Demirören'in Şartlı Adaylığı ve 3Y Modeli

Yine bir fırtına kopuyor ülkenin futbol ortamında. Hangisi daha şiddetli, daha yıkıcı ve neyi yıkıp, yerine ne kuruyor, pek bilinmiyor. Art arda gelen şoklara artık alıştık, ülkenin hızlı ve ateşli gündemini dahi sollayıp geçen bir futbol gündemine sahibiz. Şahsım adına bu haberlerden su yüzünde olmayanları pas geçiyorum. Bunun yerine periyodik yayın yapan mecmualardaki süreç derlemelerini ve nisbi ölçüde derinlik sahibi değerlendirmeleri takip etmek zamandan ve gerginlikten tasarruf sağlayabiliyor. Zira sürecin ilk günlerinden bu yana kendime belirlediğim fikri konum, sabitliğini korumakta. Fakat zaman zaman bana 'acaba' dedirten öze ilişkin sorular da yok değil. Mesela,

Fenerbahçe yöneticileri ve Aziz Yıldırım, ısrarla 'biz suçsuz olduğumuza inanıyoruz' dediler, diyorlar; öyleyse federasyon UEFA ile aylardır niye pazarlık yapıyor?

Muhakkak, bu soruşturmada başta Beşiktaş, Sivasspor ve Trabzonspor olmak üzere birçok kulübün adı geçiyor. Eğer bir suç varsa ve yaptırım uygulanacaksa, bu suçun tabiatı gereği hüküm giyecek insan ve kulüp sayısı birden fazla olacaktır. Ola ki bu soruşturma haksız olsun, bugün mahkeme önüne çıkmış olan insanlar aklanarak özgürlüklerine kavuşacak olsunlar. Arkada kalan tek yanlış, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmemesi mi olacaktır?

Temennim, samimiyetle, bu yönde. Hatta futbolu 2 Temmuz 2011 gününe geri döndürme ihtimali olsaydı eğer, bunu dahi seçebilirim. Nitekim usule ilişkin problemler ve skandallar konusunda -bu konuda epey dertli olan- Fenerbahçeliler ile çoklukla aynı fikirdeyim. Bugün insanların mahkeme önüne gitmesi dahil olmak üzere genel tepkiyi anlıyor, hak veriyorum. İnancım odur ki, başından bu yana çözümsüzlüğün ana sebebi, ülkedeki yargı düzenidir. Fakat oluşan hava, 'soruşturmadan 6 ay sonra başlayan mahkeme' garabetinin öne çıkmasına engel olmaya devam ediyor. Sürekli önümüzde gelen adli ceza - idari ceza farkı ise sanırım bir çeşit kakofoniye sebep oldu.

Şüphesiz, başta aynı okulun öğrencisi olmam hasebiyle yakından takip ettiğim Cihan Kırmızıgül davası olmak üzere Türkiye'de trajikomik hal alan pek çok politik dava var. TMK aşırılığı, düzmece deliller, kendini başka bir formda yeniden belli eden yargı vesayeti ve iktidarın sürdürdüğü siyasetin tüm bu başlıklarda belirleyici oluşu bir bütün.
Eğer benzer aşırılıkların görüldüğü şike soruşturmasındaki usulsüzlüklere karşı duruşun arkasında meseleyi bir bütün olarak ele alan benzer bir fikri altyapı varsa, bugün Çağlayan'da toplanan insanların aynı şekilde Cihan Kırmızıgül ve benzeri davalara aynı reaksiyonu vermesi gerekir. Tam tersi de düşünülebilir ve şike davasındaki usül sorunları, aynı sarmala eklemlenen bir halka olarak görülebilir. Lakin basın ve kamuoyunda parelel bir algı oluşmadı. Yoğunlaşılan faktörler, giyilen forma ve tümüyle suç ve ceza oldu. Ortaya çıkansa birden fazla paradokstan fazlası değil. Suçun mahkeme önünde kanıtlanması ve tüm temyiz yollarının kapanmış olması hariç, anlaşılan o ki şike soruşturması ve davası sürecinin defalarca çamura saplanmaması zaten olası değildi.

Bu konuda İbrahim Altınsay'ın 8 Ocak 2012 tarihli ve Elif Key imzalı röportajındaki sözleri dikkate değer:

"Bizim futbol, kapitalizmin kurallarına göre de işlemedi. Feodal bir yapının içinde, ağalar, ağabeyler var. Bu feodal yapıya havadan para da gelince, her türlü kolay yoldan kazanç ve başarı peşinde koşan, egosu tatmin olmamış insanlar buraya geldi."

