Le Classique: OM - PSG

Fransa futbolunun en güçlü rekabeti, Kuzey ile Güney'in kapışması Marseille - PSG, bugün sahne alıyor. Ligue 1 maçlarının yeniden ülkemiz televizyonlarında yayınlanıyor olmasıyla bu maç, yani Le Classique daha bi' dikkate değer.

Takımları içerisinde bulundukları ruh hali ile tasnif edersek biri cinnetten bir adım geride, diğeri ise evham ile kendini eyler vaziyette. Daha kötü durumda olandan başlayalım. Marseille'de durum öyle kötü ki, kulüp bünyesinde bulunan hiç kimse kılını kıpırdatmasa dahi yeni bir kriz çıkabilir. Güney'in Foçalıları'nda bu haftanın sorun üreteci de bir türlü durulmayan Andre-Pierre Gignac oldu.

Hikaye der ki: Geçtiğimiz çarşamba günü, Marseille - Olympiakos maçından birkaç saat önce açıklanan kadroda adını ilk 11'de göremeyen Gignac, bu konuyu konuşmak üzere Deschamps'ın karşısına dikilir. Konuşma kısa zamanda tartışmaya dönüşür, sonra da seslerin tonu yükselir. Gignac'ın su şişesini duvara fırlatmasıyla içerisine seyreltik şiddet de eklenen bu olay, ertesi gün Gignac'ın özür dilemeyi reddetmesiyle basına yansır. Sonuçta Deschamps, Gignac'ı kadro dışı bıraktı ve hakkında konuşmayı reddederek, onu kendi cehenneminin dibine yolladı!
"Büyük Baskı Altında"
"Paris lider olarak geldi, ama..."

Geçen sezon Gignac için Toulouse'a 16 milyon avro ödemişlerdi, ama sezon boyunca oynadığı otuz maçta yalnızca sekiz gol attı. Sezon sonuna doğru kasığından sakatlandı, ameliyat oldu. Antreman yapamadığı günlerde programa uymadı, abur cubur yiyip beş kilo aldı. İdmanlar başlayınca mutlaka zayıflayacaktı ama ameliyat sonrası hasarlı adeleleri yormak risk olacağından, heyet kararıyla İtalya'daki zayıflama kampına gönderildi. Aradan geçti beş ay, bekleniyor ki hala Gignac form tutacak. Eh, ancak su şişesini tutmak da yetmiyor elbette...

Deschamps'ın sık sık sportif direktör Jose Anigo'yla tartışması, hatta bunun basın aracılığıyla gerçekleşmesi, Veledrome'un maraton tribününün tadilatta olması ve hafta aşırı gerçekleşen taraftar protestoları, kadro içi hiyerarşi problemi... derken Marseille'de işler fazlasıyla karışık. Bir ara lig sonuncusuydular, şimdilerde sıra 10'unculuğu buldu! Nispeten daha az baskın karaktere sahip olan oyuncular forma bulur oldu. Gignac, Valbuena, Lucho gibi oyuncular birer üstün yetenek olmalarına karşın takıma yeterince katkıda bulunamıyorlar. Bu yüzden Amalfitano, Cheyrou gibi oyunları içerisinde emek oranı yüksek olanlar tercih ediliyor ve tabii ki Ayew kardeşler.

Geçen haftalarda Veledrome'da açılan pankartlardan biri:
“Forma için oynamıyorsanız, en azından para için oynayın.”

Deplasmancı PSG ise kendi kendine evham yapıp gereksiz yere kendini kötü hissediyor. Son olarak Bordeaux deplasmanından 1 puan almışlardı, milli maç arası dönüşü de evlerinde Nancy'e yenilince tartışmalar yeniden başladı. Sezon başı "Bu sezonki hedefimiz CL bileti..." diyen Katarlı patronlar, Leonardo'nun akıl hocalığında fikir değiştirmiş görünüyorlar. Ligin üçte biri aşılmışken lider olduklarını görünce şu 'uyum-muyum' meselelerinin abartıldığı kanaatine varmış olacaklar ki, şu sıralar sanki "Bu takım her türlü şampiyon olur." düşüncesindeler.

Leonardo'nun ay başında Paris'te Carlo Ancelotti'yle buluşmasını önümüzdeki sezona hazırlık olarak yorumlayanların sayısı az değildi. Kombouare'yi asla ve asla hedefleri için yeterli görmedikleri kesin, ama aynı zamanda henüz 'bu iş' için yeterince cesur olmadıkları da kesin. Şu halde akıtılan paranın sonucu eğer menfi olursa, ya da kısa sürede sonuç veremezse, suçu atıp kendilerini kurtarabilecekleri biri var. O da 'kavruk' hoca Antoine Kombouare.
Bu kirli kumpanya pek tabii ilk değil. Yakın zamanda Ranieri ve Hughes gibi benzer yoldan geçen, haksızlığa uğrayan hocalar oldu. Burada korunması, kollanması gereken taraf bellidir. Ligue 1'ın için fazla bir takım olabilir PSG, ama bunu yalnızca hücum hattına bakarak söylemek mümkün. Orta sahada alternatifler fazla olsa da Gameiro'nun arkasındaki üçlüyle ne kadar uyumlu oldukları tartışılır. Keza bekler, bu kadro için epey hafif kalıyorlar. Hal böyleyken takımın maç kazanması da ilerideki dörtlünün formuna bakıyor. Menez oynamadı, Pastore ve Gameiro biraz sallandılar... sonucu puan kaybı oldu.

