çıktı ilişkisi kurmak mümkün değil. Ancak böylesi belirgin bir tabloyla sık karşılaşılmaz.

08/09 sezonun başındaki İBBSpor beraberliği, Beşiktaş tarihi açısından bir milattır. Sezona Uğur - Cisse orta saha ikilisinin önünde Delgado'yla başlayan Beşiktaş, sezona dört maçta üç galibiyet ve Trabzonspor deplasmanındaki beraberlikle başlamıştı. Ama ne olduysa Ertuğrul Sağlam'ın fikri değişti ve Olimpiyat Stadı'nda Nobre - Bobo ikilisi bir arada sahada yer aldı. Metalist Kharkiv deplasmanındaki hezimet ve Ertuğrul Hoca'nın görevi bırakması, bu maç öncesi alınan kararın sonucudur. Bir bakıma aynı sezon gelen dublenin ve ilk İBBSpor galibiyetinin de tohumları, Ertuğrul Hoca'nın Cisse - Delgado orta sahasına dönüşünün ateşlediği fitil sayesinde gerçekleşti.

Ertesi sezon başında Mustafa Denizli, çift kesici nitelikli orta saha oyuncusuyla kazanmaya yakın olduğu bir maç oynadı ve berabere kaldı. Bir önceki sezonda gelen galibiyette kurulan orta saha üçgeni bu kez kurulmamış, Delgado'nun partner olduğu çift merkez orta saha yapısına göre artısı her iki oyuncunun da rakibi takibi olan bu yapı, sonucu alamasa da yine kaybetmemişti. Aynı sezonun ikinci yarısındaki erteleme maçında ise bir kez daha orta sahada üçgen kuruldu ve Beşiktaş'ın İBBSpor karşısındaki en iyi performansı ve en net galibiyeti geldi.

Bu sezon ise ''atakçı'' hoca Bernd Schuster, 60'lar futbolu oynadıklarını iddia ettiği rakibinin karşısına 2007 model Beşiktaş'ı çıkardı ve kaybetti. Üstelik bir de değil, iki kez aynı şekilde kaybetti. Delgado'nun yerine benzer fiziki niteliklere ve benzer defansif reflekslere sahip hafif sakat Guti, Cisse'nin yerine ise muadili Aurelio oynadı ve Beşiktaş, tüm sezonun umutlarını üç yıl önce olduğu gibi yine Olimpiyat Stadı'nda bıraktı. Takım yine kadrolar açıklandığında mağlup olmuştu, maç oynanırken değil.

Geçtiğimiz aylarda Eurosport Türkiye'ye röportaj veren Abdullah Avcı'nın şu cümlesi epey çarpıcıdır: ''Bizi (kötücül olmakla) eleştirenler baksınlar, benim takımım Beşiktaş maçlarında başka maçlarda olmadığı kadar pozisyona girdi.'' O'nun takımı yıllardır yakın hatlarla, gerektiğinde derinde ama sıklıkla top orta saha civarına geldiğinde doğrudan topa baskı yaparak, organizasyon ve reaktivite üzerine oynuyor. Bu planlarını zamanla iyileştirdiler, ön alandaki oyuncu kalitesinin artmasıyla artık daha iyi pas yapar hale geldiler. Diğer yandan Beşiktaş'a karşı ekstra bir motivasyonla oynadıklarına dair herhangi bir emare yok, aksine Beşiktaş'ın her zaman rakibinin ekmeğine yağı, balı boca etmesi durumu var. Beşiktaş'ta kadro ve hoca değişiyor, ama değişmeyen her Beşiktaş maçına aşağı-yukarı aynı planla çıkan İBBSpor'un tokatları; zira aşağıdaki görselde modellendirilen durum, sözkonusu Beşiktaş - İBBSpor maçının klasiği olmuş durumda:
H1wY3m on Make A Gif, Animated Gifs
Not: Sorunun isimlerde olmadığını açıkça ortaya koymak adına görseldeki Beşiktaş kadrosu son dört yılın kolajı şeklinde oluşturulmuştur.

Görsel No.1: Geriden pasla oyun başlatan Beşiktaş'ta iki stoper aralarında paslaştılar. Beklerse onlara alan açmak adına orta sahaya yaklaşmışlardı. Orta saha ikilisinden Cisse, oyunu kuracak ilk pası aldı. Rakibin baskısını görünce soluna yöneldi ve kendisini boşa çıkaran Guti'yi gördü. Guti topu aldı, kafasını kaldırdı. Sağına doğru hareketlenerek kendine alan açtı ve bir kez daha kafasını kaldırdı. Ama bu anda elinde üç pas opsiyonu vardı: Sol beke yan pas, topu stoperlere geri vermek ki, epey riskli ve rakip savunma arkasına başarı yüzdesi çok düşük olan bir uzun pas...


Bu aksiyon, her maç defalarca tekrarlanmıştır. Maçı kazanması gereken, hatta son maçta zorunda olan Beşiktaş'ta Guti bir kez sol beke verir, bir kez stopere; ama bu işin böyle yürümeyeceğini bildiğinden risk almaya başlar. Çalım denemeleri, ileri uca merkezden top geçirme çabası hasıl olur ve mutlaka hata gelir. Kenar oyuncuları rakip bek takibinde zayıf olan Beşiktaş, orta saha yuvarlağı civarında topu kaptırdığında rakip kolayca beş ya da altı kişiyle hücuma çıkıyor olur. Bu bir geçiş (transition) periyodudur, Beşiktaş'lı tüm oyuncular bu anda hücum pozisyonlarda bulunurlar. Arka alanda oluşan geniş alanlarda topa sahip olan rakibin mükemmeli yapmasına, çok üstün niteliklere sahip olmasına gerek kalmaz. Bir doğru pas, bir iyi koşu, bir iyi şut (İskender Alın) işi bitirir. Maç boyunca ve golden sonra Beşiktaş hep topu domine ediyor görünür, ama oyununu rakibine asla dikte ettiremez. Skorda geri kalmanın etkisiyle daha fazla risk alınır ve rakibin ikinci golü ile perde kapanır. Futbolda her zaman böyle olmaz, ama gariptir, Beşiktaş - İBBSpor maçlarında hep böyle olmuştur.

