Quaresma ile Rugby Oynuyoruz

Günlerden bir gün, henüz on yedisindeki William Webb Ellis, yerdeki topu eline alır ve koşmaya başlar. Mite göre, koşu o koşu; bugün milyonlar bir topun peşinden koşmakta. İngiltere'nin Rugby isimli kasabasında gerçekleşen bu koşu, sonrasında kendini kuralları olan bir oyuna dönüştürür ve adına da Rugby Football denir, şehrin adından gelen isimle. Kuralları daha 19. yüzyılın ortasına gelmeden yazılmıştır ve onun yazılı kuralları, futbol oynayanlara ve Ellis'in vaktiyle kurallarını ihlal ederek yeni bir oyun icat ettiği esas futbol oyununun kurallarını yazmak isteyenlere esin kaynağı olur.

Dünyanın faal durumdaki en eski ikinci futbol kulübü olan Stoke City, halen o günlerde yaşıyor. Rugby'nin yazılı kuralları futbola adapte edilmiş ve yan sahadaki rugby maçında kadroya giremeyenler, Britannia Stadium'da nispeten yumuşak bir oyun olan futbol oynuyor. Nitekim kadrolarında 7 -yazıyla yedi- adet 1.90 metre ve üzerinde oyuncu var.

Tek fark, 1925 yılında futbolun ofsayt kuralının değiştirilmesi olabilir. Bu tarihten önce uzun top doğru ve anlamlı bir şey değildi ve zaten hiç işe yaramıyordu. Oyun aşırı dar alanda oynanıyor, kısa pas ve top sürmeye dayanıyordu. Ofsayt kuralı üç oyuncu'dan, iki oyuncu'ya düşürülünce mertlik bozuldu, kullanılabilir alan arttı ve topu ileri vurmak, artık işe yarar oldu. Stoke City de Premier League'ki üç yılında ligin en az yerden pas yapan takımı sıfatını kimseye bırakmadı.

Arsenal tüm bu sezonlarda maçı başı 500'e yakın kısa pas sayısıyla zirveyi bırakmazken, maç başına 200 kısa pas sayısını zor geçen Stoke City'e her sezon en az bir kez mağlup oldu. Geçtiğimiz hafta sonu Man Utd, maçı ceza sahasına 12 orta ile tamamlarken, Stoke City'de bu sayı 35'ti. Son üç maçta yaptıkları toplam pasın 5'te 1'inde topu Peter Crouch'a yolladılar. Carlos Carvalhal'ın Stoke City'e dair ''Türk Havayolları'ndan yardım isteyeceğiz.'' sözünun arka planı, bu sayılardır.
Diğer yandan, haftasonu Man Utd maçının ilk beş dakikasının bilançosu şu şekilde idi: Dakika iki, Hernandez müdahale sonucu sakatlanarak oyundan çıktı. Dakika dört, sağ dipte topu atıp rakibini geçmek üzere olan Nani'nin ayağından tak! diye bir ses geldi. Dakika beş, sol kenarda rakibini geçen Evra, müdahale sonucu havada takla attı, elini yere koymasa kafası üzerine düşüyordu. Eh, bunlar da rugby zamanlarından kalma sayılır. Yer yer gaddarca, yer yer kontrolsüzce (Ramsey'nin ayağını kıran Shawcross'tu), ama her zaman olabilecek en sert şekilde o topu almak, topu alamıyorlarsa da atağı sonlandırmak istiyorlar.

Evleri Britannia Stadium'daki serileri ise şu şekilde: Yılbaşından bu yana 18 maç oynadılar, yalnızca 1'ini kaybettiler. Bu mağlubiyet de ligin son maç haftası, Wigan'a karşı gerçekleşti. 11 kez kazandılar, 6 kez berabere kaldılar. 32 gol attılar, sadece 10 gol yediler. Söz konusu 18 maç içerisinde Chelsea ile iki kez berabere kaldılar, Liverpool'u ve Arsenal'i mağlup ettiler, Tottenham ve Man Utd'a birer kez kaybetmediler. Yani şu zamanda, onları sahalarında yenmek için adı anılan bu takımlardan biri olmak yetmiyor, yetmedi.

Evlerinde fazladan ne yapıyorlar? Britannia Stadium'daki atmosfer, İngiltere'de aranıp bulunamayan cinsten. Hatta stadın beleş tepesi bile var! Her pozisyona koro halinde tepki, her duran topta yükselen ses, takımın her ekstra hareketinde tribünden çıkan sıradışı bir uğultu... Koro halinde yapılan tezahüratların az olduğu, tamamen sahadaki oyunla bütünleşik bir tribün var orada. Ayrıca top toplayıcı çocukların hepsinin ellerinde havlu var, Rory Delap taç atarken topu kurulayabilsin diye.
Merasimle kuruladığı topu, sanki bir Charlie Adam korneriymişçesine kale içine gönderen Rory Delap'ın şanını artık duymayan kalmadı. Onun işini kolaylaştırmak için reklam panoları sahadan uzağa konuluyor. (Birmingham deplasmanında vaktiyle tam tersi yapılmıştı.) Aslında onun kullandığı taçlarda topun gol olma yüzdesi, takımın kullandığı kornerlerden düşük. Ama gol olmasa bile taçlar işe yarıyor. İçerideki mücadele rakibi yıldırıyor, seken top korner oluyor, faul oluyor; rakibi hem fiziksel, hem de psikolojik olarak zorluyor. Bir başka acayip adam, Matthew Etherington da duran top kullanırken son ana kadar hep topun başında bekliyor. Önceden nereye atacağı kestirilemesin diye. Aniden gerilip, topu içeri gönderiveriyor. Zaten takım topu kanada taşıyınca, rakip kaleye gitmeye değil, faul ya da taç almaya çalışıyorlar.