Yakın plan bakılabilecek bir diğer konu ise Diego Lugano. İlk oynadığı maçtan itibaren üst üste dört sarı kart gördü ve bu kartların bazıları benzer sebeplerdendi. Şöyle ki, bir ara pası ya da uzun top atılıyor, Lugano rakibin hızlı forvetinin arkasından koşarken görülüyor ve onu indiriyor. Bu sahnelerin sıklaşması can sıkınca, kaptan Sakho'nun da iyileşmesiyle Lugano kulübenin daimi müdavimi oldu. Sorunu hız ve çabukluk, ihtiyacı ise zaman. Leonardo da böyle düşündüğünden Uruguaylı stopere sahip çıktı. Bu hafta da oynaması beklenmiyor, ama farklı bir maç planında tecrübesi sebebiyle oynatılması da olası.

Toparlarsak, iki hoca da epey zorda. Marseille büyük krizde, onlar her geçen hafta CL yarışından dahi uzaklaşıyorlar. PSG ise bugün şampiyonluğun en büyük adayı olmasına karşın kendi ürettiği sorunlara takılıyor, ancak zamanın geliştirebileceği şeylere para yoluyla hükmedilebilineceği sanrısıyla boşuna yoldan sapıyor.

Her iki takımın geleceği için çok önemli karşılaşma, atmosferi itibariyle de vaatkar bir seyirlik. Ayrıca dün kazanan Montpellier puanını 33 yaptı ve PSG ile arasına 3 puan fark koydu. Bu maç, aynı zamanda lig liderini de tayin edecek.

Derbiye deplasman taraftarı alınmayacağını ekleyelim. Pazar akşamı, 22'de.

Marseille (4-4-2): Mandanda(c); Azpiculeta, Nkoulou, Diawara, Morel; Amalfitano, Diarra, Cheyrou, JAyew; AAyew, Remy.

PSG (4-2-3-1): Sirigu; Ceara, Bisevac, Sakho(c), Armand; Bodmer, Matuidi; Menez, Pastore, Nene; Gameiro.

Marsilya'daki taraftar protestoları ve daha fazlası için: Hayatım Futbol Sayı 6

Noat Samisa

27.11.2011

Younes Belhanda

Geçtiğimiz hafta sonu Montpellier'nin Güney Derbisi olarak da sözü edilen önemli maçta Marseille'i 1-0 mağlup etmesinde Younes Belhanda'nın önemli payı vardı. İyi bir maç oynadı, golü yaratan adam oldu. Ben de kendisine alıcı gözle bakma fırsatı buldum.

Faslı 10 numaraya dair algımı harekete geçiren, Montpellier'nin sıradışı başkanı Louis Nicollin'in Belhanda hakkındaki sözleri oldu. Oyuncuya Lyon'un ilgisi biliniyordu, sene başında onu transfer etme teşebbüs olmuştu. PSG dedikodusu da çıkmıştı, fakat 'Loulou' lakaplı, sivri dilli ama sempatik bir şişman olan başkanın onun hakkında söylediği sözlerden daha çarpıcı olanı zor bulunurdu:

"Belhanda'nın her bir ayağında iki tane Nasri, üç tane Ben Arfa var!"

Nicollin sürekli sıradışı açıklamalar yapan ve zaman zaman sözlerinden ötürü ceza alan bir başkan. Montpellier'in ligdeki konumu (lider PSG ile puanları eşit) nedeniyle her hafta Fransız basının manşetindeler ve Nicollin sürekli bir yerlere röportaj veriyor. Geçen hafta Eurosport'a söylediklerinde epey ilginç bir cümle vardı, "Lideri kovalamak beni strese sokuyor, eğer 7. sırada olsaydık daha iyi uyurdum." diyordu. Takımı geçen sezon 14'üncü olmuştu, zira takımın kaçıncı olduğuyla pek ilgilenmiyor.

Younes Belhanda'ya dair son çarpıcı haber ise L'Equipe'e söyledikleri. Geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada mealen diyor ki: "Eğer sezon sonunda CL'e gidersek Montpellier'de kalırım, şayet beni satmak isterlerse bile... Ama eğer bir yere gideceksem, orası Almanya; özellikle de Dortmund olsun isterim." Dortmund'un kendisine dair medyaya yansımış bir ilgisi yok, ama olsa hiç fena olmaz. Mario Götze'nin yerini dolduracak kadar iyi değil belki, ama oldukça ideal bir tercih olacaktır.

