Bir Dizi Yeni Dolmabahçe Görüşmesi

Geçen günlerde gazetelerde yine aynı havadis yer aldı. Artık ezbere bildığımız üzere Beşiktaş'a müjde veriliyor, günah keçisi Anıtlar Kurulu'nun nihayet yola geldiği duyuruluyordu. Haberin son cümlesini tahmin etmek de zor değildi, "Yeni stad için ilk kazma sezon sonunda vurulacak!" yazıyordu.

Şu altın kazma, takriben beş yıldır her Ocak ayında gündeme geliyor. Fakat aynı kazma Mayıs ayı geldiğinde ancak dam üstündeki saksağanın beline vuruluyor. Bugün gelinen noktada ise suçlular ve sorumlular çoğalmış, birbirine karışmış durumda. Hatta bazı sözler tartışmanın zeminini de değiştirdi, fakat stadın arz ettiği tehlike değişmiyor.

Serdar Bilgili yönetiminin 2001 yılında İTÜ Öğretim Üyesi Gülten Gülay'a hazırlattığı raporda eskime, yıpranma, korozyon, kalitesiz ve kesitleri standartlardan düşük beton... gibi ibarelerle acil güçlendirme yapılması sonucuna varılmıştı. Fakat iddiaya göre, maliyetin 40 milyon lirayı bulması sebebiyle Beşiktaş yönetimi bu uyarıyı görmezden geldi. Ardından mevcut yapı üzerinde herhangi bir çalışma yapılmadan zemin aşağı indirildi ve 2003 yazında stada ilave yapılarak tribünler yeniden düzenlendi.

Bizse bu süreçte duvarlarda aynı yıpranmışlığı gördük. Çatlaklar her yıl biraz daha büyüdü, makyajlanmadı bile. Dolayısıyla acilen bir şeyler yapılmalıydı, ya da en azından bugün yapılmalı. Çünkü bir facia ihtimali, her geçen gün artmakta.

Provakatif bir soru, belki endişeyi daha net anlatabilir: Bir gün maç esnasında bir deprem olsa ve bu stadyum çökse, bunun hesabını kim verecek?

Bu soru, her ne kadar insan hayatını arka planı atıyor olsa da maalesef elimizde daha iyisi yok. Zira ortada çapraşık bir durum var. Yapı anıt statüsünde ama insanların aktif kullanımına açık. Yapı açıkça köhne, ama korunması gereken bir kent varlığı olarak görülüyor. Zaman içerisinde ek kat ve çatı yapılarak zaten bütünlüğü bozulmuş bir 'sanat' ürünü ve eğer yazının başındaki fotografta görülen şu muhteşem vadide bir yapı estetiği bozuyorsa, bunun hangisi olduğu sanırım -esasen şüpheye yer bırakmayacak kadar net- açık.

Elbette, yanlışı yanlışla çözerek yanlışa devam etme taraftarı olmamak gerekir. Üstelik elimizde yanlışa meyletmeye gerek bırakmayacak kadar güçlü savlar mevcut iken. Pekiyi, silüet ve tarih mirası korunsun. Fakat bu yapı, açıkça, çökmek üzere ve bir şeyler yapması gereken iki kurum belli. Biri pek tabii ki Beşiktaş, diğeri ise yapıya sahip çıkan devlet. Lakin yıllardan beri Beşiktaş sorumluluk alacak olsa devlet karşı çıkıyor; öte yandan eğer devlet insiyatif alacak olsa, Galatasaray'a yapılan Beşiktaş'a da öneriliyor: "Buradan çıkın, size dağ başında stad yapalım."

Bu öneri, tabii ki kabul edilebilir değil. Yalnızca yaşanmışlık, hatıralar, Beşiktaş semti... gibi kıymetliler değil, reddin esaslı gerekçelerinden biri de devletin Beşiktaş'ı buradan çıkardıktan sonra bu yapıyı ve araziyi ne yapacağı. Akla gelenlerden en basiti söylersek, yapıyı yenileyerek 'butik stad'a dönüştürüp İBBSpor'a maç oynatacak değiller herhalde. Olsa olsa şu sıralar Mecidiyeköy'de görülen kamyonlar, aynı şekilde Dolmabahçe'nin toprağını kaldırırlar.

Öte yandan Ertuğrul Günay'ın bazı sözleri, konuyu bambaşka bir noktaya çekmeye muktedir:

"Çok daha ileri giderlerse, burası kentsel sit alanıdır o zaman eski haline döndürülmelidir. (...) Lütfi Kırdar, 1939-45 arası Dolmabahçe Sarayı'na kasten burayı yaptı diyorum. Osmanlı'nın gücünü küçük göstermek için, mimari bir zorlama burası! Düşünün 1939'da İstanbul'da her yer boş. Siz getirmişsiniz sarayın arkasına, Osmanlı mirasına karşı bu stadyumu buraya dikmişsiniz. Bunu yapmaya hakları yok."

Biz meselenin ekonomik boyutu üzerine kafa patlatırken, Ertuğrul Günay'ın bu sözleriyle bu tartışmanın reel politikadan nasiplendiğini görerek şaşırıyoruz. Yahut şaşırmıyor, tıpkı her mesele gibi bu mesele de siyasidir, diyoruz; daha doğrusu demeye zorlanıyoruz. Arka planda yine bir hesaplaşma fikri seziliyor, tamamen doğru-yanlıştan bağımsız. Keza bir hesaplaşmadan ve Maçka vadisinden söz edeceksek, sahil yolu başta olmak üzere bölgede yapılaşmanın Adnan Menderes döneminde palazlandığını Ertuğrul Günay'ın da biliyor olması gerek.

Toparlarsak, yanlışın yanlışla telafi edilmemesine kabul. Yeni stadyumun hassasiyetler gözetilerek yapılması gerek, buna da eyvallah. Yüksekliği mevcudu aşmamalı, hatta biraz daha aşağı çekilmeli gibi talepler de kabul edilebilir. Fakat kabul edilemez bir öneri varsa, o da Beşiktaş'ın Dolmabahçe'yi terketmesi.

Kırmızı çizgiler bunlar iken ve Türkiye'nin dinamiklerini de az-çok okuyabiliyorken, meselenin sulh yoluyla çözümü bir ihtimal şu şekilde olabilirdi: Devlet, kendi kabul ettiği ölçütlere göre bu stadı yeniden yapardı, maliyet de paylaşılırdı.

Yine de bir halka eksik. O da şu ki, Beşiktaş'ın mevcut mali durumuyla "butik stadyum" fikrini kabul etmesi ahmaklık olur. Halihazırda en pahalı (en ucuz bileti en pahalı olan) bileti satmasına karşın stadyum gelirleri Galatasaray ve Fenerbahçe'nin arkasında olan Beşiktaş, Fulya fiyaskosundan sonra mutlaka gelirlerini artırma yolunu bulmak zorundadır. Stada bütünleşik otel, alışveriş merkezi, büyük otopark vs. projelerinin ısrarla üzerinde durulmasının sebebi bu.

Fakat stad meselesinde bundan daha da önemlisi, Beşiktaş'ın içerisinde bulunduğu borç batağıdır:

Bedel: X Milyon Türk Lirası

Veriler: oncesiktas.com


Üç yıl önce ilk kez üç hanelere çıkan borç, geçen üç yılda kendini üçle çarptı. Bu durum neresinden bakarsak bakalım akıl alır bir şey değildir. Borç yükü bu denli artan ve herhangi bir ekonomik ve sportif bir açılım yapabilecek gibi görünmeyen Beşiktaş'ın bırakın yeni stad yapmayı ya da yapımına ortaklık etmeyi, yeni bir transfer yapacak durumu yok. Geçen haftalarda açıklanan tasarruf tedbirleri de yalnızca komediyi ortaya koyması açısından önemliydi, fazlası değil. Maslahata lüzum yok, rezalet ayan beyan ortada.

Ertuğrul Günay da eminim ki Beşiktaş'ın bu durumunu biliyordur. Fikrimce, önceliği Beşiktaş'ı buradan göndermek. Tabii bu bir tez, aklını okuyor değilim. Olmazsa, meseleyi sürüncemede bırakıp söz konusu fikrini kabul ettirecek ortamı oluşturmak. Ama sorumluluğu da üstünden atmış durumda. Eğer insiyatif kendisine verilse, Beşiktaş şehrin bambaşka bir yerinde içi modern, dışı ucube bir stada sahip olacak. Ama eğer kontrolü Beşiktaş devralacaksa, o halde butik stadyum fikri uygulanacak ki, bu da katiyen Beşiktaş'ın işine gelmiyor. Halihazırda işi yokuşa süren de Beşiktaş olarak göründüğünden, yukarıda sorduğumuz provakatif sorunun cevabı verildi.

Velhasıl, Ertuğrul Günay 'iş'ini yapmaktadır.

Beşiktaş YK'sı ve Demirörenizm ise her Ocak'ta olduğu gibi yine servis haberlerle 'ibra' dileniyor. Onların amacı, devleti yola getirdiklerini iddia ederek Beşiktaş'a umut verebilecek yegane projeyi kongreye sunmak.

Kabul etmek gerekir ki, mutenalaşan ve etrafında çeşitli üniteler olan bir stadyum, kesinlikle çok cazip bir gelir kapısı olacaktır. Demirören'in fütursuz ve izansız yönetim anlayışı değil, standart bir yönetim de olsa değişen koşullar nedeniyle Beşiktaş'ın böyle bir gelir artışına ihtiyacı var, bu da zamanın ruhuna uygun bir gerçek.

Sahip olunan tüm değerleri çarçur eden Demirören, artık orada umut da bırakmadı. Ne yazık ki borç arttıkça, o stadyumda bir gün facia yaşanması riski de Beşiktaş'ın Dolmabahçe'den kovulma riski de artıyor. Tıpkı daha önce Çırağan'ın yanından, eski Şeref Stadı'ndan kovulduğu gibi...

Noat Samisa

11.01.2012

Kimlik Oluşumunda Manisa Dersi

"Bir oyuncunun dinlenmesi için, yüzde yüz değil, olabildiğince kendine gelmesi için, dört güne ihtiyaç var. Bu ara asla iki gün olamaz." diyor Carvalhal, ortaçağdan kalma 'vücut 48 saatte eski haline döner' ezberine karşı çıkarak. Bu tespiti yaparken puan kayıplarına mazeret üretiyor değil, aksine Portekiz Futbol Federasyonu'nun antrenörlük kursundaki bitirme tezini rejenerasyon üzerine yapmış biri olarak konuya ilişkin söyledikleri önemli ve dikkate değer.

Kayda değer kaynaklardan Science and Football IV kitabında da benzer bir saptama yer almakta:

"...Kas sakatlıkları riskinin artmaması için iki üst düzey futbol maçının arasında 72 saatten fazla dinleme/toparlanma zamanın gerektiği sonucuna varılmıştır."

Beşiktaş bu hafta içinde 11 günde 4 maçlık bir yeni periyoda girecek, tıpkı diğer takımlar gibi. Dördüncü kez gerçekleşecek bu seri, -ne yazık ki- en zoru değil. Beşiktaş bir kez 10 günde 4 maçlık bir seri yaşadı ki, 17 günde 6 maçlık serinin devamında gelmişti. Sonucu 0-2'den 4-2 kaybedilen Gençlerbirliği maçı oldu. Fiziki tükenmişlik, bu maçta takımın her bir aksiyonunda kendini belli ediyordu.

Bu noktadan hareketle, bugün Beşiktaş'ın takımından umutlu olmasının sebebleri var. Artık aralarında görünmez bağlar oluşturmuş bir oyuncu grubu var ve artık onlara 'takım' denebiliyor. Gece gezmelerini abartanların icabında evine yollandığı da görülünce, öte yandan aklını yeniden futbola kanalize edenlerin de damgalanmadan affedildiği anlaşılınca kimseden formayı çıkarıp çıplak oynaması istenmiyor. Sezon başına göre (milat Trabzonspor maçının öncesi) bir dizi gelişme var ve bunlar hem tabelaya, hem de beklentilere yansımış durumda. Takım, fizik olarak sağlam ise sahaya muhakkak disiplinli bir mücadele koyuyor. Sonrası, kazanma yolunu bulmakta...

Manisa Dersi

Fenerbahçe maçı, öze ilişkin sorunlarını belli ölçüde aşmış haldeki Beşiktaş'ın ciddi şekilde yapısal bir problem ile muhatap olduğu karşılaşma olması hasebiyle önemli. Dönemin lig lideri Fenerbahçe, Dolmabahçe'deki tüm stratejisini Quaresma üzerine kurmuştu ve böylece bölüm bölüm çok etkili futbol oynadılar. Sağ kenarındaki sorun nedeniyle kompakt bir takım olamayan Beşiktaş, rakip kale önündeki düşük başarı yüzdesini artıramayınca 2-2'ye razı olmuştu. Galatasaray maçı da benzer bir senaryoya sahipti.

