Arsenal Kendine İnanıyor

Arsene Wenger'in sözleriyle, "İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm sahaya açık bir fark koyarak 2-0 kazandı. Orta sahadan, uzak oyunculardan gelen koşuları takipte sorunlu üçlü savunma kurgusuna karşı Cazorla'yı, Rosicky'i ve Ramsey'i içeri sokarak kucakta oynayan Mesut ve Giroud'ya alınan önlemleri boşa çıkardılar. Önce arka direkte Cazorla attı, maçı bitiren ise sezonun yıldızı Aaron Ramsey oldu.

İlk devredeki taktik yenilgiden sonra Coutinho'yla birlikte dörtlüye dönen Liverpool'a bu sefer de aradaki güç farkını hissettirdiler. Belki Alex Ferguson'un iddia ettiği üzere şampiyonluğa 7 adet yeni üst düzey oyuncu kadar uzakta değiller ama yalnızca Suarez - Sturridge ile bu işi becerecek kadar da yakın olmadıkları bu maç üzerinden söylenebilir.

Arsenal'in sezon seyrinin geleceğine dair bu maçın gösterdikleri ise Wenger'in maça dair en çok önemsediği şeyde saklı: "İnsanları büyük maçları kazanabileceğimize ikna etmek önemliydi. Savunmada harikaydık, defans oyuncularımız övgüyü fazlasıyla hak ediyorlar. Daha da önemlisi, onların sayesinde tatmin edici şekilde bir galibiyet aldık. Artık rakiplerde biraz korku yaratmaya başlıyoruz." Dortmund yenilgisi sonrası araya bir de League Cup'ta Chelsea yenilgisi girince eski defterler tekrar açılmıştı. Her zamanki gibi Arsenal bolca top oynuyor ama Jose Mourinho'nun takımı kazanıyordu. Topu kaptığında Mourinho'vari şekilde hızla rakip kaleye inen Jürgen Klopp'un takımı da Arsenal'e çelme takmayı başarmıştı. Liverpool ise çok hareketli ve yaratıcı forvet ikilisi ile oynuyordu, karşılarındaki Koscielny - Mertesacker ikilisi ise Arsenal'in en zayıf yeri olarak biliniyordu.

Henderson karşı karşıya?
Bu maça dek birlikte oynadıkları 4 karşılaşmada toplam 10 gol atmış ele avuca sığmaz ikili, bu maçı da Arsenal savunmacılar için kabusa çevirmeye muktedirdi. Ancak Arsenal, takım halindeki iyi oyunu ve stoperlerinin de yardımıyla Liverpool'u adeta kilitledi. Orta sahadan iyi top çıkmasına izin vermediler, fırsat geldiğinde ise ilginç bir şey denediler. Topa sahip oyuncuyu riske edip, stoperlerle bire bir eşleşen Liverpool forvetlerinin koşularını kovaladılar; bu tercih göbekte dev bir boşluğun oluşmasına sebep olsa bile yaptıkları tercihten ödün vermediler. Yandaki görseli içeren pozisyonda Henderson son dakikaya kadar pas verecek bir boşluk arıyor, halbuki kararlı şekilde kaleye gitse gol yapma olasılığı epey fazla. Sonunca bocalıyor ve arkadan yetişen Sagna, rakibini bozarak açığı kapatıyor.

Tatmin edici galibiyetin anahtarı belki de burada. Liverpool'un savunma kurgusunu dağıttılar ve hücumcularına şans vermediler. Çaresiz bıraktılar. Elbette her maç bunu yapmaları mümkün olmuyor, olmayacak. Olivier Giroud'nun dediği gibi, "Kazanma kültürüne ihtiyacımız var. En önemlisi kazanmak; çok iyi oynamasak, bolca pas yapmasak da kazanabilmeliyiz. Yeri geldiğinde aklımızı ve kazanma içgüdümüzü kullanmalıyız. Böylelikle zirvede kalabileceğimize inanıyorum." Bu maçta Giroud'nun pek bi' numarası yoktu, zaten gerek de olmadı. Oysa Ramsey, Flamini ve varlığı yeterli olan Mesut'la birlikte Arsenal'in geride bıraktığı çeyrek sezonun yıldızlarından biri de o.

Liverpool milli maç arasına bezgin futbol oynayan Fulham'la girerken, Arsenal'in önünde bir kez daha ağır teste tabi tutulacağı Dortmund ve Manchester United deplasmanları var. 10 maçta 25 puan, maç başı 2.5'tan 95 puana tekabül ediyor ve bunun anlamı Premier League şampiyonluğu. Ama hata kollayan büyükler arka arkaya dizildiler, sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

Arsenal 2-0 Liverpool 
Arsenal'in Kıymetlisi
Arsenal Mesut ile Yeniden İnanıyor

Noat Samisa

04.11.2013

Stoke'ta Hala Garip Şeyler Oluyor

Tony Pulis bu sıralar başsız kalan Crystal Palace'a hoca olarak yazılıyor, ama gölgesi hala Stoke City'nin üzerinde. Mark Hughes'la yeni bir başlangıç yapmaya niyetlenmiş olsalar da Britannia Stadium'da ilginç şeyler olmaya devam ediyor. Takım eskisine göre daha normal bir oyun oynuyor, hücuma herkes gibi çıkıyor, savunmayı kale önüne park etmiyor olsa da fark etmiyor; şaşırtmaya devam ediyorlar. Geçtiğimiz hafta 8 maçta 4 gol atmış bir takım olarak gittikleri Manchester United deplasmanında tek devrede 2 gol attılar, bu hafta ise kaleci Asmir Begovic gol attı. Üstelik, henüz maçın 13. saniyesinde...


Kaleciden gol yiyen Southampton, bu maça çıkana kadar ligde oynadığı 9 maçta sadece 3 gol yemişti. Onlara gol atmayı başaran Sunderland, Manchester United ve Norwich'ten yalnızca 1'ine kaybettiler, yenilgisiz serilerine 2 aydır devam ediyorlar. Bu performans onları zirve yarışının içine sokarken, arada deplasmanda Liverpool'u mağlup edip aynı şekilde Man Utd'a da kaybetmemeleri güçlerinin kanıtı oldu. Kaliteli transferlerin genç oyuncuların çoğunlukta olduğu kadroya eklenmesiyle ortaya iyi bir kolaj çıktı, fakat genç menajer Pochettino'nun takıma attığı imza hepsinden önemli.

Maç boyu yüksek tempoda, rakibe sahanın her yerinde sıkı şekilde basarak oynuyorlar. Rakip stoperlerden başlayan baskı ile oyunu sıkıştırıp, rakibin oyun kurmasını engelliyorlar. Ligdeki her takımı bozacak dinamizme ve disipline sahipler, oyunun kontrolünü bir şekilde ele geçirmeyi muhakkak başarıyorlar. Bu sefer de bir mucizeye sebep olmayı başardılar.
Santra yapılırken Southampton?
Yukarıdaki görselde de görülüyor ki, buna maçın ilk düdüğünden itibaren güdülenmiş durumdalar. Santra vuruşuyla birlikte siyah formalı 5 Southampton oyuncusu, rakip kaleye doğru saldırıya geçiyor.

Begovic oralardan iyi vurur.
Devamında topu kaptırıyorlar, ama henüz maçın 5. saniyesinde rakip ceza sahası önüne 3 kişi ulaştıklarından ötürü Stoke stoperleri topu kalecileri Begovic'e oynamak zorunda kalıyor. Boşnak kaleci de doğal olarak topa var gücüyle vurarak ani baskını savuşturmaya çalışıyor. Sonrası tufan...


Böyle şeyler Stoke City'nin evinde olunca biraz daha şaşırtıcı oluyor olabilir. Maç günü şehri etkileyen güçlü rüzgar, maçın ilk düdüğünün hemen sonrasında maçı da etkiledi ve seken top, Southampton'ın 6 maçta gol yemeyen kalecisi Artur Boruc'u yanıltarak ağları buldu. Polonyalı kaleci, "Her ne olduysa oldu, takım arkadaşlarımdan ve taraftarlardan özür diliyorum. Söz veriyorum, kaybettiğimiz bu iki puanı geri alacağım." derken bugüne kadar topladıkları 19 puanda kendisinin de ciddi katkısı olduğundan haberdar olmalı.

Karşı kalenin süper eldiveni Asmir Begovic ise "Onun adına üzgünüm, golde herhangi bir sevinç belirtisi göstermemiş olmam da bunu gösteriyor." diyor. Yazın Brezilya'ya gidecek olan Bosna&Hersek milli kaleci, Premier League'in en hızlı gollerinden birine imza atarken adını Peter Schmeichel, Tim Howard, Brad Friedel ve Paul Robinson'la birlikte Premier League'in golcü kalecileri arasına yazdırdı.

Maçın devamında Stoke iyi basıyor, rakibini top kayıplarına zorluyor ama Southampton, harika paslaşmaların sonunda nefis bir kafa golüyle beraberliği yakalamayı başarıyor. Puanları paylaştılar ve Stoke, düşme hattıyla arasına anca 1 puan fark koydu. 19 puanla 6. sırada olan ve 2. sırayla arasında yalnızca 1 puan fark olan Southampton ise ay sonunda üst üste Chelsea ve Arsenal ile deplasmanda oynayacak. Hoş bir konuk değiller ama bu sezon EPL'de seyri en keyif veren takımlardan biri onlar. Mauricio Pochettino ve 'iyi zenginlerin takımı' Southampton adından daha çok söz ettirecek.

