Beşiktaş Nereye Koşuyor?

Fikstür çekildiğinde Beşiktaş'ın zor bir seri ile başlayacağı açıkça görülüyordu. Klasik derbileri ilk 8 hafta içerisinde tamamlayacak olmak ve yenilenmenin getirdiği belirsizlik, bir başka benzer sezonu anımsatıyordu. Bu yıla tezat şekilde kadrosunda sayısız sağ bek alternatifi bulunan Beşiktaş, 2004-05 sezonunun 8. maç haftasına 6 puanla girmişti. Şimdi ise puan tablosunda kendisinden yukarıdaki takımlardan yalnızca 1 puan almış olarak 2012-13 sezonunun 8. maç haftasına 8 puanla girme ihtimali var.

Birbirini takip edecek olan Fenerbahçe ve Trabzonspor maçları, rakipler açısından birer yangın çıkışı hükmünde. Beşiktaş içinse son iki maç haftasında alınan Gaziantepspor ve Sivassor yenilgilerinin telafisi için iyi birer fırsat. Ancak takımın sahadaki görüntüsü, bilhassa Gaziantepspor maçının son bölümü ve Sivasspor maçının neredeyse tamamında hiç iç açıcı olmayınca endişeler arttı. Mağlubiyetlerin ana ve görünür sebeplerini bireysel performans dalgalanmaları oluşturuyor olsa da duran topların ve standart bir takım oyunu performansı yetmediğinde devreye temel meseleler girmeye başladı.

Beşiktaş'ın temel problemi de top kazanamamak. Yalnızca hücumda kaybettiğini geri almak değil, rakibin atağını karşılarken kendi ceza sahası civarı hariç direnç oluşturamamak.
Halbuki Samet Aybaba'nın takımının sloganı belli: Koşmak. Rakipten çok, hatta en çok koşan olmak. Tabii ki bunun karşılığı "Kenya'dan 11 adam getirelim" ya da "Usain Bolt oynasın" değil. Ortada içi dolu bir iddia var. Beşiktaş, bir süredir yoksun olduğu mücadeleci takıma, bu zayıf ve genç kadro ile ulaşabilir. Bu takımın yaptığı en iyi iş de koşmak. Yanına futbol becerileri ve taktik eklendiğinde, yetenek eksikliğinin tolere edilmesi mümkün. Ama nasıl ve bu kadro, gerçekten bu iddiayı gerçek kılmaya muktedir mi?

Samet Hoca dünkü maçtan sonra, "Arkadaşlarla hep konuşuyoruz. Biz çok koşacağız, alan daraltacağız, rakibe boş alan bırakmayacağız. Kaptığımız topla da basit, çabuk oynayacağız." dedi. Kuşkusuz, bunlar her futbol takımının en iyi şekilde yapmak isteyeceği şeyler. Beşiktaş özelinde değeri ise, mevcut kadroya en uygun önceliğin sözkonusu aksiyonlar zinciri olması. Esas önemli cümleler ise bundan sonra:

"Bunları yapmayınca çok zorlanacağımızı biliyorduk. Özellikle ilk yarıda forvet ile defansımız arasında 60 metrelik bir mesafe oluştu. Rakibimiz de ilk yirmi dakikadan sonra buradaki boşluğunu kullanarak üstünlüğü ele aldı." 

Anlaşılan, Samet Aybaba savunmacılara "geri kaçın" demiyor. Bu tip durumlar oyun içerisinde gelişiyor ve rakibe göre şekilleniyor. Zira ligin önde basan takımlarından biri olan Sivasspor, rakip orta sahaya kolay top alma izni vermeyince Beşiktaş savunmacıları topu uzun atmak zorunda kaldı. Veli'nin baskı altında yıldığı günde Necip'in maç başında yaptığı driplingler takıma etkinlik kazandırsa da, ona destek gelmedikçe maç duran toplara sıkıştı.

Akıllardaki esas fikir ise belli: "Biz mesela çok koşan, topu ayağında tutabilen, basit oynayabilen bir takım olduk. Sadece süre sıkıntımız var. Bunu 90 dakikaya yaymamız lazım." (Aybaba'nın Ntv'de katıldığı programdan)

İBBSpor maçında 15 dakika, Galatasaray maçında en az yarım saat, Gaziantep'te 1 saat derken... Sivasspor'a karşı maçın Beşiktaş'ın kontrolünde oynandığı dakika maksimum 5 olabilir. Dün akşamın esas yaralayıcı yanı bu. Antep'te yenilgiye rağmen sahadaki futbol ümitvar olmayı mümkün kılıyorken,  tam aksine Sivas maçından alınacak 1 puan, kötü futbolun ancak üzerini örtebilirdi.