Guti gibi top kullanabilen, onun gibi oyuna hükmedebilen birinin varlığı her zaman iyidir, ama topu sahanın neresinde kullanacağı ve neresinde kaybedeceği bundan daha önemli. Aynısı Delgado için de geçerliydi, zira o konuda yorgan gitti kavga bitti. Guti ya da Delgado orta saha ikilisinde olduklarında, birincisi kaptırdıkları topları titizlikle kovalamıyorlar. İkincisi, kendi yarı sahalarında ve baskı altında olsalar bile ince düşünüyor, ideal pası kovalıyorlar; bu yüzden top kayıpları büyük tehlike oluşturabiliyor. Beşiktaş takımı isteyen, arzulu taraf gibi görünmesine rağmen rakibinin tuzağına düşüyor.

Bu tuzağı işlemez kılmak ve futbol sahasındaki şartları dengelemek için daha önce yapılmış olan ve sonuç gören hamleler var. Bunlardan en belirgin olanı, doğrudan yukarıda açıklanan soruna çözüm getiren yapının kurulması:

Not: İsimler yine önemsiz, aslolan sahada görünen yapıdır.

Görsel No.2: Bir üstteki görsel rakibin savunma önü oyuncusu (Mahmut Tekdemir) ile eşleşen bir ikinci forvet ya da forvet arkası kullanan Beşiktaş, bu oyuncuyu değiştirip, savunma önünde oynayabilen biriyle 11'ini oluşturmuş olarak görülüyor. 4-4-2/4-2-3-1 olan şablon, 4-3-3'le değiştirilmiş durumda.

Daha önce iki kez İBBSpor'a karşı maç kazanan bu yapıda kilit, savunma önüne eklenen üçüncü orta saha oyuncusu. Daha önce topa sahip görünen ama oyununu dikte edemeyen Beşiktaş, bu şekilde geride set kurma safhasını uzatıp, topa daha fazla sahip olabilir. Bir fazla oyuncu, üç yeni pas opsiyonu açar, ilkesi uyarınca Beşiktaş'ın topla oynama oranı mutlaka artar. Daha fazla sabır imkanı oluşur ve ayrıca, ön alanda kaybedilen topların sayısı düşer. Ayrıca kaybedilen toplarda da arkada daha kalabalık olunur. Bu durum, Beşiktaş'ı kolayca öne çıkarmasa da en azından şartların eşitlenmesini mümkün kılarak, daha önce hep ana hat üzerinden şekillenen oyunun yetenek farkı ve ayrıntılar üzerine taşınmasını sağlayabilir. İspatı, orta sahada üçgen kurularak kazanılan iki maç.

Yazının başından beri hep söylediğimiz gibi, futbol sahasında gelir - gider asla eşit çıkmaz. Asla garanti yoktur, ama ben artık kadrolar açıklandığında maçı kaybetmek istemiyorum. Mustafa Denizli'nin gösterdikleri ışığında asgari gereklilik, rakibin savunma önü oyuncusu Mahmut'u atıl kılacak olan birbirine yakın (4-3-3 ya da forvet arkası oyuncusu orta ikiliye yakın oynayan 4-2-3-1) üçlü orta saha. Bu yapı kurulmadıkça, daha önceki maçlar ışığında favori her zaman İBBSpor olacaktır. Ayrıca bu bir final, yani Beşiktaş kadar İBBSpor'un da tek şansı kazanmak. Dolayısıyla sabır her şeyden önce geliyor, her iki takım da kaybederse her şeyi kaybedecek. Ama İBBSpor'un bildiği ve iyi becerdiği tek galibiyet yolu belli. Hamle yapması gereken taraf yine Beşiktaş olacak. Kazanan, her şeyi alır!

Duran toplar, iyi şans, kötü şans, hakem kararları... her şey bu finalin skorunu tayin edebilir. Elde kalan kısmi müdahale edilebilir alana yönelik doğru, benim beklentimdir. Sonrasında tabelada yazana diyecek sözümüz olamaz. Akıl tutulması yaşayan Bernd Schuster'in hatalarını eminim yardımcısı Tayfur Hoca görmüştür, sonuç üzerine bir yeni yorum yapacaktır. Ernst'in yokluğunu yegane büyük sıkıntı olarak görünüyor. Cezalı Toraman'ın yerine stoperde Aurelio'nun oynayacak olması da orta sahadaki opsiyonlardan birini daha azaltıyor, fakat üçgeni kuracak oyuncular halen yeter sayıda mevcut.

Kayseri'den güzel anılar, gazete kağıdına sarılı pastırma ve kupayla dönmeyi umarak, herkesin yolu açık olsun...

Beşiktaş (4-3-3): Rüştü; Ekrem, Sivok, Aurelio, İsmail; Fernandes, Necip, Guti; Simao, Quaresma, Bobo.

İBBSpor (4-5-1): Hasagic; Rızvan, Metin, Can, Ekrem; Mahmut, Holmen, Cihan; Tevfik, İbrahim Akın, Gökhan Ünal.