Stoke 1-1 Southampton
Noat Samisa

03.11.2013

Arsenal'in Kıymetlisi

Yine her yer, herkes Mesut Özil'i yazıyor, konuşuyor. Nitekim dün akşam Napoli kalesine attığı ilk goldeki vuruşu ancak en iyiler yapabilirdi. Gelişine, ayak içi, kaleciden uzaklaşan dışa falso, köşeye ve kararında sert. Kusursuz... Sonra bir de asist yaptı, en iyi yaptığı iş ön direk koşuları olan solak golcü Giroud'ya beş kişinin arasında ince pası atıverdi. Her ne kadar iki golde de Giroud - Albiol eşleşmesinde İspanyol savunmacı ağır şekilde mantarlamış olsa da oynadığı son 20 resmi maçın 17'sini kazanan ve yalnızca 1 kez kaybeden Arsenal'in ilk 15 dakikadaki futboluna direnmek neredeyse mümkün değildi.

Ramsey vs. Swansea
Bu futbolun bir diğer önemli parçası ise Aaron Ramsey, belki de Mesut'la eşdeğerde. Galli oyuncu halihazırda çıktığı 12 maçta 9 gol attı. Ligde 4 golle krallık yarışını kovalıyor ve tüm bunları yaparken ekseriyetle orta sahadaki iki merkez oyuncusundan biriydi. Napoli karşısında oynadığı sağ açık mevkii geçen yıllarda sağ iç pozisyon ile birlikte onu sıklıkla izlediğimiz yerdi, ama bu sezon başında yeni bir şey fark edildi. Arka alanda pozisyon almasıyla bildiğimiz Jack Wilshere, uzun süredir kaybettikleri tek maç olan Aston Villa karşılaşmasında çok fazla pas hatası yapmıştı. Bu maçla onaylandı ki onun arka alandaki varlığı, pas trafiğinde aksıyordu.

Mathieu Flamini'nin takıma katılmasıyla kadro yeniden şekillendi. Daha önceleri Wilshere'a göre her daim kaleye daha yakın oynatılan Ramsey, bir süredir geride oynatılmaya başlandı. Flamini'nin partneri oldu, çünkü top istobu ve pas seçeneklerini doğru değerlendirme başarısı Wilshere'dan daha yüksek. İngiliz oyuncu sıklıkla ince işi, nispeten zor olanı denerken Galli Ramsey daha garantiyi oynamayı beceriyor. Mevcut formdaki Arsenal'de de zaten arka tarafın oyuncuları yeterli top kullanma becerisine sahip.
Wilshere vs. Swansea

İlginç olan, pozisyon değişimi Ramsey'nin istatistiklerinin gidişatını değiştirmedi. Yine gol yakın, yine sol iç bölgesinden ceza sahasına sızarak gerekeni yapıyor. Tıpkı geçtiğimiz hafta sonu Swansea deplasmanında olduğu gibi. Napoli'ye karşı ise ilk golde Mesut'a yaptığı nefis asist öncesinde kendisine gereken doğru pas açısını, topa ilk dokunduğu anda yaratmıştı bile.

Dinamik, sert ve çok zeki. Üstelik tüm bunları ayak bileği koptuktan sonra yapıyor ve henüz 23 yaşında. Onca sakatına rağmen kazanmaya devam eden Arsenal'in Mesut'la birlikte en kıymetlisi. Bu çıkışın sürmesindeki en büyük pay ise kuşkusuz takıma kattığı sertlik ve alan hakimiyeti artısı ile Flamini'ye ait.

İyi Arsenal + Mesut ile Walcott

Swansea 1-2 Arsenal

Arsenal 2-0 Napoli 
Noat Samisa

02.10.2013

Man Utd'da Savunma Kanseri

Kova kaleciler ve kötü stoperler de sürekli söyler: 'Savunma yalnızca savunmacıların işi değil, takımca yapılır' ve 'günümüz futbolunda....' diye devam eder. Üst düzey futbolcudan bunları duydun mu kaçacaksın. Set oyununda yetmiş metreden gelen topu sektirecek, geniş alanda rakibi kenara sürüklemek yerine ona refaket edecek, ön direğe koşan santrforun yüzünü kaleye döndüreceksin, kalene gelen topların yarısını kurtarmamış olacaksın ama esas suçlusu sen değil, takım olacak. Formsuzsun ya da yetersiz, yahut hocanın oyun kurgusu sorunlu ama takım savunması bu tür durumlar içi kılıf değil.

Doğrudan topla birlikte kaleye?
Nitekim bu sezon Manchester United'ın takım savunması, aynı şekilde hücum gücü gibi bir ölçüde zayıflamış olabilir ama krizin aslı arka taraftan çıktı. Önce Manchester City'den 4 yediler, geçtiğimiz hafta sonu da West Bromwich Albion'a kendi evlerinde 1-2 mağlup oldular. Derbide rakipleri skor ölçeğinde bakınca çok da iyi değildi, zira onlar da bu hafta Aston Villa'ya karşı kaybettiler. Kötü olan United'dı, özellikle de savunmacılar çok kötüydü. WBA karşısında da kadro değişmişti ama hatalar aynı kaldı. Morgan Amalfitano'nun golünde Carrick, Evans ve Ferdinand adeta hayalet oldular, topu 60 metre taşıyan Fransız oyuncu tek başına ağları buldu. Maç boyu geniş alanda dağıldılar.

Ligde alınan üst üste iki yenilgi, onları 0 averaj ve 7 puanla 12. sıraya çaktı. Bunun anlamı, son 24 sezonun en kötü lig başlangıcı imiş. Neticede hesap aşağı yukarı Alex Ferguson'un işbaşı yaptığı günlere denk düşüyor ve hiç de şaşırtıcı olmayan şekilde 'Ferguson geri mi dönecek?' soruları manşetlere düşmeye başladı. Emekli efsane söylentileri kesin bir dille reddetse de seri galibiyetler haricinde spekülasyonları durdurmak mümkün olmayacaktır.

Pek tabii 26 yılın kurulu düzeninin başına geçmek, bu isim yıllardır kendini buna hazırlayan David Moyes olsa da kolay değil. Uzun süren evliliğin üzerine yeni gelen cici anneye çocukların ilk günden sarılmasını bekleyemezsiniz. Üstelik şampiyonluk yarışında hoca değiştiren herkes sorun yaşıyor ve bu sezon ligin üst tarafı, hiç olmadığı kadar rekabetçi.

Bu akşam United'la karşılacak Shakhtar'ın hocası Mircea Lucescu'nun tespiti ise Moyes'in fazla rotasyon yaptığı. Doğru bileşimi henüz bulabilmiş değil, sonuçta elindeki kadro ancak Alex Ferguson'ın optimum verim alacağı bir yapıda. Öyle ki, patronlar da David Moyes'a sezon ortasında £50 milyonluk yeni bir transfer bütçesi vermeye hazırlanıyorlar. Öncelik sol beke Leighton Baines gibi görünürken zaman içerisinde stoper takviyesi listenin ilk sırasına yerleşebilir. Tabii Moyes'in de bu sert geçiş döneminde ipleri biraz daha sıkılaştırması gerekebilir.

Man Utd 1-2 WBA
Shakhtar - Man Utd
Noat Samisa

02.10.2013

"Elvis'i sattık, yerine Beatles aldık"

Tottenham her sezon olduğu gibi bu sezona da Arsenal'i geçme hedefiyle başlarken her şey eskisi gibi görünüyordu. Ama lig karıştı, yakın zamanda hiç olmadığı kadar üst tarafta piramit tersine döndü. Ligi domine eden Manchesterlılar sezon başı itibariyle aşağılarda kalırken ligin tepesinde Londra ve Liverpool'un borusu ötüyor. Hoca değiştirenler sancılı. Arsenal bir süper yıldız alıp güçlenirken, ezeli rakibi Tottenham süper yıldızını satarak güçlendi.

'Elvis'i sattık, yerine Beatles'ı aldık' diyen eski Tottenham kalecisi Erik Thorstvedt'in sözü, şu sıralar İngiltere'de revaçta. Sattığı kadarını harcayan takım orta saha ve hücum hattındaki kaliteyi Bale'ın tek başına kattığından çok daha fazlasıyla artırdı. Paulinho ve Roberto Soldado sezon başından itibaren çok iyi katkı verirken, son haftalarda Christian Eriksen ile uçuşa geçtiler. Şimdilik Nacer Chadli, Erik Lamela ve Etienne Capoue sırasını bekliyor, ön tarafta Gylfi Sigurdsson'un varlığı Tottenham hücum hattınının etkinliğini tamamlıyor. Ayrıca kiradan dönen genç oyunculardan sağ açık Andros Townsend ve sol bek Danny Rose da yeni birer transfer sayılır.

