Bugünlerin Roman Kahramanı

Duncan Hamilton, yirmi yılını Nottingham Evening Post'a vermiş bir gazeteci. Kendi tabiriyle sıradan bir iş hayatı olmuş, ama ilk çalıştığı yıllar hiç de sıradan olmayan bir adamın peşinden koşarak geçmiş. Brian Clough'la ilk tanıştığı günü unutamıyor. Sabahın 9'una randevulaşmışlar ve Clough, misafirini bu saatte viski içmeye zorlamış. Sohbetin ardından idmanı izleyen Hamilton, akşam gazetesine ''Forest'ta moraller iyi değil.'' diye yazınca ertesi gün Clough'ın gazabına uğramış: ''Hey, buraya girmen yasak. Tesislere girişin sonsuza dek yasaklandı. Defol!''

Fakat aradan iki gün geçtiğinde Hamilton'ın gazetedeki masasında duran telefon çalmış. Telefonun diğer ucundaki ses: ''Nerelerdesin sen, bok herif? İlgini çekecek haberlerim var. Bir kadeh şampanyaya ne dersin? Öğleden sonra buraya gel.'' Bu şekilde başlayan ilişki, zamanla Hamilton'ı Clough'a en yakın gazetecilerden biri haline getirmiş. Viskiden sonra şampanya, zaten ona göre Brian Clough'ı anıp içkiden bahsetmemek, Moby Dick'in serüvenini balıklardan bahsetmeden anlatmak gibi bir şey. Birlikte geçirdikleri yıllar boyunca pek çok anıları olmuş, ama Hamilton bunlardan birini en öne koyuyor. Günlerden bir gün Clough, Hamilton'ın elinde Sigmund Freud'un ''Günlük Yaşamın Psikopatolojisi'' adlı kitabı görür ve kitap üzerine konuşmaya başlarlar. Hamilton kitaptan kazandıklarından bahsederken Clough araya girer:

''İnsanları anlamak için Freud'un yazdığı sıkıcı bir kitabı okumaya ihtiyacım yok. Birinin bakış açısını bir ya da iki sözle değiştirmem sadece saniyeler alır. Menajerliğimin ilk günlerinden beri yaptığım şey bu... Bak sana anlatayım. Mesela soyunma odasında rengi atmış birini görürsem, ki bu kişi hatunla kavga etmiş, karı dırdırından bezmiş ya da bir şekilde iyi gününde olmayan biri olabilir, farketmez. Kimin fırçalanması, kimin kendi haline bırakılması gerektiğini iyi bilirim. Bu, sadece ama sadece benim gibi çok ama çok iyi hocaların tarzıdır. Bu işin anahtarı, oyuncularınızı bilmektir ve tabii ki sağ ayağını solundan daha iyi kullanmasından falan bahsetmiyorum. Onları gerçekten tanımaktan bahsediyorum, elimde ne tür insanlar olduğunu bilmekten... Ha, bu arada şu da var. Freud'un Avrupa Şampiyonu olduğunu hatırlamıyorum.''

Ne zaman tepesinin atacağı, ne zaman yumuşayacağı, ne zaman tarihe geçecek bir aforizmayla futbol dünyasını şenlendireceği belli olmayan bu huysuz, aksi adamın en yakınındaki muhabire öğrettiği ilk şey, sürekli ses kayıt cihazını açık tutması olmuş; tabii ki Clough'ın alete el koymadığı zamanlarda. Bu cümleler de ansızın söylenmiş, ama şükür ki kayda alınarak bugüne kadar gelmeyi başarmış. Hamilton'a göre bu paragraf, en iyi Brian Clough özeti; bir nevi kısacık bir otobiyografi. Hayata bakışına, muzip kişiliğine, zekasına, oyuncularla olan ilişkisine, oyuna dair fikrine ve başarı yolunda kullandığı metodlara dair pek kısa ama fazlasıyla çarpıcı bir pasaj.

Brian Clough, kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi hoca. Bu durum tartışmalı olsa da ikinci ligde geçen günler ile aynı takımla kazandığı ikinci Avrupa Şampiyonluğu arasında yalnızca dört yıl olmasının tartışılır yanı yok, bu apaçık bir gerçek ya da mucize. Bu asla tekrarlanamayan, eşi benzeri olmayan büyük başarı, onu futbol dünyasının kült kahramanlarından biri yapmaya fazlasıyla yetti. Ayrıca Justin Fashanu'ya karşı takındığı tavırla zıt olsa da onun Anti-Nazi Ligi'nin başkanlığını yapması, futbol dışındaki Clough figürünün en önemli parçalarından biri. Bu yönü de dahil, karizmatik antrenör Clough'a dair hemen hemen her şey bugünle karşılaştırılıyor, ama varılan yargılar koşullar değil, sonuçlar üzerine.

Bana göre Brian Clough en iyisi değil, ama listenin ilk beşinin, altısının dışına çıkması da mümkün değil. Harika geçen 70'ler sonunun ve 1980'deki Avrupa Şampiyonluğu'nun ardından çalıştığı yıllar boyunca yalnızca iki League Cup kazanabilmesi, onu iki parça şeklinde bir on yıla sıkıştırıyor. Bu on yıldan da ayrıca bahsedecek olursak, özellikle Nottingham Forest'ın üst üste iki sezon Avrupa Şampiyonu olduğu dönem, İngiliz Futbolu'nun tarihte gördüğü en üst noktadır. 77-82 yılları arasında, tam 6 sezon üst üste Avrupa Şampiyonu İngiltere'den çıkmıştır. (Üç kez Liverpool, iki kez Nottingham Forest, bir kez Aston Villa) Bir yıl aranın ardından Liverpool bir kez daha kupayı kaldırmış ve sonraki sezon gelen Heysel Faciası ile İngiltere, beş yıl boyunca UEFA Şampiyonaları'ndan men edilmişti. Bir sonraki Avrupa Şampiyonluğu için ta 99'a dek beklediler ve bir daha asla benzer bir dönem olmadı. 70'lerin sonu, 80'lerin başı hem maddi olarak İngiliz kulüplerinin Avrupa'nın önünde olduğu, imkanların genişlediği, hem de Shankly önderliğinde Ada'nın futbol geleneğinin dışına çıkan sabırlı futbolun hüküm sürdüğü yıllardı.

