Sport&EU 2013: UEFA'nın da Kafası Karışık

Yaklaşık 10 gün kadar önce İstanbul Kadir Has Üniversitesi'nde bir dizi konferans düzenlendi. Sport&EU'nun yıllık buluşmasında spor içerikli akademik çalışmalar paylaşıldı, çok çeşitli konulara ilişkin bilgi ve görüş paylaşımı imkanı oluştu. Kimi sunumlar akademinin yalnızca Türkiye'de değil, Avrupa'da da olan-biteni epey geriden ve gerçeklikten uzak şekilde takip ettiğini gösterirken konuşmacıların birçoğu ortaya ciddi emek ürünü işler koydular. Bunlardan bazıları fazlasıyla ilgi çekici ve üzerine konuşmaya değerdi.
Benim için en etkileyici konuşma ikinci günün açılışını yapan William Gaillard'a aitti. UEFA İletişim Direktörü ve Michel Platini'nin baş danışmanı olan futbol bürokratı, fazlasıyla çarpıcı şeyler söyledi. Norbert Elias ve Pierre Bourdieu gibi yakın dönemin en sık alıntılanan sosyologlarının 'etkileşim' tezlerine atıf yaptığı konuşmasında dünya tarihinde yaşanan ekonomik ve sosyal kırılmaların izdüşümün futbol sahasında da görüldüğünü iddia etti. Avusturya-Macaristan İmparatoluğu'nun çöküşünden Hugo Meisl'a, iki büyük savaş arası dönemden WM sistemine geçti ve oyunu oynama biçiminin evriminden futbol tarihinin yakın dönemine ulaştı.

Bu dönemde futbol, bugüne değin yaşadığı en büyük kırılmayı yaşadı ve dünya siyasetinin doğrudan etkisine maruz kalmaya başladı. Bosman Kuralı (1995) ile birlikte pek çok şey köklü biçimde değişti. Önceleri olan-bitenin izdüşümü görülürken, artık tepeden aşağıya yaptırımlar dönemi başladı. Üstelik yerel değil, globak ölçekte. Eşzamanlı olarak maçların televizyondan naklen yayını, futbola yeni bir yüklü para akışı getirdi. Ani gelir artışı ve kontratların futbolcu lehine maiyet kazanmasıyla futbolun piramidi adeta tepetaklak oldu.

Gaillard'a göre Bosman ve naklen yayın, futbolun kurulu düzenini temelinden sarstı. Kanunların doğrudan etkisinden belli ölçüde izole biçimde oluşan futbol hukuku arka planı, neredeyse bir asırlık mirasıyla birlikte işlevsiz hale geldi. Yeni oluşan durumlara ve ihtilaflara cevap veremedi, oluşan boşluklar ise yeni aktörler tarafından dolduruldu.

Bu yeni paydaşlardan en çok konuşulanı, hiç kuşkusuz yabancı patronlar. Bir diğeri futbolcu menajerleri. Borsaya açılan kulüplerin kağıtları, kapsamı genişleyen sponsorluklar, büyüyen bahis pastası, daha sık görünen şike-teşvik vakaları... 80'lerin sonundan itibaren futbol, kendi politikacılarının kontrolünden çıktı. Bu yönüyle, yani kelimenin esas anlamıyla değil de varolanın çok karmaşık bir şekle bürünmesi ile söz konusu döneme "Modern Futbol Çağı" denilebilir, deniyor.

Nihayetinde futbolun çatı kurumları olan FIFA ve UEFA, yaklaşık 20 yıla dayanan gözlem sürecinin sonunda her şeyi yeniden futbol politikasının içine alacak bir şeylerin peşine düştü. Adına Finansal Fair-Play denildi, amaç yerel ve global ölçekte futbol ortamını dengeleyerek rekabetin sürmesini sağlamak olarak beyan edildi. Şekli, gücü ve kapsamı yönüyle bir ilk olan söz konusu düzenleme, tepeden başlayarak Avrupa'nın futbolunu yeniden biçimlendirmek (ya da mevcut biçimini korumasını sağlamak) istiyordu. Başlangıçta bugünkü halinden çok daha radikal ve köşeli ibareler içerirken, gün geçtikçe yumuşatıldı.

