Newcastle'da Yine Kriz Günleri

İhtilaf bugün çözüldü, Senagalli golcü Papiss Cisse takımı Newcastle'ın yeni sezon formasını giymeyi kabul etti. Henüz transfer yapmayan ama menajeri Alan Pardew'ın iki forvet transferi istediği Newcastle böylelikle rahatladı. Ama geride kalan süreçte yapılan tartışmalar ve yapılan bir garip atama üzerine konuşulmaya değer.

Olay şöyle cereyan etti: Newcastle United, yakın zamanda bir yeni forma sponsorluk anlaşması yapmıştı. Daha önce mortgage bazlı faaliyet yürüten bir finans kuruluşu ile çalışırlarken, yıllık £8 milyon karşılığında finans sektöründe faaliyet gösteren bir başka firma ile anlaştılar. Yeni şirket, ekonomik durgunluk döneminin parlayan yıldızlarından bir kredi kuruluşu; daha doğrusu yalnızca kısa vadeli borçla iş yapan yasal tefeci. Böyle olunca takımdan bir çatlak ses çıktı, takımın müslüman futbolcularından Cisse idman giysilerini ve yeni sezon formasını giymeyeceğini açıkladı.

Bu tutuma ilişkin ilk reaksiyon, 'makbul  müslümanlık' üzerinden verildi. "Ben Arfa, Yanga-Mbiwa, Tiote ve Sissoko da müslüman, ama onlar formayı giymeyi reddetmediler" denildi. Bir önceki sponsorun da yine faiz üzerine çalışan bir finans şirketi olduğundan dem vuruldu. Cisse bu süreçte dik durdu ya da öyle göründü; çünkü bir gece ansızın kumarhanede fotograflanınca 'haklıyken haksız duruma düştü'.
Cisse'den kendi kalesine gol...
Yine bir muhalif tutum menajer tekellerini reddedip birlikte çalışmayı seçtiği Senagalli menajeri Madou Diene, oyuncusunun bir kumarbaz olmadığını söylese de imaj her şeydi. Newcastle'ın yerel basınında fetva kuşağı başladı ve faizin yarattığı sömürüye karşı olup da kumar oynamak olmazdı. Nitekim aynı günlerde spekülasyonlar birbirini kovalıyordu. İddialara göre Cisse, forma sponsorunu bahane edip Anzhi'ye gitmek istiyordu. Fransa'ya göç etmeden önce ambulans şöförlüğü yaparak ailesini geçindiren Senegal'in kahramanı, 'futbolcu milleti'nin bir üyesi olarak tıpkı diğerleri gibi daha fazla paranın peşindeydi.

Durumun böyle olup olmadığı belli değil, ama Frederic Kanoute'den sonra üst düzey futbolun yeni bir çıkışla karşılaşması olumlu. Diğer tarafta ise geleceğe bakış fazlasıyla olumsuz, zira Newcastle United bir süredir fabrika ayarlarına döndü.

Harika geçen, 5. sırada tamamladıkları sezonun (2011/12) ardından geçtiğimiz yıl düşme korkusu yaşadılar ve ligi ancak 16. sırada bitirebildiler. Buna karşılık geçmişte ağır şekilde zarar eden kulüp, bu dönemde maaşları neredeyse tabana çekti ve izlediği örnek transfer politikasıyla yükseldi. Ama kulübün karışması için takımın omurgasından birkaç oyuncunun uzun süreli sakatlık yaşaması yeterli oldu. Bu süreçte menajer Alan Pardew ve kulübün şef scout'u Graham Carr'la çok başarılı bir üçgen oluşturak Derek Llembias, kısa süre önce görevden alınarak yerine takımın eski menajerlerinden Joe Kinnear atandı.

İrlandalı ihtiyar futbol adamı, ilk röportajında Newcastle'ın yabancı futbolcularının isimlerini yanlış teleffuz edince kriz patladı. Atamayı kulübün resmi sitesinden öğrenen menajer Pardew, bunu saygısızlık olarak niteledi. Nitekim Kinnear, söz konusu röportajda kendini överken sayısız yalan söyleyerek alay konusu oldu. Futbol direktörlüğü için yetkin biri olduğunu anlatırken vaktiyle £7.5 milyona aldığı oyuncuyu bedava transfer ettiğini, daha önce jübile yapmış birini Wimbledon günlerinde bonservisle sattığını iddia etti. Röportajın tamamı deşifre olunca herkesin diline düştü, tabii yalnız başına değil...

