Beşiktaş Nereye Koşuyor?

Fikstür çekildiğinde Beşiktaş'ın zor bir seri ile başlayacağı açıkça görülüyordu. Klasik derbileri ilk 8 hafta içerisinde tamamlayacak olmak ve yenilenmenin getirdiği belirsizlik, bir başka benzer sezonu anımsatıyordu. Bu yıla tezat şekilde kadrosunda sayısız sağ bek alternatifi bulunan Beşiktaş, 2004-05 sezonunun 8. maç haftasına 6 puanla girmişti. Şimdi ise puan tablosunda kendisinden yukarıdaki takımlardan yalnızca 1 puan almış olarak 2012-13 sezonunun 8. maç haftasına 8 puanla girme ihtimali var.

Birbirini takip edecek olan Fenerbahçe ve Trabzonspor maçları, rakipler açısından birer yangın çıkışı hükmünde. Beşiktaş içinse son iki maç haftasında alınan Gaziantepspor ve Sivassor yenilgilerinin telafisi için iyi birer fırsat. Ancak takımın sahadaki görüntüsü, bilhassa Gaziantepspor maçının son bölümü ve Sivasspor maçının neredeyse tamamında hiç iç açıcı olmayınca endişeler arttı. Mağlubiyetlerin ana ve görünür sebeplerini bireysel performans dalgalanmaları oluşturuyor olsa da duran topların ve standart bir takım oyunu performansı yetmediğinde devreye temel meseleler girmeye başladı.

Beşiktaş'ın temel problemi de top kazanamamak. Yalnızca hücumda kaybettiğini geri almak değil, rakibin atağını karşılarken kendi ceza sahası civarı hariç direnç oluşturamamak.
Halbuki Samet Aybaba'nın takımının sloganı belli: Koşmak. Rakipten çok, hatta en çok koşan olmak. Tabii ki bunun karşılığı "Kenya'dan 11 adam getirelim" ya da "Usain Bolt oynasın" değil. Ortada içi dolu bir iddia var. Beşiktaş, bir süredir yoksun olduğu mücadeleci takıma, bu zayıf ve genç kadro ile ulaşabilir. Bu takımın yaptığı en iyi iş de koşmak. Yanına futbol becerileri ve taktik eklendiğinde, yetenek eksikliğinin tolere edilmesi mümkün. Ama nasıl ve bu kadro, gerçekten bu iddiayı gerçek kılmaya muktedir mi?

Samet Hoca dünkü maçtan sonra, "Arkadaşlarla hep konuşuyoruz. Biz çok koşacağız, alan daraltacağız, rakibe boş alan bırakmayacağız. Kaptığımız topla da basit, çabuk oynayacağız." dedi. Kuşkusuz, bunlar her futbol takımının en iyi şekilde yapmak isteyeceği şeyler. Beşiktaş özelinde değeri ise, mevcut kadroya en uygun önceliğin sözkonusu aksiyonlar zinciri olması. Esas önemli cümleler ise bundan sonra:

"Bunları yapmayınca çok zorlanacağımızı biliyorduk. Özellikle ilk yarıda forvet ile defansımız arasında 60 metrelik bir mesafe oluştu. Rakibimiz de ilk yirmi dakikadan sonra buradaki boşluğunu kullanarak üstünlüğü ele aldı." 

Anlaşılan, Samet Aybaba savunmacılara "geri kaçın" demiyor. Bu tip durumlar oyun içerisinde gelişiyor ve rakibe göre şekilleniyor. Zira ligin önde basan takımlarından biri olan Sivasspor, rakip orta sahaya kolay top alma izni vermeyince Beşiktaş savunmacıları topu uzun atmak zorunda kaldı. Veli'nin baskı altında yıldığı günde Necip'in maç başında yaptığı driplingler takıma etkinlik kazandırsa da, ona destek gelmedikçe maç duran toplara sıkıştı.

Akıllardaki esas fikir ise belli: "Biz mesela çok koşan, topu ayağında tutabilen, basit oynayabilen bir takım olduk. Sadece süre sıkıntımız var. Bunu 90 dakikaya yaymamız lazım." (Aybaba'nın Ntv'de katıldığı programdan)

İBBSpor maçında 15 dakika, Galatasaray maçında en az yarım saat, Gaziantep'te 1 saat derken... Sivasspor'a karşı maçın Beşiktaş'ın kontrolünde oynandığı dakika maksimum 5 olabilir. Dün akşamın esas yaralayıcı yanı bu. Antep'te yenilgiye rağmen sahadaki futbol ümitvar olmayı mümkün kılıyorken,  tam aksine Sivas maçından alınacak 1 puan, kötü futbolun ancak üzerini örtebilirdi.

Velhasıl, sorun şu ki, Sivasspor takımı Beşiktaş'tan çok daha etkili koştu. Aşağıdaki tablo da bu tespiti destekler nitelikte:
Kaynak: matchstudy.com
 * Son maçın verileri yok.

  • Lig sıralamasına göre düzenlenen tabloda iki gerçek veri yer alıyor. İlki takımların ilk 6 maç haftasındaki ortalama topla oynama yüzdeleri, ikincisi ise takımların rakipten aldıkları top sayısının maç başına düşen sayısı. Son sütün ise benim hasbelkader ürettiğim sanal bir değer. Birbiriyle doğrudan bağlantısı olmayan söz konusu iki değerin toplamının herhangi bir anlamı olabilir mi, sorusuna aradığım cevabın karşılığı için yapılmış bir deneme...

  • Örneğin, Galatasaray bu sezon ortalama %62.6 oranla topa sahip olurken, rakipten gelen toplarla maç başına 149 kez muhatap oluyor. Bu iki değerin toplamı ise 211.6 ediyor.
  •  
Öncelikle, "rakipten gelen toplar" istatistiğinin -muhtemel- içeriğinden bahsetmek gerek. Bu istatistik içerisinde rakipten gelen serseri bir orta da, pas arasıyla veya presle kazanılan bir top da var. Yani o top bir şekilde size gelecek ya da çizgilerin dışına gidecek; yahut gol olacak. Gol olmaması için de aktif şekilde savunma yapmalı ve kazandığınız top sayısını artırmalısınız.

Öte yandan, bu istatistiğin topla çok ya da az oynama ile orantısal bir bağı yok. Orduspor ve Galatasaray arasında %16'lık topla oynama farkı olmasına karşı, 'maç başına rakipten gelen top' verileri birbirine epey yakın. Bunun da anlamı, savunma becerisinin ayrı bir yetkinlik olduğu. İster kalenizi kendi ceza sahanız içinde savunun, ister rakip yarı sahada topu ele geçirmeye çalışın; farketmiyor. O topa bir şekilde size ulaşmaya çalışıyorsunuz ve aslolan, seçtiğiniz yöntemin gereğini yaparak "iyi savunma" yapmanız.

  • Süper Lig'de Orduspor rakibini kendi kalesine en yakın karşılayan (37.6 metre) takım iken, Galatasaray en uzakta karşılayan (44.6 metre) takım
  •  
Ama bir garip bağlantı var olabilir. Bir takım hem topla az oynayıp, hem de rakipten gelen toplara az sayıda müdahale ediyorsa ya da bu iki kıstasta dengesizlik varsa, o takımda işler iyi gitmiyor olabilir.

Bu tablo ve bu önerme, çarpıcı şekilde örtüşüyor. Takımların topla oynama yüzdesi ve rakipten gelen top sayısı toplandığında ortaya çıkan sonuç, Süper Lig'in 6. maç haftası sonundaki puan tablosuyla neredeyse (yalnızca Sivasspor'un puanı Orduspor'dan yüksek) aynı. Bunun haricinde ilk 6 takım, puan tablosunda aynen bu istatistik toplamına göre sıralanıyorlar.
Diğer bir deyişle en iyi pas yapan takımı gösteren topla oynama yüzdesi, hücum gücünü işaret ederken, rakipten gelen toplar verisi de iyi savunmayı öne çıkarıyor. Bu ikisinde optimumu yakalayan takımlar, -her ne çeşit oyun fikrine sahip olurlarsa olsunlar- puanları topluyorlar.

Nitekim bu tablo haykırıyor ki Beşiktaş, iyi savunma yapmıyor. Önde basmak istediğinde bunun süresi kısa kalıyor. Olcay ve Holosko gibi oyun içinde daima görünen ama yoğunlaşma ve ekstra fizik güç gerektiren işlerde zayıf oyuncuların varlığı ani baskınlara sekte vuruyor. Almeida ve her ne kadar yüksek özveriyle oynuyor da olsa Fernandes'in de bu husustaki refleksleri zayıf olunca, Beşiktaş orta saha ikilisinin üzerine kaldıramayacakları bir yük biniyor. Takım topu ancak savunmacıları vasıtasıyla kazanabiliyor. Rakipler pas kalitesi zayıf Beşiktaş'ı baskıyla yıldırabiliyor ve bu sayede orta sahayı ele geçirebiliyor.

Hem ikinci devre Antep'te, hem de Sivas maçında yaşanan buydu. Beşiktaş koşuyor, ama nereye ve niçin koşuyor? Galiba esas soru bu ve cevabı yetersizlik olabilir.

Noat Samisa

 02.10.2012

Yine Duran Top Meselesi

Abdullah Avcı'ya en çok Selçuk İnan'ın neden sahada olmadığı soruluyorken, sahada var olanın yarattığı sorunu boş veriyor olabilir miyiz acaba?

Hollanda maçına dair benim en dikkatimi çeken ayrıntı, Türkiye ilk 11'inin kalecisi ve savunma dörtlüsü dışında kalan altı elemanın tümünün (toplamda Semih Kaya ve Tolga Zengin hariç dokuz oyuncu) Batı Avrupa Futbolu deneyimi olmasıydı. Az ya da çok, altyapı düzeyinde ya da transfer yoluyla olmak üzere Almanya, İspanya, Fransa ve İngiltere tecrübesi sahibi bu oyunculara karşılık, Batı Avrupa Futbolu'nda çağ kapatıp açan Hollanda'nın ilk 11'inde yalnızca 4 adet ülke dışında futbol oynamış yahut oynamakta olan futbolcu vardı.

Diğer yandan, hiç kuşku yok ki Hollanda'nın mümkün olabilecek en zayıf halini gördük karşımızda. Yeni hoca, gençleştirme operasyonu, takım olamama hali... Portakallar'da hepsi vardı. Ancak bizim durumumuz da pek farklı sayılmazdı. Ön alandaki dört oyuncumuz neredeyse ilk kez bir arada oynuyordu. Ayrıca as sağ bekimiz sezona iyi hazırlanmadığı için kulübedeydi, geçen sezonun en formda stoperi ve kalecimiz sakattı. Sonuçta gelişmekte olan halimizin eksik/aksak versiyonu ile düşkün Hollanda'ya diş geçiremedik, ancak açık zaaflarını yoklayabildik.

Her iki takım da ortaya ciddi bir kolektif üretim koyamadı. Skoru olduğu gibi skor potansiyeli olan aksiyonları da Dünya Kupası düzeyinde rastlanması zor olan fahiş hatalar yönlendirdi. Hal buyken, futbolun sinsi ve sabırlı belirleyicisi duran toplar sahne aldı. Abdullah Avcı maçtan sonra,

"...(Kornerlerde) Alan savunması yapıyoruz. Topun düştüğü bölgede 3 tane hava hakimiyeti olan oyuncumuz vardı. Müdahale edememeleri neticesinde Van Persie'nin kafa vuruşu ile gol yedik. Çok ucuz ve kolay bir gol oldu."

derken, Robin Van Persie'nin attığı gole dair her şeyi söylüyordu. Bu acınası gol için daha fazlası söylenemezdi, zira duran top alan savunması yapan takımların duran toplardan yedikleri goller ekseriyetle basit, kolay ve ucuz olurlardı.
Yukarıdaki görsellerden ilki net bir kafa vuruşuyla savuşturulan bir korner atışı, ikincisi ise yediğimiz gol. Her ikisinde de Hollanda yalnızca dört oyuncu ile ceza sahamıza gelmiş görünüyor. Ön direk, penaltı noktası ve arka direk koşusu yapan üç adam ve çaprazdan arkaya koşan bir adamları var. Bizde ise ilk korner yerleşiminde 9 oyuncu ceza sahası içerisinde iken yenilen golde fazladan bir oyuncu rakibin korneri pasla kullanmasını engellemek için dışarı çıkmış. Üç hat üzerinde 2-4-2 şeklinde sıralanan 8 adamımız var, yani kişi başında 2 oyuncu düşüyor.