Tablo bu. Stoke deplasmanı, Europa League'deki, hatta belki de Avrupa futbolundaki en acayip deplasman. Onlar bizim bildiğimiz oyunu oynamıyorlar, böyle bir çabaları da yok. Üç sezon önce ne oynuyorlarsa, artık bu oyuna daha yatkın oyunculara sahip olmak kaydıyla, aynısını oynuyorlar. Hocaları Tony Pulis, 19 yıldır menajerlik yapıyor ve onun takımları bir kez dahi küme düşmedi. Premier League kariyerinde ise en kötü 13'üncü, en iyi 11'inci oldu. Çalıştığı en yüksek bütçeli takım Stoke City ve geçen sezon çıktıkları FA Cup Finali, kulüp tarihinin zirvesine yazıldı.

Stoke City her takımı bozuyor. Onlara karşı asla kendiniz olamazsınız, hele ki deplasmanda. Hızlı oyuncular bir işe yaramaz, usturuplu bir tekme ile icaplarına bakılır. Hava topları tümüyle geçersiz, binde bir büyük hata şansını kovalarsanız belki. Ceza sahasındaki itiş kakışla yıldırırlar, yıkılmazlar. Hele bir de skorda öne geçtiler mi, dönüşü ancak mucize olur. Zira bu zamana kadar hep böyle oldu. Ayrıca formda bir kalecileri ve Etherington ve Pennant gibi oyun içi silahları var. Bunlara da önlem almak zorundasınız.
Fakat bir yol var: Evvelki hafta Sunderland'in yaptığını yapmak, erken bir gol bulmak. Ya da punduna getirip erken dakikalarda kırmızı kart aldırmak. Tabii bu maç Stoke City'nin Kiev dönüşü oynandı ve uzun uçak yolculuğuna bağlandı. Menajer Pulis ise 4-0 kaybedilen maçtan sonra şunları söyledi: ''Bu bir mazeret olamaz. First-class'ta uçuyoruz ve oyuncuların her istekleri karşılanıyor. Bizler futbolun içerisinde bir rüyada yaşıyoruz. Şehrimizdeki madenciler ailelerine para götürebilmek için her gün çok ama çok çalışmak zorundalar. Onların bir yılda kazandığı parayı bizim futbolcularımız bir haftada kazanıyor ve sonra 'seyahat ettik ve bu yüzden kötü oynadık' diyorlar. Böyle bir şey olamaz.''

Bizse Quaresma ile rugby oynuyoruz. Tümüyle emek, fiziksel güç ve hırs üzerine kurulu organize bir takıma karşı uzaktan kurbanlık koyun gibi görünüyoruz. Sorun şu ki, bu deplasmanda her şeyiyle ideal bir futbol takımı olmak da yetmeyebilir. Çokça şansa ihtiyaç var. Puan için olduğu kadar, erken bir gol yenilmesi halinde skorun artmaması için de öyle.

Skor ne olursa olsun, tüm oyuncular için iyi bir tecrübe olacak. Tüm Türkiye de gerçek 60'lar futbolu, hatta 1860'lar futbolu neymiş, görecek. Maçın hikayesinin tümüyle Beşiktaş lehine gelişmesi, hakemin kolay faul çalabilen biri olması ve ceza sahasındaki şarjlara müsamaha göstermemesi ve ertesi gün İngiliz basınında artık bir efsaneye dönüşen ''Bir salı akşamı, yağmurlu Stoke deplasmanı...'' klişesinin kırıldığına ilişkin yazılar okumak dileğiyle...

Muhtemel, Stoke City (4-4-2): Begovic; Huth, Upson, Shawcross, Wilkinson; Etherington, Delap, Whelan, Pennant; Walters, Crouch.

Noat Samisa

28.09.2011

Trabzon'un İlk Ağır Misafiri: Lille

Tarihte ilk kez, bir Şampiyonlar Ligi grup maçı Trabzon'da oynanacak. Her ne kadar misafirler kapıya gelmeden haber vermeseler de, çat kapı bir ziyaret olsa da Trabzonspor elindekileri ikram ederek Inter deplasmanından üç puanla dönmeyi başardı. Hazırlıksız yakalanmış olmak, (mesela Selçuk ve Jaja gitmeyebilirlerdi) hem Trabzonspor'un, hem de bizlerin umduğunu değil, bulduğunu yemesini gerekli kılıyor. Fakat CL'e üç puanla başlanılması, Trabzon'un algısını iyice karıştırdı.