FIFA'nın bir süredir futbolun tüm paydaşlarını muhatap kabul ettiği düşünülürse, yapılması düşünülen düzenlemenin yontulması gayet olağan. Platini'nin baş danışmanı olmasıyla bugünün futbolunun iç yüzünü en iyi bilenlerden olan Gaillard da eğer söz konusu rekabetin korunması ise -örneğin- Portekiz kulüplerine mensup futbolcuların haklarının üçüncü şahıslara satışına (Third Party Ownership) UEFA'nın göz yumabileceğini söyledi. Nitekim aksi takdirde Porto ve Benfica'nın Avrupa Kupaları'nda kafaya oynamaları mümkün göünmüyor. Prensipte bunun bir çeşit 'modern kölelik' olduğunu iddia etse de böylelikle UEFA'nın yerel farklılıkları dikkate alıyor olduğunu açıkça beyan etmiş oldu.
Ancak UEFA kötü tecrübelerinden biliyor ki, mali ve idari regülasyonlara uyum gözetiminin yerel federasyonlara bırakılması sıklıkla sonuç vermiyor. Bu sebepten önceliği halen yerele bıraksalar da kendi mekanizmalarını birer parelel karar organı olarak yedekte tutuyorlar. Ayrıca eskisinden daha temkinliler, düzenlemelerin yetersizliğinin farkındalar ve kar eden, bunu amaçlayan bir kurum olarak en çok acele verilmiş kararlardan doğacak tazminat davalarından çekiniyorlar. Şampiyonlar Ligi katılımcılarından alınan "...şikeye adımız karışmamıştır" imzası da benzer bir önlem olarak ele alınabilir.

*****

Sonuç olarak Gaillard'dan şunu öğreniyoruz: Yaşananların birçoğu kaçınılmaz ve tüm bu olan-biteni bir yere kadar anlamlandırmak mümkün. Finansal Fair-Play bir kurtuluş reçetesinden ziyade futbolun tüm paydaşlarını aile içine kabul eden bir yeni düzen önerisi ve halen ham. Futbol ortamının entegrasyonu sürüyor, ama elde edilen nihai ürünün (başarı) soyut olduğu bir yerde piyasaların tüm dinamikleri çalışmıyor. Futbol politikacılarının kendi aralarındaki ilişkinin önemi ve karar alma mekanizmalarındaki gücü halen yerli yerinde. Geç kurumsallaşan ya da rekabetçileri arasında bürokratik güç dengesini bozan unsurlar barındıran ülkeler içinse her şey daha da zor.

*****

Diğer sunumların birkaçına kısaca bakacak olursak;

Hadise Almanya'da cereyan ediyor: Herhangi bir Alman kulübünün yer almadığı Şampiyonlar Ligi finali, Bayern - Dortmund finalinden daha çok izlenmiş. Bu ilginç veri ve benzerleri yardımıyla Şampiyonlar Ligi'nin futbol izleyicilerinin aidiyet ve taraf olma duygularında dalgalanma yarattığı ortaya konuldu. Kültürler arası iletişim, önyargıları kırma... gibi akademinin çok sevdiği konu başlıkları üzerinde yapılan değerlendirmelerde ŞL'nin bir ilerleme sağladığı, kıta ölçeğinde bakıldığında "Avrupa Birliği idealini" yansıtan bir organizasyon olarak görüldüğü söylendi.

Alexander Brand and Arne Niemann

Türkiye tarafında ise ülkenin Milli Takım algısına dair bir dizi değerlendirme yapıldı. Ana akım medyanın turnuva zamanların yazdıkları üzerinden yapılan saptamalarda 60'larda 'orada olmak' düşüncesinin önce çıktığı, 80'lerde artık 'gol atma'nın yeterli görüldüğü, 2000'lerle birlikte ise 'kazanmak' gerektiği, şimdilerde ise 'turnuvada olamamanın utancı' düşüncesinin öne çıktığı söylendi. 1958 Dünya Kupası öncesinde Afrika/Asya'dan ön elemeye giren Türkiye'nin bunu hakaret sayarak elemelerden çekilmesi, ülkenin asırları aşan "Batı'dan bir parça olma" iddiasına dayanak gösterildi.

Ayrıca yeni sezon öncesinde taraftarların tepesinde bekleyen Elektronik Kart meselesine dikkat çekildi. Bilgilerin doğrudan Maliye ve İçişleri Bakanlığı ile paylaşılacağı sistem hakkında insanların bilgilendirilmesi ve konunun tartışılması gerekiyor.

Bunun yanı sıra tenisin boğazına kadar şikeye battığını öğrendik. Konferans katılımcılarından James Dorsey, heyecanlı gençleri birikimi ile taca çıkardı ve sözlerinin alt metninde akademinin klimalı odalardan çıkaran serin sulara inmesi gerektiğini savundu. Bir de Gezi Parkı Olayları'nda taraftar gruplarının rolünden birkaç dakika içinde Humeyni ve İran Devrimi'ne geçiş yapmasıyla farkını masaya koydu. Supporters Direct ise henüz Türkiye'de kulüpler tümüyle şirketleşmediği için pek anlamlı değil.

Başta Elektronik Kart olmak konferanstan hareketle açılması gereken büyük parantezler var, şimdilik bunlar geleceğe not olsun.

Üniversite bünyesinde yer alan Spor Çalışma Merkezi'ne ve davet için Free Project'in yerli üyelerinden Özgehan Hoca'ya teşekkürler. 

Noat Samisa

08.07.2013

Hiç yorum yok: