Yirmi Altıncı Adam, Yirmi Yedi, 28, 29...

Andre Villas-Boas, eski patronu Jose Mourinho'nun gölgesinin artık biraz daha dışında. Eğer hit antrenörler arasında bir çeşit, WTA'vari sıralama yapacak olursak, AVB'nin Chelsea'ye attığı imzayla dünyanın zirvesine daha da yaklaştığını iddia edebiliriz. Beşinci sıra, belki. Henüz, şimdilik. Fantastik hayat hikayesinde basamakları başlarda çok hızlı tırmanmıştı, sonra upuzun bir dönem merdiven çıkmak yerine düz ayak yol katetti. Fakat Porto'yla geçirdiği rüya sezon sonrası Chelsea'yle yaptığı senelik beş milyon avro'dan üç yıllık kontrat, onun yeniden tırmandığı anlamına geliyor. Artık bir başka düz yol yok, önünde sadece zirveye giden merdivenler var.

Profesyonel futboldan gelenler, henüz 34'ünde olan AVB'nin yürüdüğü düz yolu yeşil sahada katediyor. Bobby Robson'ın komşusu olma şansı ise zirve futbolculardaki ikamesi ise doğuştan gelen yetenek olarak görülebilir. Şartların eşitlenmesi için milyonda bir şans ve on beş sene gerekti ki, bu da aşağı-yukarı bir futbolcunun iyi performans gösterebildiği ortalama periyottur. Futbolcular sahada iyi para kazanırken, AVB'nin geçen yıllarda kazanmadığı paranın yerine tarihin en yüksek tazminat bedeli olan on beş milyon avro konuldu. Yani şartlar ve şanslar neredeyse eşit, başarıya giden en kestirme yolu bilen -ister futboldan gelsin, ister gelmesin- talep görür, çok para kazanır, zirveye tırmanır. Fakat aslında kimin zirveye tırmandığı, futbolda çokça tartışmalıdır:

''İnsanların hakkımda bilmeleri gereken başlıca önemli şey, ben oyunu tek kişinin şovu olarak görmüyorum. Benim oyuna bakışım, fikirlerin kolektif biçimde bir araya gelmesi ve iyi oyuncular üzerine. Tek kişiden [futbol adına] bir şey beklenmemeli. Bizden, herkesin birlikte olduğu ve taraftarların bu birlikteliğe katıldığı, motivasyonunu insanlarda heyecan uyandırmaktan alan dinamik bir grup yaratmamız beklenmeli.''

Andre Villas-Boas, Chelsea'ye attığı imza sonrası...

Bu sözleri daha evvel söylediği, ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!'' sözleriyle birlikte okumak gerek. Meziyetleri gibi, bu demeçler de kesinlikle sıradışı. Bu denli net, aykırı ve vurucu cümleleri bir başka antrenörden duymak için epey beklememiz gerekebilir. Tarihin sayfalarını karıştırmak da pek işe yaramayabilir. Zira futbol, sıklıkla tek adamın şovuydu. Odağı oluşturan antrenörden önce, sahadaki üstün nitelikli futbolcuydu. Maradona, Pele, Cruyff'lar herkesçe bilinir, fakat onların oynadığı altın takımlardan fazladan iki futbolcu sayabilenlerin sayısı, ancak yüzde 10'a varabilir. Andre Villas-Boas ise açıkça bunun karşısında. Her oyuncuyu ekibin bir parçası gibi görürken, bu ekibe kendisini ve teknik ekibin geri kalanıyla birlikte yönetim ve taraftarları da ekliyor.

Bu demeçler birer iletişim kolaylaştırıcısı, politika olabilir; pek tabii. Fakat onun Porto'daki uygulamaları, demeçleriyle parelel seyretti. Oyuncularından onun bir protagonist olmadığını kanıtlarcasına arkadaşça övgüler aldı, sürekli karşılaştırıldığı Mourinho gibi epik destek mesajları değil. Aralarındaki farka rağmen, her ikisi de bugün başarılı durumda. Biri neredeyse her zaman kazanıyor, diğeri ise yakın zamanda pek çok şey kazandı. Nitekim aralarındaki farklara rağmen aldığı sonuçlar yakın ve sözkonusu demeçler oyunun özüne yönelik olmalı.

Basitçe, eğer yanındaki ve arkasındaki oyuncular onu topla buluşturmasalar Burak Yılmaz bu sezon on dokuz gol atamazdı. Eğer Burak Yılmaz doğru yere koşmasa, yanındaki ve arkasındaki takım arkadaşlarının attığı paslar asist yazılmazdı. Daha da basitçe, ince iplerin birleşiminden elde edilen urgan, ince iplerin gücünün toplamından daha dirençli olur. Yakın savaştaki kılıç - kalkan ikilisi gibi, go oyununda olduğu gibi. Biraz karmaşık şekilde ise 1 + 1 > 2 eşitsizliği, futbol sahasında sıklıkla geçerlidir. Burak Yılmaz ve Selçuk İnan'ın toplamı, bu sezon Burak + Selçuk'tan fazlası etti ki, sadece bu da değil; Burak'ı itekleyen Şenol Güneş'i yazar isek, yine tam olmasa da tablo tamamlanabilir. Tablonun tamamlayıcısı olan dış faktör, AVB'nin de ''doğru beklenti'' olarak gördüğü şey olmalı.

Josep Guardiola'nın ''Cruyff'la birlikte beni en çok etkileyen kişi'' dediği İspanyol hoca Juanma Lillo, bu konuda en değerli cümleleri sarfeden kişi olabilir: ''...Futbolcularımı ne oldukları ve ne yaptıkları konusunda bilinçlendirmek istiyorum. Bu sadece oyunla değil; insanla, her şeyle alakalı. Hiçbir şey bağlamdan ayrı tutulamaz. Nasıl yaşıyorsunuz, nesiniz, ilişkilerinize ne kadar önem veriyorsunuz, tutumlar, etkileşimler... tüm bunlar takımın nasıl oynayacağını etkiler. Bizim toplumlarımızda çok sayıda öğretmen var, ama az sayıda eğitmen, az sayıda yönlendirici var. İspanyol yazar Francisco Umbral'ın dediği gibi, insanlar her gün daha kalifiye ama daha az eğitimli oluyorlar. MBA yapıyorlar, ama hayatlarında karşılaştıkları basit problemleri çözemiyorlar. Olaylara başkalarının gözünden bakamıyor, empati kuramıyorlar. Akademik öğretim, insanları robotlaştırıyor. Bizim işte ise empati hayati önem taşır. Bir insan olumlu bir çevrede olduğunda çalışma şartları ne olursa olsun, kötü çevrede olandan daha iyi performans gösterebilir. Oyuncularınızı göremedikleri şeyler hakkında bilinçlendirmeli, farkındalık yaratmalısınız. Ama bu da yetmiyor, takımca futbol oynamak günden güne zorlaşıyor. Çünkü toplum, insanı bireyselliğe itiyor. Futbolsa kolektif bir oyun ve böyle işlemek zorunda. Herkes kendine has bir oluşa sahip olsa da siz ilişkilere ve birlikteliğe destek vermelisiniz.''
Lillo ve Pep: Juanma Lillo, Guardiola'nın Meksika günlerinden hocası ve Barcelona'da göreve başladığı ilk zamanlarda akıl hocasıdır. Aradan vakit geçer, zalim kader ağlarını örmüştür. Guardiola'nın Barcelona'sı, Almeria'ya sekiz atar ve Lillo kovulur. Günümüzün en geçerli formasyonu olan 4-2-3-1'i icat eden ve ilk uygulayan kişi sayılan ''İspanya'nın Yılmaz Vural'ı'' Juanma Lillo, halen işsiz. Fotograf da tahmin edileceği üzere bu maçtan...

Juanma Lillo, futbolun gerçek kaybedenlerinden ama şu cümleleri kazananlardan okumak mümkün değil. Orijinal şeyler söyleyebilen Cruyff, Menotti ve Mourinho gibilerden fazlası bu paragraf içerisinden seçilebilir. Bunların içerisinden Lillo'nun ''eğitim'' vurgusu, belki de en önemlisi ve bu da Villas-Boas'ın da alamet-i farikası. Çünkü bu sezonki Porto'ya baktığımızda bolca doğaçlama ve serbestiyet gördük, üstü Mourinho'dan tamamen zıt şekilde. Bundan dolayı AVB'nin futbol fikrine ''daha atak'' etiketi yapıştırılabilir, ama daha evvel vurgulanması gereken, Porto'daki özgürlük olmalı.