1990 doğumlu Younes Belhanda hızlı bir oyuncu. Atletik, oyun içinde hareketli. İnce işlerde kullandığı sağ ayağı dokunduğu topu parlatıyor. Şutları ve duran top becerisi üst düzey, özellikle de kornerlerde ne yapıp ediyor, takımın santraforu Olivier Giroud'nun kafasını buluyor. Bu kadar referanstan sonra şöyle seyre buyrun, Afrika Kupası'nda kendini parlatmadan evvel bir de kendiniz görün:


Ligue 1 sezonunun yıldızı Montpellier hakkında daha fazlası için adres:

Hayatım Futbol Sayı 3 - Tonton Amca ile Solak Golcü

Noat Samisa

22.11.2011

David Silva'ya Alışan Lig

Kış aylarına yaklaşırken, Premier League'de yaz sonu - sonbahar periyodunun yıldızı kim, dersek?

Cevap, tereddütsüzce: David Silva

Milli maç arasından önce QPR'a attığı golde yaptığı tek hamle top kontrolü inanılmazdı. Ancak Messi'de gördüğümüz kıvraklık, üst düzey öngörü ve zeka bu golde vardı. Bu hafta da 69'da oyuna girdi ve topa ilk dokunuşuyla verdiği pas, Micah Richards'ın koşusuyla takıma penaltı kazandırdı.

City, eğer Silva oyundaysa bambaşka bir takım oluyor. Animatör gibi, adeta takıma ruh üflüyor. Onun narin dokunuşlarıyla top küçük hareketlenmeler yapıyor ve sonunda, nihayet kendisini gole götürecek bir ayak buluyor. Mesela, 1-6'lık Manchester United zaferinin 6. golünde Dzeko'ya attığu şu inanılmaz pas gibi:
Pasın sertliği, hızı, yönü, doğrultusu, yerle yaptığı açı... kusursuzluk örneği. Dzeko topu sağıyla kontrol etmek adına azıcık vücut açısını değiştiriyor, kalan kısımda dosdoğru koşması yeterli. Şu an sezonun zirve karelerinden biri ve Manchester City, Silva'nın önderliğinde lider.

Ya da Everton'a karşı James Milner'a attığı şu pas. Dzeko'ya yaptığı asiste dair tüm parametreler, bu pas için de geçerli:


Silva sıklıkla sol kenarda oynuyor, ama ne yapmak istediğini kendisi belirleme özgürlüğüne sahip. Sürekli hareketli, ister geri gelip top alıyor, ister forvet arkasına geçiyor. Rakiplerin onun bu yer değiştirmelerini riske etme şansı yok. Her top bir şekilde onu buluyor, sanki güvenli bir liman gibi; dolaşımdaki topun mutlaka uğraması gereken yer gibi David Silva. Yaratıcı yönetmen, zoru basit gösteren ideal bir oyun kurucu.

Halen yaptığı 7 asistle bu dalda lig lideri. İngiltere'ye ilk geldiği aylarda onunla ligin frekansı uyuşur mu, David Silva lige uyum sağlar mı, tartışmaları vardı. Aradan geçen 1 yıl sonunda Premier League'e, kendini David Silva'ya uydurdu.

O da boş durmadı tabii. Futboluna artı katan Silva, artık İspanya milli takımının 11'ini de zorluyor. Manchester City'nin 12. maç haftası itibariyle 63/64'ün Tottenham'ından bu yana İngitere'deki en iyi sezon başlangıcını yapmış olmasındaki aslan payı, ona ait. Dünyanın en iyilerinden biri.

1 - Manchester City - 12 maç - 42 gol - 34 puan

Gol görüntüleri: whoateallthepies.tv

Noat Samisa

21.11.2011

Ashley Williams

Ashley Williams, Swansea City'nin Galli savunma oyuncusu. Bu hafta Manchester United karşısında da kaptan Garry Monk'un savunma tandemindeki partneriydi. Bu ikili uzun süredir birlikte oynuyorlar, öyle üst düzey oyuncular sayılmazlar, ki Ashley Williams zaten yirmili yaşlarının başında garsonlukla futbolu birlikte götüren bir futbolcuymuş. Onu buraya taşıyan, özel kılan ise başardığı mucizevi bir şey:

Ashley Williams, 2008 yılında geldiği Swansea'de formayı ilk giydiği günden bu yana üst üste 153 lig maçında oynadı.

Tek bir fire yok. Ne bir sakatlık, ne de kart cezası. Neyin rekorunu kırdığını henüz bulan yok, ama bir rekora sahip olduğu kesin.