Fakat aslında kişi başına 3 adam düşüyordu. Van Persie'nin koşu yaptığı alanın etrafındaki üçgeni oluşturan oyuncuların topun üçgen içinde düştüğü yerde birleşmeleri gerekiyordu. Ama olmadı ve Van Persie, çok kolay pozisyonda iyi bir kafa vurdu.

Burada bir soru sorulabilir. Alan savunması uygulamada kalır, lakin Hasan Ali'nin Strootman'ı kovaladığı gibi bir başka oyuncu Van Persie'yi kovalayamaz mıydı? Buna cevap verilebilir, hatta sorun ya da bu modelin eldeki oyuncu grubuna uygulanabilirliği tartışılabilir. Ama alan savunmasının bir işbilmezlik gösterisi, furya ya da rüzgar olduğu fikirleri duyulmaya başlanmasının tutar yanı yok.

Nihayetinde aynı modeli uygulayan Galatasaray da bu sezon oynadığı dört resmi maçta da duran toptan gol yiyince, alan savunmasını kötüleme seansları hortlayıverdi:


Bu kez görseller Galatasaray maçlarından. İlki bu sezonun ilk maç haftasında İlhan Eker'in attığı Van Persie'vari aşırı basit gol. Alan savunması yapan rakibe karşı ön direğe bir koşu ve uzak direğe iyi kafa dokunuşu... İkincisi ise geçen sezonun 28. maç haftasındaki Mersin deplasmanından. Yine alan savunması yapan Galatasaray ve bir "basit" korner golü...

Galatasaray geçen sezon da duran topları alan savunması ile karşılıyordu ve Mersin deplasmanından sonraki 11 maçta kornerden gol yememişlerdi. Sonra adam adama eşleşmediler, bu düzeneği iyi çalıştırmaya devam ettiler. Bu sezon ise işleyiş bozuldu. Bunun arkasında yüksek toplarda iyi olan Melo ve Ujfalusi'nin yokluğu, Semih'in sakatlığı ve yeni transferlerin ekibe katılması gibi bir dizi sebep olabilir ve takımın bu hususta gelişme kaydedeceği kesindir. Tıpkı bugünlerde yapılan değerlendirmelerin afakiliği gibi...

Fakat Hollanda maçında yenilen golün telafisinin Galatasaray'ın Kasımpaşa ve Mersin'den yediği gollerden daha zor olduğu da bir gerçek. Bunun sonucu olarak her duran top alan savunması yapan takım gibi Türkiye de duran toptan gol yediğinde hocasının suçu sabit bulundu. Oysa Abdullah Avcı, eleştirilere karşın geri adım atacağa benzemiyor. Nitekim bundan 2 ay önce, Kahramanmaraş'ta katıldığı bir seminerde şu sözleri sarfetmişti:

"Bugün 14 yaştan A Milli Takıma kadar alan savunmasına geçtik. Savunmada bu gün 14 yaşta dahil A Milli Takıma kadar alan savunmasını kullanıyoruz. Sağ ayakla atarsa nerede duracağız, sol ayakla atarsa nerede duracağız... gibilerinden bütün yaş gruplarında buna geçtik."

Cumartesi günü Ümit Milli Takım, Kasımpaşa Stadı'nda Hollanda'nın Ümitleri'ne karşı oynuyordu ve sahada duran top alan savunması vardı. Bir adım öncesinde ise Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın bu sezon itibariyle duran top alan savunmasında uzlaşmasını görüyoruz. Zirve ligimizin neredeyse yarısı adam adama eşleşmeyi bırakmış durumda. İstanbul'un büyüklerinden en önce Fenerbahçe, Aykut Kocaman ile tercihini yapmıştı ve bu sezon üçüncü yıla girildi. Bi' düşünelim: Fenerbahçe takımı, geçen yıllarda duran toplarda ciddi sorun yaşayan bir takım mıydı?

Dönemsel olarak takımlarda dalgalanmalar olur. Maçına göre alan savunması terk edilebilir, ama bu yapının antrenör için fazladan mesai ve risk olduğu da bir gerçek. İyi uygulandığında adam adama eşleşmeden daha fazla fayda sağladığı ise kesin. Barcelona ve İspanya milli takımı bu yapıyı kullanırken sanki ucuz bir yöntemmiş izlenimi verilmesi doğru değil. Her şeyden önce bizim ezbere sızlanmamız "Türkiye futbolunun sorunu duran toplar..." değil mi?

Sonuç olarak, tercihlerin doğru ya da yanlış olmasından ziyade tercih edilenin nasıl uygulandığını önemsemenin gerektiğini düşünüyorum. Duran top alan savunması bu maçta iyi şekilde uygulanmamış olsa da Abdullah Avcı, kronik bir problemi minimize etmek için vizyoner bir vaat ortaya koymuş durumda. Süper Lig hocaları da bu hususta onun destekçisi.

Maça dönersek, Abdullah Avcı'nın kafasında Avrupalı bir oyuncu grubu var gibi görünüyor, ama bu durum mağlubiyeti açıklamıyor. Çünkü ben inanıyorum ki bizim takım, önümüzdeki günlerde Hollanda ile üç maç daha yapsa, ikisini kazanabilir. Van Persie'den yenilen gol biraz da bu yüzden gereğinden fazla dert olmuş olabilir.

Duran Top Yakan Top - 2009 Eylül

Noat Samisa

10.09.2012

İBBSpor 1-1 Beşiktaş

Beşiktaş için sezon alışıldık bir senaryo ile başladı. Çok daha güçlü kadrolarla elde edilemeyen Olimpiyat Stadı galibiyeti, orta karar futbolla da alınamadı. Skor olarak ciddi bir anlamı olmayan bu maçı sezon öncesi hazırlık maçlarıyla birlikte değerlendirmek gerek.

Beşiktaş'ın 4-2-3-1 düzeninde Fernandes, en uçtaki Almeida'ya yakın olmaktan ziyade orta ikiliye bitişik oynadı. Bu da kenarların çizgiye değil, daha çok iç bölgelere yakın oynadığı bir yapıyı gerektirdi. Rakip İBBSpor ise aynen geçen yıllardaki 4-3-3'üyle sahada görünüyordu. Anlaşılan Carlos Carvalhal, yaz döneminde devraldığı takımın A planına herhangi bir ciddi müdahele bulunmamıştı.

Maçın ilk 15 dakikası, Beşiktaş'ın açık üstünlüğüyle geçti. Ön alandan başlayarak, orta sahaya dek çıkan savunma hattıyla birlikte ön alanda top odaklı pres yapıldı. Bu sayede bi' ara topla oynama yüzdesi %78'lere dek ulaştı. Buna karşın set oyununda kayda değer bir üretkenlik gözlenemezken, rakibin bunaldığı anlarda yaptığı hatalardan oluşan boşluklar kullanıldı. Zincirleme şekilde iyi uygulanan baskı, kolay kırılır görünmezken maçın seyrinde ani bir değişim oluverdi.

Veli Kavlak'ın yediği tekme sonrası oyundan düşmesi ve çıkışı sonrası İBBSpor'un arka alanda yaptığı pasların sayısı arttı. Birkaç uzun topun arkaya sarkması sayesinde Beşiktaş savunmasını geri itince, oyunu dengelediler. Sonrası, Beşiktaş için hiç iç açıcı geçmedi.

Beşiktaş bu maçta etkin ön alan presi yaptığı kısa zaman haricinde (ilk 15 ve ikinci yarı kopuk kopuk bi' 10 dakika) rakibe zorluk çıkartamadı. Takım kendi yarı sahasında iki blok halinde yerleştiğinde aciz göründü. Savunma önünde oynayan Hasan ve Necip çok az sayıda top kazandı, İBBSpor'un içe kat eden kenar adamları ve orta sahadan atak yapan sürpriz oyuncuları ancak stoperler tarafından durdurulabildi. Devamlı hareket halinde görünen takım, çokça boşa koştu.

Duran Toplar

Bu noktada yenilen gole bir parantez açmak gerekirse, Beşiktaş bu sezon başta kornerler olmak üzere duran toplarda alan savunması uyguluyor. İki hat halinde dizilen takım, İBBSpor'un -panzehir niyetine- paslaştığı kornerde iki tipik kör noktadan (diğeri de ceza yayı civarı) birini boş bıraktı ve adeta bedava bir gol yedi. Ayrıca ilk yarıda Cenk'in kurtardığı Visca pozisyonunun öncesi de bir kornerdi. Aynı şekilde alan savunması uygulayan İBBSpor, bu taktiğin en önemli yansımalarından birini göstererek müthiş bir kontra atak yaptı. Karşı taraftan bakarsak, Beşiktaş açık blöfü yedi ve yine zayıf, bilinçsiz göründü.

Ancak Almeida'nın golü gösteriyor ki, hücumdaki alternatifleri sınırlı Beşiktaş'ın birincil gol yolu, duran toplardan geçiyor. Hal buyken, duran topların hem hücum, hem savunma tarafına azami önem gerekiyor. Zira tümüyle antremana dayalı olması bakımından mazereti yok.

Savunma önü sorunu

Beşiktaş'ın hem Ernst, hem de Aurelio'yu göndermesi sonrası bir 'akıl' eksiği yaşayacağı aşikardı. Bu maçta da görünen temel problem, bana göre orta sahada ve bilhassa savunma önündeki edilgenlikti. Bunun çözümü hazırlık döneminde görülen ve bu maçın ilk 15 dakikasında görülen agresif presin süresinin uzatılması olabilir iken, takımın İBBSpor'a karşı yaklaşık 70 dakika Ernst veya Aurelio'yu gerektiren şekilde futbol oynaması, sorunu oyuncu niteliğine indirgedi.

Topla münasebet becerileri kuvvetli olan Hasan ve Oğuzhan'ın top Beşiktaş'ta iken belli ölçüde etkinlik göstereceklerine şüphe yok, fakat Veli haricinde (top kazanma noktasında) kontrolsüz enerjiden fazlasını sahaya koyacak oyuncu kadroda bulunmuyor. İlginç şekilde Beşiktaş geriden pasla çıkabiliyor, ki Escude ve İsmail ile daha iyi olacaktır, ama topu rakip ceza sahası önünde kazanamadığı takdirde ancak kendi kalesi önünde ele geçirebiliyor.

Sanırım savunma önündeki soyut boşluk ve duran toplar, Samet Aybaba'nın ana çalışma konuları olacak. Arayışları halen devam eden forvet ve sağ kanat transferi yerine Fransa Ligue 1'dan alınacak vasat bir savunma önü oyuncusu, Beşiktaş'a daha büyük fayda getirebilir. Son bölümde Necip'in geri çekilip, Oğuzhan'ın Fernandes'e yanaştığı orta saha yapısı daha diri görünmüşken planlar değişebilir.

Öte yandan, başta Uğur Boral ve Mustafa Pektemek olmak üzere hazır olmayan oyuncular var. Görevlerini net olarak aksattılar ve bu durum, takımın oyununu ciddi şekilde etkiledi. Derbi için bu maça bakarak ümitvar olmak kolay değil.

Noat Samisa

19.08.2012

Daha İyisi Olabilir Miydi?

Fikret Orman yönetimine teşekkür etmek, boynumun borcudur. Şükür ki bazı sayıları yan yana yazıp, bunların arasındaki farkı anlamlandırabilen insanlar olarak geldiler ve serbest düşüşteki Beşiktaş’a tutunacak bir dal uzattılar. Hızla yere çakılmakta olan kulüp şimdilik bu ab-ı hayat ağacına sarıldı.

Basit ifadesi ‘küçülmek’ olan bu yaptırımlar dizisi, aslında gereğinden fazla büyümüş olan şişkin balonu havasını almak suretiyle ‘küçültmek’ idi. Nitekim Beşiktaş, özellikle son iki sezonda berbat olmak üzere fevkalade kötü niyetli şekilde yönetilmişti.

Bunu biraz açarsak, kulüp yönetimi için üç kriter sayabilir:

1- Sportif yönetim 
2- Değer üretimi 
3- Mali idare 

Sportif yönetim, teknik kadronun seçiminden başlayarak transfer edilecek oyuncu seçimine uzanan bir paket olarak düşünülmeli. Birikimli şekilde ilerleyen, tarihsellik sahibi futbolun bir uzmanlık alanı olduğu önermesinden yola çıkılarak başarıya giden yolda yapılan tüm seçimler ve hamleler, sportif yönetim kapsamına alınabilir.