Oyuncudan kendisi için ölüme gitmesini istemiyor, fakat canayakın iletişim yoluyla özellikle hücum oyuncularının sahip oldukları tüm meziyetleri sergilemesini sağlıyor. Hatta sahip olduğu formasyon neticesinde bazen oyuncunun meziyetleri hakkında oyuncudan fazlasını bilebiliyor. Futbol fikrini anlatırken yaptığı ''iyi futbolcular'' vurgusu da bu tespit ile birlikte okunabilir. O halde bir cevap daha alıyoruz, insan yönetimi yoluyla kazanılacaklar tek değil. Motivasyonun birden fazla yolu var. Bu, kaba şekilde ekstra çaba sağlayabilir ya da AVB'nin gösterdiği şekilde atıl kalanı dışarı çıkarabilir. Geri kalanını da eğitimin kalan kısmı ve öğretim tamamlar, zira onun rakip takımlara ilişkin hazırladığı maç raporları eşsiz. Lakin yalnız oyuncu motivasyonu da değil, AVB'ye göre bu ekibin kendisinden sonrası da var.

Elindeki oyuncular yüksek kalitede oldukça, onların sahip olduklarının en iyisini sahaya koymalarını sağlayacağını tahahhüt eden hayatı gibi fikirleri de futbol için sıradışı sayılması gereken bir adam var karşımızda. Üstelik bunun da yetmeyeceğini, söz sahibi tüm bireylerin ortak akıl ve uzlaşı üzerine hareket etmesi gerektiğini söyleyen biri. Yeni transferin takımın yıldız oyuncusu olmadığı söylemesi gibi, ödenen yüklü tazminata karşın işaret ettiği büyük takımın yalnızca bir parçası olduğunu söylüyor. Bir takım Premier League'de 25 oyuncudan oluşur, fakat AVB kendisini 26'ya yazdıktan sonra devam ediyor. 27, 28, 29... 34... 45... belki daha da fazla. Hepsini birleştirmekten söz ediyor ve bunun yalnızca futbolla ilgili olduğunu söylemek saflık olur.

Fakat kimse denizdeki fırtınalarla ilgilenmez, bu yalnızca sizin maceranızdır. Diğerleri için önemli olan, geminin limana ulaşması. Uzun süren bir sezonda kötü şans, hakem hatası, bir aksi sakatlık hedefi ıskalamaya sebep olabilir; hele ki Chelsea gibi hedefini tüm kulvarlarda en iyi olmak üzerine kurmuş bir takımda. Katiyetle hataya yer yoktur. Roman Abramovich bugüne kadar antrenörler için £57 milyon tazminat ödedi. Kimisi sözleşme feshi için kulüplere, kimisi antrenörlere. Her ne kadar on yedi yıldır mutfakta olan biri için hiçbir görev erken olmasa da bu bedel Villas-Boas için bir kez daha artabilir, ki henüz sezon bitmeden dahi mümkün. Ama onu başa getirmek, belki de en risksiz tercih. Her şey bir yana, bu sezon Chelsea'yi izlemek, daha önce hiç olmadığı kadar heyecan verici olabilir.

Kaynakça: Skysports, Sid Lowe, Blizzard Dergisi, Que.es


Andre Villas ''Şüphesiz Special'' Boas ve Gölgenin Ardındaki Porto ya da Shit One!

Noat Samisa

25.06.2011

Bebe'ye Baba Şefkati Gerek

Aslında Beşiktaş'ın yeni forveti Bebe ve transferi üzerinde yazmayı düşünmüyor, bu ikircikli meseleyi uzatmak istemiyordum. Bu konu, yakın zamanda yazdığım menajer Jorge Mendes ve Beşiktaş ilişkisine dair yazıya eklemlendiğinden, aynı şeyleri tekrar etmenin anlamı olmayacaktı. Fakat son günlerde elime ulaşan iki yazı, fikrimi değiştirmeme sebep oldu. Hem bunlardan bahsedecek, hem de sözkonusu yazının içeriğinde yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bazı noktaların üzerinden geçeceğim.Öncelikle, sözkonusu yazıdaki Bebe bölümü ortadadır. Tekrar tekrar okunabilir, orada kastedilen kesinlikle Bebe'nin alakasız şekilde Man Utd'a çakıldığı değil, transfere sürecine ilişkin usulsüzlüklerdir. Bahsi geçen konular Bebe'yle ikinci bir kontratın yapılması meselesi, daha önce çalıştığı menajerin devre dışı bırakılması ve haklarının transferden çok kısa süre önce üçüncü şahsa geçtiği iddiasıdır. Bunlar çeşitli kanıtlarla birlikte İngiliz gazetelerinde yazıldı. Bu konu üzerine Alex Ferguson vaktiyle şöyle konuşmuştu:

SAF: ''Bu konuda ne söyleniyor tam olarak bilmiyorum. Bebe, Guimares'e geldiğinde biz çalışmalarımızı yapmıştık ve izlediğimiz maçlarda gördüklerimiz üzerine kararımızı verdik.''

Manchester United taraftarlarınca çıkarılan ve ücretli bir yayın olan RedNews Fanzine'in Eylül ayındaki sayısında Bebe transferi üzerine çıkan yazıya bu alıntıyı iliştirmiş ve yazar söze kendisi devam etmiş: ''...ama onun başka bir kulübe imza atmasını bekledik!?'' Şöyle ki, Man United'ın Portekiz scout'u (ayrıca Carlos Queiroz'un tavsiyesiyle) Bebe'yi geçen yazdan çok daha önce izleyip kulübe rapor etmesine karşın, oyuncu yaz başında Vitoria Guimares'e bedelsiz transfer yaptıktan iki ay sonra, büyük bir meblağ karşılığında Man Utd'a transfer oldu. Durum bu. Bunun üzerine bazı Man Utd taraftarları ''...ama Mendes çok büyük kulüplerle çalışan ünlü bir menajer...'' demişler midir, şahsen sanmıyorum. Sonuçta hadisenin sıradışılığı üzerine haberler büyüdü ve bu transfer hem Man Utd'ı, hem de Bebe'yi zor duruma soktu.

Nitekim sözkonusu fanzindeki yazının başlığı ''Bebe'yi Zora Koşmak'' şeklinde. Yazıda konunun üç muhatabı da (Man Utd, Bebe ve Mendes) değerlendirilmesine rağmen, odağa Bebe'nin içerisine sokulduğu zor koşullar konulmuş. Diğer yandan, bilindiği üzere United taraftarının yerel kanadı epeydir ''Love United, Hate Glazer'' kampanyasını yürütüyor. Kampanyanın çıkış noktası, Glazer'ların kulüp üzerindeki hakimiyet sürecinin kulübün geleceği için endişe verici olması. Glazer'lar United'ın hisselerine kredi alarak sahip oldular ve bu krediyi kulüp üzerinden geri ödüyorlar. Futbolun hakimiyeti tümüyle profesyonellerin elinde olsa da, Alex Ferguson gibi bir deha işin başını çekmeye devam etse de, futbol harcamaları denk olsa da (hatta futbolcu maaşı/yıllık gelir oranı en düşük EPL kulübü Man Utd, sadece %46) ve takım halen katıldığı her kulvarda zirveye oynasa da rahatsızlar. Bu gidişatın doğru olmadığının bilincindeler. Çünkü eskisi gibi olmayan şeyler var, mesela yakın zamanda Man Utd'ın transfer stratejisi radikalleşti. Tekrar satışa olanak vermeyen hiçbir transfer yapmıyorlar, asla belli bir yaşın üzerinde oyuncu almıyorlar. Çünkü kulübün finansal düzeni hassas dengelere bağlı ve aynı zamanda daima yarışmacı kalmak niyetindeler. Yaptırım gücü olan taraftar, takımın zirve iddiasının azalmasından duyacağı endişenşn neticesinde yapılan harcamalara karşı eskisinden daha hassas.