Ayrıca Williams, ligin en çok topla buluşan futbolcusu. Geçtiğimiz ay oynanan Bolton karşılaşmasında top onun ayağına tam 112 kez değdi. Bu sayı, geçtiğimiz Mayıs'taki CL finalinde Xavi'nin yaptığı topla eşit. Bu pasların pek çoğu sağ bek Angel Rangel'le olunca, bir de üzerine 'aralarında en çok pas yapan iki oyuncu' sıfatını aldılar.

Bu sayılar nasıl oluştu, diyorsanız; cevabı farklı, özel futboluyla dikkat çeken Swansea'nin sırrıyla birlikte Hayatım Futbol'un 8. sayısında olacak. Her hafta olduğu gibi, dergimiz yine Salı günü yayında...

Swansea 0-1 Man Utd
Noat Samisa

21.11.2011

Ben Arfa Geri Döndü

Newcastle geçen sezon City of Manchester'a geldiğinde dakika henüz 3'tü ve bazen gitmesi gereken yer köpek kulübesi olan Nigel De Jong, Hatem Ben Arfa'nın sol ayağına gaddar bir makas atmıştı. Sonuçta Fransız oyuncunun hem kaval, hem de fibula kemiği aynı anda kırıldı. O vakitler Newcastle'ın kiralık oyuncusuydu, bu olaydan üç ay sonra kalıcı kontrat için Newcastle ile Marseille anlaştılar.

Sonra De Jong defalarca özür dileme teşebbüsünde bulundu, ama Ben Arfa hiçbirini kabul etmedi. Nihayet geçtiğimiz cumartesi günü Man City - Newcastle maçı öncesi Ben Arfa'dan af sinyali geldi. Maç öncesi otelde bulaşacaklardı De Jong'la, ama Alan Pardew'ün telkiniyle (maç konsantrasyonu ile ilgili) buluşma maç sonrasına ertelendi. Kolay değil, Ben Arfa'nın tam 1 yılını çalmıştı De Jong.

Eylül sonunda sahalara dönen Ben Arfa, bu hafta sonu tam 13.5 ay sonra ilk kez ilk 11'de çıktı. Bunun bıraktığı yerde, City of Manchester'da gerçekleşmesi ilginç. Çok iyi bir sezon geçiren Newcastle'da yeri hazırdı, 8 golü olan Demba Ba'nın arkasına, Tiote'nin sakatlığıyla oluşan Cabaye - Guthrie orta sahasının önüne yerleşti. Çok güzel iki pozisyon hazırladı, ki biri gol oldu, bir de kendisi top taşıdı ama direk geçit vermedi. Onun varlığı, bundan böyle Newcastle'ı daha güçlü bir takım yapacak.

Eğer sol bek Ryan Taylor çok kötü gününe olmasa ve Micah Richards ipini koparan azgın bir boğa gibi oynamasa, bu hafta da namağlup vasıflarını muhafaza edebilirlerdi. Korkutucu City'e zorluk çıkardılar, yedikleri 3 gole rağmen hala ligin en az gol yiyen takımı durumundalar ama artık bu ünvanı iki takımla (Man City ve Liverpool) paylaşıyorlar.

Onların savunmasının gücünün arkasındaki etken, sezon başından bu yana oynadıkları 12 lig maçına da aynı savunma dörtlüsü ve kaleciyle çıkmış olmaları:

Tim Krul

Simpson - STaylor - Coloccini - RTaylor


Hedef, olabildiğince çabuk şekilde Newcastle'ı yeniden Avrupa Kupaları'na taşımak. Olursa, bu sezon. Olmadı seneye. Bu yüksek grafiğin ardındaki etkenler ise Hayatım Futbol arşivinde:

Müzmin Bunalımsever Newcastle Artık Gülüyor!

Man City 3-1 Newcastle
Noat Samisa

21.11.2011

Beşiktaş 0-0 Galatasaray

Ülkenin futbol ortamının özeti hükmünde bir maç oldu. Her iki takım da geçen sezonu bu maça taşıdı, birer 'tarz sahibi takım' görüntüsü sahaya konulamadı.

Carlos Carvalhal, mağlubiyetle biten Gençlerbirliği maçına çıkardığı kadrodan yalnızca Mustafa'yı Almeida'yla değiştirmişti. Fatih Terim ise milli maç arasından önceki Mersin karşılaşmasındaki takımdan Sabri ve Riera'yı yanına alıp, Ayhan ve Engin'i sahaya sürmüştü.

Dar Alana Sıkışan Oyun

Maçın ilk çeyrek saati, Galatasaray'ın oyun üstünlüğünde geçti. Her iki takım da savunma hattını kendi yarı sahasının ortasına yakın kurmuştu, bu nedenle oyun orta yuvarlak civarındaki dar alana sıkıştı. Pas becerisi nispeten yüksek oyunculardan kurulu bir takım olan Galatasaray, topu daha iyi kullanıp Beşiktaş'ı geri itti.
Aynı zamanda Beşiktaş'ın öndeki üçlüsüyle orta sahasının bağ kurmasını engellediler. Fakat oyunun gidişatı bu şekilde sürdükçe ve konsantre Beşiktaş savunması fahiş hata yapmadıkça ibre Beşiktaş'a döndü. Galatasaray çok adamla Beşiktaş sahasına gittikçe oyun daha geniş alanlara taşındı ve takribi 20. dakika dolaylarında oyunun rengi değişti.

