Beşiktaş 2-2 Fenerbahçe

Son zamanlarda şahit olduğum en güzel şey, bu maçtı. Sahadaki keyifli futbolun yanı sıra ilk dakikada stüdyodan stada giren Fenerbahçe taraftarı ve maç sonundaki atkı organizasyonu gibi gösteriye ilginçlik ve hoşluk katan diğer unsurlar da vardı. Ayrıca sahada çok da iyi bir hakem vardı. Maç, tümüyle futbol içi unsurlarca şekillendi, nefis bir taktik savaş oldu.

Carlos Carvalhal, Necip hariç Mersin'de kazanan takımı aynen sahaya sürmüştü. Sakatlıklar dolayısıyla zorunlu yapılan Cenk ve Hilbert tercihlerine Ernst ve Veli'nin takıma girmesi eklenmiş, gün geçtikçe güçlenen Mustafa kadrodaki yerini almıştı. Diziliş, Aurelio'nun savunma önünde yer aldığı 4-1-4-1 şeklindeydi. Yerleşim birbirine yakın çift dörtlü hatla yarı sahanın ikinci yarısını merkez alıyordu ve daha önceki maçlarda çizgi halinde kaldığı gözlenen savunma hattı, bu kez araya yapılan koşuları kovalıyordu.

Aykut Kocaman'sa iki adımlı maç planının ilkinde Caner ve Topuz ile orta ikiliye yakın, enerjisi ve oyun disiplini yüksek kenarları tercih etmişti. En uçta ise Bienvenu, daha çok merkezden önüne atılan toplarla etkili olabilen bir oyuncu olarak Alex'ten pas bekliyordu. Fenerbahçe'nin standardı olan 4-2-3-1 sahadaydı, yerleşim geniş alanda savunma yapan arka dörtlüye uygun olarak rakibe nazaran daha yayvan görünüyordu.
En Önemli Fark

Fenerbahçe Beşiktaş'a göre çok daha organize bir takım. Bunu biraz açarsak Fenerbahçe takımı, oyunu daha uzun süre aynı ritmde götürebiliyor. Maç içerisinde yaşadıkları inişler ve çıkışlar kısa süreli, belli bir düzeydeki oyunu neredeyse maç boyu devam ettirebiliyorlar. Beşiktaş'taysa bi' beş dakika, peşinden gelen beş dakikayı tutmuyor.

Fenerbahçe ağırlıkla kısa pas oynayan, tüm sahayı kullanarak pas trafiği kurabilen bir takımken, Beşiktaş bundan yoksun. Fenerbahçe'nin maçın büyük bölümünde topa sahip olmasının nedeni bu. Beşiktaş'ta bazı oyuncular diğer takım arkadaşlarına göre topu ayaklarında daha uzun süre tutuyorlar ve onların patlayıcı gücü, çalımları, sprint ve deparları Beşiktaş'ın ana hücum silahını oluşturuyor. Maç içinde sık gerçekleşen iniş-çıkışların ana sebebi bu, hücum oyuncularının birebirler ve geniş alana ihtiyaç duyan reaktif yapısı.

Alex - Aurelio

Üçüncü stoper ya da ideal bir santra-haf olarak oynayan Aurelio, maç boyu Alex'i marke etti. Onunla birlikte sağa açıldı, sola gitti ve çok sayıda top kazanarak Alex'i epey yavaşlattı. Yalnızca bir pozisyonda arkada kaldı ve Alex rakip orta saha ile savunma hattı arasında topu aldığında her zaman yaptığını yapıp gollük bir pozisyon yarattı: Bienvenu'nun savunma arkasına sarktığı, Cenk'in kurtardığı pozisyon. Bunun haricinde Alex'e oyunu yönlendirme şansı -neredeyse- verilmedi.

Quaresma Problemi

Maçın kilidi ise burada. Fenerbahçe'nin maç boyu geliştirdiği tüm tehlikeli akınlarda (bir istisna var, o da yukarıda anlatılan Alex - Bienvenu pozisyonu) başrolde Ricardo Quaresma vardı. Maç boyu doğru şekilde pozisyon almadı ve geçen sezonki Fenerbahçe maçında Ekrem'in başına gelen, bu kez Hilbert'in başına geldi. Gerçi Alman sağ bek ezilmedi, ayakta kaldı ama sıklıkla çaresizdi.

Quaresma sağdayken oradan, Quaresma soldayken oradan... Fenerbahçe oyunu tamamen bu şekilde oynadı. Özellikle Ziegler ve Caner, sürekli 2'ye 1 geldiler ve muhakkak bir orta ya da etkili bir pas üreterek takımlarını gole yaklaştırdılar. Alex'in girdiği pozisyon, attığı gol, öncesi ve sonrasında yaşananlar, tümüyle Beşiktaş'ın bir kanadındaki savunma zaafının eseriydi.