Transferin Bebe tarafı ise transfer hikayesinden dolayı zorda kaldı. Önyargı oluştu, üstelik Bebe fiziken yetersiz haldeydi ve uzun süre reserv takımla dahi maçlara çıkamadı. Kendisine özel hazırlanan dayanıklılık ve devamlılık idmanlarını yaptı. Sözkonusu yazı, hikayenin bu noktası üzerine odaklanarak sonuçlandırılmış: ''Her ne olmuş olursa olsun, bu transfer hesapsızca yapılmış ve çok para ödenmiş olarak görünüyor. Bazılarımız değişen transfer stratejimizin genç oyuncuların gelişimine yönelmesinden memnun ve onların çalışarak yükselişini görmek istiyorlar, ama nihayetinde elimizde çok sayıda tecrübesiz ve zamana ihtiyacı olan oyuncu olabilir. Bebe gibi zor durumda kalabilirler. Daha alt seviyede gelişebilecekken, bu seviyede başarısız olmaları gelecekleri adına onlar için kötü olabilir. Bu durum beni, Alex Ferguson'un kariyerinin son demlerinde bu yeni transfer yolundan etkileneceği hususunda endişelendiriyor.''

Sonuçta Bebe kötü bir başlangıç sezonu geçirdi, sivrilemedi ve sezon sonunda kiralandı. Man Utd ise yazarın endişelerini bu sezon için haksız çıkararak ligdeki 19'uncu şampiyonluğunu kazandı ve CL'de final oynadı. Yazının son cümleleri ise üçüncü muhatap ile ilgili:

''En azından, her zamanki gibi bir kazanan var, nihai sonuç ne olursa olsun. Bebe sözleşme imzalarken, 'Jorge Mendes bana Man Utd'ı seçmemi tavsiye etti.'' demişti. Jorge Mendes, çalan telefonunda Man Utd'dan birilerinin adını gördüğünde Macarena dansı yapmaya başlamalı.''

Bunu yazan kişi, transfer dinamiklerinden ve ticaretten anlamamakla eleştirilmiş midir, bilemiyorum. Sanırım insanların büyük çoğunluğu, kör göze parmak hükmündeki sıradışılıkların farkında. En azından yeni şeyler gördüklerinde tepki verebiliyorlar. Bu bağlamda bir yeni haber elime geçti. Haber, geçtiğimiz Nisan ayında Portekiz kaynaklı bir futbol finans sitesince geçilmiş. Araştırınca, bu konuyu daha evvelinde BBC'den David Bond'un da yazdığını gördüm. İki haber de Hugo Almeida'nın haklarının %45'ini elinde bulunduran Quality Sports Investments LP fon şirketiyle ilgili. Oluşturulan sisteme dair detaylar şöyle sıralanmış:

- Jorge Mendes ve Peter Kenyon ortaklığında kurulan şirket Amerika, Avrupa ve Orta Doğu'da en az 15 katılımcı, iş adamı aranıyor. Katılımcılardan fona minimum £1 milyon yatırmaları isteniyor.

- Şirket bir vergi cenneti olan Jersey Adası'nda kurulu. İştirakçilere düşük vergi garantisi sunuluyor.

- Şirket, ilk üç ila beş yıl için katılımcılarına en az %10 kar sözü veriyor.

- Şirket, ana hat olarak fon iştirakinin yasal olduğu(?) üç ülkede (Portekiz, İspanya ve Türkiye) iş yapacak. Yükselen oyuncuların Avrupa'nın zirve kulüplerine transfer yapmasına çalışılacak.

Net olarak her iki haberde de Türkiye adı geçiyor. Bu haberler üzerine ortada fol yok, yumurta yokken herhangi biri ''Muhammed Demirci Fona Satılacak!'' diye haber yapabilir, çünkü elde malzeme var. Birincisi Muhammed gerçekten çok yetenekli biri, ikincisi ise koskoca futbol dünyasından üç ülke seçilmiş durumda ve Beşiktaş, halihazırda aynı fon şirketiyle iş yapıyor. Beşiktaş kulübü sözkonusu haberi yalanlasa da şartlar her açıdan bu anlaşmaya yatkın, ileride yeni gelişmeler olacak ya da kokusu çıkacaktır.

Tüm bu hikayede benim eleştirdiğim, esas odaklandığım nokta, Beşiktaş'ın yalnızca 20 oyunculuk bir portföyden sahip olabileceği 10 yabancının 6'sını seçmesidir. Tüm bu yazıların sebebi, bu durumun saçmalığı ve yanlışlığı üzerinedir. Genelde ''...ama iyi oyuncu!'' iddiasıyla yapılan transferlere destek çıkılıyor, lakin kimse bu futbolcuların kötü olduğunu söylemiyor. Mesele, bugün Beşiktaş'ın Arda Turan'ı transfer etmesi olasığının saçmalığıyla aynı. Arda Turan çok iyi oyuncu, ama Beşiktaş'ın kanatlarında iki çok iyi oyuncu var. Ya da Beşiktaş Ernst ile şampiyon oldu, fakat farkedilmeli ki Fernandes , Ernst'le çok az ortak yönü olan bir oyuncu... gibi, örnekler çoğaltılabilir. Tayfur Hoca'nın kapalı kutu durumu da dengesiz kadro yapılanmasının sezona yansıtacaklarına daha kuşkulu bakmaya neden oluyor.
Diğer yandan, uygulanan politikaya ilişkin komplo'vari kuşkuları artıran olaylar var. En basitinden, bahsi geçen tüm bu fon anlaşmaları ve transferler Beşiktaş'ın yararına olacaksa, hiçbir şeyi saklamanın anlamı yokken bazı bilgilerin gizli kalması. Cengiz Zülfikaroğlu'nun ağzından yazılan ''Valencia, oyuncuyu 3 yıllık opsiyonlu Beşiktaş’a kiraladı. Bizim bilmediğimiz başka birşey mi var, o konuyu da araştırıyoruz.'' sözleri epey ilginç mesela. İki yıl sonra kontratı biten oyuncu nasıl üç yıllık kiralanıyor ya da üç yıllık kiralama nedir, pek anlaşılır değil. Valencia'nın isteği üzerine 1 Temmuz'da açıklanacak deniyor, Fernandes gazetelere konuşuyor ve şu %50'lik hisse meselesine dair yeni bir gelişme yok. Diğer yandan Cristiano Ronaldo ülkeye geliyor, Demirören'le kurduğu iş ortaklığının neticesinde Demirören AVM'yi ziyaret ediyor. Akla takılıyor, acaba bahsi geçen 15 yatırımcıdan biri de Yıldırım Demirören olabilir mi?

Nereye otel, nereye AVM yapılıyor; bunun Beşiktaş'ı ilgilendiren bir yanı yok elbette. Ama kulübün muhtemel nakit sıkıntısı neticesinde dün yeni bir %2.5'luk hisse satış kararı duyuruldu. Aynı Beşiktaş, devre arası 2 milyon avroluk bir nakiti sözkonusu fon şirketinden alarak Hugo Almeida transferini kasadan hiç para çıkmadan gerçekleştirmişti. Bu konuya ilişkin henüz yaz transfer dönemi başlamadan evvel bir tahminim olmuştu. Ya Almeida satılacaktı, ya Beşiktaş aynı adamlarla daha çok iş yapacaktı; ya da her ikisi birden. Hangisinin gerçekleştiğini hep birlikte izliyoruz.

Beşiktaş kulübünün Almeida transferinden kara geçmesi için iki olasılık var. İlki elbette oyuncunun satışı. İkincisi ise oyuncunun da katkısıyla sportif başarı yoluyla para kazanılması. Bu ikisi de mümkün olmadığı takdirde, fon anlaşması tümüyle fon şirketinin lehine ve benim de tüm çekincem, Beşiktaş'ın sportif başarıyı üretecek yapıdan yoksun olması ve bu yönde atılan adımların, yine beklenen sonucu vermeme ihtimalinin fazlalılığı üzerine. Her mağlubiyet sonrası ağlama duvarı seanslarının bir anlamı olması için, her gün bir fikre sahip olmak şart. Basketbol şubesi neden bu halde, sorusunu şu olaydan sonra sezon içerisinde sormanın anlamsızlaşması, bir diğer önemli nokta.

Toparlarsak, yeni transfer Bebe, burada nispeten sağlıklı bir ortam bulabilir, en azından başlangıçta. Manchester'da işler en baştan sıkıntılı idi, burada ise sıfır baskı ile işe başlayacak. Man Utd'dan onay alan ham yeteneklerini sergilemeye başlarsa ne ala; hem Bebe kazanacak, hem de Beşiktaş. Ama işler yine kötü giderse, Bebe'nin kariyeri üzerine kalın bir çizik atan bıçak, Dolmabahçe ahalisinin elinde kalabilir. Başlangıçta biraz baba şefkati gerek, sonrası oyuncuya bağlı. Onun performansı, Beşiktaş - Jorge Mendes - Fon ilişkisinin de gelecekteki gidişatını belirleyebilir. Bebe'nin kiralık sözleşmesine konulan opsiyonun bir kısmı, iyi performansı halinde fon tarafından karşılanabilir ve oyuncunun yeniden satışı, bu yatırımı yapanların hayalini kurduğu şey olmalı. Bu halde üç taraf da kazanır.