Hücum Yöntemi Farkları

Farkı yaratan, Beşiktaş'ın patlayıcı güç sahibi kenar oyuncuları oldu. Geçen sezondan kalma bir veridir, Beşiktaş'ın ilk golü atan taraf olduğu maçları kaybetme yüzdesi çok ama çok düşüktür. Sebebi, takımın hücum oyuncularının geniş alanda oynamaya çok yatkın olmaları. Terim'in planları, Beşiktaş'ın Portekizli'lerine gerekli kullanılabilir alanları oyun 0-0 iken de sağladı.

Galatasaray ise aynı şekilde alan daraltan rakibine karşı maç boyu benzer bir üretim gösteremedi. Quaresma'nın geri dönüşlerdeki zaafını değerlendirmek adına Ayhan ile Engin birbirlerine yakın oynuyorlardı. Merkezden çıkan topların hızı ve kalitesi düşük olunca bu plan işe yaramadı. Sol kenarda oynayan Engin'in meziyetleri böylesi bir taktik ortamda işlevsel değildi, oyunu hızlandırmaktan yoksundu. Yalnızca mücadele gücü takıma artı kattı. Sağ kenarda pozisyon alan Kazım ise epey formsuzdu, aynı zamanda onu besleyecek paslar yetersizdi.
Sezon başından bu yana kenarlardan hızlanamayan, oyunu orta saha merkezli oynayan Galatasaray'ın Aurelio ve Ernst'ten oluşan güçlü orta sahayı aşıp savunma hattı - orta saha hattı arasına adam sokarak hızlanabilmesi mümkün olabilirdi, fakat bu iş tümüyle Elmander'e kaldı. İsveçli oyuncu, sırtı dönük aldığı topları kenarlardan gelecek dalışlara servis yapmaya çalıştı, fakat yeterli etkinliği sağlayamadı.

Değişiklikler

Önce Terim, Sabri'yi oyuna alarak kenarları ve ön alandaki presi aktifleştirme hamlesi yaptı. Lakin Sabri'nin dizinden sakatlanmasıyla bu fikir çöp oldu ve Galatasaray maç başındaki düzene geri döndü. Sonra Carvalhal bir hamle yaptı. Necip, oyuna girişiyle birlikte kısa bir periyot içinde iki kez kritik yerde top çaldı, takımı atağa kaldırdı. Fakat onun da oyundaki ömrü kısa oldu, ağır bir sakatlık yaşayarak sahayı terketmek zorunda kaldı. Kalan bölüm için Mustafa oyuna girdi ve Simao forvet arkasına geçti.

Dakikalar ilerledikçe iki takımın da orta sahadaki direnci düştü. Hücumcuların pres gücü çok azaldı, hele ki Beşiktaş'ta Almeida ve Quaresma oyunun son yarım saatinde çok edilgen bir oyun oynadılar. Galatasaray ise Riera ve Baros ile nispeten tazeydi ve daha aktif görünmesine karşın dikkatli Beşiktaş savunmasına karşı aksiyon yaratamadılar. Her iki takımın da pres gücünü artırarak oyunu hareketlendirme planları, böylece yalan oldu.

Beşiktaş'a artı katabilecek ekstra biri varsa, bu Holosko'ydu. Savunma arkasına yapacağı koşularla, yıpratıcılığıyla bilhassa son bölümde çok etkili olabilirdi. Almeida tükenmişti, Carvalhal'se maçı iki değişiklikle tamamlamayı seçti.

Sonuç

Beşiktaş'ın yapabildiklerine ve yapadıklarına ilişkin bir başka açıklayıcı maç izledik. Fatih Terim'in Ayhan tercihi hariç herhangi bir hedef maç planı yapmış görünmemesi, oyunun büyük bölümünde Beşiktaş'ın etkin olmasına sebep oldu. Yeter ki kullanılabilecek geniş alan olsun, bu şartlar altında Beşiktaş korkutucu bir takım. Maccabi'ye 5 atabilir, Fenerbahçe'ye karşı skorda öne geçtikten sonra pek çok pozisyon bulabilir.

Ama golü atamazsa, maçı öldüremezse gerisi teferruat. Bugün şanssızlıklar da oldu, diğer yandan Sivok'un çıkardığı top gibi şans anları da yaşandı. Sonuçta takım yine rakipten iyi göründüğü, daha çok pozisyon bulduğu bir derbiyi kazanamadı.