Noat Samisa

09.05.2011

Premier League'de Sezon Finali: Manchester United - Chelsea

Geçen yılın Nisan ayı başında Man Utd, evindeki Chelsea maçına 1 puan önde çıkıyordu. Kazanırsa takipçisi Chelsea'ye 4 puan fark koyup, şampiyonluk için çok büyük bir avantaj elde edecekken Ancelotti'nin maç planına ve sonradan oyuna giren Drogba'nın süper golüne çare üretemeyerek maçı ve lig şampiyonluğunu kaybettiler. Sorun şu ki, o günlerde Wayne Rooney sakattı ve bu bilek sakatlığı art arda hem ligi, hem de CL'yi kaybetmelerine sebep oldu. Chelsea ise sezonu duble ile kapattı ve yeni sezona play-station ritminde başladı. Ona beş, buna yedi ile geçen günler sonbaharda düşen yapraklarla birlikte yerini kışa bıraktı ve Chelsea, kış fikstüründe oynadığı 11 maçta ancak 10 puan toplayabildi.

Yeni lider Manchster United oldu, o gün bu gündür değişmedi. Bu iki takım, ağır kış koşulları nedeniyle ertelenen maç için 1 Mart'ta Stamford Bridge'de buluştuklarında aralarındaki puan farkı 15'ti. Chelsea kazandı ve o günden sonra yalnızca Stoke City'e 1 puan verdiler. Potansiyel 27 puanın 25'ini aldılar ve Ancelotti, Nisan ayının menajeri olurken Chelsea takımı bahar aylarının form tablosunun zirvesinde yer alıyor. Man Utd ise üç kulvarda dört nala koştu, Chelsea'yi eleyerek CL yarı finaline sıçradı ve bugün finalde. Arada FA Cup Yarı Finali oynadılar, fakat ligde sözkonusu dönemde rakiplerine 11 puan verdiler.

Şimdi hesaplayalım: Üç puan aralarındaki maçta kapandı, Chelsea sürekli kazanırken United fazladan dokuz puan kaybetti ve bugün... geçmişte ne olduysa oldu, yaşandı ve bitti. Bugün, iki takım arasındaki puan farkı yalnızca üç, averajlar eşit ve birbirleriyle oynayacakları maç, sezonun bitimine üç maç haftası kala geldi, çattı. Pazar akşamı, Premier League'de sezon finali sahne alıyor. Slogan belli: Kazanan Şampiyon!

Avantaj United'da

Üç puanlık avantaj United'a beraberlik kredisi veriyor, ayrıca maç Old Trafford'da. Futbol ezberine göre böylesi kritik bir maç öncesi bunlar yeterince kaydadeğer artılar, fakat peşinden ''Chelsea erken bir gol atarsa iç saha avantajı, dezavantaja dönüşebilir'' saçma klişesinin gelmemesi gerekiyor. Nitekim sıklıkla gol sonuçtur, sebep değil. Esasen United'ı bu maçın favorisi haline getiren, onların iç saha formu. Geçen yılın Nisan başından bu yana Old Trafford'da 30 maç oynadılar. Bunlarda 27 galibiyet, 3 beraberlik aldılar. Lige baktığımızda ise bu sezon Old Trafford'a 17 takım konuk oldu, yalnızca West Bromwich Albion puan çıkarabildi. Muhtemel 51 puanın 49'unu aldılar. Eğer deplasman formu kötü olmasaydı -şampiyon olmaları halinde tarihteki ikinci en kötü deplasman karnesi sahibi şampiyon olabilirler, bu konuda bayrağı 76-77'de yalnızca 5 deplasman galibiyetiyle şampiyon olan Liverpool taşıyor- şimdiye çoktan kupayı kaldırmışlardı, fakat tabela iki parçaya ayrıldığında ciddi bir kontrast var. Man United, kendine has savunma prensipleri, coşku ve direnç ile kendi sahasında bir şekilde kazanıyor, ama akılları karıştıran, onları Old Trafford'da son mağlup eden takımın yine Chelsea olması.

Momentum Chelsea'de

Son dönem form durumu ve geriden gelmeleri, ayrıca geçtiğimiz haftaya kadar hiçbir şeyin belli olmaması psikolojik açıdan Ancelotti'nin ekibi için pozitif görünüyor. Hayal kırıklıklarıyla dolu sezonda bu maçı kazandıkları takdirde pek çok şeyin üzeri çizilecek, tarih baştan yazılacak. Krizin ayyuka çıktığı günlerde Ancelotti, kendisinin Ada Futbolu'na adaptasyonunu sağlayan yardımcısı Ray Wilkins'in görevden alınması üzerine ''O'nsuz hiçbir şey kazanamayız.'' demişti. Sakatlıklara eklenen iç karışıklıklar, Ancelotti'nin deyimiyle ''olması gerekenden çok fazla süren bir düşüş dönemi'' getirdi. Abramovich devreye girdi, çökmek üzere olan binanın duvarlarını altın suyuyla boyar gibi Fernando Torres'e £50 milyon ödedi. Ancelotti'nin masaya gelmek üzere olan kellesi, artık yolun sonuna geldiği söylenen bazı futbolcular ve Torres'in 1 gol için 10 maç beklemesi... eğer yarın kazanırlarsa, tüm bunların üzeri çizilecek. Fakat Nani, ''Biz onları CL'de eledik, iki maçı da kazandık. Bu bize psikolojik bir avantaj getiriyor.'' diyor ve bir bakıma dengeler eşitleniyor.
Torres Kulübeye?