Ligde yaşanan puan kayıpları ve neredeyse yeniden kurulan takımın zamana duyduğu ihtiyaç, sözkonusu galibiyetin geleceğe taşıyacaklarına dair biraz ihtiyatlı davranmayı gerektirebilir. Mesela, Trabzonspor bu grupta kalan beş maçında puan dahi alamayabilir. İhtimal dahilindedir, ya da tıpkı Inter maçında olduğu gibi günün getirdikleri ya da rakibin vaziyeti, onları üç-dört galibiyetle dahi sevindirebilir. Yarınki rakip Lille de sezon başından bu yana istediklerini elde edebilmiş değil ve yaşadıkları sorunlar, Trabzonspor ile benzer.

Fransa'da geçen sezonun şampiyonu Lille, aynı zamanda çok çarpıcı bir araştırma sonucunda görüldüğü üzere Avrupa'nın en istikrarlı yükselen takımı. Onlar kadar iyi yönetilen, onlar kadar akılcı ve verimli büyüyen, güçlenen bir kulüp daha bulmak zor. Üstüne üstlük önümüzdeki yıl yeni stadyumlarına geçecekler ve bu sayede gelirleri daha da artacak, daha da büyüyecekler ve Fransa'nın büyük bütçeli kulüplerinin yanına yerleşecekler. Bir bakıma bunlar iyi zamanlar, halen Lille'in mağlup edilebirliği fazla. Bundan birkaç yıl sonra bu şans azalabilir. Özellikle bugünlerdeyse durum hiç fena değil, tabii Trabzonspor adına.

Ligue 1'da sezonun sekizinci maç haftası tamamlanırken Lille takımı 13 puanla altıncı sırada. Geçen sezon ise aynı maç haftasında üçüncü sıradaydılar. Bu farkı yaratan, geçen sezonun aynı döneminde kalelerinde 5 gol görmüşken, bu sezon bu sayının 10 olması. Bir adet Fransa Super Kupası ve bir adet de CL maçı olmak üzere bu sezon toplam on resmi maç oynadılar ve tamamında gol yediler. Geçtiğimiz hafta sonu da Lorient karşısında maçı 1-0 önde götürüyorken, uzatmanın son anlarında yine gole engel olamadılar ve üst üste ligde üçüncü, toplamda dördüncü beraberliklerini aldılar. Sochaux ve CSKA karşısında da aynısı oldu.

En büyük sorunları, skoru tutamamak.

Bunun öncelikli sebebi, yenilenen savunma hattı ve sakatlılar, cezalar. Sezon sonunda savunmanın has adamı Adil Rami'yi Valencia'ya yollarken, yerini Karadağlı savunmacı Marko Basa ile doldurdular. Kiralık oynayan Rozenhal'in bonservisini alıp alternatifleri çoğalttılar, ama hem Basa, hem de partneri Chedjou ilk maçlarda sakatlıklar yaşadı. Üzerine sol bek Beria'nın da sakatlığı ve sağ bek Debuchy'nin kırmızı kart cezası gelince, ideal savunma hattını bir türlü sahada göremedik. Bu hafta sonu da savunma dörtlüsü Beria - Rozenhal - Basa - Bonnart şeklindeydi, zira Debuchy'nin kart cezası sürerken, Chedjou halen sakat.

Takımın forvet oyuncularından Obraniak'a göre dört maç üst üste berabere kalmaları ve yaptıkları -nispeten- kötü sezon başlangıcı, yalnızca savunma hattındaki problemlerden kaynaklanmıyor. Lille'in bu sezon kolay gol yediği bir gerçek, ama hücum oyuncuları da bu durumdan sorumlu. Polonyalı Obraniak'ın deyimiyle, hücumcular maçı öldüremiyorlar. Öne geçiyorlar, ama maçı kazandıracak skoru elde etmeye imkan veren pozisyonları kolay harcıyorlar. Yeterince dirençli değiller. Zamanla bu durumu düzelteceklerine şüphe yok ve şampiyonlukta çok büyük katkısı olan bazı önemli oyuncuları kaybetmelerine rağmen, geçen sezondan daha güçlü görünen, daha geniş bir kadroları var.
Transferde ne kaybettilerse, yerine muadilini koydular. Newcastle'a giden ve şimdilerde takımı taşıyan Yohan Cabaye'ın yerine ülkenin en iyi orta saha oyuncularından Benoit Pedretti'yi aldılar. Arsenal'e giden, çok iyi bir tamamlayıcı forvet oyuncusu olan Gervinho'nun boşluğunu St. Etienne'in yükselen yıldızı, forvet Dmitri Payet ile doldurdular. Yedek santrafor Frau gitti, Auxerre'de harika işler yapan Ireneusz Jelen, aynı role yerleşti. Bir süredir kendini nadasa bırakan Joe Cole, transferin son gününde takıma katıldı ve şimdiden bir gol (Lorient'a attığı süper gol), iki asist ile formayı kaptı. Ve tabii ki Eden Hazard, kaldığı yerden devam ediyor. Hocası Rudi Garcia'nın ''Eğer Gervinho'dan sonra Hazard da giderse, ben de giderim.'' diye yönetime ultimatom verdiği adam, şimdiden dünyanın en iyi futbolcularından biri.