Fakat Aralık ayı başında 1-4 kazanılan Manisaspor maçı, Beşiktaş'ın mutabık kazanma yoluna dair en güçlü ışığın yayıldığı maç oldu. Zira hem Egemen, İsmail, Sivok, Ernst ve Hilbert'ten oluşan (bu beşli, aynı zamanda takımın en çok süre alan oyuncuları) savaşçı, atlet ve dinamik grup kazanan takımın içerisinde, hem de başına buyruk Portekiz çetesi, elebaşıyla birlikte 'takıma' dahil, özel rolüyle birlikteydi:
O - İçi boş yuvarlaklar, rakip sahada topa sahipken alınan ortalama pozisyonları gösteriyor.

Sorun, başından beri çift taraflıydı. Quaresma ve Simao'nun savunmaya yardımlarının tartışılması ile eşdeğerde, hatta ondan daha önemli olmak üzere 'topsuz oyun' eksikliği, Beşiktaş'ın muamması. Top Beşiktaş'tayken fazla statik kalan bu oyuncular, takımın rakip kale önünde çoğalamamasının, set hücumları yapamayıp reaksiyona bağımlı kalmasının temel nedenidir.

Fakat Beşiktaş bu sezon ligde:

Quaresma - Simao birlikteyken: 8 maçta 12 gol,
Quaresma - Simao ayrıyken: 4 maçta 4 gol,
Her ikisi de sahada yokken: 6 maçta 9 gol

attı. Bu tablo, bana göre kör kavgaya yer bırakmıyor.

Beşiktaş, katiyen Quaresma ve Simao'ya bağımlı değil. Ama aynı şekilde ve kesinlikle, her ikisi de çok değerli oyuncular. Problemi yaratan, onların takıma katkı vermediklerinde zarar getirmelerinin görmezden gelinmesiydi. Gerçeği sakatlıklar açığa çıkardı, bu süreçte Beşiktaş takımı kendini keşfetme imkanı buldu.

Simao son olarak Galatasaray'a karşı oynadı, Quaresma ise söz konusu Manisaspor maçının ilk yarısının sonunda sakatlanarak devreyi kapatmıştı. Sahneyi Fernandes devraldı ki, Ferman lakaplı Portekizli, bir süredir Almanya-Brezilya gen seçkisini barındıran bir Afrikalı gibi oynuyor. Bu sebepten onun cevval atletler grubuna mı, yoksa çeteye mi dahil olduğu belirsiz...

Manisaspor galibiyeti, Beşiktaş'ın bu sezon elde ettiği en 'temiz' galibiyetti. Sahada dört orta saha oyuncusu sıfatlı adam yer alıyordu: Ernst, Necip, Veli ve Fernandes. Şaşırtıcı şekilde Necip sağ öne konulmuştu, Veli ise sağ iç görünüyordu. Fakat kısa zaman sonra Necip kendini Ernst ile hizalamaya, Fernandes ise sola kaymaya başladı ve 4-4-2'vari bir yapı kuruldu; özellikle de rakibi karşılama yerleşiminde.

Oluşan çift dörtlü hattın önünde görünen Quaresma ise rakip sol beki sürekli gezdirdi, topla çok etkili olmasa bile Ferhat'ın berbat bir maç oynamasını sağladı. Geri dönmesi gerekmiyordu ve onun ürettiği tehdit, Manisa'yı soldan oynamaya zorluyordu. Ama Beşiktaş sağında Necip, Veli ve Hilbert bir aradaydı, yani kapı duvardı. Bu plan çok iyi işledi, Mustafa'nın da desteğiyle o günlerin flaş takımı Manisaspor, farklı mağlup edildi. Devre biterken 0-2 olan maçın kalan bölümüne Quaresma ya da Simao değil, Holosko lazımdı.

Fabian Ernst, çan eğrisi uzmanı. Veli Kavlak, artık takımın as eleman, Fernandes ise üst düzey oyunuyla takımın oyun merkezi. Necip de bir süredir yeni yeni görev tanımlarıyla sahaya çıkıyor. Onlar, takımı taşıyor; enerjileriyle arızaları tolere ediyorlar. Onlar sayesinde Beşiktaş yoğun trafikten az hırpanalarak ve gelişerek çıktı. Quaresma ise hala sakat. Önümüzdeki günlerde takıma girdiğinde, sanıyorum ki Manisa'da bıraktığı yerden devam edeceğiz.

Hayatım Futbol Dergisi: Trabzonspor - Beşiktaş ön bakış (22.11.2011)

Noat Samisa

02.01.2012