Geçtiğimiz hafta Chelsea çok tartışmalı bir maç kazandı ve üç puanı cebine koydu. Olmayan gol ve ofsayt gol ile maçı aldılar. Ertesi gün Arsenal'in Man Utd'ı mağlup etmesiyle Tottenham maçında olan-biten daha önemli hale geldi. Ancelotti, bu maçta Torres'i daha evvel kullandığından farklı bir rolde kullandı. Torres geldiğinden bu yana takımın A planı çift santrafor ve klasik dörtlü orta saha üzerine inşa ediliyordu. Gerçi takım kadrosunda safkan bir kanat adamı olmadığından şablon her daim melezleşti. Son Tottenham maçında ise şablon direkt bir 4-3-3'e evrildi ve Torres, en verimli olduğu tek santrafor rolünde kullanıldı. Drogba'ya düşen ise sağ kenar idi; Torres sahada olduğu müddetçe hiç alışık olmadığı kenar adamı rolünü oynamaya çalıştı. Sürpriz olmayacak şekilde ortaları hep karavana gitti, tamamlayıcı koşuları yapamadı ve vücut dili, rolünden memnun olmadığını maç boyu adeta haykırdı.

Torres şu kritik zamanlarda dahi faydalı olamıyorken herkes hemfikir ki hem Drogba, hem de Anelka, tek santrafor işini bu ağır ve güçsüz Torres'ten daha iyi yapabilir. Çift santrafor kullanılacak ise Anelka, Torres'in hiç verimli olmadığı ikinci forvet rolünde geçen sezon harikalar yaratmıştı ve Drobga'nın gücü ve fizik yetisi, ona alanlar açarak yıldızlaşmasını sağlamıştı. Gerçek şu ki Torres'i bu noktaya dek sahada tutan, açıkça £50 milyon'dan fazlası değildi ve Chelsea, geçen maçlarda hep ''ya olursa...'' ile oynuyordu. Geçen haftaya dek şampiyonluk yakınlarda değildi, ama bu kez her koşu, her pas, her şut, her gol şansı çok önemli.

Torres oynar da gol atarsa, £50 milyonu kurtarır mı? Gol bir sonuç ise, hayır. Oyuncuların form durumları yarın Torres'in kulübede başlama olasılığı yüksek olduğunu işaret ediyor. Nitekim üçlü orta sahayla birlikte kullanılacak olan Malouda - Drobga - Anelka ya da Kalou üçlüsü, geçtiğimiz sezon Old Trafford'da kazanan ekiple benzeşiyor.

Anahtar: Wayne Rooney - John Obi Mikel

Alex Ferguson'un 2000'lerden önce kullandığı şablon her daim klasik 4-4-2 ve türevleri idi. Treble yaptığı sezonun ardından Real Madrid'e elendiği maçlar serisi sonrası bu fikrini revize etti ve asla, çift santraforlu düzeni takımın A planı olarak planlamadı. Hedef maçlarda sıklıkla savunma önüne ekstra bir durdurucu nitelikli orta saha oyuncusu ekleyip, 4-3-3/4-5-1'e geçiş yapar oldu; fakat bir süredir çok iyi işleyen Rooney - Hernandez birlikteliği, müthiş bir sezon geçiren Luis Nani'nin düşük form döneminde takımın asli hücum gücü haline geldi ve vazgeçilmez oldu. Son olarak Arsenal maçında Wenger'in biraz da kontroldışı olaylar sonucu gelişen Ramsey tercihi, Song'un Rooney'i taca çıkarmasıyla anlam kazandı ve Park'ın takibinde geciktiği Ramsey, Chelsea'yi umutlu kılan golü attı.

Bu sezon çift merkez orta saha kullanan Arsenal, Man Utd'ın 4-4-1-1'ine çözüm olarak Song'u derinde ve Ramsey - Wilshere ikilisini aynı hat üzerinde kullanarak hem topa daha çok sahip oldu, hem orta saha üstünlüğünü ele geçirdi, hem de maçı kazandı. Yarınki maçta da forvet arkası rolünü üstlenen Wayne Rooney'nin Hernandez'e ne kadar destek verebileceği, John Obi Mikel'in kontrolünde olan bölgedeki performansıyla belirlenecek. Nijeryalı orta saha oyuncusu hem Rooney'i sürekli göz hapsine tutmalı, hem de Song'un yaptığı gibi onun birincil pas alanlarını kapatarak bolca top kazanmalı; zira fiziken zayıf ve topla münasebet becerisi yetersiz olan poacher (ceza sahası golcüsü) Hernandez'in Terry ve David Luiz karşısında tek başına pek şansı yok. Rakibinin orta saha - forvet hattı bağlantısını keserek merkeze hakim olan Chelsea'nin hücum gücü, rakibine oranla daha fazla. Bu da onlara maçı kazanacak fırsatları getirebilir.

Saat 18:10'da

Maç öncesi bir diğer güzel haber, her iki takımın da tam kadro olması. Son iki maçta dinlendirilen Ryan Giggs ve hafta içi hafif sakatlığı nedeniyle oynatılmayan Wayne Rooney, bu maça ilk 11'de başlayacaklar. Uzun süren hastalığını atlatan Darren Fletcher hafta içi kısa süre forma giydi, bu maçta da sonradan takıma dahil olabilir. Alex Ferguson onun için, ''Darren büyük maç oyuncusu, onun aramıza dönmesi çok güzel. CL Finali'ne kadar tamamen hazır olmasını umuyoruz.'' dedi. Ayrıca yarın kazanırlarsa Man Utd tarihinin 19'uncu lig şampiyonluğunu kolaylayacaklar ve ezeli rakip Liverpool'un 18 kupasını geçmiş olacaklar. Diğer yandan Chelsea kazanırsa, artık son demlerini yaşayan Abramovich'in ilk göz ağrıları grubu ile bir kupa daha kazanarak misyonunu tamamlamış olacak. Sezon boyunca defalarca topun ağzına gelen Carlo Ancelotti'nin durumu bir kez daha gözden geçirilecek ve belki de yeni yatırım sürecinin başında kalacak.

Artık öncesi yok, yalnızca bugün var. Her şey ortada. Kazanan, her şeyi alır!

Man Utd (4-4-1-1): Van der Sar; Fabio, Ferdinand, Vidic, Evra; Nani, Carrick, Giggs, Park; Rooney, Hernandez.

Chelsea (4-3-3):
Cech; Ivanovic, Terry, David Luiz, ACole; Mikel, Essien, Lampard; Malouda, Drogba, Kalou.

Noat Samisa

07.05.2011

El Clasico 4'lüsünden Öğrendiğim 4 Şey

Mourinho'nun ego otobüsü, takoz, demeç ligi şampiyonluğu, por que, UNICEF komplosu, aptal olmayan Einstein, tekmeler, itiş-kakış, otel odası... Guardiola'nın küfürü, koridor kavgası, zanlı Busquets, ödüllü bir tiyatral yapıt olarak Pedro Mascherano Barcelona... ve CL finalindeki Barcelona, önümüzdeki sezonu da İspanya'da geçirmeye niyetli biri ve şefin spesiyali, buyrun...
El Clasico serisi heyecan endeksi, Mourinho'yla öğle bülteni...

1- Barcelona çok üstün, en üstün

Futbol tarihinde pek çok köşetaşı dönem var. Bir takımın, bir hocanın, bir oyuncunun yalnızca dönemini etkilemekle kalmayıp, geleceğe de yön verdiği sıklıkla görülmüştür. Futbolun devinimi bu suretle devam etmiş ve her adım, peşinden bir karşıt adımı getirmiştir. Barcelona da kuşku götürmez şekilde bu günlerin en iyisi olmakla birlikte futbol tarihindeki başlıca yenilikçilerden biri olarak adını tarihe yazdırdı. Onları en iyi anlatan, yine başlarının belası Jose Mourinho:

''Barcelona bir proje üzerine tanımlanmış bir takıma sahip. Cruyff'tan Van Gaal'e, Rijkaard'a ve şimdi Guardiola'yla yıllardır bir felsefeyi takip ediyorlar.''

Barcelona bir köşetaşı, çünkü tarihte daha önce hiçbir takım bu denli uzun süre bir arada ve aynı futbol fikri doğrultusunda idman yapan ve aynı kültür ortamında yetişen oyunculardan oluşturulmamıştı. Yalnızca takım arkadaşının sahanın neresinde olacağını bilen değil, o pası almazsa arkadaşının aklından ne geçeceğini de bilen bir grup onlar. Alan bulduklarında iki ceza sahası arasını muhteşem bir ahenkle; libero kaleci, kusursuz paslar, paslara yardımcı olan ve pasları tamamlayan boş koşular ile inanılmaz final pasını takip eden net son vuruşla aşabilen bir takımlar:


Valdes'in ayak içi mi, Iniesta'nın topu incecik araya koyuşu mu?

Bunun yanı sıra dünyanın en zengin kulüplerinden biri ve eksik yerlerini dünyanın en iyi, en nitelikli oyuncularıyla yamama kudretine sahipler. Aynı zamanda kulübün erk sahibi bir kurum gibi görüldüğü, sıradışı sosyo-kültürel ortama sahipler. Bundan da fazlası, takım olma standartlarını aşmış olan bu ekibe eklemlenen, sürecin kendisine kadar gelen kısmıyla kontrast oluşturacak ölçüde doğrudan problem çözücü nitelikleri olan Josep Guardiola. Onun katkılarıyla Barcelona bugün futbolun sancağını taşıyor, yenilmez gücünü ve trend belirlemeyi sürdürüyor. Jose Mourinho aradaki makası nispeten daraltsa da ezeli rakipler arasında halen bir uçurum olduğu bu seride tekrar onaylandı.

2- Guardiola makineyi yağlamaya devam ediyor

Geçenlerde öğrendiklerimizin bir kısmını anlatmıştık. Aradan fazla zaman geçmedi, Guardiola CL serisinin ilk maçında yeni bir şeyler daha gösterdi. Her zamanki gibi rakibinden öğrenerek, kaybedilen Copa Del Rey finali sonrası kendi payına düşen dersi alçakgönüllülük ile hırs karışımı olması muhtemel duygularla çalıştı ve tekrardan bir yeni fark yarattı. Arka alanda birbirine yakın duran katı Real Madrid'in kazandığı toplarda Barcelona arka alanındaki boşlukları kullanması sorununu, takımının savunma dörtlüsünü Barcelona geleneğiyle zıtlık oluşturacak şekilde kendi yarı sahasında tutarak yanıt verdi. Bu durum takımına arka alanda yüksek direnç kazanırdı, Puyol etkisiyle birlikte rakip kontra ataklarını tümüyle pasifize etti. Ayrıca arka alanda daha kalabalık olmak, Barcelona'ya topa daha çok sahip olma imkanı sağladı; Hücum gücünden biraz feragat etseler de galibiyete bu yoldan ulaştılar. Çaresiz kalan rakibin sinirlerini bozuldu, Ronaldo'nun isyanında olduğu gibi, çok fazla yıprandılar. Copa Del Rey'de ortaya çıkan alan genişletme -aşırı merkeziyetçi oyun nedeniyle son çizginin kullanılmaması kaynaklı- zaafının da Afellay ile doğrudan çözüme gol ile ulaşması, maç planını hedefe ulaştıran faktör oldu.

Johan Cruyff'un Barcelona makinesi, temel düzeyde halen çalışıyor ama Guardiola sahip olduğu pragmatist anlayış ve taze fikirlerle bu makineyi yağlamasa, sözkonusu kupalar olduğunda Cruyff'un pek çok fikri bugün bir anlam ifade etmiyor. Guardiola, daimi atak ve sürekli ön alanda oynama fikrinin teori saplantılı ve mazide kalmış geçersizliğinin farkında olarak takımını sürekli kazanma yoluna uyduruyor ya da yeni kazanma yolları buluyor, uyguluyor. Xavi ve Mourinho gibilerine göre Pep, bu yetilerini dünyanın her yerinde gösterebilir. Bu belki şimdilik tartışmalı, ama şu kesin ki onun bu takımla olan birlikteliği puzzle'ın parçaları gibi. Birbirlerinin yuvasına oturuyorlar.

3- Şanslı kişi, nesneler arasındaki görünmez bağların farkında olandır

Barcelona'nın sahip olduğu güç, satın alınabilir değil. Oyuncuların her birinin bir değeri olabilir. İnsanoğlu aç gözlüdür, olur ya akılları çelinebilir. Lakin bu ahenge ulaşabilmek için yalnızca bir oyuncu ya da oyunculara değil, bir oyuncu grubuna ihtiyaç var. Aynı şekilde onlar arasındaki bu görünmez bağları kesebilmek, koparabilmek için de gözün ilk bakışta gördüğünden fazlasına gerek var. İsimlerinden biri Felix (şanslı) olan Jose Mourinho, futbol ortamında bu yetiye haiz olan nadir birkaç kişiden biri. Onlardan üstün bir tez üretme şansı olmasa da (dev projeye karşı tek kişi) son iki yılda Barcelona'nın sahip olduğu arızaları herkese ve Guardiola'ya göstererek, bugün yaratılan steril dominasyon'un ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Bir bakıma bu Barcelona canavarını Jose Mourinho yarattı.

Copa Del Rey Finali'nde Pepe'yi savunma önünde süpürücü olarak değil, orta üçlünün solunda Xavi'nin markajı olarak kullanması, bu seride yaptığı tek çarpıcı taktik hamle idi. Onun markaj becerisi ve sertliğinden yararlandı. Bunun dışında, Inter'de yaptığı gibi birbirine yakın hatlar ve hedefe yönelik yüksek motivasyon ile kazandı. Sezonun ilk yarısındaki 5-0'lık maçta olduğu gibi yeniden intihar etmedi ve Arsenal'in de reaktif oyunla kazandığı gerçeğinden hareketle teorinin, gerçeği geriden takip ettiğini bir kez daha tasdikledi. Barcelona'ya bu şekilde karşılık vermek, oyunu bir şekilde ayrıntılar üzerine taşıyabiliyor. Üçüncü maçta Pepe atılmasa ya da son maçta Higuain'in golü sayılsa, gibi varsayımlar Barcelona'nın yavaşlatılması sayesinde mümkün olabiliyor. Barcelona makinesinin yağı bitmedikçe, gücü azalmadıkça ve bir futbol delisi sıradışı bir şey göstermedikçe, bilinen yegane şans bu. Wembley'de Sir Alex Ferguson'da da benzer bir yaklaşım görmemiz olası. O da kazandığı sürece korkak, sıkıcı ve olumsuzcu olmayı iltifat sayacaktır.
4- Futbol rahat koltuklarda oynanmıyor

Bu serinin bitmesine en çok sevinen, İspanya milli takım hocası Vicente Del Bosque olmalı. Yeniköy Kasabı, maçlar sırasında sahada olan-bitene dair endişelerini dile getirmişti. Milli takım kampında oda arkadaşı olan futbolcular, ''...abi çekiyoruz diye yani kimse bizim korkacağımızı sanmasın'' minvalinden sözlerle saha içinde dalaştılar. Yetmedi, koridorlarda kavga ettiler. Sabıkalı Pepe tekme attı, canı yanan yerde yatarken bir sonraki pozisyonda havadan nem kapan suratını tutar oldu. Pedro ve Busquets'in oyunculuk becerisi takdir topladı(!) ki, Busquets'in geçen sezonki Inter eşleşmesinden kalma sabıkası da vardı. Guardiola oyuncularına kendinizi yere atın, hakemin üzerine oynayın dedi mi, yoksa Mourinho tekme atmayı salık mı verdi? La Masia'da bunları öğretmiyorlar, MouPad'de de frp oyunu yoktur herhalde! Sıklıkla pek çok derbide görüldüğü üzere futbolcular atmosferden, baskı unsuru olan tüm etmenlerden etkinlenerek dark side'a geçtiler.

Mourinho'nun akıl oyunları ve Guaridola'nın karşılıkları, her maç öncesi ve sonrasındaki basın toplantılarının heyecanla beklenmesini sağladı. Saha içinde en iyisini yapan hocalar, saha dışında da kendilerine bir demeç ligi kurdular ve tartışmasız galip Jose Mourinho oldu. Fakat saldırgan demeçler ters tepti ve üçüncü maçta Jose Mourinho kendi silahıyla vurularak kulübeden atıldı. UNICEF komplosu iddiası, UEFA'nın yönetim kadrosuna dek varan eleştiriler son nokta oldu; maçları kazanamadıkça onursal başkan Di Stefano ve başkan Calderon'dan tepki gördü. Taraflı basının (Marca - As ve El Mundo Deportivo) manşetleri, haberleri Guardiola'nın akl-ı selimi kaybederek zıvanadan çıkması ve en ciddi olay, Busquets'in Marcelo'ya ''mono'' yani maymun dediği iddiası... çirkinleşen, aşırı doza ulaşan El Clasico serisine bir noktada illallah dedirtti.