Newcastle United'ın başında halen bu kulübü neden satın aldığını tam olarak bilmediği söylenen bir patron var. Anlaşıldığı kadarıyla Joe Kinnear'ı futbolun başına neden getirdiği de henüz bilinmiyor. Taraftarlar arasında Kinnear'ın "Ryan Taylor'lar ve Kevin Nolan'lar haricinde futbolcu ve futbol nedir bilmeyen bir dinozor olduğu" önermesine katılanlar çoğunlukta. Takımın düze çıkmasını ve eski güzel günleri hatırlatmasını bekledikleri sezonda Alan Pardew'in kellesi her an uçabilir.

Eşref saati hayati önem taşıyan bir patron ve birlikte çalışması neredeyse imkansız üçlünün futbolu eşgüdüm içerisinde yürütmeye çalışacakları Newcastle, yeni sezonda da hareketli ve eğlenceli olacağa benziyor. Papiss Cisse ise şimdilik gollerine siyah-beyaz forma altında devam edecek.

Papiss Cisse vs. Chelsea

Noat Samisa

25.07.2013

Rooney İntikam Kuşandı

Chelsea'nin ilk teklifi reddedildi, ikincisi sırada. Wayne Rooney için Manchester United'a £25 milyon önerecekler, deniyor; aksi halde transferi kapatacaklar. Fakat şu şartlarda aksi zor görünüyor, zira Rooney'nin United kariyeri belki de artık son günlerini yaşıyor. Chelsea olmasa Arsenal, belki Manchester City. Son 20 yılda İngiltere'den çıkan yegane evrensel nitelikler sahibi oyuncu olduğundan ötürü yurtdışı seçeneği de masada. Esas gündemi belirleyen ise fesatlığıyla Jose Mourinho...

Filmi başa sarınca açılış sahnesinde Wayne Rooney'nin iki yılda bir hortlayan yeni kontrat kavgası var. Daha önce de "gidicem, gidiyorum" diyerek kazan kaldırmış, Alex Ferguson'ın olaya el koyması sonrasında kallavi bir zam alarak (haftalık £250K) takımda kalmıştı. Şimdilerde sözleşme bitimine yine iki sezon kaldı ve Rooney ile United'ın yeniden masaya oturması gerekiyor. Fakat bu kez şartlar farklı. Evvelinde eli güçlü olan İngiliz yıldız iken, şimdi kozlar United'ın elinde. Nitekim David Moyes, takımın Uzakdoğu turunda söyledikleriyle Rooney'e açıktan gözdağı verdi: "Wayne hakkında genel düşüncem şu ki, eğer Robin van Persie herhangi bir nedenden ötürü sakatlanacak olursa ona ihtiyacımız olacak."

Ancak bu durum yeni değil. Öyle ki Rooney, geçen sezon yalnızca 22 lig maçına ilk onbirde çıktı. Zaman içerisinde bir ara mevki oyuncusuna dönüştüğünden ötürü neresi boşsa oraya yama olarak kullanıldı; en iyi yaptığı işi daha iyisine, öz hakiki golcü Van Persie'ye devretti. Pekala kendisi de takım içerisindeki rolünün azaldığının farkında, ama yeni menajer Moyes'in her şeyi açık açık beyan etmesinin ipleri kopma noktasına getirdiği iddia ediliyor. Çünkü Rooney de herkes gibi ne kadar iyi olduğunun bilincinde ve United'ı sırtına alıp şampiyonluğa taşıdığı günlere dair hatıralar hala taze.

