Yan Hakem Csuka

20. yüzyılın sonlarında bir Macar spor gazetesinde şöyle müthiş bir yazı vardı:

Szentes-Martely karşılaşması, yan hakem Csuka’nın bir oyuncuyu tekmelemesi üzerine 57. dakikada orta hakem Gera tarafından tatil edildi.

Şükür Tanrıma, en sonunda!
Yıllarca bu haberi beklemiştim.
Haberi tekrar okudum.
Yan hakem Csuka bir oyuncuyu tekmeledi.
Yan hakem Csuka!

…..

Macar hakem Dünya Kupası finallerini, uluslararası maçları yönetir, Hamlet’i çağrıştıran bir gizemlilikle yüklü en kritik maçlara atanır, uluslararası saygınlığı büyüktür. Ne var ki, vatanındaki bir lig maçında bir faul çalacak olsa, Macar stoper yere öyle bir tükürür ki, tükürüğün isabet ettiği çimenlerin altındaki köstebek beyin sarsıntısı geçirir. Ülkesinde Macar hakemin üzerine kurşunlu ay çekirdekleri, sümkürülmüş kağıt mendiller ve ateşte ısıtılmış gazoz kapakları fırlatılır. Maç bitince hem basın, hem arkadaş çevresi, hem antrenörler derneği hem de oyuncular kurulunca suçlu ilan edilir - tam bir günah keçisi.

…..

Antrenörü, seyircisi, oyuncusu Macar hakeme her türlü serzenişte bulunma hakkını kendinde görür. Hakem serbest vuruş kararı verirse, suçlu oyuncu yere tükürebilir, onu hiçe saydığının belirtisi olarak çükünü avuçlayabilir, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyen jestlerle gösteri yapabilir, küfürler mırıldanabilir. Bir faul düdüğü çalsa, faulü kazanan oyuncu asla hoşnut olmaz, hep daha fazlasını ister. Penaltı ister, kırmızı kart ister, ister oğlu ister, bunu alamadığı için de hakemi iter kakar, azarlar. Macar hakem uluslararası düzeyde düdük çaldığı ve birinci sınıf iş çıkardığı halde Macar oyuncunun dünya futbol pazarında esamisi okunmaz.

…..

İşte bu yüzden ‘Nihayet!’ dedim.
İşte bu yüzden yan hakem Csuka’nın bir oyuncuyu tekmelediğini okuduğumda sevindim. Bu adam bir öncü, bir devrimci, bir aziz diye düşündüm. İyi de bu tekme nasıl ve hangi koşullarda atılmıştı? Bunu mutlaka öğrenmeliydim. Ertesi gün gazetemin spor servisini aradım. Konuyla doğrudan ilgili muhabir bile güldü.

Ne, yan hakem Csuka tekme mi atmış? Hihihi, hahaha!
Haber asparagastı, uydurmaydı. Tekme yiyen yine sadece orta hakemdi. Hep aynı terane.
Ah Macar hakem, hiç umut yok!

Santrforun Rüyası, Lazslo Darvasi
İletişim Yayınları, 2008 
Çeviren: Fikret Doğan

Bugün, 25 Haziran 2012.

Cüneyt Çakır ve ekibi, Euro 2012 yarı finalindeki İspanya - Portekiz maçına atandı.

Aybaba Seçimi Üzerine

Uzun süredir Beşiktaş'ı oyalayan hoca seçimi meselesi, nihayet gündemden çıkıyor. Fakat görünen o ki tartışmalar ve ilgi odağı, kulübün önceliklerinden ziyade seçilmiş hoca üzerinden yürümeye devam edecek. Çünkü Samet Aybaba pek çok yönden tartışmalı bir isim ve ihtiyaç duyduğunda arkasında kitlesel bir destek bulma şansı neredeyse sıfır.

Samet Aybaba'nın Beşiktaş'ta sevilmeme sebeplerinin sayısı epey fazla. Bir maç günü ola ki Beşiktaş'ta anket yaparsanız, Kazan'ın yanındaki kitleden 5'ten fazla farklı neden duyabilirsiniz. Hatta Aybaba'yı neden sevmediğini bilmeyen insanlara da rastlayabilirsiniz. Bu durumu çoğunluk medyanın yerli hocalara (Denizli ve Terim değilse eğer) yönelik kıyıcı tutumlarıyla birleştirince, kendisinin Beşiktaş hocalığındaki yaşam alanının sınırlı olacağını öngörmek zor değil.

Sanıyorum ki başından beri yabancı isimlere öncelik verilmesinin sebeplerinden biri buydu. Beşiktaş olağanüstü bir dönem yaşıyor ve bu dönemde yan unsurların, ana projeyi sakatlamasını istenmiyor(du). Bir yabancının basın ile ilişkileri sınırılı olacağından pekala doğru bir akıl yürütme ile böyle bir eğilim oluşmuş olabilir. Ancak gelinen noktada son iki aday, 'bizden biri' kontenjanıyla cepte tutulan Mustafa Denizli ve Samet Aybaba oldu. Haftalardır süren arayışların bu şekilde neticelenmesinin iki türlü okuması yapılabilir.

Birincisi, Beşiktaş yönetimi bir dizi yabancı hoca ile görüştü. Yapılan görüşmelerin tıkanmasının her biri için farklı gerekçeleri olmakla birlikte, hiçbiri Beşiktaş'ın fazlasıyla kısıtlanacak imkanlarının altında çalışmak istemedi. Kendilerini yükseltecek bir çalışma ortamı görmediler ya da buna benzer kaygılarını öne koydular. Astronomik maaş önerisi de olmayınca Beşiktaş'ın bir cazibesi yoktu. Bundan ötürü yerli hocalar değerlendirilmeye başlandı ve sonuçta, muhtemelen listenin en altında bulunan ve koşulsuz imzası garanti görünen bir isim olarak Aybaba göreve atandı.

İkincisi ise Fikret Orman yönetiminin bir süredir umut azaltan açıklamalarının bir devamı, vizyonsuzluk tezahürü olarak Samet Aybaba tercihi. Beşiktaş yönetimi tam olarak nasıl bir yol haritası eşliğinde hareket edeceğini belirlemiş değil. Her geçen gün Beşiktaş'ın aleyhine işlerken, sanki kulübü bataktan çıkarmaya çalışacak olan politika, gelecek hoca ile müzakere edilerek belirlenecekmiş gibi bir hava oluştu.

Bu iki zıt fikri de çeşitli şekilde desteklemek mümkün. Başkan Fikret Orman'ın dün yaptığı, "Bütçem dahilinde olan oyuncularda devam edeceğim. Takım, önümüzdeki yıl 20 ile 25 milyon arasında olacak." açıklaması ilk düşünceye delil iken, Samet Aybaba'nın imza sonrasında sarf ettiği "Zirveye oynayan bir takım yaratacağım."sözü, ikincisini destekliyor. Keza bazı yöneticilerin önümüzdeki sezon için 'şampiyonluk' kelimesini zikretmeleri ve Altınsay'ın veda açıklamasında "Projeyi uygulamaya başlayınca Başkanımızdan ve Futbol Komitesi Başkanımızdan yeterli desteği göremedim." demesi, Beşiktaş Projesi'ne dair karamsarlık sebepleri olarak öne çıkıyor.

Beşiktaş'ın izlemesi gereken yolun ana hatları belli. Bunun çerçevesini mali tabloyu önüne döken, futbol ekonomisine kıyısından da olsa ilgili biri dahi çizebilir. Detayı da halihazırdaki yönetimin elinin altında. Ayrıca camia içinden yardım alıyorlar, bunu kulübe yapılan ziyaretlerin resmi sitede yayınlanmasından görebiliyoruz. Dolayısıyla Fikret Orman yönetiminin tereddüde düşeceği bir durum yok. Mesele, bunu uygulayacak irade ve cesarete sahip olmakta. Aksi halde büyük iflası ertelemekten başka bir sonuca ulaşılması mümkün görünmüyor.

Eğer ki mevcut YK, halen net bir doğrultu çizememişse kendine; haftalardır olduğu gibi hoca seçimini tartışabiliriz. Fakat bu tartışmanın ölü evinde kanser tedavisini tartışmaktan pek farkı yoktur.

Esasa gelirsek Beşiktaş yönetimi, ciddi ve radikal tedbirleri bugün için sembolik, kısa vadede ise pratik şekilde uygulamaya koyacaksa, hocanın kim olduğu pek önemli değil. Üstelik, Samet Aybaba da üret/al - parlat - sat politikayı yüklenebilecek bir geçmişe sahip. Ama İbrahim Altınsay'ın sonradan dahil olduğu yönetimden ayrılışı, Fikret Orman yönetiminin popülizm ile gerçekler arasına sıkıştığına dair kuşkuları artırıyor. İcraatlerde hangi tarafın ağır basacağını ise kestirmek zor, anca ümit edebiliyoruz...