Provokatörler bir yana, futbol gazete sayfalarında, basın toplantısı salonlarında ve yeşil sahada rahat koltuklara kaykılarak oynanmıyor. Televizyon ekranından bakıp eleştirmek, ahkam kesmek kolay ama bu kadarı da fazlaydı.
Hoşgeldin Abidal...!

Orijinal Konsept: Guardian - Five Things we learned from Premier League this weekend

Noat Samisa

05.05.2011

Büyük Dinozorlar Çağı: IFABaurus!

Küre biçimindeki top, kale direkleri, düz ve yeşil bir arazi ve biraz beyaz toz Kraliçe Victoria Dönemi'nde de futbol oyunu için yeterliydi. Diğer gerekli unsur yalnızca insanlardı, bugün de öyle. Şükür ki büyük dinozorlar çağı halen sürüyor, şimdilik...
Gomes artık topları ilk seferde tutsa daha iyi olur tabii...!

Bilindiği üzere önümüzdeki hafta sonu Premier League'de sezon finali oynanacak. Geçtiğimiz cumartesi günü aralarındaki puan farkı 3'e düşen lider Man Utd ve takipçisi Chelsea, birbirleriyle karşılaşacaklar. United yüksek moral vaziyet ile gittiği Arsenal deplasmanından mağlubiyetle dönünce uzak ihtimal olarak görülen Chelsea'nin şampiyonluk şansı yeniden yükseldi, fakat epey tartışmalı şekilde. Zira Chelsea, Tottenham karşısında geri düştüğü maçı bir adet olmayan, bir adet de açık ofsayt olan golle çevirdi ve belki de bu yanlış kararlar ile şampiyon olacaklar. Diğer yandan CL bileti hayalleri suya düşen Tottenham üzgün ve kızgındı. Canı yanan menajer Harry Redknapp, ''Teknoloji ile doğru kararı vermek beş saniye alır. İnsanlar bu hataların oyunun eğlenceli yanı olduğunu söylüyorlar. Olmayan bir gol, nasıl olur da oyunun eğlenceli bir parçası olabilir?'' dedi ve tartışmayı ateşledi.

Olayın akşamında İngiltere'nin en çok izlenen futbol programı MOTD'nin yorumcu koltuğundaki Alan Shearer da üzerine basa basa, defalarca ''Herkes gol çizgisi teknolojisinin gelmesini istiyor.'' dedi ve sözkonusu herkes'ler, peş peşe basında yazılarıyla yer aldılar. Guardian'dan Paul Hayward bunlardan biri, konuya ilişkin en çok ses getiren yazılardan biri onunkisi. Bugün de bir haber çıktı ve FIFA'nın gol çizgisi teknolojisini bir sonraki sezon uygulamaya koyacağı yazıldı. Daha önceki haber, FIFA'nın iki sezon sonra isteyen ligin teknolojik ekipmanları denemesine izin vereceği şeklindeydi. Süreç hızlanmış ve Wayne Rooney'nin başına gelenler de eklendiğinde ''mobese futbol'' günleri başlamış görünüyor.

Şaşırtıcı olan, sürecin eşik aşımlarını tetikleyen her iki pozisyonda da Frank Lampard'ın bulunması. Hafta sonu oynanan Chelsea - Tottenham maçında kaleci Gomes, onun şutunu yumurtladı. Geçtiğimiz Haziran'da da kaleci Neuer'i ve çizgiyi geçerek gol olan şut, yine Lampard'a aitti. Her ikisi de doğru kararlar ile sonuçlanmadı ve eminim, Lampard da yalnızca doğru olanı isterdi. Gariptir, her ikisi köşetaşı olay da İngiltere'nin, İngiliz bir oyuncunun başına geliyor ve futbolun karar alıcılar masasında oturan sekiz kişiden biri, İngiliz. Diğer üçü İskoç, Galli ve Kuzey İrlanda'lı, kalan dört delege ise FIFA'ya ait. IFAB'yi oluşturan bu komite, sekiz üyeden oluşuyor. Senede iki kez toplanıyorlar, futbol oyun kuralları üzerinde tam yetki sahibiler. Bir değişiklik yapılması için yeter sayı altı kişi, yani FIFA herhangi bir kuralı değiştirmek istiyorsa, en az iki British üyeyi de yanına almak zorunda. Bu geçmişte çok kolay olmadı, hala da kolay değil. İlginç ama, bela paratöneri İngiliz konservatizmi bazen işe yarayabiliyor!
Futbol oyun kurallarına dair tutuculuğun temeli, geçtiğimiz günlerdeki şaşaalı düğün töreniyle yeniden trend olan ''İngiliz İmparatorluğu'nun Modern Dünya'yı Şekillendirmesi'' iddiasına dayanıyor. Bu iddiayı bir durum tespiti olarak kabul etmemek mümkün değil, aynı şekilde bugünün İngiltere'sinin kraliyet düğünü propagandasında verilen imajın çok gerisinde olduğunu da. Kendilerine has kibirle en önemli yaratıları ve ihraçlarından biri olan futbolun şüpheye yer bırakmayacak bir formu olduğunu ve hikmetinden sual olunamayacağını düşünüyorlar. Bunu oyunu oynama biçimlerine ilişkin saplantılarında da görebiliyoruz, fakat o durum kazanamadıkça esnedi, esniyor. Küresel ısınma tartışmalarında herkesin sorgusuz sualsiz kabul ettiği doğa dengesinin bozulması gerçeği gibi, oyuna yapılacak müdahalenin bu yaratılan futbol doğasını bozacağını düşünüyorlar. Haklılar, fakat bunun sebebi İngiliz üretimi oyunun ve kurallarının kusursuzluğu değil.