Tüm bunlar yaşanırken David Moyes de ilk sınavını verdi. Bangkok'ta yaptığı açıklamanın iletişim kazası olduğu yazıldı, çizildi ve mesele en nihayetinde 'Ferguson olsaydı böyle yapmazdı' sonucuna bağlandı. Diğer tarafta ise çakal ya da tilki her neyse, Jose Mourinho da pusuda bekliyordu. Kozunu açık oynadı: "Eğer Rooney takımında ikinci tercih olacaksa Milli Takım da bundan etkilenecektir." İngilizler yeni bir hayal kırıklığının kendilerini beklediğine dair herhangi bir şüphe taşımıyor olsalar da 2014 Dünya Kupası'nda yer almak istiyorlar. Şimdilerde sakat olan Wayne Rooney, önümüzdeki Eylül ve Ekim aylarında oynanacak olan Ukrayne ve Karadağ maçlarında hazır şekilde sahada olmak zorunda.

Jose Mourinho'nun bu çıkışıyla Ada Futbolu'nun saha dışı savaşları da yeniden başladı. Rooney'nin United'da kalması halinde ihaleyi David Moyes'in üzerine bırakıveren Portekizli, anlaşılan Alex Ferguson'dan sonra gazete sayfalarını domine edecek. Kendi sikletinde yalnızca Arsene Wenger var, bir ihtimal ilerleyen günlerde Rooney için kapışabilirler. Manchester United'ın geri adım atması beklenmezken böylesi değerli bir oyuncuyu şampiyonluktaki rakiplerinin eline kolayca teslim etmesi de olası değil. Şampiyonluğun anahtarı ise olası transferden sonra intikamlar kuşanacak olan Wayne Rooney'nin elinde olabilir.

Yeni Wayne Rooney - 2008 Ekim

Rooney Mucizesi -  2008 Aralık

Wayne Rooney'nin Sağ Ayağının ve Kafasının İçi - Haziran 2012

Noat Samisa

18.07.2012

Sport&EU 2013: UEFA'nın da Kafası Karışık

Yaklaşık 10 gün kadar önce İstanbul Kadir Has Üniversitesi'nde bir dizi konferans düzenlendi. Sport&EU'nun yıllık buluşmasında spor içerikli akademik çalışmalar paylaşıldı, çok çeşitli konulara ilişkin bilgi ve görüş paylaşımı imkanı oluştu. Kimi sunumlar akademinin yalnızca Türkiye'de değil, Avrupa'da da olan-biteni epey geriden ve gerçeklikten uzak şekilde takip ettiğini gösterirken konuşmacıların birçoğu ortaya ciddi emek ürünü işler koydular. Bunlardan bazıları fazlasıyla ilgi çekici ve üzerine konuşmaya değerdi.
Benim için en etkileyici konuşma ikinci günün açılışını yapan William Gaillard'a aitti. UEFA İletişim Direktörü ve Michel Platini'nin baş danışmanı olan futbol bürokratı, fazlasıyla çarpıcı şeyler söyledi. Norbert Elias ve Pierre Bourdieu gibi yakın dönemin en sık alıntılanan sosyologlarının 'etkileşim' tezlerine atıf yaptığı konuşmasında dünya tarihinde yaşanan ekonomik ve sosyal kırılmaların izdüşümün futbol sahasında da görüldüğünü iddia etti. Avusturya-Macaristan İmparatoluğu'nun çöküşünden Hugo Meisl'a, iki büyük savaş arası dönemden WM sistemine geçti ve oyunu oynama biçiminin evriminden futbol tarihinin yakın dönemine ulaştı.

Bu dönemde futbol, bugüne değin yaşadığı en büyük kırılmayı yaşadı ve dünya siyasetinin doğrudan etkisine maruz kalmaya başladı. Bosman Kuralı (1995) ile birlikte pek çok şey köklü biçimde değişti. Önceleri olan-bitenin izdüşümü görülürken, artık tepeden aşağıya yaptırımlar dönemi başladı. Üstelik yerel değil, globak ölçekte. Eşzamanlı olarak maçların televizyondan naklen yayını, futbola yeni bir yüklü para akışı getirdi. Ani gelir artışı ve kontratların futbolcu lehine maiyet kazanmasıyla futbolun piramidi adeta tepetaklak oldu.

Gaillard'a göre Bosman ve naklen yayın, futbolun kurulu düzenini temelinden sarstı. Kanunların doğrudan etkisinden belli ölçüde izole biçimde oluşan futbol hukuku arka planı, neredeyse bir asırlık mirasıyla birlikte işlevsiz hale geldi. Yeni oluşan durumlara ve ihtilaflara cevap veremedi, oluşan boşluklar ise yeni aktörler tarafından dolduruldu.