Beşiktaş'ın Dikenli Yolu

Noat Samisa

16.06.2012

Manş'ın Öte Yanında

Son konsantre turnuva Euro 2012'de bol aksiyonlu maçlara sahne olan ilk günün ardından adı ve heyecanı büyük maçlar peşi sıra oynanıyor. Ölüm Grubu'nun düşük tempolu maçlarının akabinde İspanya ile İtalya'nın kapışması akıllarda yer ederken, her dakikası keyif dolu bu maçla birlikte şampiyonanın geri kalanına ilişkin beklentiler de arttı. Vaadi büyük maçlardan biri de bugün Fransa ile İngiltere arasında oynanacak ve hiç kuşku yok ki, öncesinde olduğu gibi sonrasında da ilginç bir hikaye yazılacak.

Manş'ın iki yanındaki tarih savaşlarla, yakın dönemin futbolu ise hayal kırıklıkları ile dolu. Uzun süredir müttefik olan bu iki ülke, konu futbol olduğunda bir diğerine nispet yaparcasına hatıralara saplanmaya meyilli.

Bu kez ve nihayet başarılı olmak istedikleri şampiyona öncesinde uçağa binerken, yaklaşık elli sene öncesinin hayaleti de İngiltere'yle beraber Ukrayna'ya geldi. Gündelik sorunları da bagaja dahil ettiler ve Gary Lineker, şunları yazdı: "İngiltere kadrosu derinlik yoksunu, ama bir o kadar da umutsuz. Kağıt üzerinde ya da sahada, büyük olasılıkla bir büyük turnuvada göreceğimiz en zayıf İngiltere takımıyla karşı karşıyız. Roy Hodgson'ın oyuncuları, berbat bir performans gösterdiğimiz Euro 92'den bu yana en az umut bağlanan takım olarak Polonya & Ukrayna'ya gitti."

2010 Dünya Kupası'ndaki büyük hayal kırıklığı, John Terry'nin vukuatları ve dolaylı olarak sebep olduğı Fabio Capello'nun istifası, elemeler boyunca bir ışık görülmemesi ve nihayetinde 2010'daki çöküşün temel sebeplerinden biri olan yıpranma kaynaklı sakatlıklar... ya da kısaca, İngiltere'nin kabız ve kısır döngüsü, bugünkü ümitsizliğin dayanağı.

Yeniden bir Dünya Kupası düzenleme fırsatını kaçırdıktan sonra onları harekete geçirecek, itici güç oluşturacak bir gelişme de olmadığından bu turnuva öncesinde başarsızlığa hazır ve açık görünüyorlar. İyimserlerin iddiası ise, hiç olmadığı kadar düşük baskı ortamında futbol oynayacak bir İngiltere'nin özünde taşıdığı cevherin ortaya çıkacağı. Sezgilere dayanan bu iddianın elbette ki başka bir argümanı yok, zira Gael Clichy'nin iddiasına göre, "İngiltere, antrenörsüz de oynasa sorun olmaz."
Fransız oyuncu, bu sözleriyle rakiplerinin tecrübeli hocası Roy Hodgson'ı muhatap almıyor. Onun dikkat çektiği nokta, Rooney'siz İngiltere'nin sahip olduğu yegane güç olarak görünen şey; yani Terry ve Gerrard'ın takım içindeki gücü. Toplama takımdan fazlası olmayan oyuncu grubunu takıma dönüştürecek olan kaptanlar...

Senelerdir saha içinde ve soyunma odasında aynı amaç için oynayamayan bir milli takımın oyuncusu olarak Clichy'nin bu sözleri sürpriz sayılmaz, ancak aynı cümleler ile İngiltere'nin acziyetine de atıf yapılabilir. Çünkü İngiltere, yakın zamanda as oyuncuları Barry, Lampard ve Cahill'i sakatlıklar nedeniyle kaybetti. Bunun üzerinde milli takımı reddeden, futboldışı nedenler ile tercih edilmeyenler ve cezalıları da eklediğimizde ortaya çıkan, yarı yarıya gücü azalmış, seçenekleri fazlasıyla kısıtlanmış bir takım olarak görünüyorlar.