Quaresma zaman zaman kendini orta saha oyuncularıyla aynı hizaya getirdiğinde ise Yobo top taşıdı ve sıklıkla bir şey olmadı. Beşiktaş'ın Alex markajı destekli, orta yuvarlağa yakın konuşlanmış çift dörtlü hattı, Fenerbahçe'nin set oyununu bozdu, orta sahalarına oyun kurdurmadı, Alex'i sık sık geri gelip top almak zorunda bıraktı, fakat bu durumun kendini ayan beyan göstermesine gerek kalmadan Fenerbahçe üretken olmayı başardı. Kenarlardan yapılan sayısız akında Quaresma'nın bıraktığı boşluğu kapatmaya çalışan Ernst ve Veli çok efor sarfettiler, hatta son yarım saat Beşiktaş'ın sahadaki görüntüsü 4-4-2 gibiydi ve bu bölümde boşluklar bulmaya başlayan Alex de sahne aldı.
Kritik Noktalar

- Alex'in pasifize edildiği ortamda Fenerbahçe'nin kanatlar harici yapabildikleri, uzaktan şutlarla sınırlıydı. Bunun da nedeni, savunma önünde oynayan Aurelio, markajına verildiği Alex'le birlikte hareket edip, Beşiktaş savunması önündeki alanı boşaltınca rakibe şut şansları doğdu. Cenk bu şutlarda başarılıydı.

- Aykut Kocaman beraberlik golünün sonrasında kenarları yeniledi. Özer'in kanadında kusursuz bir maç oynayan Simao olunca Beşiktaş oradan sıkıntı yaşamadı, fakat diğer yanda Stoch, direğin az farkla yanından dışarı giden kesme vuruşu da dahil, Quaresma'nın vurdumduymazlığını iyi kullandı. Caner'se maçın en iyisi olmasına karşın, hocanın maç planı nedeniyle oyundan çıkmak zorunda kaldı.

- Beşiktaş'a oyunu öldürme fırsatı iki periyot halinde geldi. İlki, Simao'nun golünden sonrası, 25. dakikaya kadar. İkinci bölüm ise 45 ve 55. dakikalar arasıydı. Bu aralıklardan birinde Beşiktaş golü bulup, farkı 2'ye çıkarsa, elindeki oyuncu yapısına çok daha uygun bir oyun oluşacak ve skor beraberlik ihtimaline değil, farkın açılmasına meyledebilecekti.

- Cenk Gönen, yaptığı önemli kurtarışlarla günün adamlarından biri, fakat Cristian'ın golüne yol açan frikikte barajı yalnızca 2 kişiyle kurması, büyük hata. Cepheden kazanılan bir serbest vuruştu ve Alex orta yapmaya niyetli olsa bile, barajı çok cılız kurarak Cristian'ı cesaretlendirdi.

- Henri Bienvenu, maç boyu kenarların aktif olduğu bu Fenerbahçe takımında pek bir varlık gösteremedi. Daha çok önüne atılan toplarla, topsuz koşularla etkili olan ve top taşıyabilen bir oyuncu. Bugün kenar ortalarda ve Alex'e yardımda yetersiz kaldı.

Sonuç

Beşiktaş yüksek pas yüzdesiyle oynadığı bu maçı kazanmalıydı. Planlar tuttu, işledi; fakat bir yerde sıkıştı kaldı.

Quaresma bu maçın kaderini çizdi. Hatta Holosko oyuna girdiğinde Fenerbahçe'nin artık duran toptan başka şansı kalmamıştı. Belki bunu maçtan sonra söylemek kolay görünebilir, ama maç boyunca Beşiktaş sahaya doğru yerleştiğinde, Fenerbahçe asla oyun kuramadı. O böyle bir oyuncu, tüm maç berbat oynadıktan sonra nefis bir asistle tribünleri yıkabiliyor.

Fakat mesele, kantarın topuzunun ortada durması ya da en azından ortaya yaklaşması. Caner iyi bir sezon geçiriyor, ama bugün bu denli parlamasının en büyük sebebi Quaresma'nın boş bıraktığı alanlar.

Quaresma eğer maç boyu bıraktım beki kovalamayı, öylesine dahi geri dönmüyorsa, rakip kale önünde yapacaklarıyla maçı öldürmek zorundadır. Fırsat da gelmedi değil, Mustafa'nın direkten dönen topu öncesinde kendisinden bekleneni yapıyordu, ama olmadı ve bir deneme yetmedi.