Bill Shankly, zamanla değişen oyun fikrini şu şekilde anlatır: ''Kıta Avrupa'lılar bize gösterdi ki, kazanmanın tek yolu arka alanda oyun kurarak oynamak. Bize top yapabilen savunmacılar gerekiyordu, bu yüzden sakatlanan stoper Larry Lloyd'un yerine aslen orta saha oyuncusu olan Phil Thompson'ı çektik ve işler değişti. Oyuncularımıza 'topun her bizde olduğu anda gol aramamamız gerektiğini' anlattık, hep birlikte bunun farkına vardık. Her şeyden önce ana hedefimiz takımdaki herkesin topu kontrol edebilmesi, basit pas işini yapabilmesi ve futbolun temelini uygulayabilmesi idi. Kontrol, pas... kontrol pas... gayet basit işliyordu.''

Devamı için Stuart Holden'la Uzun Top Oynuyoruz başlıklı yazıya bakılabilir. Charles Reep adında biri, zirvedeki İngiliz futbolunun altına yavaş yavaş dinamit yerleştirdi ve Heysel sonrasındaki boşluğun fitilini ateşlediği bomba patladı. Sonrası Premier League ve yabancı oyuncu - yabancı menajer bağımlılığı ve tabii Alex Ferguson. Brian Clough da aynen Shankly'nin fikirlerini benimsiyordu. Uzun top ya da kick-and-rush geleneğine karşı söylediği meşhur ''Eğer Tanrı futbolu gökyüzünde oynamamızı isteseydi, oraya çim saha koyması gerekirdi.'' sözü, bu hususta en değerli kanıttır. Yüksek bedellere nitelikli oyuncular alabilmesi ve özel bir dönemde çalışması ve tabii ki Peter Taylor'ın varlığı Brian Clough'ın yardım aldıkları olarak karşımızda duruyor. Diğer yandan, kuşkusuz o günler futbolun içerisine giren para bugünkü kadar çok değildi ve ayrıca, üst taraftakiler ile alt taraftakiler arasındaki makas bu denli açık değildi. Bugün Clough'vari bir başarı kazanmak neredeyse imkansız. Bunda maddi durum kadar, iletişim imkanlarının artmasıyla hızlıca gerçekleşen futbolun globalizasyonu da büyük etken. Artık bilgi zor ulaşılır bir şey değil.

Clough'ı bugünden uzaklaştıran, tarihe iten bir başka konu da zamane hocalarının onun zıttı olmaları. Yetmişinden sonra evde Fransızca çalıştığını söyleyen Ferguson bir yanda, İskoçya'daki hocasının Andre Villas-Boas hakkında söylediği, ''Eline geçirdiği her şeyi okurdu, özellikle psikoloji ve fizyoloji kitaplarını...'' sözleri diğer yanda duruyor. Zaten Duncan Hamilton da Clough hakkında yazdığı kitabı 'eğer muhatabı görebilseydi, tepkisi ne olurdu' sorusuna ''Sanırım okumak istemezdi, ya da okur ama hiçbir şey söylemezdi.'' diyerek durumu ortaya koyuyor. Şüphesiz burada farkı yaratan, dünyanın ve futbol dünyasının değişen koşulları. Daima karşılaştırıldığı Jose Mourinho'nun belki de onunla tek ve en çok benzeyen yanı, oyuncularını iyi bilmesi. Dediği gibi, bu tam da en iyilerin kullandığı ya da bu sayede en iyi olmaya yaklaştığı bir yöntem. Tabii bu yöntem 70'lerde tek başına yeterli olurken, bugün çok daha fazlası gerekiyor.
Elbette tüm bunlar Brian Clough'ın futbol tarihindeki yerini değiştirmiyor, değerini azaltmıyor; ama gerçeğe yaklaşmayı sağlıyor olabilir. Vaktiyle istifa mektubunu Daily Mail'e satacak kadar ali cengiz oyunu müptelası Don Revie'nin zıttı olan bu özel adam; tarzı, kişiliği, söylemleriyle futbol dünyasında tevatür olmuşken, yetmedi; bir de roman oldu. Sonuçta onun gibisini başaran biri yok ve onun gibisini başarırken onun gibi davranan başka birinin de olması mümkün değil. Her ne kadar Clough ailesi David Peace'in aynı adlı romanından uyarlanan The Damned United filmi vizyona girmek üzereyken hikayeyi protesto etse de, ortaya etkileyici bir şey çıktığı kesin. Romanın film uyarlaması kanımca tatmin edici, ama yazar Peace'i okuduktan sonra fazlası için heyecanlanmamak elde değil.

Yıllar önce ülkemizde İngilizce öğretmenliği yapan David Peace uzun yıllardan bu yana Tokyo'da yaşıyor. Buradan aldığı destekle bir üçlemeye girişti ve bu serinin ilk romanı olan Tokyo, Sene Sıfır!'ı Sel Yayıncılık sayesinde Türkçe okumak mümkün oldu. Peace'in ilgi çekici, türünün nadir örneklerinden biri olabilecek bir anlatımı var ve seçtiği konu ziyadesiyle enteresan. Bu okuma Peace'e dair merakımı artırdı ve aynı kitapta The Damned United'ın da yakın zamanda Türkçe'ye çevrileceğine dair bir müjdeyi görmem büyük sürpriz oldu. İngilizce olarak ancak bir kaynak kitap gibi okuyabilmiştim, fakat sahih bilgiler içermediğinden pek anlamı olmadı.

Nihayetinde bu bir roman ve David Peace iyi bir yazar. The Damned United'la daha önce denenmemiş bir şey yaptı. Kurgulanmış sportif başarı öykülerindense gerçek tarihi yeniden detaylandırarak yeni bir yol açtı. Türünün ilk örneği olan bu kitabın Türkçe'si ne zaman çıkar bilinmez, ama muhatapları bilsinler ki merakla bekleyenler var. Üç şehirde heykeli bulunan, gerçek bir futbol kahramanı olan Brian Clough'ı bir roman kahramanı olarak okumak, muhakak heyecan verici bir deneyim olacak.