Takımın en önemli parçalarında biri de kaleci Hugo Lloris. Sezonun geri kalan bölümünde açık ara ligin en iyisi olan Fransız kaleci, Milli Takım'a gittiğinde hatalı goller yese bile Tottenham'da oynadığı her maçta kalitesini tekrar tekrar gösteriyor. Kaleci tekniği çok iyi ve arka tarafın lideri. Andre Villas-Boas'ın takımının bu sezon oynadığı 10 resmi maçta yalnızca 2 gol yemesindeki büyük paylardan biri ona ait.

Chelsea günlerinde, bilhassa sezon başı dönemde oyunu fazlaca önde oynama çabası kaynaklı sorunlar yaşayan Villas-Boas, kadrosunu büyük ölçüde yenileyen Tottenham'da yeni sezonun ilk etabını başarıyla geçti. Önceliği topa sahip olmaya ve defansif organizasyona verdi, az risk alarak oynadı ve takım düşük skorlu maçlar kazanarak yükseldi. Şüphesiz, bundan sonrası daha kolay. Gareth Bale'ın adını anan yok, bundan sonra daha atak bir takıma dönüşebilirler. Jose Mourinho'nun da dediği gibi, artık Tottenham'ın da şampiyonluk şansı var.

Tottenham (4-2-3-1): Lloris; Walker, Dawson, Vertonghen, Rose; Paulinho, Dembele; Townsend, Eriksen, Sigurdsson; Soldado.

Noat Samisa

02.10.2013

Torres Geri Dönemedi

Fernando Torres dün ilk 11'de çıktığı Bükreş deplasmanında sakatlandı. Henüz maçın başında sol dizini zorladı ve oyundan çıkmak zorunda kaldı. Oysa geçtiğimiz Cumartesi günü Tottenham deplasmanında müthiş bir ikinci yarı oynamıştı. Adeta 4 yıl öncesi El Nino'ydu, bir sağa bir sola deplase olarak top taşıyor ve yıkılmıyordu. Durağan ve verimsiz oynayan takımı ayaklandıran adam olmuştu. Başka bir şeyler olduğu ve geçmişe ilk kez bu kadar yaklaştığı kesindi, ancak şimdi en az 15 gün, muhtemelen uzun süre sahalardan uzak kalacak. Talihsizlik.

İspanyol golcüde şu sıralar birtakım gariplikler olduğu Tottenham maçında sergilediği futbol dışı davranışlardan da belliydi. Basit bir tartışma yaşadığı Vertonghen'in suratını tırmaladığında kırmızı kart görmediği için şanslıydı. Maç boyu saldırgandı, nihayetinde Vertonghen'le çıktığı bir hava topunda oyundan atıldı. FA de görüntüler üzerinden üç maç ceza verebilirken yaptırımı pas geçti, lakin onun bu çıkışını sol diz medial bağı durdurdu.

Chelsea üç senedir onu bekliyor. £50 milyonluk golcü, bu sezona dek ligde anca 15 gol atabilmişti. Zira Liverpool kariyerinin son demlerinde yaşadığı sakatlıklar, 2008-10 arası vücuduna binen ağır fikstür yükü ile önce fiziksel, sonra ruhen iflas etmiş biri. Çaptan düştüğü aşikar, fakat Liverpool'daki iyi günleri ve Tottenham maçındaki Fernando Torres'in dünyanın en iyilerinden biri olduğu tartışmaya kapalı.

Tabii ki meselenin Jose Mourinho ve Chelsea'ye yansıyan tarafı da önemli. UEFA Super Kupa'da penaltı kaçırdıktan sonra Everton'a kiralık gönderilen Romelu Lukaku uçarken Chelsea yokluk çekiyor. Eldeki verimsizlerden Samuel Eto'o'nun zamana ihtiyacı var, şu haliyle Chelsea'nin taleplerini karşılaması mümkün değil. Demba Ba ise Newcastle günlerini geride bıraktı, toparlanmaya çalışıyor. Rakip kale önünde istikrarla iş yapacak biri yok, buna en yakın duran Torres de sakat.

Çoğunluğu genç hücumculardan doğru bileşimi yapmaya çalışan ve birincil olarak defansif organizasyon üzerinde duran Mourinho'nun işi hala zor. Gerçi yakın dönemin en değerli oyuncularından Juan Mata'yla barışması herkesin hayrına oldu. Dün de Steaua'yı deplasmanda 0-4 yenerek Şampiyonlar Ligi'ndeki mini krizi çözdüler.

Noat Samisa

02.10.2013

İyi Arsenal + Mesut ile Walcott

Giroud ve Mesut
Arsenal bu hafta da kazandı, galibiyet serisini 5 maça çıkardı. Geçen sezonla birlikte oynadıkları son 16 resmi maçta yalnızca 1 kez kaybetmiş bir takım olarak kaldıkları yerden devam ediyorlar, fakat genel algı böyle değil. Boş geçen transfer sezonu ve ligin ilk haftası gelen Aston Villa yenilgisinin yarattığı kriz havası onları suni gündemlere itti ve nihayetinde kulüp tarihinin en pahalı transferi Mesut Özil, son gün takıma katıldı.

Havayı değiştiren sıralı galibiyetler değil, son 5 sezonda Avrupa'nın üst düzeyde en çok asist yapan oyuncusunun Arsenal'e transferi oldu. Zira Arsenal'in daimi ilk 4 adaylığı sürüyor ya da tehlikede olduğu iddia ediliyordu; ama yine şampiyonluktan söz edene pek rastlanmıyordu. Şimdi ise dünyanın en özel oyuncularından birine sahipler ve zaten iyiler. Bazı oyuncuların sık sakatlanması, kulübenin zayıflığı gibi artık ligin takipçilerinin iyi bildiği meseleler halen şampiyonluk iddiasının yanına ilişiyor, fakat yeniden çok güçlü oldukları günleri yaşıyor olabilirler.

Nitekim Sunderland deplasmanında ilk yarının tamamı ve maçın son yarım saatinde oynadıkları oyun, fazlasıyla vaatkar. Oyunu kolayca rakip alan yıkan Arsenal, ince bilekli hücumcularıyla parladı. Top tekniği yüksek ve kendini boşa çıkarmayı çok iyi bilen oyuncu grubu, Mesut Özil'in liderliğinde yüksek kalitede futbol oynadı. Ana hücum planı ise topu Mesut'la buluşturmaktan bir adım ötesi, Theo Walcott'ın arka direk koşuları oldu.
Sunderland 1-3 Arsenal - 14.09.2013
Mesut Özil'in forvet arkasındaki varlığı, yalnızca onun takıma katacakları ile sınırlı bırakılmamıştı. Sol kenarda oynayan Aaron Ramsey, sürekli iç bölgeye girerek oynayan bir orta saha oyuncusuydu. Santrfor Giroud sırtı dönük oyunu iyi beceriyordu ve arkadan destek, Flamini'nin takıma kattığı sertlikle belli ölçüde rahatlayan Wilshere'dan geliyordu. Bu dörtlü sürekli birbirlerine yakın oynadılar, sıkıştıklarında ise Ramsey'in boşalttığı alana giren sol bek Gibbs ile oyunu genişlettiler. Atakların anahtarı ise Theo Walcott oldu. İngiliz kenar oyuncusu, söz konusu üçgenlere hiç dahil olmayarak hücumları tamamladı, takımının rakip kaleye en yakın adamı oldu.

Walcott'un aldığı paslar
Verimli olduğunu söylemek ise zor, çünkü ilk yarı çok net iki pozisyonda iyi gol vuruşu yapamayınca ikinci devre bir ara maç zora girdi. Sonuçta esasen bitirici değil, hazırlayıcı bir futbolcu ve bu durum şaşırtıcı değil. Önemli olansa Arsenal'in mevcut kadrosunun artık pek çok maçta Walcott'un hazırlayıcılığına ihtiyaç duymayacak olması.

Belki ters kenarda daha kaliteli bir bitirici olsa, bugünkü maç ilk yarıda 3-0 olabilirdi. Zayıf Sunderland'e karşı Mesut'un da iyi tanıdığı Podolski'nin ters kenardaki varlığı onları çok daha efektif yapabilirdi. İlerleyen maçlarda Arsenal'i benzer hücumlarda gol bulurken ya da Mesut'un varlığıyla artan hücum gücü ve Flamini'yle artan sertlikle birlikte oyununa yeni şeyler eklerken görebiliriz.

Daha da önemlisi, Arsenal bir süredir iyi savunma yapıyor. Takım olarak, 11 kişiyle savunuyorlar, formda bir kalecileri var ve orta sahada yapılan basit top kayıpları ile yedikleri goller Aston Villa maçında kaldı. Topla oynamayı çok sevmelerinin yanı sıra geçtiğimiz ilkbahardan beri eskisinden daha iyi bir kontra atak takımı oldular. Fulham deplasmanında atılan goller ve Sunderland'e karşı Mesut'un yaptığı asist güzel birer örnek. Tabii bir de zeki golcü Giroud'nun derslik ön direk koşuları... ve Arsenal, hala savunma dörtlüsünde kalite yoksunu olsa da bu sezon -epeydir olduğundan daha fazla- seyre değer.

Noat Samisa

14.09.2013

Ne Kadarı Yerli?