Ülkede tarihin tersten işlemesi tezinin futbola yansıması, bu cümleler üzerinden okunabilir. Kulüp başkanlığına gelirken kullandığı yol, uyguladığı siyaset çokça benzer olan 'takım elbiseli futbol insanları' grubundan nasıl olur da hak, hukuk, adalet üzerine vicdani bir uzlaşı çıkabilir ki? Sonuçta Mehmet Ali Aydınlar da bu grubun görüş birliğiyle o koltuğa oturtulmuştu, tıpkı daha öncekiler gibi. Şimdi de sanık sandalyesinde otura kulüplerden birinin başkanı, sorunu çözmek için iş başına geçiyor!

Çünkü burada suçlu veya suçsuz olmanın bir önemi yok, zaten yıllardır bu çarpıklığın bir çeşit cerahat olduğunu kabul ederek yaşıyorduk. İçerisinde bulunduğumuz dönem, bunun ayyuka çıkması olarak okunabilir ve bir anlam ifadecekse, kendimize bir konum belirlemek için önemsenmelidir.

Şu yaşadığımız dönem, suçun kendisinden daha çirkin; galiba beni yaka silktiren de bu durumdur. Belki bu süreç bir şekilde, az ya da çok hasarla aşıldıktan sonra yeni fikirler önem arz edebilir, dikkate alınabilir. Bu hususta benim bir fikrim var. Bunu yarın 21. Sayısı yayınlanacak olan Hayatım Futbol Dergisi'nin 2. Sayısı'nda yazmıştım. Tekrarı gerek görüyorum:

11 Ekim 2011 tarihli,

Futbola 3Y Modeli

Ceyhanspor ve Mezitlispor, yaklaşık iki yıl kadar önce TFF Yönetim Kurulu kararıyla küme düşürülmüştü. Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2007 yazında, yine bir Temmuz günü başlattığı ‘organize suç örgütü ve çete oluşturmak’ ile ilgili soruşturma, gözaltıları takip eden tutuklamalarla devam etmiş, nihayet 2009 yılının Nisanı’nda iddianamenin hazırlanıp seksen iki kişi hakkında dava açılmasıyla basına yansımıştı. Zira Mersin’de öldürülen 3 kişinin faillerinin izinin sürülmesi amacıyla başlayan soruşturmada tele kulak ağına takılan şike sohbetleri vardı.

Davanın medyada haber olmasından evvel TFF, dönemin -şimdiki Etik Kurul muadili- kanaat organı Şike Tahkik Komisyonu’na iddianame üzerinden bir çalışma yaptırmıştı. Akabinde adı geçen kişilere haklarındaki deliller sunulmuş, savunmaları alınmış ve nihayetinde TFF YK’ya bir rapor sunulmuştu. Bu rapor üzerine her iki takım da küme düşürüldü(1). Karar sonrası Tahkim’e yaptıkları itiraz da reddedildi.

Yalnızca iki yıl sonra, yine bir Temmuz günü ve yine bir ‘organize suç örgütü ve çete oluşturmak’ kapsamında özel yetkili savcı tarafından başlatılan soruşturma, daha ilk günden TFF’yi doğrudan ilgilendiren ‘şike suçu vb.’ etiketli tutuklamalar ile başladı. Soruşturmanın süreci, yukarıda anlatılan dava ile neredeyse aynı. İzi sürülen bir mesele, genişleyen çember, tele kulak ağına takılan telefon görüşmeleri…

Şu nokta önemli ki, Tarsus’taki soruşturmada şike meselesi içeriğe başlangıçtan yaklaşık bir yıl sonra dahil olmuştu ve o zamanlar şike yasalarca suç sayılmıyordu. Burada ise -tartışmalıdır- şike konusu ilk aylardan itibaren soruşturmanın merkezine oturmuştu ve henüz ilk tutuklamanın yapıldığı gün, bu soruşturma artık TFF’nin de meselesi olmuştu. Sebep, araya giren 6222 sayılı ‘Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi’ne dair kanun ve iki olay arasındaki tek fark bu. Nitekim Ceyhanspor ile Mezitlispor’un şike yaptığına kanaat getirilen maç, 4 Mayıs 2008 tarihliydi ve TFF’nin maça ilişkin kararı, iddianamenin hazırlanıp, soruşturma üzerindeki gizlilik kararının kalkmasını takiben 10 Haziran 2009 tarihinde, yani söz konusu maçtan bir sezon sonra verildi.