Bu yeni paydaşlardan en çok konuşulanı, hiç kuşkusuz yabancı patronlar. Bir diğeri futbolcu menajerleri. Borsaya açılan kulüplerin kağıtları, kapsamı genişleyen sponsorluklar, büyüyen bahis pastası, daha sık görünen şike-teşvik vakaları... 80'lerin sonundan itibaren futbol, kendi politikacılarının kontrolünden çıktı. Bu yönüyle, yani kelimenin esas anlamıyla değil de varolanın çok karmaşık bir şekle bürünmesi ile söz konusu döneme "Modern Futbol Çağı" denilebilir, deniyor.

Nihayetinde futbolun çatı kurumları olan FIFA ve UEFA, yaklaşık 20 yıla dayanan gözlem sürecinin sonunda her şeyi yeniden futbol politikasının içine alacak bir şeylerin peşine düştü. Adına Finansal Fair-Play denildi, amaç yerel ve global ölçekte futbol ortamını dengeleyerek rekabetin sürmesini sağlamak olarak beyan edildi. Şekli, gücü ve kapsamı yönüyle bir ilk olan söz konusu düzenleme, tepeden başlayarak Avrupa'nın futbolunu yeniden biçimlendirmek (ya da mevcut biçimini korumasını sağlamak) istiyordu. Başlangıçta bugünkü halinden çok daha radikal ve köşeli ibareler içerirken, gün geçtikçe yumuşatıldı.

FIFA'nın bir süredir futbolun tüm paydaşlarını muhatap kabul ettiği düşünülürse, yapılması düşünülen düzenlemenin yontulması gayet olağan. Platini'nin baş danışmanı olmasıyla bugünün futbolunun iç yüzünü en iyi bilenlerden olan Gaillard da eğer söz konusu rekabetin korunması ise -örneğin- Portekiz kulüplerine mensup futbolcuların haklarının üçüncü şahıslara satışına (Third Party Ownership) UEFA'nın göz yumabileceğini söyledi. Nitekim aksi takdirde Porto ve Benfica'nın Avrupa Kupaları'nda kafaya oynamaları mümkün göünmüyor. Prensipte bunun bir çeşit 'modern kölelik' olduğunu iddia etse de böylelikle UEFA'nın yerel farklılıkları dikkate alıyor olduğunu açıkça beyan etmiş oldu.
Ancak UEFA kötü tecrübelerinden biliyor ki, mali ve idari regülasyonlara uyum gözetiminin yerel federasyonlara bırakılması sıklıkla sonuç vermiyor. Bu sebepten önceliği halen yerele bıraksalar da kendi mekanizmalarını birer parelel karar organı olarak yedekte tutuyorlar. Ayrıca eskisinden daha temkinliler, düzenlemelerin yetersizliğinin farkındalar ve kar eden, bunu amaçlayan bir kurum olarak en çok acele verilmiş kararlardan doğacak tazminat davalarından çekiniyorlar. Şampiyonlar Ligi katılımcılarından alınan "...şikeye adımız karışmamıştır" imzası da benzer bir önlem olarak ele alınabilir.

*****

Sonuç olarak Gaillard'dan şunu öğreniyoruz: Yaşananların birçoğu kaçınılmaz ve tüm bu olan-biteni bir yere kadar anlamlandırmak mümkün. Finansal Fair-Play bir kurtuluş reçetesinden ziyade futbolun tüm paydaşlarını aile içine kabul eden bir yeni düzen önerisi ve halen ham. Futbol ortamının entegrasyonu sürüyor, ama elde edilen nihai ürünün (başarı) soyut olduğu bir yerde piyasaların tüm dinamikleri çalışmıyor. Futbol politikacılarının kendi aralarındaki ilişkinin önemi ve karar alma mekanizmalarındaki gücü halen yerli yerinde. Geç kurumsallaşan ya da rekabetçileri arasında bürokratik güç dengesini bozan unsurlar barındıran ülkeler içinse her şey daha da zor.