Değer üretimi ise kulüpten kulübe değişir ve taraftarın aidiyetine dokunan her şeyi içine alır. Tesis ve altyapı hamleleri de geleceğe dönük olmasıyla bu kapsamdadır. Yönetimin herhangi bir konudaki tasarrufunun tabandan bulduğu destek yahut muhalefet, her ne kadar ülkemizde kulüplerin tümü birer anti-demokratik siyasi kurum olarak yaşasalar da bu bağlamda bir anlam ifade eder.

Mali idare ise iksisat teorisi üzerinden ilerler. Asgari şartı ise çok açık bir kural üzere işler: Kazanılandan fazla harcama yapılmaması gerekir. İlla ki buna niyetleniyorsa, hesabını kitabını yapıp şartları hazırlamak icap eder. Eğer her ikisi de görmezden geliniyorsa, bir süre sonra sportif yönetim kalemi artık çalıştırılamaz hale gele gelir.

Beşiktaş tam da bu noktadaydı. Yaşanan, sportif yönetimdeki fahiş yanlışlarla sınırlı kalmayan bir çöküştü. İki kriterin birbirine bağlılığını ve farkını örneklersek:

Elinizde harcayabileceğiniz 3 milyon avronuz varsa, bununla Olcay Şahan, Oğuzhan Özyakup ve Veli Kavlak üçlüsünü transfer edebilirsiniz. Yahut başka bir iş yapar, Regufe Alves’in yarısını alırsınız. Normal şartlarda bu seçeneklerden ikincisini tercih etmek, sportif yönetim hatasıdır. Ama eğer elinizde harcayabileceğiniz bi’ 3 milyon avronuz yokken kaşar bir menajerden kazık yiyorsanız, bu yalnızca sportif yönetim hatası değildir. Cebinizdeki harçlıkla kurduğunuz ilişki basitliğindeki bir gerçeğin yok sayılmasıdır.

Fakat bu örnek yanıltmasın. Kulübü batağa saplayan, ödenen bonservis bedelleri değildi. Esas sorun, yalnızca iki yıl içerisinde 2.5 katına çıkan oyuncu ve teknik kadro ücretleriydi. 2008-09’da şampiyon olan Beşiktaş takımının sportif personel gideri 45 milyon lira seviyesinde iken, geçen sezon 115 milyon lira seviyesine ulaşmıştı. Bir de buna uçuk menajerlik giderlerini ve artan ek maliyetleri eklediğimizde fatura kabarıyordu. Özkaynaklar ise çoktan eksilerdeydi.

Hal böyleyken, Demirören TFF’ye doğru kaçtı. Evindeki tüm malları satan, ama yine de veresiye borcunu ödeyemeyen aç bir ihtiyarın örneklemesi olan kulübün başkanlık koltuğuna oturan Fikret Orman’a kalansa tek bir seçenekti, zaten başka da şansı yoktu. Yayıncı kuruluş sağolsundu. Çok şükür vefakâr üç aylık (temlikleri saymazsak) her ay bankaya yatıyordu. Bundan sonra az harcamak hem hayatta kalmanın, hem de borçları kapatmaya çalışmanın tek yoluydu.

Velhasıl, neşter vuruldu. Şimdi HESAP Zamanı… idi.

Beşiktaş, eğer Quaresma ve Alves’i de gitmiş sayarsak, geçen sezon kadrosunda bulunan 10 oyuncu ile yollarını ayırdı. Bunların kazandığı yıllık garanti ücretler toplamı (maç başı, prim, ek ödemeler ve vergiler hariç) 31.5 milyon lira idi.

Buna karşılık, 8 futbolcu transfer edildi. Bu grubun yıllık toplam (garanti) kazançları ise 10.6 milyon lira oldu.

Böylelikle an itibariyle 27 oyuncu barındıran A takımın toplam maliyeti, Holosko ve Ersan’ın ücretlerindeki indirimle birlikte 40.5 milyon lira seviyesine geldi. Bu rakam, geçen sezon 61.3 milyon lira düzeyindeydi.

Yani Fikret Orman yönetimi, belirlediği politika sonucu takımın maliyetini en az 3’te 1 oranında azalttı.

Tam burada bir parantez açmak gerekebilir. Yapılacak ek ödemelerin miktarını bilemiyoruz. Bildirimler üzerinden maç başı bedelleri hesap ettiğimizde bu sezon maksimum 10 milyon lira daha ek ödeme yapılacağı öngörülebiliyor. Geri kalan çıktılar hususunda ise ancak evvelki sezonlar ile kıyas yapabiliriz, bu da bize toplam maliyetin 70 milyon lira seviyesini aşmayacağı iddiasını ortaya koyma hakkını verebilir.

Öte yandan, geçen sezon Beşiktaş’ın kasasına giren toplam para 150 milyon liranın üzerindeyken bu sezon Avrupa olmadığı için en az 20 milyon liralık bir kayıp oluşacak. Ödenen bonservisleri de eklediğimizde sezon bitiminde kasa boş kalabilir. Ama bu kez eksi çıkmayacağı kesin ve eğer CAS’tan af çıksaydı, Beşiktaş’ın eli çok rahatlayacaktı.
Tam da bu anda Quaresma’nın yıllık minumum maliyetinin 8.3 milyon lira olduğunu hatırlamak gerek. Yani olur da bu saatten sonra takıma dönerse, mevcut kadronun toplam değerinin 5’te 1’i ona ödenecek. Ona dair kararda hesap basit: Bu bedeli karşılayacak bir performans gösterir mi?

Buna ‘evet’ cevabını veren varsa, tartışma sürebilir ama ortada böyle bir tartışma olduğunu sanmıyorum. Verimsizliği ispatlı olan bu oyuncu, ya gidecek ya da gidecek. Olmuyorsa da, kariyerini o denli para odaklı sürdürüyor ve düz koşuya razı ise, zaten takıma fayda sağlaması mümkün olamayacağından gün boyu sahayı turlamaya devam edecek.

Nihayetinde başa dönersek, Fikret Orman yönetiminin yoğun bir mesai ile Beşiktaş’a gereken acil müdahaleyi yaptığını söyleyebiliriz. Durum artık stabil, hasta yoğun bakımdan çıkmak üzere. Fakat bu süreci hızlandırmak mümkün değil miydi?

Elbette, mümkündü. En basitinden verim/maliyet oranı 1’i bulmayan yüksek ücretli oyunculardan Hugo Almeida ve İbrahim Toraman ile de yollar ayrılabilirdi. Hatta daha radikal bir yol izlenerek maaş kotası –en fazla birkaç istisna ile- 1 milyon avro seviyesine çekilebilirdi. Ama bu halde üst düzey sportif yönetim başarısı gösterilmesi gerekiyordu ve aşırı kısıtlı zamanda bunu yapmak, mevcut yol haritasıyla kıyas kabul etmeyecek kadar zordu.

Özetle, Beşiktaş hayata dönmüştür. Bitkisel hayattaki kulübün mali durumu, bir süredir eskisinden daha kötüye gitmiyor. En azından kazanılandan fazlasını harcanmıyor ve borç artmıyor. Bu durum asgari gereklilik olsa da yoklukta önemli bir gelişme sayılır.

Artık sportif yönetim üzerinde kafa yormak için fırsat doğmuştur. Rakipleriniz futbolcularına sizin iki katınız kadar ödeme yaparken, siz elinizdeki sınırlı parayı bu miktara mümkün olabilecek en iyi oyuncuyu transfer ederek kullanırsanız ve ondan maksimum verim alırsanız, başarıya paralel olarak değer de üretebilirsiniz. Daha doğrusu, yarışmacı kalmak için buna mecbursunuz. Bu sezon üçüncülükten fazlası olmayacaksa bile gelecekte mümkün.

Top yönetimde, asıl görev yeni başlıyor. Daha iyisi, belki daha sonra...

Not:

1 Avro = 2.22 TL olarak kabul edildi.

Noat Samisa

17.08.2012

Yan Hakem Csuka

20. yüzyılın sonlarında bir Macar spor gazetesinde şöyle müthiş bir yazı vardı:

Szentes-Martely karşılaşması, yan hakem Csuka’nın bir oyuncuyu tekmelemesi üzerine 57. dakikada orta hakem Gera tarafından tatil edildi.

Şükür Tanrıma, en sonunda!
Yıllarca bu haberi beklemiştim.
Haberi tekrar okudum.
Yan hakem Csuka bir oyuncuyu tekmeledi.
Yan hakem Csuka!

…..

Macar hakem Dünya Kupası finallerini, uluslararası maçları yönetir, Hamlet’i çağrıştıran bir gizemlilikle yüklü en kritik maçlara atanır, uluslararası saygınlığı büyüktür. Ne var ki, vatanındaki bir lig maçında bir faul çalacak olsa, Macar stoper yere öyle bir tükürür ki, tükürüğün isabet ettiği çimenlerin altındaki köstebek beyin sarsıntısı geçirir. Ülkesinde Macar hakemin üzerine kurşunlu ay çekirdekleri, sümkürülmüş kağıt mendiller ve ateşte ısıtılmış gazoz kapakları fırlatılır. Maç bitince hem basın, hem arkadaş çevresi, hem antrenörler derneği hem de oyuncular kurulunca suçlu ilan edilir - tam bir günah keçisi.

…..

Antrenörü, seyircisi, oyuncusu Macar hakeme her türlü serzenişte bulunma hakkını kendinde görür. Hakem serbest vuruş kararı verirse, suçlu oyuncu yere tükürebilir, onu hiçe saydığının belirtisi olarak çükünü avuçlayabilir, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyen jestlerle gösteri yapabilir, küfürler mırıldanabilir. Bir faul düdüğü çalsa, faulü kazanan oyuncu asla hoşnut olmaz, hep daha fazlasını ister. Penaltı ister, kırmızı kart ister, ister oğlu ister, bunu alamadığı için de hakemi iter kakar, azarlar. Macar hakem uluslararası düzeyde düdük çaldığı ve birinci sınıf iş çıkardığı halde Macar oyuncunun dünya futbol pazarında esamisi okunmaz.

…..

İşte bu yüzden ‘Nihayet!’ dedim.
İşte bu yüzden yan hakem Csuka’nın bir oyuncuyu tekmelediğini okuduğumda sevindim. Bu adam bir öncü, bir devrimci, bir aziz diye düşündüm. İyi de bu tekme nasıl ve hangi koşullarda atılmıştı? Bunu mutlaka öğrenmeliydim. Ertesi gün gazetemin spor servisini aradım. Konuyla doğrudan ilgili muhabir bile güldü.

Ne, yan hakem Csuka tekme mi atmış? Hihihi, hahaha!
Haber asparagastı, uydurmaydı. Tekme yiyen yine sadece orta hakemdi. Hep aynı terane.
Ah Macar hakem, hiç umut yok!

Santrforun Rüyası, Lazslo Darvasi
İletişim Yayınları, 2008 
Çeviren: Fikret Doğan

Bugün, 25 Haziran 2012.

Cüneyt Çakır ve ekibi, Euro 2012 yarı finalindeki İspanya - Portekiz maçına atandı.

Aybaba Seçimi Üzerine

Uzun süredir Beşiktaş'ı oyalayan hoca seçimi meselesi, nihayet gündemden çıkıyor. Fakat görünen o ki tartışmalar ve ilgi odağı, kulübün önceliklerinden ziyade seçilmiş hoca üzerinden yürümeye devam edecek. Çünkü Samet Aybaba pek çok yönden tartışmalı bir isim ve ihtiyaç duyduğunda arkasında kitlesel bir destek bulma şansı neredeyse sıfır.

Samet Aybaba'nın Beşiktaş'ta sevilmeme sebeplerinin sayısı epey fazla. Bir maç günü ola ki Beşiktaş'ta anket yaparsanız, Kazan'ın yanındaki kitleden 5'ten fazla farklı neden duyabilirsiniz. Hatta Aybaba'yı neden sevmediğini bilmeyen insanlara da rastlayabilirsiniz. Bu durumu çoğunluk medyanın yerli hocalara (Denizli ve Terim değilse eğer) yönelik kıyıcı tutumlarıyla birleştirince, kendisinin Beşiktaş hocalığındaki yaşam alanının sınırlı olacağını öngörmek zor değil.

Sanıyorum ki başından beri yabancı isimlere öncelik verilmesinin sebeplerinden biri buydu. Beşiktaş olağanüstü bir dönem yaşıyor ve bu dönemde yan unsurların, ana projeyi sakatlamasını istenmiyor(du). Bir yabancının basın ile ilişkileri sınırılı olacağından pekala doğru bir akıl yürütme ile böyle bir eğilim oluşmuş olabilir. Ancak gelinen noktada son iki aday, 'bizden biri' kontenjanıyla cepte tutulan Mustafa Denizli ve Samet Aybaba oldu. Haftalardır süren arayışların bu şekilde neticelenmesinin iki türlü okuması yapılabilir.