Noat Samisa

20.11.2011

Buca'lar Arası Guti

Beşiktaş'ın Lale Devri'nin en görkemli iki ithalatından biri olan Guti, artık yok. Kendisini son olarak Kayserispor karşısında izlemiştik. Yarışmacı bir takımda sahada yürüyerek futbol oynanmayacağından, doğal olarak bir daha Beşiktaş formasını giymedi. Gerçek bu, Guti şu sıralar tümüyle bitik bir vaziyette.

Aslında Guti dokuz aydır böyle. Geçen sezonun tüm umutları Olimpiyat Stadı'na gömülürken, Guti de futbolu orada bıraktı. Bu maçta bir an pas atacakken rakip oyuncu araya girdi, Guti de sağ ayağını rakibe vurup sakatlandı. Nitekim bu maçtan sonra bir süre oynamadı. Kanlı canlı şahit olduğum bu kare hep aklımdadır, o an kontağı kapattı. Sahada gezdiği maçların sayısı geçen sezonun ikinci devresi de hiç az değildi, ama ha bu maç, ha bir dahaki diye bekliyorduk.

Sezon öncesi öngörülerinde Guti'den geçen yılın altında bir performans bekliyordum. İlk sezonunda 22 lig maçı oynamıştı, bu yıl bu sayının 15'i aşmaması doğal olacaktı. Yani Guti, sezonun neredeyse yarısında oynamayacaktı, bunların bir kısmında da kadroya alınmayacaktı. Henüz yalnızca 1 lig maçında oynamış olması ise tabii ki öngörülebilir bir şey değildi. Seçenekler belli: Ya çok kötü yaşıyor, ya da doğru dürüst idman yapmıyor. Eğer sakatlığı yoksa ki yok, kendi etti, kendi buldu.

Guti'yi "...ama Real Madrid'de de alemciydi!" diye savunmak doğru değil. Bunun ölçütü dünyanın her yerinde 'bir birim alem' midir? Kayserispor maçında sahadaki halini görmemiş olsak kabul, ama bu vaziyet kesinlikle kabul edilebilir değil. Sezon öncesi idmanlarının bir kısmını kaçırdığından (zaten tatilden geç dönmüştü) geç form tutması bekleniyordu, ama Kasım 15 olmuşsa hala beklemenin anlamı yok.

Memleketin reel politik siyaset düzleminde yakın döneme dek "Hükümet oldu, ama iktidar olamadı." şeklinde yaygın bir deyiş vardı, hepimiz bu tabiri biliriz. Guti meselesinde suçlanan Carlos Carvalhal'in Beşiktaş'taki durumu da tam olarak bu. Kulüpteki Portekiz vesayetini kıramasa da Guti'ye hakkınca muamele etmesi, sahada başı kesik tavuk gibi dolaşan Fernandes'i eve göndermesi olumlu kararlardır ki, bu kararların sonuçlarını gördük. Daha fazlası için Carlos Ç. olması lazım, fakat bunu ondan talep etmek insafa sığmaz.

Yüce pasör Hz. Guti diye hatırlayalım ve bitsin bu hikaye. İlk resmi maçı Buca deplasmanıydı, Bobo'ya şık bir asist yapmıştı. Resmi olmasa da fiili kapanışı da Buca'yla yaptı. Dolmabahçe'deki 5-1'lik maç unutulmazdır, ilk yarım saatte en az 10 tane muhteşem pas atıp tribünleri kendinden geçirmişti. Anılar orada kalsın.

Noat Samisa

17.11.2011

Benjamin Corgnet'nin Çok Tuhaf Hikayesi

Ligue 1'ın yeni takımı Dijon'un pek sesi çıkmıyor olabilir. Zaten bu sezon bu lige bir haller oldu, büyükler zirveyi çabucak ele geçiriverdi! İstisnası Montpellier ve Marseille, tabii bir de Bordeaux var ama artık onların durumunu yabancılayan yok. Yeni yükselen Ajaccio en dipte, Evian da kendini düşme hattından uzak tutmanın derdinde. Bir adam var ama, hem hikayesi, hem de sahada yaptığı işler çok acayip.

Benjamin Corgnet, Dijon'un orta saha oyuncusu. Bu sezon şu ana dek 11 lig maçında oynadı, 5 gol attı. Bir de asisti var. Takımının toplam 13 gol attığı düşünülürse, Fransız orta saha oyuncusunun takıma yaptığı etki daha net anlaşılabilir. Sezonun geri kalan bölümünün en değerli oyuncularından, hatta Fransız basını şu sıralar onun adını ulusal takıma yazıyor. Ama...

Bahsettiğimiz oyuncu, yani Corgnet bugün 24 yaşında. Profesyonel futbol oynamaya başladığı yaş ise 23, yazıyla yirmi üç. Diğer bir deyişle geçen sene.

Şöyle ki, Corgnet 2009'un Aralık ayında bir amatör takımın seçmelerine girer. Tesadüfen onu izleyen Ghislain Anselmini, o sıralar Ligue 2'de mücadele eden Dijon'un hocası Patrice Carteron'un yakın arkadaşıdır. Bu ikili birlikte Lyon'da futbol oynamışlardır, dostlukları o günlere dayanır. Gün gelir, tavsiye edilen çocuk Dijon'un idmanlarına çıkar. Üç günün sonunda hemen önüne kontrat konulur ama oyuncunun bir şartı vardır:

"Şimdi olmaz, izin verin okulumu bitireyin. Haziran'da yeniden görüşelim."

Doktor olmak için girdiği okuldan BTS ile mezun olan Corgnet, artık üniversite mezunudur; ama işini yapmayacaktır. Çünkü futbolcu olmuştur. Amatör takımlarda keyif için, spor amaçlı oynadığı oyun, artık mesleğe dönüşür. Olaylar çok hızlı gelişmiştir, fakat arka planı boş değildir. Corgnet 10 yaşındayken Lyon'un seçmelerine girmiş, fakat yeterli görülmemiştir. Ailesi onu eğitimi için yönlendirir, futbol artık epey arka plandadır. Ta ki 2010 yazına kadar...

Hocası onun için, "Elinde çantayla idman sahasına geldiğinde futbolcudan başka her şeye benziyordu, ama sahada bambaşka." diyor. Aslında sahada da pek ideal görünmüyor. Topu ayağına aldığında hiç çalım atabilecek gibi durmuyor, şut stili biraz garip ama birlikte Ligue 1'a çıktığı Dijon'un ona biçtiği fiyat 6 milyon avro.

Kaynakça: Sofoot, football.fr

Noat Samisa

05.11.2011

Olivier Bernard

Vaktiyle Newcastle'ın sol bekiydi, Bobby Robson'lı zamanlarda. Vatandaşı Laurent Robert ile sol kanatta iyi bir birliktelik kurmuşlardı. Arsenal'in en cafcaflı zamanlarında Highbury'nin solundan tren misali geçip tavana çaktığı gol unutulmazlardandır. Ama kendisi unutulmuş bir adam, hikayesi pek ilginç.

Newcastle'a transferine sebep olan kişi, dönemin Lyon hocası Paul Le Guen. Henüz 20 yaşında olan Olivier'ye, "Bu kilolarla seni oynatmam." diyor ve mücadele başlıyor. Bizim Olivier, dört haftada sekiz kilo verince güçten düşüyor ve formayı ebediyen kaybediyor. Oradan ver elini Newcastle, anlaşılacağı üzere bu kulübün en kötü huyu olan 'saçma transferler'e bir yenisi daha ekleniyor.

Fakat bozuk saat bu kez doğruyu göstermiş ve takım sırasıyla ligde 4'üncü, 3'üncü ve 5'inci olurken Bernard sol beki tapulamıştı. Sonrası tufan. Robson gidiyor, Souness geliyor.

Olivier Bernard'ın hikayesinin devamını öncelikle İlyas Salman özetlesin: Video

"Bok ettin Souness!", diyor Bernard. Daha ilk gün odasına çağırdığı Bernard'a bir yazılı kağıt uzatmış ve senden bunları bunları... istiyorum, demiş. İmkansız isteklermiş, Bernard'a göre. O sıra kulüple kontrat görüşmeleri yapıyormuş, yine Souness girmiş devreye. Ya bunu imzalarsın, ya da gidersin demiş. "Sonra da Celestine Babayaro'yu transfer etti zaten!" diyerek anlatmaya devam ediyor.

Souness için söyledikleri bitmiyor: "Beni sevmezdi, genç oyuncuları sevmezdi, kulüpte iyi giden ne varsa hepsini harap etti."

Asıl büyük problem ise bundan sonrası. Kalçasından sakatlanan Bernard, ağrılarına rağmen futbol oynamaya devam ediyor. Ameliyatı sürekli erteliyor ki, Souness'la yaptığı savaşta pes etmiş görünmesin; zira kaybedeceği kesin. Kısa Southampton ve Rangers maceralarında tutunamıyor ve Souness kulüpten ayrılınca, yeniden Newcastle formasına dönüyor. Henüz yaşı 27 iken. Yeniden başlamak istiyor, ama...

Bir kez daha kalça sakatlığı, üstelik ameliyat olduğu yerden. Önce İngiltere, sonra Kanada, Fransa, Amerika... kim ona yeniden futbola dönmeyi vaat ediyorsa oraya uçuyor ve doğruca bıçak altına yatıyor. "Bu haldeyken bırakın Newcastle takımını, futbol maçı izlemek bana azap oluyordu." diyerek, o dönemki psikolojisini anlatır. Tek bir amacı vardır, Newcastle'da yarım kalan işi tamamlamak. Olmuyor, daha 28'indeyken Bernard futbolu bırakıyor.
'Suçu ispatlanan kadar masum' Terry, gör bunu!