*****

Diğer sunumların birkaçına kısaca bakacak olursak;

Hadise Almanya'da cereyan ediyor: Herhangi bir Alman kulübünün yer almadığı Şampiyonlar Ligi finali, Bayern - Dortmund finalinden daha çok izlenmiş. Bu ilginç veri ve benzerleri yardımıyla Şampiyonlar Ligi'nin futbol izleyicilerinin aidiyet ve taraf olma duygularında dalgalanma yarattığı ortaya konuldu. Kültürler arası iletişim, önyargıları kırma... gibi akademinin çok sevdiği konu başlıkları üzerinde yapılan değerlendirmelerde ŞL'nin bir ilerleme sağladığı, kıta ölçeğinde bakıldığında "Avrupa Birliği idealini" yansıtan bir organizasyon olarak görüldüğü söylendi.

Alexander Brand and Arne Niemann

Türkiye tarafında ise ülkenin Milli Takım algısına dair bir dizi değerlendirme yapıldı. Ana akım medyanın turnuva zamanların yazdıkları üzerinden yapılan saptamalarda 60'larda 'orada olmak' düşüncesinin önce çıktığı, 80'lerde artık 'gol atma'nın yeterli görüldüğü, 2000'lerle birlikte ise 'kazanmak' gerektiği, şimdilerde ise 'turnuvada olamamanın utancı' düşüncesinin öne çıktığı söylendi. 1958 Dünya Kupası öncesinde Afrika/Asya'dan ön elemeye giren Türkiye'nin bunu hakaret sayarak elemelerden çekilmesi, ülkenin asırları aşan "Batı'dan bir parça olma" iddiasına dayanak gösterildi.

Ayrıca yeni sezon öncesinde taraftarların tepesinde bekleyen Elektronik Kart meselesine dikkat çekildi. Bilgilerin doğrudan Maliye ve İçişleri Bakanlığı ile paylaşılacağı sistem hakkında insanların bilgilendirilmesi ve konunun tartışılması gerekiyor.

Bunun yanı sıra tenisin boğazına kadar şikeye battığını öğrendik. Konferans katılımcılarından James Dorsey, heyecanlı gençleri birikimi ile taca çıkardı ve sözlerinin alt metninde akademinin klimalı odalardan çıkaran serin sulara inmesi gerektiğini savundu. Bir de Gezi Parkı Olayları'nda taraftar gruplarının rolünden birkaç dakika içinde Humeyni ve İran Devrimi'ne geçiş yapmasıyla farkını masaya koydu. Supporters Direct ise henüz Türkiye'de kulüpler tümüyle şirketleşmediği için pek anlamlı değil.

Başta Elektronik Kart olmak konferanstan hareketle açılması gereken büyük parantezler var, şimdilik bunlar geleceğe not olsun.

Üniversite bünyesinde yer alan Spor Çalışma Merkezi'ne ve davet için Free Project'in yerli üyelerinden Özgehan Hoca'ya teşekkürler. 

Noat Samisa

08.07.2013

Bitmeyen Yabancı Kavgası


Futbol cemaati yine iki cenaha ayrıldı ve kavga başladı. Baskın taraf, yani çoğunluk kulüpler yabancı sınırının eskisi gibi (6+2+2) kalmasını isterken, federasyon geçen sezon açıkladığı yeni düzenlemenin gereğini savunuyor. Muhalefetin bayrağını taşıyan Galatasaray ise sınırı neredeyse tümden kaldıracak olan Avrupa Birliği formülünün peşinde. Karşısında ise dilekçeye imza atmayan Fenerbahçe var ve futbol politikacılarının güç savaşları, yeniden sahnede.