Birincisi, Beşiktaş yönetimi bir dizi yabancı hoca ile görüştü. Yapılan görüşmelerin tıkanmasının her biri için farklı gerekçeleri olmakla birlikte, hiçbiri Beşiktaş'ın fazlasıyla kısıtlanacak imkanlarının altında çalışmak istemedi. Kendilerini yükseltecek bir çalışma ortamı görmediler ya da buna benzer kaygılarını öne koydular. Astronomik maaş önerisi de olmayınca Beşiktaş'ın bir cazibesi yoktu. Bundan ötürü yerli hocalar değerlendirilmeye başlandı ve sonuçta, muhtemelen listenin en altında bulunan ve koşulsuz imzası garanti görünen bir isim olarak Aybaba göreve atandı.

İkincisi ise Fikret Orman yönetiminin bir süredir umut azaltan açıklamalarının bir devamı, vizyonsuzluk tezahürü olarak Samet Aybaba tercihi. Beşiktaş yönetimi tam olarak nasıl bir yol haritası eşliğinde hareket edeceğini belirlemiş değil. Her geçen gün Beşiktaş'ın aleyhine işlerken, sanki kulübü bataktan çıkarmaya çalışacak olan politika, gelecek hoca ile müzakere edilerek belirlenecekmiş gibi bir hava oluştu.

Bu iki zıt fikri de çeşitli şekilde desteklemek mümkün. Başkan Fikret Orman'ın dün yaptığı, "Bütçem dahilinde olan oyuncularda devam edeceğim. Takım, önümüzdeki yıl 20 ile 25 milyon arasında olacak." açıklaması ilk düşünceye delil iken, Samet Aybaba'nın imza sonrasında sarf ettiği "Zirveye oynayan bir takım yaratacağım."sözü, ikincisini destekliyor. Keza bazı yöneticilerin önümüzdeki sezon için 'şampiyonluk' kelimesini zikretmeleri ve Altınsay'ın veda açıklamasında "Projeyi uygulamaya başlayınca Başkanımızdan ve Futbol Komitesi Başkanımızdan yeterli desteği göremedim." demesi, Beşiktaş Projesi'ne dair karamsarlık sebepleri olarak öne çıkıyor.

Beşiktaş'ın izlemesi gereken yolun ana hatları belli. Bunun çerçevesini mali tabloyu önüne döken, futbol ekonomisine kıyısından da olsa ilgili biri dahi çizebilir. Detayı da halihazırdaki yönetimin elinin altında. Ayrıca camia içinden yardım alıyorlar, bunu kulübe yapılan ziyaretlerin resmi sitede yayınlanmasından görebiliyoruz. Dolayısıyla Fikret Orman yönetiminin tereddüde düşeceği bir durum yok. Mesele, bunu uygulayacak irade ve cesarete sahip olmakta. Aksi halde büyük iflası ertelemekten başka bir sonuca ulaşılması mümkün görünmüyor.

Eğer ki mevcut YK, halen net bir doğrultu çizememişse kendine; haftalardır olduğu gibi hoca seçimini tartışabiliriz. Fakat bu tartışmanın ölü evinde kanser tedavisini tartışmaktan pek farkı yoktur.

Esasa gelirsek Beşiktaş yönetimi, ciddi ve radikal tedbirleri bugün için sembolik, kısa vadede ise pratik şekilde uygulamaya koyacaksa, hocanın kim olduğu pek önemli değil. Üstelik, Samet Aybaba da üret/al - parlat - sat politikayı yüklenebilecek bir geçmişe sahip. Ama İbrahim Altınsay'ın sonradan dahil olduğu yönetimden ayrılışı, Fikret Orman yönetiminin popülizm ile gerçekler arasına sıkıştığına dair kuşkuları artırıyor. İcraatlerde hangi tarafın ağır basacağını ise kestirmek zor, anca ümit edebiliyoruz...

Beşiktaş'ın Dikenli Yolu

Noat Samisa

16.06.2012

Manş'ın Öte Yanında

Son konsantre turnuva Euro 2012'de bol aksiyonlu maçlara sahne olan ilk günün ardından adı ve heyecanı büyük maçlar peşi sıra oynanıyor. Ölüm Grubu'nun düşük tempolu maçlarının akabinde İspanya ile İtalya'nın kapışması akıllarda yer ederken, her dakikası keyif dolu bu maçla birlikte şampiyonanın geri kalanına ilişkin beklentiler de arttı. Vaadi büyük maçlardan biri de bugün Fransa ile İngiltere arasında oynanacak ve hiç kuşku yok ki, öncesinde olduğu gibi sonrasında da ilginç bir hikaye yazılacak.

Manş'ın iki yanındaki tarih savaşlarla, yakın dönemin futbolu ise hayal kırıklıkları ile dolu. Uzun süredir müttefik olan bu iki ülke, konu futbol olduğunda bir diğerine nispet yaparcasına hatıralara saplanmaya meyilli.

Bu kez ve nihayet başarılı olmak istedikleri şampiyona öncesinde uçağa binerken, yaklaşık elli sene öncesinin hayaleti de İngiltere'yle beraber Ukrayna'ya geldi. Gündelik sorunları da bagaja dahil ettiler ve Gary Lineker, şunları yazdı: "İngiltere kadrosu derinlik yoksunu, ama bir o kadar da umutsuz. Kağıt üzerinde ya da sahada, büyük olasılıkla bir büyük turnuvada göreceğimiz en zayıf İngiltere takımıyla karşı karşıyız. Roy Hodgson'ın oyuncuları, berbat bir performans gösterdiğimiz Euro 92'den bu yana en az umut bağlanan takım olarak Polonya & Ukrayna'ya gitti."

2010 Dünya Kupası'ndaki büyük hayal kırıklığı, John Terry'nin vukuatları ve dolaylı olarak sebep olduğı Fabio Capello'nun istifası, elemeler boyunca bir ışık görülmemesi ve nihayetinde 2010'daki çöküşün temel sebeplerinden biri olan yıpranma kaynaklı sakatlıklar... ya da kısaca, İngiltere'nin kabız ve kısır döngüsü, bugünkü ümitsizliğin dayanağı.

Yeniden bir Dünya Kupası düzenleme fırsatını kaçırdıktan sonra onları harekete geçirecek, itici güç oluşturacak bir gelişme de olmadığından bu turnuva öncesinde başarsızlığa hazır ve açık görünüyorlar. İyimserlerin iddiası ise, hiç olmadığı kadar düşük baskı ortamında futbol oynayacak bir İngiltere'nin özünde taşıdığı cevherin ortaya çıkacağı. Sezgilere dayanan bu iddianın elbette ki başka bir argümanı yok, zira Gael Clichy'nin iddiasına göre, "İngiltere, antrenörsüz de oynasa sorun olmaz."
Fransız oyuncu, bu sözleriyle rakiplerinin tecrübeli hocası Roy Hodgson'ı muhatap almıyor. Onun dikkat çektiği nokta, Rooney'siz İngiltere'nin sahip olduğu yegane güç olarak görünen şey; yani Terry ve Gerrard'ın takım içindeki gücü. Toplama takımdan fazlası olmayan oyuncu grubunu takıma dönüştürecek olan kaptanlar...

Senelerdir saha içinde ve soyunma odasında aynı amaç için oynayamayan bir milli takımın oyuncusu olarak Clichy'nin bu sözleri sürpriz sayılmaz, ancak aynı cümleler ile İngiltere'nin acziyetine de atıf yapılabilir. Çünkü İngiltere, yakın zamanda as oyuncuları Barry, Lampard ve Cahill'i sakatlıklar nedeniyle kaybetti. Bunun üzerinde milli takımı reddeden, futboldışı nedenler ile tercih edilmeyenler ve cezalıları da eklediğimizde ortaya çıkan, yarı yarıya gücü azalmış, seçenekleri fazlasıyla kısıtlanmış bir takım olarak görünüyorlar.

Diğer bir deyişle, rakip için şartlar çok uygun. Fransa, D Grubu'nun ilk maçında karşılaşacağı İngiltere önünde favori. Onların gücü, 21 maça ulaşan yenilmezlik serisinin semirttiği özgüvenleri ve takımın büyük bölümünün sahip olduğu yüksek form durumundan ileri geliyor. Hücum oyuncularının hemen hepsi çok iyi sezon geçirdiler. Yıllardır beklenen dörtlünün (Menez, Ben Arfa, Nasri, Benzema) yanı sıra Giroud, Ribery, Cabaye, M'Vila, Debuchy gibi oyuncular, takımlarında gösterdikleri yüksek performans sonrasında bu turnuvaya geldiler. Oyuncuların saygı duyduğu bir idol ve hoca olarak Laurent Blanc, bu sayede kadroyu şekillendirmekte pek zorlanmadı.
Ayrıca bir şeyleri değiştirdi. 2010 Dünya Kupası'nın enkazını kaldırdı ve Fransa 98'den bu yana aşina olduğumuz kontra atak temelli takımın yerine kendi futbol fikrini koydu. "Barcelona oyuncularına sahip olmadan Barcelona gibi oynamak risklidir, ama onların oyununa yaklaşmak istiyorum. Ulusal takımdaki ilk günlerimde oyuncularıma birkaç prensibimden bahsettim: Pas oyununu seviyorum ve topa sahip olmayı önemsiyorum. Geriden oyun kuracağız ve etkili bir takım olacağız."

Fransa elemeler sürecinde önce takım oldu, şimdilerde ise Blanc'ın işaret ettiği yolda yürüdüğünü gösterecek maçlar oynamaya başladı. Yüksek kapasiteli, üst düzey yaratıcı oyunculardan oluşan hücum hattı, zaman zaman bu fikre doğru şekilde eklemlendiğinde korkutucu bir takıma dönüştüler. Lakin aynı fikrin etkisiyle savunma hattı da normalde olduğundan daha kırılgan.

Rami - Mexes ikilisi, savunma tandeminde kısa süredir birlikte oynuyor. Takımın kalite ortalamasının altındaki bu ikili, arka alandaki oyun kurma aşamasında sıkıntı yaşıyorlar. Doğru karar yüzdeleri düşük ve beklerin sıklıkla önde pozisyon aldığı yapıda büyük risk taşıyorlar. Buradan hareketle İngiltere, Welbeck ve Young gibi hızlı oyuncularla rakip savunmanın arkasında kalacak geniş alanları patlatabilir. Nitekim İngiltere'nin bu maçtaki oyun planı, Fransa'nın proaktif oyun tarzını baz alarak şekillenecek. Takımın kanat oyuncularından Stewart Downing, "Hazırlık maçlarında biraz geride yerleşip, rakibi kontralarla alt etmeyi denedik. Hocamızın bizden istediği buydu." dedi ve maçın ipuçlarından birini açık etti.

Anlaşılan, İngiltere'nin silahı saha içerisindeki organizasyon olacak. Savunma hattını Terry, orta sahayı Gerrard kontrol edecek ve orta sahada kazanacakları toplarla rakip yarı sahadaki boş alanları çabucak aşmayı temel plan olarak uygulamayı deneyecekler. M'Vila'nın yokluğu Fransa arka alanının oyun kurmadaki gücünü zayıflatıyor, bu da onlar için bir başka artı.

Fransa ise bu turnuvaya gerçek bir yeniden yapılanmanın sabahında katılıyor. Mevcut oyuncu grubunun yolu uzun, Euro 2016'da evlerinde düzenlenecek şampiyonaya aynı çekirdek ile katılabilecek kadar genç bir ekip var ellerinde. Onların hedefi yarı final, ama öncelikle Manş'ın karşı tarafını aşmaları gerek.

Fransa - İngiltere 

Noat Samisa

10.06.2012

Wayne Rooney'nin Sağ Ayağının ve Kafasının İçi

Turnuvanın ilk iki maçında İngiltere ondan mahrum kalacak ve belki de gruptaki son maç, her şey için çok geç olacak.

Man Utd'ın yıldızı Wayne Rooney, 27 gollü lig performansına İngiltere milli takımının her şeyi olma misyonunu ekleyecekti. Ama geçen yılın Ekim ayında İngiltere'nin Karadağ ile oynadığı hazırlık maçında Miodrag Dzudovic'e attığı tekme, Rooney'nin olduğu kadar İngiltere ulusal takımının da vaadini zayıflattı. Onun ne kadar 'en iyi' olduğu ise yakın zamanda defalarca ispatlandı ve Rooney'e dair yakın zamanda çıkan bir röportaj, sahip olduğu değeri farklı bir şekilde anlatması yönüyle ilgi çekici.