Kuralların ilk belirlendiği dönemdeki uygulamaların sebepleri ve değişikliklerin gerekçesine baktığımızda tetikleyici faktörün doğru/yanlış değil, oyuna ilişkin uzun süreli gözlem sonucunda oluşmuş yine oyuna dair artı/eksi olduğunu görüyoruz. Esasen oyunun büyüsünü yaratan dört ana faktör var: Ayakla oynanıyor oluşu, oyun alanının büyüklüğü, on bir kişiyle oynanması ve ofsayt kuralı. Diğer yandan kale vuruşunda ofsayt olmaması, ceza sahası içerisinden kullanılan serbest vuruşlarda ceza sahası içerisinde topa dokunamama zorunluluğu gibi başlangıçtaki ortaya çıkış sebebiyle bugünkü yararı bambaşka olan kuralların değişime uğramasının teklif dahi edilememesi bu bakışla pek mantıklı değil. Futbola ilişkin muhafazakarlığın getirisi, geçmişte oyun kuralları belirlenirken futbolun bir alt kültür olması durumuna karşın, bugünün futbolunun vahşi piyasa ekonomisinin boyunduruğuna girmesine karşı duruştur.

Futbolun insan üretimi, kerameti kendinden menkul kurallar dizisinin eksikleri olabilir. Mutlaka değişmesi gerekenler, fazlalıklar vardır. Fakat bu kurallar belirlenirkenki faktörler ile bugünküler çok başka. Esas çekince bu noktada ortaya çıkıyor ve çok izlenen, çok ilgi gösterilen maçlar için insan faktöründen öteye geçilerek topun çizgiyi geçip geçmediğini bir makinenin belirlemesi isteniyor. Aynı şekilde kamera saha içinde küfrettiğinizi yakalarsa, ceza alıyorsunuz; fakat bunların hiçbiri alt liglerde geçerli değil. Bunun anlamı, futbol maçlarının oyunun anayasası nezdinde önem sıralamasına tutulduğudur. Öyleyse gidin, hafta sonu amatör kümeden yükselme maçına çıkacak futbolculara oynayacakları maçın önemini sorun. Alacağınız cevaptan sonra kendinizden utanabilirsiniz.

Her şeyden önce şunu kabul etmek gerekir ki, başta ofsayt kuralı olmak üzere hakemliği kusursuz bir uzmanlığı mümkün değil. (Gerçi bizim ülkede topun çizgiyi geçip geçmediğini kulübeden görebilenler var, Almeida'nın Karabük maçındaki golü sonrası...) En üstün nitelikli insan dahi, hakemlik hayatı boyunca yanlış ofsayt kararları verecek ya da açık ofsaytı atlayacaktır. Elinizde kalem çevirmek gibi, çok basit ama sonsuz bir yoğunlaşmayı gerektiriyor. Bir anlık dikkat kaybı her şeyin sonu olabilir ki, oluyor. İşi bu, yapacak; anlayışı makul değildir, zira böyle bir iş tanımı olamaz. İnsan sınırlarını aşan beklenti, oyunun artan hızıyla birleşince hakemlik müessesinin geleneksel yapısının yetersiz kaldığı söylenebilir. Bu kabul de edilebilir, fakat bunun çözümü makinede değil.

Çözüm, geçtiğimiz sezon uygulanmaya başlanan, bu sezon CL'de de denenen çizgi hakemidir. Asırlık hakem geleneğinin etkisiyle henüz geleneksel hakem triosuyla gereken birlikteliği kuramasalar da topun çizgiyi geçip geçmediğine kolayca karar verebilecek ve bu tür durumlarda doğru karar oranını %99'a çıkaracak olan beşinci ve altıncı hakemlerdir; çığırtkanlığı yapılan makine eldeki tek çözüm değil. Öte yandan basit bir iktisadi varsayım uyarınca, dünya genelinde gol çizgisi teknolojisi üreten iki adet firma var. Paranın kapitallere akışı yerine, uygulama tabana yayıldığı takdirde dünya genelinde çeyrek milyon insana hakemlik mesleği yoluyla iş kazandıracak, kendine hızlı zenginler yaratan futbol dünyasının kendi değerini aşan pastasının daha çok insanla paylaşılmasını sağlayacak olan ekstra hakem uygulaması tercih edilmesi gerekendir.

Bugün elde yalnızca futbol dinozorları(!), IFAB'nin tutucu üyeleri kalmış durumda. Bunlara IFABaurus diyorum, epey sempatik görünüyorlar. Lakin bu kalenin de düşmesi yakın. Makine her kale direğine gelecek bu gidişle, ama sezonda iki kez işe yarayınca ancak varlığı bilinecek. Çünkü futbolun semirdiği Victoria Dönemi'nin karanlığı, bazen modern dünyanın sahte ışığından daha parlak olabiliyor.

Konuya ilişkin geçmiş yazılar:

Gol Çizgisi Teknolojisi
Asistan Hakem

Noat Samisa

04.05.2011