Kaynakça: Indenpendent, Leftion.co.uk, Inverting the Pyramid (kitap), Clough: The Autobiography (kitap)
Görseller: whoateallthepies


Noat Samisa

19.07.2011

Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #3 - (1978) Arjantin 3-1 Hollanda (aet)

Bin dokuz yüz yetmiş sekiz, olanlardan çok olmayanların ve tabii Kempes'in şampiyonasıdır. Arjantin'in ''Kirli Savaş'' yıllarında insanlar yok oluyordu. Kimisi sokak ortasında kayboluyor, kimisi gökyüzüne çıkarılıp denize atılıyordu. Turnuvadan iki yıl önce ülke yönetimine el koyan ordu, öldürdüğü insanların olmayan mezarlarının üzerini bir şölen ile dolduracaktı. Cuntanın gelişinden evvel Arjantin'e verilen Dünya Kupası organizasyonun bir ara başka bir ülkeye taşınması düşünülse de Isabel Peron'un taahhütleri kabul edilmişti. Daha önce ayrılan bütçeden fazlası ayrılmış, turnuva için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Harcanan para çoktu ama Arjantin'de insanlık ve vicdan yoktu. Almanya'da Breitner, Arjantin'de Argentinos Juniors'lu gürbüz çocuk, Hollanda'da ise Cruyff yoktu.

Arjantin finalde kazanırken herkes ''Cruyff olsaydı...'' diyordu, ama faşist cunta yönetimini protesto etmek futbolun, hazzın ve birliktelikten doğan ulusal çıkarın önüne konulabilirdi: ''Şunu bilmelisiniz ki buradaki futbolculuk kariyerimin sonlarında bazı sorunlar yaşadım. Bir gün birileri Barcelona'daki evimizde kafama silah dayadı, çocuklarımızın gözü önünde eşimi ve beni bağladı. (...) Çocuklarım okula polis eşliğinde gitti, üç-dört ay boyunca evimizde bir polisle birlikte uyuduk, maçlara korumayla gittim. (...) Tüm bunlar pek çok şeye bakışınızı değiştiriyor. Hayatınızda başka değerlerin öncelik olduğu zamanlar da var. Futboldan uzaklaşmanın zamanı gelmişti ve tüm bunlardan sonra Dünya Kupası'na gidemedim.''

Ama tam otuz yıl sonra, futbol tarihinin en sıradışı, en çarpıcı, en çok konuşulan kararlarından birinin esas sebebi ortaya çıktı. Johan Cruyff'un 78'de Arjantin'e gitmemesinin ardındaki gerçek, bundan üç yıl kadar önce birinci ağzıdan yukarıdaki cümlelerle Katalunya Radyosu'na açıklandı. Sebep Arjantin'deki cunta değil, o dönem Avrupa'da bu tür eylemlerle isim yapan sol eğilimli örgütlerden biriydi. Gerçi bir kısım şüphecilerden bunun da gerçek olmadığına, esas sebebin sponsorluk anlaşmalarının çakışması olduğuna ya da Cruyff'un 74'teki ''havuzbaşı vakası'' olarak bilinen Bild kumpası sonrası eşi Danny'le barışma fidyesi olarak 78 DK'yı verdiğine inananlar yok değil.
Final maçı başlarken, Cruyff'un yokluğundan ziyade dört gün önce Arjantin'in Peru'yu 6-0 mağlup ederek finale çıkması konuşuluyordu. İki puanlık sistem ve ikinci tur gruplar ile oynanan turnuvada, Brezilya'nın üç averaj fazlası fark koyduğu durumda Arjantin'in finale çıkmak için en az 4 farkla Peru'yu mağlup etmesi gerekiyordu. Altı attıkları maçtan sonra çok kişi konuştu, ama sonuçta ezeli rakipleri Brezilya'yı kendi evlerindeki şampiyonada finalden mahrum bıraktılar. Düşünsenize, cunta tarafından hak ihlallerinin dış dünyadaki yankısının yarattığı kötü imajı değiştirme işinin yapması beklenen Arjantin'deki turnuvanın finalisti, belki de şampiyonu Brezilya olacaktı!

Maç başında Hollanda topun arkasına geçti. Üç blok halinde yerleştiler, alamet-i farikaları 4-3-3 dizilişi üzerinden pozisyon aldılar. Fakat arka dörtlü farklıydı. Takımın stoperi Brandts, Arjantin'in tek santraforu Luque'yle adam adama oynuyordu, ikinci savunmacı Ruud Krol ise onun arkasında süpürücü görevini üstlenmişti. Topu kazandıklarında ise sakin paslarla geriden çıkıyorlar, rakip sahaya yerleşmeye çalışıyorlardı.

Bu turnuvada Hollanda'nın başında Ernst Happel vardı. Kısa paslara dayalı, topa sahip olma odaklı futbolun ilk temsilcilerinden sayılan ''Tunaboyu Ekolü'' savunucularından olan Avusturyalı Ernst Happel, vaktiyle Hollanda'da çalışmış, Ajax direksiyonu devralmadan önce Feyenoord'la önemli başarılar kazanmıştı. Akabinde bir de Hamburg'la Avrupa Şampiyonu olacak ve bugün dahi bu kupayı iki farklı takımda kazanan üç kişiden (Mourinho ve Hitzfeld) biri olacaktı. Cruyff yoktu; ama sürpriz de yoktu, Hollandalı'lar kendi oyunlarının öncülünü ve ardılını seçmişlerdi. Fakat orta sahadaki düşük yaratıcılık seviyesi ve Cruyff'un yokluğu, nispeten yüksek yaş ortalamasıyla birleşince onları 74'teki tempo ve dinamizmden alıkoymuş, sonuç almak adına daha gerçekçi bir oyuna itmişti.

Arjantin'in güçlü ön alan presi de Hollanda'nın sıklıkla kendi yarı sahasına çekilmesinin nedenlerinden biriydi. Liberolu oyun, çizgi savunma (high-line) fikrini değiştirmiş ve atak görünen taraf kolayca Arjantin oluvermişti. 1974'teki turnuvadan sonra Arjantin ulusal takımı antrenörlüğünü devralan Cesar Luis Menotti, adeta Hollanda'lılara karşı 74'teki Hollanda'nın oyununu oynatıyordu. Onun Arjantin ulusal takımının başına geçmesini sağlayansa 73'te Huracan'la kazandığı şampiyonluktu. Onun Huracan'ı için ''Onları oynarken izlemek keyifti. Arjantin sahalarını tango ritmindeki futbollarıyla doldurdular ve kırk beş yıl sonra yöreye (Parque Patricios) gülümsemesini geri verdiler.'' deniyordu. Menotti'nin özgürlük ve yaratıcılığa dayanan oyununun blueprint'leri, güçlü ve dinamik ön alan presiyle birlikte radikal çizgi savunmaydı. Kempes'in de ileri üçlüye dahil olmasıyla Hollanda'nın arka alan oyuncularına maç boyu müthiş bir baskı uyguladılar. Hollanda'nın bu presten kaçış yolu Krol'ün müthiş oyun zekası ve kaleciye geri pastı.
Menotti'nin takımı, bugünlerin trendi 4-3-3'e daha yakın nitelikte, bu sezonun Porto'suna yakın bir görüntüyle sahada yer alıyordu. Kenar oyuncuları merkeze doğru yapılan ön alan presiyle yükümlü, ama geri kalan anlarda özgürdü. Aslında santrafor olan Mario Kempes orta sahaya çekilmişti ve bu hamle, turnuvayı adeta domine etti. Finalde de muhteşem oynayan Kempes, gerektiğinde savunma önünden top çıkardı, gerektiğinde üçlü orta sahanın diğer iç oyuncusu rolündeki Ardiles'e daha geride pozisyon alması konusunda anlaşarak forveti çiftledi. Gol de bu şekilde geldi. Sola kat eden Ardiles topu taşıdı, içeri koşu yapan Bertoni'nin boşalttığı alana sızan Kempes skoru değiştirdi. Bu golden önce Hollanda kale ağzında Rep'le müthiş bir pozisyon yakalamış, ama kaleci Fillol nefis bir kurtarışla skoru sabit tutmuştu. Rep'in şutunun hemen öncesinde de bir duran top pozisyonunda Passarella kale ağzından topu yukarı dikmişti.