Görülmüştür ki Veli, Ernst ve Mustafa bu maçtaki oyunlarıyla Portekizlilere bir şeyler söylüyorlar. Tabii bize de. İyi bir maçta iyi bir Beşiktaş vardı, umarım iyiye gidiş sürer.

Simao'nun golü muhteşem, Fenerbahçe ise bu ligin en iyi takımı.

Foto: Ajansspor

Noat Samisa

27.11.2011

Semboller

Kaddafi'nin öldüğü haberi dün geldi, meşhur heykelinin parçalandığı zamansa henüz Ağustos ortasıydı. Yahut Irak işgalinin ve Saddam rejiminin bitişinin en vurucu fotografı, boğazına halatlar geçirilen heykelin alaşağı edilmesi değil miydi? Şu vardır, bu heykeller gücün, güç sahibinin sembolleridir. İktidardan önce bunlar yıkılır, çünkü soyut bir şeyi kesin olarak yıkmış olmak için karşı eylem gerekir. Beşiktaş ve Portekizli'ler ilişkisi de budur. Onların varlığı gelinen noktada bir sembol.

Şu inanışa hep karşı durdum, durduk: "Demirören iyi niyetli, ama beceriksiz." Hayır, kesinlikle bu doğru değildi, hala da değil. Kar elde etmenin piyasa normlarına dayandığı yerde Demirören ve ailesi gayet işbilir, pekala 'oyunu kuralına göre' oynayan bir ailedir. 2003'ten önce bu ailenin elinde Azerbaycan petrolleri ile ortaklık ve M-Oil firması yoktu. Sonra Beyoğlu'nun orta yerinde bir AVM ve gazeteler, bir de Cristiano Ronaldo'yla ortak otel. İDO'yu da alıyorlardı da, nefesleri yetmedi. Üç yıl önce 83'üncü, önceki sene 77'nci, bu yıl da ülkenin 62'nci en zengin ailesi oldular. Holdinglerinin servet artışı da -Forbes'e göre- şöyle oldu: 2009/350 milyon dolar, 2010/400 milyon dolar ve 2011/650 milyon dolar.

Aynı dönem Beşiktaş'ın gelirleri de %80 büyüdü. Ama giderleri de %130 arttı. Dört yıl öncesinde seneyi 1 milyon TL zarar ile kapatan kulübün geçen yılki bilançosunda yazan zarar 120 milyon TL. Tartarsak, bir yanda iki yılda servetini ikiyle çarpan bir holding, diğer yandaysa aynı holdingin güdümündeki kulübün zararını 120 ile çarpması, ki yüzde hesabı falan değil bu. Eh, Beşiktaş kar açıklasın, diyecek kadar insafsız değilim ama biliniz ki Real Madrid her sene kar açıklıyor. Gerçekten, oraya buraya para saçıyor, alın size onlar da Jorge Mendes'le çalışıyor, denilen kulübün kasasında her sene fazla çıkıyor.

Beşiktaş, Real Madrid mi? Değil ya zaten, mesele de bu. Beşiktaş'ta önce sembollerin yıkılması gerek. Ne menem bir ilişki olduğu tam anlamıyla çözülemeyen Jorge Mendes - Demirören ilişkisi, tümüyle bu kulübün zararınadır. Tüm bu transferler birinin işine yarıyorsa da o kişi Demirören. Siz, onun elinden parasını alabilir misiniz?

Hayır.

Öyleyse gelin, sembolleri yıkalım. Beşiktaş'ta yıllardır pek çok şey çirkindi, ama insan bugün bir buçuk yıl öncesini bile özlüyor. Çünkü halen iyi şeyler vardı, en azından saha içine bakınca iyi niyetinden sual olunmayan bir topluluk görünüyordu. Kimisi çok çabalıyordu, kimisi azdı ama şu durum dingonun ahırıdır. Bahsi geçen şey tümüyle bir politika ve Demirören'in kötü niyetinin dışavurumu. Geçmişi 1.5 yıl öncesinden bir politika, Beşiktaş'ın neo-liberalizm dönemi ve bunun da sembolleri belli: Portekizli'ler.

Kim geldiyse oradan, gitmeli. Buna Guti de eklenmeli. Bunlar başkanın adamları, şu rezil vaziyetin ve kafa yapısının sembolleri onlar. Özel zamanlarda heykel yıkmak, nasıl sanat düşmanlığı anlamına gelmiyorsa, bugün kulüpteki Portekiz çetesine cephe almak da ne futbolla, ne de Portekiz'in güzide bir memleket olup-olmayışıyla ilgilidir. Buna Fernandes'i de, Carvalhal'i de dahil.

İkinci adımsa, şurada. Yapacağınız şey, Beşiktaş hissesine sahip olmak. Sembolik de olsa...

Noat Samisa

21.10.2011