Sayısı çift hanelere ulaşan kalça ameliyatlarının ona geri dönüşü, asla koşamamak. Ömrünün geri kalanını bir bacağı aksak olarak devam ettirmek zorunda ve futbola dönmek için o doktor senin, bu ülke benim koştururken neredeyse tüm birikimini harcamış. Newcastlelı eşiyle birlikte halen Newcastle'da yaşıyor, hayatını scouting işleri ve part-time çevirmenlik ile kazanıyor. Ayrıca ırkçılık karşıtı kampanyalar düzenleyen Show Racism the Red Card kuruluşunda gönüllü olarak çalışıyor. Tüm bu hikayesinin gündeme gelme sebebiyse Yohan Cabaye ile olan ilişkisi.

Bernard, Cabaye'ın Newcastle'daki önemli destekçilerinden. Transfer olduğu ilk günden bu yana onunla birlikte. Her platformda ona olan desteğini ve inancını yineliyor. Kültür değişimi şokunu atlatmasında yardımcı, fakat Cabaye, sahanın içi konusunda biraz çekingen:

"Henüz en iyi performansımı göstermedim. Adaptasyon sürecim devam ediyor. Bu ligin temposu benim futbolumdaki bazı iyi şeyleri alıp götürüyor, tamamen adapte olduğumda daha iyi olacağım."

EPL'nin temposundan şikayet eden Cabaye, bu sezon ligin en çok mesafe kat eden oyuncusu. Tezat, ama belli ki Cabaye'ın zirvesini daha göremediğimiz doğru. Şu haliyle de ligin en iyi pasörlerinden, en değerli orta saha oyuncularından biri. Zekası, şutları ve duran top becerisi de cabası. Newcastle'ın muhteşem formunda en büyük pay sahip oyuncu olabilir ve onun mükemmel bir oyuncu olduğuna Lille günlerinde kanaat getirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Velhasıl, Olivier Bernard deyince akla artık başka şeyler gelir, ama önceleri hep bu video gelirdi:


Laurent Robert'in ne yapmak istediğini anlayan beri gelsin!

Arşivden:
Bir ay evvel Hayatım Futbol Dergisi'nin 1. sayısında yayınlanan Newcastle yazısı:

Müzmin bunalımsever Newcastle, artık gülüyor!

Kaynakça: Guardian, Times, Chronicle Live

Noat Samisa

05.11.2011

Alex Ferguson'ın 25. Yılı


"Babam 65'ine kadar çalıştı, 66'sında öldü. İnsanlar diyor ki, '45 yıl çalıştım, artık emekli olmalıyım.' Hayır, ben Govan'a dönmeyeceğim. Sağlığım elverdikçe, yaşadığım hayattan keyif aldıkça çalışmaya devam edeceğim."

Patrick Barclay anlatır. Kanserden vefat eden bir arkadaşının cenaze töreninde merhumun ailesine taziyelerini bildirirken, hastaneye ziyaret için en sık gelen kişinin Alex Ferguson olduğunu öğrenir. Evvelden uzun süre birlikte çalışmışlardır merhumla, fakat aynı şehirde yaşamalarına rağmen çok az görüşmüşlerdir. Hastaneye de yalnızca iki kez gidebilmiştir Barclay, fakat Ferguson farklı şehirde yaşamasına karşın defalarca ziyarete gelmiştir. Üstelik söz konusu kişi ile aralarında derin bir hukuk yoktur, yalnızca bir kez Ferguson'a araba satmıştır bu şahıs.

Denir ki, Aralık'ta 70'ine basacak olan Alex Ferguson her şeye vakit bulur. At yarışlarına, rakip takımların maçlarına, ailesine, Alastair Campbell ile siyaset sohbetine, golfe, şaraplara... Etrafındaki her şey üzerinde tam kontrolü olan biri ve derler ki, antrenör olmasa, dünyanın en iyi ressamı ya da çağı değiştiren bir mühendis olabilirdi.

Menajer olarak Manchester United'da kazandığı 37 kupa, toplamda 48 kupa onun adının yanına eklenir. Kendini kaç kez yenilediği, kimlerden neler öğrendiği ve kimlere neler öğrettiği ise ansiklopedik bir çalışma gerektirir.

Öyle ki, Alex Ferguson pazar günü Manchester United'da 25. yılını deviriyor. 6 Kasım 1986'dan beri görevinin başında. Soruyorlar ve cevaben diyor ki:

Man United'ın başında 25 yıl?

"Masal gibiydi."

Peki ya emeklilik?

"Bu konuda söyleyeceğim tek şey, sonraki 25 yılı sabırsızlıkla bekliyor olduğum."

Gelmiş geçmiş en iyi, kesinlikle... Çeyrek asır kutlu olsun!

Noat Samisa

04.11.2011