Devre bittiğinde maçın görüntüsü şu şekildeydi: Hollanda bol pas yapmaya çalışıyor, ama çok kez rakip yarı saha ortalarını geçemeden topu kaybediyordu. Arjantin'in ön alan baskısı öldürücüydü, Kempes ve Ardiles'in sahaya koyduğu enerji inanılmazdı. Neeskens ve Willy Van der Kerkhoff çok etkisizdiler, tüm yük Krol'ün ve diğer iki orta saha oyuncusuyla sürekli yer değiştiren Haan'ın üzerine kalıyordu. Orta sahadaki yetersizlik Portakallar'ın belini bükmüş, bir ekstra oyuncu aranır olmuştu. Ayrıca maç çok sertti, oyun sürekli sakatlık ve hakeme itiraz sebebiyle duruyordu. Neeskens mesela, maç boyu toplam beş dakika yerde yattı.
E_5jV4 on Make A Gif, Animated Gifs
Arjantin'in savunma önü oyuncusu Americo Gallego: ''Gallego Dönüşü''

Oyunun seyrini değiştiren, Arjantin orta sahasının güçten düşmesi oldu. Çok yorulan Ardiles, saat bitiminde yerini Larrosa'ya bıraktı. Kempes de yavaşlamıştı ve Hollanda, son yirmi dakika adeta rakip yarı sahaya çöktü. Arjantin halen hızlı kenar oyuncularıyla (özellikle Ortiz, inanılmaz bir süratle rakip ceza sahasına inebiliyordu) kontra atak tehditini ve skoru koruyordu, ama ekstra katkı beklerden geldi. Hollanda orta sahada pas yapma imkanı bulunca rakip yarı sahada top tutar oldu ve bu durum, Hollanda beklerine hücuma katılmaları için gereken zamanı verdi. Jansen ve Poortvliet sık sık rakip yarı saha ortasında göründüler. Golde de Poortvliet yaptığı bindirmeyle solu karıştırdı. Merkezde bomboş kalan Haan, sağdan kaçan Rene Van der Kerkhoff'u gördü ve oyuna ikinci yarı dahil olan Larrosa ofsaytı bozdu. Rene'nin güzel ortası, maça ikinci yarı Rep'in yerine dahil olan ve o anda kendini unutturan Nanninga'nın kafasıyla buluşunca 82. dakikada maça eşitlik geldi. Kalan bölümde de fırsatları bulan taraf Hollanda'ydı. Hele ki orta sahadan atılan bir uzun topta Rensenbrink'in dokunduğu topun direkten dönüşü var ki, o anda tarih değişebilirdi. Maçın son dakikasıydı ve oyuna hakim olan Hollanda, bu golle ortada ne varsa alabilirdi. Olmadı, maç 1-1 bitti ve uzatmalara gitti.

Uzatmalara da Hollanda hızlı girdi, maçın son bölümündeki oyun üstünlüğü sürdürdü. Fakat işleri yine Mario Kempes değiştirdi. Bir duran top sonrasında ceza sahasına yaptığı koşuya iyi bir pas aldı, iki nefis çalımın sonunda biraz da şans yardım etti ve Arjantin'i öne geçiren golü attı. Dengeler değişmişti. Zaman ilerledikçe aArjantin oyuna yeniden hakim oldu, yine Kempes attı, fişi çekti. 116. dakikada bu kez yarı saha ortasında aldı topu, mükemmel çalımlarla içeri girdi. Karambolde top Bertoni'nin önünde kaldı ve şampiyon Arjantin oldu.

Cesar Luis Menotti'ye göre onun Arjantin'i, futbol tarihi boyunca gelmiş geçmiş tüm Arjantin takımlarından daha iyi futbol oynadı. Üstelik Maradona'sız. Turnuva öncesindeki aday kadro kampında yer alan Maradona, henüz dünya çapında bir yıldız olmamasına ve genç yaşına karşın Arjantin'de büyük popülarite kazanmıştı. Menotti'nin onu nihai kadroya almamasına dair iki gerekçe öne sürülür. Biri, takımın tek ülke dışında çalışan oyuncusu olan Mario Kempes'in takımın merkezinde olması ve Menotti'nin takımı Maradona'nın gölgesinin dışında bırakmak istemesi. Çünkü turnuvayı kazanacağından şüphesi yoktu. Diğer bir iddia ise, Menotti'nin başarıyı paylaşmak istememesi ve Maradona'ya cunta'cıların gösterdiği yakın ilgi. Zira Menotti açıkça sol eğilimli bir entelektüel idi ve bu yönü, onun 78 DK'yı kaldırdıktan sonra çift tarafı keskin bir bıçak olarak sürekli karşısına geldi.