İngiltere Milli Takımı'nın ahvali, Türkiye Milli Takımı'yla bir ölçüde benzeşiyor. İki tarafta da Milli Takım'a toplum ilgisi azalmış durumda, umutsuzluk havası hakim. Tabii ki duyguları bizim gibi geniş aralıkta dalgalanmıyor ve söz konusu futbola ilgi duymak ise İngiltere yarışılabilinecek bir ülke değil. Yine de kıyas yapmak mümkün.

Her iki ülkenin de Milli Takımlar organizasyonu krizde. Bunun nedeni yerli oyuncu havuzunun darlığı, fakat buna sebep olan koşullar farklı. İngiltere'nin çok geniş fiziksel imkanları ve yüklü miktarda lisanslı futbolcusu var. Türkiye'de ise saha sayısı az, futbolcu sayısı İngiltere'nin 8'de 1'i düzeyinde. Aynı şekilde antrenör sayısında da İngiltere kat be kat ileride, ama yarışmak istediği Almanya, İspanya, İtalya, Hollanda gibi ülkelerin eğitim yönüyle çok gerisinde. Bir de buna oynama biçimine ilişkin yerleşik yanlışlar ve teamüller eklenince İngiltere'nin 50 yıllık hayal kırıklığı ortaya çıkıyor. Tabii biz henüz İngiltere gol atabilmiş dahi değiliz, ama İngiltere de son üç Dünya Kupası'nda ya da Avrupa Şampiyonası'nda yarı finale ulaşmış değil. Ama bizim Milli Takım her ikisini de başardı.

Halihazırda Türkiye'nin yeterince lisanslı futbolcusu yok ve saha/antrenör yetersizliği meseleye devlet boyutunda el atmayı gerekli kılıyor. İngiltere ise geniş imkanlarına karşın tutucu futbol kültüründen ötürü yanlış futbol eğitimi ve üst düzeyde yabancı futbolcu istilasının mağduru. Nitekim şimdilerde İngiltere'de konu, yerli oyuncu sıkıntısı.

Bir şekilde durumu iyileştirmek istiyorlar, zira içerisinde bulundukları durum dünden bugüne yola koyulacak gibi değil. Premier League'deki durum ise her geçen yıl daha da kötüye gidiyor. Guardian'ın araştırmasına göre EPL'in ilk haftasında takımların 11'leri ele alındığında sahada yer alan oyuncuların yalnızca %33.6'sı İngiltere pasaportu sahibi. Bu, ligin kurulduğu günden beri en dip nokta ve üstelik, geçen sezon ilk 8'de yer alan takımlardan hiçbiri transfer döneminde İngiliz oyuncuya para yatırmadı. Hal buyken ve kaliteli İngiliz oyuncular hep ülke içerisinde futbol oynuyorken Milli Takım havuzuna yeni bir yüksek kalite oyuncunun katılması mucizelere bağlı.

Bununla birlikte bilindiği üzere İngiltere'de yabancı oyuncu sınırlaması yok. Yine de 25 kişilik kadroda 8 adet homegrown oyuncu bulundurulması gerekiyor, ki bunların en az 4'ü bulunduğu kulüp çıkışlı olmak zorunda. Fakat rakamların ve Milli Takım'ın hemen her yaş kategorisinde içerisinde bulunduğu durumun ortaya koyduğu üzere İngiliz futbolu kan ağlıyor. Türkiye'de ise Süper Lig kapsamında kayda değer bir homegrown yaptırımı yok ve üstelik 6+0+4 yabancı kuralı var. Milli Takım ise artık bir çeşit kansere dönüştü. Tüm bunların yanında Süper Lig'in 2013-14 sezonu ilk haftasında ortaya çıkan durum fazlasıyla çarpıcı.

Süper Lig takımlarının ilk 11'leri ele alındığında sahaya çıkan homegrown (yerli üretim) oyuncunun toplama oranı %34.4 seviyesinde. Yani kısıtlamasını olmadığı İngiltere'yle neredeyse eşit. 198 kişinin içerisinde en az 25 oyuncu ise altyapı eğitimini Türkiye dışında almış gurbetçi oyuncular ya da Türkiye vatandaşlığına geçen yabancılar. Bunlar homegrown sayılmıyorlar, pasaportları sayesinde buradalar. Gerisi de zaten yabancı.

Meselenin esası ortadadır. Milli Takım'a dair tartışılan ana konu ise hoca, antrenör, seçici. Elbette, İngiltere'de de durum aynı ve Abdullah Avcı'dan daha kötüsünü yapmak pek kolay değil. Bahsi geçen halefin Fatih Terim olması da gündeme ilişkin merakı harlıyor. Buna mukabil yabancı sınırlaması hala ve çokça yalanlarla konuşulmaya devam ediyor. 

Not: Araştırmaya kaynak olarak TFF verileri kullanıldı. TSL'nin ilk haftasına ilk 11'de başlayan 198 oyuncudan 68'i altyapı eğitimini Türkiye'de alırken, kalan 130 futbolcu başka ülkelerde doğmuş ve ardından Türkiye'ye transfer olmuş isimler.

Bitmeyen Yabancı Kavgası

Noat Samisa

22.08.2013

Gourcuff'un Rönesansı

8 Gourcuff - Grenier 7
Fransa Ligue 1'de PSG ilk iki haftayı galibiyetsiz geçti, Monaco ise 6 puanla zirveyi kovalıyor. Tepedeki diğer iki takım ise Marsilya ve Lyon, nanşetleri süsleyen isimse Yoann Gourcuff. Bir zamanların 'Yeni Zidane'ı şimdilerde 27 yaşında ve bomboş geçirdiği üç sezonun ardından ayağa kalkmaya çalışıyor. Ona dair ümitlerin arttığı günler daha önde de olmuştu, fakat bu seferki biraz başka.

Öyle ki, sezon açılışında bir ilki gerçekleştirdi. Lyon forması giydiği günden bu yana ilk kez bir maçta iki asist yaptı, üstelik Nice ağlarını bir de muhteşem frikik golü ile havalandırdı. Maçtan sonra gelen sakatlık haberi ile korkutsa da basit bir darbe problemi olduğu alaşıldı ve ikinci maç haftasında Sochaux deplasmanına yine ilk 11'de çıktı. Bu maçı da pas geçmedi, güzel bir gol vuruşuyla tabelanın kapanışını yaptı.

Bordeaux ile şampiyon olduğu günleri hatırlatan ziyan olmuş süper yeteneğin bu çıkışı, sezon öncesi kampını yıllar sonra iyi geçirmesine bağlanıyor. Bununla birlikte epeydir bozuk olan psikolojisi normale dönmeye başladı. Vaktiyle Lyon idmanında flaşla fotograf çekmek yasaklanmıştı, çünkü 2010 Dünya Kupası'ndan beri Gourcuff'le ilgilenen psikiyatrı böyle istemişti. İnsanlar tarafından yargılanma korkusu, kırılgan mizaçlı oyuncuyu yatağa düşürmüş ve uyuyamaz hale getirmişti. Art arda yaşadığı sakatlıklar ve her geri dönüşte çuvallaması ile özgüveni sıfırlanmış, dibi görmüştü. Epeydir kimse ondan bir şey beklemiyordu, o da anlaşılan bunu fırsat bildi ve yeniden doğdu.

Biyomekanik harikası...
Lyon'un çok şey beklediği adam, bir süredir Clement Grenier. 1991 doğumlu oyuncu tüm alt yaş kategorilerinden sonra şimdilerde düzenli  olarak Fransa Milli Takımı'nda oynuyor. Forvet arkasında oyun görüşüyle ve pas - şut becerisi ile parlıyor. Gourcuff'ten daha sert, daha kararlı ve lider. O varken Gourcuff artık sol kanatta oynuyor. Her atakta topla buluşması gerekmiyor ve rakip beki kovalayarak da takıma katkı yapabiliyor. Birbirlerine attıkları gollük pasların seyri ise büyük keyif, zira Gourcuff'ün sahadaki varlığının vaadi zerafet.

Grenier ve Gourcuff'ün yükselttiği Lyon, hafta içi Şampiyonlar Ligi ön elemesinde karşılaştığı Real Sociedad'a 0-2 yenildi; ama bu bir sürpriz sayılmaz. Lisandro Lopez'in ansızın takımdan ayrılması ve Bafetimbi Gomis'in sözleşme/transfer krizi sonrası kadro dışı kalmasıyla hücum hattı zayıfladı. 92'li Lacazette ve 94'lü Benzia şu sıralar takımın bankosu durumunda. Savunma hattının kalitesi ise orta sahanın çok gerisinde. Çaptan düştüler, bu şartlarda güçlü ve organize takımlara karşı fazla şansları yok. Aynı şekilde Ligue 1'e dair rasyonel sezon hedefinin de Şampiyonlar Ligi biletinden fazla olduğunu söylemek zor. Yine de sürekli dikine derin toplarla oynuyorlar ve güzel goller seyrettirmeyi vaat ediyorlar.

LYON (4-2-3-1): A Lopes; Bedimo, B Kone, Bisevac, M Lopes; Gonalons, Malbranque; Gourcuff, Grenier, Benzia; Lacazette.

Tabii yalnızca Sociedad'ın oyun kalitesi değil, iki muhteşem gol Lyon'a ağır geldi. Haris Seferovic ve Antoine Griezmann'ın gollerinin aynı maça sığması, son zamanlarda üst düzey futbolda gerçekleşen en güzel şey olabilir. Ek olarak Real Sociedad'ın kadrosunda İspanya pasaportu sahibi olmayan toplam 7 oyuncu olduğunu bizim 'serbestçiler' bilmeli.

Yoann Gourcuff'ün Biraz Acıklı Hikayesi (HF Dergi)

Noat Samisa

22.08.2013

DİPLOMESSİ

Barcelona'ya dair yapılmış en konsantre ve en başarılı gazetecilik işlerinden biri, geçen yıl Katalunya'nın bağımsızlığına ilişkin taleplerin sesi yükseldiğinde Guardian'da yayımlanmıştı. Mevzubahis, son yılların en başarılı futbol kulübünün artık herkesin bildiği 'daha fazlası olma hali'nin arka planıydı. Kısacık videoda taraftarlar, sivil toplum kuruluşu üyeleri, akademisyenler anlatıyordu, ama en vurucu cümle kulüp başkanlığının ardından Katalunya Parlamentosu üyeliği yapan Johan Laporta'dan gelmişti: "Benim için Barcelona'ya başkan olmak, Katalunya'nın haklarını ve özgürlüğünü savunmanın, desteklemenin bir başka yoluydu."

Onlara benzeyen, adeta bir politik kurum olarak davranan futbol kulüplerinin sayısı elbette az değil, ancak Barcelona kadar göz önünde olan bir başka takım daha yok. Buradan hareketle kendilerine çift taraflı misyon biçtiler ve dünyanın merkezine uçtular. İçerisinde Neymar ve Messi'nin de olduğu kafile, geçtiğimiz gün Batı Şeria'ya indi. Şubat ayında duyurulan organizasyon çerçevesinde Filistinli çocuklarla vakit geçirdiler, ayrıca Kudüs'te kutsal mekanları ziyaret ettiler. Ertesi gün de muadil bir etkinlik İsrailli çocuklarla birlikte Tel Aviv'de yapıldı.

Adına "Barış Turu" dediler, nitekim geçtiğimiz hafta Amerika Dışişleri Bakanı John Kerry'nin ev sahipliğinde yeni bir Filistin-İsrail müzakere sürecinin startı verildi. Hal böyleyken Kenan Diyarı'na yapılan ziyaret, DİPLOMESSİ'ye dönüşüverdi; zira bir halkın temsilcisi, bir fikrin taşıyıcısı olan Barcelona'nın yaptıkları masada olup-bitenlerden azade değil.

Netanyahu, Peres ve Rossell: Diplomessi
Geçen yıl Barcelona, İsrailli yetkililerden gelen talep doğrultusunda önemli bir şahsı El Clasico'yu Camp Nou'da izlemeye davet etmişti. Bu kişi, beş yılı aşkın süre Hamas tarafından alıkonulan onbaşı Gilad Şalit'ti. 2011 yılında bini aşkın Filistinli tutsakla takas edilerek serbest bırakılan asker, İsrail'in bir grup teröriste karşı yürüttüğü varolma mücadelesinin sembolüydü. Onun kaçırılışını takiben İsrail, Gazze üzerine bomba yağdırmaya başlamış ve operasyon kara harekatı ile devam etmişti. Bu dönem ayrıca Filistin seçimlerinde Hamas'ın galibiyetinin ertesine denk geliyordu ve Filistinliler, müzakere masasındaki muhataplarına göre yanlış tercih yapmışlardı. Bu seçimin bedelini iç savaşa varan bir dizi olayla ödediler ve sonunda Filistin davası ikiye bölündü.

Böylesi bir geçmişin üzerine Gilad Şalit'e yapılan davet, Gazze'de tepkiyle karşılandı. Öyle ki Hamas yetkilileri, bundan böyle umuma açık yerlerde Barcelona maçlarının yayınlanmayacağını duyurdular. Halbuki Gazze'de en çok Barcelona seviliyor ve maçlar kalabalıklar halinde takip ediliyordu. Protesto gösterileri düzenlendi, boykot çağrıları Messi formalarını yakmaya kadar ulaştı. Bunun üzerine Barcelona bir adım attı ve mesele iyiden iyiye karmaşık bir hal almaya başladı.

Gilad Şalit daveti protestoları...
Filistin milli futbolcu Mahmut Sarsak da maça davet edildi, o da tıpkı onbaşı Şalit gibi esaretten kurtulmuştu. Ama hikaye farklıydı. Sarsak, evine dönmek üzere kontrol noktasından geçerken İsrail askerlerince tutuklanmıştı. İslami Cihat üyesi olmakla suçlanarak 2009 yazında hapse konulmuş, üç yıl tutuklı kaldıktan sonra ancak açlık greviyle sesini duyurabilmişti. Tüm bu yaşadıklarının ardından Şalit'le birlikte Camp Nou'ya gelmesi beklenen Sarsak, Barcelona'ya beklemediği bir karşılık verdi:  

"Gilad Şalit ve benim birlikte davet edilmem, Sionist bir infazcı ile Filistinli bir mağdur arasında denklik olduğu izlenimi uyandırıyor. Bunun kabul etmem mümkün değil."

Sonuçta Sarsak maça gitmedi, Şalit ise boynundaki Barcelona atkısıyla birlikte tribündeki yerini aldı. Abluka altındaki Gazze sokaklarında Barcelona protesto edildi, ama -sanırım- maçların geniş çaplı boykotu hiçbir zaman söz konusu olmadı. Nitekim uğruna Gazze'ye bomba yağdırılan asker de Barcelona taraftarı olabiliyordu ve futbol maçları, her zaman ve neredeyse bedavaya eğlence vaat ediyordu. Barcelona'yla birlikte kazanmak mümkündü, Filistin'in kazanması ise kısa vadede mümkün görünmüyor.

Bugün de müzakere masasında Oslo ve Camp David Görüşmeleri'nin önemli aktörlerinden Salih Erekat Filistin'i temsil ediyor; tabii Hamas'ın ihanet itirazları ile birlikte. İsrail tarafında ise Adalet Bakanı Tzipi Livni var. İsrail'in Benjamin Netanyahu önderliğindeki kabinesi içerisinde yegane 'barış' söylemi sahibi temsili yürüten Likud Partisi ve başkanı Livni, sonucu kolay tahmin edilebilen yeni sürecte umutlu. Fakat mağdur ile zalim yan yana oturmuyor ve Filistin, Barcelona'nın ziyaret ettiği Kudüs'ten ibaret değil.

Diğer tarafta ise Türkiye'nin ciddi bir popülaritesi var. Gazze - Türkiye ilişkisi, Barcelona ve onun temsil vasfı üzerinden bir dizi akıl yürütmeye fırsat verebilir. Bilhassa One Minute ve Mavi Marmara Saldırısı sonrası dönem olmak üzere Türkiye'nin iki büyük kulübü, olur da Gazze'de maç yaparsa ne olurdu; yahut ne olur?

Halep, 2007
Bundan önce Arap Dünyası ile futbol üzerinden kurulan ilişki, 2007 yılında Halep Stadı'nın açılışı ile sınırlı. Başbakan'ın daveti sonrası Suriye'ye giden Fenerbahçe, El-İttihad takımıyla dolu tribünler önünde oynamıştı. Aradan geçen zamanda 'iyi dost Beşar Esad' eli kanlı bir diktatöre dönüşürken Halep Stadı rejim güçlerinin mühimmat deposu oldu; Fenerbahçe ise çokça politik olduğunu iddia ettiği Şike Davası ile boğuştu. Öte yandan, Iraklı futbolcu Ali Adnan, bu yaz Rizespor'a transfer oldu.

Velhasıl, Barcelona'nın Filistin ziyareti dünya siyasetinin dinamiklerinden bağımsız değil. Üstelik bu durum en çok onlara uyuyor, yakışıyor; çünkü Barcelona ve Katalunya neredeyse aynı kimliğe yaslanıyor ve temsil gücünün kuvveti nice siyasi oluşumla yarışıyor. Yani söz konusu ziyaret, 'Barış Turu'ndan fazlası' anlamına geliyor. Bu noktada akla takılan yeni soru ise Türkiye - Barcelona kıyasında iyi bir şeye işaret edecek olabilir: Türkiye'nin büyük bütçeli futbol kulüpleri, acaba birer politik kurum mu?

Noat Samisa

04.08.2013

Newcastle'da Yine Kriz Günleri

İhtilaf bugün çözüldü, Senagalli golcü Papiss Cisse takımı Newcastle'ın yeni sezon formasını giymeyi kabul etti. Henüz transfer yapmayan ama menajeri Alan Pardew'ın iki forvet transferi istediği Newcastle böylelikle rahatladı. Ama geride kalan süreçte yapılan tartışmalar ve yapılan bir garip atama üzerine konuşulmaya değer.

Olay şöyle cereyan etti: Newcastle United, yakın zamanda bir yeni forma sponsorluk anlaşması yapmıştı. Daha önce mortgage bazlı faaliyet yürüten bir finans kuruluşu ile çalışırlarken, yıllık £8 milyon karşılığında finans sektöründe faaliyet gösteren bir başka firma ile anlaştılar. Yeni şirket, ekonomik durgunluk döneminin parlayan yıldızlarından bir kredi kuruluşu; daha doğrusu yalnızca kısa vadeli borçla iş yapan yasal tefeci. Böyle olunca takımdan bir çatlak ses çıktı, takımın müslüman futbolcularından Cisse idman giysilerini ve yeni sezon formasını giymeyeceğini açıkladı.