"Takımın malzemecisine ertesi günkü maçta ne renk giyeceğimizi sormak, maç hazırlığımın bir parçası. Kırmızı üst, beyaz şort, beyaz ya da siyah şort... ya da her nasılsa. Bunu öğreniyorum ve maçtan önceki gece gözümün önüne kendimi getiriyorum; gol atmış ya da sahada iyi işler yapmış olarak. Kendinizi 'o an'a hazırlamayı denerseniz, maçtan önce bir belleğe sahip olursunuz. Buna ister görsellendirme, ister hayal kurma diyin, ama ben bunu hayatım boyunca yaptım."

Bu sözler, röportajı yapan David Winner'ı* epeyce şaşırtarak bir soruya neden oluyor:

Rooney bunu birinden mi öğrendi?

"Hayır, kimseden. Küçükken harika goller attığımı hayal ederdim. 30 metreden gol, tüm takımı çalımlayıp... Ama büyüdükten, profesyonel olduktan ve bunun maç hazırlığı için önemli olduğunu farkettikten sonra maç içerisinde gerçekleşebilecek şeyleri gözümün önüne getirmeye başladım."

Pekiyi neleri?

Cevap, bu yazı içerisinde fotograflarını gördüğünüz, Premier League tarihinin en iyi golü seçilen meşhur rövaşata golü üzerinden geliyor...

"Orta geldiğinde... aklınızdan kısacık bir an içerisinde çok fazla şey geçer; topla yapabileceğiniz beş ya da altı farklı şey gibi. O an içerisinde kendinize altı farklı soru sorarsınız. Belki topu göğüsünüzle indirip şut atacak kadar zamanınız vardır ya da tekte kafa vurmak zorundasınızdır. Eğer yanınızda bir savunmacı varsa, kesinlikle tekte vurmayı denemek zorundasınız. Biraz uzaksa, indirmek için boşluk bulabilirsiniz. Artık kararı verdiniz ve sonrası, icra meselesi..."

Sıklıkla işsiz kalan bir babanın ve gündelikçi bir annenin en büyük oğlu olan Wayne Rooney, söylediğine göre söz konusu 'o an' içerisinde etrafındaki savunmacıların konumuna gelen ortanın yüksekliğini ekleyerek ürettiği bir dizi soruya cevap vermişti. Yalnızca bir an içerisinde olmuştu tüm bunlar, göz açıp kapayana kadar yaşanmış ve bitmişti. Gol olmuştu ve ben hatırlıyorum, 'Yılın golü!' diye bağırarak ayağa fırlamıştım.

Röportajın kerameti çokça sorulardandır, fakat bu cümlelere henüz Ronaldo ve Messi'de (varsa eğer, açıkça benim cehaletim olur) rastlamış değilim. Daha iyi olmasa bile Rooney, daha farklı bir şeylere sahip olduğu açık. En iyilerin mayası ya da düşünme biçimi, yahut becerisi...
Öte yandan, biraz araştırınca görülüyor ki bahsettiklerinin bir karşılığı var. "Kendini Görsellendirme" olarak çevrilebilecek ya da konuya dair bulduğum yerli akademik çalışmalardan birinde* geçtiği üzere "İmgeleme" meselesi, özellikle sporda uygulama alanı bulan bir psikoloji ilmi konusu. Hayal kurmaktan farklı, zira Rooney'nin "maç içerisinde gerçekleşebilecek şeyler" vurgusu sanırım bahsedilen ayrımı açıklıyor.

Wayne Rooney, kendine Jari Litmanen'i örnek almış ve iddiasına göre futbol, fiziksel olarak olduğundan çok, mental olarak yorucu. Sahada farklı olasılıkları düşünmekten su kaynatan Wayne Rooney'nin beyni, anlaşılan bazı kriz anlarında kısa devre yapıyor. Umuluyor ki olgunlaşma, bir sigorta mekanizması geliştirsin; fakat henüz mümkün olmadı.

John Terry meselesi, Capello'nun gidişi, hoca belirsizliği, suni gündemler, sakatlar... derken İngiltere, bu sefer neredeyse hiçbir şey beklemediği bir turnuvaya başlamak üzere, üstelik Rooney'nin sağ ayağı ve aklından yoksun şekilde...


*David Winner - Beautiful Game, Beautiful Mind - ESPN

*Farklı Spor Branşlarından Sporcuların İmgeleme Biçimleri - Esen Kızıldağ

Noat Samisa

04.06.2012

Beşiktaş'ın Dikenli Yolu

Bir önceki sezonun devre arasından başlamak gerek. On yedi maçta on yedi galibiyet hedefinin slogana dönüştüğü günler unutulmaz. Soğuk bir İstanbul gününde, garabetin betona dönüştüğü yer olan Olimpiyat Stadı'nda biten umutlar, yerini mazeretlere bırakmıştı. Sözkonusu ve 29 yaş ortalamalı Beşiktaş, gelecek sezonun takımıydı. Yönetimdeki madrabazlar, bir kısım taraftarı da inandırmıştı ve onlar da diğerlerini yalnızca zamanı baz alan istikrarın, armuta ek olarak Beşiktaş'ı da olgunlaştırabileceğine ikna etmeye çalışıyorlardı.

Hepsinden önemlisi, Beşiktaş taraftarı o güne kadar inançlarını argümanlarla destekliyordu. Başlıcasını sıralamak gerekirse, sezonun ilk devresinde bir maç bile çevirememiş olsa da iyi saydıkları bir hocaları vardı; ama artık çok sayıda 'daha iyi' futbolcuları vardı. Guti ve Quaresma'nın yanına Simao, Almeida ve Fernandes eklenmiş, ayrıca başkanın telefon rehberine Ronaldo'nun numarası kaydedilmişti. Günler geçtikçe, algılara tutunacak dal bırakmayan gerçek, hakikate dönüşerek Beşiktaş'ı yeryüzüne indirmişse de olsundu, Başkan bir kez daha çıldırtabilir, baştan çıkartabilirdi.

Fakat deniz kuruyunca Başkan kaçtı ve TFF'deki koltuğa yerleşti. Arta kalan ise Yunanistan'vari bir iktidar değişimi oldu. Merkez partilerin tasfiyesi gibi, Beşiktaş'taki ana akım fikir, ekonomik nedenlerle iktidardan düştü. Tümüyle koşulların gerektirdiği bir yapı hasıl oldu ve yeni yönetim, her kimin idaresinde olursa olsun, tabii eğer Arap ya da Rus sermayesinin futbola bakışını taşımıyorsa, istese de farklı bir yol izleyemeyecekti. Fikret Orman yönetimi ya da başkaları, çok önemli değil; birisi eğer Beşiktaş'ı kurtarmaya çalışacaksa, bunun yolu belli: Minumum gider / maksimum gelir ile borç ödemek. Bu noktaya gelineceğini süreç içinde defalarca hatırlatanlar oldu, fakat fazlasıyla azınlıkta kaldılar. Şimdi ise herkes, zorunluluktan ötürü çaresizliğe rıza göstermek zorunda.

Bu çaresizlikte yarışmacı olamama ihtimalinin yüksekliği var. İşlerin ters gitmesi, iç karışıklık halinde durumun daha da kötüleşmesi olasılığı var. Sayısı çok daha fazla olan menfi ihtimallerin tahmin edilemeyecek yansımaları da olabilir, lakin artık biliyoruz ki eski zihniyet, bir süre iktidarda olamayacak. Fakat 8 senelik hezeyan günlerine geri dönme riski hala yerli yerinde duruyor. Buna engel olmak için de FEDA gibi kampanyalar değerli ve üye yapısının değiştirilmesiyle desteklenmeli. Ayrıca halihazırda harekete geçmiş durumdaki Beşiktaş taraftarının bu durumunu  kulübe ekstra gelir getirecek projelere kanalize etmek de çok önemli.

Öte yandan, gerçekleşmesi gereken dönüşümün asli parçası olan futbol takımın durumunda esas itici güç yeni yönetim iken, biraz da geçmiş tecrübelerin bu konuya yüklediği fazladan ehemmiyet nedeniyle Beşiktaşlılar'ın büyük çoğunluğu hoca seçimine odaklanmış durumda. Halbuki hoca seçimi özelinde yapılan kof istikrar propagandası, mevcut Beşiktaş'a herhangi bir şey kazandırmayacaktır.

Beşiktaş'ı tüneldeki ışığa ulaştırması hedeflenen ve küçük küçük emarelerine şahit olduğumuz yeni proje, içerisinde olduğumu dönemin lokomotifi. Hocaya bağlı olmayan bir yapı kurulmak zorunda, tıpkı geçen yıllarda olduğu gibi; ama bu kez müsbet bir yönde.

Eskiden Beşiktaş'a gelen hocalar, işbilmez zevata yol yordam gösteriyor, zamanla bu durum egosu yüksek plaza efendilerine ağır geliyordu. Şimdi ise yönetimdeki ekip, futbolu gelecek hocalardan iyi biliyor değil; ama ummak zorundayız ki şu anda ne yaptıklarını biliyorlar ve ne yapacaklarını bilecekler. Veyahut, bilmek zorundalar...

Buradan hareketle, popüler soruyu soralım: Rangnick mi, Zico mu?

Ya da bir başkası... Beşiktaş'a gereken, futbolun pedagojisine hakim biri. Olsun da ister tüm maçı futbolcunun kafasına vura vura analiz eden biri olsun ya da futbolcuların derin saygı duyacağı, ne dese yapacağı biri olsun. Aslolan, onun yol göstericiliğinde proje büyüsün, güçlensin ve daha da önemlisi, bir zaman sonra dargın ayrılmayalım. Zira biliyoruz ki, yeni Beşiktaş'ta tüm bunların farkında olan insanlar var.

Öncelik, yeni yönetimin geçmişin yüklerini atmak için yapacağı hamleler ve bu doğrultuda yürütülecek politikalardır. Kulüp biraz belini doğrultursa eğer, yapılacak hoca seçimini hep birlikte ve hararetle tartışabiliriz.

Noat Samisa

23.05.2012

Abou Diaby ile İnsan Fizyolojisi

Auxerre'den Arsenal'e transfer olurken iki sezonda ancak çift haneli maç sayısına ulaşabilmiş bir oyuncuydu Abou Diaby. Arsenal onu ucuza kapatmıştı ya da Auxerre onun arkasından pek ağlamamıştı. Yeni Vieira'ydı, hayır ondan daha fazlasını yapabilen bir oyuncuydu; veyahut onun gelişimini düşünerek orta sahaya transfer yapmayan Arsene Wenger'di... fakat hiçbir şey değişmedi. Abou Diaby'nin kaderi hep aynı.

Bugün Liverpool deplasmanında sakatlanan Arteta'nın yerine oyuna dahil oldu. Nihayet futbola dönmüş gibiydi. 1-1 giden maçta orta sahada en önemli yük, onun sırtındaydı. Ama bunu fazla taşıyamadı. Oyuna girdikten 25 dakika sonra yerini Oxlade-Chamberlain'e bırakırken, ameliyatla çözülmeye çalışılan hamstring problemi yeniden nüksetmişti.

Muhtemel ki, yeni bir sakatlık periyodu onu bekliyor. Onu bekleyen ise yalnızca Arsenal değil. Fransa milli takımı da tıpkı Yoann Gourcuff gibi Abou Diaby'nin yolunu gözlüyor. France Football Dergisi de geçen hafta bu doğrultuda bir araştırma yapmış ve yandaki görseli hazırlamış: Abou Diaby ve Arsenal kariyerindeki sakatlıklar...