Son üç ayda olan-biteni, söylenenleri göz önüne getirip, iki yıl öncesine dair anlatılan bu olaya uyarlamak mümkün.

Tutarsızlık İklimi

Süreç yönetimi ve alınan kararlar konusunda TFF’yi ağır şekilde eleştirenlerden biri olan CAS hakimi Kısmet Erkiner (2) diyor ki, “…Tabii ki federasyonun doğru yaptıkları da var. Savunma almadan, yargılama yapılamaz.’’ Öyle ki, mensubu olduğu CAS kurumunun emsal davalara düştüğü ‘makul şüphenin ötesi’ şerhi mevcut. Yetkin spor hukukçusu, sözlerine şöyle devam ediyor: “…Ancak bunun (savunma alınamamasının) farkına elinize belge ve bilgi geldikten 25 gün sonra mı varıyorsunuz? Eğer aynı kararlar 25 gün kaybedilmeden, soğukkanlılıkla alınmış olsaydı, UEFA ve kulüpler tarafından karşı çıkılması mümkün olurdu.”

Erkiner’in bahsettiği nokta, tam da TFF’nin çuvalladığı yer. Liglerin anlamsızca ertelenmesiyle oluşturulan algı ve -gayri hukuki şekilde- bir ‘kozmik oda’ kurulması ile başlayan süreç, peşi sıra sayısız tutarsızlıkla devam etti. Halbuki tepede duran problem, soruşturma üzerindeki gizlilik kararıydı ve bunun çözümü, doğrudan TFF’nin insiyatifinde değildi(3). Nihayetinde Fenerbahçe’nin UEFA’nın azmettiriciliğiyle TFF tarafından UEFA Şampiyonaları’ndan men edilmesi ve ligin play-off sistemi ile oynanması kararları, gizlilik kararı nedeniyle oluşan sıkışıklık ve hukukun işleyişi ilgili arızaların arka plana atılmasına sebep olarak, eleştiri oklarını tümüyle TFF’ye yöneltti. Fenerbahçe de, Trabzonspor da, futbolsever de, son açıklamalar ile yayıncı kuruluş da TFF’nin tutumlarından memnun değil.

Bunun nedeni, TFF’nin çatışan güçler arasında kalması. Bir yanda soruşturmadaki gizlilik kararı, diğer yanda UEFA’nın tehdidi. Bir yanda yayıncı kuruluşun talepkarlığı ve kulüplerin tutumu, bir yanda kamuoyundan yükselen ‘hukuka riayet’ beklentisi. Ortaya işleyişe dair bir fikir yahut fut-politik söylem koymayıp, ‘ahlakçılık’ yapanlar da cabası.

Çözüm Yolu

Günümüze ekonomik düzeninin projesini ortaya koyan, iktisat biliminin kurucusu İskoç düşünür Adam Smith, 1776 yılında yazdığı “Ulusların Zenginliği” isimli kitabında, şöyle bir cümleye yer vermiştir: “Aynı işi yapan insanlar sıklıkla bir araya gelirler. Bir araya gelmelerinin amacı eğlenmek bile olsa bu sohbet, kamu aleyhine bir kumpas ya da fiyatları yükseltme planlarıyla son bulur.”

Kulüpler Birliği toplantılarından çıkan sonuç bildirgeleri, tam da bu şekilde değil mi? Belki zam yapmıyorlar, ama değeri düşen bir metayı eskisiyle aynı değerde göstermeye çalışıyorlar. Şüphesiz, bu durum çok da anormal değil. Onlar ligin TV yayın haklarından gelecek kılçıksız parayı koruma derdindeler, bu parayı sağlayan kurum da yatırdığı bedelin geri dönüşünün ve azalan karının peşinde. TFF de bu ligin pazarlayıcısı, paydaşlarının korunması için çaba harcadığı ihaleyi açan kurum olduğunda göre yaptığı ihaleyle çelişen bir tutum sergileyebilir mi ki?

Bunun beklentisi dahi anlamsız, lakin diğer taraftan federasyona yüklenen bir diğer görev de yarışmacı ortamı gözetmesi, bu doğrultuda iç hukuka dayanan kararlar alması. Aynı Adam Smith’e göre, ki kendisi endüstri devrimi sonrası dönemin doktrinlerini savunuyordu ve futbol da herkesçe vurgulandığı üzere, ama miladı belli olmayan şekilde kendi ‘endüstri sonrası’ dönemini yaşamakta, devlet denilen kurum, karlı olmadığı için halkın sürdüremeyeceği, ama kamu düzenini gözetecek işleri üstlenir. İşte tam bu nokta, varolan düzenin daha fazla vahşileşmemesi için ihtiyaç duyulan öneri.