Bıçağın bir yanı, Peru maçı ve doping iddiaları. Menotti'nin kendisinin de söylediği gibi Arjantin'de doping, o yıllarda olağan karşılanan bir şeydi. Hocanın ısrarla mücadele ettiğine dair açıklamalarına karşın, dönemin tanıklarından biri ''78'de futbolcuları adeta laboratuvara kapatmıştı. Kadınlar yoktu, bolca vitamin vardı. Ülkenin geleneğine zıt olarak müthiş tempolu bir Arjantin yaratmıştı.'' diyor ve ekliyor: ''Arjantin milli takımından bazı oyuncular, amfetamin bağımlısıydı. Tarantini ve Kempes'in durulması için sonrasında bir saat daha koşmaları gereken maçlar vardı.'' Bıçağın en keskin yanıysa Menotti'nin cunta zulmü bittikten yıllar sonra özür dilemesine sebep olanlardı:

''Pek çok insan, benim diktatörlük ve cunta dönemlerinde neden teknik direktörlük yaptığımı soruyor. Ben de soruyorum: 'Ne yapmalıydım? Takımı kötü mü oynatmalıydım? Numara yapıp bize güvenen insanlara ihanet mi etmeliydik?' Hayır. Hepimiz farkındaydık, halkımız için oynuyorduk. (...) Final maçından önce, 'bakacağımız yer şeref tribünü değil, açık tribünlere bakacağız, insanlara bakacağız, belki babalarımızın oturduğu yere, çünkü oradakiler metal işçileri, kasaplar, fırıncılar, taksi şöförleri...' dedim oyuncularıma. (...) Bizim zaferimiz, Arjantin futboluna eski onurunu geri vermiştir.''

Cesar Luis Menotti'nin ve takımının Dünya Kupası zaferinin en çok Arjantin futboluna mı, yoksa hüküm süren cuntaya mı daha çok yaradığı, tartışmalıdır. Fakat Menotti'nin durduğu konum, bize bu konuda taraf tutma imkanı verebilir. Menotti, futbol sahasında yeni bir fikrin üreticisi ya da uygulayıcısı değildi. Bir yönüyle Avrupa'da semiren fikirleri Güney Amerika'da uygulayan ilk kişi olabilir, fakat onun futbol tarihindeki ayak izlerini takip ettiğimizde ancak sınırlı bir zaman aralığını inceleme imkanımız olur. Onun futbol tarihindeki yeri, çokça Arjantin'deki siyasi ortam ile parelel süren Menottizm vs. Bilardizm tartışmasıdır.
Menotti, kendi futbol fikrini askeri darbe yıllarına bir karşı duruş olarak görüyor olabilir. Onun özgürlükçü ve yaratıcı futbolu, bir nevi baskıcı rejim protestosuydu. 86'da bir kez daha Arjantin'e Dünya Kupası zaferi yaşatacak olan Bilardo'nun futbol fikri ise Menotti'ye göre ülkenin başına gelen tüm kötülüklerin sorumlusu olan geleneksel ideoloji ve bunun Osvaldo Zubeldia üzerinden futbola yansımasıydı. Menotti daima Bilardo'yu eleştirmiştir, Bilardo ise sürekli kendini savunmuştur. Bu durum, Bilardo ulusal takımın yönetim kademesinde olsa da halen devam etmekte.

Futbolu halka hizmet olarak gören Menotti, zaferi cuntaya yarayan 78'in Arjantin'ini ''tarihin en iyi futbol oynayan Arjantin'i'' olarak tanımladıktan sonra Maradona etkisiyle Barcelona'nın başına geçti, fakat bugüne değin aradan geçen yaklaşık 25 yılda tek bir kupa kazanamadı. 78'deki zaferine dair şike ve doping iddiaları da yalanlanamadı. Görev aldığı diğer takımlarda, olmazsa olmaz olarak gördüğü radikal çizgi savunma başına sürekli iş açtı ve kendini yenileyemeyerek zirve futbol sahnesinden silindi, sürekli başarılı olanı hor gören huysuz bir ihtiyara dönüştü.

Cesar Luis Menotti'nin futbola dair fikirleri yarışmacı ortamda değilse bile teoride ve mutfakta halen değerli. Beraber kitap yazdıkları müridi Angel Cappa, yakın zamanda Menotti'nin ilk göz ağrısı Huracan'ın başına geçmiş ve takımda kiralık oynayan Javier Pastore'nin bugün en iyiler arasında yer almasına yardım etmişti. Fakat takım ağır şekilde başarısız olunca, her zamanki gibi kısa süre içerisinde görevden alındı. Yakın zamanda akciğerlerinden ameliyat olan Menotti, epeydir futbolla yakın ilişki kuramasa da bilgi ve fikirler kurduğu bağ, epey güçlü. ''Sadece futboldan anlayan, futboldan da anlamaz.'' sözünden fazlası var, zaten Messi de futbol ve play-station'dan fazlasından anlamıyor:

''Benim iddiam şu ki, bir takım tümüyle bir fikir üzerinedir. Fikirden fazlası sorumluluk, sorumluluktan fazlası hocanın bu fikri savunacak olan oyuncularına fikri iletirken sahip olması gereken açık itikattir. Beni kaygılandıran, biz hocaların risk almaktan kaçınmayı bu oyundan defetme hakkını kendimizde görmememiz. Futbolda risk vardır, çünkü risk almaktan kaçınmanın tek yolu futbol oynamamaktır.''

Öyleyse ''Hiçbir gerçek macera, yaşandığı sırada keyifli değildir.'' diyen doğru mu söylüyor, yanlış mı? Arjantin Copa America'da oynadığı ilk iki maçta ancak iki puan alabildi ve ülke futbolu, yine aynı tartışmanın kucağında. 78'de tek ülke dışı futbolcu Kempes'ti, bugün takımın neredeyse tamamı ülke dışından ve Messi üvey evlat. Rensenbrink'in son dakikada direkten dönen topu gol olsa belki bugün her şey farklı olurdu, tabii hakkıyla kazananı hor görmedikçe...

Arjantin 3-1 Hollanda (aet)

Kempes - 38'
Nanninga - 82'
Kempes - 105'
Bertoni - 116'

Kaynakça: Tanrının Eli - Jimmy Burns (kitap), Jonathan Wilson, Marcela Mora y Araujo


Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #2 - (1989) Milan 5 - 0 Real Madrid
Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #1 - (1996) Liverpool 4 - 3 Newcastle

Noat Samisa

08.07.2011

Beşiktaş'a Geçen Sezonun Mirası ya da Reddi Miras Hakkı: 10 Madde, 10 Sonuç

1- Yanlış hoca seçimi, az kalsın tüm sezonu çöpe atıyordu.

Açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki, Bernd Schuster konusunda yanılanlardan biri de bendim. Sezon öncesinde kendisinin İspanya günlerine dair okuduğum notlarla, edindiğim izlenimlerle bir noktaya kadar şartların doğru gelişmesi halinde hocanın takımı yükseltebileceği kanaatini taşıyordum. Fakat bu fikir, sezonun ilk İBBSpor maçıyla esnemeye başladı. Üç maçlık yenilgi serisiyle erozyona uğradı, Kasımpaşa ve Konyaspor maçlarında kırıldı, ama Porto deplasmanında yeşeren umutlar, ikinci İBBSpor maçına dek parçaları birlikte tuttu. Olimpiyat Stadı'ndan çıkarken benim Schuster'le olan kalbi ilişkim bitmişti. O gün, aslında kulübün hocayla olan bağı da tümüyle çözülmüştü, ama geçmişte yapılan yanlışlar, bu kez yanlışı doğru gösterir oldu ve fazladan yaşanan bir buçuk ayın sonunda birbirimizi daha fazla üzere, pişmanlık duymadan ayrıldık. Kendisi işine saygı göstermedi, bu haliyle de Beşiktaş tarihinin destek/icraat oranı en yüksek ya da tanımsız hocası oldu.

Hoca'nın ilk sözlerinden biri ''Türkiye’ye kazanmak, başarılı olmak için geldim.'' şeklinde olmuştu. Serdal Adalı ise sonradan ''Schuster ile ilk oturduğumuzda 'parayı sormadan nasıl bir sistem istediğimizi' sordu. Biz de hayalimizde ki futbolu söyledik.'' dedi. Beşiktaş'ın bir daha katiyetle bu tip tezatların içerine düşmemesi gerek. Bu kulübün mevcut organizasyonu ile oynama biçimini önceden seçmesi imkan dahilinde değil. Bunun propagandasını yaparak futbol içi ve meslek etiğine ilişkin hataların örtülmesi de artık kabul görmemeli. Geçtiğimiz sezon sertlik, ülke futbolundaki varoşluk, hakemler, federasyon hakkında dönem dönem söylemler, eleştiriler oldu; zira bir önceki yıl da bir başka kulüp aynı süreci yaşatmıştı. Bugünse geriye dönüp bakıldığında elde saf bir başarısızlık süreci kalmakta. Sorumluluk, açıkça kötü organizasyonda ve kötü organizasyonun üzerine yardımcı aksam olarak eklenen tembel, uyumsuz ve takıntılı hocaların seçiminde. Yeterince iyi değilken iyi olanı değil, yanlışlarınızı örtmesi için doğru olanı seçmek, en doğrusu olmalı. Bu da bilinç ve çalışma ile mümkün olabilir.

Tayfur Havutçu, bu bakış açısıyla Schuster'den daha makul biri. Radikalliğe varan sonuçsuz uygulamaların yerini kısa zamanda oyunculara, ortama ve hedeflere uygun olana yaklaşan bir yapı aldı. En azından asgari yeterlilik sağlandı. Muhakkak, bu yumuşak geçişte Tayfur Hoca'nın Schuster'ce dışlandığı günlerde aklında takıma dair oluşan fikirler ve Ümraniye'de olan-bitenin etkisi vardır. Sonuçta bir haftada on iki gol yiyen Beşiktaş'ın sezonu kupayla kapatması çok düşük ihtimal iken, Kayseri'de gelen kupa, iflasla kapatılacak sezonu bu yaza aktaran dilek taşı oldu.

2- Beşiktaş'ın kalesi değil, üç sıra kale duvarı...

Geçtiğimiz sezon Beşiktaş'ta Cenk 24 maç, Hakan 17 maç, Rüştü ise 16 maç forma giydi. Hakan takımı Viktoria Plzen deplasmanında kurtarırken, Rüştü kupa finalinin kapısını açtı. Cenk ise sezon genelinde en istikrarlı kaleci oldu, fakat böylesi bir rotasyon durumu normal değil. Hakan'ın ayrılmasıyla takımın üçüncü kaleci ihtiyacı var, fakat takımın birinci kalecisinin belli olmaması nedeniyle yapılmak istenen transfer de üçüncü kalecilik müessesine hizmet etmeyecek. Şu durumda Cenk'e sezon boyunca güvenilmiyor, Rüştü ise kolay sakatlanıyor. Hal böyleyken yönetim de yine takıma 1.5'uncu kaleciyi katmanın peşinde. Yeni gelecek olan, eldeki ikisininden iyiyse, ki Sinan Bolat'a dair bu yönde bir izlenim oluşmuş olabilir, artı katar; fakat yine sezon üç kaleci arasında paylaştırılacaksa, bu takımın organizasyonuna negatif etki yapabilir. Ayrıca olası bir yüksek profilli kaleci transferi, Cenk'in ya da yeni gelecek olanın kariyerini aksatabilir.

3- Hz. Guti, halı sahaya son dakikada çağrılan kişi!

Guti, geçen sezon 22 lig maçında forma giydi. Kupa ve EL'i de eklersek bu sayı 40 civarına geliyor, fakat geçen sezon Europa League'de boyunun ölçüsünü alan Beşiktaş'ın bu sezonki ana hedefi şüphesiz lig olacak, olmalı. Yan hedeflere Europa League'de geçen sezonu aşmak eklenebilir, Guti'nin takımdaki rolüne de bu açıdan bakılmalı. İlk sezonunda ligde sayısız öldürücü pasla birlikte 5 asist yaptı ve 7 gol attı, fakat bunların yalnızca 1 tanesi oyunun akışında gerçekleşti. Diğerleri ise penaltı ve duran top. Tayfur Hoca sonrası rakip kaleye daha yakın oynasa da ikinci İBBSpor yenilgisinde yaşadığı sakatlık sonrası kontağı kapattı ve sezonun geri kalanını aşırı düşük tempoda, adeta sahada yürüyerek bitirdi.

Yüce pasör artık 35'ine geldi, maç sayısının geçen sezonun altında kalması kesin gibi görünüyor. Beşiktaş'ın bu sezon mutlak suretle Guti'yi sezon boyunca uygulanacak olan planın dışında tutması gerekli. Onu bir yardımcı oyuncu olarak görüp, tam hazır olmadığında ve takımın kriz anları dışında zorlamamak, sezon genelindeki performansını artırabilir. Satış yapanın yerini doldurmak üzere halı sahaya son anda çağrılan kişinin her daim iyi futbolcu çıkması gibi, Guti de takıma bu şekilde daha fazla katkı verebilir. Skor alındığında sonradan, bazen de skoru almak adına en baştan; takımın, rakibin ve maçın durumuna göre tercih yapılabilir.
4- Bazen tuzak kurmalı ve sık sık tuzağa düşmemeli.