Her şey, 2006 Mayıs'ında Sunderland savunmacısı Dan Smith'in Diaby'nin ayağını kırmasıyla başlıyor. Sonrasında tam 25 adet sakatlık var, neredeyse vücudunun sağlam kalan bölgesi yok. Tümü kronolojik olarak aşağıda:

  • 1 Mayıs 2006 - Kaval kemiği - Kırık
  • 1 Mayıs 2006 - Sol ayak bileği - Kırık ve bağ kopması
  • 25 Şubat 2007 - Sağ ayak bileği - Ödem
  • 14 Ağustos 2007 - Sağ ayak bileği - Ödem
  • 22 Kasım 2007 - Sırt - Zorlanma
  • 8 Şubat 2008 - Sol bacak baldırı - Çekme ve yırtık
  • 7 Mart 2008 - Sol bacak baldırı - Çekme ve yırtık
  • 25 Nisan 2008 - Sağ bacak üst adelesi - Çekme
  • 3 Ağustos 2008 - Sağ bacak üst adelesi - Çekme
  • 22 Kasım 2008 - Karın - Yırtık
  • 31 Ocak 2009 - Sol bacak üst adelesi - Çekme
  • 29 Mart 2009 - Sol bacak üst adelesi - Çekme
  • 7 Kasım 2009 - Sol bacak baldırı - Çekme ve yırtık
  • 20 Ocak 2010 - Sol bacak baldırı - Çekme ve yırtık
  • 11 Eylül 2010 - Sağ ayak bileği - Ödem ve kanama
  • 15 Ekim 2010 - Sağ ayak bileği - Zorlanma
  • 15 Ekim 2010 - 20 yaş dişi - Ameliyat
  • 15 Ekim 2010 - Sol ayak kemiği - Ameliyat
  • 29 Aralık 2010 - Sağ bacak baldırı - Ödem
  • 9 Şubat 2011 - Sol bacak baldırı - Ödem
  • 18 Mart 2011 - Kasık - Lezyon
  • 20 Nisan 2011 - Sağ bacak baldırı - Yırtık
  • 28 Temmuz 2011 - Sağ ayak bileği - Ameliyat
  • 26 Kasım 2011 - Sol hamstring - Ameliyat
  • 3 Mart 2012 - Sol hamstring - Ağrı - (tedbiren)

Arsenal bugün şanslıydı, geçen hafta ise şaha kalkmıştı. Acayip bir sezon geçiriyorlar, sahadaki varlığı bizatihi estetik olan gol sanatçısı Robin Van Persie uçmaya devam ediyor. Abou Diaby'nin kaderi ise değişmiyor. Geçen sezon Barcelona'ya karşı gelen Arsenal'in önemli parçalarından biri olsa da bugünlerde yine bozulan parçalarını tamir ettirmekle meşgul.

Liverpool 1-2 Arsenal

Fransa Milli Takımı üzerine: (28.02.2012 - Hayatım Futbol #22)

Fransa'da Mevsim Bahar Olunca


Arsenal ve geri dönüş üzerine: (28.02.2012 - Hayatım Futbol #22)

Kahrolsun Kupasız Geçen Yıllar

Noat Samisa

03.03.2012

Demirören'in Şartlı Adaylığı ve 3Y Modeli

Yine bir fırtına kopuyor ülkenin futbol ortamında. Hangisi daha şiddetli, daha yıkıcı ve neyi yıkıp, yerine ne kuruyor, pek bilinmiyor. Art arda gelen şoklara artık alıştık, ülkenin hızlı ve ateşli gündemini dahi sollayıp geçen bir futbol gündemine sahibiz. Şahsım adına bu haberlerden su yüzünde olmayanları pas geçiyorum. Bunun yerine periyodik yayın yapan mecmualardaki süreç derlemelerini ve nisbi ölçüde derinlik sahibi değerlendirmeleri takip etmek zamandan ve gerginlikten tasarruf sağlayabiliyor. Zira sürecin ilk günlerinden bu yana kendime belirlediğim fikri konum, sabitliğini korumakta. Fakat zaman zaman bana 'acaba' dedirten öze ilişkin sorular da yok değil. Mesela,

Fenerbahçe yöneticileri ve Aziz Yıldırım, ısrarla 'biz suçsuz olduğumuza inanıyoruz' dediler, diyorlar; öyleyse federasyon UEFA ile aylardır niye pazarlık yapıyor?

Muhakkak, bu soruşturmada başta Beşiktaş, Sivasspor ve Trabzonspor olmak üzere birçok kulübün adı geçiyor. Eğer bir suç varsa ve yaptırım uygulanacaksa, bu suçun tabiatı gereği hüküm giyecek insan ve kulüp sayısı birden fazla olacaktır. Ola ki bu soruşturma haksız olsun, bugün mahkeme önüne çıkmış olan insanlar aklanarak özgürlüklerine kavuşacak olsunlar. Arkada kalan tek yanlış, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmemesi mi olacaktır?

Temennim, samimiyetle, bu yönde. Hatta futbolu 2 Temmuz 2011 gününe geri döndürme ihtimali olsaydı eğer, bunu dahi seçebilirim. Nitekim usule ilişkin problemler ve skandallar konusunda -bu konuda epey dertli olan- Fenerbahçeliler ile çoklukla aynı fikirdeyim. Bugün insanların mahkeme önüne gitmesi dahil olmak üzere genel tepkiyi anlıyor, hak veriyorum. İnancım odur ki, başından bu yana çözümsüzlüğün ana sebebi, ülkedeki yargı düzenidir. Fakat oluşan hava, 'soruşturmadan 6 ay sonra başlayan mahkeme' garabetinin öne çıkmasına engel olmaya devam ediyor. Sürekli önümüzde gelen adli ceza - idari ceza farkı ise sanırım bir çeşit kakofoniye sebep oldu.

Şüphesiz, başta aynı okulun öğrencisi olmam hasebiyle yakından takip ettiğim Cihan Kırmızıgül davası olmak üzere Türkiye'de trajikomik hal alan pek çok politik dava var. TMK aşırılığı, düzmece deliller, kendini başka bir formda yeniden belli eden yargı vesayeti ve iktidarın sürdürdüğü siyasetin tüm bu başlıklarda belirleyici oluşu bir bütün.
Eğer benzer aşırılıkların görüldüğü şike soruşturmasındaki usulsüzlüklere karşı duruşun arkasında meseleyi bir bütün olarak ele alan benzer bir fikri altyapı varsa, bugün Çağlayan'da toplanan insanların aynı şekilde Cihan Kırmızıgül ve benzeri davalara aynı reaksiyonu vermesi gerekir. Tam tersi de düşünülebilir ve şike davasındaki usül sorunları, aynı sarmala eklemlenen bir halka olarak görülebilir. Lakin basın ve kamuoyunda parelel bir algı oluşmadı. Yoğunlaşılan faktörler, giyilen forma ve tümüyle suç ve ceza oldu. Ortaya çıkansa birden fazla paradokstan fazlası değil. Suçun mahkeme önünde kanıtlanması ve tüm temyiz yollarının kapanmış olması hariç, anlaşılan o ki şike soruşturması ve davası sürecinin defalarca çamura saplanmaması zaten olası değildi.

Bu konuda İbrahim Altınsay'ın 8 Ocak 2012 tarihli ve Elif Key imzalı röportajındaki sözleri dikkate değer:

"Bizim futbol, kapitalizmin kurallarına göre de işlemedi. Feodal bir yapının içinde, ağalar, ağabeyler var. Bu feodal yapıya havadan para da gelince, her türlü kolay yoldan kazanç ve başarı peşinde koşan, egosu tatmin olmamış insanlar buraya geldi."

Ülkede tarihin tersten işlemesi tezinin futbola yansıması, bu cümleler üzerinden okunabilir. Kulüp başkanlığına gelirken kullandığı yol, uyguladığı siyaset çokça benzer olan 'takım elbiseli futbol insanları' grubundan nasıl olur da hak, hukuk, adalet üzerine vicdani bir uzlaşı çıkabilir ki? Sonuçta Mehmet Ali Aydınlar da bu grubun görüş birliğiyle o koltuğa oturtulmuştu, tıpkı daha öncekiler gibi. Şimdi de sanık sandalyesinde otura kulüplerden birinin başkanı, sorunu çözmek için iş başına geçiyor!

Çünkü burada suçlu veya suçsuz olmanın bir önemi yok, zaten yıllardır bu çarpıklığın bir çeşit cerahat olduğunu kabul ederek yaşıyorduk. İçerisinde bulunduğumuz dönem, bunun ayyuka çıkması olarak okunabilir ve bir anlam ifadecekse, kendimize bir konum belirlemek için önemsenmelidir.

Şu yaşadığımız dönem, suçun kendisinden daha çirkin; galiba beni yaka silktiren de bu durumdur. Belki bu süreç bir şekilde, az ya da çok hasarla aşıldıktan sonra yeni fikirler önem arz edebilir, dikkate alınabilir. Bu hususta benim bir fikrim var. Bunu yarın 21. Sayısı yayınlanacak olan Hayatım Futbol Dergisi'nin 2. Sayısı'nda yazmıştım. Tekrarı gerek görüyorum:

11 Ekim 2011 tarihli,

Futbola 3Y Modeli

Ceyhanspor ve Mezitlispor, yaklaşık iki yıl kadar önce TFF Yönetim Kurulu kararıyla küme düşürülmüştü. Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2007 yazında, yine bir Temmuz günü başlattığı ‘organize suç örgütü ve çete oluşturmak’ ile ilgili soruşturma, gözaltıları takip eden tutuklamalarla devam etmiş, nihayet 2009 yılının Nisanı’nda iddianamenin hazırlanıp seksen iki kişi hakkında dava açılmasıyla basına yansımıştı. Zira Mersin’de öldürülen 3 kişinin faillerinin izinin sürülmesi amacıyla başlayan soruşturmada tele kulak ağına takılan şike sohbetleri vardı.

Davanın medyada haber olmasından evvel TFF, dönemin -şimdiki Etik Kurul muadili- kanaat organı Şike Tahkik Komisyonu’na iddianame üzerinden bir çalışma yaptırmıştı. Akabinde adı geçen kişilere haklarındaki deliller sunulmuş, savunmaları alınmış ve nihayetinde TFF YK’ya bir rapor sunulmuştu. Bu rapor üzerine her iki takım da küme düşürüldü(1). Karar sonrası Tahkim’e yaptıkları itiraz da reddedildi.

Yalnızca iki yıl sonra, yine bir Temmuz günü ve yine bir ‘organize suç örgütü ve çete oluşturmak’ kapsamında özel yetkili savcı tarafından başlatılan soruşturma, daha ilk günden TFF’yi doğrudan ilgilendiren ‘şike suçu vb.’ etiketli tutuklamalar ile başladı. Soruşturmanın süreci, yukarıda anlatılan dava ile neredeyse aynı. İzi sürülen bir mesele, genişleyen çember, tele kulak ağına takılan telefon görüşmeleri…

Şu nokta önemli ki, Tarsus’taki soruşturmada şike meselesi içeriğe başlangıçtan yaklaşık bir yıl sonra dahil olmuştu ve o zamanlar şike yasalarca suç sayılmıyordu. Burada ise -tartışmalıdır- şike konusu ilk aylardan itibaren soruşturmanın merkezine oturmuştu ve henüz ilk tutuklamanın yapıldığı gün, bu soruşturma artık TFF’nin de meselesi olmuştu. Sebep, araya giren 6222 sayılı ‘Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi’ne dair kanun ve iki olay arasındaki tek fark bu. Nitekim Ceyhanspor ile Mezitlispor’un şike yaptığına kanaat getirilen maç, 4 Mayıs 2008 tarihliydi ve TFF’nin maça ilişkin kararı, iddianamenin hazırlanıp, soruşturma üzerindeki gizlilik kararının kalkmasını takiben 10 Haziran 2009 tarihinde, yani söz konusu maçtan bir sezon sonra verildi.

Son üç ayda olan-biteni, söylenenleri göz önüne getirip, iki yıl öncesine dair anlatılan bu olaya uyarlamak mümkün.

Tutarsızlık İklimi

Süreç yönetimi ve alınan kararlar konusunda TFF’yi ağır şekilde eleştirenlerden biri olan CAS hakimi Kısmet Erkiner (2) diyor ki, “…Tabii ki federasyonun doğru yaptıkları da var. Savunma almadan, yargılama yapılamaz.’’ Öyle ki, mensubu olduğu CAS kurumunun emsal davalara düştüğü ‘makul şüphenin ötesi’ şerhi mevcut. Yetkin spor hukukçusu, sözlerine şöyle devam ediyor: “…Ancak bunun (savunma alınamamasının) farkına elinize belge ve bilgi geldikten 25 gün sonra mı varıyorsunuz? Eğer aynı kararlar 25 gün kaybedilmeden, soğukkanlılıkla alınmış olsaydı, UEFA ve kulüpler tarafından karşı çıkılması mümkün olurdu.”