Velhasıl, sorun şu ki, Sivasspor takımı Beşiktaş'tan çok daha etkili koştu. Aşağıdaki tablo da bu tespiti destekler nitelikte:
Kaynak: matchstudy.com
 * Son maçın verileri yok.

  • Lig sıralamasına göre düzenlenen tabloda iki gerçek veri yer alıyor. İlki takımların ilk 6 maç haftasındaki ortalama topla oynama yüzdeleri, ikincisi ise takımların rakipten aldıkları top sayısının maç başına düşen sayısı. Son sütün ise benim hasbelkader ürettiğim sanal bir değer. Birbiriyle doğrudan bağlantısı olmayan söz konusu iki değerin toplamının herhangi bir anlamı olabilir mi, sorusuna aradığım cevabın karşılığı için yapılmış bir deneme...

  • Örneğin, Galatasaray bu sezon ortalama %62.6 oranla topa sahip olurken, rakipten gelen toplarla maç başına 149 kez muhatap oluyor. Bu iki değerin toplamı ise 211.6 ediyor.
  •  
Öncelikle, "rakipten gelen toplar" istatistiğinin -muhtemel- içeriğinden bahsetmek gerek. Bu istatistik içerisinde rakipten gelen serseri bir orta da, pas arasıyla veya presle kazanılan bir top da var. Yani o top bir şekilde size gelecek ya da çizgilerin dışına gidecek; yahut gol olacak. Gol olmaması için de aktif şekilde savunma yapmalı ve kazandığınız top sayısını artırmalısınız.

Öte yandan, bu istatistiğin topla çok ya da az oynama ile orantısal bir bağı yok. Orduspor ve Galatasaray arasında %16'lık topla oynama farkı olmasına karşı, 'maç başına rakipten gelen top' verileri birbirine epey yakın. Bunun da anlamı, savunma becerisinin ayrı bir yetkinlik olduğu. İster kalenizi kendi ceza sahanız içinde savunun, ister rakip yarı sahada topu ele geçirmeye çalışın; farketmiyor. O topa bir şekilde size ulaşmaya çalışıyorsunuz ve aslolan, seçtiğiniz yöntemin gereğini yaparak "iyi savunma" yapmanız.

  • Süper Lig'de Orduspor rakibini kendi kalesine en yakın karşılayan (37.6 metre) takım iken, Galatasaray en uzakta karşılayan (44.6 metre) takım
  •  
Ama bir garip bağlantı var olabilir. Bir takım hem topla az oynayıp, hem de rakipten gelen toplara az sayıda müdahale ediyorsa ya da bu iki kıstasta dengesizlik varsa, o takımda işler iyi gitmiyor olabilir.

Bu tablo ve bu önerme, çarpıcı şekilde örtüşüyor. Takımların topla oynama yüzdesi ve rakipten gelen top sayısı toplandığında ortaya çıkan sonuç, Süper Lig'in 6. maç haftası sonundaki puan tablosuyla neredeyse (yalnızca Sivasspor'un puanı Orduspor'dan yüksek) aynı. Bunun haricinde ilk 6 takım, puan tablosunda aynen bu istatistik toplamına göre sıralanıyorlar.
Diğer bir deyişle en iyi pas yapan takımı gösteren topla oynama yüzdesi, hücum gücünü işaret ederken, rakipten gelen toplar verisi de iyi savunmayı öne çıkarıyor. Bu ikisinde optimumu yakalayan takımlar, -her ne çeşit oyun fikrine sahip olurlarsa olsunlar- puanları topluyorlar.

Nitekim bu tablo haykırıyor ki Beşiktaş, iyi savunma yapmıyor. Önde basmak istediğinde bunun süresi kısa kalıyor. Olcay ve Holosko gibi oyun içinde daima görünen ama yoğunlaşma ve ekstra fizik güç gerektiren işlerde zayıf oyuncuların varlığı ani baskınlara sekte vuruyor. Almeida ve her ne kadar yüksek özveriyle oynuyor da olsa Fernandes'in de bu husustaki refleksleri zayıf olunca, Beşiktaş orta saha ikilisinin üzerine kaldıramayacakları bir yük biniyor. Takım topu ancak savunmacıları vasıtasıyla kazanabiliyor. Rakipler pas kalitesi zayıf Beşiktaş'ı baskıyla yıldırabiliyor ve bu sayede orta sahayı ele geçirebiliyor.

Hem ikinci devre Antep'te, hem de Sivas maçında yaşanan buydu. Beşiktaş koşuyor, ama nereye ve niçin koşuyor? Galiba esas soru bu ve cevabı yetersizlik olabilir.

Noat Samisa

 02.10.2012