Noat Samisa

21.06.2011

Kevin Muscat

Neyse ki, sonunda futbolu bırakmış. Bu yüzyılın başında onun İngiltere'de estirdiği terör, 11 Eylül ve sonrasındaki dalganın futbol versiyonu sayılabilir. Craig Bellamy'nin ilk ağır sakatlığına Muscat neden olmuştu, dizine kramponlarını geçirerek. Sonra uluslararası bir krize dönüştü, Dugarry'nin ayağını eline veriyordu. Ashley Young açıkladı, Watford'daki ilk maçında karşısında olan Muscat ''Eğer beni geçersen, ayağını kırarım.'' demiş ve buna teşebbüs edip, oyundan atılmış. En kötüsü de eski Doncaster oyuncusu Matty Holmes'u sakat bırakması. Holmes, futbol sahasında Muscat'tan yediği bir tekme sonrası bir dizi ameliyat geçirdi ve sonunda bir ayağı aksak kaldı. Bunlar Muscat'ın yediği büyük haltlar, tabii Rangers günlerinden benim aklımda kalan ve her maç yaptığı irili ufaklı dayak teşebbüsleri vardı. Şahsen Türkçe'deki goygoy kelimesinin Goykoçeya, yani Andoni ''Bilbao Kasabı'' Goikoetxea'dan geldiği iddiasındayım; zira aynı maçta hem Schuster'i, hem de Maradona'yı sakatlamak ancak bir goygoy neticesinde mümkün olabilir! Roy Keane'in dört yıl sonra Haaland'dan aldığı intikam, ayak kıran kasaplar... şiddeti futbolun zirvesinde uygulayıp akıllarda yer edenler az değil. Fakat Muscat kesinlikle ayrı bir yerde, son vukuatı da kendisine dair iyi bir örnek:


Diğer yandan, zirve futbol ortamında gördüğüm en edepli ve absürd sertlik Jose Bosingwa'ya aittir. Üstelik faulü Yossi Benayoun yapmış sayılıyor ve serbest vuruş Chelsea'nin. Cüneyt Çakır'ın elit kategoriye yükselmesi üzerine bir de bu videoyu izleyen ''Türk hakemi eyyamcı, Türk hakemi şu, Türk hakemi bu... Cemaati'' ise sanırım ağır panikte:


Futbol bir kurgunun sınırlarını çizdiği bir oyun. Aldatma ve sertlik var oldu, şüphesiz oluyor ve olacak. Her şeye rağmen steril bir futbol ortamı uzak olsun.

Kaynakça: theage.com.au

Noat Samisa

20.06.2011

Expelliarmus Harry vs. Modric

Luka Modric şu sıralara Premier League'in transfer gündeminin zirvesinde. Menajeri aracılığıyla Chelsea'nin £22 milyonluk teklifinin basında yer almasından sonra, ilk olarak hocası Harry Redknapp konuştu ve ''Modric satılık değil, £22 milyonluk teklif komik. £20 milyona transfer yapıp da Luka'nın ayakkabılarını bağlayamayacak topçular var.'' dedi. Akabinde transfer hikayesinin birinci muhatabı Modric ise ''Chelsea'ye gitmek isterim. Her sene CL'e katılan ve CL dahil, tüm kupaları kazanmak için hevesli olan, dünyanın en büyük kulüplerinden biri onlar. (...) Tottenham'ı seviyorum, onlar da beni seviyorlar ama kariyerim için en iyisini düşünerek dostça ayrılmak istiyorum.'' sözleriyle tavrını net olarak ortaya koydu. Bu demeç sonrası işler karışınca Tottenham başkanı Daniel Levy araya girdi ve takımın kurulu olduğu iskeletten hiçbir oyuncuyu satmayacaklarını söyledi. Chelsea'ye ya da bir başkasına, zira Man Utd ve Man City'nin de Modric ilgisi biliniyor.

Luka Modric'in adı epeydir dünyanın en iyi futbolcuları arasında anılıyor. Bu blogda da onun adı geçeli dört yıl olmuş, o vakitler henüz Dinamo Zagreb'in oyuncusuydu. Bugün en iyi 100 oyuncu gibi listeler yapanların Modric'i atlaması mümkün değil, Orta Avrupa'dan çıkan üstün nitelikli her orta saha oyuncusu gibi, onun lakabı da Küçük Mozart. Sol kenarda, orta sahada, forvet arkasında ve tanımlanan her görevde oynayabiliyor. Top kullanma becerisinin yanı sıra topu taşıma ve yaratıcılık yetileri de olağanüstü. Zayıf görünen fiziğine rağmen kısa sürede Premier League'e adapte oldu ve geçen üç harika yılın sonunda daha yüksek bir klasmanın oyuncusu olmak için terfiye hazırlanıyor. Bu transferi iç piyasa dinamikleriyle değerlendirecek olursak, ki kısa süre önce genç oyuncular Phil Jones ve Jordan Henderson £20 milyona yakın bedellerle transfer yaptılar, Redknapp bir ölçüde haklı olabilir. Spurs'ün Modric'in yerini doldurmalsı imkansıza yakın, bu durum Modric'in bedelini üst limite çıkarıyor; fakat rakam tartışmasından ziyade işin sulh yoluyla hallolması için ilk teklifin muhakkak artması gerektiği kesin.

Tottenham aslında bu yazın hevesli satıcılarından biri olmak niyetindeydi. Mayıs sonunda basına sızan gözden çıkarılanlar listesi, pek çok başaltı ve orta ölçekli kulübün iştahını kabartacak cinsten: Heurelho Gomes, Alan Hutton, Sebastien Bassong,
Wilson Palacios, David Bentley, Jermaine Jenas, Niko Kranjcar, Jamie O'Hara, Robbie Keane ve Roman Pavlyuchenko ya da Jermain Defoe. Bu oyuncuların her birine güzelleme yazılabilir, tamamı zirve performanslarının altında sezon geçirmiş olsalar da ehil ellerde ve uygun ortamlarda uçabilirler. Hatta kimisi Harry Redknapp'in prensiydi, ama işler iyi gitmedi. Takım CL'e katılamayınca bu oyuncuların maaş yükü eksiye geçti ve başkan Levy, bu yaz üç çok iyi oyuncu daha isteyen Redknapp'le yeniden düzenleme için anlaştı. Aslında Harry Redknapp'ten oyuncu almak zordur, nitekim futbol kafası epey farklı çalışır.

Redknapp'in metodlarına ilişkin dışarı yansıyan en ilginç olay, Tottenham'ın başına geçtiği ilk zamanlarda Liverpool'la oynadıkları maçta gerçekleşmişti. Devreye yenik giren Redknapp, ikinci devre orta sahadan bir oyuncuyu çıkarıp Pavlyuchenko'yu oyuna sokarak maçı çevirmiş, uzatmalarda gelen Pavlyuchenko golüyle üç puanı almıştı. O günlerde takımın kovulan menajeri Juande Ramos'un gitmeden evvel, ''Bent ve Pavlyuchenko çift santrafor oynayarak takıma faydalı olamıyorlar.'' sözü akıllardaydı. Bu tespit, Liverpool maçının basın toplantısında Redknapp'e soruldu:

Soru: Ex-manager Ramos'un ... şeklinde bir açıklaması olmuştu, ama siz Roman Pavlyuchenko - Darren Bent ikilisiyle maç çevirdiniz. Devre arası oyuncuya neler söylediniz?

Redknapp: ''Fazla bir şey değil. Zaten İngilizce bilmiyor, tercüman kullanıyor. Tercümana dedim ki, 'Ona söyle, oraları biraz karıştırsın.' Roman da kafasını salladı, ama herhalde içinden ''Ne diyor bu da*ya*ak, demiştir.''

Redknapp aslında tercümanlardan hiç hazzetmiyor. Oyuncuyla samimi ilişki kurmayı engellediğini düşünüyor, şüphesiz haklı. Hatta Portsmouth'tayken takımın büyük çoğunluğunu oluşturan yabancı oyunculardan bazıları, bir yılı aşkın süre geçmesine rağmen hala tercüman kullanmaya devam edince dellenmiş, on altı oyuncusunu dil kursuna göndermişti. Bu oyuncular aslında İngilizce'yi belli bir seviyeye kadar öğrenmişlerdi, ama halen Redknapp'ın Cockney aksanından bir şey anlamayınca tercüman kullanmaya devam ediyorlardı. Üniversite hocası gözetiminde bu futbolculara ''Cockney aksanını anlama eğitimi'' verildi.

Redknapp'i anlamak konusunda bir başka ipucu da bu sezondan. Bu sezonki Liverpool maçından önce de (onu da aynı şekilde geriden gelip kazanmışlardı) Rafael van der Vaart'ın açıklamaları epey ses getirmişti. Yukarıda linkini verdiğim yazıda geçen demecin uzun halini buraya yazayım:

''Harry çok özel bir adam, Spurs'ü evim gibi hissetmemin de sebebi. Sokaklarda futbol oynamaya geri dönmüşüm gibi hissediyorum.
Burada Real Madrid'de olduğu gibi taktikler hakkında uzun ve sıkıcı konuşmalar yok. Gerçi soyunma odamızda bir taktik tahtası var, ama Harry (Redknapp) herhangi bir şey yazmıyor. Bu beni çok rahatlatıyor. Müdür bize (Redknapp'ten 'gaffer' diye bahsediyor) ısınmaya çıkmadan yirmi dakika önce kadroyu veriyor, sonra benimle birkaç kelime konuşuyor. Sağda oynuyorsun ya da solda oynuyorsun, elinden geleni yap, keyif al, tribünlere en iyi oyununu göster... gibi şeyler. Sonra da savunmacılarımızdan biri geliyor, bana kornerlerde ve serbest vuruşlarda kimi marke etmem gerektiğini söylüyor, hepsi bu kadar.''
Harry Redknapp, üst düzey futbolda kalan son eski kafa hoca olabilir. Avrupa'nın geri kalanına baktığımızda İngiliz'lerin tutucu yanı çok daha baskın, onun halen varlığını devam ettiriyor olması ancak bu şekilde açıklanabilir. Metodları işliyor, çünkü üst düzey oyuncuyla aynı frekansı buluyor ve onun sahada en rahat, en güvenli şekilde oynaması adına çok iyi bir iletişim ortamı kuruyor. Yeter ki elinde üst düzey oyuncu olsun, Redknapp ondan en iyi verimi alabileceğini düşünüyor. Portsmouth'ta olduğu gibi Tottenham'da da şişkin kadro kullanmasının, üstün yetenekli oyuncuların ışıldamasının nedeni bu. Bugün de herhangi bir kriter vermeden önümüzdeki sezon zirveye oynamak için üç üst düzey eleman daha istiyor. Yine de sıklıkla sahadaki oyuncuların yeri ve görevleriyle oynayarak maç çeviriyor, maç kazanıyor; ama onun futbolunun ana hattını iletişim ve rahatlık oluşturuyor.

Yakında final filmi vizyona girecek olan bir neslin birlikte büyüdüğü Harry Potter da böyle yapardı. Kriz anlarında sıradışı işler olurdu, ama genelde asgari yeterliliği sağlardı. İçerisinde şiddet barındırmaması nedeniyle favori büyüsü olan expelliarmus'u (silahsızlandırma) her yerde kullanırdı. Gün geldi öldüren lanete bile expelliarmus'la karşılık verdi. Harry Rednknapp'in yaptıkları da buna benziyor. Bir yanda her maça sayfalarca döküman hazırlayan ve oyunculara hafta içi, maç öncesi sürekli bilgi akışı sağlayan Jose Mourinho'nun uç noktasını oluşturduğu Mourinho-esk hocalar grubu, diğer yanda Harry Potter'vari saf iyi niyet ve dostlukla avada kedavra'ya expelliarmus'la karşılık veren Harry Redknapp. Onun iyi dostları ve mutlu yaşayan futbolcuları var, ama hayat sıklıkla fantastik hikayelerdeki gibi ilerlemiyor; nitekim Real Madrid'le oynadıkları seride işler çok kötü gitti.

Tüm bu demeçler ve fikirler ışığında duruma Modric tarafından bakınca, o da muhakkak Tottenham'daki ortamdan mutlu olmalı. Ama Van der Vaart gibi en büyük baskı ortamını deneyip rahata ermediğinden olsa gerek, daha yukarısı için heyecan duyuyor. Redknapp ise eline gelecek yeni oyuncuları sahada ellerinden gelenin en iyisini yapmaya teşvik etmek için bekliyor. Chelsea ise performans zirvesini gören Essien ve Lampard'ın yerine muhakkak muadilini koymak zorunda. En risksiz seçim de rüştünü ispatlayan Luka Modric. Onun transferi, Scott Parker'a da Tottenham yolunu açabilir. Harry Redknapp ise Portsmouth'taki gibi Tottenham'da da para harcatmaya, daha iyi oyuncu istemeye devam ediyor. Arada da İngiltere ulusal takımı için adı geçiyor, daha doğrusu her milli maç zamanı. İngiliz'lerin tutucu kanadı hortluyor, ''Bizden biri olmalı!'' diyorlar. Zenofobikler tartışmayı radikalleştiriyor. Sular durulunca makul adamlar çıkıyor, verileri ortaya döküyorlar. Takım maç kazanıyor, homurtular kesiliyor. Tabii yalnızca bir süreliğine.
Tottenham'ın yeni transferi: Eşek Anapka
Noat Samisa

18.06.2011

Jorge Mendes Bataklığı

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, bugün bir başka Jorge Mendes oyuncusu olan Benfica'lı Sidnei için transfer görüşmelerine başladığını duyurdu. Pek çok kişi gibi oyuncuya şaşırdım, ama arka planı benim için sürpriz olmadı. Gerçek şu ki, Sidnei'in bonservisinin %50'si Jorge Mendes'in Gestifute şirketinde -diğer yazılan, %70'i Benfica'da ve kalan %30 Brezilya kaynaklı bir şirkette- Benfica kulübünün transfer yapıldığında bu yönde resmi açıklaması var. Diğer yandan Manuel Fernandes için resmi açıklama yapıldığı günden bu yana epey zaman geçti, bu transfer hikayesinde halen tek bir yeni açıklama ve gelişme yok. Bekliyoruz. Beklerken de boş durmayalım ve neden bu transfer ilişkilerinin üzerinde neden bu kadar durduğumuzu anlatmak, paylaşmak adına Jorge Mendes Bataklığı'nı anlatalım. Hikayeye şuradan başlanabilir, zira ben biraz fazlaca ayrıntılara dalacağım.

Öncelikle hikayenin başlangıcını çok kısa özetleyelim. Bar işletmecisi Jorge Mendes, 1996 yılında ilk işini yaparak girdiği menajerlik piyasasında sahip olduğunu konumu ve nüfuzu zamanla büyüttü. Öyle ki, Mart 2002'de o dönem Portekiz'in en gözde menajeri Jose Veiga'ya posta koyar hale gelmişti. İkilinin iç piyasaya hakim olma savaşını, havaalanında yaptıkları kavgada olduğu gibi Jorge Mendes kazandı ve Portekiz'in altın jenerasyonunu adım adım eline geçirerek büyümeye başladı. Fakat eti-budu belli olan Portekiz Ligi, hem futbolculara hem de Jorge Mendes'e dar geliyordu. İlk büyük işini 2002 yılı yazında yaptı ve hep birlikte bugüne geldik.

2002 yazında İsviçre'de düzenlenen U-21 Turnuvası, bir dönüm noktasıdır. Tribünde oturan Jorge Mendes, yanında konuşulanlara kulak kabartarak muhabbete dalar. İki kişi Hugo Viana'dan bahsediyor ve o yıl, yılın genç oyuncusu ödülünü alacak olan bu wonderkid'i övgüyle anıyorlardır. Akşam için randevulaştığı şahıslardır bunlar, yani İngiltere merkezli Formation menajerlik şirketinin yetkilileri. Görüşmeler orada başlar. Henüz ortada Hugo Viana için resmi bir teklif yoktur, ama Formation şirketi kendi bağlantıları yoluyla oyuncuyu İngiltere'ye getirebileceklerini söyler. Fakat bir şerh koyarlar. Jorge Mendes ülkesindeki piyasayı ele geçirmiş olabilir, ama burada Formation'ın borusu öter.