Lille her zamanki gibi topa sahip olmak, oyuna hükmetmek isteyecektir. Onları bunu yapmaktan alıkoymak kolay değil. İki sezondur Ligue 1'da topa en çok sahip olan ve rakip kaleye en çok isabetli şut atan takım onlar. Çok kolayca pozisyon üretebiliyorlar. Geçen sezonun gol kralı Moussa Sow'un sırrı, Burak Yılmaz gibi sürekli doğru koşu yapması ve devamlı iyi pas almasıdır. Lakin aslında Sow, çok iyi bir bitirici değil. Net pozisyonları dağlara taşlara vurduğu sık görülür, ama savunması geçen sezonki gibi sağlam olan bir Lille takımında onun kaçırdıklarına pek bakılmaz, nitekim birkaç dakika sonra yine benzer bir pozisyon yakalanacaktır.

Normal şartlar altında Lille'in bu maçın favorisi olması gerekiyor, ama değil. Mağlup edilebilirler. Erken bir gol yenilmesi de (tabii bu bir kötü senaryo olsa da) umutları kırmasın. Onlar bu maçtan bir puan alırlarsa çok sevinmeyecekler, hele ki CSKA kazanırsa. Trabzonspor ise bir puana üzülmeyebilir, Inter deplasmanında gelen üç puan bu krediyi veriyor. Vitesi beşe takan Burak'ın yokluğu büyük kayıp olsa da Trabzonspor'un bu maçta bir şekilde gol bulacağını düşünüyorum. Bu da en az puan ve olası galibiyet inancını güçlendiriyor.

Lille de sıkışık bir fikstürden gelmenin etkisiyle hafta sonu bazı önemli oyuncularını dinlendirdi. Kaptan Mavuba ve Pedretti, bunlardan en önemli ikisi. Hafif bir sakatlığı bulunan Sow da yedek başladı, oyuna sonradan dahil oldu. Bu oyuncular yarın Trabzon'da sahada olacaklardır.

Muhtemel, Lille (4-3-3): Landreau; Debuchy, Rozenhal, Basa, Beria; Mavuba, Balmont, Pedretti; Hazard, Joe Cole, Sow.

Futbolu Ligue 1'ın Ötesinde - Şampiyon Katalan-esk Lille!

Noat Samisa

26.09.2011

Phil Jones: Üzerinde ... Gölgesi Var!

Manchester United'ın sezon başından bu yana devam eden sıfır kayıp serisi, hafta sonu Stoke City deplasmanında sona erdi. (1-1) Bu durum, onların geçen haftalarda oynadığı futboldan daha büyük bir sürpriz olmadı. Zira orası garip bir yer ve sahada oynayanlara hiç tanımadıkları bir şehirde beş parasız halde dolaşma hissi veriyor olmalı. Üstelik şehrin serserilerinden sıklıkla dayak yiyorsunuz. Herkesin gözünde korkutucu bakışlar ve anlam verilemeyen ritüeller...

Neyse ki sezonda iki kez!

Takımın muhteşem sezon başlangıcının kaldıracı olan üçlüden Welbeck, Rooney ve -ilk üç dakikadan sonra- Hernandez sahada olmayınca, sonuç iyiden iyiye 'kazanılan 1 puan' olmaya meyletti. Maçtan bir önceki gün de Jonny Evans sakatlanmıştı ve yılların sağ kanat oyuncusu Antonio Valencia, bazen sonradan yaptığını bu kez ilk dakikadan itibaren yaptı ve maç boyu sağ bek oynadı. Sağ bek oynaması beklenen Phil Jones ise Vidic ve Evans'ın yokluğunda Ferdinand'ın partneri oldu; ama... stopere pek benzemiyordu!

Alex Ferguson anlatır, ancak böylesine özel bir yeteneğin futboluna tanık oluyor olmanın verebileceği, nadir bulunan keyfi yaşamıştır. Ertesi gün yakın arkadaşı Sam Allardyce'ı arar. Blackburn ile Man Utd reserv takımları arasında oynanan maçta izlediği ve büyülendiği bir çocuktan bahseder. Big Sam'in cevabı önce bir kahkaha, sonra da tok tonlu bir ''Evet, bahsettiğin çocuk yarın ilk 11 başlıyor.'' olur. Blackburn, League Cup'ta Nottingham Forest ile oynuyordur ve ancak 17'sinde olan bir çocuk, Rovers'ın savunma tandeminde yer almaktadır. Hemen sağında oynayan Salgado ise o günlerde 34'ünü devirmişti!