Beşiktaş'ın Schuster'le birlikte peşinde koştuğu radikal proaktif kimlik, zamanla işlevsiz takıntılara dönüştü ve lige mağlup oldu. Sezonun ilk yarısı baz alındığında Quaresma'nın yalnızca 1 golü ve 2 asisti olması, yansıyan diğer verilerin karşıtı olarak apaçık verimsizlik örneklerinden biriydi. Sözkonusu golü de hatırlarsak, rakip yarıda kazandığı topla geniş alanı dikine geçerek topu boş ağlara göndermişti. Bir başkası, hocanın maç sonunda ''İkinci yarıda rakibi oynatıp kontra ataklarla çıkmak istedik, bunu da başardık. Uzaktan atılan 1–2 şut haricinde pozisyon vermedik.'' dediği Gençlerbirliği maçının ikinci golü. Burada yine Quaresma'nın asisti ve geniş alanda Hilbert'in attığı gol var. Quaresma'nın ilk devredeki diğer asisti de zaten Karabük deplasmanında aldığı penaltıydı. Devamında 4-2 kazanılan Kayseri maçındaki dördüncü gol ve kupadaki Gaziantepspor rövanşında yine Almeida'ya attırdığı gol. Tamamı önde kazanılan toplarla, rakibin risk anında arkada bıraktığı büyük boşluk değerlendirilerek atılmış goller. Buna bir de kupa finalindeki Quaresma golünü ekleyebiliriz, zaten Quaresma'nın diğer doğrudan skor katkısı yaptığı anlar ya uzaktan şut ya da penaltı.

Quaresma'yı genel tabloda Simao birlikteliği üzerinden okumak daha doğru, ama takımın reaksiyon gücünü merkezinde yer alan oyuncu olduğundan Beşiktaş'ın kazanma yoluna dair fikirlerin odağına Quaresma'yı koymak gerek. Geçen sezon gözükenlerin ışığında Beşiktaş'ın mevcut haliyle bu tip radikal ve hayalci yöntemleri bir yana bırakıp, sabırlı ve dirençli bir takım olmaya ihtiyacı var. Maç boyu duruma ve skora göre farklı planların takip edilmesi ve fantezilerin değil, muhakkak kazanma yolunun takibi gerekiyor. Takımın etkili kontra atak oyuncularına sahip olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalı.

5- Necip Uysal artık has ve as adam olacak mı?


İleri üçlü bozulmaz, üçlü orta sahaya iki ya da forvet arkasına Guti ve orta ikiliye bir yabancı gelir ise, Necip ve Aurelio sezon boyunca savunma önü oyuncusu rolünü paylaşırlar. Bu sezon 24 lig maçında forma giyen Necip'in bu sayıyı daha da artırması beklenebilir. Fakat kendisine dair beklentilerin doğru ayarlanması gerekiyor. Kupa finalinin ilk bir saati sonunda Necip tam 9 kez top çalmıştı. Bunlardan 7'si tackle (ayağa kayma ya da vücut vücuda mücadele) iken, 2'si pas arası idi. Sonrasında maçın heyecanı ile ben saymayı unuttum. Sonuçta Kayseri'de Necip harika bir maç çıkardı, hatta bu performans Beşiktaş kariyerinin en iyisi olabilir.

Necip'in genel top çalma performansı, %70'e yakın tackle ve %30 civarı pas arasından oluşuyor olmalı. (Elde net sayılar olmadığından ancak gözlem üzerine konuşabiliyoruz.) Diğer yanda ise Aurelio var ve onun top çalma verileri ise Necip'le tamamen zıt. Aurelio daha çok pas arası ile top çalarken, doğru yerde duruyor. Bu yönüyle üçlü orta sahanın savunma önü oyuncusu olmaya Necip'ten kat be kat daha uygun.

Diğer yandan Necip'in ise şu haliyle fark yaratacağı iki rol var. Biri çift merkez orta sahada nispeten yerleşik oynayan oyuncu, diğeri ise üçlü orta sahada iç oyuncusu. Şu anda bunlardan ilkinde takımın as elemanı olabilirken, diğerinde ancak rotasyon oyuncusu sıfatı alabilir. Bir üst seviyeye geçebilmesi için pas isabet yüzdesinden evvel top çalma verilerinin -oranları da birbirine yaklaştırarak- yer değiştirmesi gerek. Şu anda çok iyi bir orta saha oyuncusu, rolünün gereklerini yapması kafi. Bu bile Beşiktaş'a çok büyük katkı sağlar. Gelişim, ilerleme ancak zamanla mümkün.

6- Camdan takım yerine plastik takım...

Beşiktaş bu sezon oynadığı toplam 57 maçın 27'sinde kalesinde ilk golü gören taraf oldu ve bunlardan yalnızca 5'ini kazanbildi. Geri kalan 30 maçta ilk golü atan taraftı ve 27'sini kazandı. Bu şekilde alınan tek mağlubiyet, İnönü'de Trabzonspor'a karşı. Bu veriler, yukarıdaki ''takımın reaksiyon oyunundaki gücü küçümsenmemeli'' vurgusuyla birlikte okunabilir. İlk golü bulan Beşiktaş, kolay kolay yenilmiyor. Boş alanları çok etkin biçimde kullanabilen oyuncularıyla, iyi pasörleriyle skoru kolayca artırabiliyor. Ama zayıf takım savunması, radikal high-line sezon boyunca Beşiktaş'ı zor durumlara düşürdü ve oyunu ele geçirmesine rağmen rakip kale önünde büyük aksiyonlar yaratamayan bir Beşiktaş takımı görüldü ve neticesinde, ilk golü rakiplerin attığı maçlarda elde çok düşük bir galibiyet yüzdesi kaldı.

Yaş ortalamasının yüksekliği ve kadroda vahşi yarışmacı ortamlarda bulunmuş oyuncuların fazlalığı, mental zayıflık fikrini çöpe atıyor. Bu tablonun oluşmasındaki ana etken, takımın sahip olduğu oyuncuların yetileri ve oyun biçimi. Daha sağlam, daha az kırılgan bir Beşiktaş mümkün.

7- Atletlere karşı sokak futbolcuları... eh, arada o kadar da keskin fark olmayabilir.