Formation şirketinin patronu Paul Stretford artık devrededir. Dönemin Newcastle çoğunluk hissedarı Freedy Shephard'ın oğlu Kenneth'le yakın dostluğu olan Stretford, onu kullanarak eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürür. Yıllardan bu yana Keegan'lı güzel günleri anıyor olan Newcastle, tavsiye üzerine şef scout'unu ve kendilerine oyuncuyu öneren Formation yetkilisi, eski futbolcu Tony Henry'i Hugo Viana'yı izletmek üzere İsviçre'ye gönderir. Onay verilir ve Hugo Viana, Jorge Mendes'in ilk büyük transfer başarısını olarak £8.5 milyona Sporting'den Newcastle'a geçer.

Bu transferden kazanılan para £300K'dır. Menajerlik ücreti Formation'a ödenir, ama Stretford sözünü tutarak baştan konuşulduğu gibi parayı ikiye böler. Yarısını kendilerine alır, yarısını Mendes'in şirketi Gestifute'nin hesabına geçer. Bu transfer, bir nevi Formation ve Gestifute'nin yazılı olmayan iş akdidir. İki şirket Nuno Capucho'nun Rangers'a pazarlanmasında birlikte çalışır ve yine parayı kırışırlar. Mendes artık Ada'ya adımını atmış, yağlı müşterilerle dolu bir lige oyuncu getirmeye başlamıştır. Ufak tefek işleri Cristiano Ronaldo transferi izler. Man Utd'dan Sporting'e ödenen £12.2 milyona ek olarak, £1.1 milyon menajerlik ücreti ödenir. Sözkonusu dönemde Man Utd'ın karar alıcılarından biri Peter Kenyon'dur, bunu bir kenara not edelim. Çünkü ileride lazım olacak.

Bu kez para Gestifute'nin hesabına yatar, fakat Mendes artık kartlarını açık oynamaya başlamıştır. Yarıdan az bir meblağı Formation'a havale eder, fakat durum sene sonu United'ın bilanço açıklamalarında ortaya çıkar. Stretford bu durumu üstlemez, üç eksik beş fazla; neticede iyi para kazanıyorlardır. Ama bu olay üzerine ortaklıklarını resmiyete dökmeye karar verir ve iki şirket arasında bir yazılı anlaşma imzalanır. Artık ortaklıkları belgelenmiştir. Ama Jorge Mendes'ten yedikleri kazık bombardımanı, henüz yeni başlıyordur.

Her şey, Chelsea'nin karar alıcısı konumuna geçen Peter Kenyon'un 2004 yazında Chelsea'nin yeni menajerinin Jose Mourinho olduğunu açıklamasıyla tekrardan değişir. Jorge Mendes'in menajeri olduğu Mourinho, ilk transfer sezonunda üç Portekizli oyuncuyu Chelsea'ye transfer eder. Bunlar Carvalho, Ferreira ve Tiago'dur. Tahmin edileceği üzere bu futbolcuların tümü Jorge Mendes'e bağlıdır. Üç oyuncuya ödenen 50 milyon avro bonservisin yanı sıra Chelsea'nin cebinden 2.45 milyon avro menajerlik ücreti çıkar. Mendes, ilk kez tümüyle kendi koşullarıyla yaptığı sözleşmelerin sonrasında Formation'a zırnık koklatmaz. Parayı yeğeni Luis Correira'nın üzerine yaptığı İrlanda merkezli yeni şirkete aktarır, bu transferde Gestifute'nin çalışmadığını göstererek sözleşmeyi delip geçer. Sonradan ortaya çıktığı üzere Formation ve Gestifute'nin Portekiz mahkemelerinde süren bir davası vardır, sebebi bu üç futbolcunun transferinde eski ortak Formation'ın yediği kazıktır. Ortaklık bozulur, çünkü öküz ölmüştür.
Sırtını Mourinho'ya dayayan Mendes, kendisini İngiltere piyasasına sokan Formation'ın bir daha yüzüne bile bakmaz. İsviçre'de Hugo Viana'yı birlikte izledikleri Formation yetkilisi Tony Henry sonradan, ''Hayatımın iki buçuk yılını Mendes'e verdim, onun için çalıştım. Onu insanlarla tanıştırdım, oyuncularını o kulüplere getirebilmesi için uğraştım. Ama Mourinho gelince kendi başına çalışmaya başladı.'' diyerek yedikleri kazığı anlatıyor. Kısa zamanda Man Utd ve Chelsea'ye birçok oyuncu (ayrıca Anderson ve Nani) pazarlayan Mendes, gitgide portföyünü genişletti. Rusya pazarına da Danny ve Bruno Alves'le el attı. Jose Mourinho'nun Inter'e gidişiyle yeni bir pazar buldu ve son olarak Real Madrid. Bugün dört adet futbolcusu orada, en büyük gelir kaynağı da Cristiano Ronaldo. Zira Mendes, sadece transfer işlemlerini yürüten biri değil. Fiyat listesinde üç hizmet var. Bunların içeriği,

- Futbolcunun kulüple olan görüşmelerini kolaylaştırma
- Futbolcunun selameti ve kulübün refahı için oyuncunun idmana ve maçlara zamanında gelmesini sağlama, bunun yükümlülüğünü üstlenme
- Futbolcunun imaj haklarında hak sahibi olma

şeklinde. Bu üçüne bir de artık yasak olmayan ''X kulübü adına Z kulübüyle olan transfer görüşmelerini yürütme'' menüsünü de ekleyebiliriz, mesela Man United'ın olası De Gea transferinde Mendes'in United adına görüşmeleri yürüteceği yazıldı, fakat bu haberi teyit eden bir yeni habere rastlamadım. Özetle, onun hizmeti diğer menajerlerden pahalı. Eğer Gestifute'yle çalışıyorsanız, daha fazla ödemeye mecbursunuz. Lakin bitmedi, dahası da var...

Gestifute, büyüdükçe büyüdü. Kolay para kazanma yolunu bulan Jorge Mendes, genişleyen çevresi ve sıfırları artan banka hesaplarıyla artık daha büyük oynamaya başladı ve yalnızca oyuncu transferiyle yetinmez oldu. İngiltere'de üçüncü şahısları oyuncunun değerine hissedar yapmak ya da üzerinde üçüncü şahıs yetkisi bulunan oyuncuları transfer etmek yasak, fakat Brezilya ve Portekiz'de bu durum serbest. Yıllardan bu yana varlığını sürdüren yatırım şirketleri, bu iki ülkenin futbolunda söz sahibi. Bunun yanı sıra Portekiz ve Brezilya arasındaki oyuncu sirkülasyonu, Brezilyalı'ların Portekiz'de sahip olduğu imtiyaz neticesinde çok fazla. Bunun farkına varan Mendes, sahip olduğu nakiti başta Porto olmak üzere scouting sistemi gelişmiş Portekiz kulüplerine yatırmaya başladı.

Mesela, Güney Amerika'dan 10 milyon avroya getirilen bir oyuncu için Porto'ya 5 milyon avro nakit ödedi ve oyuncunun yarı hissesine sahip oldu. Sonradan Porto bu oyuncuyu 30 milyon avroya sattığında 15 milyon avro Mendes'in cebine girdi, üstelik sözkonusu oyuncunun menajeri de Mendes olduğundan bu transferden Porto'dan daha fazla kazandı. Porto'nun elde ettiği ise Mendes'ten gelen nakit 5 milyon avroyu doğrudan maaş ödemesinde kullanmak ve bu yolla denk bütçe oluşturmak. Bu sistem, bugün Porto'nun Europa League Şampiyonluğu'nun arkasındaki en büyük desteklerden biri. Diğer yandan eğer Mendes bu oyuncunun menajerliğini üstlenmese, oyuncunun böylesi yüksek bonservis bedeli görmesi de uzak ihtimal. Geçtiğimiz yaz Man Utd'ın Vitoria Guimares'ten Carlos Queiroz referansıyla transfer ettiği ve Alex Ferguson'un ''bir kez bile izlemedim'' dediği Bebe'nin transferi, Mendes'in menajer olarak yapabildikleri noktasında önemli bir referans.

Bebe'nin eski menajeri Gonçalo Reis, kendi halinde yerel işler kovalayan biri iken oyuncusunun Man Utd transferi ihtimalinin peşindedir. Ama heyecanı fazla sürmez ve Man Utd'ın kulüple kontak kurmasından çok kısa sonra Bebe'den bir telefon alır: ''Gonçalo, artık seninle çalışmıyorum!'' Sonuçta Jorge Mendes sözleşmeyi yırtar, Reis cüzi tazminatını alır. Bebe'nin United'a gidişi artık teminat altındadır. Man Utd, 9 milyon avro öder ve transferi bitirir. Menajerlik ücreti de ödenir, fakat sonradan ortaya çıktığı üzere bu paranın yalnız 5.5 milyon avrosu Vit. Guimares'e gider, kalanı Gestifute'nin olmuştur. Çok kısa sürede yine iş kitabına uymuş ve Mendes, orta sınıf bir Portekiz takımında kadroya giremeyen bir oyuncudan yaklaşık 4 milyon avro kazanmıştır. Bu transferden gelen pis kokular İngiltere'de epey yankı buldu, fakat ortaya yasadışı bir belge koymak kolay değil.