Geçtiğimiz yılın Nisan ayında kulüplerden görüş alınarak önümüzdeki 2013/14 sezonu için 6+0+4 olarak belirlenen yeni hesap, hiç kuşkusuz bir ara formül. Pek çok takımın kadrosunda çift haneli sayıda oyuncu bulunuyor ve iyi kontratlara sahip bu futbolcuların kolayca elden çıkarılması zor. Hal buyken kulüplere 5 transfer dönemi manevra alanı açıldı, ancak iyileşme gösterenlerin sayısı pek fazla değil. Onlar da sıklıkla yaptıkları gibi kuralı baştan yazmaya karar verdiler ve haliyle kavga sürüyor.
Kavganın iki tarafı

A Milli Takım’ın içerisinde bulunduğu durum ve U20 Milli Takımı’nın dün Fransa karşısında aldığı ağır yenilgi, federasyonun yaptığı üç yıllık projeksiyonun en önemli dayanağı.  Yapılan iç piyasa düzenlemesi, ‘yabancı oyuncu sayısı azalırsa üst seviyeye çıkabilecek yerli oyuncuların kendini gösterme olanağı artar’ ön kabulüne yaslanıyor. Abdullah Avcı’nın hesabıyla, “bir takımın on birinde 6 yabancı, 5 yerli oyuncu var. 6 yerine 5 yabancı olsa, yerine giren çıkanla birlikte 36 Türk oyuncu daha oynar ve belki biz A Millî Takım’a bir-iki oyuncu fazla kazanabiliriz” şeklinde özetlenecek bir yaklaşım kendini açıkça belli ediyor. Buradan hareketle, 6+0+4’te müsabaka isim listesine yazılabilecek yabancı oyuncu sayısı azaldıkça bu oran biraz daha artacaktır; fakat bu artışın miktarı tartışmalı ve mesele tek taraflı değil.

Kavganın diğer ayağında ise kısa sürede gelirleri katlanarak artan ve uluslararası transfer pazarında söz sahibi olan kulüpler var. Daha kalitesini daha ucuza alabildikleri yurtdışı piyasanın imkânlarını daha fazla kullanmak ve bu sayede Avrupa Kupaları’ndaki rekabet güçlerini artırmak istiyorlar. Onların önermesinde ise futbolcu ithalatına ilişkin kota zayıflatılır ya da tümden kaldırılırsa iç piyasaya ilişkin maliyetler düşer, kulüplerin kadro kalitesinin artması olanağı artar. Tıpkı meselenin Milli Takımlar’a yansıya tarafında olduğu gibi doğrudan artar değil, ‘olanağı artar’ diyorum; zira futbolu yönetenlerin değişen koşullara verdikleri tepki rasyonel olmayabiliyor.

Elbette, her iki taraf da kendi pozisyonunu ve hakkını koruyor. Federasyon, Milli Takım’dan hareketle ülke futbolunun üst seviyede mücadele etme olanaklarını artırmaya çalışırken kulüpler ise kendilerini daha güçlü ve rekabetçi kılacak, ayrıca maliyetleri düşürecek yeni bir futbol ortamının peşindeler. Her iki tarafın da kendi hakkını gözetmesi, diğerinin imkân kaybı anlamına gelmekte; ancak federasyonun kaybetmesi halinde şimdi değilse bile uzun vadede çok daha fazla paydaşın kaybedeceği kesin.

Esas Mesele nedir?

Çünkü esas mesele hiçbir zaman yabancı sayısı değildir. Nihayetinde serbest olmalıdır, fakat paydaşların tamamının ortak menfaat üzerinde uzlaşması için gereken ortamın sağlanması şarttır. Bu da ancak ülke içi oyuncu havuzunun genişlemesi sayesinde olur, fakat Türkiye sahip olduğu imkânları ülke futboluna en kötü yansıtan ülkelerden biri.  Dünyanın en kalabalık ve GSYİH verilerinde 18. ülkesi olmasına karşın lisanslı futbolcu sayısında 36. sırada. Bu açıdan iç piyasaya ilişkin kurallarını kendine uyarlamak istediği tüm Avrupa ülkelerinden geride.

Yalnızca 197 bin lisanslı futbolcuya sahip, yabancı oyuncu sayısının tümüyle serbest olduğu Almanya’da ise bu sayı 6 milyon 308 bin. Diğer yandan Avrupa Birliği’ne tabi durumdaki İspanya ise sahip olduğu 653 bin futbolcu ile UEFA pro lisanslı antrenör başına en az oyuncu düşen ülke, futbol eğitiminde dünya lideri. Bizin tarafta ise tablo içler acısı. Geçen sezon Süper Lig takımlarının müsabaka kadrolarında yer alan 317 Türkiye pasaportlu futbolcudan 94’ü gurbetçi, yani altyapı seviyesini başta Almanya olmak üzere çeşitli ülkelerde geçirmiş ‘ithal’ işgücü. Türkiye’de yetişmiş futbolcuların oranı %44 seviyesinde. Milli Takımlar’ın çekirdeğinde oran yarı yarıya, hatta sıklıkla gurbetçiler lehine.