Diğer bir deyişle, rakip için şartlar çok uygun. Fransa, D Grubu'nun ilk maçında karşılaşacağı İngiltere önünde favori. Onların gücü, 21 maça ulaşan yenilmezlik serisinin semirttiği özgüvenleri ve takımın büyük bölümünün sahip olduğu yüksek form durumundan ileri geliyor. Hücum oyuncularının hemen hepsi çok iyi sezon geçirdiler. Yıllardır beklenen dörtlünün (Menez, Ben Arfa, Nasri, Benzema) yanı sıra Giroud, Ribery, Cabaye, M'Vila, Debuchy gibi oyuncular, takımlarında gösterdikleri yüksek performans sonrasında bu turnuvaya geldiler. Oyuncuların saygı duyduğu bir idol ve hoca olarak Laurent Blanc, bu sayede kadroyu şekillendirmekte pek zorlanmadı.
Ayrıca bir şeyleri değiştirdi. 2010 Dünya Kupası'nın enkazını kaldırdı ve Fransa 98'den bu yana aşina olduğumuz kontra atak temelli takımın yerine kendi futbol fikrini koydu. "Barcelona oyuncularına sahip olmadan Barcelona gibi oynamak risklidir, ama onların oyununa yaklaşmak istiyorum. Ulusal takımdaki ilk günlerimde oyuncularıma birkaç prensibimden bahsettim: Pas oyununu seviyorum ve topa sahip olmayı önemsiyorum. Geriden oyun kuracağız ve etkili bir takım olacağız."

Fransa elemeler sürecinde önce takım oldu, şimdilerde ise Blanc'ın işaret ettiği yolda yürüdüğünü gösterecek maçlar oynamaya başladı. Yüksek kapasiteli, üst düzey yaratıcı oyunculardan oluşan hücum hattı, zaman zaman bu fikre doğru şekilde eklemlendiğinde korkutucu bir takıma dönüştüler. Lakin aynı fikrin etkisiyle savunma hattı da normalde olduğundan daha kırılgan.

Rami - Mexes ikilisi, savunma tandeminde kısa süredir birlikte oynuyor. Takımın kalite ortalamasının altındaki bu ikili, arka alandaki oyun kurma aşamasında sıkıntı yaşıyorlar. Doğru karar yüzdeleri düşük ve beklerin sıklıkla önde pozisyon aldığı yapıda büyük risk taşıyorlar. Buradan hareketle İngiltere, Welbeck ve Young gibi hızlı oyuncularla rakip savunmanın arkasında kalacak geniş alanları patlatabilir. Nitekim İngiltere'nin bu maçtaki oyun planı, Fransa'nın proaktif oyun tarzını baz alarak şekillenecek. Takımın kanat oyuncularından Stewart Downing, "Hazırlık maçlarında biraz geride yerleşip, rakibi kontralarla alt etmeyi denedik. Hocamızın bizden istediği buydu." dedi ve maçın ipuçlarından birini açık etti.

Anlaşılan, İngiltere'nin silahı saha içerisindeki organizasyon olacak. Savunma hattını Terry, orta sahayı Gerrard kontrol edecek ve orta sahada kazanacakları toplarla rakip yarı sahadaki boş alanları çabucak aşmayı temel plan olarak uygulamayı deneyecekler. M'Vila'nın yokluğu Fransa arka alanının oyun kurmadaki gücünü zayıflatıyor, bu da onlar için bir başka artı.

Fransa ise bu turnuvaya gerçek bir yeniden yapılanmanın sabahında katılıyor. Mevcut oyuncu grubunun yolu uzun, Euro 2016'da evlerinde düzenlenecek şampiyonaya aynı çekirdek ile katılabilecek kadar genç bir ekip var ellerinde. Onların hedefi yarı final, ama öncelikle Manş'ın karşı tarafını aşmaları gerek.

Fransa - İngiltere 

Noat Samisa

10.06.2012

Wayne Rooney'nin Sağ Ayağının ve Kafasının İçi

Turnuvanın ilk iki maçında İngiltere ondan mahrum kalacak ve belki de gruptaki son maç, her şey için çok geç olacak.

Man Utd'ın yıldızı Wayne Rooney, 27 gollü lig performansına İngiltere milli takımının her şeyi olma misyonunu ekleyecekti. Ama geçen yılın Ekim ayında İngiltere'nin Karadağ ile oynadığı hazırlık maçında Miodrag Dzudovic'e attığı tekme, Rooney'nin olduğu kadar İngiltere ulusal takımının da vaadini zayıflattı. Onun ne kadar 'en iyi' olduğu ise yakın zamanda defalarca ispatlandı ve Rooney'e dair yakın zamanda çıkan bir röportaj, sahip olduğu değeri farklı bir şekilde anlatması yönüyle ilgi çekici.