Erkiner’in bahsettiği nokta, tam da TFF’nin çuvalladığı yer. Liglerin anlamsızca ertelenmesiyle oluşturulan algı ve -gayri hukuki şekilde- bir ‘kozmik oda’ kurulması ile başlayan süreç, peşi sıra sayısız tutarsızlıkla devam etti. Halbuki tepede duran problem, soruşturma üzerindeki gizlilik kararıydı ve bunun çözümü, doğrudan TFF’nin insiyatifinde değildi(3). Nihayetinde Fenerbahçe’nin UEFA’nın azmettiriciliğiyle TFF tarafından UEFA Şampiyonaları’ndan men edilmesi ve ligin play-off sistemi ile oynanması kararları, gizlilik kararı nedeniyle oluşan sıkışıklık ve hukukun işleyişi ilgili arızaların arka plana atılmasına sebep olarak, eleştiri oklarını tümüyle TFF’ye yöneltti. Fenerbahçe de, Trabzonspor da, futbolsever de, son açıklamalar ile yayıncı kuruluş da TFF’nin tutumlarından memnun değil.

Bunun nedeni, TFF’nin çatışan güçler arasında kalması. Bir yanda soruşturmadaki gizlilik kararı, diğer yanda UEFA’nın tehdidi. Bir yanda yayıncı kuruluşun talepkarlığı ve kulüplerin tutumu, bir yanda kamuoyundan yükselen ‘hukuka riayet’ beklentisi. Ortaya işleyişe dair bir fikir yahut fut-politik söylem koymayıp, ‘ahlakçılık’ yapanlar da cabası.

Çözüm Yolu

Günümüze ekonomik düzeninin projesini ortaya koyan, iktisat biliminin kurucusu İskoç düşünür Adam Smith, 1776 yılında yazdığı “Ulusların Zenginliği” isimli kitabında, şöyle bir cümleye yer vermiştir: “Aynı işi yapan insanlar sıklıkla bir araya gelirler. Bir araya gelmelerinin amacı eğlenmek bile olsa bu sohbet, kamu aleyhine bir kumpas ya da fiyatları yükseltme planlarıyla son bulur.”

Kulüpler Birliği toplantılarından çıkan sonuç bildirgeleri, tam da bu şekilde değil mi? Belki zam yapmıyorlar, ama değeri düşen bir metayı eskisiyle aynı değerde göstermeye çalışıyorlar. Şüphesiz, bu durum çok da anormal değil. Onlar ligin TV yayın haklarından gelecek kılçıksız parayı koruma derdindeler, bu parayı sağlayan kurum da yatırdığı bedelin geri dönüşünün ve azalan karının peşinde. TFF de bu ligin pazarlayıcısı, paydaşlarının korunması için çaba harcadığı ihaleyi açan kurum olduğunda göre yaptığı ihaleyle çelişen bir tutum sergileyebilir mi ki?

Bunun beklentisi dahi anlamsız, lakin diğer taraftan federasyona yüklenen bir diğer görev de yarışmacı ortamı gözetmesi, bu doğrultuda iç hukuka dayanan kararlar alması. Aynı Adam Smith’e göre, ki kendisi endüstri devrimi sonrası dönemin doktrinlerini savunuyordu ve futbol da herkesçe vurgulandığı üzere, ama miladı belli olmayan şekilde kendi ‘endüstri sonrası’ dönemini yaşamakta, devlet denilen kurum, karlı olmadığı için halkın sürdüremeyeceği, ama kamu düzenini gözetecek işleri üstlenir. İşte tam bu nokta, varolan düzenin daha fazla vahşileşmemesi için ihtiyaç duyulan öneri.

Sporda Şiddet Yasası ve yayın gelirinin paylaşımında, ülkemizdeki söz sahibi insanların örnek aldığı ülke İngiltere’ydi. Bu konuda da yine İngiltere’den kopya çekilebilir. İngiltere Ligi’nin örnek alınması gereken çift başlı yapısı, ta yüz yirmi yıl öncesine dayanıyor. Football League ve Premier League yönetimlerini tümüyle kulüpler üstlenmiş vaziyette. Ülkenin federasyonu FA ise milli takım, altyapılar ve spor hukuku konularında söz sahibi.

Blog'dan: Neden Dekoder Almalıyız?

3Y modeline uyarlarsak, futbolun Yasama organı IFAB ve FIFA. Yürütme organı Premier League yönetimi, Yargı ise FA. İhtiyaç, korunması elzem olan iki şeyin de güçlü biçimde savunulması. Premier League yönetimi ligin iştirakçilerine maksimum kazanç vaat ederken, FA yönetimi ise adil ve hakça bir yarışı garanti ediyor. Herhangi bir sorun halinde biri savcı olurken, diğeri avukat oluyor ve mahkeme kuruluyor. TFF’nin mevcut yapısında ise şike soruşturması sözkonusu olduğunda hem avukat olundu, hem de savcı; ama ikisi de olunamayıp mübaşirlikle yetinildi!

Çift taraflı baskıya maruz kalan bu yapı lağvedilip, dengeli bir birliktelik kurulmalı. Bu halde eskiden yaşanan problemlerin birçoğu yaşanmayacak, arapsaçına dönen süreç, sorunun çözümünü geciktiren esas problemleri öne çıkaracaktır. Hepsinden önemlisi ortaya çift kutuplu, gerçek bir irade koyulabilecektir.
Referanslar:
(1) : 22 Temmuz 2011 tarihli, Kenan Başaran imzalı Radikal Gazetesi haberi.
(2) : Serencebey Gazetesi, Eylül-Ekim 2011 Sayısı, Kısmet Erkiner Röportajı.
(3) : 8 Ağustos 2011 tarihli, “Bilirkişi Raporu!” başlıklı Milliyet Gazetesi’nin Spor Hukuk Entitüsü Derneği üyelerinin görüşlerini derlediği haber.


Devam, Son ve Sonuç

Yıllardan bu yana futbola ilişkin idari kararları alanlar, aynı zamanda futbolu idare edenler değil miydi? Bu ortamda Demirören'in TFF Başkanlığı'na aday olmasında bir sürpriz yok. Gemiyi yürütenler onlardı, sadece kaptan köşküne kukla birini oturtuyorlardı. Bazen bir kulübün kuklası, bazen bir başkasının; genelde tek değişken buydu. Şimdiki durumsa kulüp başkanının soyunma odasına inmesinden farksız.

Kulüp yöneticisi olmak için herhangi bir yetkinlik gerekmediği gibi, TFF Başkanlığı için de gerekmiyor. Demirören'in 8 yıldır Beşiktaş'ta nasıl olup da başkan kaldığına yetkinlik ve başarı çerçevesinde bir cevap verebiliyorsanız, TFF'ye başkan olmasına şaşırmamalısınız. Aksi halde kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da öldüğüne niye inanmıyorsunuz?

Bir Beşiktaşlı olarak Demirören'in Beşiktaş'tan ayrılma ihtimalini olması gerekenden fazla iyimser karşılıyor olabilirim. Ama 'Yerine sanki Seba gelecek!' diye burun kıvıranları de izana davet etmeyi kendimde hak görüyorum. Bu yazının başından sonuna dek bahsettiğim üzere, ülke futbol ortamının mevcut durumu ortadadır. Hal buyken Seba'lar gelmez ve kendisinin Ezgi Başaran'a verdiği röportajda söylediklerini okuyunca ortaya çıkan şudur ki, hakikatle muhatap olmak bir bedele tabidir ve bugün muhabbetle yad edilen günler, öyle zannedildiği kadar pak değildir.

Demirören'in TFF Başkanı olması olasılığı sonrasında ülke futbolunun geleceğine dair öngörü ve beklentim, bu büyük krizin Demirören sonrasında bir ara dibe vurma ile sonuçlanması ve o sırada esmesi muhtemel olumlu rüzgarların farklılık yaratması. Aynı şeyleri Beşiktaş için de düşünüyorum: İflas

Noat Samisa

20.02.2012

Bir Dizi Yeni Dolmabahçe Görüşmesi

Geçen günlerde gazetelerde yine aynı havadis yer aldı. Artık ezbere bildığımız üzere Beşiktaş'a müjde veriliyor, günah keçisi Anıtlar Kurulu'nun nihayet yola geldiği duyuruluyordu. Haberin son cümlesini tahmin etmek de zor değildi, "Yeni stad için ilk kazma sezon sonunda vurulacak!" yazıyordu.

Şu altın kazma, takriben beş yıldır her Ocak ayında gündeme geliyor. Fakat aynı kazma Mayıs ayı geldiğinde ancak dam üstündeki saksağanın beline vuruluyor. Bugün gelinen noktada ise suçlular ve sorumlular çoğalmış, birbirine karışmış durumda. Hatta bazı sözler tartışmanın zeminini de değiştirdi, fakat stadın arz ettiği tehlike değişmiyor.

Serdar Bilgili yönetiminin 2001 yılında İTÜ Öğretim Üyesi Gülten Gülay'a hazırlattığı raporda eskime, yıpranma, korozyon, kalitesiz ve kesitleri standartlardan düşük beton... gibi ibarelerle acil güçlendirme yapılması sonucuna varılmıştı. Fakat iddiaya göre, maliyetin 40 milyon lirayı bulması sebebiyle Beşiktaş yönetimi bu uyarıyı görmezden geldi. Ardından mevcut yapı üzerinde herhangi bir çalışma yapılmadan zemin aşağı indirildi ve 2003 yazında stada ilave yapılarak tribünler yeniden düzenlendi.

Bizse bu süreçte duvarlarda aynı yıpranmışlığı gördük. Çatlaklar her yıl biraz daha büyüdü, makyajlanmadı bile. Dolayısıyla acilen bir şeyler yapılmalıydı, ya da en azından bugün yapılmalı. Çünkü bir facia ihtimali, her geçen gün artmakta.

Provakatif bir soru, belki endişeyi daha net anlatabilir: Bir gün maç esnasında bir deprem olsa ve bu stadyum çökse, bunun hesabını kim verecek?

Bu soru, her ne kadar insan hayatını arka planı atıyor olsa da maalesef elimizde daha iyisi yok. Zira ortada çapraşık bir durum var. Yapı anıt statüsünde ama insanların aktif kullanımına açık. Yapı açıkça köhne, ama korunması gereken bir kent varlığı olarak görülüyor. Zaman içerisinde ek kat ve çatı yapılarak zaten bütünlüğü bozulmuş bir 'sanat' ürünü ve eğer yazının başındaki fotografta görülen şu muhteşem vadide bir yapı estetiği bozuyorsa, bunun hangisi olduğu sanırım -esasen şüpheye yer bırakmayacak kadar net- açık.

Elbette, yanlışı yanlışla çözerek yanlışa devam etme taraftarı olmamak gerekir. Üstelik elimizde yanlışa meyletmeye gerek bırakmayacak kadar güçlü savlar mevcut iken. Pekiyi, silüet ve tarih mirası korunsun. Fakat bu yapı, açıkça, çökmek üzere ve bir şeyler yapması gereken iki kurum belli. Biri pek tabii ki Beşiktaş, diğeri ise yapıya sahip çıkan devlet. Lakin yıllardan beri Beşiktaş sorumluluk alacak olsa devlet karşı çıkıyor; öte yandan eğer devlet insiyatif alacak olsa, Galatasaray'a yapılan Beşiktaş'a da öneriliyor: "Buradan çıkın, size dağ başında stad yapalım."

Bu öneri, tabii ki kabul edilebilir değil. Yalnızca yaşanmışlık, hatıralar, Beşiktaş semti... gibi kıymetliler değil, reddin esaslı gerekçelerinden biri de devletin Beşiktaş'ı buradan çıkardıktan sonra bu yapıyı ve araziyi ne yapacağı. Akla gelenlerden en basiti söylersek, yapıyı yenileyerek 'butik stad'a dönüştürüp İBBSpor'a maç oynatacak değiller herhalde. Olsa olsa şu sıralar Mecidiyeköy'de görülen kamyonlar, aynı şekilde Dolmabahçe'nin toprağını kaldırırlar.

Öte yandan Ertuğrul Günay'ın bazı sözleri, konuyu bambaşka bir noktaya çekmeye muktedir:

"Çok daha ileri giderlerse, burası kentsel sit alanıdır o zaman eski haline döndürülmelidir. (...) Lütfi Kırdar, 1939-45 arası Dolmabahçe Sarayı'na kasten burayı yaptı diyorum. Osmanlı'nın gücünü küçük göstermek için, mimari bir zorlama burası! Düşünün 1939'da İstanbul'da her yer boş. Siz getirmişsiniz sarayın arkasına, Osmanlı mirasına karşı bu stadyumu buraya dikmişsiniz. Bunu yapmaya hakları yok."