Beşiktaş'ın en nitelikli oyuncularından üçü (Simao, Ernst ve Guti) bu sezon itibariyle 32 yaş ve üstünde sayılacaklar. Aurelio, Ekrem ve Rüştü gibi çok maç oynayacak oyuncuları da bu üçlüye ekleyebiliriz. Böylesi bir takımın sürekli yüksek tempoda, ön alan presiyle oynamasını beklemek hayalcilik. Bunu yanı sıra bir taraftan da takımdaki ağırlığı oluşturan ''tutunamayanlar kulübü'' var. Geçen yılın sonbaharında takımda sayısız sakatlık yaşandı ki, bunların büyük bölümü adele ve bağ sorunlarından kaynaklanıyordu. Schuster'in oyununu baz alan idman metodları, kariyerlerinde bu denli yoğun maç oynamamış olan oyunculara ağır gelmiş olabilir. Zira düzenli oynayanlardan da sakatlananlar oldu. Sezon istikrarı için eldeki farklı atletik niteliklere sahip oyunculardan maksimum spor performansı verimi gerekiyor. Ronald Koch bu açıdan biri güvence mi, göreceğiz. Ama şu kesin ki, takımdaki kas sorunlarının sıklığı azalmalı. Çünkü futbol nitelikleri nispeten zayıf olan ama atlet vasıflara sahip oyuncular, sezon performanslarına bakıldığında maç içinde yenildikleri oyunculara fark atmış olabiliyorlar.
8- Quaresma - Simao Birlikteliği?

Sezonun ikinci yarısı her iki oyuncu da uzun süreli sakatlık yaşamadı ve hazır oldukça birlikte oynadılar. Lig ve kupada toplam 16 maç Beşiktaş'ın iki kanadı da Portekiz'li oyunculara emanetti. Yalnızca lig baz alındığında sezonun ikinci devresini Quaresma 5 asist, Simao ise 4 asistle tamamladı; fakat sözkonusu asistlerin hiçbirisi birbirlerine değildi. Her ikisi de uzak forvet koşularını sıklıkla yapmayan, top ayaklarında olduğunda güç üreten kenar adamları. Her ikisi de kaleden uzakta oynamayı seviyorlar, korakor oyuna girmiyorlar. Hazırlayıcı işleri kovalıyor ve ağırlıkla duran top ya da uzaktan şutla skor üretiyorlar.

Hal böyleyken orta sahanın hücuma en yakın oyuncusu olan Guti'nin de sezon boyunca oyunun akışında sadece bir gol ürettiği hesaba katılırsa, sezonun ikinci yarısı Nobre'nin takıma girmesi anlaşılabilir. Her iki kenar adamı da kaleden uzakken, başında iki kişinin beklediği santraforun topla buluşması çok güçleşiyor. Bu sebeple merkezden gelecek olan ekstra bir demarke oyuncu gereği peydah oluyor. Fakat bu yeni durum, Beşiktaş'ın takım savunmasında büyük gedik açınca hücum gücü anlamsızlaştı. Takım daha kolay gol yer oldu, geri dönemeyince de mağlubiyetler birbirini izledi ve sonunda işler bir kez kötü gittiğinde takım havlu atar oldu.

Önümüzdeki sezonun en büyük muamması burada. Quaresma'nın kupa finalinde attığı goldeki koşusu, onun Beşiktaş kariyerinde yaptığı nadir ekstra hamlelerden biri olabilir. Eğer bunları sık sık yaparsa, tüm bu muamma kökten çözülür. Fakat o kariyeri boyunca böyle bir oyuncu olmadı. Bu ikili tek başlarına muhteşem olabilirler, ama geçen sezonun ışığında onlarında Beşiktaş'taki durumu 1 + 1 > 2 şeklindeydi.

9- 4-3-3 ya da 4-2-3-1?

Yukarıda Quaresma ve Simao birlikteliği üzerine söylenenlerin devamı, takımın A planı şablon seçimi olacak. Tayfur Hoca üçlü orta saha mı tercih edecek, yoksa takımı 6 + 4 şeklinde, son kupa finalinde olduğu gibi bölerek, daha geniş alanda mı oynatacak? Geçen sezonun ana sorunsalı, bu yıl da aynen karşımızda. Üçlü orta saha tercih edildiğinde eldeki merkez oyuncularının hiçbiri (belki biraz Necip ve Guti) içeriye dalışlar yapan, oyunu hareketlenmeler üzerine oynayan oyuncular değiller. Hal böyleyken takımın hücum gücü yine kenardan içeriye gelecek koşulara sıkışacak ve takımın bu yönde bir eksiği var. Gücü ise kenarlardaki üstün nitelikli hazırlayıcılar; özellikle de sezonun ilk yarısı Quaresma'lı sol kenardı. Dolayısıyla Beşiktaş'ın oyunun kenarlardan hazırlığa ve hızlanmaya, merkezden ise hareketlenmeye ve bitiriciliğe dayalı.

Yüksek kalite ikinci forvet/forvet arkası oyuncusu, Beşiktaş'ın gücünü ikiyle çarpabilir. Halihazırda takımın en güçlü yanı, kuvvetli orta saha merkezi. Takımın istikrar taşıyıcısı olabilecek olan bu güç, ancak diğer parçaların birbirini tamamlar olması halinde anlam kazanabilir.

10- Bobo ve Nobre yok, Pektemek var. Poacher olsa mı?

Hugo Almeida iyi bir modern santrafor, fakat Beşiktaş'ın bir klasik golcüsü olsa çok daha iyi olabilirdi. Kenar adamlarının forvet koşusu eksiği, şu sıralar yeniden çıkış yapan ve tek santrafor üzerinden kendini yenileyen klasik golcülerin (Falcao, Sow, Hernandez gibi) Beşiktaş'ta da ortaya çıkmasına imkan tanıyabilir. Eğer böyle bir poacher kadroda bulunsaydı, belki Forlan bu açıdan doğru isimdi, Simao - Quaresma birlikteliğinin düşük skor verimi ve ikinci forvet oyuncusunun takım savunmasında ve oyun organizasyonunda açtığı gedik, sıfır hatayla kapanabilirdi.

Bu halde Beşiktaş'ın Bebe ve Mustafa gibi yardımcı hücumculardan, Hilbert ya da Holosko'dan ekstra skor katkısı alması gerekecek. Sonuçta geçen sezonun ana problemi olan hücum verimsizliğine ilişkin ciddi bir çözüm geliştirilmiş değil. Elde daha makul bir oyun planı ve daha gerçekçi, emek ürünü hamleler olacak. Kadro derinliğinin artmış olması da bir artı sayılabilir. Sağ bek bölgesindeki belirsizliğin, takımın ilk on probleminden biri olmadığı kanaatindeyim. Bunun yerine daha az hata, kadronun ederinin sahaya yansımasını sağlayabilir. Bu da ne getirir, hep beraber göreceğiz.

Noat Samisa

02.07.2011