Sporda Şiddet Yasası ve yayın gelirinin paylaşımında, ülkemizdeki söz sahibi insanların örnek aldığı ülke İngiltere’ydi. Bu konuda da yine İngiltere’den kopya çekilebilir. İngiltere Ligi’nin örnek alınması gereken çift başlı yapısı, ta yüz yirmi yıl öncesine dayanıyor. Football League ve Premier League yönetimlerini tümüyle kulüpler üstlenmiş vaziyette. Ülkenin federasyonu FA ise milli takım, altyapılar ve spor hukuku konularında söz sahibi.

Blog'dan: Neden Dekoder Almalıyız?

3Y modeline uyarlarsak, futbolun Yasama organı IFAB ve FIFA. Yürütme organı Premier League yönetimi, Yargı ise FA. İhtiyaç, korunması elzem olan iki şeyin de güçlü biçimde savunulması. Premier League yönetimi ligin iştirakçilerine maksimum kazanç vaat ederken, FA yönetimi ise adil ve hakça bir yarışı garanti ediyor. Herhangi bir sorun halinde biri savcı olurken, diğeri avukat oluyor ve mahkeme kuruluyor. TFF’nin mevcut yapısında ise şike soruşturması sözkonusu olduğunda hem avukat olundu, hem de savcı; ama ikisi de olunamayıp mübaşirlikle yetinildi!

Çift taraflı baskıya maruz kalan bu yapı lağvedilip, dengeli bir birliktelik kurulmalı. Bu halde eskiden yaşanan problemlerin birçoğu yaşanmayacak, arapsaçına dönen süreç, sorunun çözümünü geciktiren esas problemleri öne çıkaracaktır. Hepsinden önemlisi ortaya çift kutuplu, gerçek bir irade koyulabilecektir.
Referanslar:
(1) : 22 Temmuz 2011 tarihli, Kenan Başaran imzalı Radikal Gazetesi haberi.
(2) : Serencebey Gazetesi, Eylül-Ekim 2011 Sayısı, Kısmet Erkiner Röportajı.
(3) : 8 Ağustos 2011 tarihli, “Bilirkişi Raporu!” başlıklı Milliyet Gazetesi’nin Spor Hukuk Entitüsü Derneği üyelerinin görüşlerini derlediği haber.


Devam, Son ve Sonuç

Yıllardan bu yana futbola ilişkin idari kararları alanlar, aynı zamanda futbolu idare edenler değil miydi? Bu ortamda Demirören'in TFF Başkanlığı'na aday olmasında bir sürpriz yok. Gemiyi yürütenler onlardı, sadece kaptan köşküne kukla birini oturtuyorlardı. Bazen bir kulübün kuklası, bazen bir başkasının; genelde tek değişken buydu. Şimdiki durumsa kulüp başkanının soyunma odasına inmesinden farksız.

Kulüp yöneticisi olmak için herhangi bir yetkinlik gerekmediği gibi, TFF Başkanlığı için de gerekmiyor. Demirören'in 8 yıldır Beşiktaş'ta nasıl olup da başkan kaldığına yetkinlik ve başarı çerçevesinde bir cevap verebiliyorsanız, TFF'ye başkan olmasına şaşırmamalısınız. Aksi halde kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da öldüğüne niye inanmıyorsunuz?

Bir Beşiktaşlı olarak Demirören'in Beşiktaş'tan ayrılma ihtimalini olması gerekenden fazla iyimser karşılıyor olabilirim. Ama 'Yerine sanki Seba gelecek!' diye burun kıvıranları de izana davet etmeyi kendimde hak görüyorum. Bu yazının başından sonuna dek bahsettiğim üzere, ülke futbol ortamının mevcut durumu ortadadır. Hal buyken Seba'lar gelmez ve kendisinin Ezgi Başaran'a verdiği röportajda söylediklerini okuyunca ortaya çıkan şudur ki, hakikatle muhatap olmak bir bedele tabidir ve bugün muhabbetle yad edilen günler, öyle zannedildiği kadar pak değildir.

Demirören'in TFF Başkanı olması olasılığı sonrasında ülke futbolunun geleceğine dair öngörü ve beklentim, bu büyük krizin Demirören sonrasında bir ara dibe vurma ile sonuçlanması ve o sırada esmesi muhtemel olumlu rüzgarların farklılık yaratması. Aynı şeyleri Beşiktaş için de düşünüyorum: İflas

Noat Samisa

20.02.2012