Biz meselenin ekonomik boyutu üzerine kafa patlatırken, Ertuğrul Günay'ın bu sözleriyle bu tartışmanın reel politikadan nasiplendiğini görerek şaşırıyoruz. Yahut şaşırmıyor, tıpkı her mesele gibi bu mesele de siyasidir, diyoruz; daha doğrusu demeye zorlanıyoruz. Arka planda yine bir hesaplaşma fikri seziliyor, tamamen doğru-yanlıştan bağımsız. Keza bir hesaplaşmadan ve Maçka vadisinden söz edeceksek, sahil yolu başta olmak üzere bölgede yapılaşmanın Adnan Menderes döneminde palazlandığını Ertuğrul Günay'ın da biliyor olması gerek.

Toparlarsak, yanlışın yanlışla telafi edilmemesine kabul. Yeni stadyumun hassasiyetler gözetilerek yapılması gerek, buna da eyvallah. Yüksekliği mevcudu aşmamalı, hatta biraz daha aşağı çekilmeli gibi talepler de kabul edilebilir. Fakat kabul edilemez bir öneri varsa, o da Beşiktaş'ın Dolmabahçe'yi terketmesi.

Kırmızı çizgiler bunlar iken ve Türkiye'nin dinamiklerini de az-çok okuyabiliyorken, meselenin sulh yoluyla çözümü bir ihtimal şu şekilde olabilirdi: Devlet, kendi kabul ettiği ölçütlere göre bu stadı yeniden yapardı, maliyet de paylaşılırdı.

Yine de bir halka eksik. O da şu ki, Beşiktaş'ın mevcut mali durumuyla "butik stadyum" fikrini kabul etmesi ahmaklık olur. Halihazırda en pahalı (en ucuz bileti en pahalı olan) bileti satmasına karşın stadyum gelirleri Galatasaray ve Fenerbahçe'nin arkasında olan Beşiktaş, Fulya fiyaskosundan sonra mutlaka gelirlerini artırma yolunu bulmak zorundadır. Stada bütünleşik otel, alışveriş merkezi, büyük otopark vs. projelerinin ısrarla üzerinde durulmasının sebebi bu.

Fakat stad meselesinde bundan daha da önemlisi, Beşiktaş'ın içerisinde bulunduğu borç batağıdır:

Bedel: X Milyon Türk Lirası

Veriler: oncesiktas.com


Üç yıl önce ilk kez üç hanelere çıkan borç, geçen üç yılda kendini üçle çarptı. Bu durum neresinden bakarsak bakalım akıl alır bir şey değildir. Borç yükü bu denli artan ve herhangi bir ekonomik ve sportif bir açılım yapabilecek gibi görünmeyen Beşiktaş'ın bırakın yeni stad yapmayı ya da yapımına ortaklık etmeyi, yeni bir transfer yapacak durumu yok. Geçen haftalarda açıklanan tasarruf tedbirleri de yalnızca komediyi ortaya koyması açısından önemliydi, fazlası değil. Maslahata lüzum yok, rezalet ayan beyan ortada.

Ertuğrul Günay da eminim ki Beşiktaş'ın bu durumunu biliyordur. Fikrimce, önceliği Beşiktaş'ı buradan göndermek. Tabii bu bir tez, aklını okuyor değilim. Olmazsa, meseleyi sürüncemede bırakıp söz konusu fikrini kabul ettirecek ortamı oluşturmak. Ama sorumluluğu da üstünden atmış durumda. Eğer insiyatif kendisine verilse, Beşiktaş şehrin bambaşka bir yerinde içi modern, dışı ucube bir stada sahip olacak. Ama eğer kontrolü Beşiktaş devralacaksa, o halde butik stadyum fikri uygulanacak ki, bu da katiyen Beşiktaş'ın işine gelmiyor. Halihazırda işi yokuşa süren de Beşiktaş olarak göründüğünden, yukarıda sorduğumuz provakatif sorunun cevabı verildi.

Velhasıl, Ertuğrul Günay 'iş'ini yapmaktadır.

Beşiktaş YK'sı ve Demirörenizm ise her Ocak'ta olduğu gibi yine servis haberlerle 'ibra' dileniyor. Onların amacı, devleti yola getirdiklerini iddia ederek Beşiktaş'a umut verebilecek yegane projeyi kongreye sunmak.

Kabul etmek gerekir ki, mutenalaşan ve etrafında çeşitli üniteler olan bir stadyum, kesinlikle çok cazip bir gelir kapısı olacaktır. Demirören'in fütursuz ve izansız yönetim anlayışı değil, standart bir yönetim de olsa değişen koşullar nedeniyle Beşiktaş'ın böyle bir gelir artışına ihtiyacı var, bu da zamanın ruhuna uygun bir gerçek.

Sahip olunan tüm değerleri çarçur eden Demirören, artık orada umut da bırakmadı. Ne yazık ki borç arttıkça, o stadyumda bir gün facia yaşanması riski de Beşiktaş'ın Dolmabahçe'den kovulma riski de artıyor. Tıpkı daha önce Çırağan'ın yanından, eski Şeref Stadı'ndan kovulduğu gibi...

Noat Samisa

11.01.2012

Kimlik Oluşumunda Manisa Dersi

"Bir oyuncunun dinlenmesi için, yüzde yüz değil, olabildiğince kendine gelmesi için, dört güne ihtiyaç var. Bu ara asla iki gün olamaz." diyor Carvalhal, ortaçağdan kalma 'vücut 48 saatte eski haline döner' ezberine karşı çıkarak. Bu tespiti yaparken puan kayıplarına mazeret üretiyor değil, aksine Portekiz Futbol Federasyonu'nun antrenörlük kursundaki bitirme tezini rejenerasyon üzerine yapmış biri olarak konuya ilişkin söyledikleri önemli ve dikkate değer.

Kayda değer kaynaklardan Science and Football IV kitabında da benzer bir saptama yer almakta:

"...Kas sakatlıkları riskinin artmaması için iki üst düzey futbol maçının arasında 72 saatten fazla dinleme/toparlanma zamanın gerektiği sonucuna varılmıştır."

Beşiktaş bu hafta içinde 11 günde 4 maçlık bir yeni periyoda girecek, tıpkı diğer takımlar gibi. Dördüncü kez gerçekleşecek bu seri, -ne yazık ki- en zoru değil. Beşiktaş bir kez 10 günde 4 maçlık bir seri yaşadı ki, 17 günde 6 maçlık serinin devamında gelmişti. Sonucu 0-2'den 4-2 kaybedilen Gençlerbirliği maçı oldu. Fiziki tükenmişlik, bu maçta takımın her bir aksiyonunda kendini belli ediyordu.

Bu noktadan hareketle, bugün Beşiktaş'ın takımından umutlu olmasının sebebleri var. Artık aralarında görünmez bağlar oluşturmuş bir oyuncu grubu var ve artık onlara 'takım' denebiliyor. Gece gezmelerini abartanların icabında evine yollandığı da görülünce, öte yandan aklını yeniden futbola kanalize edenlerin de damgalanmadan affedildiği anlaşılınca kimseden formayı çıkarıp çıplak oynaması istenmiyor. Sezon başına göre (milat Trabzonspor maçının öncesi) bir dizi gelişme var ve bunlar hem tabelaya, hem de beklentilere yansımış durumda. Takım, fizik olarak sağlam ise sahaya muhakkak disiplinli bir mücadele koyuyor. Sonrası, kazanma yolunu bulmakta...

Manisa Dersi

Fenerbahçe maçı, öze ilişkin sorunlarını belli ölçüde aşmış haldeki Beşiktaş'ın ciddi şekilde yapısal bir problem ile muhatap olduğu karşılaşma olması hasebiyle önemli. Dönemin lig lideri Fenerbahçe, Dolmabahçe'deki tüm stratejisini Quaresma üzerine kurmuştu ve böylece bölüm bölüm çok etkili futbol oynadılar. Sağ kenarındaki sorun nedeniyle kompakt bir takım olamayan Beşiktaş, rakip kale önündeki düşük başarı yüzdesini artıramayınca 2-2'ye razı olmuştu. Galatasaray maçı da benzer bir senaryoya sahipti.

Fakat Aralık ayı başında 1-4 kazanılan Manisaspor maçı, Beşiktaş'ın mutabık kazanma yoluna dair en güçlü ışığın yayıldığı maç oldu. Zira hem Egemen, İsmail, Sivok, Ernst ve Hilbert'ten oluşan (bu beşli, aynı zamanda takımın en çok süre alan oyuncuları) savaşçı, atlet ve dinamik grup kazanan takımın içerisinde, hem de başına buyruk Portekiz çetesi, elebaşıyla birlikte 'takıma' dahil, özel rolüyle birlikteydi:
O - İçi boş yuvarlaklar, rakip sahada topa sahipken alınan ortalama pozisyonları gösteriyor.

Sorun, başından beri çift taraflıydı. Quaresma ve Simao'nun savunmaya yardımlarının tartışılması ile eşdeğerde, hatta ondan daha önemli olmak üzere 'topsuz oyun' eksikliği, Beşiktaş'ın muamması. Top Beşiktaş'tayken fazla statik kalan bu oyuncular, takımın rakip kale önünde çoğalamamasının, set hücumları yapamayıp reaksiyona bağımlı kalmasının temel nedenidir.

Fakat Beşiktaş bu sezon ligde:

Quaresma - Simao birlikteyken: 8 maçta 12 gol,
Quaresma - Simao ayrıyken: 4 maçta 4 gol,
Her ikisi de sahada yokken: 6 maçta 9 gol

attı. Bu tablo, bana göre kör kavgaya yer bırakmıyor.

Beşiktaş, katiyen Quaresma ve Simao'ya bağımlı değil. Ama aynı şekilde ve kesinlikle, her ikisi de çok değerli oyuncular. Problemi yaratan, onların takıma katkı vermediklerinde zarar getirmelerinin görmezden gelinmesiydi. Gerçeği sakatlıklar açığa çıkardı, bu süreçte Beşiktaş takımı kendini keşfetme imkanı buldu.

Simao son olarak Galatasaray'a karşı oynadı, Quaresma ise söz konusu Manisaspor maçının ilk yarısının sonunda sakatlanarak devreyi kapatmıştı. Sahneyi Fernandes devraldı ki, Ferman lakaplı Portekizli, bir süredir Almanya-Brezilya gen seçkisini barındıran bir Afrikalı gibi oynuyor. Bu sebepten onun cevval atletler grubuna mı, yoksa çeteye mi dahil olduğu belirsiz...

Manisaspor galibiyeti, Beşiktaş'ın bu sezon elde ettiği en 'temiz' galibiyetti. Sahada dört orta saha oyuncusu sıfatlı adam yer alıyordu: Ernst, Necip, Veli ve Fernandes. Şaşırtıcı şekilde Necip sağ öne konulmuştu, Veli ise sağ iç görünüyordu. Fakat kısa zaman sonra Necip kendini Ernst ile hizalamaya, Fernandes ise sola kaymaya başladı ve 4-4-2'vari bir yapı kuruldu; özellikle de rakibi karşılama yerleşiminde.

Oluşan çift dörtlü hattın önünde görünen Quaresma ise rakip sol beki sürekli gezdirdi, topla çok etkili olmasa bile Ferhat'ın berbat bir maç oynamasını sağladı. Geri dönmesi gerekmiyordu ve onun ürettiği tehdit, Manisa'yı soldan oynamaya zorluyordu. Ama Beşiktaş sağında Necip, Veli ve Hilbert bir aradaydı, yani kapı duvardı. Bu plan çok iyi işledi, Mustafa'nın da desteğiyle o günlerin flaş takımı Manisaspor, farklı mağlup edildi. Devre biterken 0-2 olan maçın kalan bölümüne Quaresma ya da Simao değil, Holosko lazımdı.

Fabian Ernst, çan eğrisi uzmanı. Veli Kavlak, artık takımın as eleman, Fernandes ise üst düzey oyunuyla takımın oyun merkezi. Necip de bir süredir yeni yeni görev tanımlarıyla sahaya çıkıyor. Onlar, takımı taşıyor; enerjileriyle arızaları tolere ediyorlar. Onlar sayesinde Beşiktaş yoğun trafikten az hırpanalarak ve gelişerek çıktı. Quaresma ise hala sakat. Önümüzdeki günlerde takıma girdiğinde, sanıyorum ki Manisa'da bıraktığı yerden devam edeceğiz.

Hayatım Futbol Dergisi: Trabzonspor - Beşiktaş ön bakış (22.11.2011)

Noat Samisa

02.01.2012