Nihayet, artık Beşiktaş'a gelmiş bulunuyoruz, Fakat halen hikayenin sonuna gelemedik. Bu noktada NationalTurk'ün haberine pası atalım. Haberde detaylıca bahsedildiği üzere, Jorge Mendes'in menajerlik işlemlerinin yanı sıra fon aracılığıyla para kazanma yolları Portekiz'le sınırlı değil. İrlanda'da kurulu olan Quality Football Ireland Limited şirketi, Hugo Almeida transferinde sözkonusu 2 milyon avroluk bedeli ödeyen kuruluş. Altını eşeleyince ortaya çıkıyor ki, bu şirketin %69'u Amerika merkezli CAA Sports'a ait. CAA Sports da zaten Gestifute'nin ortağı. Pekiyi, 2009 yılından bu yana CAA Sports'un Avrupa bağlantılarını kim idare ediyor? Tanıdık biri, hani Jorge Mendes'in Man Utd ve Chelsea ile olan ilişkilerinde karşımıza çıkan biri vardı ya; ta kendisi: Peter Kenyon.

Şuradaki haber diyor ki, aynı Peter Kenyon spekülasyonu yapılan Drogba transferinde Galatasaray'ın görüş aldığı kişilerden biri. Öyle ya da değil, fakat şu gerçek ki Adnan Öztürk ve Ünal Aysal vaktiyle Peter Kenyon ismini zikrettiler, hatta kulüpteki profesyonellerden biri olacağı dahi vaat edilmişti. Tüm bu hikayeye Peter Kenyon'un eklemlenmesi, tesadüf olamaz. Yayın ihalesi 324 milyon avroyu bulan Türkiye, işbilmez yöneticileriyle epey iyi bir gelir kapısı olarak görünüyor olmalı.

Futbola akan para arttıkça, paraya doyan piyasa artan parayı başka yollara akıtıyor. Jorge Mendes'in hikayesini bir başarı öyküsü olarak anlatmak kabul edilir bir şey değil, ama şu konumda suçlu olduğunu da söyleyemiyorum. Çok kısa sürede yaratılan akıl almaz bir servet var ortada ve bu servet büyüyor. Kimi kulüpler bu serveti sportif kullanıyor ki, finansal fair-play sonrası bu vakalar daha sık görüleceğe benziyor. Fark, Porto ve benzeri kulüplerin oyuncuları çoklukla kendilerinin bulması ve Mendes'in ve Mendes gibilerin olaya sonradan dahil olması. Diğer yanda Ronaldo'nun telefonunun Demirören'in cep telefonunda kayıtlı olması ve Ronaldo'nun köyü Madeira'ya yapılacak olan butik otel... Beşiktaş'taki işleyiş ise bambaşka. Bunca yazılan ve olan-biten üzerine sormak lazım, Beşiktaş kulübünden herhangi bir yetkili Benfica'nın yedek stoperi Sidnei'i kaç kez izledi?

Beşiktaş'taki Gestifute'ye bağlı futbolcular:
Quaresma, Simao, Fernandes, Almeida, (muhtemel) Sidnei

Ahmet Bulut - Gil Marin - Jorge Mendes - Arda Turan & At. Madrid


Fernandes Transferi Hakkında

Kaynakça: Guardian, Times, Telegraph, community.manutd, NationalTurk, Sabah

Noat Samisa

02.06.2011

#2 - Futbolu Ligue 1'ın Ötesinde - Şampiyon Katalan-esk Lille!

Ligue 1'da bu sezon şampiyon, güzel takım Lille oldu. Fransa'nın kahramanı ve eski devlet başkanı Charles de Gaulle'un doğduğu şehir olan Lille, 57 sene sonra şampiyonluk kutladı. Onların zaferi, gücünü saha dışındaki başarıdan aldı ve sahaya yansıyan sıradışılıkla ayak seslerini duyurdu.Şu sıralar Türkiye sinemalarında ''İhanet'' adıyla bir Fransız filmi vizyonda. Şahsen oyunculuğunu pek beğendiğim Kristin Scott Thomas referansıyla izledim; olur da denk gelirseniz siz de izleyin. Eh, pek tabii şu zamanda insanlara film tavsiye ederken ihtiyatlı olmanın gereğini biliyorum. Kolay ulaşılabilir binlerce çok kaliteli film varken, bazı filmler zaman kaybı sayılabiliyor. Bu da onlardan biri olabilir; ama olsun, siz bu filmi en azından yapımcısı için izleyin. Yapımcısı için film mi izlenir, demeyin. Ya da diyin ve Spielberg'in yapımcısı olduğu birbirinin kopyası dünya istilası saçmalıklarını takip etmediğiniz buradan anlaşılsın!

Sözkonusu filmin yapımcılarından biri olan Michel Seydoux, 2002 yılında Lille'e başkan olmadan evvel arkasına baktığında adım adım gelen Lyon'u ve yüzyıl başında alt ligden çıkan Lille'i gördü. Tipik Ligue 1 tuhaflığı olarak, Vahid Halilhodzic'in aşağıdan yukarı çıkardığı Lille, zirve ligdeki ilk sezonunu üçüncü sırada bitirmişti. Fakat sonra ilk 10'un altına düşmüş, antrenör istikrarını korumasına karşın kulüp atlaya zıplaya ilerlediğinden, düşüşler engellenemiyordu. Bu şartlarda başa geçen Seydoux, kulübün çoğunluk hisselerine sahip olduğu 2004 yılında bir hedef koydu: ''2012'de Lyon'u geçmek.''

Henüz başkan olduğu ilk aylarda kulübe Belçika sınırında bir arazi kazandırdı. Özkaynaklardan 600 bin avro ödenerek satın alınan arazi, dört yılda adım adım geliştirilerek tamamı kulübe ait olan bir tesis haline getirildi ve kısa zamanda tüm kulüp faaliyetleri buraya taşındı. Tesislerin yapım sürecine parelel olarak ikinci uzun vadeli proje de kovanlamaya başlanmıştı. Sonunda bugünlerin Fransa Sosyalist Partisi Genel Sekreteri ve aynı zamanda yıllardır Lille şehri belediye başkanı olan Martine Aubry'nin de desteğiyle yeni şehir stadyumu için ilk kazma vuruldu. Fransa'nın Euro 2016 evsahipliğini kazanmasının ardından da bu inşaat hızlandı. 50 bin kişi kapasiteli bu stad, önümüzdeki yaz Lille kulübüne teslim edilecek.
Tesisleşmedeki atılımları adım adım artan gelirler izledi. Geliştirilen scouting organizasyonu ile kulübe pek çok nitelikli oyuncu kazandırıldı ve kulüp, hiçbir oyuncusunu (Kader Keita, Michel Bastos, Jean Makoun vs.) satmaktan çekinmedi. Michel Seydoux başkan olduğunda kulübün bütçesi 17 milyon avro iken, bu sezon 55 milyon avroya dayandı ki, bu noktada Fransa kulüplerinin denk bütçeye oynamasını zorlayan Direction Nationale de Controle de Gestion (DNCG) kurumundan bahsetmek gerekir. Fransa'da kulüpler sezon öncesinde tüm gelirlerini ortaya koyarak bir bütçe açıklıyorlar ve sözkonusu kurumun denetimine açık olarak bunu aşamıyorlar. Dolayısıyla tamamı şimdiden UEFA Finansal Fair-Play kurallarına uygun durumda. Bu vaziyet aynı zamanda Ligue 1'ı diğer büyük liglerdeki emülsiyon'vari görünümden uzaklaştırıyor. Her takımın belli bir istikrar sahibi olmak zorunda olduğu lig, yıllardan bu yana zirve lige yeni çıkanın, aynı sezonda başa oynayabileceği bir yapıda. Lille de bütçe ve maaş liginde beşinci olmasına karşın, bugün zirvede.