Bu tutuma ilişkin ilk reaksiyon, 'makbul  müslümanlık' üzerinden verildi. "Ben Arfa, Yanga-Mbiwa, Tiote ve Sissoko da müslüman, ama onlar formayı giymeyi reddetmediler" denildi. Bir önceki sponsorun da yine faiz üzerine çalışan bir finans şirketi olduğundan dem vuruldu. Cisse bu süreçte dik durdu ya da öyle göründü; çünkü bir gece ansızın kumarhanede fotograflanınca 'haklıyken haksız duruma düştü'.
Cisse'den kendi kalesine gol...
Yine bir muhalif tutum menajer tekellerini reddedip birlikte çalışmayı seçtiği Senagalli menajeri Madou Diene, oyuncusunun bir kumarbaz olmadığını söylese de imaj her şeydi. Newcastle'ın yerel basınında fetva kuşağı başladı ve faizin yarattığı sömürüye karşı olup da kumar oynamak olmazdı. Nitekim aynı günlerde spekülasyonlar birbirini kovalıyordu. İddialara göre Cisse, forma sponsorunu bahane edip Anzhi'ye gitmek istiyordu. Fransa'ya göç etmeden önce ambulans şöförlüğü yaparak ailesini geçindiren Senegal'in kahramanı, 'futbolcu milleti'nin bir üyesi olarak tıpkı diğerleri gibi daha fazla paranın peşindeydi.

Durumun böyle olup olmadığı belli değil, ama Frederic Kanoute'den sonra üst düzey futbolun yeni bir çıkışla karşılaşması olumlu. Diğer tarafta ise geleceğe bakış fazlasıyla olumsuz, zira Newcastle United bir süredir fabrika ayarlarına döndü.

Harika geçen, 5. sırada tamamladıkları sezonun (2011/12) ardından geçtiğimiz yıl düşme korkusu yaşadılar ve ligi ancak 16. sırada bitirebildiler. Buna karşılık geçmişte ağır şekilde zarar eden kulüp, bu dönemde maaşları neredeyse tabana çekti ve izlediği örnek transfer politikasıyla yükseldi. Ama kulübün karışması için takımın omurgasından birkaç oyuncunun uzun süreli sakatlık yaşaması yeterli oldu. Bu süreçte menajer Alan Pardew ve kulübün şef scout'u Graham Carr'la çok başarılı bir üçgen oluşturak Derek Llembias, kısa süre önce görevden alınarak yerine takımın eski menajerlerinden Joe Kinnear atandı.

İrlandalı ihtiyar futbol adamı, ilk röportajında Newcastle'ın yabancı futbolcularının isimlerini yanlış teleffuz edince kriz patladı. Atamayı kulübün resmi sitesinden öğrenen menajer Pardew, bunu saygısızlık olarak niteledi. Nitekim Kinnear, söz konusu röportajda kendini överken sayısız yalan söyleyerek alay konusu oldu. Futbol direktörlüğü için yetkin biri olduğunu anlatırken vaktiyle £7.5 milyona aldığı oyuncuyu bedava transfer ettiğini, daha önce jübile yapmış birini Wimbledon günlerinde bonservisle sattığını iddia etti. Röportajın tamamı deşifre olunca herkesin diline düştü, tabii yalnız başına değil...

Newcastle United'ın başında halen bu kulübü neden satın aldığını tam olarak bilmediği söylenen bir patron var. Anlaşıldığı kadarıyla Joe Kinnear'ı futbolun başına neden getirdiği de henüz bilinmiyor. Taraftarlar arasında Kinnear'ın "Ryan Taylor'lar ve Kevin Nolan'lar haricinde futbolcu ve futbol nedir bilmeyen bir dinozor olduğu" önermesine katılanlar çoğunlukta. Takımın düze çıkmasını ve eski güzel günleri hatırlatmasını bekledikleri sezonda Alan Pardew'in kellesi her an uçabilir.

Eşref saati hayati önem taşıyan bir patron ve birlikte çalışması neredeyse imkansız üçlünün futbolu eşgüdüm içerisinde yürütmeye çalışacakları Newcastle, yeni sezonda da hareketli ve eğlenceli olacağa benziyor. Papiss Cisse ise şimdilik gollerine siyah-beyaz forma altında devam edecek.

Papiss Cisse vs. Chelsea

Noat Samisa

25.07.2013

Rooney İntikam Kuşandı

Chelsea'nin ilk teklifi reddedildi, ikincisi sırada. Wayne Rooney için Manchester United'a £25 milyon önerecekler, deniyor; aksi halde transferi kapatacaklar. Fakat şu şartlarda aksi zor görünüyor, zira Rooney'nin United kariyeri belki de artık son günlerini yaşıyor. Chelsea olmasa Arsenal, belki Manchester City. Son 20 yılda İngiltere'den çıkan yegane evrensel nitelikler sahibi oyuncu olduğundan ötürü yurtdışı seçeneği de masada. Esas gündemi belirleyen ise fesatlığıyla Jose Mourinho...

Filmi başa sarınca açılış sahnesinde Wayne Rooney'nin iki yılda bir hortlayan yeni kontrat kavgası var. Daha önce de "gidicem, gidiyorum" diyerek kazan kaldırmış, Alex Ferguson'ın olaya el koyması sonrasında kallavi bir zam alarak (haftalık £250K) takımda kalmıştı. Şimdilerde sözleşme bitimine yine iki sezon kaldı ve Rooney ile United'ın yeniden masaya oturması gerekiyor. Fakat bu kez şartlar farklı. Evvelinde eli güçlü olan İngiliz yıldız iken, şimdi kozlar United'ın elinde. Nitekim David Moyes, takımın Uzakdoğu turunda söyledikleriyle Rooney'e açıktan gözdağı verdi: "Wayne hakkında genel düşüncem şu ki, eğer Robin van Persie herhangi bir nedenden ötürü sakatlanacak olursa ona ihtiyacımız olacak."

Ancak bu durum yeni değil. Öyle ki Rooney, geçen sezon yalnızca 22 lig maçına ilk onbirde çıktı. Zaman içerisinde bir ara mevki oyuncusuna dönüştüğünden ötürü neresi boşsa oraya yama olarak kullanıldı; en iyi yaptığı işi daha iyisine, öz hakiki golcü Van Persie'ye devretti. Pekala kendisi de takım içerisindeki rolünün azaldığının farkında, ama yeni menajer Moyes'in her şeyi açık açık beyan etmesinin ipleri kopma noktasına getirdiği iddia ediliyor. Çünkü Rooney de herkes gibi ne kadar iyi olduğunun bilincinde ve United'ı sırtına alıp şampiyonluğa taşıdığı günlere dair hatıralar hala taze.

Tüm bunlar yaşanırken David Moyes de ilk sınavını verdi. Bangkok'ta yaptığı açıklamanın iletişim kazası olduğu yazıldı, çizildi ve mesele en nihayetinde 'Ferguson olsaydı böyle yapmazdı' sonucuna bağlandı. Diğer tarafta ise çakal ya da tilki her neyse, Jose Mourinho da pusuda bekliyordu. Kozunu açık oynadı: "Eğer Rooney takımında ikinci tercih olacaksa Milli Takım da bundan etkilenecektir." İngilizler yeni bir hayal kırıklığının kendilerini beklediğine dair herhangi bir şüphe taşımıyor olsalar da 2014 Dünya Kupası'nda yer almak istiyorlar. Şimdilerde sakat olan Wayne Rooney, önümüzdeki Eylül ve Ekim aylarında oynanacak olan Ukrayne ve Karadağ maçlarında hazır şekilde sahada olmak zorunda.

Jose Mourinho'nun bu çıkışıyla Ada Futbolu'nun saha dışı savaşları da yeniden başladı. Rooney'nin United'da kalması halinde ihaleyi David Moyes'in üzerine bırakıveren Portekizli, anlaşılan Alex Ferguson'dan sonra gazete sayfalarını domine edecek. Kendi sikletinde yalnızca Arsene Wenger var, bir ihtimal ilerleyen günlerde Rooney için kapışabilirler. Manchester United'ın geri adım atması beklenmezken böylesi değerli bir oyuncuyu şampiyonluktaki rakiplerinin eline kolayca teslim etmesi de olası değil. Şampiyonluğun anahtarı ise olası transferden sonra intikamlar kuşanacak olan Wayne Rooney'nin elinde olabilir.

Yeni Wayne Rooney - 2008 Ekim

Rooney Mucizesi -  2008 Aralık

Wayne Rooney'nin Sağ Ayağının ve Kafasının İçi - Haziran 2012

Noat Samisa

18.07.2012

Sport&EU 2013: UEFA'nın da Kafası Karışık

Yaklaşık 10 gün kadar önce İstanbul Kadir Has Üniversitesi'nde bir dizi konferans düzenlendi. Sport&EU'nun yıllık buluşmasında spor içerikli akademik çalışmalar paylaşıldı, çok çeşitli konulara ilişkin bilgi ve görüş paylaşımı imkanı oluştu. Kimi sunumlar akademinin yalnızca Türkiye'de değil, Avrupa'da da olan-biteni epey geriden ve gerçeklikten uzak şekilde takip ettiğini gösterirken konuşmacıların birçoğu ortaya ciddi emek ürünü işler koydular. Bunlardan bazıları fazlasıyla ilgi çekici ve üzerine konuşmaya değerdi.
Benim için en etkileyici konuşma ikinci günün açılışını yapan William Gaillard'a aitti. UEFA İletişim Direktörü ve Michel Platini'nin baş danışmanı olan futbol bürokratı, fazlasıyla çarpıcı şeyler söyledi. Norbert Elias ve Pierre Bourdieu gibi yakın dönemin en sık alıntılanan sosyologlarının 'etkileşim' tezlerine atıf yaptığı konuşmasında dünya tarihinde yaşanan ekonomik ve sosyal kırılmaların izdüşümün futbol sahasında da görüldüğünü iddia etti. Avusturya-Macaristan İmparatoluğu'nun çöküşünden Hugo Meisl'a, iki büyük savaş arası dönemden WM sistemine geçti ve oyunu oynama biçiminin evriminden futbol tarihinin yakın dönemine ulaştı.

Bu dönemde futbol, bugüne değin yaşadığı en büyük kırılmayı yaşadı ve dünya siyasetinin doğrudan etkisine maruz kalmaya başladı. Bosman Kuralı (1995) ile birlikte pek çok şey köklü biçimde değişti. Önceleri olan-bitenin izdüşümü görülürken, artık tepeden aşağıya yaptırımlar dönemi başladı. Üstelik yerel değil, globak ölçekte. Eşzamanlı olarak maçların televizyondan naklen yayını, futbola yeni bir yüklü para akışı getirdi. Ani gelir artışı ve kontratların futbolcu lehine maiyet kazanmasıyla futbolun piramidi adeta tepetaklak oldu.

Gaillard'a göre Bosman ve naklen yayın, futbolun kurulu düzenini temelinden sarstı. Kanunların doğrudan etkisinden belli ölçüde izole biçimde oluşan futbol hukuku arka planı, neredeyse bir asırlık mirasıyla birlikte işlevsiz hale geldi. Yeni oluşan durumlara ve ihtilaflara cevap veremedi, oluşan boşluklar ise yeni aktörler tarafından dolduruldu.

Bu yeni paydaşlardan en çok konuşulanı, hiç kuşkusuz yabancı patronlar. Bir diğeri futbolcu menajerleri. Borsaya açılan kulüplerin kağıtları, kapsamı genişleyen sponsorluklar, büyüyen bahis pastası, daha sık görünen şike-teşvik vakaları... 80'lerin sonundan itibaren futbol, kendi politikacılarının kontrolünden çıktı. Bu yönüyle, yani kelimenin esas anlamıyla değil de varolanın çok karmaşık bir şekle bürünmesi ile söz konusu döneme "Modern Futbol Çağı" denilebilir, deniyor.

Nihayetinde futbolun çatı kurumları olan FIFA ve UEFA, yaklaşık 20 yıla dayanan gözlem sürecinin sonunda her şeyi yeniden futbol politikasının içine alacak bir şeylerin peşine düştü. Adına Finansal Fair-Play denildi, amaç yerel ve global ölçekte futbol ortamını dengeleyerek rekabetin sürmesini sağlamak olarak beyan edildi. Şekli, gücü ve kapsamı yönüyle bir ilk olan söz konusu düzenleme, tepeden başlayarak Avrupa'nın futbolunu yeniden biçimlendirmek (ya da mevcut biçimini korumasını sağlamak) istiyordu. Başlangıçta bugünkü halinden çok daha radikal ve köşeli ibareler içerirken, gün geçtikçe yumuşatıldı.

FIFA'nın bir süredir futbolun tüm paydaşlarını muhatap kabul ettiği düşünülürse, yapılması düşünülen düzenlemenin yontulması gayet olağan. Platini'nin baş danışmanı olmasıyla bugünün futbolunun iç yüzünü en iyi bilenlerden olan Gaillard da eğer söz konusu rekabetin korunması ise -örneğin- Portekiz kulüplerine mensup futbolcuların haklarının üçüncü şahıslara satışına (Third Party Ownership) UEFA'nın göz yumabileceğini söyledi. Nitekim aksi takdirde Porto ve Benfica'nın Avrupa Kupaları'nda kafaya oynamaları mümkün göünmüyor. Prensipte bunun bir çeşit 'modern kölelik' olduğunu iddia etse de böylelikle UEFA'nın yerel farklılıkları dikkate alıyor olduğunu açıkça beyan etmiş oldu.
Ancak UEFA kötü tecrübelerinden biliyor ki, mali ve idari regülasyonlara uyum gözetiminin yerel federasyonlara bırakılması sıklıkla sonuç vermiyor. Bu sebepten önceliği halen yerele bıraksalar da kendi mekanizmalarını birer parelel karar organı olarak yedekte tutuyorlar. Ayrıca eskisinden daha temkinliler, düzenlemelerin yetersizliğinin farkındalar ve kar eden, bunu amaçlayan bir kurum olarak en çok acele verilmiş kararlardan doğacak tazminat davalarından çekiniyorlar. Şampiyonlar Ligi katılımcılarından alınan "...şikeye adımız karışmamıştır" imzası da benzer bir önlem olarak ele alınabilir.

*****

Sonuç olarak Gaillard'dan şunu öğreniyoruz: Yaşananların birçoğu kaçınılmaz ve tüm bu olan-biteni bir yere kadar anlamlandırmak mümkün. Finansal Fair-Play bir kurtuluş reçetesinden ziyade futbolun tüm paydaşlarını aile içine kabul eden bir yeni düzen önerisi ve halen ham. Futbol ortamının entegrasyonu sürüyor, ama elde edilen nihai ürünün (başarı) soyut olduğu bir yerde piyasaların tüm dinamikleri çalışmıyor. Futbol politikacılarının kendi aralarındaki ilişkinin önemi ve karar alma mekanizmalarındaki gücü halen yerli yerinde. Geç kurumsallaşan ya da rekabetçileri arasında bürokratik güç dengesini bozan unsurlar barındıran ülkeler içinse her şey daha da zor.

*****

Diğer sunumların birkaçına kısaca bakacak olursak;

Hadise Almanya'da cereyan ediyor: Herhangi bir Alman kulübünün yer almadığı Şampiyonlar Ligi finali, Bayern - Dortmund finalinden daha çok izlenmiş. Bu ilginç veri ve benzerleri yardımıyla Şampiyonlar Ligi'nin futbol izleyicilerinin aidiyet ve taraf olma duygularında dalgalanma yarattığı ortaya konuldu. Kültürler arası iletişim, önyargıları kırma... gibi akademinin çok sevdiği konu başlıkları üzerinde yapılan değerlendirmelerde ŞL'nin bir ilerleme sağladığı, kıta ölçeğinde bakıldığında "Avrupa Birliği idealini" yansıtan bir organizasyon olarak görüldüğü söylendi.

Alexander Brand and Arne Niemann

Türkiye tarafında ise ülkenin Milli Takım algısına dair bir dizi değerlendirme yapıldı. Ana akım medyanın turnuva zamanların yazdıkları üzerinden yapılan saptamalarda 60'larda 'orada olmak' düşüncesinin önce çıktığı, 80'lerde artık 'gol atma'nın yeterli görüldüğü, 2000'lerle birlikte ise 'kazanmak' gerektiği, şimdilerde ise 'turnuvada olamamanın utancı' düşüncesinin öne çıktığı söylendi. 1958 Dünya Kupası öncesinde Afrika/Asya'dan ön elemeye giren Türkiye'nin bunu hakaret sayarak elemelerden çekilmesi, ülkenin asırları aşan "Batı'dan bir parça olma" iddiasına dayanak gösterildi.

Ayrıca yeni sezon öncesinde taraftarların tepesinde bekleyen Elektronik Kart meselesine dikkat çekildi. Bilgilerin doğrudan Maliye ve İçişleri Bakanlığı ile paylaşılacağı sistem hakkında insanların bilgilendirilmesi ve konunun tartışılması gerekiyor.

Bunun yanı sıra tenisin boğazına kadar şikeye battığını öğrendik. Konferans katılımcılarından James Dorsey, heyecanlı gençleri birikimi ile taca çıkardı ve sözlerinin alt metninde akademinin klimalı odalardan çıkaran serin sulara inmesi gerektiğini savundu. Bir de Gezi Parkı Olayları'nda taraftar gruplarının rolünden birkaç dakika içinde Humeyni ve İran Devrimi'ne geçiş yapmasıyla farkını masaya koydu. Supporters Direct ise henüz Türkiye'de kulüpler tümüyle şirketleşmediği için pek anlamlı değil.

Başta Elektronik Kart olmak konferanstan hareketle açılması gereken büyük parantezler var, şimdilik bunlar geleceğe not olsun.

Üniversite bünyesinde yer alan Spor Çalışma Merkezi'ne ve davet için Free Project'in yerli üyelerinden Özgehan Hoca'ya teşekkürler. 