Haziran başında Man Utd onu transfer ettiğinde, Blackburn'e ödediği para £16 milyondu ve pazarlık yapılmamıştı. Jones'un bir yıl evvel imzaladığı kontratta yazan ''£16 milyona serbest kalır.'' maddesi, iki taraf için de ticareti hızlandırmıştı. Yakın tarihte Liverpool'un gerçekleştirdiği Henderson transferinin, Jones'a ödenen bedelle birleştirildiğinde şişik pazar algısını körüklemesi normaldi ama Alex Ferguson'un Jones'ta ısrarcı olması, sual olunmayacak kadar bariz sebeplere dayanıyordu. İki yıl kadar önce izlediği çocuk, dünya üzerinde eşine çok az rastlanır bir yetenekti ve aradan geçen zaman, Jones'un omuzlarını ve baldırlarını genişletti, yaştaşlarına zaten fark atıyor olan özgüveninin de maç oynadıkça artmasını sağladı. Bugünlerde bir Man Utd maçını izlediğinizde görünen pek çok şey ilgi çekici olabilir, ama bir de özellikle 4 numaralı Phil Jones'u izleyin.

Tank gibi. Sağ bek, stoper ya da orta saha. Farketmiyor. Bilekleri çok yumuşak, ama bir o kadar da kararlı. Topla birlikte çok kolayca mesafe katebiliyor. Çevik, keskin. Atik. Chelsea maçında rakip ceza sahasına dalıp ortalığı nasıl karıştırdığına bir bakın. Stoper iken de farklı değil, duvar paslarıyla sanki bir bekmişçesine rakip ceza sahasına inebiliyor. Soğukkanlı, arka alanda duvar gibi sağlam. Bugün 19 yaşında, ama sanki 29 yaşında ve asla bunu farkedemezsiniz.

Belki duran top savunmasında eksikleri olabilir, nitekim bu hafta Crouch'u kolay bıraktı. Eh, ama o da Crouch ve zaten duran toplar da bu oyun içerisinde ayrı bir uzmanlık alanı. Phil Jones, kesinlikle önümüzdeki yıllara damga vuracak bir oyuncu. Bunu stoper olarak mı yapacak, yoksa sağ bek ya da orta saha mı; bu henüz belirsiz. Ama yapacak. Hem Man Utd kaptanlığı, hem de İngiltere ulusal takımı kaptanlığı dahi olası. Bu fikri Jones'u birkaç kez izleyerek, röportajlarından fikir alarak da edinebilirsiniz belki, ama daha büyük bir otorite, Bobby Charlton onun için gerçekten özel bir şey söylüyor:

''Phil Jones'a bakınca Duncan Edwards'ı görüyorum.''

Dudley'nin incisi, Manchester United'ın ve İngiltere'nin yıldızı, sol-haf Duncan Edwards, vaktiyle Allardyce-Jones'vari bir kararla sahaya çıkan Bobby Charlton için çok ama çok özel biridir. Küçük Bobby, Man Utd altyapısına girdiğinde Duncan Edwards altyapıdan A takıma çıkmış ve Busby'nin Bebekleri'ne katılmıştı. Geçen üç yıl boyunca Bobby'nin olmak istediği kişi Duncan'dı ve Münih'te olanlar sırasında da -Bobby kazadan sağ kurtulurken de- bu değişmedi. 19 yaşında İngiltere milli takımı forması giymeye başlayan Duncan Edwards, o elim kazadan on beş gün sonra, yani 21 Şubat 1958 günü, kaza sonrası kaldırıldığı hastanede henüz yirmi bir yaşındayken hayatını kaybetti.
Bugünse, Phil Jones da tıpkı Duncan Edwards gibi 19 yaşında ulusal takım için davet aldı. Ama Londra'da yaşananlar sonucu Hollanda maçı iptal edilince formayı giymesi ertelendi. Vuslat uzak değil, yakında o forma Phil Jones'un, 21 Şubat 1992'de, yani Duncan Edwards'ın ölümünün otuz dördüncü yıldönümünde hayata gözlerini açan Phil Jones'un... üzerinde olacak.

Kaynakça: Daniel Taylor


Noat Samisa

26.09.2011

Neden Dekoder Almalıyız?

Haftasonu ülkemiz zirve ligi başlıyor, ama olabildiğince tatsız şekilde. Etrafta suni bir heyecan havası yaratma gayesi seziliyor ve galiba bunun adına pazarlama diyorlar. Reklamı yapılan şey futbol değil, başka bir şey. Kendi adıma heyecanı öldüren de birilerinin şike yapmış olması ihtimali değil. Daha çok sıkışık şartlar altında yürütülen süreç ve insanlarda çoklukla görülen, yer yer illallah dedirten adaletsiz adalet beklentisi heves kırıcı. Buna liglerin anlamsız ertelenişi ve gündemin bu sayede fazlaca spekülasyonlara odaklanması, daha da çok sıkıntı yarattı. Bir ihtimal, oynanacak futbol maçları bu sentetik havayı biraz olsun nemlendirebilir.