"Takımın malzemecisine ertesi günkü maçta ne renk giyeceğimizi sormak, maç hazırlığımın bir parçası. Kırmızı üst, beyaz şort, beyaz ya da siyah şort... ya da her nasılsa. Bunu öğreniyorum ve maçtan önceki gece gözümün önüne kendimi getiriyorum; gol atmış ya da sahada iyi işler yapmış olarak. Kendinizi 'o an'a hazırlamayı denerseniz, maçtan önce bir belleğe sahip olursunuz. Buna ister görsellendirme, ister hayal kurma diyin, ama ben bunu hayatım boyunca yaptım."

Bu sözler, röportajı yapan David Winner'ı* epeyce şaşırtarak bir soruya neden oluyor:

Rooney bunu birinden mi öğrendi?

"Hayır, kimseden. Küçükken harika goller attığımı hayal ederdim. 30 metreden gol, tüm takımı çalımlayıp... Ama büyüdükten, profesyonel olduktan ve bunun maç hazırlığı için önemli olduğunu farkettikten sonra maç içerisinde gerçekleşebilecek şeyleri gözümün önüne getirmeye başladım."

Pekiyi neleri?

Cevap, bu yazı içerisinde fotograflarını gördüğünüz, Premier League tarihinin en iyi golü seçilen meşhur rövaşata golü üzerinden geliyor...

"Orta geldiğinde... aklınızdan kısacık bir an içerisinde çok fazla şey geçer; topla yapabileceğiniz beş ya da altı farklı şey gibi. O an içerisinde kendinize altı farklı soru sorarsınız. Belki topu göğüsünüzle indirip şut atacak kadar zamanınız vardır ya da tekte kafa vurmak zorundasınızdır. Eğer yanınızda bir savunmacı varsa, kesinlikle tekte vurmayı denemek zorundasınız. Biraz uzaksa, indirmek için boşluk bulabilirsiniz. Artık kararı verdiniz ve sonrası, icra meselesi..."

Sıklıkla işsiz kalan bir babanın ve gündelikçi bir annenin en büyük oğlu olan Wayne Rooney, söylediğine göre söz konusu 'o an' içerisinde etrafındaki savunmacıların konumuna gelen ortanın yüksekliğini ekleyerek ürettiği bir dizi soruya cevap vermişti. Yalnızca bir an içerisinde olmuştu tüm bunlar, göz açıp kapayana kadar yaşanmış ve bitmişti. Gol olmuştu ve ben hatırlıyorum, 'Yılın golü!' diye bağırarak ayağa fırlamıştım.

Röportajın kerameti çokça sorulardandır, fakat bu cümlelere henüz Ronaldo ve Messi'de (varsa eğer, açıkça benim cehaletim olur) rastlamış değilim. Daha iyi olmasa bile Rooney, daha farklı bir şeylere sahip olduğu açık. En iyilerin mayası ya da düşünme biçimi, yahut becerisi...
Öte yandan, biraz araştırınca görülüyor ki bahsettiklerinin bir karşılığı var. "Kendini Görsellendirme" olarak çevrilebilecek ya da konuya dair bulduğum yerli akademik çalışmalardan birinde* geçtiği üzere "İmgeleme" meselesi, özellikle sporda uygulama alanı bulan bir psikoloji ilmi konusu. Hayal kurmaktan farklı, zira Rooney'nin "maç içerisinde gerçekleşebilecek şeyler" vurgusu sanırım bahsedilen ayrımı açıklıyor.

Wayne Rooney, kendine Jari Litmanen'i örnek almış ve iddiasına göre futbol, fiziksel olarak olduğundan çok, mental olarak yorucu. Sahada farklı olasılıkları düşünmekten su kaynatan Wayne Rooney'nin beyni, anlaşılan bazı kriz anlarında kısa devre yapıyor. Umuluyor ki olgunlaşma, bir sigorta mekanizması geliştirsin; fakat henüz mümkün olmadı.

John Terry meselesi, Capello'nun gidişi, hoca belirsizliği, suni gündemler, sakatlar... derken İngiltere, bu sefer neredeyse hiçbir şey beklemediği bir turnuvaya başlamak üzere, üstelik Rooney'nin sağ ayağı ve aklından yoksun şekilde...


*David Winner - Beautiful Game, Beautiful Mind - ESPN

*Farklı Spor Branşlarından Sporcuların İmgeleme Biçimleri - Esen Kızıldağ

Noat Samisa

04.06.2012