Noat Samisa

08.07.2013

Bitmeyen Yabancı Kavgası


Futbol cemaati yine iki cenaha ayrıldı ve kavga başladı. Baskın taraf, yani çoğunluk kulüpler yabancı sınırının eskisi gibi (6+2+2) kalmasını isterken, federasyon geçen sezon açıkladığı yeni düzenlemenin gereğini savunuyor. Muhalefetin bayrağını taşıyan Galatasaray ise sınırı neredeyse tümden kaldıracak olan Avrupa Birliği formülünün peşinde. Karşısında ise dilekçeye imza atmayan Fenerbahçe var ve futbol politikacılarının güç savaşları, yeniden sahnede.

Geçtiğimiz yılın Nisan ayında kulüplerden görüş alınarak önümüzdeki 2013/14 sezonu için 6+0+4 olarak belirlenen yeni hesap, hiç kuşkusuz bir ara formül. Pek çok takımın kadrosunda çift haneli sayıda oyuncu bulunuyor ve iyi kontratlara sahip bu futbolcuların kolayca elden çıkarılması zor. Hal buyken kulüplere 5 transfer dönemi manevra alanı açıldı, ancak iyileşme gösterenlerin sayısı pek fazla değil. Onlar da sıklıkla yaptıkları gibi kuralı baştan yazmaya karar verdiler ve haliyle kavga sürüyor.
Kavganın iki tarafı

A Milli Takım’ın içerisinde bulunduğu durum ve U20 Milli Takımı’nın dün Fransa karşısında aldığı ağır yenilgi, federasyonun yaptığı üç yıllık projeksiyonun en önemli dayanağı.  Yapılan iç piyasa düzenlemesi, ‘yabancı oyuncu sayısı azalırsa üst seviyeye çıkabilecek yerli oyuncuların kendini gösterme olanağı artar’ ön kabulüne yaslanıyor. Abdullah Avcı’nın hesabıyla, “bir takımın on birinde 6 yabancı, 5 yerli oyuncu var. 6 yerine 5 yabancı olsa, yerine giren çıkanla birlikte 36 Türk oyuncu daha oynar ve belki biz A Millî Takım’a bir-iki oyuncu fazla kazanabiliriz” şeklinde özetlenecek bir yaklaşım kendini açıkça belli ediyor. Buradan hareketle, 6+0+4’te müsabaka isim listesine yazılabilecek yabancı oyuncu sayısı azaldıkça bu oran biraz daha artacaktır; fakat bu artışın miktarı tartışmalı ve mesele tek taraflı değil.

Kavganın diğer ayağında ise kısa sürede gelirleri katlanarak artan ve uluslararası transfer pazarında söz sahibi olan kulüpler var. Daha kalitesini daha ucuza alabildikleri yurtdışı piyasanın imkânlarını daha fazla kullanmak ve bu sayede Avrupa Kupaları’ndaki rekabet güçlerini artırmak istiyorlar. Onların önermesinde ise futbolcu ithalatına ilişkin kota zayıflatılır ya da tümden kaldırılırsa iç piyasaya ilişkin maliyetler düşer, kulüplerin kadro kalitesinin artması olanağı artar. Tıpkı meselenin Milli Takımlar’a yansıya tarafında olduğu gibi doğrudan artar değil, ‘olanağı artar’ diyorum; zira futbolu yönetenlerin değişen koşullara verdikleri tepki rasyonel olmayabiliyor.

Elbette, her iki taraf da kendi pozisyonunu ve hakkını koruyor. Federasyon, Milli Takım’dan hareketle ülke futbolunun üst seviyede mücadele etme olanaklarını artırmaya çalışırken kulüpler ise kendilerini daha güçlü ve rekabetçi kılacak, ayrıca maliyetleri düşürecek yeni bir futbol ortamının peşindeler. Her iki tarafın da kendi hakkını gözetmesi, diğerinin imkân kaybı anlamına gelmekte; ancak federasyonun kaybetmesi halinde şimdi değilse bile uzun vadede çok daha fazla paydaşın kaybedeceği kesin.

Esas Mesele nedir?

Çünkü esas mesele hiçbir zaman yabancı sayısı değildir. Nihayetinde serbest olmalıdır, fakat paydaşların tamamının ortak menfaat üzerinde uzlaşması için gereken ortamın sağlanması şarttır. Bu da ancak ülke içi oyuncu havuzunun genişlemesi sayesinde olur, fakat Türkiye sahip olduğu imkânları ülke futboluna en kötü yansıtan ülkelerden biri.  Dünyanın en kalabalık ve GSYİH verilerinde 18. ülkesi olmasına karşın lisanslı futbolcu sayısında 36. sırada. Bu açıdan iç piyasaya ilişkin kurallarını kendine uyarlamak istediği tüm Avrupa ülkelerinden geride.

Yalnızca 197 bin lisanslı futbolcuya sahip, yabancı oyuncu sayısının tümüyle serbest olduğu Almanya’da ise bu sayı 6 milyon 308 bin. Diğer yandan Avrupa Birliği’ne tabi durumdaki İspanya ise sahip olduğu 653 bin futbolcu ile UEFA pro lisanslı antrenör başına en az oyuncu düşen ülke, futbol eğitiminde dünya lideri. Bizin tarafta ise tablo içler acısı. Geçen sezon Süper Lig takımlarının müsabaka kadrolarında yer alan 317 Türkiye pasaportlu futbolcudan 94’ü gurbetçi, yani altyapı seviyesini başta Almanya olmak üzere çeşitli ülkelerde geçirmiş ‘ithal’ işgücü. Türkiye’de yetişmiş futbolcuların oranı %44 seviyesinde. Milli Takımlar’ın çekirdeğinde oran yarı yarıya, hatta sıklıkla gurbetçiler lehine.

Hal buyken kendimize bir de dışarıdan yaklaşık 200 bin futbolcudan oluşan bir havuz ekliyoruz, ama görüldüğü Almanya’nın imkânlarını kullanmak da kimseye (kulüpler ve milli takımlar) yetmiyor. Benzer şekilde oyuncu havuzu dar olan Rusya’da yabancı sayısı bu sene itibariyle 7 olarak belirlendi, üstelik Zenit ve Anji gibi ekonomik olanakları çok geniş kulüpler varken. Diğer örneklerden sıkı kıstaslarla yabancı oyuncu girişine izin vermesine karşın İngiltere’nin Milli Takımlar düzeyindeki hali ortada, İtalya ve Fransa ise uluslararası hukukla bağlı olduğu Avrupa Birliği’nin dışından gelenlere katı şekilde kota uyguluyor.

Ara formüller elbette mümkün. Güney Amerikalı futbolcuların İspanyol ve İtalyan pasaportu alması, Afrikalı oyuncuların Fransa’da oynayabilmesi gibi çeşitli formüller bulunarak havuz genişletiliyor; fakat söz konusu ülkelerin tamamı Türkiye’nin en az 3 ila en çok 30 katı fazla yerli futbolcuya sahip. Hal buyken söz konusu ülkelerden çıkan ortalama futbolcu kalitesi, sıklıkla dünya piyasası ortalamasına yakın duruyor. Farkı yaratan ise eğitim; nitekim İspanya’nın son yıllardaki güçlü çıkışı çokça bununla alakalı.
GS vs. FB ?
Tüm bunların yanı sıra kulüplerin 6+0+4 yerine 6+2+2’yi neden bu denli şiddetle savunduklarını anlamak zor. Öyle ki, sesi en gür çıkan iki kulübe, yani Galatasaray ve Gençlerbirliği’nin sezon seyrine bakıldığında iki kulübün oynadığı 68 lig karşılaşmasında müsabaka isim listesinde yer alan 8 yabancının tamamının süre aldığı maç sayısı yalnızca 3. Genel olarak hocalarda +1 kullanım eğilimi var, ancak kavganın gerçeklikten koparak güç savaşına döndüğünü akıldan çıkarmamalı. Nitekim Fenerbahçe yıllardan bu yana kotanın kalkmasını isterken hâlihazırda kadrosunda bulunan yerli oyuncu grubu güçlü olduğundan ötürü Galatasaray’a karşı pozisyon alıyor. Beşiktaş ise sessiz ve her konuşan ‘bu federasyon gidecek’ diyor ki; zaten Yıldırım Demirören’in içerisinde yer aldığı her hangi bir yapının varlığı kabahat. Ama Türkiye’nin futbolundaki esas sorun ve meselenin özü değişmiyor.

Sonuç

Türkiye’nin -bilhassa- sosyo-ekonomik açıdan (aşırı) dezavantajlı yoğun yerleşim bölgelerine futbol sahaları ve kurulacak yapılara ilişkin koordinasyon/eğitim birimleri inşa edilmeden bu hususta uzlaşı mümkün değil. Yabancı sayısını serbest bırakırsanız ya da ithalatı kolaylaştırırsanız, var olan yapıyı dinamitlemiş olursunuz. Büyük bütçeli kulüplerin alıp başını gittiği, futbol oynamaya heves eden gençlerin ise her daim duvara çarpacağı bir ülke istiyorsanız; buyurunuz. Fakat yorgan kısa, nereye çekilirse bir taraf açık kalıyor, kalacak. Bu da tüm paydaşlar için tutarlılık testidir. Cuma günü çıkacak karara bir de böyle bakmalı.


Kaynakça: FIFA.com, UEFA.com, TFF.org

Noat Samisa

03.07.2013