Hal buyken kendimize bir de dışarıdan yaklaşık 200 bin futbolcudan oluşan bir havuz ekliyoruz, ama görüldüğü Almanya’nın imkânlarını kullanmak da kimseye (kulüpler ve milli takımlar) yetmiyor. Benzer şekilde oyuncu havuzu dar olan Rusya’da yabancı sayısı bu sene itibariyle 7 olarak belirlendi, üstelik Zenit ve Anji gibi ekonomik olanakları çok geniş kulüpler varken. Diğer örneklerden sıkı kıstaslarla yabancı oyuncu girişine izin vermesine karşın İngiltere’nin Milli Takımlar düzeyindeki hali ortada, İtalya ve Fransa ise uluslararası hukukla bağlı olduğu Avrupa Birliği’nin dışından gelenlere katı şekilde kota uyguluyor.

Ara formüller elbette mümkün. Güney Amerikalı futbolcuların İspanyol ve İtalyan pasaportu alması, Afrikalı oyuncuların Fransa’da oynayabilmesi gibi çeşitli formüller bulunarak havuz genişletiliyor; fakat söz konusu ülkelerin tamamı Türkiye’nin en az 3 ila en çok 30 katı fazla yerli futbolcuya sahip. Hal buyken söz konusu ülkelerden çıkan ortalama futbolcu kalitesi, sıklıkla dünya piyasası ortalamasına yakın duruyor. Farkı yaratan ise eğitim; nitekim İspanya’nın son yıllardaki güçlü çıkışı çokça bununla alakalı.
GS vs. FB ?
Tüm bunların yanı sıra kulüplerin 6+0+4 yerine 6+2+2’yi neden bu denli şiddetle savunduklarını anlamak zor. Öyle ki, sesi en gür çıkan iki kulübe, yani Galatasaray ve Gençlerbirliği’nin sezon seyrine bakıldığında iki kulübün oynadığı 68 lig karşılaşmasında müsabaka isim listesinde yer alan 8 yabancının tamamının süre aldığı maç sayısı yalnızca 3. Genel olarak hocalarda +1 kullanım eğilimi var, ancak kavganın gerçeklikten koparak güç savaşına döndüğünü akıldan çıkarmamalı. Nitekim Fenerbahçe yıllardan bu yana kotanın kalkmasını isterken hâlihazırda kadrosunda bulunan yerli oyuncu grubu güçlü olduğundan ötürü Galatasaray’a karşı pozisyon alıyor. Beşiktaş ise sessiz ve her konuşan ‘bu federasyon gidecek’ diyor ki; zaten Yıldırım Demirören’in içerisinde yer aldığı her hangi bir yapının varlığı kabahat. Ama Türkiye’nin futbolundaki esas sorun ve meselenin özü değişmiyor.

Sonuç

Türkiye’nin -bilhassa- sosyo-ekonomik açıdan (aşırı) dezavantajlı yoğun yerleşim bölgelerine futbol sahaları ve kurulacak yapılara ilişkin koordinasyon/eğitim birimleri inşa edilmeden bu hususta uzlaşı mümkün değil. Yabancı sayısını serbest bırakırsanız ya da ithalatı kolaylaştırırsanız, var olan yapıyı dinamitlemiş olursunuz. Büyük bütçeli kulüplerin alıp başını gittiği, futbol oynamaya heves eden gençlerin ise her daim duvara çarpacağı bir ülke istiyorsanız; buyurunuz. Fakat yorgan kısa, nereye çekilirse bir taraf açık kalıyor, kalacak. Bu da tüm paydaşlar için tutarlılık testidir. Cuma günü çıkacak karara bir de böyle bakmalı.


Kaynakça: FIFA.com, UEFA.com, TFF.org

Noat Samisa

03.07.2013