Bu sıradışı günlerde olağandışı olmayan şeylerden biri, yöneticilerin bolca konuşmasıydı. Heves kırıcı cümleler arıyorsanız, adresi genellikle futbol yöneticisi, özellikle de başkan zevatın iki dudağının arasıdır. Futbolcular sahada oynarken de çok konuştuklarına şahit oluyorduk. Transfer dönemleri ''yaz ligi'' olarak anılıyor ve burada takım elbiseliler mücadele veriyorlardı, ama fazlasını da gördük. Meydan tümüyle onlara kaldı, hep onlar konuştular. Bir ara milli maçlar vesilesiyle futbolcular konuşmaya kalktı, ortalık karıştı! Tüm bu garabet günlerinde bir özel açıklama vardı ki, benim sinirlerimi yerinden oynattığı kadar arka planıyla da adeta eşgüdüm içerisinde yürütülen ülkemiz futbol politikasının önemli bir ayağının irade beyanıydı:

''...Futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş olan futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin de birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır; herkesin dekoder alarak kulübüne sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.''

Yıldırım Demirören - 24 Ağustos 2011

Pekala bu sözlerin doğrudan doğruya sürece dahil olduğu iddia edilen ligin ticari haklar sahibi Digiturk'ün sözcüsü olarak söylendiği anlaşılabilir. 'Maçlar kirli şekilde kazanılıyor!' veya 'Bu ortamda maç falan izlenmez!' algısına karşı sorunun muhataplarından birinin kriz çözücü beyanatı olarak da yorumlanabilir. Nihayetinde yukarıdakiler futbolun oynanmasından maddi kazancı olanlar haricinde onaylanır, kabul edilir sözler değildir. Fakat bu kadar da değil, fazlası var. Yıldırım Demirören, federasyon binasında gerçekleştirilen kulüp başkanları toplantısından çıkarken yalnızca mağdur olarak addedilenlerin sözcülüğü yapmıyor, yıllardan bu yana süregelen ve artık ayyuka çıkan bir politikayı farkındalık içerisinde ortaya koyuyor.

Tüm Pastayı Kim Yedi?

Bu politika, çuvaldızı aniden kulüplere batan, vaktiyle burada şiddetle karşı çıktığımız Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Kanunu'na dair yapılan yeni düzenlemenin de temelini teşkil etmekte. Yeni naklen yayın ihalesi ve dünyanın multimedia hususunda geldiği nokta, geçen yüzyılda benzeri bir faaliyeti gerçekleştirmesi imkansız olan Türk kulüplerini artık bambaşka bir yörüngeye oturttu. Değişken ve istikrarsız yapılarıyla kendilerine kötü şöhret edinen kulüplerimizin bir stratejesi olabileceği pek kabul görmeyebilir, ama elde bazı bulgular var. Açıkça bir çerçeve çizilerek, pasif ve izole bir taraftarlık kurumu inşa etme emeli açığa vuruluyor. Bunun da dayanağı, kulüplerin gelir tablolarında gizli:

Yukarıdaki grafik, Beşiktaş Futbol Şubesi'nin bir önceki sezon resmi kayıtlara geçen 58 milyon avroluk gelirini üçe bölünmüş halde gösteriyor. Deloitte'in Money League araştırmasında kullandığı yöntem de aynen bu şekilde, kulüp gelirleri üçe bölünmüş halde yayınlanır. Beşiktaş'ın bilançosunda ayrı bir kalemde değerlendirilen CL ve EL katılım hakkı gelirleri de yayın hakkı içinde değerlendilir. Ticari gelirlerse sponsorluk, isim hakkı ve lisanslı ürün satışı kalemlerini kapsarken, stadyum gelirleri ise loca, kombine bilet ve maç hasılatı gelirlerinin toplamı olarak gösterilir. UEFA da Financial Fair-Play Kuralları'nda bu yordamı kullanarak kulüpleri kategorize edecek.

Bu tabloda dikkate değer hususlar, kasada CL geliri olması ve henüz TSL yayın ihalesinin eski haliyle devam ediyor olması. Stadyum gelirinde ise bilet fiyatlarında 25 liradan 90 liraya kadar sezon içi dalgalanma yaşanmasıyla birlikte satılan 8 bin üzeri sezonluk bilet var. Bu halde tribüne gidenlerin Beşiktaş'a kazandırdığı bedel, takribi 9 milyon avro.

İkinci grafik ise henüz geçtiğimiz sezonun 12 aylık finansal tablosu açıklanmadığından, karşılaştırmalı şekilde verilen 9 aylık bilanço üzerinden oluşturuldu. Bu tabloya dair dikkate alınması gereken en önemli husus yayın gelirlerinde. CL gelirinin olmaması ve Europa League'den kazanılan 8.4 milyon avronun henüz yalnızca 1.5 milyon avroluk kısmının tahsil edilmiş olması ve ayrıca TSL yayın gelirlerinin artması. Bu üç etken, işi biraz karmaşık hale getiriyor. Elbette, hal buyken iki tabloyu kıyaslamak sağlıklı olmaz. Tüm veriler açıklandığında bir kez daha değerlendirmek gerek. Fakat şu halde dahi, yani geçen yıla göre CL - EL farkı olarak 8 milyon avro gelir farkı varken ve Türkiye içi yayın gelirleri, TSL'de daha iyi bir konum elde edilmemesine rağmen artmışken ve bir önceki sezona göre yaklaşık 5 bin fazla ve zamlı kombine bilet satılmışken, stadyum gelirlerinin toplamdaki payı ancak %22'ye ulaşabiliyor. Tahminen 12 aylık tablo açıklandığında bu oran da gerileyecek.

Fransa, İtalya ve Türkiye

Deloitte'in açıkladığı rakamlara baktığımızda, Beşiktaş'ın mevcut gelir pastasına birebir benzeyen yüksek kazançlı kulüpler Roma ve Marseille. Bu kulüplerin gelirlerinin yarısına yakını, Beşiktaş gibi naklen yayından. Stadyum gelirleri de aynı şekilde %15-%20 bandında seyretmekte ve bu bir tesadüf değil. Alman kulüpleri, Avrupa'nın kalanından farklı olarak ağırlıkla ticari gelirlerden büyük kazanç elde ediyorlar. Stadyumlar dolu ve gelirlerdeki payı mutlaka %30'un üzerinde. Bu da onları naklen yayın geliri bağımlılığından kurtarıyor. İspanya'da çok karmaşık bir durum, uçurum var. İki büyük tüm parsayı toplarken, aşağıdakilerin elinde fazla bir şey yok. Elde ettikleri gelirin kendi içindeki dağılımını tartışmak bu yüzden abes.

İngiltere'deyse stadyum gelirleri vazgeçilmez bir gelir kalemi. Hele ki United ve Arsenal gibi kulüpler için naklen yayın gelirinden dahi önde bir önem arz ediyor. Roma ve Marseille'in dahil olduğu Fransa - İtalya - Türkiye bandı ise benzer ekonomik yapılarla icraatlerini sürdüyorlar. Bu üç ülkede ortak özellik, stadyumların kulüplerin değil devletin olması ve bu sebeple stadlara yatırım sürecinin yavaş ilerlemesi. Mevcut yapıların eski olması. Fransa ve İtalya'nın yakın dönemde şampiyona alma isteklerinin arkasında, ki Fransa aldı, inşaatlar başladı, stadyumları tıpkı Almanya gibi topyekun yenileyerek arkada kaldıkları yarışta atılım yapma arzuları da önemli bir yer kaplıyordu. Aynısı bizim Euro 2016 adaylığımız için de söylenebilir. Fakat bir başka şerh de bu noktada koyulmalı. Çünkü sakil ortam, bizi bakış açımızı değiştirmeye zorluyor.

Pasif'ler, Aktif'e Karşı

Şurada bahsi geçen verilere göre Beşiktaş, geçen sezona göre yaklaşık 10 bin az sayıda kombine bilet satmış. Zamla birlikte değerlendirdiğimizde kazancın geçen yıla göre ancak 3'te 1 oranından biraz fazla olacağı öngörülebilir. Bu farkın da yarattığı eşitsizlik, yaklaşık 4 milyon avroya tekabül ediyor; yani Julio Alves'in bonservisinin yarısının biraz fazlasına! Konulan tepkilerin, serzenişlerin Beşiktaş'a maliyeti bu. Devasa paraların uçuştuğu futbol ortamında dahi hiç az bir para değil, hele ki nakit sıkıntısı/rahatlık sağlaması sebebiyle fonla ilişki kuran bir kulüp için hiç mi hiç az değil; fakat yayın gelirinin yanında devede kulak kalıyor. Üstelik protesto derdi yok, saha kapama derdi yok. Her şey gayet steril. İhale sonucu ortaya konulan garanti para kılçıksız, dertsiz, tasasız elde ediliyor. Bir sıra üstte bitirirseniz biraz fazla, alta inerseniz biraz az. Eh, Beşiktaş da ilk 10'un altına düşecek değil. Bir - beş bandında seyredeceği neredeyse garanti.

Zaman zaman yapılan ''futbolseverin gücü'' temalı tartışmalarda, eğer play-off sistemi de dahil, esas güç sahibi Digiturk ise muhakkak rakamlar ve tablolar gündeme gelmeli. Aktif futbolsever olarak adlandırılabilecek kesim, kombine bilet zamları üzerine kafa patlatırken, yurdun dört bir yanında dekoder satın alan pasif futbolsever olarak niteleyebileceğimiz zümrenin yanında artık azınlıkta kalıyor. Yerelliğin ülke futbolundan uzak olması, arabayı üç atın çekmesi, Kayseri'de 1 TL'ye satılan bilet, İBBSpor'un stadyumdan sıfır kazancı gibi ekler de bu yapıyı betonlaştırıyor. Tüm bu yapı, aynı zamanda Sporda Şiddet Yasası'nın da en temel dayanağı. Bugün gelinen noktada Yıldırım Demirören, kulüplerin mevcut yasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi isteğini dillendiriyor. Tabii ki bu maddeler, tribünlerle ilgili olanlar değil.

Aslında -neredeyse- her şey, önümüzde duran verilere uygun. Beşiktaş özelinde baktığımızda kombine bilet zammıyla kaybedilen para, sözkonusu mevcut yayın ihalesinin zarar görerek iptali ise tümüyle anlamsız. İhale ile vaat edilen garanti bedelin azalması ya da Fenerbahçe'nin olası küme düşmesi ile kartların yeniden karılacak olması, kulüplerin kasaları için tribünlerin tümüyle boşalması ihtimalinden daha önemli. Ülkedeki ortam ve taraftarlık konjoktürü, bunu işaret ediyor ve Demirören'ler de kombine satışları facia durumdayken ''dekoder alın'' diyorlar, ''kombine alın'' değil.

Sonuçlar

1- Futbolun aktörü taraftar, artık yerini ''futbolun aktörü tv başındaki taraftar''a bıraktı. Stadyumda bulunmanın zamlar, ortam, kanunlar ve uygulamalarla zorlaştırılması bir yana, stada gitmeyip evde maç izleyen küskünler bile aslında bu düzene hizmet ediyor. Kendilerinden isteneni yapmış oluyorlar.

2- Mevcut naklen yayın ihalesi ve benzeri ihaleler, ''futbolun değeri'' değildir. Böyle bir değeri ancak çok çeşitli normlar ölçebilirsiniz ve objektif bir yöntemi yoktur. Sportif başarı en iyi ölçek olabilir, fakat ortaya konulan para, tümüyle ticari bir sonuçtur.

3- Aktif - Pasif Taraftar ayrımı önemli. Aktif taraftarın kafası eziliyor, çünkü Pasif'e göre Aktif'in getirdiği kazanç hem az, hem de bu kesim sıklıkla baş ağrıtıyor. Taraftar örgütlenmesi olmayaşına ya da muktedirlerin tahakkümü altına girişlerine bir de buradan bakılabilir, hele ki bu çağda. Bu vaziyet sürerken, sesini duyuran taraftarın dikkate alınmasını beklemek hayalcilik.

4- Örgütlenmenin çok zayıf olduğu ülkemizde tüm bu olan-bitenin mağdurları olan futbolcu ve taraftarların bir birliğinin olması, muhakkak pek çok şeyi bundan daha kötü yapmazdı. Kabul, gaz verecek değilim ve hayal satmaya da niyetim yok. Futbolcular umarım bu örgütlenme işini becerecekler, fakat Türkiye'de futbol takipçilerinin bunu yapabilme ihtimali neredeyse sıfır. Nitekim yerleşik futbol kültürü kutuplar, karşıtlıklar üzerinden ilerliyor. Zaten taraftar örgütlenmesinden evvel, mevcut ortamın esas aktörü artık aktif taraftar değil; bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor.

5- Şu halde Aktif Taraftar'ın çıkış yolu, Fransa - İtalya - Türkiye bandı meselesi üzerinden pazar üzerindeki hakimiyetini artırmak olabilir. Son ihaledeki artışın bir kötü yansıması da budur. Dünyanın en pahalı bileti satılan stadlarımızın modernleşmesi halinde sanırım daha fazla zam mümkün olamaz. Bunu Beşiktaş'ın kombine satışlarında görebiliyoruz, bu piyasanın da bir eşiği var. Stadyuma gitmenin bir cazibesi olması, her ne kadar yaptırım noktasında umut verici olmasa da mevcut durumu iyileştirebilir. Kapasite artışıyla gelir patlaması yaşanması orta vadeli bir sürece gereksinim duyuyor ve zaten halihazırdaki tavır, kesinlikle buna hizmet etmiyor.

6- Kombine almamak, bilet almamak kulübe yönelik iyi bir protesto gibi görünse de kulüp yönetimlerince dikkate alınmaması, vahşi düzenin destekçileri işbaşında olduğundan anormal değil. Zira gerektiğinde, sözkonusu şov ise Demirören çat diye 4.3 milyon doları ortaya koyabiliyor.

Bana, bize düşen, TV'de görünenin çıplak gözle seyredilen futbolun imitasyonu olduğunu anlatmak olabilir. Bu ülkede çok güçlü bir sessiz çoğunluk var, başlıktaki ''Neden Dekoder Almalıyız?'' sorusunun cevabını da onlar veriyorlar. Demirören'ler bilinçli cümleler kuruyorlar, biz de Cesur Yeni Futbol Dünyası'nda kendimize belirlediğimiz konumda yaşıyoruz.

Bu tatsız yazıyı Sait Faik bitirsin isterim:

''Öyle hayaller kurardı ki, hakikat olmamaları için hiçbir sebep yoktur. Kendi kendine derdi ki:

Bu kurduklarımı hakikat yapmak için insanların biraz daha iyi olması yetmez mi?''

Noat Samisa

09.09.2011