Bu doğrultuda eldeki en ilgi çekici veri, sezonu 68 gol atarak tamamlayan Lille'in gollerini 47'sini kaydeden üç oyuncunun; Sow, Gervinho ve Hazard'ın kulübe toplam maliyetinin yalnızca 6 milyon avro olması. Bu bedel de yalnızca Gervinho için ödenen bonservis, zira Moussa Sow sezon başında bedelsiz olarak Rennes'den geldi, Hazard ise kulübün altyapısının ürünü. Ayrıca kulüp, son iki yılda futbolcu satışından en çok para kazanan üç Ligue 1 kulübünden biri. Mali tablolarda hal böyleyken Lille'in başa oynayan bir takımdan ziyade orta sıralar için mücadele eden ve kendi yağıyla kavrulan bir kulüp olduğu görüntüsü var. Nitekim esas farkı yaratan, takımın sahaya koyduğu oyun ve bu, mali tabloların açıklayabileceği bir veri değil.
Başrolde Sow, Gervinho ve Hazard var, arkalarında yardımcı oyuncular...

Rudi Garcia önderliğindeki Lille, Avrupa'nın beş büyük ligi dikkate alındığında gol ortalaması en düşük lig olan Ligue 1'da geçtiğimiz sezon 4'üncü olurken attığı 72 golle sezonu bu dalda birinci tamamlamıştı. Bu sezon da benzer görüntü sürdü ve ligin en golcü takımı oldular. Rudi Garcia'nın ''Hep ileri gitmek istiyoruz. Topa sahip olup, kendi oyunumuzu oynamak istiyoruz.'' olarak açıkladığı futbol fikri, atak 4-3-3 şablonu üzerinden sahaya yansıdı. Aykırı takım Lorient'dan sonra ligin en çok pas yapan takımı oldular. Bir diğer aykırı takım Sochaux'dan sonra en çok gol pozisyonuna giren ve rakip kaleye en çok şut atan takım, yine onlardı. Marseille ve Lyon'u puan tablosunda olduğu gibi oyun olarak da epey geride bıraktılar ve en büyük farkı saha içi organizasyon oluşturdu. Lille bu sayede diğer takımlardan çok daha hızlı şekilde atağa çıktı ve çok çabuk aksiyon üretebildi. Set oyununda ise arka alanda bolca pas yapıp, topu Hazard'a ulaştırmaya çalıştılar. Sezon başı Fransa'nın Galacticos'unu kuran her iki takımın (Marseille ve Lyon) saha içi düzeni oturtma çabası yeni yıla kadar sürdü, Lille ise sezon başından bu yana aynı oyuncularla ve aynı oyun fikriyle dengeli çizgisini sürdürdü. Orta sahada çalışkan oyuncular Balmont ve Mavuba'nın oluşturduğu MavuBalmont birlikteliği, kulübün alt yapısından çıkan müthiş pasör Yohan Cabaye ile desteklendi.

On beş oyuncunun ana damarını oluşturduğu Lille'de kadro istikrarı sezon boyunca alınan yüksek verimin en önemli sebebi, ayrıca yardımcı oyuncular da çok önemli katkı yaptılar. Rudi Garcia takımına güveniyordu ve işler iyi gitmediğinde risk almaktan çekinmedi. Sıklıkla orta saha oyuncularından birinin yerine giren Tulio De Melo, Obraniak ve Frau kriz anlarında çok önemli gollerle takıma katkı yaptılar. Hele ki veteran golcü Frau'nun Marseille deplasmanında uzatmalarda attığı gol, sezon seyrinde çok ama çok kritikti.

Lille takımı hücumda ve savunmada sürekli hareket halindeydi ve yüksek pres gücü, nitelikli oyuncularla birlikte zekayla birleşti; nesneler arasında birliktelik kuruldu ve görünmez bağlar, bu başarıyı getirdi. Rudi Garcia, ''Bu başarının ne denli büyük olduğu ancak 10-15 yıl içerisinde ortaya çıkacak. Biz çok güzel bir grubuz, inanıyorum ki bu takımın oyuncuları ömür boyu arkadaş kalacaklar.'' diyor. O'nun 2009 yazında yaşadıklarını hatırlamak da bu noktada ilginç olabilir. Garcia, Lille'deki ilk sezonunun sonunda kulübün o dönemki sportif direktör ile fikir uyuşmazlığı yaşayınca görevi bırakıyor. Fakat başkan Seydoux araya giriyor, sportif direktörün kulüple ilişkisini keserek Rudi Garcia'yı iki hafta sonra yeniden masaya oturtuyor. Şartlar karşılıklı olarak kabul ediliyor ve Lille bu sezon duble ile şampiyon oluyor.
Lille'in idman tesisleri Domaine de Luchin; Kuzey'in La Masia'sı...

Bugün itibariyle kulübün tesisleri Domaine de Luchin'e kulüp kaynaklarından aktarılan toplam para yaklaşık 25 milyon avro. Yapım maliyeti ve diğer harcamalar birleştirildiğinde ortaya böylesi yüksek bir meblağ çıkıyor, fakat Seydoux'nun içi rahat. Çünkü bu tesislerde yatıp kalkan, idman yapan biri var ki, tek kalemde tüm yatırımı geri döndürecek. Bu kişi, Ligue 1'da bu sezonun en değerli oyuncusu olan henüz 20 yaşındaki Eden Hazard. Bir başkası, bu yaz Newcastle'ın yolunu tutacak olan Yohan Cabaye. Üç kuruşa alınan Adil Rami, sezon sonuna kadar Lille'de kalması koşuluyla 10 milyon avro karşılığında devre arası valencia'ya satıldı. Savunmanın sağında oynayan Matthieu Debuchy de bir diğer altyapı mahsulü oyuncu. Takımın as kadrosunu oluşturan oyuncuların neredeyse yarısına bonservis ödenmeden kurulmuş bir takım onlar.

Lille'in başarısının ülke futbolu için anlamı ise, üstyapıdan ziyade altyapıda yaptıkları. Laurent Blanc'ın şikayet ettiği durum aklıselim bir düzleme oturtularak tartışılırsa, Fransa'da nitelikli kanat oyuncusu kıtlığına da dikkat çekilebilir. Bugün Lyon'un kenar oyuncuları Lisandro ve Briand ile Marseille'in kenar adamları Remy ve Ayew, kanat oyuncusu değiller. Kendilerine pozisyon yaratan ve yaratılan aksiyonu değerlendiren oyuncular. Biraz Valbuena bu ekipten ayrılıyor, fakat o da bu sezon sık sık forvet arkası oynatıldı. Eden Hazard'ın varlığı, bu noktada bir fark oluşturuyor. Pasör orta saha Cabaye, Lille'in Barcelona'vari (hem oyun, hem altyapı) yapısının kanıtlarından biri ve Fransa milli takımı, bu tür oyuncuların eksikliğini hissediyor. Ulusal eğitim merkezlerindeki katı müfredat, kulüplerin altyapılarını daha değerli hale getiriyor. Lille'in de hedefi, altyapının oyuncu portföyünü genişleterek tüm kuzeyin en gözde okulu olmak.

2012'de Lyon'u geçmek, hedefine bir yıl önce ulaşan başkan Seydoux biliyor ki, bütçelerini Lyon ve Marseille seviyesine çıkarmadan zirvede kalıcı olmaları mümkün değil. Her iki kulüp de bu sezon ihtiraslarının kurbanı olarak pahada ağır ama dengesiz kadrolar kurdular ve kaybettiler. Bu durum önümüzdeki sezon muhakkak değişecektir. Yeni stadyum ve CL gelirlerine bel bağlıyorlar, şampiyon olamasalar da daimi CL katılımcısı olmaya gayret edecekler. Eden Hazard'ın sözleşme uzatması ve bir, belki de iki yılda daha Lille'de kalması bu hedefin en büyük dayanağı. Önümüzdeki sezon CL gelirleriyle birlikte 70 milyon avroya dayanacak bütçenin stadyumla birlikte 100 milyon avroya ulaşması hedefleniyor ki, bunu yapmaları halinde yarışmacı ortamda söz sahibi olabilirler.

Onların başarısı, şüphesiz birden fazla doğrunun bileşimi. Ne ilk, ne de son; orta sınıf kulüplerin başarı yolu bu. Fransa serisinin üçüncü bölümü, çıkış yapan oyuncular üzerine olacak.

2010/2011 Ligue 1 Şampiyonu
Lille OSC

Kaynakça: L'Equipe, Eurosport, Le Monde, Atlantico, Swiss Ramble ve FIFA.com

#1 - Skandalın Gölgesi Üzerinde

Noat Samisa

01.06.2011